Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 15-02-19, 20:19 #701
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


MÜLK MAYMUNU KOMPRADORLAR...

Gerçekleri görmeli ve uyanmalısın insançocuğu! Alışkanlıklarından, bağlarından, bağımlılıklarından kurtulmalısın. Bilakis, hiçbir şey göremezsin ve uyanamazsın. Bu dünyada ki her şey sahte, doğal olan hiçbir şey yok burada. Saf insan da yok. Baksana bir şöyle etrafına! Pembe bir dünyanın içine atıvermişler seni, bir parça da önüne bırakıvermişler ve sen önündeki şeyin içine gömülmüşsün, her şeyi tozpembe sanıyorsun, oysa zehir yiyor, zehir içiyor ve zehir kusuyorsun. Velakin böyle yaşadığının farkına varamayacak kadar körsün. Üstelik daha çoğuna sahip olmak istiyorsun, kendini azaltma hatta temelli yok etme pahasına. Çünkü seni asli unsurlarından, bileşkelerinden koparmışlar ve sen başka bir şeye dönüşmüşsün. Sen, sen değilsin! Sana yönelik her şey, bozulmuş şekilde sana sunuluyor. Yalan hakikatle örtülüyor ve önüne konuyor, iştahla yiyorsun, şaka olmak pahasına, çünkü hiçbir zaman hiçbir şeyin arka perdesine bakmayı beceremiyorsun. Alıştırıldığın için her şeyi gerçek ve olduğu gibi sanıyorsun. Ne gördüğün çehreler gerçek, ne kullandıkların gerçek, ne de yaşadıkların. Kötü ve çirkin bir hayalin içindesin. En basitinden düşün, niye hakikati çırılçıplak haykıramıyoruz bu dünyada? Ne haykırmak istiyorsun da haykıramıyorsun mu diyorsun? Verdiğim cevap zaten hakikati haykırmak olur, işte odur söylediğim ama söyleyemediğim. Buradan daha tehlikeli sorgulamalara gidiyorsun! Gerçekten çözebilir miyiz burada ki muammayı? Peki, niye çözemeyiz, gerçekten çözümü olmadığı için mi yoksa çözümü var da dile getirilmesi imkânsız olduğu için mi, peki imkânsız kılan kim, kim gerçekten? Aklına garip sorular takılır durur düşündükçe ama cevapsız mıdır acaba bu soru yoksa cevabını da söyleyemiyor muyuz? Mesela; bu dünyada komprador pezevenklere çalışmayan kim var ya da var mıdır birileri? Bu dünya sahtekârların dünyası, maskelilerin, bin bir suratların dünyası. Bu dünya dalkavukların, menfaatçi şebeklerin, namussuzların, yalancıların, diz çökenlerin dünyası. Herkesi sürüleştirmişler ve köleleştirmişler burada. Herkes korkak, çünkü herkes korkuyor hakikati söylemekten ve yaşamaktan. Yalan söyleyerek yaşamaya ve günlerini kurtarmaya çalışıyorlar. Gülmekten utanıyorlar, gündüz acı çekiyorlar akşam gülüyorlar göstermeden suratlarını, çünkü gülmekten utanıyorlar gündüzleri. Sahi inandıklarını söyleyenler bile söyleyemiyorlar saf hakikatleri, ki söylemeye de çokta istekli değiller gibi zaten. Peki, niyedir bu? Sen sana ait olanı yaşamıyorsun ve sana ait olan sen de değil. Öyleyse uyanmalı, kalkmalı, sana ait olanı almalı ve sana ait olanı yaşamalısın. İnsanlığın rızkına tasallut etmişler. Bir şekilde olmuş bu. Ortak mülkü tekelleştirmişler. Bugün insanlığın acılarının, sefaletlerinin altında yatan en büyük sebeplerden biridir bu ama gözlerden saklanan bir sebep. Mülkü tekelleştirip, insanlığın doğal hayatını bozup, yapay bir hayat oluşturmuşlar. Pezevenklerin çizdikleri alınyazısını bozmalıyız. Çocuklarımıza pembe dünyalar sunup ama sundukları dünyayla onların ruhlarını harap edip velakin o dünyayı da bir türlü vermeyerek mahveden pezevenklerin çizdikleri bu yazıyı silmeliyiz ve kendi yazımızı kendimiz yazmalıyız. Bu dünyada her varlık masumdur, ta ki masum olmayan, alçakların en alçağı olan insan görünümlü varlığın alçak olduğu kadar. *****dir insan denilen ama insanlığını tamamlayamamış mahlûk. İnsanlığın acı ve sefaletinden güç alıp büyüyen ve büyüdükçe daha da şımarıp iyice ezmeye yeltenen komprador pezevenklere diz çöktürmedikçe, yazılan kara yazıyı silemeyiz ve dünyamızı güzelleştiremeyiz, gerçek dünyamıza dönemeyiz, gerçek kendimizi bulamayız. Ey insançocukları! Cahil ve çaresiziz! Nasıl bir kıskacın içinde olduğumuzu bilmiyoruz, bilsekte bir şey yapacak gücümüz yok ama o güç bizde var, sadece var olanı keşfetmeli ve ortaya çıkarmalıyız. Cesaret, daha fazla cesaret etmeliyiz. Gerisi gelecektir! Korkutularak hükmediliyoruz çünkü.

EKSTRA:

‘’’’Her gün cinayet işliyoruz. Farkında mıyız? Farkında olsaydık işler miydik? Cinayet, cehaletin cani çocuğudur. Neyi öldürüyoruz? Bizi yaşatan, yaşatıyor olan, yaşatacak olan şeyi. Anlıyor muyuz? Aklımız kadar… Çünkü biz yaşarken, o yaşamadığı zaman yaşayamayacağımız şeyi umursamıyoruz. Keşke inanmaktan önce anlamayı deneseydik.’’’’

Spareaude

‘’’’Eyyy kurban olduğum Rabbim! Ey canımı yoluna feda kıldığım Rabbim! Göklerinden üzerimize öyle bir akıl yağdır ki, öyle bir akıl yağdır ki, sular seller gibi aksın da cehalet pisliğini önüne katıp sürükleyip götürsün ve yok etsin. Bize uyanıklık ver, şuur ver, bilinç ver, hissiyat ver. Bizlere akletme, düşünme, sorma ve sorgulama yetisi bahşet. Bizlere anlama yetisi bahşet. Bizleri, olguları ve olayları, tertil, tedebbür ve taakkul ile okuyanlardan, anlayanlardan, bilenlerden eyle. Sen ki, bizleri karanlıktan aydınlığa çıkaransın. Bizleri cehaletin karanlığından aklın aydınlığına eriştir. Bizleri yeniden insan kıl. Bizleri şaka derekesine düşen sefil varlıklar kılma. Tiksiniyorum cehaletten Rabbim. Tiksiniyorum cehaletten Rabbim. Tiksiniyorum cehaletten Rabbim. İfadelerim yüzünden bu aciz kulunu mazur gör lütfen Rabbim. Sen ki, hiç akletmiyor musunuz diye soruyorsun. Evet, akletmiyoruz Rabbim. Akledeydik, cehaletin dipsiz, zifiri, koyu karanlığında yaşar mıydık, şaka gibi olur muyduk kulların olarak? Akıl ver bize, akıl ver bize, akıl ver bize Rabbim, kurban olduğum Rabbim! Canımı yoluna feda kıldığım Rabbim!’’’’

Spareaude
__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-02-19, 20:24 #702
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


KÖLE VE İNSAN...

Bilinmezlikler, karanlıklar, anlaşılmazlıklar, cevapsız sorular dünyası. Sırrını bilemediğimiz bir imtihan. Bilsekte bilmemek zorunda olduğumuz, söyleyemediğimiz, söyletilmeyen şeyler. İki elin parmaklarını geçmeyen bir şebekenin kıskacı. Toplum tarlasına döşenmiş boruları, o şebekenin havuzuna uzatan piyonlar. Faşist emperyalizmin kıskacında çırpınan bir insanlık. Merak etmeyen, sormayan, sorgulamayan, hipnotize edilmiş ve kesif bir uykuya dalmış insanlık. Kazandığını sanırken bile kaybetmek. Hep başkaları için çalışmak ama yine de çalışmak. Niye, niçin, kim için çalıştığını sorgulamadan çalışmak. Cehalet kokulu korkunun köleliği. Geçelim! Maddi bağlamda takriben 800.000 kilometre karelik bir toprak üzerinde ve yine manevi bağlamda (zira toprak ve insan denkleminde, toprak maddeyi, insan manayı temsil eder) takriben 85 milyonluk insanlık denizi içinde yaşayan bir insanım. Sadece insan, kimliğimde insan yazar! Ne kadar insanım, ona da içinde yaşadığım büyük insanlık ailesi karar verir. Zira insanın aynası yine insandır! Elbette muayyen bir nüfus içerisinde ve muayyen bir mekân üzerinde yaşıyorum ve maddesiyle, manasıyla bu devasa mevcudiyeti yoğun bir şekilde hissetmiyorum ama hissetmesem de varlıklarının bilincinde olarak yaşıyorum. Bu mevcut madde ve mana dünyasının havasını soluyan her bir insançocuğuna mesafem aynıdır. Kimseyi ayıramam. Birilerinin ayırmamı istemesine rağmen ayıramam. Çünkü insan bölünemez! Ve ölçüsünü ve sayısını verdiğim madde ve mana sınırları dâhilinde yaşayan her insanı ilk bakışta ve görüşte sevmek gibi bir zorunluluğum var. Çünkü insanı severim, ta ki tanıyana değin! Hiçbirisi kayıtsız şartsız ne düşmanımdır ne de dostumdur. Kimisi davet, kimisi de icabet ehlidir. Oturup konuşmayı, teati yapmayı, dinlemeyi severim. Ta ki her kim olursa olsun, ne düşürse düşünsün, hangi kulvarda yürürse yürüsün. Konuşmadan, dinlemeden, anlamadan ama saf ve hakiki manalarıyla bu eylemleri yapmadan tek bir insançocuğunu itham edemem ve onu kötü bilemem. Çünkü başkalarının gözüyle bakmam, bakmak zorunda da değilim. Öyleyse birilerine göre kötü olan bana göre iyi olabilir ve bunun kararına başkası değil bendeniz veririm. Kötüyse niye kötü ve niçin kötülük yapıyor anlamam lazım. Yanlış bir şey yapıyorsa, bunu niçin yapıyor, kim için yapıyor anlamam lazım. Ama bu anlama gerçek bir anlama olmalı. Ve anlamadığım bir şeye tepki veremem. Saf ve hakiki manasıyla anlamadan asla karşımdakini suçlayamam, ona yafta vuramam ve onu adil olmayan şekilde yargılayamam. Bu hem tiksindiricidir hem de kutsal yasalara mugayir olan ahlaksız ve adaletsiz bir iştir, zalimliktir. Bendenizin görevim yargılamak değil, anlamak, sorunu tespit etmek ve çözüm olmaktır. Yani yanlışı doğruya çevirmek, kötüyü iyileştirmek, yoldan çıkmışı yola koymaktır. Hiçbir kimseyi ideolojisinden ve kimliğinden dolayı yargılayamam ve tecziye edemem. Çünkü böyle bir şey, insanları bölmeyi ve böylece insanlara hükmetmeyi arzulayan faşist emperyalizmin ta kendisidir. Yekpare insanlığı ezen, sömüren, köleleştiren küresel faşist emperyalizm. Çünkü sekter, bağnaz, dar kafalı ve kimlikçi değilim. Ta ki birileri yargılayacaksın, o senin düşmanın dese dahi. Ve dahi karşımdaki kişi her kim olursa olsun bunu yaparım. Yapmak zorundayım. Düşmanlarımı ve dostlarımı kendim seçerim! Ve bir kimsenin bendeniz için düşman mı yoksa dost mu olduğuna münhasıran bendenizin aklımdan ve vicdanımdan başkası karar veremez. Çünkü bendeniz birilerinin ideolojilerinin kölesi ve kendilerini daha akıllı sanan birilerinin kuklası değilim. Ve ne tek bir kişi, ne tek bir gurup, ne hiçbir yapı geneli kapsayan olguların sahibi değildir ve ne o olgular adına karar verebilir ve ne de sanki o olguların mutlak sahibiymiş gibi başkalarına dayatmada bulunabilir, sevmek ve nefret etmek duygularıyla ilgili olarak. Belki yapabilir ama kabul eden için, aklını ve vicdanını öldüren için, sürüleşen ve köleleşen güruhlar için, velakin bendeniz için değil. Ve bendeniz vazifemi bihakkın yapmadıkça hiçbir kimseyi itham edemem, töhmet altında bırakamam, ta ki suçlu olsalar dahi, zira önce bendeniz vazifemi ne kadar hakikat yönünde, temelinde ve bihakkın yapabildiğime bakarım. Yani bir suçlu varsa önce kendimi bilirim. Çünkü suçluyu acımasızca yargılamadan evvel, onu suça itenin yüreğine ve onu suça iten şeylerin mahiyetine bakmak iktiza eder. Bu bendenizin akli, vicdani ve hür bakışımdır, ki zaten öyle de olması icap eder, zira başkalarına göre bakacak halim yoktur, bana nasıl emrolunuyorsa öyle yaşamam gerekir. Bendeniz köle değil, kulum ve özgür bir bireyim, ne kimse benden daha akıllıdır, ne de kimse benden daha akılsızdır. Ki ayrıca, ya bendenizden daha akılsızsa gibisinden bir soru sormaya da hakkım vardır elbette. Öyleyse birilerini akıllı kabul edipte, onların aklına kayıtsız şartsız uyup, onların bakışlarına ve görüşlerine göre kendimi konumlandırmam ve onlarla aynı pencereden bakmam gibi bir durum sözkonusu olamaz ve öyle bir zaruretim de yoktur. Ve bendenizin görevi, tek bir insançocuğuna bile nefsi duygu ve düşüncelerle yaklaşmak değildir. Keza, başkalarının düşünceleriyle kendi dışımdaki insançocuklarına yaklaşmak gibi bir vazifem de yoktur. Bendeniz insanım ve insan ve hakikat odaklı bakarım her şeye. Cehalete teslim olmam, korkuya yenilmem, aldatana aldanmam, şeytanın oyuncağı olmam. Köle değilim ve olmam, olmayacağım! Çünkü bendeniz insanım!

Duyduklarınızı işitirseniz;
Baktıklarınızı görürseniz;
Algıladıklarınızı anlarsanız;
Duyumsadıklarınızı hissederseniz;
Öğrendiklerinizi ve bildiklerinizi düşünürseniz;
Merak ettiklerinizi sorarsanız;
Her şeyden şüphe ederseniz;
Şüphe ettiklerinizi sorgularsanız;
Gerçekler aleyhinize de olsa kabul etmekten korkmazsanız;
Korkularınızı mutlak bir şekilde yener ve artık korkuyu yüreğinizden ve aklınızdan silerseniz;
Ve bir de AKLINIZI ve VİCDANINIZI tam bağımsız ve hür bir şekilde kullanırsanız;
Hayata dair kararlarınızda isabet edersiniz, hayata dair doğru tercihler yaparsınız, hayata dair yönelimlerinizde yanılmazsınız, attığınız her adımı sağlam basarsınız, asla ve kata aldanmazsınız ve muhakkak ama muhakkak KÖLELİKTEN kurtulur ve İNSAN gibi yaşarsınız.

CUMHURİYETİN AYDINLIĞI İLE KALINIZ...
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-02-19, 20:43 #703
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


TİN-TEN...

Ey insançocuğu! Tenine önem veririsin. Tenim der durusun. Tin, o gövdeyi ayakta tutandır ama çürür o tenin içinde bilmezsin velakin böyle yapmakla teni ayakta tuttuğunu sanırsın. Ayakta dursun istediğin şey, ayakta tutamadığın şey yüzünden çürür gider; tininden de olursun, teninden de. Tininin sağlam kalmasını istiyorsan, o tini aklın ışığında yürüt, vicdanını kirletmeyerek temiz tut. İşte bunu yaptığın vakit, tinini kaplayan o ten sapasağlam ayakta kalmaya devam edecektir. Bilakis, tinin çürüdüğü vakit, içinden koca bir canavar çıkacak ve gövdeni yutacaktır ve tinin bile kurtaramayacaktır seni, çünkü tinin ölmüş ve ölen ruh canavarı doğurmuş olacaktır. Sen tinini kaplayan yaraları ya da tinini nasıl yaraların kapladığını bilemezsin, teninin görünüşüne taparsın ve bu güven aldatır seni. Oysa her aldanış, yanlışa doğru atılan bir adımdır ve bir gün atacağın adım kalmaz ve durursun, çünkü o teni harekete sevkeden tindir. Tin öldüğü vakit, tenin duracağını mı sanırsın?

VARLIK YOKLUK...

Rızkımı veren Hûda’dır kula minnet eylemem
İş bu sebeple yalana meyledip hakikatten feragat eylemem
Varlığım kulla değil Hûda iledir
Hûda’dan vazgeçip kuldan medet beklemem
Varlığımla varolanların varlığıyla var olamam
Varlığımla varolanların yokluğumla varolmasına eyvallah edemem
Yaşatanların yaşaması uğruna feda olur bu canım
Yok ederek yaşamaya çalışanlara helal olmaz tek damla kanım
Varlığım varsa vardır varlığımla varolan her şey
Yokluğumla varolacaksa varolmasın yok olması gereken her şey
Yaşatırsan Âdemi yaşarsın zaten
Öyleyse yaşatılmalı yaşatılması gereken yaşatan her Âdem

İLK KEZ AMA SON KEZ...

Bakınız, toplum tarlasına dalıp, derinliklerine inip ne kadar pislik varsa toplum sofrasına getirip topluma sunarak zımnen toplumun ruh haritasını tahrip etme niyeti taşıyan, peşi sıra zincirleme kötülüklerin ve aynı pisliklerin tekrar etmesine yol açan ve evlenme programlarının yerini alan melun programları ve benzerlerini bir an önce kaldırınız. Bilakis, iflah etmez tahribatlara yol açmaktadır, açmaya devam edecektir. Arka planda ki bu kötü niyet ya da yaratılan tahribat fark edilmeyebilir ama kesinlikle gerçektir bu. Güzellikler zaman içinde toplum tarlasından çekilmeye, insanlığın ruh haritası bozulup canavarlaşması gözle görülür hale gelmeye başladığında fark edersiniz ama bu hiçbir işe yaramaz. Bu tür programlar derin tezgâhların ürünüdür ve toplumun derinliklerinde ki pisliklerin yüzeye çıkmasını amaçlamaktadır. Münhasıran hissetmeniz kifayet edecektir arka planı ihsas etmenize. Zira yüzeye çıkan ve gözle görülür hale gelen pislikler tüm toplumu kuşatacak ve hayat yaşanmaz hale gelecektir. Ve unutmayın ki; bu tür şeylerin zararı, bu tezgâhı kuranlara ve işlemesi için aracı olanlara değil, bu toplumun gariban insanlarına zarar vermektedir! Mühim olan kötülük olmasın, insanlar kendilerine dikkat etsinler demek değildir, kötülüğün açılıp, getirilip toplum önüne konulmasına set olmaktır. Umarım gereği icra edilir…

KİMLİK...

İltisaksız, bağımsız, bağlantısız, özgür ve hesapsız, umarsız, çıkarsız bir insan olarak hiçbir kimse, hiçbir kurum, hiçbir yapı, hiçbir mekanizma için var değiliz, var olmadık, varolmayacağız. Sadece ve sadece insanlık için vardık, varız, varolacağız. İnsan olarak tekliğimizle varlığımız, insanlığın çokluk olarak varlığıyla mütenasiptir. Tıpkı, insanlığın çokluk olarak varlığının, insanın tekliğiyle varlığının varolmasıyla varolacağı gibi. Ne suç işleyeceğiz ne de işlenen suçlara ortak olacağız, ta ki hiçbir zaman suçluların suçlarından dolayı suçluluğumuz olmasın. İnsanlığın çıkarından başka hiçbir çıkar bilmeyiz, insanın varoluşundan başka hiçbir varoluş tanımayız. Her şeyin varoluşunu, insanın insan olarak varoluşuna bağlarız. Kâğıt parçalarıyla iş yapmadık, yapmayız, yapmayacağız. Biz yüreğimize inanırız, yüreğimizden doğarız, yüreğimizle büyürüz ve yaşarız, yüreğimizle ölürüz. Doğarken söylemişiz, yaşarken söylüyoruz, ölürken de söyleyeceğiz. Yegâne ereğimiz şudur ve bu ereğimiz, Üstad Nurettin Topçu’nun şu sözünde mündemiçtir;

‘’’’Bize ‘’-Siz ne iş yaparsınız, hangi vazifeyi görürsünüz?’’ Diye soranlar olursa, onlara, sonsuz sevinçle, içimizde ki derin coşkuyla, yüreğimizden taşarak: ‘’-Bizim vazifemiz; karakter yapmaktır, şahsiyet yaratmaktır, mesuliyet bilinci aşılamaktır.’’ Diye cevap vermekte saadet buluruz.’’’’

CUMHURİYETİN AYDINLIĞI İLE KALINIZ...
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 23-02-19, 12:14 #704
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

OLMAK YA DA OLMAMAK...

Müslümanlık görünmek midir yoksa olmak mı? Söylemek midir yoksa eylemek mi? Teori midir yoksa pratik mi? Sahi, bizler Müslümanlar olarak İslam’ı tebliğ etme gibi bir vazifemizin olduğunun bilincinde miyiz? Kesinlikle ve kesinlikle tam aksini düşünüyorum. Müslümanlığı; kesemizi doldurmak, masamızı korumak, gücümüze güç katmak ve kendi dışımızda kalan insanlığa egemen olmak için kullanıyoruz yani Müslümanlık bizim için tabir caizse ticari bir şey. Kimse kusura bakmasın gördüğüm bu; görüntüde Müslümanız ama olmakta neyiz onu bilmiyorum. Ha bu meyanda dizilerde, sözlerde, filmlerde, kitaplarda kallavi Müslümanız. Bilakis yaşanan hayatın içinde ve hissedilen gerçeklik karşısında, bizim şu an İslam’ı tebliğ edecek ne halimiz var, ne yetkinliğimiz var, ne ilmimiz var, ne de yaşantımız var. Bize bakarak Müslüman olacak tek bir ateist bile göremiyorum ama bize bakarak insanlar ne olurlar onu da bilemiyorum. Sanki insanların İslam’dan kaçmaları için çalışıyormuşuz gibiyiz, zira yaşantımız malum ve malumu ilama lüzum yok. Nahl Suresi 125. Ayet kime hitap ediyor ve kimin üzerine hangi mesuliyeti yüklüyor ve ne şekilde yüklüyor? Ya da böyle bir vazifemiz olduğunu biliyor muyuz? Mesela, ateist olan birinden sorumlu olduğumuzu düşünüyor muyuz? Ya da sefaletin içine düşmüş insanlardan, gençlikten mesul olduğumuzu duyumsuyor muyuz? Yani biz münhasıran kötülemekle, suçlamakla, ötelemekle mi mükellefiz bizden farklı inanan ya da inanmayan diğer insanları? Ya da münhasıran kendi çıkarlarımız peşinde koşarak ömür çürütmek mi bizim ödevimiz? İstediğimiz gibi yaşarız, kimse bize bakmasın, gitsin inandığımız kitaba baksın deme gibi bir lüksümüz var mı? İnsanlar bize bakarakta din sahibi olabiliyorlar ya da dinden çıkabiliyorlar gibi derunumuzda bir duygulanım ve düşünce tebarüz ediyor mu? Zira yaşadığımız hayatın katı bir gerçekliğidir bu, yalan mı? Ha şunu kabul ediyorum; tamam ateist olmayıversin, bize bakarak din seçmek zorunda değil kimse, gitsin dinin kitabını okusun ona göre karar versin, gençlikte doğru yolu bulmak için çalışsın serseri mayın gibi yaşayacağına diyebiliriz, eyvallah diyorum ama bizim bu dünyada ki ödevimiz ne? Hani insanız ya ve de üstüne Müslümanız ya, hatta tek insan ve Müslüman biziz ya, hiçbir ödemiz, sorumluluğumuz yok mu yani? İstediğimiz gibi yaşarız, dem süreriz, yeriz, içeriz, yatarız, gezeriz, tozarız, eğleniriz, başka da hiçbir şey bizi ilgilendirmez öyle mi? Yoksa diyecek bir şeyim de yok elbette. Hani bireysel ve toplumsal ilişkiler kuran, etki de bulunma özelliği bulunan, hayatın içinde yaşayan bizleriz ya ve bizlerinde temsil ettiğimiz bir şey var ya ve temsil ettiğimiz kadar varız ya ve ait olduğumuz şeyin temsilini yapamazsak karşımızda ki insanlığı olumlu ya da olumsuz etkileriz ya ve o insanlarda bize bakarak bize ait olanı tercih etme konusunda insani bir refleks gösterebilirler ya, işte tam da bu durumu kastediyorum. Yoksa elin gâvurundan, dinsizinden, ateistinden bize ne, bana ne, isterse tüm dünya dinsiz olsun bizi, beni ırgalamaz, çünkü benim vazifem değil onları düşünmek değil öyle mi? Ama bazen bakıyoruz ki böyle tanımlamaya yeltendiklerimiz toplum hayatı içinde bizden daha asil durmaktadırlar eylem bazında. Bakınız imanı karıştırmıyorum, çünkü orası Allah ile kul arasında, bendeniz dünya hayatı bağlamında bakıyorum, zira bendenizi ilgilendiren orası. Herkes imanının hesabını vakti zamanı geldiğinde Allah ile görecektir ve görsün. Çünkü kimsenin imanını göremem ama şerefli mi, ******** mi, alçak mı yüksek mi, haydut mu insan mı, mazlum mu, zalim mi görebilirim yani eylemleri görebilir, anlayabilir, yorumlayabilir ve hissedebilirim. Ki, başkalarını kötülüyorsak, kötü yaşayarak kötülediğimiz insanlığı etkileyebilme gücümüzün oranı nedir yoksa öyle bir derdimiz yok mudur ve boşuna mı konuşuyoruz? Hakikat katıdır, ağırdır, serttir, acıdır.

CUMHURİYETİN AYDINLIĞI İLE KALINIZ.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 28-02-19, 01:25 #705
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

SON YAZI...

Eğitim üzerine inşaAllah yazıyor olduğum son yazı. Geçelim! Bakınız, eğitim uzmanı değilim ve eğitim camiasıyla da ilintili değilim fakat dolaylı olarak eğitimle ilgileniyorum, zira eğitim insan için olmazsa olmaz bir olgu ve olaydır, ayrıca değerli dostlarım da var camiada amma velakin tüm bunlara mukabil yaptığım okumalardan öğrendiklerim, öğrendiklerimden anladıklarım da elbette var. Çünkü eğitim üzerine çok ciddi şekilde düşünmeye çalışan ve okumalar yapma gayretinde olan, kendince çözümlemeler ortaya koymaya çalışan biriyim. Kuşkusuz en mühimi masumiyetim, dürüstçe konuşmam, samimiyetim ve iyi niyetim var. En iyi bilen ve bildiğini en ideal şekilde uygulayan biriyim gibi kof bir iddiam da yok. Ki, belki de çok eksiği olan hatta tüm insanlardan geride bulunan bir insanım. Ama böyle bir şey, sorunlar üzerinde düşünme, sorular sorma ve sorgulama, çözümlemeler yapma ve söz söyleme hakkımı yok etmez. Elbette her söylediğimin doğru ve isabetli olduğu iddiasında da değilim ama naçizane fikir serdediyorum ve bir teati yapıyorum. Şu anda da edebiyat ve felsefe yapma niyetinde değilim. Zira derdim var, derin ıstıraplarım var ve büyük sorunlarımız var insanlık olarak. Ve bizi kurtaracak olan şey; samimiyetimiz, sorunları yüreğimizde hissetmemiz (ki, belki de en hayati öneme haiz olan ve bizi kesin neticeye ve başarıya ulaştıracak olan burasıdır. Çünkü hissetmeden çözebileceğiniz hiçbir şey yoktur. Adaletin temelinin hissetmek olduğu gibi, karakterde hissederek oluşur ve insanlık ancak hissettiği vakit değişir), teşhisi doğru koymamız ve dürüstlük temelinde sade ve gündelik bir dille çözüm önerileri sunmamız ve insanlık temelinde tedaviye yönelmemiz olacaktır. Haddizatında kesinlikle konuşmak ve bir şeyler söylemek istemiyorum ama vicdanım söyletiyor, çünkü sen istesen de istemesen de senin dışındakilerin hayatı sana da etki ediyor. Toplum cahil olursa, bu cehalet münhasıran cehaletin karanlığında yaşayanları etkilemiyor. Ki, zaten söylediklerimiz de yüreğimizin en dibindekiler olmuyor, bu da derin bir sıkıntı filhakika, çünkü konuşman, öneride bulunman isteniyor ama öylesine isteniyor, çünkü yüreğindeki öneriyi sunduğun zaman hiçbir şeyin göründüğü ve söylendiği gibi olmayacağını, aksi bir durumda damgalanacağınızı kesinlikle biliyorsunuz. Keşke söylememeyi becerebilsem, bunu çok derin bir bilinçle ve farkındalıkla ifade ediyorum. Lafla peynir gemisi yürümüyor beyler, artık hiçbir çağda anlamadığımız bu gerçeği anlama zamanıdır. Yığınla laf içerisinde söz kaybolup gidiyor. Birkaç sayfada izah ve izhar edilecek bir meseleyi, yüzlerce sayfada anlatmaya çalışıyoruz ama bu seferde anlatılmak istenen yitip gidiyor kalabalık laf yığını içerisinde. Ki, belki de hiçbir şey anlaşılmasın diyedir onca laf kalabalığı. Çünkü sözü ne kadar çoğaltırsanız ve laf düzeyine indirgerseniz hakikat o kadar kaybolur ve sözün değeri o derece düşer ve insanlar hiçbir şey öğrenemezler. Sadece anladığım kadarıyla ama gündelik bir dille konuşuyorum, çünkü çok şey söyleyip hiçbir şey söylemeyen, çok şey bilip hiçbir şey bilmeyen, bir türlü gündelik dil oluşturamayıp sürekli üst perdeden konuşan, gerçeği paçavraya döndüren, beyinleri tarumar eden, hisleri perişan eden ama anlattığı hiçbir şeyde olmayan, ki zaten gerçek gayesi de bir şey anlatmak olmayan akademiden ve akademik dilden tiksiniyorum. Ve bizi mahveden de budur işin en özünde. Çünkü akademisyenler, faşist emperyalizmin, en sahici, en sadık, en muti, en mutemet elemanlarıdırlar. Çok şey söyleniyor ama söylenen hiçbir şey yok, münhasıran gürültü yapılıyor. Ki, zaten bir şey yapılsın diye de bir şey söylenmiyor yani işin özünde samimiyetsizlik, ciddiyetsizlik, namussuzluk var. Herkes bir kademe daha nasıl yükselebilirim ve daha büyük koltuğu ele geçirebilirim derdiyle yanmaktadır. Bu yüzden de sürgit yağcılık, dalkavukluk, düzenbazlık derdindedir. Bu durumda hiçbir derde merhem olmayacak sığ ve alelade uygulamalara yol açmaktadır. Geçelim!

Eğitimin yegâne hedefi; karakterli insan yetiştirmek olmalıdır ve bu da süreç işidir. Görüntüyle eğitim olmaz, yapalım da olursa olur olmazsa olmaz gibi düşüncelerle eğitim olmaz. Bir şeyler yapıvereyim de, gözler görsün de, bir yerlerden bir yerlere uçuvereyim de gibisinden ucuz hesaplarla eğitim olmaz. Sürekli söylem üretip, eylemden uzak kalmakla eğitim olmaz. Gerçeği tersyüz edeyim de, gönüllere göre söyleyeyim de, göze gireyim de, gayeme ulaşayım da gibi niyetlerle eğitim olmaz. Ve bizim şu hayatta sadece ve sadece tek bir eksiğimiz vardır; karakterli insan (hissiyatlı, hassasiyetli, mesuliyetli, haysiyetli, şahsiyetli). Yemin ediyorum, kahir ekseriyetle karakterden yoksunuz. Elbette karakter sahibi insanlara sözümüz yok ve onlarda kendilerini zaten kuşkusuz biliyorlardır. Özünde karaktersizsen, milletin yanında karakterli imaj vermen ne işe yarar? Ve bu, asla ve kata diploma ile olacak bir şey değildir, lütfen anlayınız diploma olmasın demiyoruz, zira diploma bir mesleği icra edebilmek için olmazsa olmaz önkoşuldur, ama sırf bir kâğıt paçavrasına sahip olmakla olacak bir şey değildir demeye çalışıyoruz, üniversite üzerine üniversite eğitimi almakla olacak bir şey değildir, kâğıt kürek işleriyle zaman öldürerek olacak bir şey değildir, akademik çerçeveyle olacak bir şey değildir, üniversite üzerine üniversite açmakla olacak bir şey değildir, lafla olacak bir şey değildir, bir milyon üniversite bitirseniz bile onuyla da olacak bir şey değildir. Öğrencisini öğretmenine, öğretmenini öğrencisine kavuşturmakla ve ikisini baş başa bırakmakla olacak bir şeydir. Öğretmene gerçekten hak ettiği değeri vermekle olacak bir şeydir. Hayır, söyleme geldiği zaman eğitim öğretmenin omuzlarında yükselir ama eyleme geldiğinde eğitim bir türlü öğretmene bırakılmaz ne hikmetse. Yalan mı Allah aşkına? Öğretmeni malayani ile iştigal ettirerek ve bunu da metazori yaparak ve bunu yaparken de öğretmeni öğrencisinden uzaklaştırarak olacak bir şey değildir eğitim. Öğretmen kendini geliştirmelidir, tamam eyvallah ama nasıl, kendisini ilgilendirmeyen şeylerin kucağına atılarak ve işi olmayan şeylerle iştigal ettirilerek mi? Ki, yapılan tam da budur, aksini iddia eden buyursun ispat etsin. Okul idarelerini asli görevlerini yapmaktan el çektirip olmayacak işlerle iştigal ettirmekle olacak şey değildir eğitim. Okul idaresinin şunun bunun oyuncağı ederek, hiçbir yetki vermeyerek, sürekli kendi vazifesi dışında kalan işlerle iştigal ettirerek olacak bir şey değildir eğitim. Sistemsel durumları karmakarışık duruma sokup idareyi ve öğretmenleri harap etmekle olacak şey değildir. Eğitime, öğretmene, idareye, öğrenciye, veliye zerre miskal artısı olmayacak uygulamalar üretip bunu öğretmene ve idareye dikte etmekle olacak şey değildir. E-Müfredat denilen bir acayip uygulama icat edilmişti ve elhamdülillah refedildi, öğretmenlerimiz bir nebze olsun rahat nefes aldı ve kendi alanlarına yöneldiler. Ne onuyla eğitimde sonsuzluklara doğru yol alınmıştı, ne de onsuz eğitim dibe çakılmış oldu, aksine refedilmesi sonsuzcasına isabetli oldu, sonsuzcasına faydaları oldu. Eğitim teori değildir, tamamıyla pratiktir. Tabi ilk evvelde üniversite sıralarında yarının öğretmenliğine aday olanları gerçekten mesleki anlamda donanımlı ve insanlık anlamında karakterli bir şekilde yetiştirmekle olacak bir şeydir eğitim, ki asıl işe de buradan başlanmalıdır filhakika. Eğitim fakültelerini ihtiyaç kadar açıp, açılmış olan fakülteleri materyal anlamında en ideal şekilde donatıp ve öğretmen adaylarının hizmetlerine sunup, onların yarınlara en güzel şekilde hazırlanmalarını sağlamakla olur. Elli fakülte açıp, imkânları dağıtıp hiçbir işe yaramayacak duruma sokmaktansa, on fakülte açıp muazzam imkânlarla ve dağılmış materyalleri olabildiğince verimli hale getirmekle olur. Her yetişen öğretmeni, okulunu bitirir bitirmez sokaklara bırakmayıp mesleğini yapmaya görevlendirmekle olur. İçerik yoksa beton yığını insan yetiştirmez hele karakterli insan hiç yetiştirmez.

Bakınız, siz, insançocuklarını karakter sahibi kılın, emin olun karakter sahibi olan insançocuğu muhakkak o karakterin gerisini dolduracaktır. Muhakkak okuyacaktır, muhakkak düşünecektir, muhakkak ahlak sahibi olacaktır, muhakkak vicdanlı, merhametli ve adaletli olacaktır, muhakkak doğru ve dürüst olacaktır, muhakkak başarmak için sonuna kadar mücadele verecek ve bilinçli, disiplinli, planlı bir çalışma içerisinde olacaktır, kalifiye ve yetkin insan olmak için gayretli olacaktır, tevdi edilen emanete sahip çıkacak ve vazife bilinciyle yaşayacaktır. Her attığı adımı vicdanıyla atacaktır. Her yaptığı işi vicdanıyla yapacaktır. Bu da hem kendisi, hem toplum ve hem de insanlık adına emsalsiz bir şey olacaktır. Peki, daha ne istiyorsunuz? Neyin peşindesiniz? Derdinizin ne olduğunu biliyor musunuz? Sorun nedir ve nerededir teşhis edebildiniz mi? Tedavi yöntemleri belirleyebildiniz mi? Bunun nasıl olacağını düşünecek, planını programını yapacak ve sistemleştirecek olan da bendeniz değilim. Elbette yapacağımız bir şey olduğunda yapmaktan da imtina etmeyeceğiz evvelAllah. Elbette sorunu hisseden kafalar ve kalpler olmalıdır ve dürüstçe üzerinde çalışılmalı, olabildiğince sade, açık ve uygulanabilir bir yöntem geliştirilmelidir. Bir cümleyle anlatılacak bir meseleyi, bin cümleyle anlatmaya çalışılmamalıdır. Ama bu topraklarda da işini namuslu ve dürüst yapanların hiçbir itibarları yoktur ve onlar hiçbir zaman hak ettikleri yere de gelemezler. Ama hepte sorarız, işler niye istediğimiz gibi olmuyor, yoluna koyulmuyor ve yolunda gitmiyor? Sahi ne kadar samimiyiz bunu söylerken ve dürüst insanları hep geri plana atarken? Ama ne gariptir ki biz en basit bir şeyi karmakarışık hale getirmekte çok becerikliyiz ve bunu çok ustaca yapabiliyoruz. Ve olması gereken üzerinde değil de olmaması gerekenler üzerinde kafa yoruyoruz. Öğretmeni nasıl sıkıntıya sokabiliriz üzerinde çalışıyoruz. Öyle ya öğretmen ne yapıyor ki, üç ay yatıyor ve kallavi bir maaş alıyor!!! Saçma sapan uygulamalar üretiyoruz ama üretilmesi gereken uygulamaları da bir türlü ortaya koyamıyoruz. Unutmayın ki, herkesi, asla ve kata meslek sahibi yapamazsınız, meslek sahibi olacak olanda eninde sonunda muhakkak olur. Biz vazifemizi dürüstçe yapmaya bakmalıyız. Zorlaştırmadan ama kolaylaştırarak. Basitliğe kaçmadan ama karmaşıklaştırmadan. Saçmalığın karanlık çukuruna düşmeden ama ideal olsun diye de berbat etmeden. Bilakis, böyle giderse bir milim bile ilerleyemeyiz ve on yıl sonra yine aynı şeyleri konuşuruz ve bitti dediğimiz noktadan yeniden başlarız. Tıpkı onlarca yıldır aynı şeyleri konuştuğumuz gibi ve hep aynı yerden yeniden başladığımız gibi.

Hem eğitimde dominant unsur insandır diyecez hem de insanı ıskalayacaz, böyle bir şey nasıl olabilir Allah aşkına? Eğer insanın kutsal varlığında, duyguyu, düşünceyi ve ikisinin mezcolunmasından tevlit olacak eylemi bir araya getiremezsek, teoriyi ve pratiği insicamlı bir şekilde mezcedemezsek hiçbir şeyi başaramayız. Tek boyutlu insan ölü insandır. Tek kanatlı insan nasıl uçabilir? Evrende her şey çift yüzlüdür ve zıttıyla kaimdir ve diyalektik temelli ilerleme esastır. Eğitimin mahiyeti, eğitimcinin mahiyeti ile mütenasiptir. İnsançocuğu bir toprak gibidir ve doğduğu toprağa benzer. Ama zaman içerisinde çevreden gelen etkilerle tagayyürata uğrar ve manevi kayıplar yaşar, işte eğitim bu kayıpların artmasını engellemektir ve kaybedilmiş değerlerinde geri kazanılmasını sağlamaktır. Eğitim, insanı yontma işidir ve insana kendi kendisini yontmasını öğretebilmektir. Biz gerçekten sorunları hissedebilseydik, insana değer verseydik ve gerçekten eğitim derdiyle yansaydık, öğretmen bugün çok daha iyi bir konumda olurdu ve değer olarak hak ettiği değere kavuşurdu. Eğitimde zaten bu durumla eşgüdümlü şekilde ilerlerdi. Yemin ediyorum bu gerçek olurdu. Zoru görünce, her şey maaş değildir diyoruz ama kendimize almaya gelince istediğimiz kadar almak için hatta ne kadar fazla alabiliriz diye yol arıyoruz. Öğretmenler arasında mevcut olan dengesizliği gidermek için tek bir adım bile atmıyoruz. Manevi yönden bahsettik, kuşkusuz eğitimde maddi yönde vardır ve o yönde sonsuzcasına mühimdir. Çünkü insan münhasıran maneviyattan mürekkep değildir, maddi boyutu da olan bir varlıktır. Çünkü maddi hayatın sınırları içerisinde yaşamaktadır ve bu hayatın şartlarına mahkûmdur. Yemektedir, içmektedir, giymektedir, gezmektedir ve madden mutmain olması maneviyatı içinde önkoşuldur. Zira ne maneviyatsız maddiyat kabildir ne de maddiyatsız maneviyat kabildir. Allah aşkına, öğretmenin şu an ki aldığı maaş öğretmenin hakkı olan maaş mıdır? Zaten onunda büyük oranı vergiye gitmektedir. Oysa öğretmen vergiden muaf tutulmalıdır. Öğretmenin emekli olduğunda aldığı ikramiye hak ettiği ikramiye midir Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına? 40 yıl ömür ver, veda edeceğinde eline 100 bin lirayı tutuştursunlar ve haydi güle güle desinler. Ne bir ev parasıdır o, ne de bir araba. Yani bir ömür vereceksin ve verdiğin ömür bir teneke parçası, dörtkenarlı beton yığını etmeyecek. Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına hangi vicdan tolere edebilir bu durumu? Bu kul hakkı değil midir her şeyden önce? Yıllarca sürüp giden bir adaletsizlik vardır; uzman öğretmenlik. Öğretmenler arsında ki bu maddi adaletsizliğe bir çözümümüz var mıdır, nedir? Keza ücretli öğretmenin emeğinin göz göre göre sömürülmesine yönelik düşündüğümüz bir çare var mıdır? Devlet nasıl böyle bir şeye yol verebilir? Hakeza sözleşmeli öğretmenlik diye bir sorunumuz da vardır. Bir meslek var, sanki bin parçaya bölünmüş ve sanki her parçası ayrı bir meslek olmuş. Bu nasıl bir iştir anlayan beri gelsin. Bu nasıl bir uygulamadır Allah aşkına? Ama iş söyleme gelince eğitim her şeydir, öğretmen öznedir, eğitimsiz toplum iflas etmiş toplumdur, eğitim şarttır. Peki, niye pratiğe dönüşmez bu söylemler? Yazıktır, günahtır yemin ediyorum. Bugün öğretmenin tezgâhından geçen herkes, öğretmenden daha iyi standartlarda yaşamaktadır ve öğretmenden daha değerlidir. Öğretmenin değerinin düştüğü bir toplumun yükselmesi kabil midir Allah aşkına?

Eğitim, ontolojik ve epistemolojik boyutlu bir olgudur. İnsan nasıl bütün bir varlıksa eğitim de bütün bir olgudur. İkisi de parçalanamaz. Parçaladığınız zaman parçalanmayan hiçbir şey kalmaz doğada. Biz tüm fenomenlere bütünlük içerisinde bakmalı ve sorunları ona göre tespit edip, çözümlerimizi ona göre belirlemeliyiz ve yöntemlerimizi de ona göre kurgulamalıyız. Eğer söylenilen bir şey eyleme geçirilemiyorsa, öğrenilen bir şey davranışa dönüştürülemiyorsa ve karakter inşa edemiyorsa, orada derin bir sıkıntı var demektir. Ve bugün biz, varlık temelleri ile olgusal boyutları birbirinden kopararak değerlendirmeye tevessül ediyoruz ama hepte çakılıyoruz, ki başka türlü de olması olası değildir zaten. Çünkü bir şeyin varlık koşullarıyla, varoluş sebepleriyle, varlığından sonraki olgusal boyutuna dair açılımları tefrik edemeyiz. Edersek batarız. Binaenaleyh, sorunu yüreğimizde hissetmeli ve samimi olarak çözme iradesi göstermeliyiz, aksi takdirde konuşmaktan başka hiçbir şey yapamayız ve kendimizi tekrar eder dururuz.

NOT: Öğretmen emeklilerinde var mıdır yok mudur bilmiyorum ama şu yıldan önce, şu yıldan sonra emeklilik diye bir acayip durum varmış ve ciddi bir ücret farkı da bulunuyormuş. Bu dengesizliğin, adaletsizliğin bir an önce son bulması insanlık gereğidir. Yemin ediyorum yazıktır, günahtır, ayıptır. Vallahi, billahi, tallahi yazıktır, günahtır, ayıptır. Vicdan sızısıdır bu. Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık adına yemin olsun ki vicdani değildir, bilakis vicdanları sızlatan, insanlığı utanca mahkûm eden bir durumdur bu. Allah’ın hangi ayeti bunu onaylar lütfen? Hangi insanlık yasası buna eyvallah eder lütfen? Devletin buna bir an önce, isticalen nihayet vermesi iktiza eder, hem de bir dakika bile geciktirilmeden. Keza öğretmenlerle ilgili maddi yönlerinde bir an önce çözüme kavuşturulması iktiza etmektedir. Hem de eğitim camiasıyla merbutiyeti bulunan tüm kademelerin maddi sorunlarından bahsediyorum burada. Genel olarak öğretmen üzerinden gidiyoruz ama eğitim camiasının tümünü kastediyoruz. Elimizi vicdanlarımıza koyarak, sorunları hissederek hareket etmeliyiz.

‘’’’Ekmek su aş bulmak gecikebilir
Temele taş bulmak gecikebilir
Devlete baş bulmak gecikebilir
Adalet gecikmez tez verilmeli...’’’’

Hoca Ahmet Yesevi

‘’’’Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.’’’’

Mustafa Kemal ATATÜRK
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-03-19, 21:06 #706
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

ÖNCE YAŞA...

Önce yaşa! Sonra yaşatacaksın. Yaşamadan yaşatamazsın. Çünkü önce sen payidar olmalısın ki, payidar kılabilmelisin. Seni yaşatmadan, sensiz yaşamaları imkansız olan şeyleri yaşatmaya çalışanlara aldanma. Her şey seninle vardır, sensiz hiçbir şey yoktur. Bu yüzden bir şeyler olmadan bir şeylerin yok olacağını söyleyenlere asla ve kata inanma. Geçelim! Yaşamak bir sevdadır. Özlemdir içini durmadan yakıp duran. Bir şiirdir yaşamak, bir türkü, bir şarkı. Yaşayabileceğine inanmaktır yaşamak, inanmadığın için yaşayamadığını anlamaktır ve yaşayabileceğini, inandığın zaman. Yaşamak, yaşatılabilecek şeylerin yaşaması için önce kendini yaşatmaktır. Bağlarından, tutkularından, alışkanlıklarından, bağımlılıklarından, hırslarından arınabilmektir yaşamak. Önyargılarını, önkabullerini, kesin inançlılığını geride bırakmaktır ve tanımak arzusuyla yanmaktır her şeyi yeniden. Yaşamak, senden olanı yaşatmak değildir, tüm insanlığın yaşaması için yaşamak arzusuyla dolmaktır. Yeknesaklıktan kurtulmaktır, özgürlüktür yaşamak. Tanımadığın zaman yabancısın, yabancı kalmak yaşamamaktır. Tanımaktır yaşamak ve kardeşliğe feda etmektir düşmanlığı. Tanımaktan korkmadıkça, korkutacaksın tanıdıkça korkularını yendiğin için tanıdıkça korkacağını söyleyenleri. Çünkü sen tanıdıkça çoğalacaksın, onlar azalacaklar senin her tanımanla. Her şeyin değiştiğini, her yıkandığın nehrin asla aynı nehir olmadığını bilmektir yaşamak. Gerektiğinde dünyanın ipini bırakıvermektir bir daha tutmamacasına. Hiç sektirmeden dünyadan kopabileceğini göstermektir seni dünya ile korkutanlara, ki kendileri korksunlar, senin sektirmeden koyup gideceğini anladıkları için ve gideceksin dönmemecesine. Hiçbir şeyin senin varlığından daha önemli olmadığını bilircesine, değildir çünkü. Yaşayamadıklarını seyredeceksin sensiz yaşayabileceklerini söyleyenlerin. Gerekirse feda edebilmektir feda edebileceklerini. Vazgeçebilmektir yaşamak, ardına bile bakmadan seni bağlayan her şeyden. Seni korkutan ne varsa terk ederek korkuya en büyük darbeyi vurmaktır yaşamak. Çünkü korku her an öldürür ve yaşama sevincini katleder. Umut etmektir, umudun korkuyu yenebileceğini bilmektir yaşamak. Yaşamak, hayal kurabilmektir ve kurduğun hayallere ulaşmanı engelleyen yalanın karanlığını hakikat ışığıyla ve hayallerinin gücüyle dağıtabilmektir. Yaşamak dışarıda değil içeridedir, keşfetmene gerek yok, görmen kâfidir. Gördükçe anlayacaksın yaşamanın ne demek olduğunu ve hiç yaşamamış olduğunu. Yaşamak bir istek değil haktır. Yaşamak istemeyenlere ölüm müstahaktır. Yaşamaya cesaretin olsun!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-03-19, 21:54 #707
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

İNSAN GİBİ ÖL!...

Öleceksin! Kaçınılmaz ve mutlak kader. Ama öldürmeyeceksin! Akıl, irade, tercih. Bu dünyaya belki aracılar aracılığıyla geldin (sebepsiz ve vesilesiz hiçbir şey yoktur ve sonuçsuz da tabi. Lakin her sonuç bir sebebe mütealliktir ve her sonuç yeni bir sebeptir ve yine her sebep zorunlu bir sonucu tevlit eder, devran böyle sürer gider) ama yalnız geldin ve bir dünyaya geldin; acı, ıstırap, hastalık, sağlık, zorluk, kolaylık, keder, sevinç, mücadele, açlık, yokluk, sıcaklık, soğukluk, kin, nefret, sevgi, hüzün, aydınlık, karanlık, zillet, izzet, esaret, özgürlük, zulüm, direniş, boyun eğiş, zalim, mazlum dolu. Yani zıtlıklarla lebalep bir dünya. Diyalektik sürece tabi bir varoluş mücadelesini önkoşul kılan bir dünya. Böyle bir dünyada ne kadar da kalabalıklar içerisinde yaşıyormuş gibi olsan da filhakika yalnız yaşıyorsun. Herkes hikâyesini kendi yazar ama onu kendisi yalnız okuyamaz! Yalnızlığına ortak olur tüm insanlık. Tıpkı yalnız gelip, yalnız gideceğin ve yalnız hesap vereceğin gibi. Hesap hep yalnızdır zaten! Ama herkesin göreceği şekilde. Ve vereceği hesabı düşünerek yaşamalıdır insan!!! Öldüğünde yoksun! Ölmekte gariptir ve türlü halleri vardır. Ne kadar da varolduğunu iddia etsen de yoksun. Senden geriye ne kalacağı ve ne kadar kalacağın, yaşadığın yaşama merbuttur. Öyleyse öyle bir yaşa ki, senden geriye varken olduğundan daha büyük bir sen kalsın. Mezarına tükürülmesin! Bil ki ya gül bırakılacaktır mezarına ya da tükürülecektir ve bunlar muhakkak olacaktır. And olsun ki olacaktır! Olmayacağını sanma ve aldanma olamaz diye. Olacak, başka çaresi yok. O zaman dimdik yaşa, onurlu yaşa, namuslu, dürüst ve samimi yaşa. İnsan ol, insan kal, insanca yaşa. Ama yaşa! Yaşamamazlık etme. Asla şerefini düşürme ve çiğnetme. Çünkü geldin ve gideceksin ama dönmeyeceksin. Onursuzluğa meyletme, onurundan hiçbir zaman, hiçbir şatta ve koşulda taviz verme. Hiçbir dem boyun eğerek bir şeylere sahip olmaya çalışma. Ter, kan, yaş akıt, emek ver sahip olmak için. Çünkü kolay sahip olunan şey kolayca uçup gider ve bakınır kalırsın ardından. Nasıl yükseldiğini bilemezsen, nasıl düştüğünü hiçbir zaman anlayamazsın ama düştüğünde varlığını da hissetmeyebilirsin. Bırak hakkın yensin. Hak yiyen değil hakkı yenen ol. Bırak hiçbir şeye sahip olma, hak ettiklerin bile sende olmasın. Sen haksızca sahip olanlardan olma. Haksızca sahip olmaktansa, hiçbir şeyin olmasın. Hiçbir şeysiz yaşa. Rahat ol korkma, elbette yaşayacaksın. Hiçbir şeysiz yaşanmaz diye bir şey yok. Neyle geldin bu dünyaya? Neyle gideceksin? Asla zulmetme, iftira atma, gasp etme, suçsuzları suçlu sayma ama zulme uğrayabilirsin, iftiralara maruz kalabilirsin, suçsuzken suçlu sayılabilir ve eziyet görebilirsin, hakkın gasp edilebilir, unutma ki bunu söylerken bilinçli söylüyorum, zira böyle bir alçaklığa maruz kalman seninle ilgili değildir, yapabileceğin hiçbir şey de yoktur, yine de olman gereken şekilde kalmaya devam etmenden başka. Asla kimseyi haksız şekilde itham etme, küçücük bir çıkar uğruna. Hele kutsal değerleri kullanarak hiç yapma bunu. Çünkü o zaman kutsal değerlerini az bir paha değişen biri olarak damgalanırsın. Ki, yeryüzü bu damgayı yiyenlerle dolu. Her şeyli yaşasan da, hiçbir şeysiz yaşasan da zaten neyi yaşayacaksın, yaşamadığın ne olacak? Her elde ettiğin şeyin içinde, bir kavga, alınteri, gözyaşı, kan, emek olsun. Hatta bırak zulüm yoluyla bunlarda alınsın senden. Dahası kendin ver her şeye sahip olmuş ama doyamamış açlara, alçaklara! Hayır, bir dakika; sus ve otur demiyorum bunun karşısında, bilakis sen insanca yaşa ve kavganı yine insanca ver ama ver, fakat kavganı verirken ve yaşarken insanca; ayağın kaymasın, gönlün incinmesin, gövden eğilmesin, mazlumuyetin ve masumiyetin yitmesin. Unutma ve bil ki; zalimlerin hesap verecekleri gün çok çetin olacaktır ve işte o gün, sen zalim olmamakla övünecek, mazlum olduğun için sevineceksin. Ve adalet karşısında zalimler kahrolacaklar, yaşadıkları günleri yaşanmamış sayacaklar. Çünkü büyük insanlık mahkemesi huzurunda hesabın verilişine tüm insanlık hem tanık, hem de şahit olacaktır. Umutların yıkılmasın, hayallerin yakılmasın, düşlerin yasaklanmasın. Altında ki toprak çatırdamasın, üstündeki gök çökmesin. Zamanın görünmez mezarlıklarında kaybolmasın gövden, göklere yükselsin temiz ruhun. Masallara inanma ama yine de sevdalanmaktan geri kalma en güzel masallara. Hey be yiğidim, zaman nasılda geçiyor ve nasıl da kayıp gidiyor bir yıldız gibi insan… Kutsal kinlerini çoğalt, gövdeni diri tut ve kendinle kavganı ihmal etme… Ve sabırla bekle aydınlık yarınları! Bil ve inan ki; insan zulmeder, kader adalet ve zaman hep aynı kalmaz…
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-03-19, 11:03 #708
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

İNSAN, AKLI VE VİCDANI KADARDIR...

Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl, Akıl,

Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan, Vicdan,

Her şeyiniz aklınız ve vicdanınız olsun. Başka da hiçbir şeye ihtiyacınız yoktur. Zaten bunlar yoksa sizde yoksunuz. Var gibi olabilirsiniz ama olamazsınız. Çünkü her şey bunların olduğu yerde vardır, bunların olmadığı yerde hiçbir şey yoktur. Şeyler var gibi olabilirler ama asla varolamazlar. Din, iman sahibi olmak bile aklı önkoşul kılar. Akıl ve vicdan varsa ve aktifse, asla ve kata köleleştirilemezsiniz, sürüleştirilemezsiniz, zincirlenemezsiniz, tutsak edilemezsiniz, cehalete mahkûm kılınamazsınız, körü körüne inandırılamazsınız, aldatılamazsınız, putlar edinmez, putlaştırmaz ve putların oyuncağı kılınamazsınız. Hülasa; insanca ve onurlu şekilde yaşamanın yegâne yolu; aklına ve vicdanına sahip çıkmaktan, aklını ve vicdanını aktifleştirip hakkıyla varoluş istikametleri yönünde kullanmaktan geçer.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-03-19, 11:26 #709
guvem006 guvem006 çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

eline sağlık
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 15:43
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018