Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 31-08-18, 19:03 #641
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Sayın Cumhurbaşkanım! Kallavi evlerde oturuyor muyuz, oturmak istiyor muyuz, iki ise üç, üçse dört, dörtse beş odalı olsun istiyor muyuz? İçerisini en lüks şekilde donatmayı ve gözlere hitap etmesini istiyor muyuz? Gücümüz kifayet etse tüm aksesuarlarını altın kaplamalı yaptırmak ister miyiz? Full konforlu son model arabalara biniyor muyuz, binmek istiyor muyuz, aşağısı kurtarıyor mu? Giydiklerimizi markasına bakarak giyiyor muyuz, giymek istiyor muyuz, dilimizde güya çok düşman olduğumuz yerler aklımıza geliyor mu markayı alırken ve kullanırken? Yalan işimize geldiğinde yalan, doğru işimize geldiğinde doğru söylüyor muyuz? Ama her zaman doğru söylemeli deyip duruyor muyuz? Ama doğru söyleyeni de en ağır şekilde tecziye etmekten imtina ediyor muyuz? Farklı bir düşünce ile çözüm üretmeye çalışanı düşman ilan etmekten hayâ ediyor muyuz? Eğer bir koltuk kapacaksak her türlü taklayı atıyor muyuz? Oturduğumuz koltuk, bir kulun hakkını yemekle payidar olacaksa, o kulun hakkını yemekten imtina ediyor muyuz? Ben yiyeyim de, başkası gelip yeniden hakkını iade etsin diyor muyuz? Velakin o hak asla iade edilmeden öylece kalmıyor mu? Eğer cebimiz para görecekse, bu paranın cebimize nasıl girdiğini umursuyor muyuz? Eğer birinin evladı bir şeyi hak etmişse ve o şeyi hak etmek için bizim evladımız da sıraya girmiş ama hak edememişse, sırf evladımız için hak edenin elinden hak ettiğini almakta tereddüt ediyor muyuz? Bir insanın ömrü boyunca didinip, çalışıp, ter, yaş ve kan akıtıp, emek verip elde ettiği şeyi, hiç acımdan ve umursamadan bir kalem de hiç ediyor muyuz? Bunu da münhasıran dünya için yapmıyor muyuz? İşimize geldiğinde helali haram, haramı helal ediyor muyuz? Tartıştığımız birine ya da işimize gelmeyen bir şey söyleyen birine vicdanımızı öldürerek iftira atabiliyor muyuz? İftiraya uğrayan insanın suçlu olup olmadığını tahkik etmeye gerek duymadan tecziye ediyor muyuz? Bir insanı itham etmekte acele edip, suçlu olup olmadığını tetkik etmekte gecikmiyor muyuz? Hakkı tavsiye eden birine, senin ne haddine deyip, günahımızı ortaya çıkardığı ve yüzümüze vurduğu düşüncesiyle ona her türlü kötülüğü yapmaktan imtina ediyor muyuz? Kardeşimizi yemekten, kendimizi sorgulamaya fırsat bulabiliyor muyuz? Makamımıza gelen birine, münhasıran o makamda oturduğumuz için kibir yapıp tepeden bakmakta ve ***********ce davranmakta tereddüt ediyor muyuz? Aklını ve kalbini kullananları düşman ilan etmekte acele etmiyor muyuz? Merhamet diyenlere en ağır merhametsizliği yapmaktan imtina ediyor muyuz? Adalet diye haykıranı ve adaletin bihakkın ikame edilmesini isteyeni adaletsizliğe mahkûm etmekten gocunuyor muyuz? Sevgilerimizi çıkarlarımız belirlemiyor mu? Dostluğumuzu küçücük bir çıkarımız için bir kalemde bitirmekte tereddüde düşüyor muyuz? Amme malını yemekten dolayı vicdanımız da küçücük bir sızı duyumsuyor muyuz? Hayatımız pislikle dolu olduğu için nefis muhasebesi ve murakabesi yapmaktan korkmuyor muyuz? İmkânımız olsa en lük otellerde konaklamaktan çekinir miyiz, zaten bunun için yanıp tutuşmuyor muyuz? Hangi yoldan olursa olsun yeterki kazanalım istemiyor muyuz? Azalacak diye paylaşmaktan korkmuyor muyuz? Verdiğimiz sözde durmadığımız zaman içimiz hiç acıyor mu? Fitneden, fesattan, hasedden hayâ ettiğimiz oluyor mu hiç, yoksa bunları hayâsızca yapmaktan hoşlanmıyor muyuz? Aldatmaktan utandığımız oluyor mu hiç? Elimizden gelse, kompradorlarla, çalışanların ve üretenlerin ibadethanelerini bile ayırmaktan tereddüt eder miyiz? Hatalarımızdan dolayı uyaranları hemen aklımıza yazıp, ona hangi kötülüğü kolayca, çaktırmadan yapabiliriz diye düşünmüyor muyuz? Bize kim düşman şimdi? Biz kime düşmanız? Peki, biz hangi Müslümanlıktan bahsediyoruz? Peki, biz hangi İslam’a inanıyoruz? Peki, biz hangi Allah’a, hangi Muhammed’e, hangi Kur’an’a inanıyoruz? İnandığımız bir ahiret ve hesabından korktuğumuz bir mahkeme var mı? Naçizane düşünceme göre, bizler Müslüman olmadığımızı söyleyip, İslam’ın izzet ve şerefini korumalıyız. Yoksa kendimizi kaybettiğimiz gibi dinimizi de kaybetmeye mahkûmuz. Yüreği yeten, aklına güvenen, vicdanı olan biri çıksın ve yalan söylüyorsun desin, işte er meydanı, kendine güvenen buyursun çıksın. Haaa belki de bendeniz çok ideal olandan bahsediyorumdur ve hayat kitaplarda yazılan gibi değildir ve hayat münhasıran reelden ibarettir öyle ya, unutmuşum napayım aciz bir kulum!!!
__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-09-18, 20:29 #642
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Sayın Cumhurbaşkanım! İnsançocuğu konuştuğu zaman rahatlar ve kendisinin farkına varır, özgüven sahibi olur, hayata ve haksızlığa karşı cesaret kazanır. Yoksa düşünceleri ve duyguları ölür, varlığını hissedemez, cesaretini ve özgüvenini kaybeder ve varlığında yokluğunu yaşar. Üstelik böyle bir kişiliğe sahip insançocukları, toplumları için de sorun teşkil ederler. Konuşamayan insan ve toplum hiçbir ilerleme kaydedemez ve zavallılaşır. Tarihin dönüşümüne katkı sunamaz, tarihin akış yönünü değiştiremez, insanlık için hiçbir şey üretemez, her daim edilgen kalmaya ve süngerleşmeye mahkûm olur, hiçbir zaman etkin ve katalizör olamaz. Kendi haklı kavgasını bile veremez hale gelir. Bizim ise, edilgen değil etken, sünger değil katalizör, korkak değil cesur, silik değil görünür, çizilen kaderlerin değil kuklası değil kendi kaderini çizen, başka davaların değil kendi davasının adamı olabilecek bireylere ihtiyacımız vardır. Akıntıda sürüklenecek değil, akıntıya barikat olup akıntının yönünü değiştirebilecek bireylere ihtiyacımız vardır. Çünkü aydınlık, ilerleme, direniş ve diriliş, kurtuluş bu tür bireylerin avuçlarındadır. Bizler konuşmaktan korkan ve susan nesiller yetiştirdik tarih boyunca. Her dönemde bir taraf susturuldu. Binaenaleyh, toplum ve insançocukları konuşturulmalıdırlar. Zira zihinsel üretim sonsuz önemlidir. Konuşan insan sonsuz önemlidir. Fikirden mahrum ya da tek fikre mahkûm bir insan ve bir toplum her zaman geri kalmaya ve küresel emperyalizmin dişlileri arasında ezilmeye mahkûmdur, müstahaktır. Farklılık her zaman zenginliktir ve çözüm, farklılığın meyvesidir. Emperyalizmin gizli egemenliği altında olan her yerde çark böyle döndü ve badema da böyle dönecektir ama bu çark tersine döndürülmelidir. Bizim gönül coğrafyalarımız her daim bu hazin mukadderatın mahkûmu oldu. Bu bizim acı hikâyemizdir. Bizler nesillerimizi, zorunlu eğitim zırvalığıyla, cemaatçiliğin dar kalıplarıyla, particiliğin menfaat odaklı kirli hesaplarıyla mahvettik, kaybettik maalesef. Ne cemaatçilikle, ne particilikle, ne de zorunlu eğitimle, ne de sair yollarla kaliteli bir nesil var edebildik. Nesillerimizi göz göre göre öldürdük. Evet, evet, resmen diri diri toprağa gömdük nesillerimizi her devirde. Bu sonuç, ilk başta saydığımız sebepler yüzünden meydana geldi hep. Çünkü bizler kendi ayakları üzerinde değil, illa başkaları tarafından ayakta tutulmaya muhtaç nesiller yetiştirdik. Kendi fikri olmayan, hep başka fikirlerle varolmayan çalışan, hakkını kendi arayamayan, her daim başkalarının gölgesinde hak arayabileceğini düşünen nesiller yetiştirdik. Nihayet geldiğimiz yer belli. Ve kendi ellerimizle yetiştirdiğimiz nesillerimizi de harcamaktan imtina etmedik. Bugün çektiğimiz sancıların arka planında kendi ellerimizle işlediklerimiz günahlarımız vardır. Suçu kimse de aramayalım, kendimiz de arayalım. Bizim düşman aramamıza, düşmanın bizden korkmasına gerek var mı? Aynaya baksak zaten her şey ayan beyan ortadadır. Biz, biz olalım kâfidir. Ci’lerle, Cilikler’le, İzm’lerle ve her türlü yalanlarla ömrümüzü, neslimizi adeta zehirledik. Artık kafamızı iki elimizin arasına alıp, sonra elimizi vicdanımıza koyup silkinmemiz ve kendimize gelmemiz icap etmektedir, hem de isticalen. Yoksa mukadderatımız malumdur.

Sayın Cumhurbaşkanım! Kimin ne düşüneceği umurumda olmadan yazıyorum. Hem de tüm insanlık ailesinin tek bir bireyinin bile ne düşüneceğini, ne diyeceğini zerre umursamadan yazıyorum. Zira bendeniz sadece ama sadece Allah’a itaat ediyorum ve bu itaatim, kayıtsız şartsız, hesapsız umarsız hakikati haykırmama ve insan onuruna layık yaşamama kâfi sebeptir. Bilakis, dini ilga edeceğiz, kaç kişi varlarsa vazifesi hakkı haykırmak olan namuslu din adamlarını susturacağız, camilerde imamları konuşturmayacağız. Din, bendenize hakikati haykırmamı emrettikçe; kaç kişi olduğunu bilmediğim namuslu din adamları, hakikati haykırmayı tavsiye ettikçe; camilerde hakkı konuşmakta cesur olan imamlar, söylediğiniz her şey hakikat olsun, çünkü sizin itaatiniz sadece Allah’adır ve Allah hakikati söylemenizi buyurur diye vaaz etikçe, bendeniz de hakikati haykırmaktan asla gocunmayacağım, insanlık onurumu zedelemeyeceğim. Hakkı haykırdığım için bendenizi tecziye edecek namussuz biri varsa buyursun. Bendenizin inandığım Allah öyle bir Allah’tır ki, bir insanın hakkına el uzatacağımda, bir insanın özlemlerini, düşlerini ve yaşama sevincini zehirleyeceğimde, bir insanın kutsal rüyalarını kirleteceğimde, bir insanın canlı bakışlarını öldüreceğimde, bir insanın yoksul sofrasına acı ekeceğimde, bir insanın aydınlık dünyasını karartacağımda, bir insana iftira atacağımda, hiçbir tahkikat yapmaya gerek duymayıp bir insanın suçsuz yere acılardan acılara sürgün olmasına sebep olacağımda, bir insana ihanet edeceğimde, bir insanın bir ömürlük birikimini merhamet etmeden hiç edeceğimde, bir insanı küçük göreceğimde, inandığım Allah’tan korkum, ayak tırnağımdan saç telime kadar bendenizi zangır zangır titretir, bu yüzden de bile bile, isteye isteye kötülük yapmaktan çok korkarım. Hatta bilmeden kötülük yapabilirim endişesiyle attığım adıma o kadar dikkat ederim ki, neredeyse bu sebeple adeta cehennemi yaşarım her günümde. Ben böyle bir Allah’a inanıyorum. Bu yüzden de herkesin inandığını söylediği ama herkese de istediği gibi yaşama hürriyeti veren Allah’a inanmıyorum. Yani bendeniz kalbime hükmeden Allah’a inanıyorum. Menfaatlerime göre hareket etmemi tensip ve tasvip eden Allah’a değil. Daha açıkçası bu toplumun inandığını iddia ettiği Allah’a inanmıyorum. Böylelikle sair benzerlerimle ayrışıyorum. Böyle söyleyince kızıyorlar. Ama hakikati söyleyince da bir dansöz gibi kıvırtıyorlar. Hem Allah’a inanıyorum diyeceğim hem de yukarıda söylediğim kötülükleri umarsızca yapacağım. Böyle bir dünya yok. Böyle bir hayat yok. Çendan bendenizin inandığım Allah, böyle bir Allah değil. Benim Allah’ım öyle bir Allah ki, hem kalbime hükmeder hem de eylemlerime yön verir. Bendeniz sahtekârca inanmayı, inanıyormuş gibi yapmayı ama namussuzca yaşamayı kalbime, beynime ve vicdanıma onaylatamıyorum. Böyle yaşamaktan hayâ ediyorum. Hem Allah’a inandığını söyleyip hem de zerre gocunmadan, utanmadan dilediği gibi kötülük yapanlardan da tiksiniyorum, iğreniyorum. Münhasıran bunlar yüzünden handiyse hakikate bile düşman olacağım. Geçelim! Yazıma bir hikâyecik ile nokta koymak istiyorum. İnsançocuğu için ölümsüz ders olacak mahiyette bir hikâyecik. ‘’Harun Reşid’in oğlu Me’mun henüz çocuktur ve hocasından hiçbir sebep yokken sopa yemiştir. Hocasına; hiçbir sebep yokken, kendisine niye vurduğunu sormuştur. Hocasının cevabı, sadece; ‘sus’ olmuştur. Biraz sohbetten sonra yine sormuştur ama aynı cevabı almıştır; ‘sus’. Aradan 20 yıl geçmiştir ve Me’mun büyüyüp halife olmuştur. İlk işi de hocasına davet göndermek olmuştur. Hocası yanına gelince de dayanamayıp 20 yıl önce ki olayı açmış ve hocasına; kendisine niye vurduğunu sormuştur. Hocası tebessüm ederek; demek hala unutmadın ha demiştir. Me’mun da vallahi unutamadım demiştir. Hocası ise tarihe not olarak düşülecek bir cevap vermiştir. Zulme uğrayanın asla unutmayacağını öğrenesin ve tek bir kimseye bile zulmetmeyesin diye seni hep susturdum diyerek cevap vermiştir. Artık halifesin, sakın ola ki kimseye zulmetmeyesin. Çünkü zulüm, asırlar geçse de kalpten sökülüp atılamayan bir ateştir.’’

Sayın Cumhurbaşkanım! Bu dünyada öğrenilecek o kadar çok bilgi, ortaya konulacak o kadar çok kutsal eylem, verilecek o kadar çok haklı kavga var ki, haddinden fazla uykuyu sanki haram addedecek hale geliyorum bazen. Mütemadiyen hayatı düşünüyorum, insanlık âlemini tefekkür ediyorum, yerleri ve gökleri temaşa ediyorum, canlı ve cansız âlemi doğal gözleme tabi tutuyorum. O kadar hayret edilecek şey görüyorum ki, bazen ürperiyorum, bazen korkuyorum, bazen de utanıyorum, hatta bazen de kuşkularla lebalep oluyorum ve her şeyi reddedecek hale geliyorum. Yaşamlara bakıyorum yüreğim sızlıyor. Bazen öyle yoksul yaşamlar görüyorum ki, kahrediyorum; bazen öyle umarsız, haz ve zevk dolu yaşamlar görüyorum ki, tiksiniyorum. Niye geldik ki buraya ve nereye gideceğiz ki diye sorguluyorum. Dillerimizle ayrı bir türkü, hayatlarımızla apayrı bir türkü terennüm ediyoruz. Dillerimizden geçmişte çekilen acıları düşürmüyoruz ama o acıları yaşamaya da yanaşmıyoruz. Peygamberin hayatını anlatıyoruz mütemadiyen ama o hayata benzeyen bir hayat yaşamayı dillerimizle olmasa da eylemlerimizle reddediyoruz. Peygamberin adaletinden bahsediyoruz, adaletten bahsedince de bitmeyen ama’larla konuşuyoruz. Kur’an ahlakından bahsediyoruz, ahlaktan bahsedince de ama’larımız bir türlü bitmek bilmiyor. Çıkarlarımız zedelenmesin, konforumuz bozulmasın, kazandıklarımız kaybolmasın diye hakikati itiraf etmekten kaçıyoruz hayâsızca. Sonra da öyle ahkâm kesiyoruz ki, dünyanın en haysiyetli tek adamı biziz sanki. Hakikati bildiğimiz halde eyleme dönüştürmüyoruz. Bilmiyorsak öğrenmek için tek bir adım bile atmıyoruz. Haykıranı düşman belliyoruz. Merhametimiz, şefkatimiz, sevgimiz ölmüş hatta toprağa gömülmüş. Böyle yaşamayı da öyle kanıksamışız ki, beyin duracak gibi, kalp yerinden fırlayacak gibi oluyor şoke olmaktan. Konuşuyoruz, konuşuyoruz, konuşuyoruz, biteviye konuşuyoruz. Sanki hakikat münhasıran konuşulmak için var. Konuştuğumuzun da aslı astarı yok. Münhasıran konuşmuş olmak ve günü kurtarmak için konuşuyoruz. Ya da aldatmak ve çıkarlarımıza kavuşmak için konuşuyoruz. Zira konuşmamızla mütenasip tek bir eylemimiz bile yok. Çözüm yolu aşikâr ama görecek gözümüz, algılayacak zekâmız yok. Söylendiğinde de dinleyen yok. Dinleyen olsa da eyleyen yok. Mazlum yürekleri yangın yerine çevirmeye değmeyecek bir dünyada yaşadığımızın farkında ve idrakinde bile değiliz. Çektirdiğimiz acılar karşısında nasıl acılar çekebileceğimizi hiç düşünmüyoruz. Yarını düşünmeden yaşıyoruz. Misal; nesillerimizi nasıl eğitebileceğimiz, hangi yöntem ve metotları uygulayacağımız o kadar aşikâr ve bariz ki, göremememize vallahi, billahi, tallahi hayret ediyorum. Öyle sığ, basit düşünüyoruz ki, hiç olmayacak şeyler yapıyoruz. Saçma sapan yöntemler ve metotlar peşinde koşuyoruz. Oysa onların bizi bir adım bile ilerletmediğini anlayamıyoruz ya da anlıyoruz da, çıkarımızı ve yerimizi korumak adına âlemin delisi ben miyim diye geri duruyoruz. Ki, neyi görebiliyoruz ki, bunu görebileceğiz? Neyi anlayabildik ki, bunu anlayabilelim? Öyle bulanık bir dünyada yaşıyoruz ki, yalanlarla öyle zehirlenmişiz ki, ne yaptığımızı, ne yapacağımızı, niçin yaptığımızı, nasıl yapacağımızı asla bilmiyoruz ama öğrenmekte istemiyoruz. Sonra da felah ve necat bekliyoruz, insanlık onurundan dem vuruyoruz! Yazık!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-09-18, 21:41 #643
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Sayın Cumhurbaşkanım! Bu dünyada her şeye alıştım da, bir ölüme alışamadım, bir suskunluğa, bir de sorgulamadan yaşamaya. Ölüm hep garip geldi bana, nedendir bilmiyorum. Bir yandan garip bir şekilde umut olurken, diğer yandan çaresizliğimi katladı da katladı ve bendenizi ekstra acımasız yaptı ama adil acımasız. Suskunluğu, mazluma yapılan zulme ortaklık olarak algıladım. Ve zulme ortaklıktan asla hazzetmem, böyle bir konuda tereddüde düşmek bile ruhumu azaplara gark eyler. Hatırladığım kadarıyla ilkokuldan beri haksızlığa karşı hep isyan etmişimdir. Haksızlık yapanın, gücüne dayanarak haksızlık yaptığını gördüm hep, bu yüzden de haksızlığa uğrayana hep acırım, merhametim depreşir ve ekstra acımasız olurum. Çünkü haksızlığa uğrayan hep gariptir, çaresizdir, elleri kolları bağlıdır, onun o anda ruhunda ki depremleri ruhumun derinliklerinde hisseder gibi olurum ve izahı imkânsız duygulanımlar yaşarım, kendimi onun yerine koyarım ve o anda ezilirim, ezilirim, hep ezilirim, çığlıklar büyür içimde. Güçten iğrenmeme varır bunun ucu. Hayatımın tek bir anında bile güçlü olayım da ezeyim diye düşünmedim ama gücün adaletle birleşmesine hep hayran kalmışımdır, büyük ve derin saygı duymuşumdur. Gücün doğurduğu haksızlık karşısında bir şey yapamamak, beni daha da acımasız yapar. Zihnim ve yüreğim darmadağın olur. Sorgulamamayı da, aldanmaya gönüllü olmak olarak gördüm her daim. Sorgusuz yaşamanın, her zaman birilerinin işine geldiğini düşünürüm, sorgulamaya ne gerek olduğunu fısıldarlar hep kulaklara. Gidişatın kabullenilmesini dikte ederler. Ama böyle bir şeyi kabul edemedim hiç. Olması gereken varken niçin olmaz da, olmaması gereken olur hep ve bir de bunun kabullenilmesi istenir ki? Niye kabul edeyim ki? Çünkü kimseyi, kendimden daha akıllı ya da akılsız görmedim, bu sebeple hiçbir kimseyi mutlak olarak onaylamadım. Nihayetinde görmek istediklerimi görmeden, yaşamak istediklerimi yaşamadan ölmeyi hiç istemedim. Elbette elimde olan bir şey değil ama istemedim işte. Mazlumların acıları da yüreğimin sızılarını her daim çoğalttı ve konuşmama sebep oldu, çünkü çığlıklarım çığ oldu ve taştı, acıları durduramasam da duyurmak gerektiğini düşündüm. Sorgulamayan ve sorgulayanların sömürülmesine yol veren gönüllü aldananlarda acımasızca sorgulamamın yolunu açtı ve zamanla, bendenizi biraz daha sertleştirdi. Hala garibime gider, sorgulamadan nasıl yaşanır diye? Sorgulamadan yaşayıp, sorgulayanları da ahmakça yargılayanları hala anlayamam. Hayır, niye sorgulamaz ki insan, nasıl hesapsız, kitapsız, umarsız her şeye olduğu gibi inanabilir ki? Bir de şu yüreğimi çözemedim bir türlü! Nasıl böyle oldu, niye böyle oldu, ne zaman hisle doldu taştı anlayamadım gitti. Böyle olmasaydı olur muydu, olmaması elimde miydi, olması isteğimle miydi? Duygusuz, acımasız, zalim, merhametsiz birisi olsam daha mı iyi olurdu? Bilmiyorum… Çünkü bazen öyle oluyor ki, en acımasız zalime bile merhamet ediyormuşum gibi oluyor.

Sayın Cumhurbaşkanım! Düşünüyorum da, ne garip bir dünyada yaşıyoruz diyorum kendi kendime. Bu dünya, insanın dünyası değilmiş gibime geliyor. İnsan dediğimiz canlı, ne garip bir varlık değil mi? Özünde ne kadar da garip, mazlum ve masum değil mi? Merhamete muhtaç, sevgiye, şefkate muhtaç. Hissedebiliyorum bunu. Keşke hissiz olaydım! Niye ruhum böyle hissediyor? Keşke diyorum bazen, keşke insan gibi görünsem bile vahşi bir yaratık olsaydım. Hiç olmazsa acılarım olmazdı! İnsan olmayanlar için değil düşüncelerim, hislerim kuşkusuz. Çünkü insan dediğimiz canlı, it değil, çakal değil, domuz değil. Belki de, it, çakal, domuz, insanlıktan çıkandan daha iyi. Bendenizin ruhum niye böyle? Niye ekstra hassasım ki? Çok acı çekiyorum. Her güzel şeye hasretle yaşıyorum. Baharı çok seviyorum, hep özlüyorum! Toprağın çiçeklerle dolduğunu görmek istiyorum. Kuşların cıvıldaşmaları ne güzeldir değil mi? Bazen bu dünyadan yükselsem ve yıldızların arasına karışıp gitsem, kaybolsam ve artık yeryüzünde dolaşanların arasında olmasam istiyorum. İnsanların kardeşçe barış içinde yaşadıklarını görmek istiyorum toprağın üstünde, göklerin altında. Renklerin cümbüşü ne de güzeldir değil mi? Gülmek, acıyı dindirir mi? Güldürmek ne güzeldir değil mi? Yaşamayı hak edenlere yaşamayı haram etmenin vebali nedir ki? Böyle bir veballe yaşanır mı, bu vebal taşınır mı? Dağlardan damar damar suların aktığını, nehirlerin berrak sularla dolup taştığını görmek istiyorum. Böyle bir dünyayı bir türlü kabullenemiyorum. Git gide her şeyden soğuyorum. Çünkü başka bir dünyaya layık olduğunu ve öyle bir dünyaya layık olması gerektiğini düşünüyorum insançocuklarının. Yaşamla ölüm arsında ince bir çizgide yürüyoruz. Yaşamla ölüm; bu da garip bir söz dizimi işte! Sonumuz ne olacak, son söz nasıl söylenecek ve kim söyleyecek diye merak ediyorum. Olmayacak şeyler oluyor, olacak şeyler olmuyor. Çok boş yaşıyormuşuz gibi hissediyorum bazen. Çünkü dipsiz bir anlamsızlığın kuşattığını duyumsuyorum, her şeyi. Yaptığımız hiçbir şeyin sahiciliği, anlamı, mahiyeti, muhtevası yok. Samimiyeti diriltmek muhal artık. Öylesine ömür tüketiyormuşuz hatta çürütüyormuşuz gibime geliyor. Anlamsız şeyleri anlamlı gören, hiçbir işe yaramayan şeyleri, sanki işe yarıyormuş, yarayacakmış gibi düşünen zavallılarız sanki. Kimisi şarkısını haykırarak terennüm ederken, kimisi sessizce terennüm ediyor. Şarkılarını sessizliğe gömenlerin şarkıları duyulmaya başladığında dünya nasıl bir yer olur diye sormak geliyor içimden. İnsana yaşama sevincini haram eden şey nedir? Yapmasakta yaşayacağımız ama yaptığımız zaman öleceğimiz şeyler nelerdir diye hiç sorar mı ki insan kendi kendine? İnsan yapmasa bile hiçbir sorun olmayacak şeyi niye sorun eder de, yapmadığı zaman kendini yokluğa sürükleyecek şeyleri niye umursamaz ki? Ölüler de konuşur birgün!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-09-18, 20:17 #644
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Hissediyorum ve farkındayım ki, katı gerçeklikler dünyası olan bu dünyada reel düzlemde devlet denilen aygıttan daha güçlü olan bir yapı yok. Devlet, büyük mekanizma olarak, tüm küçük mekanizmaları kuşatır, etkiler, metazori yönlendirir. Herkes devlet karşısında zayıftır, güçsüzdür, acizdir, çaresizdir. Çünkü devletin, bir insanı doğduğuna pişman edecek güçleri vardır. Devlet denilen şey her ne ise, nasıl bir şey ise böyledir. Böyledir diye böyle yapmalıdır diye de bir şey yok tabi, orası da ayrı bir mevzu. Zira güç, her zaman için zafiyet barındırır ve bir an gelir ki, zaafların kurbanı olur, ta ki bu devlet gücü bile olsa. Devlet, olgun olduğu kadar büyüktür, güçlüdür, etkilidir ve böyle olduğu müddetçe; benim devletim, devletim benim dedirttirir. Çocuksu hareket eden insanlara nasıl bakarız? Her şeye alınan, gücü varsa ikide bir onu kullanmaya tevessül eden, laf olsun diye tafra yapan, hep sahip olmaya çalışan, sürekli zorluklar çıkaran, her güzel şeyin yapılmasını zorlaştıran, güçsüzün elinden ekmeğini alan, alınterinin ve emeğin karşılığını bihakkın ödemeyen vb. davranışlar sergileyen insanlara nasıl bakarız? Bir de tam tersi davranan insanlara nasıl bakarız? Tersi şeyler yapanlara, adam ya, adam gibi adam, olgun adam abi bir kere, adam görmüş geçirmiş, adamda kalite var deriz değil mi ve tabi her daim saygı duyarız, böyleleri saygıyı beklemezler, saygı spontane gösterilir böylelerine? Devlet öldürmek için mi vardır yoksa yaşatmak için mi? Acı çektirmek için mi yoksa mutlu edebilmek için mi vardır? Sormadan, sorgulamadan edemiyorum napayım. Devlet sorgulanamaz diye bir yasa var mı ve o yasa kutsal bir yasa mı? Ki, devlet Tanrı değildir! Devlet dediğimiz aygıt güçsüzler için midir, güçlüler için mi? Hayalen tasavvur ediyorum da, devletin sanki güçlüler için var olduğunu düşünür gibi oluyorum. Mesela, yoksullar, devleti her daim kutsal görmüşler ve yaşatmak için can vermişler ama kodamanlar devleti hep bir sömürü aracı olarak görmüşler ve devlet tavassutu ile istedikleri gibi sömürmüşler, devlet sayesinde diledikleri gibi yaşamışlar. Böylelikle hayatta zımni bir efendi, köle dilemması tevlit etmiştir. Kabul edelim, etmeyelim, hayatta hüküm süren gizli bir efendi, köle ilişkisi vardır. Velakin güçsüzler devleti hep korumuşlar, korumak için canlarını vermişler, fakat devlet güçlülere destek olduğu kadar onlara destek olmuş mudur acaba, hep düşünürüm bunu. Devletin tabiatı gerçekten bu mudur ve şayet devletin tabiatı böyle olsa bile böyle bir şeyi kabullenmek zorunda mıyım? Bendenizin gözlerime böyle görünüyor, başka gözler nasıl görüyorlar bilmiyorum ama gördüklerini anlatırlarsa öyle görebilir miyim denerim. Devlet denilen aygıtın çarkları kodamanlar için dönmüş tüm zamanlarda. Her daim onların şemsiyeleri olmuş. Niye böyledir? Böyle olmak zorunda mıdır? Devlet dediğimiz şeyin fıtratının gereği midir bu? Yani devlet, ezerek, korkutarak, ya her devir de bir şekilde birilerini tecziye ederek mi bekasını sağlamak zorundadır? Böyle bir şey ne kadar doğrudur, adildir, ahlakidir? Devlet, doğru, adil ve ahlaki olmak zorunda değil midir? Devlet, kendisinin karşısında aciz olanlara merhamet etmeli değil midir? Elbette, kendisine bizatihi silah yöneltenler için demiyoruz bunu yahut ekonomik vb. yollarla kendisine açıktan ama apaçıktan yani fiili olarak kafa tutanlar için demiyoruz. Devlet karşısında elleri kolları bağlı olanlar ve devlete kafa tutma gibi bir durumları asla ve kata olmayanlar için diyoruz. Devlet ise bunun tefriki en iyi şekilde yapabilecek bir aygıttır. Yapmakta mıdır? İşte orada sükût etmek zorunda kalıyorum. Zira yapsaydı, mağdur olanlar her zamanda, gariban, biçare, eli kolu bağlı olanlar olmazlardı. Bu meyanda devlet ne zaman doğmuş, nasıl doğmuş, niçin doğmuş, nedir, kimdir, orası ayrı mevzu, tabi orası da kuşkusuz tahkik edilebilir, sorgulanabilir. Tabi bu, özgür akılların ve hakikate adananların becerebilecekleri bir şeydir. Ama sanki güçlüleri korumak için var edilmiş gibime geliyor! Güçlülerin etraflarında ki çelikten bir kaleymiş gibi bir izlenim ediniyorum gözlem yaptığım ve sormaya, sorgulamaya başladığım zaman. Dedim ya, bendeniz için bu dünyada sorgulanmayacak hiçbir şey ama hiçbir şey yoktur. Sorgulamak, bendeniz için varoluş sebebidir. Şüphe ederim, sorgularım, inanırsam da ondan sonra inanırım. Çok acı verse de sorgulamak, başka çarem yok. Böyle gelmişiz, böyle gidiyoruz, böylede gidecez. Mesela aklıma geliyor illa ki ve sormadan edemiyorum; devlet adil olursa yaşayamaz mı? Devlet adil değil demiyorum, adil olursa yaşayamaz mı diyorum. Yani, devleti konuşurken, devlet kesinlikle adildir demek zorunda mıyız? Yani devlet yanlış yapamaz mı? Yanlış yaparsa, yanlışı söylenemez mi? Peki, hangi kanunda yazar bu? Bu dünyada, bir devlete yakışan en güzel şey nedir? Naçizane fikrimce bir devlete yakışan en güzel şey adalettir. Çünkü adalet, devleti devlet yapan yegâne şeydir. Çünkü devlet dediğimiz şey, tabir caizse bir anadır, babadır. Öyleyse, merhametli, şefkatli ve adaletli olmalıdır. Başından beri söyledik devlet güçlüdür, karşısında kimse duramaz diye amma velakin bazen bir insanın gücünün hayali bile edilemez ve bu güç çok tehlikeli bir güçtür! Ruhun kuvveti karşısında hiçbir kuvvet direnemez, zira o kuvvet aynıyla, direkt olarak, aracısız ve engelsiz olarak Allah’ın kuvvetidir!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-09-18, 23:38 #645
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! İlk evvelde ifade edeyim ki; bendenizin kafam basmıyor olabilir, yanlışta düşünüyor olabilirim, isabetli tahliller de yapmıyor ve sağlıklı önerilerde bulunmuyor da olabilirim. Bu son derece tabiidir. Zira insanım ve mutlak bilgiye malik değilim. Münhasıran kendi çapımda fikirler serdediyorum ve basit çıkarımlarda bulunuyorum. Her şeyi biliyorum, her dediğim doğrudur, tüm çıkarımlarım isabetlidir diye bir iddia öne sürmüyorum. Zaten böyle bir şey ahmaklıktır. Velakin gerçekten şaşırmadığım şeylerde yok değil. Ki, düşüncelerimi ifade ederken de sonsuzcasına samimi, ciddi ve doğal konuşuyorum. Çünkü yapaylığı, yapmacık olmayı, riyakârlığı sevmiyorum. Binaenaleyh, bendeniz naçizane kesin inancımı söyleyeyim, söylemek istemiyorum ama illa söylettiriliyor. Gerçekten, kesinlikle ve kesinlikle söylemek istemiyorum ama dayanamıyorum. Bu ülkede eğitim sorununun samimi ve ciddi olarak çözülmek istendiğine kesinlikle inanmıyorum. Zira çözülmek istense ve samimiyetle, ciddiyetle çözmek iradesi gösterilse, bu ülkede değil eğitim sorunu hiçbir sorun kalmaz. Ama ya çözülmek istenmiyor ya da birilerinden çekiniliyor hatta korkuluyor veyahut işimize böyle geliyor. Zira gerçekten yapılması çözüm için önkoşul olan şeyler yapılmazken; yapılmasının hiçbir anlamı, faydası, katkısı olmayan hatta zararı olan şeyler yapılıyor. Bunu da gerçekten bir şeyler yapılmak isteniyormuş gibi gösteriyorlar ve halkta böyle algılıyor. Oysa tamamen kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil yaptıklarımız. Bendeniz şunu merak ediyorum; bizim hedefimiz nedir? Yani bir hedefimiz var mıdır, durduğumuz yeri biliyor muyuz, gideceğimiz yer hakkında bilgi sahibi miyiz? Hayır, eğitim nedir gerçekten? Eğitim niye yapılır, nasıl yapılır ve yapılmalıdır, kim için yapılır? Eğitimin öznesi kimlerdir? Bir insanın neye ihtiyacı vardır? Tarihin ilk çağlarından yaşadığımız çağa dek düşünelim bakalım, insan tarih boyunca neye ihtiyaç duymuştur? Bilgiye ve değere ve bu ikisini mezcederek bir eylem yani iş üretmeye değil mi? Yani bir insanın bilgiye kesinkes ihtiyacı var değil mi? Yaşadığımız çağ bağlamında düşündüğümüzde, varlığı anlama çabası içine girdiğimizde, böyle bir sonuca ulaşıyoruz. Keza bir insanın kesinkes ahlaka yani yaşamında kendisine yön gösterecek değerlere ihtiyacı var değil mi? Yine aynı şekilde, yaşadığımız çağ bağlamında düşündüğümüzde, varlığı anlama çabası içine girdiğimizde, böyle bir sonuca ulaşıyoruz. Hülasa; bir insanın kafasına bilgi koyulmalıdır, en kısa, kolay ve ucuz yoldan. Keza bir insanın kalbine ahlak nakşolunmalıdır ve yine aynı şekilde, en kısa, kolay ve ucuz yoldan. Hakeza; ikisinin birleşimi sunucunda sahici eylemler ortaya konmalıdır değil mi? Zaten bilgi ve ahlak yoksa hangi eylemi ortaya koyabiliriz? Hepte demez miyiz, insanlığın sorunu cehalet ve ahlaksızlık diye? Yani filhakika bunlar çok basit şeyler ve çok basit şekilde zerkedilebilir insan denilen canlı varlığa. Misal; bir Matematikçiyi düşünelim. Bırakalım Matematiğin bilgisini koysun çocuğun kafasına, en ince detayına dek ve kalbine de insanlık değerlerinden nokta misali bir değer koydu mu tamamdır. Münhasıran matematiği vermekle iştigal etsin, tüm zamanını buna hasretsin, tek işi bu olsun. Gerçekten böyle değil midir? Yani bir çocuk sınava girdiği zaman, kafasında ki bilgiyle soruları çözmekte değil midir? Ama biz, hayır Matematikçi şu, şu, şu malayani işlerle iştigal etsin diyoruz yaptıklarımızla ve Matematikçiyi gömüyoruz saçma sapan işlerin içine, haydi Matematiği versin de görelim. Sonra da hey Matematikçi, bu çocuk niye Matematik bilmiyor oluyor. Gerçekten, vallahi, billahi, tallahi acayip varlıklarız. Bizler galiba öğretmenlerin hiçbir iş yapmadıklarını ya da çok az çalıştıklarını düşünüyoruz da, onların yapmaları gerekenleri bırakmalarını ve abesle iştigal etmelerini istiyoruz. Zira böyle yapmanın başka bir izahı muhal ender muhaldir. Bir icat çıkarıyoruz, öğretmeni çocukla kucaklaştıracağımıza, atıyoruz bilgisayarın kucağına ve öğretmen didinsin dursun saçma sapan şeyleri yapacağım diye. Ya birisi çıksın da, Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına, şu abuk sabuk icatların eğitime şu faydası oldu, öğretmeni uçurdu, öğrenciyi mucit yaptı, ülkeyi uzay çağına ulaştırdı desin lütfen, nolur. Ne mümkün! Öğretmenle öğrenciyi bir türlü buluşturmuyoruz ve kendi hallerine bırakmıyoruz ama hesap sormaktan da utanmıyoruz. Biz kulağını tersten tutmaya çalışanlar gibiyiz. Ya da bir yolu 10 dakikada gidebilme imkânı varken, bu apaçıkken, akıl işi iken, böyle bir yolu 100 dakika da gitmek niyedir? Gerçekten bunu merak ediyorum. Biz, öğrenci ile öğretmeni birbirinden ne kadar uzak tutabiliriz diye gayret ediyoruz ama sanki yakınlaştırmak istiyormuşuz gibi davranıyoruz, sonuçta öğrenci bir başarı kaydedemedimi de, niye böyle oldu, nasıl böyle olur diye başlıyoruz bağırmaya ve en kolay yolu seçiyoruz; öğretmeni suçluyoruz. Bunu da gerçekten yapıyoruz ha, o kadar samimiyiz ki yaparken, resmen şoke olmamak elde değil. Çocuklar ahlaksız yetişirler, suçlu yine öğretmen. Yav kardeşim ne zaman öğrenci ile öğretmeni buluşturduk ki de, hemen öğretmeni suçluyoruz? Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına, öğretmenin üzerinden boş yükleri, saçma sapan işleri, prosedür gereği uygulanan abuk sabuk şeyleri ne zaman aldık, öğretmeni ne vakit münhasıran eğitime bıraktık ve öğrenci ile buluşturdukta, öğretmeni suçlamaya tevessül ediyoruz? Son tahlilde neye bakıyoruz, maddi başarıya değil mi, sayısal verilere değil mi? lütfen, nolur söyleyin, böyle değil mi? Kesinlikle böyle oluyor. Sınavlar oluyor, çocuklar dökülüyor ve başlıyoruz suçlu aramaya. Ve diyoruz ki, başarıyı nasıl artıracaz, başarı mutlaka artırılmalı ama ardından öğretmeni öyle abuk sabuk şeylerle iştigale yönlendiriyoruz, öğretmenin üzerine öyle malayani iş yüklüyoruz ki, buyursun öğretmen başarıyı artırsın da görelim. Yani dehşetli bir paradoks var ya da bilerek veya bilmeyerek sergilenen iğrenç bir riyakârlık var. Kardeşim hele şu öğretmeni bi bırakın ya, bırakın ya, bırakın da öğrencisiyle baş başa bi kalsın ya, bir kere de yapalım şunu ya. Ondan sonra itham edelim edeceksek yine. Eğitim öğretim başlıyor ve başlıyoruz saçma sapan şeyler yapmaya. Eğitim öğretim bitiyor, saçma sapan işler, prosedürler bitmiyor. Bu kısır döngü mütemadiyen devam ediyor. Öyle bir icat çıkarıyoruz ki, yav kardeşim ne öğretmene faydası var, ne öğrenciye faydası var, ne üretime faydası var, hiçbir şeye faydası yok, bilakis zararı olduğu o kadar aşikâr ki ama devam ettirmekte ısrar ediyoruz. Öğretmenin zamanını, enerjisini, beyinsel ve ruhsal üretimini mahvediyoruz. Ya öğretmen de insan kardeşim. O, yorulmayan, usanmayan, bıkmayan, sıkılmayan, kızmayan biri değil ki yani o insan haricinde bir şey değil ki. Ki, öyle olsa bile yine böyle olur, öyle durumlar karşısında. Ya bırakalım, öğretmen, öğrencimi nasıl daha ileriye taşıyabilirim, dersimi nasıl daha iyi verebilirim, kendimi nasıl daha iyi geliştirebilirim, mesleğim üzerine hangi kitapları okuyabilirim, eğitim öğretim icrasında bulunurken hangi metotları uygulayabilirim diye düşünsün ve bunları yaparken yorulsun, saçma sapan şeyleri düşünmesin ve onlar yüzünden yorulup, eğitim yaparken takatsiz kalmasın. Öğretmen işten kaçtığı için söylemiyorum bunları, nihayetinde emirse emir ve yapılır ama böyle yaparken öğretmeni de, öğrenciyi de ve her güzel şeyi de ziyan ediyoruz, vallahi, billahi, tallahi ziyan ediyoruz ya ve olan tüm insanlığa oluyor. Geçenler de bir yazı okudum, bir eğitim uzmanı yazmış, adam muhteşem tahliller, tespitler yapmış. Ki, filhakika bendenizin yıllar yılı söylediklerimi de teyit eden bir yazı. İnsanın, eğitimi ne zaman yapacaz diye sorası geliyor, yapılanlar muvacehesinde. Ya kaldırın, atın gitsin şu boş işleri ya. Bırakın öğretmeni öğrenciye ve yaptığımız şeyin adı gerçekten eğitim-öğretim olsun. Türkçeci Türkçeyi öğretsin, Matematikçi Matematiği öğretsin, Fenci Feni öğretsin vs. Herkes asli işini yapsın, abesle iştigal eylemesin. Öğretmeni bilgisayara mahkûm ediyoruz ve tedricen öldürüyoruz, bu meyanda öğrenciyi de harcıyoruz inanın. Ya bırakalım öğretmen sınıfından dışarı çıkmasın, öğrencisinin elini bir an bile bırakmasın, bilgisayara mahkûm olmasın. Öğrencisinin kafasına bilgi, kalbine ahlak koymakla iştigal etsin münhasıran. Kaldırın atın şu malayani işleri. Yazıktır, günahtır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-09-18, 23:07 #646
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bizi, prosedür illeti mahvetti, perişan etti, rezil etti, mezellete ve meskenete mahkum etti. Biz, prosedürlerle insançocuklarının zihinlerini ve kalplerini felç ettik, onların zihinsel ve duygusal üretimlerini yok ettik, hareket alanlarını daralttık, hissiyatlarını, hassasiyetlerini, algılamalarını, anlayışlarını öldürdük. Artık herkes aynı düşünüyordu, aynı şekilde duygulanıyordu, aynı şeyi yapıyordu. Nihayet birbirinden farkı olmayan, birbirinin kopyası olan insanlar ürettik yani insansız bir toplum yarattık. İnsançocuklarını soktuk bir sistemin içine, o sistemi de prosedürlerle çıkmaz sokağa dönüştürdük, saçma sapan prosedürleri de boca ettik insançocuklarının üzerine ve bir fasit daire içerisinde kıvrandırdık durduk. İnsançocukları önce hissiyatlarını, sonra düşüncelerini, en sonunda da anlayışlarını kaybettiler, adeta birer makinaya dönüştüler. Göz göre göre cahilleştirildiler. Artık herkes tornadan çıkmış gibiydi ve aynı kalıpta düşünüyor, hareket ediyordu. Kimse tesviye edilmiş beynine ve ruhuna uymayanı asla kabullenmiyordu. Kimse söyleneni anlamıyor, karşıdakinin ruh âlemini hissedemiyor ve kulaklarına yansıyan sesleri algılayamıyordu. Yani alenen kötürümleştirildik. Hiçbir kimse, istese de istemese de farklı düşünemez oldu. Herkes aynı bakar, aynı görür, aynı düşünür, aynı konuşur, aynı hareket eder oldu. Artık herkes prosedürlere tamı tamına, kayıtsız şartsız uymalıydı, uydumu her şey tamamdı. Böyle yapana hayat hakkı tanınıyor, aksi davranan ölüme razı olmak zorunda kalıyordu. Hiçbir kimse hiçbir şey düşünemiyor, hissedemiyor, algılayamıyor, anlayamıyordu, prosedürler yerine getirildi mi bizden iyisi yoktu. Ne insançocukları işlerini görebiliyorlardı, ne de sistem yürüyebiliyordu ama biz olması gerekeni yapıyorduk, en iyisini yapıyorduk, en doğrusunu yapıyorduk, çünkü prosedürlerin icabını ifa ediyorduk, sistem yürümüş yürümemiş kim takar, insan acı çekmiş çekmemiz kimin umurunda, üretim olmuş olmamış kimi ırgalar. Filhakika hiçbir şey yapmıyorduk, yerimizde sayıyorduk. Prosedürün muktezası icra edilmedi mi, her şey duruyordu. Böyle bir düzen içerisinde yaşaya yaşaya resmen öldük, bittik. Aynı şeyi tekrar eden papağanlara dönüştürüldük. Çünkü böyle bir hayata alışan insan artık başka bir hayatın mümkün olabileceğini düşünemedi, düşünenleri de düşünemez hale getirdi. Artık başka bir yol kabil değildi, başka bir düşünce hayaldi, farklı duygulanımlar irrasyoneldi. İnsançocukları gözlerini açtıklarında kendilerini prosedür yumağı içerisinde buluyorlardı ve hayatları boyunca o yumakla sarılıyorlardı, elbette böyle bir şeyin sonunda olacak belliydi; rutin hareketler, rutin davranışlar, rutin iletişimler yani canlı görünen ölü ruhlar. Prosedürden mürekkep olan sistem, insanı yok eden bir canavardı. İnsan, mütemadiyen öğütülüyordu. Şu söyle olabilir miydi? Hayır, asla öyle olamazdı, çünkü prosedüre tersti. Ama öyle olması daha uygun olandı, muteber olandı velakin uygun olanı, muteber olanı arayan kimdi? Prosedür işlesin, hayat yürüsündü, gerisi kimin umurundaydı. Bizim çarkımız dönüyor muydu, biz ona bakardık. Çarkımıza çomak sokamazdık kendi ellerimizle. Ve biz, ölü canlarız! Her şeyi de öldürüyoruz! Haddizatında beynimin damarlarında ki kıpraşan düşüncelerimi ve yüreğimin derinliklerinde duyumsadıklarımı dile getirebilsem durumu çok daha berrak izah edecem ama bunu becermek gerçekten mesele. İnsan hissediyor, beyninde bir söz dizimine dönüştürüyor hissettiklerini ama kahrolmasın bir türlü dilden dökülemiyor, nice şeyler içimizde kaybolup gidiyor bu yüzden. Ne demek istediğim anlaşılıyordur galiba ve herkes yaşıyordur bunu eminim. Hani boğazınıza kadar gelir bir şeyler ama bir türlü dile gelip kelimeye dönüşemez ve somutluk kazanamaz ya, işte o durum oluyor.

Sayın Cumhurbaşkanım! Biz insançocukları o kadar zavallıyız ki, zavallı olduğumuzun farkında olamayacak kadar zavallıyız. Çünkü zavallılığı kanıksamışız. Büyük olmak, soylu yaşamak ağır geliyor bize. Bizler, birbirini anlamak için dinlemeyen, bilgiyi çoğaltmak adına dinlemeyi beceremeyen, seviyeli bir şekilde fikir teatisi yapamayan, yargılamak için dinleyen ve dinlediklerini de kirli emellerine nasıl alet edebileceğini düşünerek dinleyen insanlarız. Binaenaleyh, farklı düşüneni zımnen susturan ve fikri üretimi boğan insanlarız. Bu yüzden de nice fikirleri doğmadan öldürüyoruz. Herkes birbirine benzesin istiyoruz nefsi olarak ama Allah’ın, herkesi farklı yarattığı bir âlem de herkes birbirine nasıl benzetilebilir diye düşünecek zekâdan yoksunuz. Aynı düşünen bir toplum, farklı konuşan bir toplum olamaz, dolayısıyla konuştuğu düşünülen ama suskun bir toplumdur o toplum. Ayrıca, herkesin aynı türküyü söylediği bir toplumda, söylenen bir türkü yoktur ama bunu fark eden insan da yoktur. Oysa insanları suskun bir toplum, ölü bir toplumdur. İnsanlarının üretimini tahdit eden bir devlet, zımnen tüketime yönlendiren ve kendi temellerini sarsan bir devlettir. Kafamız bassa, yüreğimiz hissetse, farklılığın ne kadar da büyük bir zenginlik, ne bulunmaz bir hazine olduğunu idrak ederiz. İnsanların dillerinden dökülene değil, yüreklerinde ki niyetine bakarız. Çünkü mühim olan samimiyettir, serdedilen düşünce değil. Bir insan samimi olarak bir şeyler söylüyorsa ondan istifade edeceğimize, önyargı ile yaklaşıp kendi kendimize çıkarımlar yapıp yargılama yolunu tercih ediyoruz. Oysa karşıda ki fikirden belki de yararlanma imkânımız vardır ama o imkânı heba etme yolunu seçiyoruz, ondan istifade etme yolunu değil. Böylece de kendi kendimize ediyoruz ama ne ettiğimizin farkına varamadığımız için bir türlü doğru olanı yapamıyoruz. Hep kendi söylediğini kabullendirme sevdası taşıyan insanlarız. Oysa en adi insan, en cahil toplum, en akılsız devlet, farklı düşünen insanı anlamayan, anlamaya çalışmayan ve mal bulmuş mağribi gibi farklı düşünceye; ha işte yakaladım, bu benim gibi düşünmüyor deyip saldıran ve ona her türlü rezilliği yapan insan, toplum ve devlettir. Oysa ne kadar farklı fikir varsa, o kadar çözüm yolu ihtimali var demektir ama nasıl anlayacağız bunu? Elbette ki anlamadık, anlamıyoruz ve bu kafayla da asla anlayamayacağız. Napıyoruz? Farklı düşüneni gördük mü, bulduk mu, hemen nasıl yok edebiliriz, onda bizim işimize yarayacak bir şey varsa nasıl alabiliriz ve onu aşikâr edip zımnen nasıl tecziye edebiliriz ve bir daha kafasına göre düşünemeyecek hale getirebiliriz diye tezgâhlar tertip etmeye çalışıyoruz. Oysa böyle bir şey ne küçültücü ve tiksindirici bir şeydir ama algılayabilmek lazım bunu. Algılayabilmek için de zekâ lazım. Bizim gibi düşünmeyenleri, duygulanmayanları, hissetmeyenleri dinleyebilmeli, anlayabilmeliyiz. Belki, bir nokta kadar da olsa doğru barındırıyordur ve o nokta kadar doğru toplum için büyük bir kazanca sebep olabilir diye düşünmüyoruz. Çünkü benciliz, diğerkâm değiliz. Çark ammeye doğru nasıl döner diye değil, çarkı kendimiz için nasıl döndürebiliriz diye düşünüyoruz. Farklı bakan, gören, düşünen, hisseden birini gördük mü, zımnen onu yok etme yoluna gidiyoruz. Onu toplum hayrına nasıl yönlendirebiliriz diye düşünmüyoruz. Yani çok küçüğüz çok, büyümemiz lazım ama nasıl? Ne kadar müptezelce bir tavır değil mi Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına? Ne yani, farklı düşünen insanı tecziye edince elimize ne geçer? Neyi kazanmış oluruz? Yoksa kaybederiz mi? Kaybederiz, kaybederiz de, kaybettiğimizi neyle ve nasıl anlayacağız? Farklılığı koruduğumuz müddetçe kazanır, farklılığı azalttığımız müddetçe de tedricen tükenir gideriz. Bir insan farklı düşünüyor olabilir ama belki de bir toplumu çıkmazlardan kurtaracak bir düşünce tohumunu taşıyordur, nereden, nasıl anlayacağız, bileceğiz bunu düşünceyi kanatlandırmazsak? Öyleyse düşünene saygı, düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet! Çünkü bu hürriyet, bir halkın hürriyetine açılan kapı olabilir. Zira herkes aynı düşünemez, herkes aynı bakamaz ve göremez, herkes aynı hissedemez. Bu yüzden de düşünceleri tanımalı, tahlil etmeli ve tefrik edip kullanılabilir kılmalıyız, aksi şekilde davranmamalıyız. Hayır, bir insanı düşüncesinden dolayı tecziye etsek ne kazanırız, elimize ne geçer ya da neyi kaybederiz? Biz önce samimiyete, samimi niyete bakmak zorundayız. Filhakika mevzu daha da müşahhaslaştırılabilir ama bir önce ki yazıda söylediğim gibi kabil olmuyor. En derin düşünceler içimizde, bir yerlerde tıkanıp kalıyor, dile getirmeye çalıştıkça belirsizleşiyorlar ve yok olup gidiyorlar. Yoksa bu mevzu da çok derin bir mevzu haddizatında, hissiyat boyutunda.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-09-18, 00:10 #647
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Biz insançocukları daha doğarken dünyanın içinde doğmuşuz, dünyaya doğmuşuz, dünyayla doğmuşuz ve dünyayla yaşıyoruz. Bu yüzden de dünyaya sahip olarak varlık iddiasında bulunuyoruz, çünkü ancak bu şekilde varolabileceğimizi düşünüyoruz. Kim olursak olalım, ne olursak olalım, nerede olursak olalım böyle düşünüyoruz. Aksi takdirde kabullenilmeyen ama hep kabullenen insanlar olacağımızı sanıyoruz. Sanmaklarla yaşıyoruz ve günden güne saçma sapan sanmaklarla aptallaşıyoruz. Oysa gücünü kabul ettirmeye çalışan değil, gücünü hissettirmeyen insan medenidir, kâmil insandır ve filhakika daha çok vardır, yokmuş gibi görünse de. Aksini yapan hakiki anlamda bir bedevidir, diğer bir tabirle medeni görünümlü feodal ruhlu bir zavallıdır ve bu tür zavallılar kendilerini ancak ve ancak sahip oldukları dünyayla kabullendirmeye çalışırlar, velakin asla kabullendiremezler de. Zira hakiki kabullenme ancak ruhta gerçekleşen bir şeydir. Sahip olamadığımız zaman yokmuşuz gibi hissediyoruz kendimizi. Böylece mütemadiyen daha çok, daha çok, daha çok sahip olmaya çalışıyoruz, sahip olamadıkça açlığımız artıyor. Açlığımız, doyumsuzluğumuz, bizi daha da hırslandırıyor sahip olmak adına. Oysa dünya bizi boğuyor farkında değiliz. Dünyanın maddesine sahip olmayı, dünyanın ruhunu anlamaya tercih ediyoruz. İnsanın bedenine zincir vurmayı, insanın ruhunu anlamaya tercih ediyoruz. Dünya kaçıyor biz kovalıyoruz, tutamadıkça da çıldırıyoruz, yoruluyoruz ve kendimizi bile tanıyamadan, anlayamadan kayboluyoruz. İnsanlığımızı unutuyoruz bu hengâmede ve insanlıktan çıkıp zalimleşiyoruz. Çünkü sahip olmak hırsı, ancak vicdanımızda barınabilme imkânı bulan adalet duygusunu yerle yeksan eyliyor. İlla maddi zulüm yapan zalim olur diye bir yasa yoktur, bazen manevi zulüm yapan zalimler de olabiliriz. Ki, daha çok öyleyiz insançocukları olarak. Gerçek varlığın yokluk olduğunu bilmiyoruz. Gerçek kuvvetin olmamakta olduğunu idrak edemiyoruz. Binaenaleyh, düşünmeden, bilmeden, anlamadan yaşayıp gidiyoruz ve yaşadığımızı sanıyoruz. Gerçekten böyle sanıyoruz. Düşünmek, bilmek, anlamak gibi şeylere de ihtiyaç duymuyoruz, çünkü ihtiyacımız olduğunu sanmıyoruz. Sahip olmak, hükmetmek, ezmek, konfor içinde yaşamak, her istediğimize hangi yolla olursa olsun yeterki ulaşmış olmak bize hoş geliyor ve bu arzularımızı gerçekleştirdikçe de rahatlıyoruz. Kör kütük yaşayıp gidiyoruz. Böylece hiç ama hiçbir şeyi anlayamıyoruz. Anladığımızı sanıyoruz. Gerçekten ama gerçekten bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen insançocuklarıyız. Ama bildiğimizi sanıyoruz. İçimizde ki bir şeyin aldatmalarına kanıyoruz. Biz, yaşamayan ama yaşadığını sanan, yaşadığını sandığı için yaşamayı da aramayan zavallı insançocuklarıyız!

Sayın Cumhurbaşkanım! Biz insançocukları; bilinçleri, farkındalıkları, anlayışları katlolunmuş insançocuklarıyız. Bizi doğumumuzdan itibaren böyle yapmışlar. Bir daha da tersi olmayı hiç düşünmemişiz, çünkü olduğumuz hali kabullenmişiz ve olduğumuz gibi olmamız gerektiğini farz etmişiz. Aksini de hiç aklımıza getirmemişiz ve nasıl olurda olduğumuz halden çıkıp, olmamız gereken hale geçiş yapabiliriz diye düşünmemişiz, bu yolda ilme, bilme yönelmemişiz. Aklın ışığına, vicdanın anayasasına kör, sağır, dilsiz, hissiz kalmışız. Kitabı, elimize, okumak ve anlamak için değil, okuduğumuz sanılsın ve adımız âlim diye anılsın için almışız. Ama yanılmışız, kendi kendimizi aldatmışız. Olduğumuzu düşünürken, bitevi ölmüşüz. İnsan görünümüne sahip olmanın ve canlı olduğumuzu düşünmenin, bizi bilinçli, anlayışlı ve farkında olan birisi yaptığını düşünüyoruz. Bu yüzden de ayrım yapmadan ama istisnaları da yok farz etmeden yani namuslu olarak bir çıkarım yaparsak, kahir ekseriyet olarak, İslamcımızla, Sağcımızla ve Solcumuzla cahil bir toplumuz. Vallahi de, billahi de, tallahi de cahiliz. Büyük yemin ediyorum; farkındalığımız, algımız, anlayışımız dipte. Çünkü bilinçleri çalınmış insançocuklarıyız. Binaenaleyh, hiçbir yaptığımız şey nihayete ermiyor, verimli bir neticeye kavuşturmuyor, bilakis hep geri götürüyor. Bu yüzden oturup konuşmayı, dinlemeyi ve birbirimizi anlamayı bile beceremiyoruz. Münhasıran toplum tarlasına dağılsak ve doğal bir gözlem yapsak şöyle bir manzara ile karşılaşırız ve karşılaşmaktayız da; Solcu, bu toplumda ki tek aydının kendisi olduğunu sanır oysa sanmakla aldanır ama aldandığının farkında bile değildir, zira kendini aydın sanan ve bu sanmayla kibir dağlarında dolaşan nice Solcunun paçalarından cehalet, sekterlik, dar kafalılık akmaktadır, o sadece boş bir kibir abidesidir velakin farkında bile değildir. Farkında olmadığı için de, içinde olduğu halden nasıl kurtulacağını ne düşünür ne de bilir. Keza İslamcı ya da cemaatçi, tek kurtulanın, kurtulacak olanın kendisi olduğunu sanır oysa sanmakla aldanır ama aldandığının farkında bile değildir, zira kurtulduğunu sanan ve bu sanmayla kendisi dışındakileri yanacak gören, böylece Kaf Dağında dolaşan nice İslamcının hayatı günah dağı olup çıkmıştır ve o, kendini kurtulmuş görüp, herkesi yanacaklar listesine koyan dar kafalı, sekter ve cahil bir aldanandır ama farkında bile değildir, kendini hep kurtuluş yolunda, diğerlerini de batış yolunda görür, binaenaleyh insanın nasıl kurtulacağını düşünmez ve kurtulmanın yolunun nereden geçtiğini de bilemez. Hakeza Sağcı da, her şeyin kendisi sayesinde korunduğunu sanır. Yegâne muhafızdır o, o yoksa her şey yerle yeksan olmaya mahkûmdur. Millet ölmeye, vatan parçalanmaya, devlet çökmeye mahkûmdur. O sadıktır, ondan hariç kim varsa haindir. Bu yüzden o, yanlışta yapsa, gayr-i ahlaki bir işte yapsa sadıktır ama doğruluk üzerinde olan birisi Sağcı değilse haindir. O mutlak ve tek muhafızın kendisi olduğunu sanır oysa sanmakla aldanır ama farkında bile olmaz bunun. Kendini mutlak, yegâne ve vazgeçilmez muhafız sanan nice Sağcının hayatı ihanetle doludur ama o, ihanetin ne olduğunu bilmediği için ya da ihanetin münhasıran devlete matuf terörist faaliyet içinde olmak olduğunu sanan biri olduğundan nice yapılan hainane hareketlerin hainlik olmadığını ya herhangi bir yanlış işin hatta bir dosta bile ihanetin veyahut kul hakkı yemenin hainlik olmadığını sanacak kadar sekter, dar kafalı ve cahil biridir. Bu toplumun çocukları, bu yüzden de birbirleriyle hiçbir zaman sağlıklı bir iletişim kuramamışlardır, kuramazlar ve böyle giderlerse badema da kuramayacaklardır ve her biri emperyalizmin oyuncağı olmaktan asla ve kata kurtulamayacaklardır ama farkında bile olmayacaklardır bunun. Yazık, günah! Tabi burada hiçbir kesimin tümü üzerinden konuşmuyoruz, çıkarımda bulunmuyoruz ama böyle olanlarında olduğunu söylüyoruz her kesimde. Bu toplumu bu hale getirenlere veyl olsun! Bu toplumun çocuklarını cahilleştirenlere, karanlığa mahkûm edenlere, okumaya ve düşünmeye düşman edenlere, kardeşlik bağlarını zayıflatanlara, kitaptan uzak tutanlara veyl olsun!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 15-09-18, 21:56 #648
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Uzun bir zamandan sonra geldik sona, son şarkımızı söylemeye ramak kaldı. Epeydir kendi şarkımı söylemeye ve yazmaya çalışıyorum. Şarkımı da yıldızların altında tamamlamaya gayret ediyorum. Gökyüzü çok güzel, yıldızlar beni benden alıyorlar. Hafif esinti var. Tabiat rayihalarını sunmakta çok cömert. Şarkıyı tamamlamak için birebir, tamamlayabilir miyim kim bilir? Faniliğin hüznü sarmış tüm gövdemi. Geldim, gidiyorum! Bu geliş gidiş arasında ki kısacık zaman diliminde kendi kendimle konuşarak, kendi şarkımı kendi kendime terennüm ederek çekip gideyim istemedim. Büyük insanlığın bir üyesi olarak böyle bir şeyin vebalini ödeyemeyeceğimi düşündüm, vebalden çok korkarım, çünkü zulüm dolu bir dünyada mazlum bir insanın yüreğinden fışkırıp göklere yükselen dualar ürpertir beni, zira acıyla, hüzünle yükselen o duaların yere nasıl düşeceklerini bilemem. Çünkü o duaların önünde hiçbir perdenin olmadığını bilirim. Bu yüzdende vebalden çok korkarım. Herhangi bir insanın dış dünyada bana gülmesi önem arz etmez bendeniz için, o insanın gecenin yarısında bendenizi nasıl düşündüğüdür önemli olan. Dışarıda bendenizden çekinebilir, korkabilir ve bendeniz de onu dizginlediğimi sanabilirim ama o insanın yalnız, sessiz ve ıssız dünyasında benim hakkımda ne düşündüğünü asla bilemem. Binaenaleyh, niçin insansam, insan olarak o şey için yaşarım. İnsan olmaklığımın bir gereği ve sorumluluğu olarak telakki ederim bunu. Tam bağımsız ve özgürlük sevdalısı biri olduğum içinde şarkımı istediğim gibi söyleme çabasında oldum her daim. Çünkü duygularım ve düşüncelerim hep kalbimden ve aklımdan doğdular. Aklımın ve kalbimin bağlandığı bir yer de olmadı. Hep hiçbir kimse oldum ve hiçbir yerde olamadım! Nedense bu âlemde bir yerlere bağlanmaya gereksinim duymadım, bağlanabileceğim bir yer de bulamadım. Bulsaydım bağlanır mıydım, onu da bilmiyorum. Hayatta, ne gösterir bilinmez, bu yüzden de insançocuğu hiçbir zaman ne olduğunu bilmemeli, ne olacağını düşünmeli. Özgürlüğü çok seviyorum. Tutsaklık bendenizin ruhuma çok ağır geliyor. Çünkü insan olduğumu, varolduğumu hissediyorum özgürlüğün kokusuyla! Her şey ama her şey ayan beyan kalbimden dilime, dilimden âleme döküldü mü? Elbette böyle bir şey dünya realitesine göre kabil-i mümkün değil. Keşke mümkün olsa ama olmuyor ve işte bunu da hiçbir zaman anlayamadım, böyle bir anda da hep bir şeylerden kaygı duydum, sorular aklımın göklerinden yağmur gibi yağdılar ve mütemadiyen sorguladım durdum. Bitemeyen arayışlar içinde oldum. Çok umutsuz kaldığım anlarda oldu, umudun ipek bir yorgan gibi bendenizi sarıp sarmaladığı ve hiç bırakmadığı anlarda. Bu noktayı hiçbir zaman anlayamadım! Niye böyledir ki? İnsan niçin içini olduğu gibi dökemez? Aslında nice filozoflarda bunun cevabını kısmen bulmuştum ama yine de ikna olmamıştım. Bir ömür sorularla, sorgularla tükendi gitti. Çok şey kaybettim bu hayatta ama kazandığım şeyler de oldu. Nice yanlışlarımı gördüm, büyük doğrulara ulaştım. Nice yüzlerin pir-ü pak görünürken aslında nasılda kapkara olduğunu anladım. İnsanlığın hazin hikâyesine şahit oldum her dem. Nice zamanlar insanlığımdan utandım. Ezilenlerin yanında olmaktan hiçbir zaman vazgeçmedim. Ne aldandım ne de aldattım. Çok satıldım ama asla satmadım. Hep ilkelerim oldu. Hayat öyle yordu ki, bazen kavgaya bile mecalim olmuyor. Eskisi gibi çok şeye sabredemiyorum. Susamıyorum, eskiden sustuğum gibi misal. İnsanları kırar mıyım acaba diye hep kendimi parçaladım ama insanlar beni paramparça etmekten asla tereddüt etmediler. Adeta ruhumu öldürdüler ama direndim, ölmedim. Ruhumda sakladığım yaralarım var sadece. Yaralarımda iyileşsinler istemiyorum artık. Birazda yarlarım ayakta tutuyor sanki bendenizi. İstemesem ruhumu esir alan yaralarım olmazdı, çünkü ruhumda yara açacak olanlar yanımda bulunamazdı. Düştüler kaldırdım, ezildiler haykırdım, ağladılar gözyaşlarını sildim, gündüzümde acım gecemde sancım oldular ama düşürdüler, ezdiler, gözyaşlarım hiç kurumadı, varlığım umursanmadı bile. Belki de hayat böyle bir şeydir kim bilir! Şarkımı söylerken ve yazarken, Hz. Hüseyin misali, tüm insanlığın gözleri önünde tüm kötülüklere, insanlığa yönelmiş zulümlere matuf isyanımı belli edeyim ki, geriden gelenlerde kötülüklere boyun eğmesin istedim. Görmesem de, bilmesem de, duymasam da, belki sessizliğin kalbinden karanlığı yara yara toprağın derinliklerine iner ve hissederim yer altından, yerin üstünde yükselen isyan çığlıklarını ve aydınlanır karanlığım. Bilmiyorum, niye böyleyim ve neden böyle yapıyorum? Bu hayata hiçbir zaman anlam veremedim. İnsançocuklarının, kahir ekseriyetle, aklın ışığında yürüdüklerini hiç göremedim. Ölü ruhlar, zaten hissedemezler! Derin iç çekişleriyle, zorlu nefes alış verişleriyle küçük bir dünya inşa ettim kendime. Artık kapılarım hep açık kalamıyor, her gelen de açamıyor. Kimsenin mutluluğunu çalmadım şu fani hayatta. Kimsenin vebalini aldığımı da düşünmüyorum. Şarkılarımı da bu yüzden özgürce terennüm ediyorum. Şarkılar susar mı? Yürek susturulursa, belki şarkılar da susar. Çünkü kaynağı varoldukça, ırmak asla kurumaz!

Sayın Cumhurbaşkanım! Geldik sona, son şarkımız. Belki de en son şarkımız… Her şarkı biter ve bazen unutulmayan, bazen de zehir gibi acı bir tat bırakır dudaklarda. Tıpkı hayat gibi! Ama susmaz şarkılar, susturulamaz, ta ki ruh bedeni terk edene dek. Bazı şarkılar yüreklerde yuva yapar, bazıları dillerde mırıldanmak bile istenmez. Bizim şarkımızın nasıl bir tat bıraktığını ve yüreklerde yuva mı yapmıştır yoksa dillerde mırıldanmak bile istenmez mi bilemiyorum. Umarım şarkımız yüreklerde makes bulmuştur ve hoş bir tat bırakmıştır. Yorulduk ve yorduk, hoşgörüle. Bir an iyi ki ölüm var diyorum, çünkü ölüm bazen bir umut çiçeği gibi, bazen de bir bahar yeli gibi insanlık toprağına hayat veriyor. Pisliği temizliyor, yüreğin yangınlarını söndürüyor, bedenin acılarını dindiriyor ve amansız hesap vaktini hatırlatıyor. Hesap vakti sözünü çok seviyorum, çünkü o gün gerçek adalet tecelli edecektir. Geçelim ve soralım! Bu dünya fani mi? İnsan fani mi? Mal, mülk, makam, servet, şöhret, kuvvet fani mi? Hissederek, samimiyetle, ciddiyetle, anlamış olarak, dürüstçe, namusluca ve tüm benliğimizle cevap vermemiz iktiza eder tüm insançocukları olarak. Öyle dil ucuyla değil. Her şeyin, kemiksiz dilde kalması kadar tiksindirici bir şey yok şu hayatta. Dilimizde her şey var ama iş gerçekten uygulamaya gelince aşağılık birer yaratık oluyoruz insançocukları olarak. Dilimizle ikrar ediyorsak, kalbimizle tasdik etmeli ve gövdemizi de ortaya koymalıyız. Faniyiz diyorsak, bakiymişiz gibi yaşayamayız. O zaman, insançocukları olarak hepimiz birer faniyiz diye sahtekârca, namussuzca laf üretip durmamalıyız. Söylediğimizin muktezası neyse ifa etmekten imtina etmemeliyiz yani haysiyetli olmalıyız. Bu dünyanın nimetleri geçici ise, ona göre davranmalıyız, hem geçici deyip hem de kalıcıymış gibi hareket edecek kadar alçaklaşmamalıyız. Bir dilde hem Allah hem yalan olamaz. Allah varsa yalan yoktur, yalan varsa o dilin Allah demesi yalandır. Dilimizle, yüreğimiz aynı şarkıyı terennüm etmeli ve adımlarımız da o şarkıyla insicamlı olmalı, dil, yürek ve adım işbirliğinde tenakuz olmamalı. Geçelim! Hayır, saydıklarımızın hepsi yani dünya, insan, mal, mülk, makam, servet, şöhret, kuvvet bakidir diyebilir miyiz? Fani yani, bu kesin. Zaten münhasıran insanın fani olması bile diğerlerinin anlamsız kalmasına yeter de artar bile, hepsini bir anda faniliğe mahkûm eder. Her biri birer birer gidecek, yok olacak, kaybolacak. Olacak yani bu, çare yok. Buyuralım varsa çaresi bulalım ve oldurmayalım! Buyuralım elimizden kaçırmayalım, kaçanı tutacak gücü varsa elimizin tabi. Ki, kendisinin düşmemesine güç yetiremeyecek olan bir şey, başka şeyleri düşürmemeye nasıl güç yetirsin? Düşünerek hissedelim, hissederek düşünelim. Bendeniz, haddimi ve hududumu bilerek, hissetmeyenin kesinlikle ve kesinlikle insan olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü insanı insan yapan şeyin hissetmek olduğuna mutlak ve kesin bir inançla inanıyorum artık. Zira zalimler bile hissetmeyenler değil midirler? Hissetselerdi, zalim olabilirler miydi? Hisseden bir insan, vallahi, billahi, tallahi zalim olamaz. Şerefim, namusum ve tüm kutsal değerlerim adına büyük yemin ediyorum ki, bir insan hissetmeyi gerçekten beceriyorsa, tüm yüreğiyle hissediyorsa asla ve kata zalim olamaz. Çünkü o, fani olduğunu bir an bile unutamaz, böylece de zalim olması muhal ender muhaldir. Zira faniliği idrak etmiş insanın yüreği merhametle dolup taşar. Çünkü o, dünyaya çok farklı bir gözle, kalple, akılla, vicdanla bakar. Merhametli olanın zalim olması ise, yer yarılsa, gök çökse kabil-i mümkün değildir. Dünyaya bağlanamaz, dünyaya bağlanıpta insanı harcayamaz hisseden yürek. Bir insan hissediyorsa, başka bir insanın gözüne, kaşına, etine, kemiğine, derisine bakamaz ve bunlara göre, o insana zulmedip zulmetmeyeceğine karar veremez. Hisseden yürek, merhamet ederek, affederek büyür, yücelir ve yükselir, nihayet kendisi affa mazhar olur. Eğer ki, insançocuğu hissediyorsa, ayrım yapmadan tüm insanlığa karşı merhametle dolup taşan bir yüreğe sahiptir. Hisseden yürek asla ve kata katı olamaz, taş gibi olamaz, illaki yumuşar o yürek, ipek gibi olur, sarar sarmalar ve yumuşatır katı yürekleri de. Onun vicdanı aktiftir, kalbi cilalıdır, aklı kalbiyle ve vicdanıyla mütenasip çalışmaktadır muhakkak. Çünkü zalimler, acımasızdırlar, vahşidirler, merhametsizdirler. Gerçek olan bir şey vardır ki; kalbi ve vicdanı olan hisseder ve merhamette kalpten, vicdandan neşet eder. Hiçbir acıyı düşündüğümüz için paylaşma gereği duymayabiliriz belki ama hissedersek kesinlikle paylaşmaktan kaçamayız. Tıpkı bunun gibi, bir insanın insan olmaklığını düşünürsek ona eziyet edebiliriz belki ama hissedersek, böyle bir şeyi asla ve kata yapamayız. Garip bir insançocuğu ya da yaşama sevinci gasp edilmiş bir insançocuğu yolda yürürken ardından bir izleyelim, izlerken düşünelim, düşünürken hissedelim, ruhumuzda ki hercümerci ve beynimizde ki kaosu duyumsayalım o anda, bunu bir defa deneyelim. Düşünceyle bir insanın hakkını yemekten belki kendimizi alamayız ama hissedersek böyle bir şeyi yapmamız dünya yıkılsa kabil-i mümkün değildir. Düşünmek sonsuz önemli kuşkusuz ama hissetmek çok daha önemli gibi geliyor bana. Çünkü bunu damalarımda akan kan gibi, ciğerlerime sızmış acı gibi hissediyorum. Bu yüzden de, şeksiz ve şüphesiz, dünyanın fani olduğunu hissetmemiz iktiza ettiğine inanıyorum insanca yaşayabilmek için. Belki dünyalıklara sahip olduğumuz, kendimizi sapasağlam hissettiğimiz, dünyaya iyice alıştığımız ve dünyadan kopmak zor geldiği için her biri bakiymiş gibi geliyor olabilir mezkûr nimetlerin ama bu bir nefis oyunudur, algı yanılmasıdır. Hülasa; her şey ama her şey fani yani! Ve bu fani olma halini içselleştirmemiz, yüreğimizin en dip derinliklerinde duyumsamamız iktiza ediyor, muktezasını ifa etmek için. Ne algımız değiştirebilir bu gerçeği, ne de nefsin oyunu yok edebilir. İnsanın sonu belli mi? Ölümü ayrı tutarsak hiçte belli değil, insan asla ne olacağını bilemez, bu yüzden de ne olduğuna güvenemez. Sağlığa, mutluluğa, kuvvete güvenmek mümkün mü? Güvenen yanılır! Bu dünyada ki; şerefli, onurlu, namuslu yaşam, bu dünyanın kesinlikle ve kesinlikle, mutlak ve muhakkak olarak fani olduğunu bilmekle, anlamakla, çok daha mühimi hissetmekle mümkündür. Bunu yapanda insanca yaşar zaten. Ama gerçekten bilecez, anlayacaz, hissedecez. Bilakis mümkün değildir ve böyle olduğu içindir ki; ********, onursuz, namussuz bir yaşam vardır dünyada. Bunu bilsek kul hakkı yemeyiz, maddeyi zerre miskal önemsemeyiz, tek bir insançocuğuna zulmetmeyiz ve teri, yaşı, kanı, emeği hiç etmeyiz. Biz kurumuşuz! Kalplerimiz, vicdanlarımız, kafalarımız kurumuş ve kendi dışımızda ki her şeye bakışımız sertleşmiş. Bu yüzden de merhamet edersek, merhamet edilecek hale düşeriz diye, iyilik gösterirsek kötülüğe mahkûm oluruz diye, paylaşırsak istemek zorunda kalırız diye, saygı gösterirsek saygısızlığa muhatap oluruz diye düşünür hale gelmişiz. Böylece de zamanla insanlıktan uzaklaşmış ve çıkıp gitmişiz. Yani bizler insan görünenleriz ama insan olamayanlarız. İnsan olmadan da yeni bir dünyayı asla ve kata inşa edemeyiz. Yeni bir dünya dille değil eylemle inşa edilir çünkü. Bir an önce insan olduğumuzu hatırlamalı, insansızlaşan dünyayı yeniden insancıl bir yer haline getirmeliyiz. Bu da ancak ve ancak, bu dünyanın fani olduğunu gerçekten idrak etmekten geçer. Gerçekten idrak etmekten yani dille söylemekten değil, dildekini eyleme dönüştürmekten geçer. Başka şarkılar söylemek ve yazmak umuduyla!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 27-09-18, 21:50 #649
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

AHHH BE GÜLÜM!...

Şu eve bak! Bir gün viran olup gidecek, bir tek taşı bile kalmayacak, belki de kalacak ama sen yoksan anlamı olmayacak yani yine kalmayacak ve ölmeye, çürümeye mahkûm bir şeye nasıl bağlandım diye yüreğin ağlayacak. Tabi göğüs kafesi diye taşıdığının içinde bir yürek yaşatmışsan. İnsan yüreği kadar insandır be gülüm! Çünkü insanlık yürekten fışkırır, filizlenir, dal budak salar ve bir ağaç olur, ormanlaşır. İnsanın yüreğinde bir sonsuzluk olmalı, derin duygularla beslenmeli o yürek, akıp gitmeli sonsuzluğa, bazen sızlamasını bilmeli, inip kalkmalı, bir hoş olabilmeli garip durumlarda, sevinç duyduğu kadar acı çekmesini de bilmeli, hesapsız, kitapsız, umarsız olabilmeli, kirli çıkarlar peşinde koşmamalı ve kirletmemeli temiz düşleri. Sana temiz bir tarih yazdırabilmeli, güzel anılar bıraktırabilmeli ve bıraktığın mazin konuşmalı her zaman, dilinin konuşmasına gerek kalmamalı. Bazen susan dil çok şey konuşur be gülüm! O yürek her zaman cenneti sunmalı. Dünya için dünyaları kirletmene müsaade etmemeli, cenneti cehenneme çevirtmemeli. Böylesine anlamsız, saçma ve boş şeyler uğruna insanları nasıl oldu da satabildim diye kahrolacak o yürek, tabi yürekse, hiçbir şeyin geri dönüşü olmadığı, nedamet gözyaşlarının fayda etmediği zamanlarda. Şu giden insana bak! Bir gün ölecek, mezarı kazılacak ve gömülecek, belki bakışları, gülüşleri kalacak ama dolaşamayacak şurada, burada, orada ve nasıl oldu da bir gün burayı terk edip gidecek o insana zulmettim diye yüreğin acı çekecek, tabi yürekse yürek diye taşıdığın o şey. İnsanlara acı çektirmeye değmez bu dünya be gülüm! Şu dağlara iyi bak, akan nehirlere, yemyeşil ağaçlara, uçan kuşlara, doğan ve batan güneşe, şu sayamadığın yıldızlara, akılsız dolaşan zararlı zararsız hayvanlara. Şu sömürgene ve sömürülen şu güçsüze iyi bak. Ben neredeyim diye düşün be gülüm! Biz özü öldürdük, kabuklara yapışıp kaldık. Eylemi öldürdük, edebiyatta boğulduk. Hiçbir şeyin kendisi yok şimdi, münhasıran edebiyatını yapıyoruz her şeyin, ki onu bile becermekte aciziz. Dostluğun, ahlakın, dinin, vatanın, kimliğin, onurun edebiyatını yapıyoruz. Dillerimiz şifa dağıtırken, eylemlerimiz zehir kusuyor. Kendi çıkarlarımız için, başkalarının hayatlarını zindana çevirmekten zerre hicap duymuyoruz. Görmek için tüm çabamız, inanmaya yüzümüz yok. Çünkü inanmak isteğimiz yok. İnandığımız zaman cennetimizin cehennem olacağına inanıyoruz. İnanmadığımız için hiçbir zaman göremeyeceğiz. Gördüğümüze inanmak alelade bir inanıştır be gülüm! Biz, her gün hayata bir telaşla başlayan, bitevi koşturmaca halinde olan, nice zorluklardan geçip gelen, acılardan acılara sürgün yaşayan, evine ekmek götürmek derdiyle yanıp tutuşan insanları anlayacak bir yüreğe sahip miyiz acaba? Biz hesaba inanmıyoruz be gülüm! Oysa sofrasından ekmeğini çaldığın insanlara hesap vereceksin. Onurunu çiğnediğin insanlar onurunu çiğneyecekler ve ses edemeyeceksin. Merhamet etmediysen, merhamet dilenemeyeceksin. Peşinden koşarken ve ulaşmak için insanları aldattığın dünya leşinin hiçbir hayrını göremeyeceksin. Eğer vebal almışsan asla altından kalkamayacaksın. İşlediğin günahların ağırlığı altına ezileceksin. Nasıl oldu da insanların dünyalarına şuradan buradan oradan girdim de, o küçücük dünyalarını kirlettim diyeceksin. Herkesin bu acı hayat içinde ekmek peşinde koştuğunu anlayacaksın. Kim ekmeğini kaybetmek ister ki? Kim gecesinin zindan, gündüzünün cehennem olmasını ister ki? Kim duyguları kirletildiği zaman acı çekmez ki? Kim özlemlerinin, umutlarının çalınmasını ve yarına kapkara bakmayı ister ki? Kim sofrasından ekmeğinin alınmasını ister ki? Kim onurunun çiğnenmesine isteyerek rıza gösteri ki? İnsan yüzü, insan eli, insan yüreği sıcaktır oysa ve hep sıcak kalabilmeli be gülüm! Bir insanın, çocuğunun saçlarını okşarken ki halini düşünüyor muyuz hiç? Bir insanın bir dilim ekmek kazanmak uğruna neleri feda ettiğini hissedebiliyor muyuz? Bir insanın buz gibi gecelerde yatağına nasıl girdiğini düşleyebiliyor muyuz? Anlayabiliyor muyuz hayatı, insanı ve yaşama kavgasını? İnsanın acısını hissetmeli ve yüreğinde insanlık olanın yanında olabilmeli, çıkarların yanında değil vicdanın yanında durabilmeli bu hayatta ve giderken gülerek gidebilmeli bu hayattan be gülüm! Ahhh be gülüm!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-10-18, 22:00 #650
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

ŞEYTAN VE LEŞ...

Ölümsüz hakikatin ölümlü insana nidası; -Vel-asr innel insane lefi husr. İllellezine amenü ve amilüs salihatü ve teve savbül hakkı ve teve savbüs sabr-

And olsun ki, insan zarardadır ve sürekli zarardadır!

İnsan ne konuşmayla ne de yazmayla bitecek bir varlıktır ama elbette bitecek bir varlıktır. Konuşuldukça ve yazıldıkça çoğalan bir varlıktır. Defaatle yazdık ve ilanihaye yazacağız insan üzerine ve dahi hep yazdılar, bademada yazacaklar. Çünkü o bir gayya kuyusu misali bir türlü sonu gelmeyen ama sonlu bir varlıktır. Nasıl ki dünyayı halkeden, döndüren, çekip çeviren hakikatte Allah ise de, reelde o dünyaya anlam katan, dünyanın kendisiyle anlam bulduğu ve kendisi için varolduğu yani dünya düzleminde özne konumunda olan varlık insandır ve dünya insanın etrafında dönmektedir. Ama ne gariptir ki, insanı kendi etrafında döndüren dünyadır. İnsan, kendisinin farkında olmayan bir zavallıdır. İnsan kompleks bir öze sahiptir ve çelişki üzerine halkolunmuştur. Ki, kozmosun kaosa dönüşmesinin arka planında da bu durum gizlidir. Allah, insanı öyle bir halketmiştir ki, insanlığı bir bütün olarak hiçbir kimse peşinden sürükleyememektedir. İnsanın bu durumu en büyük planları alt üst etmektedir ve etmeye de devam edecektir. İnsan, ancak güçle dizginlenebilmektedir ama o güçte bir yere kadar dayanabilmektedir. Ta ki, gücün getirisi bittiği ana dek ya da insanlığın gözlerini açıp gördüğü ana dek. Binaenaleyh, komplolar, cinayetler, sömürüler, mezalimler, ceberrutluklar, kumpaslar, mugalatalar ve terörizmler tezahür etmektedir. Çünkü insanın ancak tedhişle yola gelebileceği düşünülmektedir. İnsan nefis sahibidir ve nefsin tuzaklarına çok kolay düşebilmektedir. Çünkü bir yönüyle rezil ve pislik bir mahlûktur o. Leş peşinde koşabilmekte, şeytanın oyuncağı olabilmekte ve şeytani eylemler planlayabilmektedir. Aklı olduğunu bildiği halde o aklı kullanmaktan imtina edecek kadar ahmaktır, alıktır, böndür. Dizginlenemeyen arzuların, bitmeyen isteklerin, süfli zevk ve eğlencelerin meftunudur. Dünya ise bu tür şeylerle lebaleptir ve işte bu yüzdendir ki, insan denilen mahlûku leşinin peşinden koşturmakta, kendi etrafında döndürmektedir. İnsan denilen varlık bitevi ziyandadır ama ziyanda olduğunu fark edecek zekâya malik değildir. İnsan denilen canlı görünümlü uyurgezer mahlûk, dünya leşinin peşinden koşmayı bıraktığı ve sahiplenmeyi umursamadığı zaman gerçek özgürlüğüne kavuşacak ve sonuç verici eylemlerde bulunabilecektir. Kazanmak ve biriktirmek gibi bir hırsı olmadığı için kaybetmek gibi bir derdi de olmayacaktır. Ama o tutsaklığı ve suskunluğu tercih edecek kadar sekter ve dar kafalıdır. Eyleme sırt çevirip, cerbezeyle gününü kurtarmayı tercih edecek kadar cahildir, nankördür, zalimdir. Politikanın kurtarıcılığına inanmakta ve dünya leşine sahip olmakla adamlık kesbedeceğini zannetmektedir. Oysa batışı daima bu ikisi yüzünden olmuştur ve öyle de olacaktır. Zira dünyadaki tüm haksızlıkların membaı politika denilen şeytan ve bir leşten farksız olan dünyadır. İnsan hiçbir şeye güvenmemelidir, münhasıran Allah’a ve içinde ki sınırsız güce güvenmelidir. Bunu anladığı vakit, vakti gelmiş olacaktır zaten kurtuluşunun. İnsan, nehir olup akmalıdır ve sürekli temizlenmelidir, temizlemelidir, bilakis bataklık olup kendi kendini karanlığın ve pisliğin dibine gömmemelidir. Kirlenmeyi değil arınmayı tercih etmelidir.

Ne dünyaymış be! Nasılda sımsıkı sarılmışız ve kucaklamaya çalışıyoruz. Pisliğe şehvetle uzanan ellerimizin kirleneceğinden haberimiz yok. Ruhumuzdan bahsetmeye bile gerek yok. Çünkü onun güzelliğe ulaşan tüm yollarını kapıyoruz, dünyanın kapılarını açmaya çalıştıkça. Ruhumuz bir şiirden tat almak, bir şarkıyı dibine kadar duyumsamak, yıldızların dansıyla sarhoş olmak, gözlerimiz aya baktıkça görülenin kendisinde makes bulmasıyla sonsuzluğa erişmek ister, peki onun bu yüksek zevkleri yaşamasına fırsat tanıdık mı hiç? Dünya varoldukça ve biz dünyayla varoldukça ruhumuzun nasılda acı çekerek battığından haberimiz yok. Çünkü ruhumuzun sessiz çığlıklarını işitecek ne cesaretimiz var ne de sağlam kalmış bir işitme organımız. Bir dostla hiçbir şeyi umursamadan, rezil hiçbir şeye tapınç içinde olmadan aydınlık ve duygulu dakikaları geçirmenin ne olduğunu hissedebilir miyiz acaba? Hissedebilseydik, umarsızca soluksuz muhabbetlere dalmaz mıydık? Ama ne hissedebildik ne de muhabbetlerin dibine vurup tadını çıkarabildik. Çünkü aklımız bizden çıkacak olanlara takılıydı. Oysa bırakıversek, vazgeçiversek, umursamasak, dünya dediğimiz şey kendiliğinden zaten gelecek bize. Faraza gelmesin, neyi kaybederiz ki? Ki, gelmediği gün olmadı neyi kazandık ki? Gelmeyecek diye çok korkuyoruz, bu yüzden de biriktirdikçe biriktiriyoruz, biriktirdiklerimiz uğruna güzel olan her şeyi azaltma pahasına. Onun uğruna dostluğu harcıyoruz, sevgiyi harcıyoruz, vefayı harcıyoruz. Politika şeytanının oyuncağı olmuşuz. Çünkü dünyaya ulaşmanın yegâne yolu olarak ona kul olmayı görmüşüz. Her şeyi onunla kolayca halletme yoluna koyulmuşuz. Kaybetmekten, kaybederek kazanmaktan hazzetmiyoruz. Hiç kaybetmeyelim, hep kazanalım istiyoruz. Nasıl olursa olsun kazanmak uğruna kendimizi, yaşamımızı, sevinçlerimizi, dostlarımızı, duygularımızı ve düşüncelerimizi feda ettiğimizin farkında bile değiliz. Kolaya alışmışız, sürüklenip gidiyoruz. Ne sevmeyi becerebiliyoruz, ne paylaşmayı, ne de fedakârlığı. Ne dostluk uğruna vazgeçişlerde bulunabiliyoruz ne de bir dosta sımsıkı sarılabiliyoruz, sarıldığımız gibi dünyaya. Hep biz kazanalım istiyoruz, herkes kazansın diye kavgaya girmekten korkuyoruz. Bir dost için hiçbir fedakârlıkta bulunmazken, politika şeytanı uğruna bulunmadığımız fedakârlık kalmıyor. Ne duyguları olanca yoğunluğu ile yaşamayı becerebiliyoruz, ne de yoğunlaşabiliyoruz derin düşüncelere. Sanki kuyruğundan tuttuğumuz dünyayı yakalayabilecekmişiz ve bir daha kaçırmayacakmışız gibiyiz. Zora gelemiyoruz be gülüm! Kolaycılıkta bizi sefaletten sefalete sürüklüyor. Çünkü biliyorlar zora gelemediğimizi, bu yüzden kolayı sunuyorlar bize daima. Aslında bir bilebilsek, ah bir bilebilsek o kolayın ne de büyük zindanları ve o zindanlarda ne de ağır tutsaklıkları sakladığını. Belki de çoktan zorun kucağında bulurduk kendimizi ve bozardık bize bizden habersiz kurulan oyunları. Dünyanın cazibesine aldanıyoruz. Ah bir bilebilsek paylaşmanın ne de büyük bir değer olduğunu, paylaştıkça nasılda çoğaldığımızı ve çoğaldıkça bizden nasılda korkacaklarını bir bilebilsek. Biz yaşamıyoruz be gülüm! Biz, sahip oldukça varolduğunu sanan, leşin peşinde koşturmayı yaşamak sanan, o leşe sahip olunca adam olacağını düşünen, o leşi kaybetmemek uğruna yaşamın en güzel dakikalarını kaybetmeyi göze alabilen zavallı, sefil, perişan yaratıklarız. Keşke bağlanmamanın, kazanmak uğruna kaybetmeyi göze almamanın, kazandıklarımızı en güzel dakikalardan haz almak yolunda harcamanın ne büyük bir şey olduğunu idrak edebilseydik!

Bağlılık rahatlık sunar ama aptallaştırır, sünepeleştirir, özgürlük ise yalnızlaştırır ama huzur ve cesaret verir. İşte bu yüzden dünya ve politika, insanı aptallaştırırken; dünyadan ve politikadan arınmak, insanı özgürleştirir, yalnızlığın koynuna atar ve ruhu diriltir, gövdeyi çelikleştirir. Bu meyanda belirtmek iktiza eder ki; politikadan ve dünyadan kurtulmak kavgayı bırakmak anlamına gelmez, bilakis gerçek kavgaya ilk adımı atmak ve gerçek kurtuluşa giden yolu bulmak olur. Çünkü dünyadan ve politikadan arınan insan aptallıktan kurtulur, zekası canlanır ve şeyleri daha berrak görür. Çünkü o zaman her şeye kendi evinden bakar. Baktığı zaman göremeyen bu şekilde görür hale gelir. Duyduğu zaman anlayamayan bu yolla anlamaya başlar. Bilmediği nice şeylere nasılda körü körüne düşman olduğunu anlar. Dünyanın ve politikanın içinde olan insan ne kendisi olabilir, ne kendi gözleriyle bakabilir, ne kendi aklıyla düşünebilir, ne de kendi kararlarını alıp, tercihlerini yapabilir. Çünkü o zaten kendi evinde yaşamayan, kendi evine yabancılaşmış biridir. O kendinde hep başkalarını yaşar, kendini yaşamaktan ise ödü patlar ama kendinin yaşadığını sanır ve buna inanır da. Korkma be gülüm, korkuyu korkut! Cesaret et özgürlüğe ve yalnızlığa! Azcık uzakta yaşam var, uzatsan ellerini dokunacaksın. Kafanı ve kalbini koru ki, koruyacaksın kafanın ve kalbinin yönettiği her şeyini. O zaman anlayacaksın yaşamanın ne demek olduğunu. Boynunu uzatma giyotine gönüllü olarak be gülüm! Bilmediği şeylere düşmanlık düşürüyor insanı. Düşersen çiğnerler ve çiğniyorlar. Bilmediği şey, bilmediği nice şeyleri getirecek insana belki de ama bilmemek ne de acı. Nasılda öldürüyorlar bizleri değil mi? Ağır ağır öldürüyorlar, önce aklımızı çalıyorlar, sonra duygularımızı yuvasında çürümeye bırakıyorlar ve sonra da gövdemizi kıpırdayamaz durumda bırakıp işimizi bitiriyorlar. Biz kimseye benzememek, bağlanmamak için çırpınıp dururken tek kanadı kırılmış bir kuş gibi, onlar sağlam kalan katlarımızı da kırıp, kendilerine benzetmek ve bağlamak istiyorlar. Bizi dünya leşinin peşinden koşan bir it, politikanın yörüngesinde yönünü bulmaya çalışan bir köle kılmak istiyorlar. Bize gram gram vermek ama bizi tonla almak istiyorlar. Bizi kurtuluşun yolundan döndürüp, tutsaklığın içine çekmek istiyorlar. İnsanları zordan korkutup kolaycılığa alıştıranlardan, insanların dünyalarını yıkanlardan, insanların ruhlarını kurutup öldürenlerden, insanları hiçbir şey anlamayan yaratıklara ve nihayet birer ölü canlara dönüştürenlerden, insanları ateşe su olmaktan alıkoyanlardan nefret ediyorum. Dünya için insana kıyanlardan tiksiniyorum. İnsanı politikaya kurban edenlerden iğreniyorum.

İnsan cahil! Ansızın geldiği gibi ansızın gideceğini bilmez. Bilmediği içinde nankörlükte ve zalimlikte sınır tanımaz. Çünkü insan, evreni hiç temaşa etmez, temaşa etmediği içinde tefekküre dalmaz, olup bitenlerden ibret almaz. Bu yüzden de doğruluk her zaman kaybettirir ve kaybettirmektedir dünya bağlamında. Burası çok derin bir mevzudur ve insanı tehlikeli sorular sormaya yöneltmektedir, binaenaleyh geçmek iktiza eder. Geçelim! İnsan bu sebeplerdendir ki, politika şeytanının tezgâhına gelmekte, dünya leşinin peşinden ayrılamamaktadır. Zira doğru olarak, dünyaya ulaşılmaz. Ancak yanlışlarla dünyaya kavuşulmaktadır burada. Bu yüzden de insan sürekli yanlış yapmaya ve kolaya sığınmaya teşnedir. Zoru sevmez insan, kolaya sığınır. Zor, zor gelir insana. Dünya zevahirde güzelliklerle doludur, zevkle, eğlenceyle doludur. İktidarı vardır dünyanın, makamı, parası, kadını, yiyeceği, içeceği, giyeceği vardır. Ne ararsan vardır yani. Yokluk insandadır, dünyada değil! Ve bu varolanlar üzerinde bir hükümranlık kavgası sürüp gitmektedir. En yüksek düzeyde malik olmak isterler varolanlara ve bunlara malik olurken zımnen insanlığa malik olmak isterler. Çünkü dünya muhtelif nimetlerle lebalepse de, bu nimetlere insandan geçerek ya da insan emeğini sömürerek yani yine insandan geçerek ulaşılabilinmektedir. Vicdanın kutsal yasası adaleti ve ahlakı emreder amma velakin ahlak ve adalet, dünyaya egemen olmakla çatışır. Öyleyse, vicdanın kutsal yasalarını çiğnemeden istendik yönde hareket etmek ve dünya leşine erişmek muhaldir. İşte tam da burada politika şeytanı arz-ı endam eylemektedir, bu erişmeyi kolaylaştırmak ve yürünen yolu mubah kılmak için. Şeytanda bu sebeple isyan etmemiş miydi ve vicdanın kutsal yasalarını çiğnememiş miydi? Kimileri düpedüz başkaldırarak bir savaş başlatır bu yolda, kimileri de münafıkça savaşır. Adalete ve ahlaka gerçekten iman edenler ve iman ettikleri gibi amel edenler yani yollarında onurluca yürüyenler ise tam ortada dururlar. Çünkü vicdanın kutsal yasalarının emridir bu. Ne ileri giderler, ne de geride dururlar, yolda dosdoğru yürürler. Bilakis, insan denilen kırılgan varlık paramparça olur ve dağılır gider. İnsanın kadim hatasıdır bu yani bütünlüğe mugayir hareket edip parçalanarak küçülmek, küçülerek sömürünün nesnesi olmak, yaratılış yasalarına ihanet etmek ve sürekli bir sapkınlık üzerinde olmak. Politika şeytanı insanı paramparça ederek ve dünya leşinin başına toplayarak hakikatte insanı rezil ve sefil bir yaşama mahkûm etmektedir. Ne gariptir ki, bu gerçek olanca berraklığı ile ortada durup dururken, insan yine de ahmakça politika şeytanın kurtarıcılığına inanmaktadır. Dünya leşine daha çok malik olmakla da, ideallerine varışını kolaylaştıracağını düşlemektedir. İnsan kendisiyle baş başa kalabilmeli ve hatalarıyla, günahlarıyla yüzleşebilmelidir, bunu yapmadıkça pislik içinde yaşamaya mahkûmdur. Çünkü hakikati asla göremeyecek, kendisine gösterilene inanacak, yapması gereken şeyi asla bilemeyecek ve hep kurban olacaktır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-10-18, 00:54 #651
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Politika şeytanı öyle bir güçtür ki, zımnen evrende ki yegâne güç olmak emelini taşır. Bu durum bu şeytanın ruy-i zeminde arz-ı endam eylediğinden beridir böyledir. Bunu yaparken hakiki güce meydan okuyarak ve o gücün yasalarını çiğneyerek, çiğnenmesini sağlayarak yapar. Gizli gaye de budur zaten. Hiçbir insançocuğu neyi çiğnediğini, nasıl çiğnediğini, niçin çiğnediğini, kimin için çiğnediğini, çiğneyerek neyi koruduğunu zannettiğini asla bilemez, bilakis çiğnemesi gerektiğine inandırılmıştır ve çiğnemesi gerektiğine inandığı için çiğner. Ama çiğnediğine de asla inanmaz. Çünkü neyi çiğnediği söylenmemiştir kendisine, sadece çiğneyebileceği ve çiğnediği için ayakta tutacağı kutsal şeyler olduğu fısıldanmıştır kulağına. Zira eğer çiğnerse, varolması için gereken şeyleri muhafaza edecektir! İnsana, kendisini çiğnetir de, yine de bilemez insan. Büyük bir suç işlenmektedir evrende! Bunu da para tanrısı tavassutu ile yapar, politika şeytanı. Para tanrısına tapacaklar önce politika şeytanının önünde eğilirler. Yaptığını da öyle bir maskeler ki, her şeyi meşru gösterir, hatta olmazsa olmaz olarak anlaşılmasını sağlar. Çünkü o kutsal ülküler uğruna vardır ve savaşır, o olmazsa kutsal ülküler yaşayamaz. O yoksa dünya leşinden payda yoktur. Çünkü politika denilen şeytanın özünde mürailik mündemiçtir, çıkar gizlidir. Vicdan ise susturulmuştur! Zevahirde böyle görünmez belki ama hakikatte böyledir. Taaa dip derinliklerde gizlidir bu ince detaylar, ancak çok ince bakarsanız hissedebilirsiniz. Bilebilirsiniz değil, hissedebilirsiniz. Zira her bilinmeyen gerçek değildir diye bir şey yoktur, nice gerçekler vardır ki sadece hissederek idrak edebilirsiniz. Belki anlatamazsınız ama fevkinde olursunuz, bu bile kifayet eder nice şeyleri kurtarmaya ve uyanmaya. Ki, insançocukları hissedemedikleri için aldanmakta değiller midirler zaten, hissetmeyi becerebilselerdi, insançocuklarını aldatabilecek tek bir kişi çıkmazdı şu evrende. Filhakika insançocuğu bir becerebilse hissetmeyi, ahhh bir becerebilse, şu dünyada seyreyleyin o zaman siz gümbürtüyü. İnsançocukları maalesef hisleri ve bilinçleri alınmış ve mankurtlaştırılmışlardır. Politika şeytanı dünya leşini de bu sebeple elinde tutar. Dünya leşine ulaşmak isteyen, politika şeytanının gösterdiği yolda yürümek zorundadır. Bilakis kaybetmeye mahkûmdur. Haddizatında politika şeytanı daha büyük şeytanların yolunu açan bir araçtır ama zevahirde kendisi oyunu oynadığı için parsayı toplayan olarak görülür, fakat parsa asıl başkaları için toplanır. Derin bakmadıkça, ince düşünmedikçe, top oynamaya devam ederiz ve her şeyi göründüğü gibi zannederiz. Zannettiğimiz şeyleri de papağan gibi tekrar edip, bir şeyler biliyormuş gibi görünmekten hazzederiz. Görünmeyeni anlatacak biri çıkmayacağı için de görünene inanmaya devam ederiz. Herkeste göremez, görüneni görür sadece. Görünmeyenleri anlatabilecek olupta anlatamayanlar hep aldatırlar!

Dünya da münhasıran iki düşünce vardır; peygamberi düşünce ve şeytani düşünce. Keza münhasıran iki taraf vardır; peygamberlerin tarafında olanlar, şeytanın tarafında olanlar. Düz mantıkla algılanıp anlaşılacak bir çıkarım değildir bu. Şöyle görünüp böyle olanlar, böyle görünüp şöyle olanlar olabilir. Tanım nettir ama tanımlama yapmak çok zordur yani tanımlanacak unsurlar sıkıntılıdır. Binaenaleyh, tanımları, tanımlanacak unsurların üzerine oturtmak, çendan motomot oturmak, kabil-i mümkün değildir. Biz görüntülere bakarak yargıya vardığımız için yanılabilir, aldanabiliriz. Dünya hali! Burada karışıklığı yaratan şey politika şeytanıdır. Şeytaniler; zulümle, gaspla, sömürüyle, yalanla yollarını bulurlar. Zira daha önceden saydığımız türlü nimetlere ancak bu yoldan mülaki olabileceklerini düşünürler. Peygamberiler hakikatle yollarını bulurlar. Bunlar kazanmak derdinde değildirler, hakikatin kaybettireceğini bildikleri, ki hakikatin kaybettirdiği kesindir, halde hakikate tutunmaktan başka bir yol bilmezler. Ahlaklı ve adaletli olmak kendilerine kaybettirse, başkalarına kazandırsa da yine de ahlaklı olmaktan ve adil davranmaktan imtina etmezler. Başka yoldan gittikleri takdirde kazanacaklarını bildikleri halde yine de gitmezler. İçlerine sinmiş hakikatin kokusu izin vermez buna. Burada bir de arada kalanlar vardır; münafıklar. Ne düpedüz küfrederek ne de hakikate apaçık bağlılık beyan ederek dünya leşine mülaki olamayacaklarını bildikleri için, kendilerini üstün meziyetlerle süslerler, maskelerler. Her yerde dolaşırlar, her telden çalarlar, her türküyü söylerler, her havada oynarlar. Dilleri hakikati söylermiş gibi olur ama asla söyleyemez, çünkü eylemleri yalandır, eylemleri yalan olduğu için hakikati olduğu gibi söylemekten imtina ederler. Dilleri başka söyler, hareketleri başka şey anlatır. Politika şeytanı, münafıklık temelinde hareket stratejisini belirler. Zira ne hakikatle varolabilir ne de yalanla, ancak hakikatle yalanı karıştırarak varolabilir. Hariçte ki tüm düşüncelerde, taraflarda hayalidir, yalandır, aslı olmayan görüntülerdir. Yani şeytani kurmacalardır. Var sanılır ama yalandır. Politika şeytanını yaşatmak için üretilmişlerdir. Evet, birileri var gibidirler, bir şeyler söylüyorlar gibidirler ama hepsi birer seraptır. Onlar insanların gözlerini baktıkları yerden farklı yönlere kaydırmak içindirler. Gerçeği gizleyen maskelerdir. İnsanların zaaflarını ortaya çıkaran ve insanları politika şeytanının oltasına getiren yemlerdir. Politika şeytanı insanı tanımadan insan üzerine strateji geliştirir. İnsanlar karanlıkta yaşamaya mahkûm edildiklerinden, aydınlığın ne olduğunu unuttuklarından, karanlığa alıştıklarından çok kolay şekilde kandırılabilmekte, yönlendirilebilmektedirler. İnsanların önlerine ne koyarsanız koyunuz, silinip süpürülmektedir. Bu yüzden de mütemadiyen üretim yapılır görünmeyen yerlerde. İnsan çok yönlü bir varlık olduğu içinde her yönüne hitap edecek üretimler yapılır. Ve muhakkak bir yönünden yakalanır ve tezgâha çekilir. Şeytani bir planla birbirini göremeyecek ama birbirine kıyacak duruma getirilirler. Ve işte tam da buradan dünya leşine egemen olur politika şeytanı. İnsanların üzerinden üretirler ama yalnız tüketirler. Yani varlıkları sayesinde üretilen şeyi, varlık sebebini yani üreteni yok etmek üzerine kullanırlar. Garip bir âlemdir bu dünya ve bunlar garip şeylerdir! Dilin dönmeyen tarafıyla anlatmak kolay değildir garip şeyleri.

Her yerde varlara malik olanlarla varlardan mahrum olanlar vardırlar. Kimlerdir bunlar deseniz kimse cevap veremez. Veremediğinden değil, vermek istemediğinden cevap veremez. Çünkü iyice alıklaştırılmışlar, bönleştirilmişlerdir. Söylenemeyen taraflar, taraf olduğunu iddia ettikleri şeylerin apolojisini mi yapmaktadırlar? Hayır, ama yaptıklarını varsaymaktadırlar ve varsaydıkları için varsaydırmaktadırlar, çünkü varsaydırmak konumundadırlar. Buna evet denirse, ortada ne var diye sorulur ve çakılınır kalınır. Kimlerdir inandıkları uğrunda acı çekenler? Kimlerdir kandırdıkları kimseleri inandırdıkları ideallere katkı sunanlar? Tüm kalbimle ve bilincimle yemin ederek söylesem, vicdanın mutlak yasalarını baz alarak söylesem, hiçbiri ne inandığı yolda yürümüştür ne de malik olduklarına insanlarında malik olmasına onay vermişlerdir. Ama var edeceklerini vaat ederek varolmuşlardır. Bunların tersine acıyı yudumlayanda, malik olunanları temin eden de varlardan mahrum olarak varolanlardır. Her yerde aynıdır bu. Görüntü farklı olabilir belki ama acı aynıdır. Var edenler de, acıyı çekenlerde aynıdırlar. Madem varlar, nerede varolması gerekenler? Madem uğruna varsın, nerede uğruna varolduğun şey? Bizler maskelerin indiğini ve gerçeklerin ne olduğunu görsek ve bilsek, ya kahrımızdan ölürdük ya da kimse kalmazdı dünyada ve leşte sahipsiz kalırdı. Kirleten temiz olmazdı. İnsan yüzüydü ama değildi yüzü insanın. Teklik algılamasıdır bizi yanıltan ve mahkûm eden. Hiçbir teki, tek biri değildir var eden ve var edecek. Bütünü parçalarsanız ve bir parçasını alırsanız ve o bir parçayla tümünüzü yıkarsanız temizlendiğinizi zannedersiniz ve yedirirsiniz de bunu. Çünkü kirli olan temizin ne olduğunu bilemez. Oysa bütün bütündür ve parçalanmaz, parçalandığı zaman bütün olamaz. Bütünlük algısı yanıltıcıdır. Parçayı bütün olarak algılarsan, parçayı göremezsin ve bütünün parçalandığına inanmazsın. Böylece zokayı yutarsın. Gördüğüne asla inanma ama inanmak istiyorsan mutlaka gör! Ama görmek istiyorsan gözlerini aç ve bakışların kalbinden doğsun. Kalbini temizle ve umudunu kaybetme: göreceksin!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-10-18, 21:24 #652
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Her şey bir garip ve acayip bu dünyada! Ne gördüğünü anlatabilirsin, ne bildiğini, ne duyduğunu, ne hissettiğini ve ne de anladığını anlatabilirsin. Ve anlatamazsın, herkesin bildiğini sandığı en büyük hakikati bile, bildiğini sanan insanlara. Münhasıran duygulanımdan ibaret kalır her şey, dile gelmez bir türlü. Bazen korktuğundan yapamazsın bunu, bazen de kelimeye dökülmesinin imkânsız olduğu için. Gövdenin herhangi bir yerinde hep garipsersin her şeyi. İnsan için, bu dünyada acıdan başka hiçbir gerçek yoktur. Hayat acıyla yoğrulmuştur. Bilirsin anlatamazsın acı çöker bağrına. Anlarsın anlatamazsın acı çöker bağrına. Okursun, düşünürsün, hissedersin ama ne okuduğunu, ne düşündüğünü, ne de hissettiğini duyuramazsın ve acı çöker bağrına. Ot gibi, it gibi yaşarsan sorun yoktur, ne umursarsın dünyayı, ne de acısını hissedersin herhangi bir şeyin. Ya duymaz, görmez, bilmezsin ya da atarlar önüne bir şey onunla tatmin olursun. Geçelim! Bu dünyanın bir garip düzeni vardır ki, ne nasıl işlediğini ne de kimler eliyle işletildiğini hiçbir kimse anlatmaz ya da anlatamaz. Ya bu düzenden maişetini temin ediyordur ya da bu düzene inanmış, adanmış ve mevcudiyetini feda etmiştir bir ideal olarak. Bu düzenin görünen münhasıran tek bir yüzü vardır; politika şeytanı. Ancak bu şeytan tavassutu ile mevcudiyetinin idamesini sağlar bu düzen. Bu şeytan bin bir suratlı, bin bir renklidir. Bin bir türlü çocukları vardır. Bu şeytan tüm insanları dört taraftan kuşatmış, çelikten duvarlar içine hapsetmiştir. Biz özgürce yaşadığımızı sanırız sadece. Bildiğimizi, anladığımızı, gördüğümüzü sanırız. Konuşan boş konuştuğu için sorun teşkil etmez. Bildim sanan hiçbir şey bilmediği, bilmediği içinde filhakika anlattığı hiçbir şey olmadığı için sorun teşkil etmez. Okuyan anlamadığı, anladıklarını da anlatamadığı için sorun teşkil etmez. Bir şey anlatan sadece aldatmak adına anlattığı için sorun teşkil etmez. Hisseden, hissettiklerini duyuramıyorsa o da sorun teşkil etmez. Bir devrandır, dünya döner, yürür gider insan ve politika şeytanı nezdinde temsil edilen düzen varolur gider yok ederek. Her şeyini bu düzen tayin eder. Nedendir diye soramazsın. Sorarsan isyan etmiş olursun ve sonun olur, sorduğun son sorun olur. Hakikati anlatacak tek bir kişi de bulamazsın burada. Çünkü herkesin hakikati vardır ve sen anlattığın hakikatle tüm hakikatleri ya da hakikat diye bilinen putları yıkarsın. Yani hakikatte hakikatle yapayalnızsındır; hakikatli yalnızlık! Âlim görünen cahiller kol gezer, bilgin görünen sekterler dem sürer, adam görünen madamlar tafra yapar, çokbilmiş gerzekler bol keseden atar tutar bu dünyanın netameli düzeninde. Olması gereken olmadığı, oldurulmadığı içindir her şey!

İnanan kimdir bu dünyada? Ya da kim inandığına inanmaktadır hakikatte? İnanmak diye bir şey var mıdır? Kurtuluş nerededir? Herkes kazansın diye kaybetmeye hazır kaç kişi vardır? Geçelim! Politika şeytanı öyle bir şeytandır ki ve dünya leşi o kadar cezbedicidir ki, hakikati hesapsız, kitapsız, umarsız haykırması gerekenler bile hatta insanları münhasıran hakikat namına önüne toplayanlar bile hakikati anlatmaktan imtina ederler. Sadece anlatıyormuş gibi yaparlar. Niyedir diye sorarsınız hep ama cevap bulamazsınız, bulduğunuz cevaplarda tehlikelidir anlatamazsınız. Politika şeytanı büyülemiştir herkesi, çünkü dağıtacağı mebzul miktarda leşi iddihar eylemiştir; ta ki ya susanlara dağıtmak için ya da hakikati anlatıyormuş gibi yapıp anlattığı tek hakikat bulunmayanlara sunmak için. Hep sorarsınız içinizde bir yerlerde; hakikat niçin vardır diye ya da birileri niçin çıkıpta hep hakikate övgü düzerler ama övdükleri hakikati niye dile getirmezler diye. Yahut dile getirdikleri hakikati niye yaşamak sahasında eyleme dökmezler diye. Hepsi masum sorulardır bunların. Cevapları da vardır haddizatında ama zemini sarsacağı için ve o sarsılmak sonucunda sizde sarsılacağınız için ifşa edemezsiniz bulduğunuz cevapları. Ama sizin inanmanızı isterler hep hakikat diye anlattıklarına. İnanmak istemezsiniz, inanmak zorunda değilsiniz, niye inanılsın ki? Ya hakikat benim bildiğimse dersiniz içinizden ya da ben hakikat diye bildiklerimi anlatamıyorsam bahsedilen hakikat hangi hakikat diye sorarsınız ama içinizde kalır sadece bu sorular. Böyle bir dünyadır bu dünya. Oyalanır gideriz, soluk alıp verdiğimize şükrederiz. Bize alıp verdiğimiz soluğu bahşedenlere teşekkür ederiz. Ama o soluğu hayata tedvir eyleyene karşı her daim sahtekârızdır. Buna da yaşamak deriz. Hakikatten başka hiçbir şeye inanmayana ve ittiba etmeyene zulmederiz. Ben anlatıyorum ya hakikati, anlattığın neyin hakikati, haddini bil diye hesap sorarız, soramadığımız hesabı dolaylı yollardan bir şekilde sorarız. Böyle yaparız ama yine de hiç durmadan hakikati savunuyoruz diye övünürüz. Görünmeyen yüzümüz ne de tiksindiricidir! İnsanca yaşamakta hep hayallerdedir burada. Ya da mümkün müdür gerçekte? Herkes kazansın diye kaybetmeye hazırsak mümkündür. Hayata ve hayata dair her şeye nereden ve nasıl baktığımızla alakalıdır birazda bazı şeyler. Birazda kafayla ve kalple ilgilidir.

Hakikati susturanlarla anlaşamayacağım hiçbir yerde ve bulunmakta istemem hiçbir yerde. Bulundurulacaksam da istemem bulunmayı. Aciz ve cahil bir kulum işte ve masumum, anlaşılırım! Yangınlar içinde yanarım ama yine de olamam aynı yerde, hakikati susturanlarla. Hakikati haykırırsam kaybedermişim, kaybolduğu zaman kendimi de kaybedeceğim şeyleri. Büyük yalan! Kaybetmek istiyorum, eğer hakikat hayat olduğu zaman kaybedilecek bir şey varsa o şeyi ve bırakayım kaybedeyim kendimi de, kendim olan hakikati kaybettiğimde. Kaybetmekte hürriyetimdir! Benim olan ne vardır ki zaten? Hakikati kaybetmişlere bir şey diyemem, çünkü onlar zaten kendilerini de kaybetmiş şekilde vardırlar. Ya yalanı hakikat yapıp yalana övgü düzenlere ne demeliyim? Hakikati politika şeytanına peşkeş çekemem, dünya leşine değişemem. Çünkü her şeyimi yalanla kaybettim ve kaybetmekteyim. Bu yüzden düşmanım yalana, yalanlarla hayatımı çalanlara. İnanmamakta hürriyetimdir, yalanlara! Hep merak etmişimdir; yalanla neyi koruyabildim, hakikatle neyi kaybettim? Şu da büyük bir yalandır; hakikat olduğu gibi ortaya konduğunda, çok önemli şeylerin kaybedileceği. Hakikatle varolamayacak bir şey varsa, varolmasını istemem ki zaten. Yalanla korunan, hakikatle yok olan tek bir şey gösterilebilir mi? Böyle şeyler, o zaman hakikat niye var diye sordurmaktadır şu deli gönlüme. İstediğim gibi sormakta hürriyetimdir? Hakikat ya susturulmamalıdır, ya da konuştuğu zaman suçlanmamalıdır. Çünkü hakikat elbet birgün konuşur. Kardelen gibidir hakikat! Güneş gibidir! Hakikatsiz ya yaşayanlar nerede yaşarlar, nasıl yaşarlar ve niçin yaşarlar? Neyin peşindedirler? Yalanları hangi yaraya merhem olmuştur? Hakikatin öldürüldüğü, yalanların diriltildiği yerde yaşayan ve yaşayabilecek hiçbir şey yoktur. Yaşadığı sanılan insan bile yalandır orada. Yalan münhasıran politika denilen şeytanın besinidir ve onu yaşatır. O yaşadıkça da yaşayan her şey ölür, ölmeye mahkûmdur. Bu meyanda, susturulan hakikatin konuşması çok acı ve ağır olur! Hakikat konuştuğu zamanda herkes tahammül etmek zorundadır, ta ki istemese de.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-10-18, 22:14 #653
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sokrates ne diyordu öğrencilerine? Doğruyu söylersem politika yapabileceğimi mi sanıyorsunuz? Haddizatında soruya karşılık soru soruyordu. Tabi çok derin ve ince bir soruydu bu ve dil lâl oluyordu. Politika şeytanı yalandan beslenir dedik ve keza yalanla yaşar. Yalan, bu şeytanın varoluş kodudur. Politika şeytanının doğruyla işi olmaz, doğru işi de olmaz, zira doğruluk onun celladıdır. Binaenaleyh, dünyada yenilmesi gereken ilk şey; politika şeytanıdır. Bu şeytan filhakika Kabil’le vücut bulmuştur ruy-i zeminde diyebiliriz ya da böyle bir çıkarımda bulunabiliriz, ne kadar isabetlidir bilemeyiz. Ama mezkur vakıayı dip derinliğine değin tetkik ve tahlil ettiğimiz zaman bu çıkarıma ulaşmak muhtemeldir. İnsanlık, bu şeytanla başa çıkamadığı ve bu şeytanı insanlık toprağından söküp atamadığı müddetçe sefaletin şarkısını terennüm etmeye mahkumdur. Dünyayı da bir leş olmaktan çıkarıp tüm insanlığın ortak tarlasına dönüştürmedikçe, bu şeytanın peşinde perişan olmaya, soyulmaya, çırılçıplak koyulmaya müstahaktır. Bu şeytan insanlığa ait ne kadar ortak değer varsa inhisarına almıştır yani insanlığı kör, sağır, dilsiz, hissiz, beyinsiz kılmıştır, hülasa; kamilen mankurtlaştırmıştır. Keza gerçek kurtuluş yolunu da kaybetmek kaderidir. Zira insanlık, gerçek kurtuluş yolunu bu şeytanın aldatmacaları yüzünden bulamamaktadır ya da gerçek kurtuluşun yolunu bilmektedir ama bilmiyormuş gibi yapmak işine gelmektedir. Fakat bildiğini de sanmıyorum. Zira politika şeytanı, insanlığın bilincini öldürmüş, insançocuklarını ölü canlara dönüştürmüştür. Kin, nefret, hased, fitne, fesat, yalan, dolan, haram, tefecilik, faiz, adavet, gasp, düzenbazlık, sahtekarlık, savaş, hırs, aldatmak, yoldan çıkarmak, sömürmek, sömürtmek, yoksul düşürüp muhtaç etmek ve bağımlılaştırmak bu şeytanın maharetlerindendir. Bizse bu şeytandan kurtuluş bekleyen, bu şeytana umut bağlayan, kendini bu şeytana adayan, kaderini bu şeytanın süfli arzu ve heveslerine bırakan zavallılarız. Yalan mı? Çıksın birisi desin ki, bunların hepsi sayıklamadır, palavradır, yalandır. Yüreği yetiyorsa çıksın desin bunu. Ha der mi? Der. Demek bedavadır ve bir de diyorsa, mutlaka yiyordur da ondandır demesi. Bilakis, şerefini, mutlak sermayesi bilen biri diyemez. Politika, fahişeliğin diğer adıdır der Aristo. Yalan mı? Hakikati bilmeyen ahmak değiliz. Düşünce serdederiz ve karşı düşünce bekleriz, namussuzca vuruş değil. hayır, bir düşünce serdediyoruz ve analiz yapıyoruz, yanlışsa boynumuz kıldan incedir, çıkılır ve hayır söylediğin gibi değil, gerçekte şöyledir denir ve bizde karşılıklı teatiler neticesinde hakikat nedir ortaya çıkmasına zemin hazırlarız. Çünkü bizde insanız, bir kalbimiz, bir kafamız var ve kalbimizde duygularımız, kafamızda düşüncelerimiz var ve bunlar ortaya konmak için var, ortaya konmayacaksa niye var ve yük değil midir bulunduğu yere o duygular ve düşünceler? Filhakika bu analizin derinliklerinde bile politika şeytanı varlığını hissettirmektedir. Dikkat et, her şeyi söylemekte özgür değilsin diye fısıldamaktadır sessizce. Takarsanız susarsınız, takmazsanız insanlık onurunuza sahip çıkar ve hakikati ortaya koyarsınız. Büyük ve onurlu insanlık için tek yol vardır; kalpte ve kafada devrim yapmak ve yalanın hükümranlığına yani politika şeytanının gizli hükümranlığına nihayet verip, hakikatin hükümranlığını yani insanlığın açık hükümranlığını hakim kılmaktır.

Politika şeytanının kurtarıcılığına inanmamak ve dünya leşine talip olmamak insanlık hakkım ve hürriyetim midir? Kuşkusuz öyledir. Ne inanmak, ne de talip olmak zorundayım. Şeytanın canı cehenneme, leş peşine düşerekte illetleşemem. Çünkü vicdanımla yaşarım bendeniz ve vicdanımdan başka hiçbir şey bilmem, anlamam, tanımam, vicdanımdan başka hiçbir şeye de inanmam. Vicdanımı unutursam da bir dakika bile yaşayamam. Politika şeytanına inanmak ve dünya leşine talip olmak gibi bir zorunluluğum olduğunu varsaymıyorum. Zira böyle bir şeye ömrüm boyunca edindiğim tecrübelerden sonra ulaştım. Kim bir şey diyebilir ki ve bir şey demek kimin haddine ki? Sana ne, ona ne, buna ne, şuna ne? Hayat benim, kader benim, karar benim! Öyleyse böyle inanmak ve inandığımı haykırmak hakkımdır ve hakkım olan haykırmayı gasp ettirmem. Ettirmem, çünkü ********lik yapmıyorum, ihanet etmiyorum. Ki, ihanet nedir ki? İhanet ne zaman sadır olur ki? İhanetin kıstası nedir ki? Hangi ihanet, kime göre ihanet? Bendenizle ihaneti konuşmaya cüret edecek tek bir kafa göremem şu ruy-i zeminde. Münhasıran fikri hürriyetimi istimal ediyorum. Ki, mutlak netlikte ifade etmediğime şükredilsin. Eğer buna engel olmaya yeltenip, bir de ardından hakikatten bahsetmeye tevessül edilirse, işte orada basarım küfrü, çünkü soytarılığı ve *****liği asla sevmem. Çünkü bu bilince yatarak, uyuyarak, oynayarak erişmedim. Yüzbinlerce sayfayı gözlerim şişerek, ciğerlerimi yakarak, gövdemi eriterek, kafamı patlatarak, düşünerek, gözleyerek, hissederek ve daha da önemlisi hakikati bizatihi kaynağından öğrenerek eriştim. Haddizatında hakikatte mağlup kendini galip sanır, işte bunun gibi politika şeytanı da kendini galip görmekte ve insanlığı mağlup olmuşluk psikolojisine sokmaktadır ve bu yoldan insanlığı umutsuzluğa gark eylemektedir. Zira yaşamasının başka türlü mümkünü yoktur. Gerçek diye bildiklerimi izhar etmeyi bir insanlık ödevi telakki ediyorum. Çünkü büyük ve kutsal bir vaade inanıyorum ve o vaadin peşindeyim. Öyleyse o vaade layık olabilmeliyim ki, o vaadi hak edebileyim. İnsanlık onurumu yerlerde süründürerek yaşayamam. Çünkü alışmamışım öyle yaşamaya. Ne tek bir insanın onurunu çiğnerim, ne de onurumu çiğnetirim tek bir insana, ki ne onurunu çiğneten insandır ne de insandır, tek bir insanın onurunu onursuzca çiğnemeye yeltenen. Bendeniz bu dünyaya şeytanca yaşamaya, leş peşinde koşmaya gelmedim. Boş geldim, boş gideceğim. Ne bir şey getirdim gelirken, ne de bir şey götürmeye güç yetirebilirim giderken. Öyleyse getirmediğim ve götüremeyeceğim şeyin peşinden niçin koşayım ve niçin onurumu çiğneteyim? Niye geldiğimi de çok iyi biliyorum ve nasıl gitmem icap ediyorsa öyle de gitmeliyim. Şeref sahibi bir insanın diyeceği tek bir şey var mı?

Söyler misiniz bana, cesaretiniz varsa söylemeye? Şu çürümüş ve kokuşmuş düzen, şu ahlaklı düşünen ama ahlaksızlığın çukurunda debelenen insan görünümlü varlık, şu katledilmiş doğa, cehenneme dönmüş şu yeryüzü, kirletilmiş deniz, çatlamış toprak, şu acımasızca işkence edilen zavallı hayvanlar, şu aç gezen garipler, ********ce ve namussuzca katledilen şu aciz kadınlar, şu kemiği derisinin üstüne çıkmış mustazaflar, bilinci çalınmış ve cehaletin karanlığına bırakılmış ve yoksullaştırılarak zincirlenmiş ve üstüne üstlük kula kul edilmiş şu zavallı insanlık, güçsüz düşürülmüş ve hakkı gasp edilmiş şu gariban, hakları vahşice talan edilen şu yetimler, vandalca yağmalanan kaynaklar, utanmazca sömürülen kutsal emekler, teraküm etmekten başka hiçbir şey bilmeyen şu ruhsuz komprador pezevenkler kimin eseridir kimin? Kim söylemeye cüret edebilir cevabını bu sorunun? Hepsi politika şeytanının eseridir ve dünya leşine tapıncın neticesidir. Gerçeği haykırana değil, haykırılan gerçeğe bizatihi ve sarahaten muhatap olan kendimize kızalım. Haddimizi bilelim ve insan olalım biraz, utanalım insan olmaklığımızdan, ne kadar kaldıysa utancımız insanlığımızdan. Ölürken insan olmak ne işe yarar? Çünkü o anda tüm gövdemizi tarifsiz bir korku sarar. Ki, korkumuz olmasa imanımız da olmazdı zaten ve korkudan doğan iman ne kadar imandır? Hayvan değiliz biz! Merhametimiz vardır, sevgimiz vardır, hislerimiz vardır, düşlerimiz vardır, ödevimiz vardır bizim ve bizim onurumuz vardır; hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir şekilde, hiçbir kimseye çiğnetmeyeceğimiz. Biz insan doğduk, insan olduk ve insanca ölmeliyiz ve hesabımızı insanlık onuruna sahip çıkmış biri olarak vermeliyiz. Her şeyin yaşanıp ve unutulup gideceğini sanıyoruz galiba? Böylece hesapsız kitapsız yaşıyoruz. Oysa mutlaka bir hesap vakti vardır ve and olsun o gün gelecektir! O gün öyle bir hesap sorulacaktır ki, insanlık varoluşundan bugüne değin öyle bir hesaplaşmayla karşılaşmış olamayacaktır. Öyleyse yanmadan yanalım ki, küllerimizden doğuşumuz muhteşem olsun!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-10-18, 23:03 #654
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Politika şeytanının iş yapmadığı hiçbir kimse, kullanıp atmadığı hiçbir değer yoktur. Dostu dosta kırdırır, seveni sevdiğinden ayırır, kardeşi kardeşe vurdurur. Acılara boğmadığı hayat yoktur hülasa. Harcamaya doymaz, harcadıkça harcamak ister, çünkü harcadıkça gücüne güç katar ve korku salar yüreklere. Bu şeytan, en büyük şeytanın emrindedir her zaman; sermaye şeytanı. Halkların terlerini, yaşlarını, kanlarını, emeklerini bir vampir gibi emer, kaynakları yağmalar, ortak mülkü tekelleştirir ve sermaye şeytanının kasasına akıtır. Yoksullaştırdıkça güçlenir, acılardan zevk alır, sevinçleri ıstıraplara dönüştürür. Gülmesi, sevmesi yalandır. Güven, lügatine hiçbir zaman girmemiştir; aldatmak, lügatinden hiçbir zaman çıkmamıştır. Tefrika, varlık mayasıdır. Çünkü tefrika ile ayırdıklarını ve ayrılıpta birbirine düşman olanları, kendine tam bağlar ve mahkûm eder. Şerefliyi ********, ********i şerefli yapar. Açlıkla imtihan etmeye yeltenir. Şeksiz ve şüphesiz olarak haysiyet celladıdır. Her şeyi ticarileştirir ve alınıp satılan bir meta derekesine düşürür. Hatta insanı bile metalaştırır. Ta ki, insanlığın yegâne kutsal değerlerini bile. İnsanlar koruduklarını sandıkları her şeyi, filhakika bu şeytan için korumaktadırlar. Çünkü korunan her şeyi kendi çıkarları uğruna bu şeytandan başkası kullanmaz hatta kullanamaz, koruyan bile. Çünkü korunan her şeyden menfaat temin eden politika denilen şeytandan başkası değildir. Bu şeytanın mutlak gayesi dünya leşine mutlak şekilde malik olmak ve yeryüzü krallığını ilan etmektir ve sermaye şeytanının tanrılığa giden yolunu açmaktır. Duyguları alınmıştır, hisleri çekilmiştir, geriye saf mantığı kalmıştır bu şeytanın. Bu yüzden de acımasızdır, zalimdir, *****dir. Herkesi bir dairenin içerisine doldurur ve oradan idare eder. Onlarca karanlık dairesi vardır ve her dairesinin bir yöneticisi vardır. O daireye sığınanları istediği gibi manipüle eder. Kendi emelleri uğruna insafsızca, vicdansızca kullanır. Duyguları, düşünceleri suiistimal eder. Örgütleri boldur bu şeytanın, şeyhleri vardır, silahı vardır, derin adamları vardır, bankaları vardır. Adamları, resmi ve gayr-ı resmi yuvaları bitmek tükenmek bilmez. Hırslarının ve arzularının peşinde koşar bitevi. Bu şeytanın gücü, insanlığın zayıflığıdır. Bu şeytanın gülmesi, insanlığın ağlamasıdır. Hep veren olmak ister ama verirken aldıkları sayesinde tedricen yok eder. Bir insançocuğunun ağzından lokmasını almaktan hicap duymaz. Bu şeytan varoldukça, insanlık yok olmaya mahkûmdur. İnsanlığın uyanması bu şeytanın uyumasına bağlıdır. Çünkü bu şeytan uyanık kaldıkça, insanın saf gerçekleri görüp uyanması kabil-i mümkün değildir. Çare; insanlığın, politika denilen şeytana sımsıkı sarılıp, onun gösterdiği yoldan gitmesi değildir. Çare; insanlığın, politika denilen şeytanın kuyruğunu bırakıp, onun göstermediği yoldan gitmesidir.

Politika denilen şeytan, hiçbir zaman vatan hayrına eylemde bulunmaz yani vatanı düşünerek iş yapmaz. Gerçek vatanseverlerin hiçbir değeri yoktur bu yüzden ve bu yüzden vatan kavramı her daim itibar kaybeder ve kalıp bağlamında ifade edersek vatan asla terakki kaydedemez. Çünkü vatanı sevenlerin pasifleştirildiği bir yerde vatanın yükselmesi muhaldir. Vatansever biri hep acı çeker de, vatansevermiş gibi görünen her zaman dem sürer. Vatanınızı ne kadar çok severseniz, değeriniz; sevginiz yükseldikçe düşer. Bu yüzden de vatanseverliğiniz zaman içinde aşınır ve artık vatanınızı, çıkarlarınızı koruduğunuz ve temin ettiğiniz müddetçe sevmeye başlarsınız ve çıkarınız zedelenecekse, vatanınızdan feragat etmekten tereddüt etmez hale gelirsiniz. Yani politika denilen şeytan vatanı hiçbir zaman gerçekten sevmemiştir, elan sevmemektedir, bademada sevmeyecektir, münhasıran kullanacaktır getirisi olduğu müddetçe. Gariptir ama gerçektir bu! Keza, politika şeytanı, hiçbir zaman dini baz alarak yolunu çizmez yahut dini asla önemsemez, önemsermiş gibi görünür. Gerçek dindarların itibarları yoktur bu yüzden. Çünkü gerçek dindarlar, hakikate taraftırlar, politika şeytanı ise hakikate muhaliftir. Gerçek dindarlar, doğrudan yana oldukları için ve doğrunun kimliği de bazen karışacağı için, böyle bir durum politika şeytanının nefretini celbeder. Binaenaleyh, dini münhasıran varlığını muhafaza etmek adına istimal eyler. Gerçek dindarlar, dindarlıklarından taviz verdikçe itibar kazanırlar. Yapılanları yani politika denilen şeytanın eylemlerini, dinin desteklediğini söyledikçe taltif edilirler, değer görürler. Dinle afyonlanıp uyuşurlarsa ne ala, yok dinle dirilmeye tevessül ederlerse artık onlar çağın sapkınları olurlar. Misal; gerçek dindarlar haramı, kul hakkı yemeyi vs. reddederler ama politika şeytanının mayasıdır kul hakkı ve haram. Çünkü birilerinin hakkını çalıp başkalarına vermedikçe kendine mürit toplayamaz politika denilen şeytan. Bu yüzden haramı ve kul hakkı yemeyi reddettikçe, politika şeytanının indinde lanetli olurlar. Mutlak hakikati haykırmaları adeta ölümleri olur, çünkü hak ettiklerinden bile mahrum kalırlar. Zira mutlak hakikat, taraf tanımaz, bilmez, olduğu gibi varlık sahnesine çıkar ve yalanın suratına tükürür, yalan kimden fışkırırsa fışkırsın. Hakeza; ahlak ve adalet konusunda da aynı renge bürünür politika denilen şeytan. Adaletten ve ahlaktan asla hazzetmez, zira politika denilen şeytanın kutsal cellatlarıdır ahlak ve adalet. Binaenaleyh, ahlaksızlaştırdıkça ve adil davranmadıkça büyür, güç kesbeder, varlığını hissettirir. Zira insançocuklarının kedisinden adalet dilenmesini arzular ve bundan da haz alır. Dostların, kendisi uğruna feda edilebilmesinden derin zevk duyar. Çünkü handiyse büyümesi uğruna bir ömür harcanan bir dostluk ağacı bir solukta kendisi uğruna feda edilmiş ve kesilmiştir, öyleyse bunu gururla alkışlar politika şeytanı. Hülasa; fıtratı mucibince bir değirmendir haddizatında. Çünkü bu şeytan mütemadi öğütür. Değer öğütür, kimlik öğütür, ahlak öğütür, dost öğütür, vatan öğütür ve öğütür insanı da fasılasız. Şahsım namına, münhasıran dostluk bağlamında bir söz söyleyecek olursam, politika şeytanı için harcayacak tek bir dostum yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır, badema da olmayacaktır. Çünkü politika şeytanı namına dost harcayacak kadar rezil değilim. Bugüne kadar da bu şeytana tek bir dostumu kurban vermedim, bademada vermeyeceğim. Çünkü bendeniz dostlarımı politika denilen şeytanın renklerine göre belirlemiyorum. Diyeceğim odur ki; bu politika denilen şeytan yaşadıkça, yaşamayacak insana dair ne varsa!

Politika denilen şeytan vicdanı ıskat edip çıkarı konuşturan bir şeytandır. İnsanları adeta şeytanlaştırmıştır. Çünkü insanlar kesinlikle maskeyle dolaşmaktadırlar yeryüzünde. Dilleri ile kalpleri aynı değildir. Bu hâl spontane tezahür eden bir tercih olmuş ve olağanlaşmıştır. Zira politika şeytanı maskesiz dolaşanların yaşamak imkânlarına tasallut etmeye cüret etmiştir. Bu durumda insanları maskeye mahkûm etmektedir. İnsanı burada bir yere kadar mazur görebiliriz ama bir yerden sonra asla mazur göremeyiz. Maskeyle yaşamaya mahkûm edilmiştir tamam ama maskeyle yaşamaya direnmelidir velakin insan bu durumu kanıksamış hatta bu durum işine geldiği için kendi dışındakilere de dikte etmeye yeltenmektedir ve işte burada şeytanlığı tezahür etmektedir. Haddizatında politika denilen şeytanın kendisi maskeli balodadır. İnsançocukları ne koparabilirsek kârdır nazarıyla kendilerini saklamakta, maskelerini meydan da dolaştırmaktadırlar. Kendileri ise taktıkları maskelerin ardında ıstırap içerisinde yaşamaktadırlar. Tam da burası filhakika silsile halinde her şeyi mahveden, rezilleştiren, tiksindirici bir hale sokan bir detaydır ve hatta toplumsal tagayyürata yol açan bir durumdur. Çok derin bir mevzudur! Çetrefilli bir durumdur ve izahı zordur. Politika denilen şeytan önce devleti ele geçirmiştir ve artık devlet olmuştur. Devleti de kendi arzu ve hevesleri istikametinde dizayn etmiştir. Devlet tavassutu ile de insanlığa korku salmıştır ve böylece insanlık toprağında istediği gibi at koşturur hale gelmiştir. Yapamayacağı şeyleri devleti vasıta kılarak yapmaya yeltenmiştir politika denilen bu şeytan. Kendi arzu ve heveslerini devlet vasıtasıyla zımnen insanlığa empoze etmektedir. Zira politika şeytanı ile devlet aynı şey olarak algılanmakta ve anlaşılmaktadır. Politika denilen şeytandan her şeyi kurtarmamız icap ettiği gibi, devleti de kurtarmamız icap etmektedir. Devletin tek rengi olması iktiza ederken, politika şeytanının devlete tasallut etmesiyle devlet bin bir türlü renge girmiştir. Tabir caizse adeta yanlışlıklara aracılık eden bir mekanizma derekesine düşürülmüştür. Devlet kendisi de bu gerçeği fark etmelidir ve böyle bir kötülüğe kendisini feda etmemelidir. Burayla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum, bahusus devlet denilen mekanizmaya matuf olarak. Eyyy sayın devlet! Şimdi, istediğin örgütü istediğin zaman, istediğin gibi çökertebilir misin? Şeksiz ve şüphesiz çökertebilirsin. Zaten bunu yapamıyorsan, devlet misin değil misin sorgulanır. Çünkü bu çocuk oyuncağıdır senin kudretin muvacehesinde. Faraza, haksızlık olduğu tüm akıllarca ve kalplerce onaylanacak bir şey yaptın. Şimdi burada senin varoluş koşullarını, varolma sebeplerini, bekanı düşünerek mi bir yargıya varacaz yani işte devlet zarar görmesin diye yapılan haksızlığı vicdanımıza onaylatacaz mı yoksa vicdanın eskimez, pörsümez, çürütülemez olan mutlak yasaları temelinde mi bir yargıya varacaz yani yanlış yapıyorsun deyip namusluca uyaracaz mı? Bir yön makul gösterecek ve vicdan çiğnenecek, diğer yön ise asla tensip ve tasvip etmeyecek ve vicdanı teskin edecek ve seni de düzeltmeye davet edecek zımnen. Söylesen lütfen, biz hangisine göre senin yaptığını değerlendirecez? Bu kadim bir açmazdır ama bu açmazın fevkinde olan kaç kişi vardır? Keza sonsuzcasına derin bir mevzudur bu. Yine izahı zor olan bir durumdur. Yahut böyle bir soruyu ihanetle eşdeğer görmeden, zekâsını kullanıp, akl-ı selimle hareket edip müzakere edecek yüksek düşünceye sahip akıl sahibi kaç kişi vardır? Şimdi buradan, politika şeytanın işgaline maruz kalmış sayın devlet! Sayende devlet gibi görünen her rengine sesleniyorum, kaç rengin varsa ve arka perdede o renkleri temsil eden kaç kudretli adam varsa onlara matuf sesleniyorum yani; bilin ki, sahip olduğunuz devleti severken, devleti severken sizleri de sevmiş olurken ve bu meyanda devletin mevcudiyetini muhafaza ederken aynı zamanda sizlerin de payidar olmanızı temin ederken yaşamak sevinçlerinden mahrum kalan nice insanlar, haddizatında yanlış yaptığınız insanlardır. Bunu biliyor musunuz? Naçizane fikrimce çok iyi biliyorsunuz. Peki, bu büyük yanlışı niçin yapıyorsunuz? Bilin ki, o fedakâr, cefakâr, onurlu, haysiyetli insanlar olmadan yaşayamaz-sın-ız. Gönderin istihbaratınızı, izlettirin, tetkik ettirin, karakter analizlerini yapın, bakın bakalım o insanlar nasıl yaşıyorlar, yaşıyorlar mı yaşamıyorlar mı, hangi çetin zorluklarla yaşamak kavgası veriyorlar? Aynı zamanda tam tersini de yapın bakalım yani namuslu insanları harcattıranlara da aynısını yapın. Bendeniz haklı çıkacağım ama kendinizden utanmayın! Ve sizlerde vicdanınızın sesine bir kulak verin bakalım ne duyacaksınız ve kalbinizle bakın bakalım ne göreceksiniz? Nahak yere harcadığın her insanda harcanan ve tükenen kendinsin filhakika. Bu dünyada her şey para, güç ve dünya leşinden ibaret değildir. Bunlara değişilmeyecek ne yüce şeyler vardır. Şimdi devlete kim sahip çıkıyor ve devlete ihanet eden kimdir? Politika şeytanı için harcanmayacak hiçbir şey yoktur bu dünyada. Ama devlet içinse harcanacak tek bir insan yoktur bu dünyada. Anlaşılıyorsa mesele yoktur. Anlaşılmıyorsa akıl yoktur. Akıl yokluğu ise çok tehlikelidir!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 15-10-18, 20:11 #655
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Ahhh bu politika denilen şeytan, insanı en düşman olduğuna talipli olan haline getirirde farkına bile varılmaz. Kalabalığın soğuk gürültüsüyle sarhoş eder. Soylu kavgaları, özverili çabaları, soluksuz gayretleri, kutsal emekleri görmezden gelir de umutları yıkar, hayalleri berhava eder, yarınları çalar. Ne de duygusuzdur, vicdansızdır, zalimdir kahrolası. Her değeri çürütür. Her duyguyu öldürür. Her düşünceyi anlamsızlaştırır. Bir rüyayı yok eder de, o rüyayı kuranın, görenin kalbindeki duyguları hayal edip hiç hislenmez. Tüm ortak değerleri inhisarına almış, insanları kendine bağlamış, düşleri yıkmış, canları hep acıtmıştır. Ömrü boyunca ter, yaş, kan akıtarak ve emek sarfederek bir lokmaya sahip olmuş insanın lokmasına göz koyarda, o insanın yaşayacaklarını hiç düşünmez, o insanın yerine kendini koyupta empati kurmaz. Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz, sözünde durmaz, hep aldatır ve daima aldatır. Hayali umutlarla avutur durur. Kendisi yaşarken, insanlara yaşatacağını vaat eder sadece. Zaten münhasıran vaat edip, nutuk atmaz mı? Bu hayatın bir sonu olduğunu, bir hesap vaktinin bulunduğunu asla düşünmez, düşünseydi şeytan olmaz, şeytanlık yapmazdı zaten. Politika denilen şeytana hiçbir zaman güvenmedim, elan güvenmiyorum, ilanihaye de güvenmeyeceğim. Çünkü güveneceğim, inanacağım hiçbir yönünü görmedim politika denilen şeytanın. Politika şeytanının tuzağına düşenler ve insanlığı aldatanlar, bu şeytan vasıtasıyla insanlığa zulmedenler, bu dünyayı kazanabilirler ya da kazanmış gibi görünebilirler ama sonsuza dek kaybedeceklerdir. Çünkü yekpare insanlığın günahları birikmiş ve bu şeytanın omuzlarına yüklenmiştir. Binaenaleyh, bu şeytandan kaçıp kurtulmak, gerçek kurtuluş yolu nedir arayıp bulmak gerekir. İnsanlığı politika şeytanı kurtarmayacaktır, yüce hakikate bağlanmak ve yüce hakikate göre insanca yaşamak kurtaracaktır. İnsan; insanlıktan inhiraf etmişse, ruhen tefessüh etmişse ve beynen kurumuşsa, politika denilen şeytanın yüzündendir ama insanın da cehaletinden ve ahmaklığındandır. Çünkü parayı tanrılaştırdığı günden bu yana bu şeytanın kurbanı, dünya leşinin köpeği olmuştur. Zira tanrılaştırdığı paraya ulaşmak adına her şeyinden vazgeçmiştir. Duyguları ve düşünceleri iflas etmiş, hisleri ölmüştür. Yazı olmuş her şeye ve yazık oluyor her şeye. Can acıyor, ten acıyor ve acılaşıyor yaşamak!

Neyine güveneyim be şeytan? Neyinden korkayım ki? Allah mısın be? Bu dünyayla iltisakı olmayan ve münhasıran insanlığı arayan biri olarak korkmama ne sebep olabilir ki? Ne inanıyorum kurtarıcılığına, ne güveniyorum sözüne, ne de korkuyorum kudretinden. Allah’tan da mı güçlüsün be? Ne hayatları kararttın tarih boyunca, ne canlara kıydın, ne umutları çaldın sen ey şeytan! Kardeşi kardeşe vurdurttun ve elan da kardeşi kardeşe düşman edensin. Anayı kıza, oğulu babaya düşman ettin. Sevenleri ayırdın. Dostu dostun celladı yaptın. Sevgiyi katlettin, merhameti katlettin, paylaşmayı katlettin, muhabbeti katlettin ve katletmediğin değer kalmadı. En acısı ahlakı ve adaleti katlettin. Acının da acısı insanlığı katlettin. Her daim nefislere hitap ettin, zaafları kullandın hunharca. Faniyi baki saydırdın ve faninin yoluna baş koydurdun. Hakikatin karşısında eğilmeyen başları, leşin karşısında eğdirdin. İnsanlığın ortak hazinesini soydun. Aç bıraktın, çıplak koydun. Her türlü kötülüğü mubah saydırdın. Niçin yaptın tüm bunları, ne kazandın? Değer miydi dünya leşine? İnsanların kutsalları ile insanları birbirine kırdırttın, onlar öldüler sen kazandın. Peki, nedir kazandığın? Değdi mi, değer miydi? Teri sömürdün, yaşı sömürdün, kanı sömürdün, emeği sömürdün. Nutuk çekmekten ve vaat etmekten başka hiçbir şey yapmadın. Ne kadar güzel duygu varsa hepsini öldürdün ve insanı çırılçıplak koydun dünya leşinin orta yerinde. Akılları çaldın, kalpleri kararttın, vicdanları susturdun. Sen yeryüzünde peydah olduğundan beridir, insan hep acı çekmektedir ve günden güne de ölmektedir. Hep galip göründün ama mağluptun hakikatte. Senin galibiyetine inananlar ve kudretine iman edenler peşinden ayrılmadılar ama hakikati bilenler de sana asla inanmadılar ve kudretin karşısında secdeye kapanmadılar. Senin, menfaatlerini elde ettiğin ve insanlığın üzerine onlarla korku saldığın sözde ilkelerin varsa, benim de yeryüzüne nasıl düşeceğini senin bile asla bilemeyeceğin gökyüzüne yükselen dualarım var. Bilir misin duanın ne demek olduğunu, nerden fışkırıp nereye yükseldiğini ve kimin huzuruna ulaştığını ve çıktığı gönüle nasıl düşeceğini ve nasıl düşeceğini yeryüzüne? Sahi sen neye inanırsın ki ey şeytan? Çünkü sen inancı bile öldürensin! Ama elbette ki insan dirildiği vakit sen öleceksin. Allah büyük! Hükümde, mülkte, kudrette, intikam da Allah’ındır!

Politika denilen şeytan öyle bir şeytandır ki, kâfir deseniz kâfir değil, müşrik deseniz müşrik değil, münafık deseniz münafık değil. Hülasa; hem kâfirdir, hem müşriktir, hem münafıktır. Ontolojik temelde bakınca böyle bir neticeye vasıl olursunuz yani üzerinde bulunduğu varoluş koşulları, sebepleri ve sonuçları bağlamında hakikat malumdur. Dini boyuttan hiç girmiyorum zaten. Zira vahim ve netameli mecralara sürükler bizi. Velhasıl, ne olduğu belirsizdir yani çok tehlikelidir ama bu tehlikeli oluşunu izaha kifayet edecek kelime bulamazsınız. Hakikati örten kâfirdir, rızka tasallut eden müşriktir, belli bir sabitesi olmayan ve her yöne dönen münafıktır. İnsanları zımnen ama metazori olarak ahlaksızlığa ve adaletsizliğe sevkeder. İnsanları apaçık ve düpedüz aldatan bir şeytandır. İnsanlar şunu kesinlikle bilmiyorlar, bildiklerini sanıyorlarsa da kesinlikle samimiyetle inanmıyorlar; bu dünya fanidir ve her şey bir rüzgâr gibi geçip gitmektedir. Sahip olunan hiçbir şey elde kalmayacaktır. Soruyorum; sevdiğiniz biriyle aynı düzeyde ebedi bir beraberliği devam ettirebiliyor musunuz? Oturduğunuz bir yerde sonsuza değin durabilmekte misiniz? Şanınızı, şöhretinizi birgün yok olup gitmekten kurtarabilmekte misiniz? Malik olduğunuz mülkler, servetler ölmenize engel olabilmekte midir? Hazlarınız, zevkleriniz ömrünüzün her döneminde aynı mesabede midir? Oturduğunuz evle, bindiğiniz arabayla yerin altına inebiliyor musunuz? Suçsuz bir insana nahak yere yapmış olduğunuz zulüm, yediğiniz bir kul hakkı yanınıza kâr kalıyor mu? Doğmuş olduğunuz güzelliklerle, özelliklerle ve dinçlikle ölmeyi başarabiliyor musunuz? Kudretiniz ölümden sonra da devam ediyor mu? Binaenaleyh, varlığa ve evrene kalbimizle bakmayı öğrenmeliyiz ve insanlığa doğru yol almalıyız. Politika şeytanının gösterdiği yolda değil, hakikatin gösterdiği yolda yürümeliyiz. İnsanın en büyük ahmaklığı, cahilliği, nankörlüğü ve zalimliği, politika şeytanına perestiş etmesidir. Şu dünyada hakikate düşman olduğumuz kadar yalana düşman değiliz ne acı ki. Kendi ellerimizle, dillerimizle kötülüğü davet ederiz de, davet ettiğimizden şekvacı oluruz. Politika şeytanı damalarımızda dolaşan kan olmuştur adeta, yediğimizi, içtiğimizi, sevdiğimizi, dostluğumuzu, muhabbetimizi tayin etmektedir, yani hayatımızı baştan başa tanzim ve dizayn eden adeta bir tanrıdır o. Allah’a iman ettiğimizi ifade ederiz ama politika denilen şeytanın izinde yürümekte beis görmeyiz. Hakikatte münafığız ama asla kabul etmeyiz. Etsekte etmesekte, görmezden gelsekte gelmesekte, söyleyene kızsakta kızmasakta gerçek asla değişmez, değiştirilemez, değişmeyecektir. Gerçek yüzünden canımız acıyorsa, acıyan canımızı hakikatle iyileştirmeliyiz. Bendeniz burada politika yapmıyorum. Münhasıran hakikati izhara ve izaha gayret ediyorum naçizane mülahazalarıma göre. Bu sebeple politika şeytanının hiçbir boyutuyla ilgilenmiyorum.

Hakikat ölümsüzdür ve ölümsüz hakikatin bahşettiği öz hürriyeti özbenliğinde hissettiği kadar yaşar insan. Hürriyetsizliğin karanlığında ise yaşar ama yaşamaz insan. Binaenaleyh, hürriyet eşittir insan, insan eşittir hürriyet demektir. Ve insan ve hürriyet eşittir yaşamak demektir. Mübalağa değildir bu, münhasıran beynin ve yüreğin dip derinliklerinde hissedersek idrak ederiz bu gerçeği. Bilakis sıradan düşüncelerin ve duygulanımların dehlizlerinde sünepe gibi yaşar gideriz. Olmayız ama olmuşuz gibi hareket ederiz ve trajikomik bir hal sergileriz. Bilmeyiz ama biliyormuşuz gibi ahkâm keseriz cehaletin karanlığında. Politika şeytanı insanı ruhen çürütmüş, beynen iflas ettirmiş maateessüf. Henüz çocuğuz! Çünkü insanlar yemin ediyorum yaşamıyorlar ama yaşadıklarını sanıyorlar ve gerçekten de inanıyorlar yaşadıklarını sandıkları yaşama. Kendi karmaşıklığı içerisinde bir düzen yaratmış politika şeytanı ve ideal yaşam diye yutturmuş bunu kullaştırdığı insanlığa. Anlayamıyorum gerçekten insanları. Yani öyle alışmışlar ve kanıksamışlar ki yaşadıkları yaşamı, sanki yaşadıkları şeyler gerçekten yaşamaları gereken şeylermiş gibi yaşıyorlar ve yaşadıklarına de ciddi ciddi inanıyorlar. Oysa şeytan bizden yaşamayı çalmış ve yaşamamayı lütfetmiş bize ve bizde teşekkür borçlu olarak hissediyoruz kendimizi kendisine karşı. Bu sebeple yaşamak nedir diye hiç merak etmiyor ve yaşamayı aramıyoruz. Böyle olunca da yaşamak adına neler yapabiliriz ve yaşamanın yolunu nasıl bulabiliriz bilmiyoruz. Ne duygularımızı su gibi yaşayabiliyoruz, ne düşüncelerimizi demir bir yumruk gibi vurabiliyoruz tam göbeğine dünyanın. Ölüyoruz ağır ağır, bağır dünyaya karşı, dünya sana sağır. Çağın çarklarında öğütülüyoruz. Yaşayacak hiçbir duygumuz yok ve yaşama dönüştürecek tek bir düşüncemiz. Bu yüzden de ruhumuz ve beynimiz zamanla kurumuş gitmiş ve ucuz şeylerden zevk alır, basit şeylerle tatmin olur olmuşuz. Biz, dünya leşinden gönlümüzü, politika şeytanından beynimizi kurtardığımız an yaşamaya başlayacağız. Bilakis, taşlardan ve tenekelerden aldığımız hazzı bir şiirden asla alamayacağız ve bunu yapamadığımız müddetçe de yaşamak nedir anlayamayacağız. Biz taşlardan ve tenekelerden vazgeçtiğimiz, sahip olmak güdümüzden kendimizi azad ettiğimiz, politika denilen şeytanın ama hakikatte adi ve alçak emperyalizmin zincirlerini kırdığımız zaman yaşamanın ne demek olduğunu anlayacağız. Çünkü o zaman kanat takıp gökyüzünde pervaz edeceğiz kuşlar gibi. Özgürlüğün ne demek olduğunun farkına varacağız. Bizim olan bir şey olmadıkça, biz bizim olacağız ve gerçek kurtuluşun yolunu bulacağız ve biz olacağız meşaleyi tutuşturan, tutuşturanların yolunda koşuşturan. Küfredip durmayacağız. Şiir okuyacağız, şarkı söyleyeceğiz, hayatla vals yapacağız. İnanmayacağız hiçbir şeye, yalana dolana, politika şeytanına ve aldanmayacağız leşine dünyanın. Gökyüzüne yürür gibi, güneşi görür gibi, kırlarda çiçek çiçek açar gibi, dağlarda özgürlük türküsü söyler gibi, el ele tutuşmuş insanlık şarkısı gibi yaşayacağız. Kuvvetleneceğiz. Güneşle aydınlanacak ve ısınacağız. Çiçekleneceğiz ve baharları getireceğiz. Duygularımız bir nehir gibi akıp gidecek sonsuzluğa ve biz gövdemizi bırakıvereceğiz duygularımızın akıntısına. Kimsenin peşine takılmayacağız, kimse aldatamayacak bizi. Çünkü bir şeylerin peşinde koşmak ve birilerinin kuklası olmak için varolmadık biz. Biz başkaları için yaşamayacağız, kendimiz için ve büyük insanlık için yaşayacağız. Kimse için doğmadık, kimseleri doyurmaya doğmadık. Biz insanlığın ülkesi için doğduk, insanlığa gerçek ülküsünü göstermek, insanlığı gerçek ülkesine kavuşturmak ve insanlığın türküsünü terennüm etmek için doğduk. O zaman her halükarda insanlık çizgisinin üzerinde yürüyeceğiz ve yürüdüğümüz yoldan asla inhiraf etmeyeceğiz. İnsanlığın saflarında, ülkümüz için, ülkemiz için savaşacağız. İhanet edenin karşısında insanca bir duruş sergileyeceğiz. Hakikati olanca gücümüzle kirli suratlara bir ok gibi fırlatacağız. Politika şeytanının, kadim tezgâhlarını, kumpaslarını, planlarını, yalanlarını, merhametsizliğini, zulmünü ifşa etmekten imtina etmeyeceğiz. İşte o zaman yaşam bize gülümseyecek, zevkler bir buse verecek ve yarınlara ışık olacak tebessümümüz. Peygamberler derler ki; ‘’Biz, sizi yeryüzünün darlığından gökyüzünün genişliğine, hükümdarlara kulluktan Allah’a kulluğa ve diğer dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine davet etmek için geldik.’’ Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı, sh.74

Çok derin ve hazin bir hikâye insanlığın hikâyesi…

Bir heykeltıraşın ince dokunuşlarla kalıbını yonttuğu ve eserini doğurduğu gibi, hayatta gövdeye yaptığı ince dokunuşlarla ölüme hazırlıyor insanı…
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 13:52
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018