Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 04-07-18, 22:29 #621
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Sayın Cumhurbaşkanım! Bazen burada kendimden de örnek vererek bir şeyler söylemeye, karalamaya çalışıyorum naçizane. Maksadım kendimi anlatmak değil. Zerre miskal böyle bir hissim var ise yazıklar olsun bana, lanet olsun bana. Keşke karşılaşabilsek, beş dakikalık hasbihal edebilsek, tüm kalbimle ve bilincimle inanıyorum ki, bendenizi daha iyi anlayacaksınız. Samimiyetimin derecesini, duygularımın yoğunluğunu, düşüncelerimin sahiciliğini daha derinden hissedeceksiniz. Yüreğimin nasılda titrediğini duyumsayacaksınız. Ki, elbet birgün bunun gerçekleşeceğine de inanıyorum, uzak bir hayal, imkânsız bir beklenti olsa da. Bendeniz kalbimin derinliklerinden kaynayıp gelen hislerimle konuşuyorum. İstiyorum ki, dünyayı cennet yapalım, insanları kardeşler kılalım ve el ele, gönül gönüle yaşayalım, bizler güzel insanlar olalım, her şey güzel olsun. Birbirimizi sevelim, nefretler yok olsun. Kışımız bahara evrilsin. Birbirimizi yadsımadan, birbirimize kin duymadan, birbirimizi dinleyerek ve anlayarak konuşalım. Birbirimize tebessüm ederek selam verebilelim. Kimse kimsenin hakkında kötü düşünmesin. Kimse kimsenin kalbini kırmasın. Kimse kimsenin kuyusunu kazmasın. Suçlu suçsuz ayrımı Allah’ın adaletine göre yapılsın. Hukuk karşısında herkes eşit olsun. Kimse servetinden, kuvvetinden, şöhretinden dolayı ayrıcalıklı olmasın. Herkes kazandığına göre vergisini kuruşu kuruşuna ödesin. Kimse kimsenin hakkına tasallut etmesin. Bu topraklardan üretilenler münhasıran birkaç zümre arasında bölüşülmesin, servet birkaç kişi arasında dönüp durmasın. Açlar olmasın bu topraklarda. Evine ekmek götüremeyen tek bir insançocuğu kalmasın. Kaynaklarımızı boş yere değil, dolu yere harcayalım. Herkes güle oynaya çalışsın ve üretsin. Herkes üretilenlerden eşitçe faydalansın. Herkes yılda en az bir hafta istediği gibi tatil yapabilecek imkâna sahip olsun. Bu da bu topraklarda ki gizli ya da açık, dolaylı ya da dolaysız, kanun yoluyla ya da kanunsuz sömürünün nihayet bulmasıyla kabildir kuşkusuz ve bu gerçekleşsin. Büyük bilim insanlarımız çıksın. Her türlü imkânı çocuklarımızın hizmetlerine müheyya kılalım. Onları öyle yetiştirelim ki, akıllarının ışığıyla ve vicdanlarının sesiyle yollarını, yönlerini bulsunlar ve yaşasınlar. Bir yapının, zümrenin tahakkümüne girip, akıllarını ve vicdanlarını oraya teslim edip, diğer zümrelere karşı önyargılı olmasınlar. Tek hakikat olarak kendilerini görmesinler ve diğerlerini kendi hakikatlerine göre değil, Allah’ın hakikatlerine göre değerlendirsinler. Merhametimiz gazabımızdan önde gitsin. Vicdanımız hayatımızın anayasası olsun. Her işimizi sevgiyle, el birliğiyle yapalım. Tevazuumuz kibrimizi yok etsin. Birbirimize saygı duyalım. Aklımız düşünsün, vicdanımız hissetsin ve ona göre istikametlerimiz belirlensin. Kimsenin kimseye üstünlüğü ve ayrıcalığı olmasın. Ülkemiz kalkınsın, güçlensin, milletimiz mutlu ve huzurlu olsun. Kimse yarınlarından endişe etmesin. Gülümseyen çocuk yüzleri aydınlatsın dünyayı. Çocuklarımız çiçek çiçek açsınlar, baharı getirsinler, şarkılar söylesinler, kimse kıyamasın onlara, onlara kıyan cellatlar yaşamasınlar ve kirletmesinler dünyamızı. Filhakika hiçte zor değil böyle şeyler. Bilakis, yemin ediyorum çok kolay yapılabilecek şeyler. Sadece ama sadece insan olduğumuzu, bir gün ölüp gideceğimizi, sahip olduğumuz her şeyden kopup ayrılacağımızı ve muhakkak her şeyin hesabının tek tek sorulacağını bilelim, anlayalım, hissedelim ve kavrayalım kâfi. Bilakis, sevgiye, huzura, kardeşliğe, mutluluğa, birlikte gülüp eğlenmeye, aynı dilden şarkılar terennüm etmeye ve yaşamak sevincini duyumsamaya aç ve muhtaç olarak yaşar ve böylece tükenir gideriz.

Sayın Cumhurbaşkanım! Büyük fikir devi üstat Sezai Karakoç’un fevkaladenin de fevkinde olan sarih ve beliğ ifadesiyle; insançocukları içinden sus diyenler sanıyorlar ki, sustuğumuz zaman mesele kalmayacak. Oysa biz sussak tarih susmak bilmeyecek, tarih susturulsa, hakikat susmayacak. Sus diyenler, sustuğumuz için kafalarının ağrımasından ve yüreklerinin sızlamasından kurtulacaklarını sananlar bilmiyorlar ki, vicdan azabı diye bir şey vardır. Vicdan azabı dinse, tarihin azabı başlayacak, tarihin azabına merhem bulunsa, Allah’ın azabı durdurulamayacak. Ve Aliya’nın söylediği gibi; bir gün hatırlayacağımız şey, sadece suskun dostlar olacaklardır, haykıran dostlar değil. Allahüekber! Bir insanı sevmek ayrıdır, o insanın yanlışına yanlış demek apayrıdır. Yanlışı söylenen ya da yanlışı söyleyen insan kim olursa olsun, düşünce örgüsü ne olursa olsun fark etmez bu. Yeter ki işin içinde samimiyet, dürüstlük, asalet olsun. Bendeniz kardeşimin yanlışına yanlış diyemiyorsam, kardeşlik nedir sorgularım. Kardeş kardeşi korumuyorsa, o kardeşin düşman olup olmadığını sorarım. Hani ancak müminler kardeştiler ilkemiz vardı bizim ne oldu ona derim kalbimin dip derinliklerinde. Maalesef bilinçsiz ve cahil insançocuklarıyız. Okumuyoruz, düşünmüyoruz, hissetmiyoruz. Okusakta anlamıyoruz. Rezil ve sefilane bir şekilde yaşayıp gidiyoruz. Hak nedir, hukuk nedir bilmiyoruz. Adaleti umursamıyoruz. Ahlak derseniz, orada zaten iflas etmişiz. Bir dinimiz var diye ahlaka ihtiyacımız kalmadığını düşünüyoruz. Bu yüzden de birbirimizi asla anlamıyoruz, anlamadan yargılıyoruz, vicdanımızın sesine kulak vermeden karar veriyoruz. Geçenlerde büyük fikir devi üstat Fuat Sezgin’i kaybettik, Allah rahmet eylesin. Bu toplumda kaç kişi haberdardı onun varlığından? Sonra cahil, bilinçsiz ve hasta bir toplumuz denildiği zaman söylenmedik laf kalmıyor. Gerçeği inkâr etmek, bizi, akıllı, bilinçli, sağlıklı kılacaksa eyvallah ama böyle değil ve olmayacak maalesef. Bakınız ne diyor o güzel insan, büyük düşünür; yöneticilerin kapsına giden âlimler ve o âlimleri kapılarına getiren yöneticiler ne kötüdürler, âlimlerin kapısına giden yöneticiler ve o yöneticileri tevazuu ve hakikat ile karşılayan âlimler ne güzeldirler. Bizler dengeyi kaybettik, orta yolu kaybettik. Ya ifrata yöneldik ya da tefrite. Bu da bizi mahvetti, perişan etti. Kendimizi kaybettirdi bize. Ne garip ki, bir düşünürün sözünden örnek vermek bile garipsenir oldu. Valla, billa, talla böyle bir hayatın içindeyiz. Çünkü örnek verdiğiniz sözler vicdanları acıtıyor, günah işleyen vicdanlar ise hakikatin hatırlatılıp vicdanlarının sızlamasına sebep olunmasından rahatsızlık duyuyorlar. Günah işlemeyelim demiyorlar da, hakikat sussun diyorlar. Ne acı bir hakikattir bu! Sayın Cumhurbaşkanım! Tıpkı mezkûr ifadelerimde ki gibi, devleti sevmek ayrıdır, devletin yanlışı olursa o yanlışa yanlış demek apayrıdır. Bir türlü anlayamadığım şey şudur; devlet tertemiz, pirüpak olacak ama insanlar namussuz, ********, lanetli olabilecek. Bu gerçekten nasıl mümkün olabilmektedir? Devlet güçlü olduğu için suçsuz, insan güçsüz olduğu için suçlu olmaktadır gibi bir çıkarıma ulaşıyorum buradan, yanlış mı düşünüyorum acaba? Hangi adalet anlayışı tolere eder bunu? Hangi vicdan onay verir buna? Merhamet bile ölür burada. Devlet derken, politik yapılanmalar değişseler bile değişmeyen mekanizmadan bahsediyorum burada. Bir gerçeği itiraf edelim, devletin haberdar olmadığı bir şey var mıdır Allah aşkına? Bir devlet neyin iyi, neyin kötü olduğunun farkında değil midir? Kimin doğru, kimin yanlış olduğunu bilmez mi? Her vatandaşının cemaziyülevvelini bilmez mi, biliyorsa ona göre hareket etmesi gerekmez mi? Ona göre hareket etmediği zaman, vatandaşını tecziye etmesi Allah’ın adaletine mugayir hareket etmek olmaz mı? Bilakis o devlet niçin devlettir, nasıl devlettir? Öyleyse, devlet böyleyse, merhamet etmesini de bilecektir, bilmelidir, bilmek zorundadır. Çünkü devleti devlet yapacak olan şey budur. Devlet ancak yaşattığı kadar devlettir ve ancak böyle yapabildiği kadar varolmayı, yücelmeyi, yükselmeyi hak eder. Şeyh Edebali ne diyordu? İnsanı yaşat ki devlet yaşasın diyordu. İnsan yaşarsa devlet yaşar ve yaşayacaktır. İnsanını yaşatmayan devlet nasıl yaşayacaktır? Devlet bizim devletimizdir. Bizim olan devlet sevilmez mi? Kuşkusuz sevilir ama devlet bizim diye, her yaptığına da doğru olarak bakamam ki, bakarsam şayet devletin bir tek yanlışı yüzünden mahrum olan, acı çeken, azaba gark olanların yüzüne bakamam. Ki, devlet benimdir ama benim Allah’ım değildir!
__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-07-18, 21:55 #622
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Sayın Cumhurbaşkanım! Aşkın, sevginin, hüznün üstadı, gönül insanı, güzelinsan Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi, bendeniz de bu çağdan nefret ettim, etimle, kemiğimle nefret ettim. Öyle yoz, saçma, anlamsız, rezil, kof bir çağ ki, ne anlamak mümkün, ne de hazzetmek. Ne insanın da tat var, ne yaşamında ve ne de nimetinde tat var. Tam anlamıyla bir bunalım çağı. Yerden ayaklarım kesilse, farkında olmadan kanatlanıversem, ansızın beliriveren bir rüzgârla uçuversem ve çok garip uzaklara gitsem ve de yere düşmesem deyiveriyorum bir an. Gönlüm yerden kesiliveriyor, duygularım bendenizi sonsuz uzaklara alıp götürüyor, derin iç çekişler yaşıyorum. Yer sıkıyor, boğuyor, göğün maviliğine karışıp gitmek, öylece boşlukta süzülmek istiyorum. Koca gövdemden kopup gitmek isteyen bir şeyler var gibi sanki, gövdem de tutsakmışta gövdemi yarıp fırlayıp çıkmak istiyormuş gibi oluyor. Sadece ama sadece şiirin egemen olduğu bir hayal dünyasına gitmek, yok olmak, baştanbaşa şiirleşivermek istiyorum. Kaybolup gitmek, yitmek istiyorum. Şiirsiz, müziksiz, düşsüz, kitapsız bir dünyada yaşamak, cehennemde yaşamaktan farksız geliyor. Cellatlar kana buluyor hayatı. Küçücük çocukların katledilmesi yüreklerimizi dağlıyor. Düş kırıklıkları yaralıyor insanı. Umutlarınızı kaybediyorsunuz yavaşça, sessizce. Usulca yığılıp kalıyorsunuz kirli ve kanlı dünyanın eteğinin dibine. Kardeşçe yaşamak imkânsız bir umut muydu yoksa diyorsunuz? Sevgi kuru bir ifadeden ibaret miydi? Yaşamaya tutunmak, yaşamak için bir sebep bulmak için miydi? Ne gariptir ki, en temiz bildiklerimiz bile, hesapların en kirlisini yapmaktan imtina etmiyorlar. Niye böyle ki bu hayat? Haddizatında çok iyi biliyorum sanki; insan istemiyor, mutlu, güzel ve kardeşçe yaşanılan bir dünyayı. Yoksa niçin olmasın ki? Cellatların olmadığı, çocukların güldüğü bir dünyayı yaratmak gerçekten imkânsız mıdır? Ya bilmiyoruz ya da bilmek istemiyoruz; her suç, topluma yöneltilmiş bir sorudur haddizatında. Cevaplayamadığımız sorulardan kurtulmuş mu oluruz? Kimdir suçlu, niçin suça yönelmektedir, nasıl suç işleyebilmektedir, kimler eliyle suça bulaşmaktadır? Bize, insanların kardeşçe yaşadığı, mutlulukla dolu, çocukların ağız dolusu gülebildiği, özgürce oynayıp eğlenebildiği bir dünya lazım. Bu da, suçları ve suçluları azaltmaktan geçiyor, bu da kadim insanlık değerlerine yeniden dönmekten geçiyor. Vicdandan, merhametten, sevgiden geçiyor. Ruhsuz kalmış gövdeleri, yeni bir ruhla yeniden diriltmek gerekiyor. Ama samimiyet gerekiyor ilk evvelde, zira samimiyet olmazsa, yapabileceğimiz hiçbir şey olmaz. Samimiyet nedir? Bir şeyi yapmak için gerçekten, sahici adım atmak demektir. Konuşmak değil yapmak demektir. Dünyadan feragat edebilmek, bir şeyler olması için fedakârlık yapabilmek demektir. Laf üretmekle olmuyor ki. Pratiği olmayan teori ne işe yarar ki? Bizler, ruhumuzu kaybetmişiz maalesef! İnsan dünyanın ruhu olduğuna göre, insanda ruhunu kaybettiğine göre, dünyanın cehenneme dönmeme imkânı var mıdır ki Sayın Cumhurbaşkanım?

Sayın Cumhurbaşkanım! Ne insanlıkla ne de hayatla uzlaşabiliyorum. İnsanlık maalesef hem anlayışsız hem de cahil, nankör ve hasta, hayatta pislik ve kötülüklerle dolu. Şerefim ve namusum üzerine temin ederim ki, insanlık ailesinin tüm fertlerini kastetmiyorum burada, zira böyle bir şey ***********lik olur ve böyle bir yargıda bulunacak kadar *********** değilim. Amma velakin kahir ekseriyeti kastediyorum elbette ki. Vicdansızlık, merhametsizlik, sadece kendini düşünme, bana dokunmayan bin yaşasıncılık almış başını gitmiş. Menfaatlerinin ve dünyanın zebunu olmuş, parayı, maddeyi ilahlaştırmış bir insanlık ailesi dâhilinde yaşıyoruz, adına yaşamak denirse. Yemin ediyorum, insanlık okumuyor, anlamıyor ve düş kuramıyor. İnsanlık yere gömülmüş sanki ve yerin karanlığında kaybolup gitmiş, bir türlü göğe yönelemiyor, bakamıyor bile gökyüzüne. Bir kere baksa belki de çok şeyler görecek ve anlayacak aslında nasılda tutsak olduğunu. Gökyüzünden şiirler yağacak belki de gönlüne ama istiyor mu bunu? İnsan münhasıran bakıyor, münhasıran okuyormuş gibi yapıyor, münhasıran ezberliyor. Ama asla anlamıyor. Valla billa talla belli olurdu anlasa. Bunu hissedersiniz inanın. Bu bir marifet değildir ki, sadece gözlemek ve hissetmek kifayet eder bunu ihsas etmek için. İnsançocukları sadece biliyorlar ama anlamıyorlar, bilgileri de münhasıran ezberden başka hiçbir şey olmuyor. İnsançocuğu Meriç’ten, Topçu’dan, Şeriati’den, Karakoç’tan, Aliya’dan sözler ezberliyor, bunları zaten derinlemesine okumuyor, ezberlediği sözlerle ahkâm kesiyor ama aslında inanmıyor da o sözlere, okuduğu sözlerden tek bir eylem yaratamıyor, çünkü o sözleri anlayarak, hissederek okumuyor. Sözleri okuyor, sözler gövdeye çarpıp geri dönüyor, dağılıp, yok oluyor. Ne kafaya giriyor, ne kalbe iniyor ve ne de vicdanın sesine kuvvet oluyor. Tıpkı Kur’an’ı sadece öylesine okuyup piyasada ayetlerle ahkâm kestiği ama okuduğu ayetlerden tek bir davranış üretemediği gibi. Bendeniz ise okuduklarımla yaşananlar arasındaki paradoksa bakıyorum ve kafayı yiyorum. Böyle olamaz, böyle olmamalı diyorum. O zaman niye okuyoruz diye soruyorum, sorguluyorum. Öyle ya, eğer eyleme dönüşmeyecekse bilgimiz, niçin ediniriz o bilgiyi? Bu her kesim için böyle. İslamcı İslam’dan bihaber, Milliyetçi vatandan bihaber, Solcu adaletten, özgürlükten bihaber ama iş konuşmaya geldiği zaman sanki haberdarlarmış gibi ahkâm kesmeye bayılıyorlar. Herkes bildiğini ve savunduğunu sandığı şeyi, aslında ne biliyor ne de savunuyor. Çünkü hepsi reel politiğin zavallı kurbanları. Her daim demişle kalıyor. Meriç şunu demiş, Topçu onu demiş, Şeriati bunu demiş, Peygamber şöyle demiş. Eee sen diyorsun? Bende dediklerini söylüyorum ya oluyor cevap zımnen, tabi açıktan söylenmez bu! İşte insanlık olarak bizim özümüz, özetimiz bu maateessüf. Yani tam olarak fikrin sefaleti. Fikirsel sefalet, yaşamda da sefaleti tevlit ediyor ister istemez. Burada büyük fikir devi üstad Mevdudi’nin muhteşem ifadesi söylenmeden olmaz kuşkusuz, ne diyor üstat; inançlarınız hakkında ne söylerseniz söyleyin, gerçeği meydana getiren uygulamalarınızdır. Sadece konuşmak hiç bir anlam taşımaz. İşte hakikat budur haddizatında ama bunu da anlayabilmek, kavrayabilmek gerek. Bir dinimiz olduğunu, olduğunu sandığımız dinimize inandığımızı düşünüyoruz ama gerçekten bir dinimiz olduğuna ve olduğunu düşündüğümüz dinimizi yaşadığımıza inanıyor muyuz acaba?

Sayın Cumhurbaşkanım! İnsanın tutarsızlığı hayatta da tutarsızlıklara sebep oluyor ve bu durumda, yaşamı yaşanmaz kılıyor. Haddizatında çok ince bir noktadır burası. Zaten derinliklere, inceliklere, detaylara dikkat kesilmeyince fark edilmiyor bu tür yönler. Ki, insanlar tam da buraları fark edebilseler, hissedebilseler zaten bu dünyada vicdansızlık, merhametsizlik, zalimlik diye bir şey de olmayacak, kalmayacak ama nafile. İnsanlarda, maateessüf kalıpsal ve kabalama yaşıyorlar. Hep sanarak yaşıyorlar. Şöyle sanıyorlar, böyle sanıyorlar, öyle sanıyorlar ama hiçbir zaman gerçek, sandıkları gibi olmuyor, olamaz da zaten. Bir dünya öneriyorlar mesela, ama önerdikleri dünyalardan kendilerinin bile haberi yok. Neyi önerdiklerini, niçin önerdiklerini, önerdiklerinin insanlığa neler getireceğini ya da insanlıktan neleri alıp götürebileceğini bilmiyorlar. Şöyle ki; Proudhon’u, Bakunin’i, Stirner’i vs. vs. vs. bilmezler ya da bunların isimlerini bilirler ama eserlerinden bihaberdirler, buna rağmen Anarşist bir dünya önerirler. Keza, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i vs. vs. vs. bilmezler ya da bunların isimlerini bilirler ama eserlerinden bihaberdirler, buna rağmen Komünist bir dünya önerirler. Hakeza, Erol Güngör’ü, Peyami Safa’yı, Dündar Taşer’i, Seyid Ahmet Arvasi’yi vs. vs. vs. bilmezler ya da bunların isimlerini bilirler ama eserlerinden bihaberdirler, buna rağmen Milliyetçi bir dünya önerirler. Ve hakeza, Seyyid Kutup’u, Mevdudi’yi, Hasan el-Benna’yı vs. vs. vs. bilmezler ya da bunların isimlerini bilirler ama eserlerinden bihaberdirler, buna rağmen İslamcı bir dünya önerirler. Ve bu insanlar, kendilerini Anarşist, Komünist, Milliyetçi, İslamcı olarak tanımlarlar. Kavramsal olarak tanımlamakla her şeyin öyle olacağını sanırlar. Şimdi bendeniz nasıl böyle bir tanımlama yapabilirim ki? Asla yapamam. Binaenaleyh, bendeniz hayatta ki herkese fikir sahibi olarak bakamıyorum. Bir insan hangi fikirden olduğunu söylüyorsa, en azından o fikirde bazı şeylere sahip olacaktır. Ben şöyleyim demekle olmuyor ki. Belki de insanlar ne olduklarını, kim olduklarını, oldukları şeyi bilseler her şey çok daha güzel olacak. Bilmedikleri ama bildiklerini sandıkları için hiçbir şey olmuyor. Zira bildiklerinin doğru olup olmadığını da sorgulayamıyorlar bilmeyince. Senkronize düşünemiyorlar, analitik düşünemiyorlar, kendi kendilerini murakabeye tabi tutamıyorlar. Uyuyanları uyandırmak kolaydır da, uyanık olduğunu sananları uyandırmak imkânsızdır. Durum, burada da aynıdır maalesef. Bilmeyene belki öğretebilirsiniz ve kendi de öğrenebilir ama bildiğini sanıpta bilmeyene neyi öğreteceksin ya da neyi öğrenebilir? Bu türler bildikleri her şeyin doğru olduğunu sanırlar. Zaten her şeyi bildiklerini sanırlar. Bir şey yaptıkları zaman doğru şeyi yaptıklarını düşünürler. Yaptıklarının hangi sonuçları doğuracağını asla umursamazlar. Zira yaptıklarını da, yaptıklarının doğuracağı sonuçları da ne şekilde olursa olsun peşinen kabullenmişlerdir. İyi de olsa, kötü de olsa, bilmeden kabullenmişlerdir. Gerçeği söylediniz mi, yargılanıyorsunuz acımasızca, küfre, hakarete uğruyorsunuz. Ama gerçek bu değil mi, bu değil mi ama gerçek Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına? Hayır, gerçeği göz göre göre nasıl inkâr edebiliriz ki? Böyleyiz işte böyleyiz, hepimiz böyleyiz. Böyle değilsek, dünya niye böyle, hayat niye böyle o zaman? Bahsettiğimiz nice sıkıntıların en diplerinde de bu yatmaktadır filhakika. Bilmeyen insanda, anlamayan ve hissetmeyen insanda vicdan nasıl oluşabilir, merhamet nasıl filizlenebilir? Böyle olduğu için, kimse birbirini dinleyemiyor, anlayamıyor, dinleme ve anlama olmayınca da aynı dil oluşamıyor. Çünkü herkes kendisinin mutlak hakikat olduğunu ve hakikati tüm yönleriyle bildiğini düşünüyor. Ve önyargı temelinde birbirleriyle ilişki ve iletişim kuruyorlar. Böyle olunca da çok kolay bir şekilde aldatılabiliyorlar, uyutulabiliyorlar ve kullanılabiliyorlar. Yaşayamıyorlar ama yaşatıyorlar ve sadece izliyorlar yaşayanları. Belki birbirlerini sağlıklı olarak dinleyebilseler, anlayabilseler, kendilerinde ki kusurları fark edip, daha nesnel temellerde konuşabilecekler ve doğruyu bulabilecekler ve güzel bir dünya kurabilecekler el ele, gönül gönüle, farklılıklarına rağmen kardeşçe yaşayabilecekleri bir dünya kurabilecekler belki de. Cellatların olmadığı, çocukların ölmediği, açların bulunmadığı, herkesin ağız dolusu gülebildiği ve yaşamak sevincini duyumsayabildiği bir dünya!

Sayın Cumhurbaşkanım! Okuyan insandan, düşünen insandan korkulur mu? Belki de şu hayatta tek emin olunacak insan okuyan, düşünen insandır. Ama insançocukları olarak garip varlıklarız. Kahir ekseriyetle okuyan ve düşünen insanlardan yana yanlış kanaatlere sahip oluyoruz. Tabi dürüst ve namuslu okumalı ve düşünmeli, okuyan ve düşünende. Neyi okursa okusun, nasıl düşünürse düşünsün fark etmez. Yeter ki namusluca okusun ve düşünsün, düşüncenin namusuna ihanet etmesin. Kitaba ihanet etmesin. Kalbine ve kafasına ihanet etmesin. Belki aykırı düşülebilir okuyan ve düşünen insanla ama asla ve kata zarar gelmez okuyan ve düşünen insandan. Çünkü hayata farklı bakar, her şeyi okur, biteviye bir düşün sürecine tabidir, her düşünce insanına saygı duyar bu tür insanlar. Düşünceyle savaşmanın, kavgasını okuyarak ve düşünerek vermenin kutsallığına inanmışlardır bu tür insanlar. Farklı okuma yapmaları, farklı düşünmeleri, farklı düşün ve yazın insanlarından istifade edip, paylaşımlar yapmaları bu insanaları kötü yapar mı, bunlardan zarar geleceği anlamına gelir mi böyle bir davranışa sahip olmaları Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına? Bu tür insanlar ancak iylik, güzellik, mutluluk olsun isterler. Herkes kardeş olsun isterler. Dünya adaletle, sevgiyle, huzurla dolsun isterler. Herkesin kalbi tertemiz, bakışı tertemiz, hareketi tertemiz olsun isterler. Okuyan ve düşünen için düşman yoktur ama faraza olsun diyelim, vallahi, billahi, tallahi düşmanına bile zarar vermez okuyan ve düşünen insan. Bilakis düşmanı bile dost kılmak için canını verir. Çünkü çok farklı bir dünyanın insanıdır o. Okuduğu ve düşündüğü için, bilmek, anlamak, idrak etmek, hissetmek, sormak ve sorgulamakla ve eylemlerini güzelleştirmekle meşguldür o münhasıran. Kendini bulmakla, bilmekle ve kendi olabilmekle meşguldür. Böyle bir durumda da kötülüğe ayıracak zamanı kesinlikle olamaz, bulamaz. Okuyan ve düşünen insan asla ve kata kötülük yapamaz, pislik yapamaz. Zaten onda derin bir vicdan oluşacağı için, yüreği de, beyni de kötülüğe, pisliğe yönelemez. Ahlaksızlığa temayülü olmaz okuyan insanın. Mesela; Kur’an’ı okuyan ve okudukları üzerinde düşünen bir insanı düşünelim, bu insan, kul hakkı yiyebilir mi, tek bir insana acı çektirebilir mi, bir cana kıyabilir mi, başkalarının sevincini kedere döndürebilir mi, bir insana iftira atabilir ve bir insanı jurnalleyebilir mi? Bilakis aşırı hassas davranır, bin düşünüp bir hareket eder. Kalbi mermahetle, aklı kötülüğü nasıl iyiliğe çevirebilirim düşüncesiyle dolu olur. Dürüstçe, sammice, namusluca okuyan bir insan, eğer okuduğunu anlıyorsa, anladığını kalbinin derinliklerinde hissediyorsa ve vicdanının emriyle eyleme dönüştürüyorsa, böyle bir insan, tek bir insana, hangi yönden olursa olsun zarar verebilir mi? Eğer tüm bunları yapıyorsa da, yapabiliyorsa da, nasıl okuyordur, düşünüyordur acaba ya da gerçekten okuyor mudur, düşünüyor mudur? Çünkü okuyan ve düşünen insan asla ve kata zalim olamaz, kötülük yapamaz, insana kıyamaz, insana ancak merhamet edebilir ve sevebilir insanı. Bu tür insanlar, neyi okurlarsa okusunlar, nasıl düşünürlerse düşünsünler, neye inanırlarsa inansınlar, hangi bakış ve görüş açısına sahip olurlarsa olsunlar, valla da, billa da, talla da tek bir insançocuğuna zarar vermezler, veremezler. Vicdanları, merhametleri engel olur onlara. Okumak ve düşünmek sonsuzcasına farklı bir eylemdir. Tabi namusluca okumak ve düşünmek elbette. Okumalıyız, düşünmeliyiz. Kim olursak olalım, hangi düşünceye sahip olursak olalım, hayata, dünyaya ve varlığa hangi yönden ve nasıl bakarsak bakalım, okumalıyız ve düşünmeliyiz muhakkak. Zira bize yönelmiş tüm kötülükler, kendi ellerimizle işledikleirmiz yüzündendir ve okumayıp düşünmeyince de güzel şeyler işlememiz muhal ender muhaldir. Okumak ve düşünmek, hiç olmazsa, bizleri vasıflı insanlar yapar, bilinçli insanlar yapar, hangi düşünce örgüsüne sahip olursak olalım farketmez bu. Bu dünya, eğer kötülükle, zulümle dolu ise, okumayan ve düşünmeyen insanlar yüzündendir münhasıran. İnsan OKU-mak ve DÜŞÜN-mek için vardır bir defa. Okumayan ve düşünmeyen insan, nasıl insandır acaba? Okuyan ve düşünenle, okumayan ve düşünmeyen aynı olur mu?

Sayın Cumhurbaşkanım! Bu mektubumu, büyük insan selinin tam ortasında, vicdanımın isyanı, dünya denilen cehenneme, gökyüzüne yönelmiş gözlerimden kanlı yaşlar olarak akarken yazıyorum. Samimiyetsizsem binler kez lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun bana ve yüce Rabbim şuracıkta alsın bu aciz gövdemden canımı. Keşke sesli olarak haykırabilsem tüm dünyaya! Belki bir gün... İnsanlığın sessiz acılarına tanıklık ediyorum. İnsanlığın bir şeylere nasılda muhtaç olduğunu ve kalbinin nasılda ağladığını öyle hissediyorum ki, vicdanım utançla kahroluyor. Ve insanlığın Müslüman vicdanına muhtaç olduğunu taaa derinden hissediyorum. Bir Müslüman vicdanıyla bakıyorum dünyaya, insanlığa ve tarihe ve büyük bir sorumlulukla, mesuliyet bilinciyle düşünüyor, hissediyor, konuşuyor, yazıyorum. Vicdanım zehirleniyor yavaş yavaş. Bizim bu dünyada ki vazifemiz neydi? Niçin gelmiştik buraya? Kim ve niçin ve ne olarak görevlendirmişti bizi? Ne yapacaktık ve ne yapıyoruz? Bir Müslüman olarak susmaya mahkum muyum bendeniz? Konuşursam suçlu mu olurum? Suçlu sayılır ve tecziye edilirsem, kim ne kazanır bundan ve bendeniz ne kaybederim ve biz ne kaybederiz? Ve hakikatte kaybediyor muyuz yoksa kazanıyor muyuz? Kazandığımızı sanırken, kaybettiğimiz çok büyük şeyler olabilir mi ve bu kendimiz olabilir miyiz, özümüz olabilir mi? Ne zaman anlarız ki neyi kaybettiğimizi ya da kazanıp kazanmadığımızı? Anladığımızda geride ve elimizde kalan ne olacaktır? Dünya da kazanmak ve dünyayı kazanmak, gerçekte kazanmak mıdır? Yoksa bu büyük bir yanılgı olabilir mi? Bendeniz münhasıran Allah’ın hakikatini haykırmak için var olduğumu düşünüyorum burada ve Allah’ın adaletini ikame etmek için kavga vermem gerektiğine inanıyorum. Birgün geriye dönüp baktığımızda ve neyi bıraktığımızı görünce ne düşüneceğiz? Birgün çocuklarımız nasıl okuyacaklar yazılanları? Nasıl okumalarını isteriz onların? Onlara bıraktıklarımızı gururla anlatabilmelerini ve asla utanmamalarını isteriz değil mi? Biz bir şeyler yaparken acaba bir şeyleri sessizce yıkıyoruz da farkında mı değiliz? Tarih öyle acımazsızdır ki Sayın Cumhurbaşkanım, her şeyi kaydeder. Ve bir gün her insan sadece yazılanları okur, okumalarını istediklerimizi değil. Çünkü artık her şey tarihe emanettir ve kimse bırakılmış bir emaneti değiştirmeye muktedir olamaz. Yazılanları kimsenin değiştiremediğine ve herkesin sadece yazılanları okuyup ona göre karar verdiklerine bizatihi zat-ı alileriniz de şahitsiniz. Kötü bir mazi bırakanların yakasını kendi elleriyle bıraktıkları asla bırakmıyor. İşte bu sebeple yeni bir tarih yazmak isteyenlerin tarihi nasıl yazdıklarına ve yazacaklarına olabildiğince titizlikle ve hassasiyetle dikkat etmeleri iktiza eder. Her fert bir toplum içinde yaşasa da bireysel bir varoluş yasasına da tabidir ve kendi tarihini yazar. Bendeniz kendi tarihimi korkarak ve susarak yazmak ve utançla okumak istemiyorum. Geriye dönüp baktığımda hemen yüzümü geri çevirmek istemiyorum. Bendeniz vicdanın yönlendirdiği ve yönettiği eylemlerden başka hiçbir şeye ortak olamam. Bu dünya bizim vatanımız değil, buna inanıyorum artık. Biz buraya düşmüşüz, bir cehennemin içindeyiz ve yanıyoruz, cennet ırmaklarında ateşimizi söndürmek istiyoruz ama önce o ırmağa erişmemiz gerekiyor. Buraya kibir, güç, para, şöhret egemen olmuş. Bunu derinden hissediyorum. İbadetler bile münhasıran basit birer ritüelden ibaret kalmış artık. Değerler iflas etmiş. İnsan menfaatlerinin zebunu olmuş. Kimsenin gözü kimseyi görmüyor. Dillerde yüce olgular, eylemlerde ise koskoca bir hiç oluşluk görüyorum. Ama bizler buradan bu cehennemden de kurtulmaya çalışmalıyız ve ateşin şiddetini azaltmak yoluna gitmeliyiz. Bu dünya alçalmışların, alçakların vatanı gibi geliyor bendenize. Nasıl hayvanların gerçek vatanı ise, biz insanlar için sahte bir vatanmış gibi geliyor. Bizim gerçek yurdumuzun ise cennet olduğuna inanıyorum ve biz düşmüşüz, alçalmışız. İnsan çok yanıldığı ve yanlış yaptığı için neyin ne olduğunu bilmiyor. Zaten düşmesi ve alçalması da bu yüzdendir. Kömür ile Elmasın farkını düşünüyorum bazen eskiden okuduklarımın da yardımıyla. Basıncın şiddeti belirliyor gibi geliyor ikisinin de kaderini. Basıncın yoğunluğu ve dayanıklılık yaratıyor ikisini de ve neticede biri yanıyor, diğeri baştacı oluyor. İşte insan da böyle ya dayanacak ve baştacı olacak ya da dayanamayıp yakılacak ve yok olacak. Bendeniz bir insançocuğu olarak şerefli halkedildim ve bana tevdi edilmiş o kutsal emaneti kirletmek ve kaybetmek istemiyorum. Son nefesime kadarda, sahip olduğum Müslüman vicdanıyla, kadim insanlık değerleri temelinde ve aklımın ışığıyla bakacağım dünyaya. Bakışımda, görüşümde, düşünüşümde, algılayışımda, anlayışımda, hissedişimde, konuşuşumda, yazışımda hep bu temelde olacak.

Sayın Cumhurbaşkanım! Ömrünü okumaya ve düşünmeye adamış, her düşünce adamına saygı duymayı şeref bilmiş ve bu uğurda gözlerini karanlığa teslim edip aydınlığa veda etmiş ama gerçekte her daim gerçek aydınlığın tam ortasında yaşamış (zira gerçek aydınlık beynin ve yüreğin aydınlığıdır) büyük üstad Cemil Meriç der ki; saygıyı hak eden ve saygıya layık olan insan, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden ve düşüncelerini ve hislerini haykırmaktan hiçbir şekilde çekinmeyendir. Şimdi üstadımın bu sözlerini okuyorum, üzerinde analitik ve senkronik bazda düşünüyorum, kelime kelime her boyutuyla tetkik ve tahlil ediyorum ve hakikatten bir cüz olduğuna kanaat getiriyorum, nihayet muktezasını tatbik etmekte herhangi bir sakınca görmüyorum. Ki, zaten bir insan kendi düşüncelerini ve hislerini izhar edemiyorsa, orasının cehennemden hiçbir farkı yoktur. Orada hürriyette, adalette, insan haysiyetine saygı da yoktur. Velakin insançocukları öyle acayip bir kafaya ve gönüle sahipler ki hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Çünkü kafalarını ve gönüllerini başkalarının ellerine teslim ediyorlar ve tamamen dünyaya dalıyorlar, böylece de sorumluluklarından kurtulduklarını sanıyorlar. Artık onların yerine başkaları düşünüyor ve hissediyor. Oysa bu durum, hakikatte köleliğin en ağırıdır. Ne acınası bir durum. Filhakika en tehlikeli insan tipi de budur ve insanlığın başına gelen belalar da, felaketler de hep bu tipler yüzünden gelmiştir. Büyük fikirler, bu tipler yüzünden iflas etmektedirler. Kutsal olgular bu tipler yüzünden haksızca yargılanmaktadırlar. İşte hayat bu sebeple çekilmez bir hal alıyor. Çünkü hayat münhasıran bu yüzden ve bu türlerin yüzünden, okuyanlar, düşünenler, soranlar, sorgulayanlar, hissedenler ve kutsal ve yüce olgulara tam bir sadakatle bağlı olanlar için tam anlamıyla bir cehenneme dönüşüyor. Oysa herkesin okumak ve düşünmek, sormak ve sorgulamak gibi bir sorumluluğu vardır. İradesini özgürce ortaya koymak, aklını kullanarak özgürce düşünmek ve yüreğinde ki duygularını özgürce ifade edebilmek ve kendi kaderine özgürce yön verebilmek gibi bir sorumluluğu vardır. Böyle olduğu için, insançocukları çok kolay şekilde yönlendirilebilmekte, atomize edilebilmekte ve birbirine düşman edilebilmektedirler. Ama bunu farkedip gereğini yapacak insançocukları nerededir? İnsançocuklarını, bir araya gelmelerini imkansız kılacak şekilde bin parçaya bölmüşler, her parçanın bünyesine öyle böyle bir düşünce zerketmişler ve irili ufaklı parçaları daima birbirleriyle çatıştırmışlar ve bu durum insançocuklarına sürekli kaybettirirken, bu durumu yaratanlara sürekli kazandırmış. İnsançocukları ilk evvelde neyi aradıklarını, neyin peşinde koştuklarını anlayacaklar, sonrada gerçekte neyi aradıklarını ve neyin peşinde koşmaları gerektiğini öğreneceklerdir. Bunu yapmadıkları müddetçe hep yanılgı içinde yaşayacaklar ve kaybedeceklerdir. Bir gün gerçeği algılayıp, anlayacaklardır ama yapabilecekleri hiçbir şey olmayacaktır. Aslında herkes aynı şeyi aramaktadır ama aradığını doğru şekilde aramamaktadır. Büyük olanı aramaktadır ama küçücük şeylerde takılıp kalmaktadır. Yani gerçek ideallerini, hiçbir anlamı olmayan küçük ve ucuz hesaplara feda etmektedirler. Oysa sen ben, şu bu yoktur, gerçek vardır ve gerçek olana adanmak kazandıracaktır. Herkes ferdi hesaplarını ve menfaatlerini bir kenara koyup, ortak hesaplarının ve menfaatlerinin peşinden koşacaklardır. Bilakis, bu dünyada, insançocukları acılardan acılara sürgün olmaktan asla kurtulamayacaklardır. Yaşamak sevincini bir an bile duyumsayamayacak ve tadamayacaklardır. Öyleyse ortak iyilikte, büyük gerçekte ve ortak gayede birleşmekten başka yol yoktur.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-07-18, 23:19 #623
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Sayın Cumhurbaşkanım! Yaşayan büyük fikir devi üstad İsmet Özel’in bir sözü var, derler ki kendileri; millete laf anlatmak gibi bir zarureti ittihaz edemiyorum, böyle bir şeyi yapmak uğruna sözümü, sesimi ve duruşumu değiştirmeye tevessül etmeyecek, olduğundan farklı göstermeye çabalamayacağım. Kesinlikle katılıyorum. Zira millete laf anlatmak için niçin özel bir gayret sarf edilsin ki, bırakalım millet anlamak çabasında bulunsun. Çünkü üstad böyle yaptığı zaman, millet kımıldamaya bile gerek duymayacak, yatmaya, uyumaya devam edecek ve bu meyanda üstadın kendisi maalesef geriye gitmeye mahkûm olacak ve kendi eliyle kendi ilerleyişine sekte vurmaktan kurtulamayacaktır bu sefer. Maalesef herkes alışmış, birileri anlatsın da anlayayım, anlatmayanı anlamak için niçin çabalayayım diye düşünüyor. Düşünce bedava, ekmek bedava, o zaman düşünmeye, çalışmaya ne gerek var? Alışmışız, kendimizin yerine başkalarını düşündürmeye, ekmeği çalışmadan kazanmaya. Böylece zımnen köleliği de ittihaz etmişiz, kanıksamışız ve hiç rahatsızlık duymuyoruz. Zira veren ve düşündürmeyip düşünen, yolları, yönleri belirler, kaderi tayin eder ve istediği gibi şekil verir. Burada da insanın kendisi yoktur, istenilen insan vardır ve bu haddizatında insanın hiçleşmesi demektir. Tabi bunu idrak edecek insanlık nerededir? Böyle bir insanlığın yükselmesi, terakki kaydetmesi, yücelmesi, yenilikler üretmesi kabil midir? Kendini araması, bulması ve kendi olması, kendi kaderini çizmesi kabil midir? Ne kadar acınası ve utanılası bir halet-i ruhiyedir bu Yarabbi. İnsanlık istiyor ve zımnen diyor ki, benim seviyeme inilsin, ben niçin seviyemi yükseltmek için zahmet edeyim ki? Böyle bir insanlığın hak ettiği ne olabilir ki? Burada insanlığı zemmetmiyorum ama burada ki tavrı çok çirkin buluyorum. Haddizatında üstat ne kadar da böyle söylese de, yüreğinde ki derin kederi de duyumsayabiliyorum, zira derin bir çaresizlik ve çıkmaz içinde olduğunu da biliyor, mezkûr sözü söylemiş olmasına rağmen. Filhakika kendileri istiyorlar ki, millet okusun, düşünsün, anlama çabası içinde olsun, bir şeye ulaşmak için birazcık ter, yaş akıtsın, emek sarf etsin. Ama olmuyor, olmuyor, olmuyor. Maalesef, yan gelip yatmaya alışmışız, hem de çok kötü alışmışız. Zihnen çürümüşüz ve bu çok acı yemin ediyorum. İlk evvelde zihinlerin uyandırılması, diriltilmesi, temizlenmesi ve insanileştirilmesi iktiza ediyor ama nasıl, ne şekilde olacak bu? Soru sormayı ve sorgulamayı bir öğrenebilsek, kuşkusuz düşünmeyi de öğreneceğiz, düşündüğümüz zamanda karanlığın kara bulutları dağılmaya başlayacaktır ve biz aydınlanan yerde kendimizi göreceğiz! Bizler herkesin yaptığını değil, herkesin yapamadığını yapmak mecburiyetindeyiz, bilakis sığ ve sıradan bir sürü olmaktan kurtulup varoluş çabasında olamayız. Zira dünyada ki en zor şey; kendin olabilmektir.

Sayın Cumhurbaşkanım! İnsan seli akıyor gözlerimin önünden. Herkes kendi dünyasında, kendi dertleriyle baş başa ve bir telaş içinde koşuşturuyorlarmış gibi sanki. İnsanlığın psikolojisini bir türlü anlayamıyorum. Ne düşünür, hangi duygular içindedir, hiçbir ipucu yok. Çok mu mutlular, keyfîleri çok mu yerinde ki? Hiç mi yaşamaya sevdalı değiller ki? Ya da yaşamak sevinci nedir biliyorlar mıdır ki? Dünyada varolmayı, öylesine koşuşturmayı yaşamak mı sanıyorlar acaba? Alışılmış, sıradan bir hayatın mahkûmlarıymış gibiler. Gerçi yapabilecekleri ya da yapmalarını istediğimiz ne var ki? Dünya hepsini zincirleyip, tutsak kılmış gibi görünüyorlar. Kardeşlermiş gibiler ama birbirlerinden kopuklar, çok farklı gezegenlerde yaşıyorlarmışcasına bir resim veriyorlar. Birbirilerini görüyorlarmış gibiler ama birbirlerinden öyle habersizler ki, bunu çok sarih olarak hissedebiliyorsunuz. Haddizatında çok şeyi hak ediyorlar ama neyi hak ettiklerinden bihaberler gibiler. Koskoca bir boşluğun içinde, ayakları yerden kopukmuş gibi, bir selin üzerinde ki maddeler gibi akıntıda sürükleniyorlarmışcasına yaşıyorlarmış gibiler. Yıldızlar ışığını akıtsın diyorsunuz, geceler de aydınlığı taşısın istiyorsunuz, kuşlar gece de uçsunlar diye hayal kuruyorsunuz, olmuyor işte olmuyor. Yürüyorlarmış gibiler ama kıpırtısız gibiler de aynı zamanda. Dünyaya itaat etmiş, hayata teslim olmuş, korkuya köle olmuş bir insanlık neyden rahatsız olabilir ki? Böyleyse, yürek yaşamaya nasıl özlem duyabilir ki? Aklı aktif olmayan insanlığın gönlü aktif olabilir mi ya da gönlü suskun olan insanlığın aklı konuşabilir mi? Bilmiyorum niye böyle oluyor? Belki de yaşamaya sevdalı ve hüzne yuva olmuş bir günlüm olduğu için böyle şeyler tasavvur ve tahayyül ediyorum. Bilmiyorum çok farklı bir yaşamı özlüyorum. Dünyada canlı olarak varolmayı, dolaşmayı yaşamak olarak algılayamıyorum. Yaşamanın özünün dünyada maddi varlığımın varolması olarak düşünmüyorum. İnsanlar madden varlarsa ve maddeyle varlarsa bunun yaşamak olduğunu sanıyorlar, bunu insanlarla iletişim kurduğunuz zaman duyumsuyorsunuz. Ağzını açan paradan söz ediyor, insanın yoksulu da para diyor, kompradoru da para diyor, başka hiçbir şey demiyorlar. Kimse yaşamaktan söz etmiyor. Böyle olunca da maddeye sahip olmak adına kendilerinden vazgeçmeyi, köle olmayı, yaşamı unutmayı tercih ediyorlar. Yaşamayı değil, parayı, gücü, şöhreti arzuluyorlar, istiyorlar. Onlara istediklerini verenlerin de kulu, kölesi olmakta tereddüt etmiyorlar ve rahatsızda olmuyorlar bundan. İşte bu sebeple, düşünmeye de gereksinim duymuyorlar. Soruları olduğunu, sorguladıklarını hiç sanmıyorum. Hesapsız kitapsız bir itaat içindeler dünya karşısında. Böyle bir insanlık yüce şeylerden bahsetse bile ne kadar sahici olabilir ki? Böyle bir insanlık, ter nedir, yaş nedir, kan nedir, emek nedir bilebilir mi, bilse bile anlayabilir mi? Neyi hak edip, neyi hak etmediğini anlayıp, kavrayabilir mi? Böyle olunca da her gün biraz daha uzaklaşıyoruz kendimizden ve insanlıktan ve çürüyoruz, çürüdükçe de çürütüyoruz her şeyi. Kaç git buralardan, beni de götür kendinle diyor gönlüm ama aklım duvar oluyor önümde, düşün biraz diyor, nereye ve nasıl, gittiğin yerin farkı olmalı değil mi, peki var mı diye sorduruyor, sorgulatıyor. İkna olmaktan başka çaren kalmıyor. Aklım düşünüyor, soruyor, sorguluyor, gönlüm hissediyor ve yaşamak diyorum başka da bir şey bilmiyorum. Sözlerimle, sevgimle, özlemlerimle güzel bir geleceği, yaşamak sevincini getireyim istiyorum. Her kelimem çiçek çiçek açsa gönüllerde, rayihalar saçsa karanlık dünyalara, baharı muştulasa, yarınların belirsizliği kaybolsa dünyamdan diyorum. Korkuyu değil, cesareti görsem diyorum gözlerde. Cehaletin değil, bilincin fışkırdığını duyumsasam istiyorum, masum ve mahzun çehrelerde. Sussalar da, suskunlukları içinde haykırdıklarını; yaşayıp gidiyorlarsa da öylesine, bir şeylere özlem duyduklarını hissetmek istiyorum. İnsanlığı diriltmek gerek ama nasıl? İnsanlığı yaşamaya karşı özlem duydurmalı ama ne şekilde? Yaşamadan yaşamak acı veriyor ruhuma ve ağırıma gidiyor, koca gövdeme ağır geliyor! İçimde gurbet var galiba…
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-07-18, 23:48 #624
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Yemininizi edip vazifenize bugün itibariyle resmen başladınız ve kabinenizi de intihap eylediniz. Başarılar ve kolaylıklar dilerim, sizlere ve kabinenize. Tabi bu meyanda, naçizane Aliya İzzetbegoviç’in meşhur bir sözünü de burada hatırlatmak istiyorum. Diyorlar ki Bilge Kral: ‘’İktidara gelirseniz, hal ve hareketlerinize dikkat edin. Kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlak kurallarına uyun. Unutmayın ki; sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihayet Allah'ın önünde hesap verecektir.’’ Ne kadar da fani bir insanın sözü olsa da, haddizatında kutsal yasalarla da çelişmeyen bir sözdür bu, inşaAllah sizlerde, birlikte çalışacağınız ekip arkadaşlarınız da, kutsal yasalarla uyum içinde olan ve büyük insanlık umdeleriyle de tenakuz arz etmeyen hatta ve hatta bir toplumun birlik ve beraberliğinin çimentosu bile olabilme mahiyetine haiz olan mezkûr ilkeler (ki, haddizatında tek tek her ferdi dahi bağlayan ve ihata eden insanlık umdeleridir bu umdeler) çerçevesinde vazifelerinizi bihakkın ifa edersiniz. O zamanda tarihin ve insanlığın huzurunda ve en önemlisi şanı yüce Allah’ın huzurunda verecek tek bir hesabınız olmaz. Ki, iktidar olup olmamak değildir önemli olan, nasıl bir iktidar olduğunuzdur. Zira uygulamalardır insanın kim olduğunu ortaya koyan. Yoksa insan hiçbir harekete yönelmedikten sonra, o insanın nasıllığı konusunda hiçbir fikir edinemezsiniz. Çünkü insanı var eden şey, harekettir. Hareket etmeyen insanın varlığını ortaya koyabilmesi, ben buradayım ve varım diyebilmesi muhal ender muhaldir. Hülasa; insan, tabir caizse eylemidir ve eylemidir ki, insanı insan yapar ve insanın nasıllığını ortaya çıkarır. Bu durum toplumlar içinde, toplum bünyesinde ki kurumsal yapılar içinde ve dahi politik yapılanmalar içinde aynen geçerlidir. Hatta ve hatta böyle bir durumda sahiplendiğimiz ya da kendisiyle tanımlandığımız kimliklerimiz bile bir anlamda sarf-ı nazar eylenir. Zira insanlar uygulamalarıyla değerlendirilirler, kimlikleriyle değil. Yanlış işleyen bir çarkı, o çarkın tavsif edildiği kimlik temize çıkaramaz. Keza yanlış yapan bir insanı da kimliği temize çıkaramaz. Çünkü hiçbir insançocuğu çıkıp demez ki, bu insanın kimliği şudur, öyleyse yanlışı yok sayılabilir, bu kabil-i mümkün değildir. Bilakis yanlış olan her eylem, o eylemi ortaya koyana zarar vermekle birlikte, o insanın kimliğini de tahrip edici bir etkiye sahiptir. İşbu sebeple, bin düşünüp bir karar vermeniz gerekecektir her uygulamalarınızda. Zira her şeyden en başta zat-ı aliniz, daha sonra da kabineniz, nihayet teşkilat-lar-ınız sorumlu olacak olanlarsınız. En alttaki tayin edilmiş insanların bile eylemlerinden, uygulamalarından sorumlu olacaksınız yeri geldiğinde. Çünkü bu insanlar sizlere ve teşkilatınıza istinat ederek muhtelif uygulamalar da bulunacaklardır. Ve bu uygulamalar, iyiyse de sizin hanenize, kötüyse de sizin hanenize yazılacaktır ve sizler sorumlu tutulacaksınızdır. Bu hal eşyanın tabiatına göre böyledir, hep böyle olagelmiştir, bademada böyle olagidecektir. Binaenaleyh, bizler bu dünyada bulunan ama bu dünyaya ait olmayan insanlarız ve birgün her hareketimizden ve yaptığımız her şeyden dolayı tarih, insanlık ve Allah huzurunda hesap vereceğiz. Öyleyse eylemlerimizde olabildiğince hassas ve titiz olmak mecburiyetindeyiz. Bendeniz böyleyim, böyle kabul ediniz Sayın Cumhurbaşkanım. Beynimden ve yüreğimden spontane süzülüp gelen düşüncelerimi ve duygularımı irticalen dile getiriyorum. Bendeniz başka şekilde olamam. Resmiyeti, yapaylığı, akademik dili sevmiyorum yazılarımda. Neysem oyum ve olduğum halimle kendimi ortaya koyuyorum. Kendime aykırılığı benliğime kabul ettiremiyorum. Bir de ahlaksızca bir iş yapmadığım için önünü ardını çokta düşünmüyorum. Zira dünyalık bir hesap gütmüyorum. Bunun içinde şöyle yapsam ne olur, böyle yapsam ne olur gibisinden tereddütlerle hareket etmiyorum. Ha yanlışsam, ahlaksızlık yapıyorsam, adalete mugayir hareket ediyorsam boynum kıldan incedir. Son tahlilde; sizlerde, bendenizde fani birer insanız. Konum farkımızdan başka aramızda hiçbir farkımız yoktur. Ha elbette, sizler ulvi bir makamda bulunmakta ve devleti temsil etmektesiniz ve yanlış yapma gibi bir imtiyazınız yoktur ama bendenizin böyle bir imtiyazım vardır, bir de böyle bir farkımız vardır işte. İnsanlık ve tarih, her türlü eylemlerimize şahitlik etmektedir ve edecektir. Her şeyden önemlisi de melekler şahitlik etmektedirler ve yazmaktadırlar!

Sayın Cumhurbaşkanım! Peygamberimize yanlış bir şey isnad etmekten hayâ ederim ve kokarım ama yanlış hatırlamıyorsam şöyle buyurmuşlardı kendileri yahut ayette olabilir: ‘’Bir kişiyi kazanmak, dünyadan ve içindekilerden daha değerlidir.’’ İşte biz insanlar için büyük anlamlar ve hikmetler yüklü bir sözdür bu. Bahusus Müslüman kimliğine malik insanlar için hayati bir öneme haizdir. Zira bir Müslümanın, dini tebliğ etme gibi bir sorumluluğu mevcuttur. Öyleyse her Müslüman olabildiğince hassasiyetle ve titizlikle hareket etmelidir. Çünkü onun her eylemi, karşısındakine bir mesajdır. Tabi burada kuşkusuz profan bir kimliğe malik insanlar gözlerimizin önüne gelmektedir doğal olarak. Zira bizler, dini, din sahiplerine tebliğ edecek değiliz. Öyleyse, diğerlerinden bana ne diyemeyiz ve keyfimizce tasarrufta bulunamayız, yaşayamayız. Öyle diyorsak, diyebiliyorsak ve istediğimiz gibi eylemde bulunabiliyor, yaşayabiliyorsak şayet, bir Müslümanın bu dünyada ki varoluşunun hiçbir anlamı ve hikmeti kalmaz. Bir Müslümanın varoluş anlamıyla, din evinin dışında bulunan bir insanın varoluşun anlamı arasında sonsuz fark vardır ve olmalıdır da. İşte münhasıran bu sebeple bile bir Müslümanın eylemi sonsuz önem arzetmektedir. Çünkü eylemlerimiz münhasıran fertler olarak bizlerin değil, sahip olduğumuz dininde kaderini tayin edecektir bir anlam da, tabir caizse. Ya ne güzel bir Müslüman dedirteceğiz ya da Müslüman mı aman öte gitsin dedirteceğiz. Hayır, hayır, kesinlikle yaşama münafi bir şey söylemiyorum. Bu durum, bu dünyanın en katı gerçeklerindendir. Canımızı acıtsa da gerçektir. Ve gerçeği görmezden gelmek, gerçeği gerçek olmaktan çıkarmayacaktır. Bizler yaşantımızla ya buyur edeceğiz ya da öteleyeceğiz. Söylemekten zerre tereddüde düşmeyeceğim ve söyleyeceğim. Bazen bir Müslüman olarak bizler bile, nice kardeşlerimizin uygulamalarından hazzetmiyoruz ve isyan ediyoruz. Peki, böyle bir durumda din evinin dışında kalan insanlar ne düşüneceklerdir? Bizler sorumsuz insanlar değiliz ki, bize ne, ne düşünürlerse düşünsünler diyelim. Buna hakkımızda yok, böyle bir şey haddimizde değil. Biz istediğimiz gibi yaşayalım, eylem ortaya koyalım da, başkası ne düşünürse düşünsün bizi ırgalamaz diyemeyiz, böyle bir telakkiye sahip olamayız. O zaman dine ihanet ederiz ve düşmanları çoğaltırız ve böyle bir durumda kızmaya da hakkımız olmaz. Çünkü zamanımızda insanların kahir ekseriyeti, bir olgunun mahiyetinden ziyade, o olgunun olaylaşmasına tavassut eden müntesibe bakmaktadır ve ona göre karar vermektedir. Din evinin dışında ki bir insana şöyle diyebilir miyiz; sen bana bakma, benim dinime bak, o ne güzel dindir, ben çirkin olabilirim ama dinim güzeldir ve temizdir, sen gel benim dinime gir, beni görmezden gel, böyle bir şey kabil midir? Böyle bir şey dünyanın en büyük saçmalığıdır. Öyleyse bizler duruşumuza, sözümüze, hareketimize olabildiğince dikkat etmek zorundayız. Kaçırdığımız her insandan dolayı vebal altındayız, kazandığımız her insandan dolayı da övgüye layık olacağız. Zira bilmeli ve asla unutmamalıyız ki; böyle bir sorumluluk bize dikte edilmedi, bilakis bizler özgür irademizle ve tercihimizle deruhte ettik. Nihayet deruhte ettiğimiz sorumluluğun muktezasını bihakkın ifa etmeliyiz. İnsanları korkutmamalı, onlara güven vermeliyiz. Onlarda nefret duygusu uyandırmamalı, bilakis onlara sevdirmeliyiz. En güzel şekilde anlatmalıyız, en güzel şekilde yaklaşmalıyız. Korkan insan kaçar, nefret ettirilen insan bir daha kolay kolay sevemez. Binaenaleyh, bizler sorumluluk mevkiinde olan insanlarız ve söylemlerimize, eylemlerimize dikkat etmek zorundayız. Bilakis, neticede, münhasıran kendimize zarar vermiş olmakla kalmayacağız, dine ihanet etmişte olacağız. Sorumluluğumuzu unutursak, tükenmekten ve tüketmekten kurtulamayız. İnşaAllah, böyle bir vebalin altına girmeyiz.

Sayın Cumhurbaşkanım! Uyuyamıyorum, Allah’ın halkettiği bu naçiz gövde bu sıkleti çekemiyor, dünya bir dağ gibi çökmüş üzerime. Bendeniz insanım ya yani öyle görünüyorum, gövdemle ve gövdeme iliştirilmiş olanlarla öyleyim, aksi imkânsız; bir kafam var ya yani gövdemin üstünde yuvarlak bir şey var ve adına kafa deniyor, demek ki bir kafaya sahibim; bir kalbim var ya yani koca gövdeme canlılık veren, küt küt atan bir şey, hissediyorsunuz bunu, zira canlıyım ve yaşıyorum; Allah oku dediği için okuyorum ya, okumamı emrettiği bir gerçek, çünkü indirilmiş Kur’an’da öyle yazıyor; Allah düşün dediği için düşünüyorum ya yani kafa dediğimiz yuvarlak şeyin içinde böyle bir çabanın olduğunu duyumsuyorsunuz; naçizane duygulanıyorum ya yani acı çekiyorum, seviniyorum, hüzünleniyorum ve bunlara duygu deniyor, çünkü ancak manevi bağlamda yani içsel boyutta böyle şeyler yaşıyorsunuz; soruyorum ve sorguluyorum ya yani düşünüyorum ve kafam karışıyor ve karışan kafam irade dışı sormak gereği duyuyor, ne, nasıl, niçin, kim, nerede, ne zaman gibi mefhumlar dilime geliveriyorlar ve her soru haddizatında bir sorgulamak oluyor; cevaplar arıyorum ya yani her soru bir cevap ister, cevabı olmayan ya da cevabı aranmayan şey soru olamaz, öyleyse sorulan her soru cevap ister ve bendeniz cevaplar arıyorum sorduğum sorulara; işte bu yüzden bazen kendi kendime diyorum ki; keşke her fikirden en aykırı isimler bir araya gelseler, karşıma geçseler, bendeniz her şeyi ama her şeyi sonsuz özgürce ve irademe kement vurulmadan sorsam ve onların her birinden de her soruma sonsuzcasına özgürce ve tüm detaylarıyla, olabildiği kadar netlikle ve nesnellikle cevap verseler diyorum, ucu nereye varırsa varsın ve dayanırsa dayansın. Bunun hakkım olduğunu düşünüyorum. Çünkü her sebebe binaen mutlaka bir sonuç oluyor ya, o sonuçlar bizleri ilgilendiriyor ya, o sonuçlardan mutmain olmamız gerekiyor ya, ki inanmam istenen her şeye inanmak zorunda değilim ya ve böyle bir şeye zorlanamam da, zira kafam ve kalbim mutlak hüccetlerle ikna edilmeli ya, öyleyse o sonuçları yaratan sebeplerin de tetkik ve tahlil edilmesi gerekir ya, işte bendeniz de o sonuçlara amenna demem için muhakkak sebeplere matuf sorular sormam ve her sebebi sorgulamam gerekir ve bunun için de en aykırı isimlere en aykırı soruları sormalıyım ve soru sorduklarım kimlik bağlamında birbiriyle mutlak tezat arz etseler de verecekleri her cevabı duymalıyım, dinlemeliyim, üzerinde düşünmeliyim, araştırmalıyım ve nihayet doğruluğuna ya da yanlışlığına, mantıklı oluşuna ya da saçma oluşuna karar vermeliyim. Hani Allah ile konuşuyorum ve her şeyi soruyorum ya, kuluyla da konuşmalıyım ve her şeyi sormalıyım, sorabilmeliyim diye düşünüyorum. Allah bendeniz garip kuluna kızmıyorsa, ki kesinlikle kızmıyor, çünkü o yarattı ve böyle bir fıtrata sahip olduğumu biliyordu. Böyleyse, kullarının da kızmaya hakları olmamalı, çünkü hakları yok ve hadleri değil, zira böyle bir şey fıtratımın bir gereği ve zorunluluğu. Çünkü bendeniz sormadan ve sorularıma kesin cevaplar almadan hiçbir şeyden emin olamam, olamıyorum ve hiçbir şeye inanamam, inanamıyorum, böyle bir acayip insanım işte. Kafam acayip derecede karışık, kalbim de tahammül edilmez bir ağırlık var, gövdem ıstırabın ve kederin yuvası. Bendeniz meraklı ve şüpheci insanım, her şeyi sormak geliyor içimden ve samimi cevaplar almak istiyorum. Karanlıkta bir şey kalmasın istiyorum. Çünkü karanlıkta kalan her şeyin bir gün patlamasından ve her şeyi yerle yeksan etmesinden korkuyorum. Zira ruhen, bedenen ve beynen rahatlamam tamamen buna bağlı. Bendeniz herkes gibi düşünmek, okumak, duygulanmak, sormak ve sorgulamak ve kolayca mutmain olmak zorunda mıyım? Değilim ve olamam da zaten. Çünkü varoluş koşullarıma aykırı bu. İstediğim gibi, istediğim soruları sorarım bendeniz. Kolay inanamıyorum, tatmin olamıyorum, kuşkucu, meraklı, şüpheci bir kişi olmam hasebiyle. Bu yüzdendir ki, her şeyi okumayı, her konuda herkesi dinlemeyi, aynı soruları birbirine mutlak zıt yönde düşünen herkese sormayı seviyorum ve işin gerçeği bunu derin bir iştiyakla istiyorum da. Binaenaleyh, sorularım uyutmuyor bendenizi. Kalbim de kafam da rahat olamıyor. Cevapsız kalan her soru, cehennemi yaşatan sonuçları normal gösteriyor o zaman ve bendeniz işte buna eyvallah edemiyorum. Dünyada muayyen olgulara istinat edilerek muhtelif olaylar yaşanıyor ve yaşanan her olay acayip sonuçları tevlit ediyor. İşte bu da bendenizi böyle bir halet-i ruhiyeye mahkûm ediyor. Bir yürek ve bir kafa sahibiyim neticede. Ve bu sahip olduklarım, istediklerim olmadıkça cehenneme dönüşüyorlar ve bendenizi iflah olmaz acılara sürüklüyorlar, zaten karanlık olan gecelerimi daha da karanlık yapıyorlar ve cehennemi daha yaşarken tattırıyorlar. Zira adil olmayan bir dünyada yaşayamıyorum. Her günüm azap oluyor. Bireysel bazda, münhasıran bendeniz için, adaletin, samimi sorularımın, mutlak hüccetlerle desteklenen saf cevaplarını bulduğu zaman tahakkuk edeceğine inanıyorum. Ve işte o zaman deliksiz uykular çekebileceğimi tahayyül ve tasavvur edebiliyorum. Bilakis, gündüzlerim gece, gecelerim gündüz olmaya devam edecek gibi geliyor hatta hiç gecem olmayacakmış gibi hissediyorum. O zaman da rahatsız oluyorum ve rahatsızlık veriyorum.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-07-18, 21:05 #625
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Şahsiyetli bir fikir adamı olan ve elan düşün dünyasına katkı sunmaya da devam eden üstad Atasoy Müftüoğlu’nun bir sözü var ki, gerçekten kaydadeğerdir ve calib-i dikkattir. Diyorlar ki kendileri; ‘’Sorulmamış soruları soranları susturmak yerine, bu sorular etrafında düşünmeye başlayabilmeliyiz. Düşünmenin büyük bir bilinç etkinliği olduğunu, düşüncelerimizi en geniş anlamda başkalarıyla paylaşarak çoğaltabileceğimizi, etkili hale getirebileceğimizi hatırdan çıkarmamalıyız.’’ Ne kadar da etkili, ufuk açıcı ve yol, yön gösterici bir sözdür. Çağlar yeni düşüncelerle başlarlar, düşüncelerin çağa cevap verememeye başlamalarıyla sona ererler ve yeni bir düşünce üretilmedikçe de yeni bir çağ başlatılamaz. Eğer insanlar sormazlarsa, sorgulamazlarsa ve düşüncelerini özgürce ifade etmezlerse ilerleyemezler. İnsanların ilerleyememeleri, toplumlarında gerilemelerine sebep olur. Böylece orada değer üretme imkânsız bir hal alır, değer üretimi olmayınca da hiçleşme ve yokoluş süreci başlar. Filhakika orada ilim de, bilimde biter zaten. Ki, sormayan ve sorgulamayan beyinler düşünmeye ihtiyaç duymazlar. Düşünenlerin de düşüncelerini öldürmekle iştigal ederler. Terakki, düşünülen ve düşüncenin özgürce beyan edildiği diyarların nasibidir. Düşünceler paylaşıldıkça da yepyeni fikirler ortaya çıkacaktır ve ortaya çıkan bu fikirler yeni yolların, yönlerin tezahür etmesine imkân verecektir, böylece çözülememiş meseleler belki de çözüme kavuşacaktır. Zira akıl akıldan üstündür ve her aklın ortaya koyacağı bir değer kuşkusuz vardır. Bizler maalesef, ben bilirim, biz biliriz telakkisiyle muhtelif düşüncelerin önüne set çekiyoruz, bu da tıkanmaya yol açıyor. Nihayet çözülmesi çok kolay olan nice meseleler, çözümsüzlüğe mahkûm olmakta ve işlerin daha da karmaşıklaşmasına yol açmaktadır. Bu yüzden insanların istedikleri gibi düşünmelerine, düşüncelerini özgürce ve rahatlıkla beyan etmelerine imkân verilmelidir. Ta ki serdedilen düşünceler bizlerin sahip odluğumuz düşüncelerle tenakuz arzetse dahi, zira herkesin aynı düşündüğü yerde zaten hiç kimse yoktur ve böyle bir şey eşyanın tabiatına da münafidir. Düşünce, üretildiği yerde yani kafada kalmaya mahkûm edilirse hem kendisi çürür hem de o kafayı çürütür, bu da büyük bir kayıptır, zira son tahlilde, çürüyen, toplumun kendisi olur. Düşünmeyen, sormayan, sorgulamayan beyinlerin, bir medeniyet tasavvuruna sahip olmaları ve kültürel hamuleye katkı sunmaları imkânsızdır. Ki, bu tür beyinler haddizatında her türlü şiddetin, karanlığın, cehaletin de kaynağıdırlar. Düşünmeyen, sormayan ve sorgulamayan insanlar, emperyalizm karşısında da edilgen ve teslimiyetçi bir ruha sahip olurlar ve kendilerini maddeyle tatmin etme kolaycılığına sığınırlar. Nicelikle kendilerini ifade eden ama nitelikten behre sahibi olmayan kuru bir kalabalığa dönerler. Kendileri ve insanlık adına büyük rüyalar kuracaklarına, günübirlik çıkarlarının peşlerinde koşarak ömürlerini tüketirler. Düşünce üreten, düşünene değer veren ve sahip çıkan bir toplumdan daha zengin ve güçlü bir toplum var mıdır? Zaten bir toplumun kalitesini de, sahip olduğu nitelikli bireyleri belirlemezler mi? Hiçbir düşünceye sahip olmayan ve bir güce dayanmaktan başka hiçbir şeyleri bulunmayan insanlar, münhasıran düşünce üretmekle iştigal edenlerin ve düşüncelerinden başka hiçbir güçleri olmayanların önlerinden çekilmedikçe ve düşünceye saygı duyulmadıkça, bir adım bile terakki kaydetmek muhal ender muhaldir.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bizler güce ulaşmayı, ulaştığımız güçle daha çok maddeye sahip olmayı ve sahip olduğumuz maddeyle de dışımızdaki dünyaya egemen olmayı arzuluyoruz. Bu da bizim fikren ve manen terakki kaydetmemize büyük darbe vuruyor. Hayata çok basit bakıyoruz, çok küçük düşünüyoruz ve bu da bizi acayip derecede basitleştiriyor, küçültüyor. Düşünmeye başladığınız zaman ve bu düşüncenizi paylaşmaya çalıştığınız zaman sakıncalı biri oluyorsunuz ve bitevi ekarte edilmenizin yolu aranmaya başlanıyor. Ne kadar rezil bir durumdur değil mi bu? Hakkaniyete, ahlaka, adalete mutlak olarak mugayirdir. İsteniyor ki, herkes birbiriyle aynı düşünsün ya da hiç düşünülmesin, bu kabil midir Allah aşkına? Ya bendeniz, nasıl olurda herkesle aynı düşünebilirim, her şeye nasıl aynı gözle bakabilirim, nasıl aynı duyabilir, duygulanabilir ve hissedebilirim? Bir defa Allah her insanı farklı bir fıtratla halk etmiştir, o zaman bunu nereye koyacağız? Ve o zaman hakikat güneşi nasıl tuluu edecektir göklerimizde? Bu kadar basitse bu şeyler, o vakit, bir meseleye farklı boyutlardan bakmak nasıl imkân dâhilinde olacaktır ve doğruya ulaşmak nasıl kabil olacaktır? Muhtelif olgular temelinde zuhur eden olayları bile özgürce yorumlayamıyoruz. O olaya farklı boyutlardan bakamıyoruz ve kendi mantalitemize göre değerlendiremiyoruz. Hayır yani bir düşünce serdediliyorsa, serdedilen düşünceye aykırı bir düşünce de serdedilebilir ve ikisi kıyaslanabilir, nihayet hakikate erişilir. Yani illa serdedilen düşüncenin bize aykırı olması, o düşüncenin boğulmasını ve o düşünceyi serdedenin tecziye edilmesini mi iktiza eder Allah aşkına? Önümüze konulan her yemeği yiyor muyuz, üstümüze dar gelen bir elbiseyi giymekte ısrar ediyor muyuz? Burada mantık olabilir mi, aranabilir mi? Bir düşünceye katılmayabiliriz ama o düşüncenin özgürce uçabilmesine da imkân tanıyabiliriz, bundan daha doğal ne olabilir ki? Bir olguya istinat ederek bir olay meydana geliyorsa ve o olay toplumsal bünyede muhtelif depremler yaratıyorsa ve o depremden insanlar etkileniyorlarsa, şimdi bizler o olayın neşet ettiği olguyu ve olayın bizatihi kendisini sorgulayamaz mıyız? Sebeplerini tetkik, tahkik ve tahlil edemez miyiz? Sonuçlarının değerlendirmesini yapamaz mıyız? Tüm bunlar imkânsızsa ve burada farkında olmadan büyük yanlışlar yapılıyorsa, o zaman ne yapacağız? Acı çeken ruhları nasıl mutmain kılacak ve bu ruhların acılarını nasıl dindireceğiz? Akılları nasıl ikna edeceğiz? Haykıran vicdanları nasıl ıskat edip susturacağız? Yani hiç mi sormayacağız, sorgulamayacağız? Her şeye hemen inanmamız nasıl beklenebilir? Böyle bir şey insan olmaklığa mugayir değil midir ve insan ruhuna, beynine zulüm değil midir bu? Tüm sıkıntılar, düşünceyle ve düşüncelerin paylaşılmasıyla aşılır ancak. Eğer insanlar düşüncelerini birbirlerine açmaktan imtina ederlerse, orada gerçeklerin tezahür etmesinin imkânı var mıdır? Gerçeklerin karanlığa mahkûm olduğu yerlerde de kalplerden kalplere bir köprü kurabilmek imkânsız olmaz mı? Kalplerden kalplere bir köprü kurmayı başaramamış insanların yarınlara mutluluk içinde yürümeleri nasıl kabil olacaktır? Hissiyat, hassasiyet, mesuliyet ve haysiyet temelinde yaşamadıkça, başarıya erişmek ve hep birlikte mutlu olmak muhal ender muhaldir.

Sayın Cumhurbaşkanım! Hayatımın hiçbir anında bildiğimi ifade etmedim ama bilmek çabası içinde olduğumu söyledim. Ki, haddizatında öyleyim de. Çünkü cahilim ama gerçekten cahilim (bu ne bir tevazuudur ne de gizli bir kibirdir, münhasıran basit bir hakikattir) ve bu yüzden öğrenmek, bilmek, anlamak gayreti içerisinde olan bir faniyim. Çünkü biliyorum demek, bilgiye açılan kapıyı ebediyen kapatmaktır ve o kapıyı bir daha açmak muhal ender muhaldir. Zaten bu türlerden de oldum olası korkmuşumdur. İşbu sebeple, mütemadiyen bilmek ve öğrenmek peşindeyim, fasılasız soruyorum ve sorguluyorum. Her şeyi tetkik, tahkik ve tahlil ediyorum, anlamaya çalışıyorum, ta ki tek bir karanlık nokta kalmayıncaya değin. Çünkü karanlıkta kalan tek bir hakikat parçasının bile, bir gün kendini gösterdiğinde çok büyük tehlikelere sebep olacağına inanıyorum. İnsanın her şeyi bilmesi, hiçbir şey bilmediğinin hüccetidir haddizatında. Her şeyi bildiği iddiasında olan birine hiçbir şey öğretmezsiniz ve onunda böyle bir çabası olmaz. Bilmeye teşne olmamak, bildiğini sanmanın neticesidir, ancak her şeyi bildiğini sanan bir insan bilginin peşine düşmeye lüzum görmez. Bilakis, bendeniz, öğrenip bildikçe cehaletim daha da arttı. Özüme yabancı olan bir dünyada kuşkusuz bilemezdim ve biliyorum deseydim büyük bir ahmak olduğumu göstermiş olurdum. Binaenaleyh, sorularımda, sorgulamalarımda, araştırmalarımda mazur görülmek isterim. Bu meyanda hatalarımda, kusurlarımda, yanlış anlaşılabileceğim durumlarda olabilir ama bu gayet tabiidir. Çendan ahlaksızlık yapmıyorum, nezaketli olmaya çalışıyorum ve haddimi, hududumu biliyorum. Öyleyse bendenize hoşgörüyle bakılabilir. Ki, münhasıran düşünme çabası içindeyim ve bu da insanca yaşamak bağlamında hakkımdır. Bazı ruhlar şarkılarını sessizce terennüm ederler ve hikâyelerini sessizce yazarlar, işte bendeniz de filhakika kendi şarkımı terennüm etmekten ve kendi hikâyemi yazmaktan başkaca bir şey yapmıyorum. Ama bunları yaparken, ne şarkılarımı ne de hikâyemi kirletmek istemiyorum. Ne şarkımda ne de hikâyem de tek bir kara nokta olsun istemiyorum. Sormadan, sorgulamadan, araştırmadan ve emin olmadan, hiçbir suça iştirak etmek, hiçbir günaha ortak olmak istemiyorum. Zira bu dünyada çok büyük günahlar işleniyor ve bu günahlar çok büyük acılara sebep oluyor. Bendeniz tek bir insançocuğunun ruhuna haksız yere acı çektirmekten korkarım, utanırım ve böyle bir şeye ortak olmayı da zül addederim. Ve çekilen hiçbir acıya karşı da gönlüm hoşnutluk duymaz. Zira o acıların hangi sebebe binaen çektirildiğini kutsal ve mutlak yasalar emelinde dip derinliklerine dek sorgularım. Çünkü birgün bir vicdan karşıma geçip vicdanıma çok ağır sorular yönelttiğinde ve vicdanımı acımasızca sigaya çektiğinde elimden sükût etmekten başka bir şey gelmez, binaenaleyh böyle bir duruma düşmekten imtina ediyorum. İşte münhasıran bu sebeple bitevi bilginin izini sürüyorum. Çünkü bendenizi büyük gerçeğe ancak izini sürdüğüm bilgi ulaştıracaktır. Sayın Cumhurbaşkanım! İnsanın bir kimliğe sahip olması ve o kimliğin güzel olması, kimliğin sahibini de güzel yapar mı ya da o insanı güzel yapan, kimliğinden ilham alarak güzel davranışlar sergilemesi midir? Bir insan, hakkaniyete, ahlaka, adalete mugayir davranıyorsa şayet, kimliği o insanı kurtarır mı ve o insanı temize çıkarır mı? Keza, bir insanın güç sahibi olması ve gücün her şeyi yaptırmaya vesile olması, o güç vesilesiyle istediği gibi davranan insanın haklı olduğunu ve o gücün karşısındakilerin haksız olduğunu mu gösterir? Ya da o güç ne yaparsa yapsın haklı mıdır ve yaptığı her şey mutlak doğru mudur ve sorgudan muaf mıdır? Diyelim ki bir insan kötü denilerek ifşa edildi, şimdi bendeniz hiçbir soru sormadan, sorgulamadan, tahkik, tetkik ve tahlil yapmadan, sırf o insana kötü denildiği için kötü olarak mı bakmalıyım, yoksa o insan gerçekten söylendiği gibi midir yoksa değil midir diye naçizane bir araştırma mı yapmalıyım derinlemesine, sormalı ve sorgulamalı mıyım? Yani günaha ortak mı olmalıyım yoksa günah işlenmesine mani olabilme imkânım varsa mani olabilme yolunu mu aramalıyım veyahut o günahı reddetmeli ve kendimi kirletmemek adına çendan vicdanımda isyan mı etmeliyim? Bilmek çabası içinde oldukça, acılara davetiye de bulunuyor insan ama çaresizdir insan, çünkü bilmedikçe karanlıkta yaşayacak ve hiçbir hakikati öğrenemeyecek. Hakikati öğrenmekte kuşkusuz bedel ödetiyor, ödeyeceğiz!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-07-18, 20:46 #626
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bir şeyi tüm samimiyetimle gerçekten çok merak ediyorum ve kafam allak bullak oluyor. Bitevi sorduğum ve sorguladığım durumlardan biridir de burası aynı zamanda. Üstelikte muhakkak ama muhakkak cevabını bulmam iktiza eden bir durumdur. Bilakis, çıldırmamak elde değildir. Bendeniz için varlığımın bilincine erdiğim andan itibaren kafamı kaosa mahkûm eden, mütemadi yüreğimi ağrıtan ve acılara gark eyleyen ve çözüme kavuşturmaya çalıştığım sorunlardan biridir bu. Hayır, haddizatında umursamayacağım amma velakin hayatta benim hayatım ve benim hayatıma bir katkısı olmayan bir şeyin benim hayatımdan bir şeyler alıp götürmesi de adil değildir ve burada kul hakkı doğar. Hakikat güneşi düşüncelerin müsademesi neticesinde tuluu edecektir. Ve hakikat karşısında boynumuz kıldan incedir, yeter ki olgular ve olaylar tüm teferruatıyla tetkik edildikten sonra mutlak hüccetler temelinde sarahaten işte hakikat budur denilsin. Geçelim! Biz insançocukları Allah’a göre mi yoksa devlete göre mi iyi insanlar olmalıyız ya da devleti de iyileştirip iyi devletin yanında olan iyi insanlar mı olmalıyız yoksa devlet nasıl olursa olsun nasıl olduğunu umursamadığımız devlete karşı mı iyi insanlar olmalıyız? Burada ölçü nedir? Buradaki tenakuzu gidermek ve sırrı çözmek zorundayım. Ya devlet adaletten, ahlaktan, vicdandan, merhametten bir milim bile ayrılmayacak bir mahiyete haiz olmalı ya da devlete karşı iyi olup Allah’a karşı kötü olmayı tercih etmek sıkıntılı bir durumdur. Hayatta ki çözülmesi ve aydınlatılması gereken en karanlık noktalardan biridir burası. Zira Allah’a göre iyi insan olmuşsunuz ama bir de bakmışsınız ne kadar da kötüsünüz. Devlete göre iyi insan olmuşsunuz ama bir de bakmışsınız cehennem size gülümsüyor ve cennet sizden kaçıyor. Bu noktayı asla ve kata basit görmemeliyiz. Zira sonsuzcasına derin ve yeri geldiğinde insana hayatı zehir eden bir sır gizlidir burada. Ve bu nokta hayatta olan ve olabilecek olan çok şeyin de sebebidir. Bunu kesinlikle bilmemiz iktiza eder, zira huzur ve emniyet içerisinde yaşayabilmenin önkoşuludur bu. Mesela; devlet çıplak gerçeklerden hoşlanmaz ve kendi belirlediği, koyduğu yasaların dışına çıkılmasını istemez ama Allah’ta bizlere bildirdiği mutlak, kutsal ve kesin yasalara ittiba etmemizi emreder. Öyleyse burada ne yapacağız? Mesela; insanları neye göre yargılayacağız? Tamam, hiçbir şeyi motmot tatbik etmek imkân dâhilinde değildir ama bir de uygulanmasında hiçbir zorluk olmayan şeyler vardır. Mesela; Allah günah işlemekte bile özgür bırakırken, devletin gerçeklere bile tahammülü olmayabilmektedir yeri geldiğinde. Yeri geliyor bir bakıyorsunuz hiç olmaması gereken bir şey oluyor ve merak edip soruyorsunuz ama öyle bir cevap alıyorsunuz ki, sükût etmekten başka yol görünmüyor, deniyor ki; devlet mantığı farklı çalışır. Tamam, farklı çalışsın ama adil çalışsın. Farklı çalışıyor diye her şeyi tolere etmemiz icap etmez ki, ya tolere ettiğimiz şey yüzünden bir kulun hakkına girer ya da onu yaşamdan koparırsak ne olacak? Allah, devletin öyle istediyse ve yaptıysa öyledir mi diyecek? Adil olan Allah bunu der mi? Böyleyse de, yapılanı nereye koyacağız? Tam da burada güya din sahibi diye bildiğimiz nice kişiler bile kutsal yasaları sarf-ı nazar eyleyerek devletin yaptığına tereddütsüz, hiçbir şerh koymadan eyvallah edebilmektedir, bu nasıl olabilmektedir? Tam burada aklıma Mahatma Gandhi’nin sözü geliveriyor, diyor ki; ‘’dininiz güzel ama dindarlarınızı anlayamadım.’’ Zaten böyle bir durumda anlamakta olanaksız. Burada iflah olmaz bir paradoks vardır. Allah gerçekleri öğütlemektedir ama devlet gerçeklerden korkmaktadır, peki burada bizler ne yapmalıyız? Allah, adaleti emrederken ve adil olmayı öğütlerken, devlet kendi belirlediği düzen mucibince icap ettiği zaman adalete mugayir hareket edebilmekte ve adil olmayan kararlar verebilmektedir. Peki, biz ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız ve ne yapacağız, nasıl davranacağız burada? Allah, insanlara karşı adaletten ayrılmamayı emrederken; devlet, gerektiği zaman adalet dışı davranmayı mantık temelinde çokta normal görebilmektedir. Hayata uzak şeyler değildir söylediklerim, bizatihi yaşayıp gördüklerimizdir ve göreceklerimizdir. Misal; bir karar alıyoruz ve o karar insana zarar veriyor. Şimdi devlet zaviyesinden bakınca hiçte sıkıntı olan bir durum olarak görülmüyor ama bu dünya da ne kadar da bigâne kalsakta, unutmak için çabalasakta öbür dünyada bedelini ağır ödeyeceğiz aldığımız her kararın. Devlet, bugün insançocuklarına hiçbir bilgi vermediği bir durumdan dolayı, gelecekte o duruma binaen yargılama yapabilmektedir ve hiçte merhamet etmeden tecziye edebilmektedir. Peki, burada suç kimindir? Ya devlet nezdinde suçlu ve günahkâr olanlar, Allah huzurunda suçsuz ve günahsızlarsa ne olacak, ne yapacağız o zaman? Bendenize göre imanı bile etkileyebilecek bir durumdur bu durum. Öyleyse devletin her suçlu dediği suçlu, her temiz dediği temiz değildir ve böyle bir şey Allah’ın hakikatine de, adaletine de, ahlakına da mugayirdir. Aksi, mutlak ve kutsal yasalar temelinde ispat edilemedikçe ve bendeniz ıskat edilememem durumunda, söylediklerim hakikatin ta kendisidir. Biraz hassasım o kadar! Çünkü insanım, vicdan sahibiyim, faniyim ve hesap vereceğim.

Sayın Cumhurbaşkanım! Eğitim meselesi üzerine, bugüne dek, gönlümün hissettiğince, gücümün yettiğince, aklımın elverdiğince, dilimin döndüğünce, çok şeyler yazdım söyledim naçizane, en son 20 bölümden oluşan bir eğitim yazısı yayınladım burada, ama bir kez daha bir şeyler söylemekte herhalde beis yoktur. Tam da burada fikirlerini de az buçuk bildiğim ve eğitim meselesine dair fikirleri zevahirde bendenizin fikirleriyle de tenasüp arzeden yeni Milli Eğitim Bakanımız bir şans olabilir. Tabi kuşkusuz önemli olan teori değil pratiktir, bunu da ıskalamamak iktiza eder, inşallah her şey umduğumuz, düşündüğümüz gibi olsun diyelim. Çünkü bendeniz için söylenilenler değil yapılanlardır önemli olan. Öz olarak ruhun terbiyesinden bahseden, insanı insan yapmanın olmazsa olmaz olduğunun altını çizen bir insan kendileri. Anladığım kadarıyla eğitimi bir mesuliyet şuuruyla ele almakta ve dertleri vicdanında hissetmektedir kendileri. Kalıptan ziyade öze yöneleceklerini hisseder gibiyim, ki tam isabet olur. Zira kalıba takıla takıla takıldık kaldık ve yıkıldık kalkamadık. Sözleri istikametinde eylemleri olursa, güzel şeyler olacak demektir eğitim işlerinde. Geçelim! Sizlere, tüm kalbimle ve bilincimle ve sonsuz samimiyetimle bir şey söylemek istiyorum. İnsanlığı düzeltmek istiyorsak şayet, böyle bir dert taşıyor ve kendimizi mesul hissediyorsak, eğitim işini kesinkes halletmemiz ve eğitim işlerinde başarılı olmamız iktiza ediyor. Binaenaleyh, eğitimde ki yapısal sorunları aklın ışığında ve vicdanın sesine kulak vererek samimiyetle çözmek, akabinde de öğretmenlerin kadim sorunlarını çözmek için samimi gayret sarf etmek icap ediyor. Allah aşkına her sorun belli ve çözüm yöntemi de belli ama sorunlar nasıl çözülemiyor vallahi, billahi, tallahi anlamıyorum. Çok basit sorunları öyle karmaşık hale getiriyoruz ki, bir türlü içinden çıkamıyoruz ama bu meyanda olan çocuklarımıza ve insanlığa oluyor. Yazık, günah değil mi Allah aşkına? Haddizatında söylenecek çok şey, önerilecek çok çözüm yöntemi var ama söylesekte hükmü olmayacak, keşke olsaydı, olabilseydi. Ama bu ülkede maalesef söyleyecek şeyleri olanların hiçbir değerleri yoktur. Eğitime zerre miskal katkısı olmayan, bilakis eğitimin önünde handikap teşkil eden şeyleri yok etmemiz kesinkes şarttır. Öğretmenleri eğitimden alıkoyan ve onların saygınlıklarını zedeleyen her ne varsa fırlatıp atmamız, eğitimin eğitim olması yolunda olmazsa olmaz bir önkoşuldur. Zira malayani ile iştigal ederken özü kaçırıyoruz ve çocuklarımızı ıskalıyoruz, çocuklarımıza hiçbir şey veremeden onları hayatın içerisine bırakıveriyoruz ve hayatta ellerinde ne varsa alıyor hatta ellerinde hiçbir şey olmadığı için kendilerini de alıyor ve onları uçurumun kenarına bırakıveriyor. Bunun nasıl bir vicdan sızısı olduğunu ancak duyumsayarak idrak edebiliriz. Bir defa kesinlikle samimi olmalıyız, bilakis yapıyoruz gibi görünürüz ama hiçbir şey yapmayız ve yapmadığımızın da farkında oluruz ama açık etmeyiz. Peki, kim zarar görür bundan? İşin hakikatini söylemek iktiza ederse, bizler eğitimin ne olduğunu henüz anlayamadık ve eğitime dair bir şeyler yapmakta samimi olamadık maalesef. Münhasıran konuştuk, iri laflar ettik, başka da bir şey yapmadık. Gerçi samimi olduğumuz bir şey var; dünya nimetlerine erişme çabası ve her ne pahasına olursa olsun menfaatlerimizi koruma iradesi. Bugün öğretmenliğin önemini, eğitimin önemini kim bilmiyor ve kim bilmiyor öğretmenlerin durumunu? Ya da herkes gerçekten biliyor mu? Herkes biliyor ama kim bir şey yapıyor? Kimse bir şey yapmıyor ya da kim ne yapacağını biliyor mu acaba? Öğretmenin ekonomisinden bahsedilince hemen vicdanı kullanıyoruz, öğretmenin içinde bulunduğu durumu konuşurken vicdan aklımıza gelmiyor ama öğretmenin sosyal hayatından, toplum içinde ki itibarından bahsedilince hemen vicdanı ortaya koyuyoruz. Öğretmen hak ettiği mevkii isteyince vicdansızlık mı yapmış olmaktadır Allah aşkına? Bu nasıl bir bakış açısıdır? Öğretmende bir insandır, etten ve kemikten, onunda nefsi vardır, onunda yaşama arzusu vardır, hayalleri ve umutları vardır, o da ağlar ve güler yani bir hayvan değildir ki hissetmesin, anlamasın, düşünmesin, ağlamasın, gülmesin, arzu duymasın, yorgun düşmesin. Şahsi kanaatimi söylüyorum, bu ülkede en yüksek maaşı alması gereken tek bir makam vardır, vallahi, billahi, tallahi öğretmenlik makamıdır, tüm kalbimle ve bilincimle, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki bu hakikattir. Kur’an’ı okuduğumuzda idrak edemiyorsak bu hakikati, çok sevdiğimizi söylediğimiz büyük üstad Nurettin Topçu ağabeyi okursak kifayet eder bunu idrak etmeye. Napolyon’un meşhur sözü malumdur; babasının kendisini yerin karanlığına düşürdüğünü, öğretmeninin ise kendisini göğün aydınlığına yükselttiğini söyler. Ne kadar derin bir sözdür bu. Öğretmenlik çok farklı bir şeydir. Amma velakin hak ettiği konumda mıdır? Kesinlikle değildir. Zaten böyle olduğu içindir ki, bu ülkede eğitim maalesef istenilen düzeyde değildir. Hayır, konuşmayalım mı gerçekleri, susalım mı? Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına, bir öğretmen bugünkü emeklilik koşullarını hak etmekte midir? Yemin ediyorum vicdanım azaplar içinde ve utanıyorum. Öğretmene biçtiğimiz emeklilik bu mu olmalıdır, onlar böyle bir yaşamı mı hak etmektedirler? Maaşlarının eti nedir budu nedir ama alınan vergi malumdur. Komplo teorisi denecek belki ama vallahi, billahi tallahi, öğretmene reva görülen bu durum, derin bir tezgâhın ürünü gibi geliyor bana. Çünkü bir milleti, ancak ve ancak öğretmenlerini yıkabilirseniz yıkarsınız. Öğretmenleri güçlü olan bir milleti kim yıkabilir ki? Hep şu söylenir, öğretmenler çok oldukları için maaşları az, böyle bir mantık nasıl tolere edilebilir Allah aşkına? Keza, öğretmenler öyle malayani işlerle iştigal ettiriliyorlar ki, ne okumaya, ne düşünmeye, ne de araştırmaya zamanları oluyor. Öğretmen bir türlü maddi ve manevi boyutta öğrencisine bırakılmıyor. Öğretmen maddi talepte bulunursa kötü oluyor, o zaman hayat şartları ne oluyor? Öğretmen uzayda yaşamıyor ki. Öğretmen katı gerçeklerle dolu bir hayatın girdaplarında yaşıyor. Biliyor muyuz ki, öğretmenlerin ne şartlarda ve koşullarda yaşadıklarını? Söylenecek şey çok ama daha önce zaten çoğunu söyledik söylenecek olanların Sayın Cumhurbaşkanım. Bize sadece ama sadece samimiyet lazım ama hayatın her yönünde ve her boyutunda lazım. Elimiz vicdanımızın tam üzerinde durmalı ve öylece yaşamalıyız. İstersek her şey olur ama istemezsek yapacağımız hiçbir şey olmaz, münhasıran yaparmış gibi, yapıyormuş gibi, yapmak istiyormuş gibi yaşar gideriz. Nezaketimi kaybetmedim, haddimi aşmadım, sadece gerçekleri dile getirişim biraz sert oldu. İnşaAllah anlaşılırım.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-07-18, 22:35 #627
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bizatihi zat-ı aliniz demiştiniz ki; aklını kiraya vermeyen gençler istiyoruz. Tüm kalbimle ve bilincimle bu fikrinize iştirak ediyor ve aynı duyguda, düşüncede olduğumu açık yüreklilikle sarahaten beyan ediyorum. Bugüne kadar da gençliğe ve insanlığa mütemadiyen, zat-ı alinizin de önerisi olan bu öneriyle gittim naçizane. İşte bu sebeple de hayatımın hiçbir döneminde aklımı kiraya vermeyi bir türlü beceremedim hatta içime sindiremedim, bu yüzden de aklım hep kendimde kaldı, çünkü kendime lazımdı, zira bendenizi bendeniz yapan aklımdı, başıma bela oldu ama umurumda olmadı. Ne zincirlenebildim, ne kolayca inandım, ne de istendik şekilde yönlendirilebildim yani hakikatte kazanan hep kendim oldum ve elanda aynı düzlemde duruyorum ve aynı istikamette ilerliyorum. Aklım kiradaysa, bendeniz kendim değildim ama başkası olarak yaşamakta bendenize göre değildi. Bu durum bendenizi hep uyumsuz yaptı ama yapacakta bir şey yoktu. Bendeniz için klikler, yapılar, şahıslar, ideolojiler değil hakikat önemliydi ve aklım da hakikatle uyumluydu ama hakikatle uyumlu olmayanlara bir türlü uyamadı, öyleyse sorun yoktu. Bendenizin kimseyle uyumlu olma zorunluluğum yoktu ama herkesin hakikatle uyumlu olma zorunluluğu vardı yani sıkıntı bendeniz de değildi. Gerisi de bendenizin sorunum olamazdı. Kimsenin söylediği fikre, ortaya koyduğu öneriye iştirak etmek zorunda değildim, ölçmeli, biçmeli ve üzerinde düşünmeliydim, ondan sonra düşüncemi beyan etmeliydim ama bu yöntem kimsenin işine gelmiyordu, söylenilenlere hemen itaat edilmesini istiyordu herkes, fakat aklı kendinde olan biri için bu durum imkânsızdı, işte bu yüzden de hep sıkıntılara duçar kaldım ama dünyayla ilgili bir beklentim olmadığı için umursamadım. Binaenaleyh, düşüncemi de özgürce beyan etmeyi bir yaşam ilkesi olarak benimsedim. Kime karşı olursa olsun, hangi konuda olursa olsun fikrimi açıkça beyan etmeliydim. Ya tecziye edilirsem diye hiç düşünmedim. Çünkü ihanet etmiyordum, altı üstü sadece düşüncemi beyan ediyordum ve kimseyle aynı düşünmek zorunluluğumda yoktu. Kimsenin de böyle bir beklentisi olamazdı, olsa da umurumda olmazdı. Değil mi ki saygısızlık yapmıyorum, nezaketsizce davranmıyorum, istediğim gibi düşünme ve düşüncemi özgürce beyan etme hakkım vardı ve kimse de buna müdahale edemezdi. Müdahale edilmesini asla benimsemedim ve benimsemem de, fikrime karşı olan varsa fikirle karşıma çıksın isterim, zira şereflice olan budur. Ki, aklın gereği de budur. Çünkü düşüncemi özgürce beyan etmedikten sonra aklım olsa ne olurdu, olmasa ne olurdu, kendimsem ve kendim olarak varolabiliyorsam, bu ancak bir aklımın olmasıylaydı ve aklımın kendime ait kalmasıylaydı. Çünkü aklımı kiraya verdiğim an ruhumu da aklıma sahip olanlara teslim etmiş olacağımı ve daha ötesi kaderimi onların iradelerine ve tercihlerine bırakacağımı biliyordum. Böyle bir şey muhal ender muhaldi. Zira bugüne kadar özgür aklımın ışığıyla yolumu ve yönümü buldum, hiçte pişmanlık duymadım. Bademada böyle olacak inşaAllah. Bu sebeple kolay itaat eden biri olamadım. Gerektiği yerde isyan etmeyi bildim. Böyle olunca da hiçbir yapının müntesibi olmayı başaramadım. Hiçbir mekanizmanın çarkında tutunamadım. Durduğum her yerde çarkın arasında ki bir çakıl taşı gibi algılandım. Mütemadiyen sordum ve sorguladım, merak ettim ve şüphe duydum. Bu durumda karşımdakileri hep rahatsız etti. Çünkü aklınızı teslim ettiğiniz zaman rahatlıyorsunuz, çok şeylerden kurtuluyorsunuz. Amma velakin bendenize bir akıl verilmişti ve onunla akletmem emredilmişti. Öyleyse o aklı kimsenin cebine koyamazdım, kimsenin avuçlarına bırakamazdım, kimsenin iradesine teslim edemezdim ve yapmadım da bunların hiçbirisini. Çünkü bendeniz rahatlığı sevemedim, hep rahatsız oldum, başka türlüsü imkânsızdı, burası dünyaydı ve insan malumdu. Zira baktım, gördüm, bildim, anladım ve inandım ki, insanlık ne çektiyse ve çekiyorsa, aklını kiraya verenler yüzünden çekmektedir. Binaenaleyh, her olguya ve olaya bin boyuttan, pencereden ve perspektiften bakabilmeyi başardım bu yüzden. Zihnimin pencerelerini hiçbir zaman kapatmadım her diam açık tuttum. Evet, çok sıkıntılarla karşılaştım bu yüzden ama hiçbirini de umursamadım. Misal, ortama uyayım da bir şeyler başarayım gibi düşüncelere tevessül etmedim, edemedim. Çünkü aklımın ışığına güvendiğim için düşüncelerimi özgürce ifade etme gibi bir davranışı hayat ilkesi olarak belirledim ama ters tepti ve elanda ters tepiyor ama napalım kader deyip geçiyoruz. Yanlış giden bir şeyler oluyorsa, bir haksızlık yapılıyorsa, bir insana acı çektiriliyorsa, aklınızı kullandığınız için ve vicdanınız aktif olduğu için isyan etmekten başka çare bulamıyorsunuz ama işte sıkıntı da burada başlıyor. Zira aklını kiraya verenler diyorlar ki, sana ne, keyfine bak, işlerin yolunda mı, bırak yanan yansın ama yapamıyorum, çünkü aklıma onay verdiremiyorum. Aklını kendi kullananların kaderi hep acılarla yaşamaktır, çaresi yok yaşayacağız. Zira aklını kiraya vermeyenlerin, aklı kirada olanlarca her zaman zımnen tecziye edildiklerini gördüm. Binaenaleyh, son tahlilde; şunu kati surette izhar ediyorum ve izhar edeceğim şeyin varolmamız için olmazsa olmaz bir önkoşul olduğunu iddia ediyorum: Kesinlikle ve kesinlikle bir zihniyet devrimini tahakkuk ettirmek mecburiyetindeyiz. Bilinçleri karanlıktan kurtarıp aydınlığa eriştirmeliyiz. Ve aklını kendi kullananlara haksızlık yapmamalıyız, haksızlık yapılmasına imkân tanımamalıyız. Zira aklını kendileri kullanamayanlara bu dünya bir cehennemdir ve bu da büyük bir zulümdür. Böyle bir dünyada sahici bir terakki de muhal ender muhaldir. İnsanı insan yapan aklıdır ve insanın varoluşunun ispatı aklını kendisinin kullanmasıdır. İmmanuel Kant diyor ki; aydınlanma, kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir!

Sayın Cumhurbaşkanım! Frederik Nietzsche diyor ki; ne yaparsanız yapın, yaptığınız işin ya da şeylerin felsefesini bilmezseniz ve yapmazsanız, yalnızca bir teknisyen olarak kalırsınız. Aklımın olanca gücüyle ve duygularımın olanca yoğunluğu ile kesinlikle katılıyorum ve nice sorunların ve sıkıntıların müsebbibinin de bu şekilde yapmamak olduğunu telakki ediyorum. Felsefesiz bir hayat yaşıyoruz. Oysa felsefenin irade yaratıcı bir güç olduğunu söylerler üstad Nurettin Topçu ağabey. Her şeyimiz felsefesiz olduğu için, yaptıklarımızı alelade yapıyoruz ve hiçbir çözüm üretemiyoruz, üretilen çözümleri de ya reddediyoruz ya da ıskalıyoruz, umursamıyoruz. Yahut uygulamalarımız neticesinde hiçbir sahici ve kalıcı sonuca ulaşamıyoruz. Hatta fikirle tartışamayışımızın, sefilane kavgalara tutuşuşumuzun altında bile felsefesizlik yatmaktadır. Çünkü felsefesi olanların işi değildir böyle rezil işler. Felsefesiz olduğumuz için bakışlarımız, görüşlerimiz, algılarımız, anlamalarımız hep kısır ve güdük kalıyor, üretici olmaktan uzak oluyor. Haddizatında bir önceki yazımda bahsettiğim meseleyle de ilintili bir meseledir bu mesele. Çünkü felsefesiz olduğumuz için düşüncemiz zaten kadük kalıyor, böyle olunca da soramıyoruz, sorgulayamıyoruz. Nurettin Topçu üstadı vb. üstatları anımsayınca içim nasıl da cız ediyor biliyor musunuz? Niye yaşadı ki bu insanlar, niye bu kadar düşündüler, ürettiler ki diyorum, zira dikkate alınmıyorlar, umursanmıyorlar, münhasıran bir anlık hatırlanıyorlar o kadar, bu durum daha da kahredici oluyor bendeniz için, zira kullanıldıkları hissine kapılıyorum. Bu insanların bu kadar düşünceyi boşuna üretmediklerini düşünüyorum. Filhakika bizlere bir emanet olduğuna inanıyorum üstatların ürettikleri düşüncelerin ama emanete ihanet ediyoruz. Bizler değerlerimizin kıymetini bir türlü bilemiyoruz. Keşke anlayabilsek ve anlayabilseydik bu insanları. Hayat kitaplarda yazılanlar gibi değil diyorlar, zaten bizde öyle bir hayat olsun demiyoruz ki. Yazılanla motomot yaşanan bir hayat zaten imkânsız ama elbette anlayamadığımız için oluyor tüm bu şeyler. Yani şu söylenen sözlerin uygulanamayacak nesi var, gerçekten imkânsız mı böyle bir şey? Değil ama kolaycıyız. Kuru laf kalabalığı yapıyoruz. Ki, başka ne yaptık ki zaten bu hayatta? Misal; Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in bir sözünü hatırlayalım, ne diyorlardı kendileri: Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı da budur, diyorlardı. Yanlış mı diyorlardı, tatbiki muhal bir şey mi öneriyorlardı? Ama tabi hayat kitapta yazılanlar gibi değil!!! Şimdi bu üstattan söz edilince akan sular duruyor, bir heyecandır alıp götürüyor bizi ama kendilerinin söyledikleri bir sözlerini örnek verdiğimiz zaman sükûta gömülüyoruz hatta içten içe üstadın sözünü örnek verene bir düşmanlık besliyoruz. Peki, bu nasıl oluyor gerçekten anlayamıyorum? Bizler riyakâr mıyız? Ya üstadı sevmiyoruz ya da kullanıyoruz. Bunun başka izahı yoktur. Zira kendilerini seviyorsak, sözlerine değer veriyorsak, o zaman değer verdiğimiz sözlerinden örnek verince haysiyetli bir duruşa da sahip olmalı ve karşımızdaki insana düşmanlık edeceğimize saygı duyabilmeliyiz değil mi? Filhakika, burada ki bakış açısının da felsefeyle ilintisi vardır kuşkusuz. Sayın Cumhurbaşkanım! Yazımı birkaç büyük düşün ve yazın insanının sözleriyle noktalamak istiyorum ve iktibas yapacağım sözlerin felsefi bakış ve düşünüşle anlaşılmasını istiyorum naçizane. Bakınız büyük üstat Mevdudi ne diyor; inançlarınız hakkında ne söylerseniz söyleyin, gerçeği meydana getiren uygulamalarınızdır. Sadece konuşmak hiç bir anlam taşımaz. Keza bakınız büyük üstat Goethe ne diyor; kanunlar ve haklar, sanki bir hastalık gibi nesilden nesile miras kalır. İnsanla birlikte doğan hukuktan ise kimse söz etmez. Hakeza bakınız büyük üstat Halil Cibran ne diyor; suçluyu yargılamadan önce, onu suça itenin yüreğine bakmak gerekir. Keşke, keşke, keşke, zihnimizin tüm pencerelerini açabilsek ve tüm bu sözleri dip derinliklerine değin, her boyuttan, her açıdan tetkik, tahlil, tahkik edebilsek, üzerlerinde derinlemesine fikredebilsek, senkronik ve analitik düşünebilsek. Ama tabi hayat kitapta yazılanlar gibi değil!!! Sümme haşa Kur’an’da boşu boşuna indirildi olmaz mı eğer hayat kitaplarda yazılanlar gibi değilse? Yoksa Kur’an bir kitap değil mi? Kur’an insanlara indirilmedi mi? Hayatlar Kur’an’a göre kurulmalı değil mi? Ya da hayat kitaplarda yazılan gibi değil miydi acaba?!?

Sayın Cumhurbaşkanım! Bendeniz, bu dünyaya da, bu çağa da yabancıyım galiba, ne ruhum uyuyor, ne kafam ve nede ayaklarım uyum sağlayabiliyor bu dünyanın ve bu çağın düzenine, insanına ve dahi yaşamına. İnanın anlayamadığım o kadar çok şey var ki ve içimde, anlayamadığım o kadar çok şeyler saklıyorum ki. Ya da anlayıpta anlatamadığım mı diyeyim? Çünkü içlerinde öyle güzel şeyler olupta, o güzel şeyleri tutamayıp dışarıya vuranlar öyle acımasızca vuruldular ki, insan elinde olmadan korkuyor. Bedri İncetahtacılar, Adnan Kahveciler, Recep Yazıcıoğulları, Muhsin Yazıcıoğulları, Uğur Mumcular ve daha niceleri niye vuruldular bilen var mı, bilseler de söyleyen var mı, bir şeyler söyleseler de gerçeği olduğu gibi haykıranlar var mı? Devlet dediğimiz mekanizma ne yapar, nasıl çalışır, neyle ve kimle uğraşır? Nasıl çalışması gerekir hakikatte ve neyle, kimle uğraşması gerekir? Peki, niye böyle oluyor? Böyle mi olması gerekiyor? Sebep ne o zaman? Üç kuruşluk dünya mı? Peki değer mi? Korkanlar yaşatabilirler mi? Ya kendileri yaşayabilirler mi? Yaşasalar da yaşadıkları gerçekten yaşamak olabilir mi? Bu düzeni en başında dizayn etmiş olanlar mı böyle istiyorlar? Peki, onlar öyle istiyorlar diye, bizler onların istekleri doğrultusunda istedikleri gibi yaşamak zorunda mıyız? Bizler hep böyle yaşamak ve bu düzende hep öylece devam etmek zorunda mı? Bu bizim değişmeyen ve değişmeyecek olan kaderimiz mi? Ya da kader mi bu? Ya da istesek değiştiremez miyiz bize kader kılınmış bu menhus düzeni, bu kem talihi? Bu sorular, ahhh bu sorular, bu sorgular… Hadi korkanlar korkuyorlar da ya korkmak için hiçbir sebepleri olmayanlar niye korkuyorlar? Ya da herkes korkuyorsa, en korkunç olanı bu değil mi? O zamanda çıldırmamak elde mi? Nedir bizim bu makûs talihimiz? Hep böyle yaşamaya mahkûm muyuz? Hep vurulacak mıyız? Yaşamak nedir bilmeden veda etmek mi düşecek bahtımıza? Üstelikte kendi topraklarımızda! Emin olun ki şunları söyledim diye niceleri tarafından acımasızca yargılanacağım ve merhametsizce tecziye edileceğim belki de? Umurumda mı? Vallahi de, billahi de, tallahi de değil, çünkü böyle bir şeye tevessül edecek derekeye düşecek olanların yeryüzünün en cahil ve en sekter insanları olduklarını biliyorum. Akıllı olsalardı, akıllarını kendileri kullansalardı ve anlasalardı, böyle bir şeye tevessül dahi etmezlerdi çünkü. Hayır, içimi dökmekten başka ne yapıyorum bendeniz? Ya da çok doğal, içten, samimi, nesnel ve açık olmam mı kötü ve tehlikeli? Böylesi kötüyse, nasıl olmalıyım? Ahlaksızlık, ********lik, namussuzluk, *****lik, hainlik mi yapıyorum? Bendeniz küçücük gerçekleri kendimce söylemeye çalıştığım için niye kötü oluyorum? Niye ben, kötüler değil de niye ben? Güçleri bana yettiği için mi ben? İçim acıyor be Sayın Cumhurbaşkanım. Bizlerden yaşamı çalıyorlar, hep çaldılar zaten. İşte bendenizin asıl isyanı derinlerdedir, çoook derinlerde. Ve en korkunç acılar, sancılar, ıstıraplar ve isyanlar, sesiz olanlardır biliyor musunuz? Bunları söylerken yüreğim nasılda hüzne gark oluyor bir bilseniz. İçim nasılda eziliyor! Nasıl düzelir bu dünya ya da niye düzelmez bu dünya? Sayın Cumhurbaşkanım! Biliyor musunuz, bizler hissiyatımızı kaybettiğimiz için her şeye alışmışız ve alıştıklarımıza alıştırmaya çalışıyoruz herkesi, şırınga ile çekmişler tüm hislerimizi. Ruhumuzu kurutmuşlar, çürütmüşler. Beynimizi iğdiş edip, zihnimizi kirletmişler. Oysa eğer fert fert bizler akledeydik ve hissedeydik, emin olun ki toplum sendeler ve sarsılırdı ve çürümeye doğru yol almış gidişatı tersine çevirebilirdik belki de. Üzgünüm be Sayın Cumhurbaşkanım. Gerçekten üzgünüm. Çoook üzgünüm. Doğruyu söylemek değil, anlatmak yoruyor insanı. Nasıl bir insanım böyle, niye böyleyim ya da nasıl böyle oldum bilemiyorum. Bendeniz devrimciyim be Sayın Cumhurbaşkanım. Önce zihniyetlerde bir devrim olmalı, sonra çürüyen ruhlar dirilmeli, sonra yıkılan gövdeler ayağa kalkmalı, nihayet toplumsal bünyede büyük bir sarsıntı olmalı ve devrim sancağı göndere çekilmeli. Umutlar yeşermeli, çiçekler açmalı, kuşlar uçmalı diyarlarımızda ve bahar gelmeli topraklarımıza. Dünyamız karanlıktan çıkıp aydınlığa evrilmeli. İnsanımız uyanmalı, bilinçlenmeli, şuurlanmalı ve bir daha asla uyumamalı. Acının yapışıp kaldığı çehreler gülümsemeli. Hiç kimsenin açlıktan kanı çekilmemeli. Gizli kalan hiçbir gerçek olmamalı ve örtülmemeli gerçekler. Çocuklarımız öldürülmemeli ve gülmeliler, gülerek aydınlatmalılar karanlık dünyamızı. Bu toplumu çürütenler ve öldürenler büyük insanlık mahkemesinin adil yargıçlarının huzurunda adaletle yargılanmalı. Biliyor musunuz, bu ülkeyi sevmesem ve sevdiklerim bu ülkede olmasalar, hiç konuşmaz, sonsuza dek susardım ama bu ülkeyi seviyorum ve sevdiklerimle birlikte sevdiğim ülkede mutluluk ve huzur içerisinde yaşamak istiyorum. Bu yüzden de fasılasız şüphe ediyorum, merak duyuyorum, düşünüyorum, hissediyorum, soruyorum, sorguluyorum, konuşuyorum ve yazıyorum, ilanihaye de yapacağım tüm bunları, ta ki takatten düşesiye dek ya da düşürülesiye değin. Bitevi düşüneceğim, soracağım ve sorgulayacağım. Gerçeği haykırmayanlar zannediyorlar ki bu ülkeyi çok seviyorlar, gerçeği haykıranlar ise ihanet ediyorlar, vallahi, billahi, tallahi bu doğru değil, Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık şahit olsun ki doğru olamaz da, bilakis gerçeği örtenler ihanet içindedirler, gerçeği haykıranlar ise varlıklarını bu ülkeye armağan edenlerdir, hem de umarsız, hesapsız, çıkarsız. Bu ülkenin makûs talihi ne zaman değişecek diye sormak suç mudur Sayın Cumhurbaşkanım? Bu ülkede niçin düşünce, bilim, ilim, sanat, değer, kültür üretilmiyor? Niçin büyük beyinler yetiştiremez oldu bu topraklar? Niçin kan sürekli bizim coğrafyamızda akıyor? Niçin hiçbir şeyimiz bir felsefeye sahip değil? İnsanlarımız niye cehaletin ve tefrikanın kurbanları oldular? Niçin bu toprağın aldanan ya da aldatılmış gariban çocukları açlığa mahkûm olurlarken, zaten her diam aksırıncaya, tıksırıncaya, kuduruncaya dek yiyip, içip, kusanlar yine aynı şekilde yaşamaya devam ederler? Nasıl olabilmektedir bu? Hiçbir şey neden olması gerektiği gibi olmuyor? Neden? Neden? Neden? Niçin kaybedenler her daim bu toprağın çocukları olurlar? Niçin suçlu ve suçsuz olanlar adil olarak tahkik ve tetkik edilip ayrılamıyor? Suçsuz olanların suçlu gibi muameleye tabi tutulup merhamet göz ardı edilerek tecziye edilmelerini vicdanımız nasıl onaylayabiliyor? Affetmeyi ve bağışlamayı neden beceremiyoruz? Niçin bu toprağın çocukları birbirlerine kırdırılır her diam, nasıl başarılır bu? Niye okuyan ve düşünen insan lanetlenir ve kötü görülür? Tabi bu açıktan olmaz ama zımnen böyle olduğu bir gerçektir? Niye gerçekten düşünenlerin, bir değer üretenlerin önüne hep barikat olunur? Ya da düşündüğünü ve değer ürettiklerini zannettiklerimiz gerçekte ne düşünürler ne de değer üretirler ve böylece de kolayca yükselebilirler? İşlerini doğru yapanlar niçin zaman içinde gözden düşerler? Soranlar ve sorgulayanlar niçin tehlikeli olarak görülürler ve baş eğmeyenler olarak tavsif edilip önleri sürekli kesilir ya da bir şeye sahiplerse, sahip oldukları şeyler ellerinden alınır? Niye böyle olur Sayın Cumhurbaşkanım niye? Sizler bilmezseniz, bendeniz nasıl bileceğim Sayın Cumhurbaşkanım? Koca ama naçiz gövdem bir yanardağ gibi Sayın Cumhurbaşkanım! İçimin nasıl acıdığını anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalıyor şerefim ve namusum üzerine yemin ediyorum. Kimse şahit olmasa da Rabbim şahit buna.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bunca derde, kedere nasıl katlanayım? Bunca acıları nasıl unutayım? Ne yapayım? Etten, kemikten ibaret olan naçiz gövdem nasıl dayansın bu yaşama? Ne yapayım da her şeyi unutup, hiçbir şey hatırlamadan yaşayayım? Kalbimi ve aklımı ne yapıpta susturabilirim? Kalbimi ne yapıpta hissetmez hale, aklımı ne yapıpta düşünmez, sormaz ve sorgulamaz duruma getirebilirim? Vicdanımı nasıl sustururum? ‘’İnsan çürümeye başlamaya görsün yiter gider hiçliğin karanlık gayyasında’’ diyor üstat Nuri Pakdil, kendimi çürümeye terk edip yitip gideyim mi? Tüm gövdemi ve ruhumu uyuşturup, kuytu bir köşede sessizce geberip gideyim mi? Varolmak bu kadar acı mıydı? Bu kadar acı olduğunu bilseydim varolmak ister miydim acaba? Ya da hak etmediğimiz acıları mı yaşıyoruz? Nasıl oluyor böyle bir şey? Kader deyip razı mı gelmeliyiz yoksa kader değil ama kader kılınmış deyip değiştirme irademizi mi ortaya koymalıyız? Oysa üstat Tolstoy’un yaptığı gibi yapmak istiyorum, bendeniz münhasıran öyle istiyorum, yani: ‘’Ben hiçbir şey kanıtlamak istemiyorum, sadece yaşamak istiyorum; kendimden başka hiç kimseye kötülük etmeden yaşamak.’’ Ama bendenize de kötülük yapılmadan yaşamak istiyorum. Peki, niye yaşayamıyorum? Niye kötüler kazanıyorlar her zaman? Kötüler iyileri niye her daim ekarte ediyorlar? Kötüler hep gülerlerken, iyiler niçin hep ağlıyorlar? Haramın helali öldürdüğü gibi, kötüler de iyileri öldürüyorlar, nasıl oluyor bu? İyiler, iyi niyetlerinin ve masumiyetlerinin kurbanları mı oluyorlar? Niye böyleyiz biz? Gülmek, mutlu olmak, huzuru hissetmek haram mı kılındı bize acaba? Üstat İsmet Özel nasıl da gerçeği berrak bir şekilde dile getirmiş: ‘’Asıl söylenmesi gereken şeyleri söyleyemiyoruz. Bunun sebebi cezaya çarptırılma korkusu değil. Bunun sebebi, asıl söylenmesi gereken şeylerin söylenmesini bekleyen insanların namevcudiyeti. İnsanlar kafalarındaki soruların cevaplarını bulmuş olarak yaşıyorlar. Bir bakıma sorusuz yaşıyorlar. ‘Acaba’ dedikleri hiçbir konu yok. Çok kısa bir zamanda hayatın görünür manzarasında kendilerinin tatmin olduğu bir kaleyi işgal etmek insanların zaten buldukları ve tatmin oldukları bir şey.’’ Sayın Cumhurbaşkanım! Bizim olan bir şey bize kötülük yapar mı? Merhamet etmeyi ve affetmeyi bilmez mi? Mesela bizi hastalandırır mı, hastalanmamıza göz yumar mı? Bize zararlı olan şeyleri bize yedirenlere göz yumar mı? Kötüleri azad eder, iyileri tutsak mı eder? Kendini, münhasıran, bu toprağın gariban ve yoksul çocuklarının koruduğunu sarf-ı nazar eyleyebilir mi? Kendi uğruna ölenlerin kimler olduğunu hiç mi görmez, bilmez, duymaz, hissetmez? Kötülerin zevklerine göre yaşamalarına, kaynakları istedikleri gibi sömürmelerine göz kapayıp, masumların küçücük sevinçler duyumsamalarına gözlerini sonuna kadar açıp sevinçlerinin acılaşmasına kapı aralar mı? Kendi öz evlatlarının önlerini tıkar, kendine düşmanlık etmese de sahici sevgi de beslemeyenlerin önlerini açar mı? Tehlikeleri önceden ihsas edip bertaraf etmez mi ve buradan neşet edecek acıların önüne geçmez mi? Ya da ayrım yapmadan herkese karşı niçin tam adil olmaz? Niye böyle pislik, rezil, iğrenç bir dünyadayız? Yoksa dünyanın hiçbir suçu yok mu? Öyle ya, akılsız, cansız, iradesiz, ihtiyarsız, kalpsiz bir mahlûk dünya dediğimiz şey. Ya insan kim? İnsan nerede? Bizler gerçekten bir Allah olduğuna inanıyor muyuz ve varolduğuna inandığımız Allah’a iman ediyor muyuz? Hayat bu soruyu sordurtuyor bendenize. Hayatı veren ve alan, rızkı veren ve almaya yetkili olan kimdir? Bize yaşamı veren ve bizi yaşatan kimdir? Peki, bizlere insanların vermediğini ve veremeyeceğini, insanların bizlerden almaları ahlaki midir, adil midir, hakkaniyete uygun mudur? Bilge Kral Aliya’nın hikmet yüklü sözüyle sözlerimi noktalamak istiyorum: ‘’İstediğin isme sahip olabilirsin, istediğin dine inanabilirsin, ancak insan olman gerekir, yaşamalı ve diğerlerinin yaşamalarına da izin vermelisin.’’ Sayın Cumhurbaşkanım! Kalplere dokunmalıyız, insan kimdir tanımalı, bilmeli ve anlamalıyız. Acıları azaltmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaktan imtina ve tereddüt etmemeliyiz. Eğer becerebiliyorsak, sevinci, huzuru, mutluluğu olabildiğince çoğaltmalıyız. Bilakis, biz niye varız ki bu dünyada? Sözümüz neydi bizim, varolurken?

Sayın Cumhurbaşkanım! İlk evvelde kati surette izah ve izhar edeyim ki, bendeniz adı ne olursa olsun ve hangi fraksiyonla, gurupla, yapıyla, şahısla iltisaklı olursa olsun sığ düşünceli, dar kafalı, lümpen ve sekter tiplere matuf yazmıyor ve konuşmuyorum. Düşünme, hissetme, anlama, sorma, sorgulama yetileri aktif olanlara ve olgulara, olaylara nesnel temellerde bağımsız bir kafa ve gönül ile bakabilenlere ve dahi hayata ve her şeye önyargısız yaklaşabilenlere matuf yazıyor ve konuşuyorum. Hemen inanmayı değil, olguları ve olayları dip derinliklerine değin tetkik, tahkik, tahlil ettikten ve her olgunun, olayın üzerinde analitik ve senkronik düşündükten sonra anlamayı tercih edenlere matuf yazıyor ve konuşuyorum. Binaenaleyh, birinci türlerin yani sığ düşünceli, darkafalı, lümpen ve sekter tiplerin söyleyeceklerimle ilgili ne düşünecekleri bendenizi zerre miskal ilgilendirmiyor. Zira artık sığlıklardan, basitliklerden, dar kafalılıklardan, sekterliklerden, lümpenliklerden öyle bıkmış ve usanmışım ki, böylelerinin bendenizden sonsuzcasına uzaklarda olmalarını istiyorum. Bendeniz yaşamak sevincini duyumsamak istiyorum. Bendeniz anlaşılmak ve anlamak istiyorum. Bendeniz özgür, bağımsız, önyargısız ve açık bir insan olarak hayata tek yönden bakmayı ve insan ayırmayı sevmiyorum. Çünkü kardeşliğe ve kardeşçe yaşamaya sevdalıyım. Tüm mevcudata bin boyuttan bakarım ve her çeşit insanla konuşmakta, her türlü kitabı okumakta, her yönlü müziği dinlemekte sakınca görmem, bilakis bunu zenginlik olarak telakki eder, artı değer olarak algılarım. Biriyle konuşmam ondan olduğum, farklı bir kitap okumam o minvalde düşündüğüm, farklı bir müziği en dip tınılarına kendimi vererek tüm yüreğimle dinlemem o müzikle aynı boyutta duygulandığım anlamına gelmez ama bu hayatta da bir türlü anlaşılmadı böyle yaşamak. Zira kimse kendisi olarak yaşamaya sevdalanmadı hiç. Çünkü hayat birinci türde ki özelliklere sahip olanlarla yani lümpen vb. özelliklere sahip olanlarla lebalep maatteessüf. İnsançocukları kim olurlarsa olsunlar, nasıl düşünürlerse düşünsünler, nereyle iltisaklı olurlarsa olsunlar ve dahi nasıl yaşarlarsa yaşasınlar bendenizi ırgalamıyor. Yeter ki insanca yaşamak şerefini taşısınlar. Bendeniz göğe baktığımda tümünü, yere baktığımda tümünü ve insanlara baktığımda tüm insanlığı görüyorum. Olgulara ve olaylara bin pencereden bakıyor ve her pencereden farklı bir şey görüyorum ve gördüklerimi fikir havuzunda biriktirdikten sonra yoğurup ortaya sahici ve nesnel bir sonuç çıkarıyor, ondan sonrada yargıya varıyorum. Zaten sıkıcı, dar, boş, anlamsız ve saçma bir dünya da mahkumum, bir de malum ahmaklıklara göre kendimi kurgulayamam ve malum tiplere göre yaşayamam. Kendimi kısıtlayamam, zaten kısıtlı ve kısacık bir hayatın yolcusuyum. Kimseye zarar vermeden dilediğim gibi yaşama hakkım olduğuna inanıyorum. Ne yiyeceğime, ne içeceğime, kiminle oturup kalkacağıma, neyi okuyacağıma, neyi dinleyeceğime ve ne şekilde düşüneceğime, duygularımı nasıl yaşayacağıma, nasıl inanacağıma hiçbir insançocuğu karar veremez ve verdirtmem de. Köle değil hür bir insanım. Bendenizi bir insan yaratmadı ki, nasıl yaşayacağımı tayin etmek ve kaderime hükmetmek hakkı olsun. Zincirlere mi vurulacağım? Hücrelere mi tıkılacağım? Yaşamak sevincim mi gasp edilecek? Tümüne eyvallah olsun. Yok olmaktan korksaydım, yaşamaya merhaba demezdim. Göklere yükselen dualarım var benim ve yere nasıl düşeceğini sadece ve sadece dualarımın Kendisine ulaştığı Allah bilir. Ve bu dünyada bir savaş başlatmışım, son nefesime dek sürecek, sürdüreceğim bir savaştır bu: Kendim Olma Savaşı! Her ne yaparsam yapayım mutlaka ve mutlaka mutlak ve kutsal yasalara göre yargılanmayı isterim. Eğer ki, tek bir insanın canına kast etmişsem yani canını teninden ayırmışsam, eğer ki vatana ihanet etmişsem yani açık ve net bir şekilde vatanın çok özel sırlarını düşmana satmışsam ve bu suçlarım sabit olmuşsa boynum kıldan incedir ve kurşunlanmak isterim. Eğer ki suçum Allah’ın yasalarına göre sabitse tecziye edilmekten dolayı nedamet duymam, yargılayana da adavet gütmem. Velakin orijininde nefsi arzu ve hırsları tazammum eden yasalara göre yargılanmayı ruhumla ve beynimle asla ve kata onaylamam, belki yargılanabilirim zira güçsüzüm ama asla onaylamam. Çünkü bu tür yargılamaların ruhunda adalet olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Öyleyse bu şekilde yargılanmayı da ruhumla kabullenemem. Aksi takdirde yargılanmam kesinlikle ve kesinlikle adaletsiz olacaktır ve böyle bir şey ruhuma ve gövdeme yönelik tarifi imkansız bir zulüm olacaktır. Öyleyse yaşamıma müdahaleyi tolere etmem ve müdahale ettirmem de. Herkes haddini ve hududunu bilecek. Bendeniz aşağılık bir köle değilim, kulların kulu değilim. Bendeniz her nasıl, ne şekilde, niçin, ne zaman, kim tarafından ve kime yönelik olarak kurgulanmış olursa olsun ve adına ne deniyorsa densin bu düzene karşıyım ve bendeniz bu düzen tarafından ezilenlerin sesiyim. Şimdiki söyleyeceklerim çok derinden algılanmalı, söyleyeceklerime bin boyuttan bakılmalı, zira düz bakıldığında basit bir algı olacaktır ve cahilce bir yargılama yapılacaktır. Umurumda mıdır? Vallahi bir gram bile umurumda değildir. Sayın Cumhurbaşkanım! Hayata şöyle bakıyorum da devlet tarafından tescillenmiş ama daha önceden kendileriyle ilgili insanlığa matuf hiçbir bilgileri afişe edilmemiş hangi örtgütsel yapılanma olursa olsun tüm örgütsel yapılanmalarda ve bu yapılanmalara matuf olaylarda gariban Anadolu çocukları ve her türlü ideolojik olaylarda yine gariban Anadolu çocukları en öndeler ve tezgaha gelip mağdur olanlar bunlar ve hayatın her alanında ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan, hakkını arayamayan yine gariban Anadolu çocukları. Partiler için en altta çalışanlar, koşturup yorulanlar ve ideolojiler uğruna ölenler yine gariban Anadolu çocukları. PKK olayında yine gariban Anadolu çocuklarıdır şehit olanlar. Ki, buraya dahil olanları, dahil olanların kahir ekseriyetinin hangi sosyal ortamdan geldikleri, ailelerinin nasıl bir dünyada yaşadıkları malumdur. Hayır öyle değil mi? Öyle değilse nasıl? Ki, hepimiz hayatın içindeyiz ve bu insanlarda aynı hayatın yolcuları. Görüyoruz, biliyoruz, tanıyoruz. Tüm bunlara rağmen Bodrum da fink atan komprador ******i, İstanbul’u yiyip yutan komprador ******i ve dahi her yerde her şeye hükmeden komprador ******i. Bu ülkenin kaymağını yiyenler komprador ******i. Suçlu olsalar bile kurtulanlar komprador ******i. Ezenler, sömürenler, suçlu olsalarda temize çıkanlar ya da kaçıp uçup yok olanlar komprador ******i. Burada bir gariplik yok mu? Vicdanı sızlatan bir durum yok mu? Hayır aklım almıyor. Gerçekten aklım almıyor hatta ruhum yerle yeksan oluyor. Gariban Anadolu çocukları öldükleri halde bile hiçbir şey kazanmıyorlar hatta ölmeyip yaşasalarda kaybediyorlar ama diğerleri ölmedikleri halde hatta bir gram katkıları olmadıkları halde yine de kazanıyorlar. Bu nasıl oluyor, olabiliyor vallahi, billahi, tallahi anlayamıyorum. Burada derin bir paradoks var ve çözülmeye, aydınlanmaya ve izaha muhtaçtır. Yazıktır, günahtır, ayıptır. Bu olay kesinlikle dip derinliklerine değin tetkik edilmeli ve hakkaniyete, adalete, ahlaka uygun bir neticeye kavuşturulmalıdır. Münhasıran hayatı, mutlak ve kutsal yasalar temelinde, hüzünle karışık düşünce bağlamında doğal bir gözleme tabi tutarsak her şey tüm teferruatıyla sarahaten aşikar olacak, tezahür edecektir. Aksi takdirde göklere ve yerlere hükmeden Allah’ın kararının ne yönde olacağını hiçbir kimse bilemez. O Allah’tır ki bağışlayacak yegane mercidir ve O’dan bağışlama dileyenler bağışlamasını bileceklerdir. Elbette hakkaniyete, adalete, ahlaka uygun şekilde. Zaten aksini söylemiyor ve istemiyorum. Bilakis apaçık şekilde can almış olanlar, vatanın sırlarını düşmana bizzat peşkeş çekmiş olanlar bağışlanmayı hak etmezler zaten. Buna da aklı, ruhu, vicdanı hakikat istikametinde aktif olan tek bir kimsenin diyeceği hiçbir şey olamaz. Son tahlilde; olması gereken hiçbir şey gecikmemeli, olması gereken zamanda, olması gerektiği gibi, hiçbir eksiklik kalmadan oldurulmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım! Mektubumun başında, ilk evvelde, buradan, zat-ı aliniz tavassutu ile, her halükarda, her şey değişse dahi, kendisinin her şartta ve koşulda her daim mevcut olduğu (zira her şey muvakkat ama devlet muhakkaktır), kanunlarına ve yasalarına karşı sorumlu olduğum ve dahi kanunlarını ve yasalarını her vatandaşı üzerinde istediği gibi tatbik etmeye gücü bulunan devlete bir talep iletmek istiyorum. Belki acayip bir talep olabilir ama nihayetinde bir insanım ve taleplerimin olması normaldir, ki düşmanımdan değil devletimden talep ediyorum. Kabul görmezse cevap verilmez ama bendenizi de suçlu yapmaz. Sadede gelirsem; kuşkusuz bir hakikattir ki, bu ülkede, bu ülkenin çocuklarına matuf etkin olarak faaliyet gösteren şahıslar ya da yapılar vardır ve bu insanlar ya da yapılar devlet nezdinde malumdur. Öyledir yani. Öyleyse bendenizin devletten küçücük bir istirhamım olacaktır. Bu şahısların ve yapıların kimler olduklarını ve hatta devletin şimdi suçlu görmediği halde sonradan suçlu göreceği şahısları ve yapıları bileyim ki, bunlarla normal bir insan olarak iletişim kurduğumda suçlu olarak görülüp tarassut altına alınmayayım ya da alınacak bir şey yapmayayım ve nahak yere temel insani haklarımdan mahrum kalmayayım ve yaşama sebebim olan haklarım metazori elimden alınmasın. Bilakis, benim üzerimde hiçbir kanun ya da yasa tatbik edilemez, edilirse de haklı olunamaz. Çünkü böyle bir şey mutlak vicdana, merhamete, adalete ve ahlaka mugayir olur. Hatta bendeniz hayatımın tüm boyutlarıyla tahkik edileyim ve kim olduğum açıkça bilinsin ki, sonradan büyük bir haksızlığa ve zulme maruz kalmayayım. Hainsem, devlet düşmanı isem, yıkıcı faaliyet içinde isem, terörist örgütlerle ya da devlet nezdinde sonradan terörist olacak örgütlerle iltisaklı isem gereken yapılsın. Şayet böyle bir yönüm yoksa da, iletişim kurduğum ama iletişim kurmam onlardan olacağım anlamına gelmediği ve böyle olduğu bilindiği halde öyle görülmeye çalışılıp sanki suçluymuşum gibi olmasın. Hülasa; adalet istiyorum ve bu benim insanca yaşamak hakkımdır. Tüm boyutlardan bakıp düşünüyorum ve hissediyorum ki, buna hakkım var gibime geliyor. Hatta ve hatta hayatı şöyle tüm yönleriyle ve uygulamaları tüm teferruatlarıyla gözlemlediğim zaman bu düşüncemin ve hissimin kesinlikle doğru olduğuna emin oluyorum. Eğer devlet böyle bir şey yapmazsa, sonradan bendeniz vatandaşını hangi saiklerle yargılama hakkına sahip olacaktır? Ya da yargılasa dahi neye göre yargılayacak ve adaleti nasıl işletecektir yahut yaptırımlarının adaletli olduğu neyle ayan olacaktır? Zira bendeniz hiçbir tereddüde düşmeden güven içinde yaşamak istiyorum ve bu da devletin en hayati ödevidir bendeniz vatandaşına karşı. Bilinmeli ve unutulmamalıdır ki, bendeniz (insan) yaşarsam devlet yaşar, devlet benimle (insan) kaimdir. Zira böyle olmadığı zaman, vicdani anlamda çok büyük sıkıntılar baş göstermektedir. Devlet nezdinde tehlikeli görülmeyen her şahıs ya da yapı, toplumsal alanda istediği gibi hareket etmekte, insanları kolayca avlamakta, insanlarda bilmeden av olmaktadırlar ve zaman içinde oraya iyice bağlanmaktadırlar. Halkeden Allah’ın, halkettiği kulunu yani insanı tanıyorsak, sosyopsikolojik anlamda tahlil edebiliyorsak bu durum çok tabiidir. Çünkü insan dediğimiz varlık, zaaflarıyla, hırslarıyla, cehaletiyle, nankörlüğüyle ve zalimliliğiyle malum olan bir canlıdır. Ama hakikat böyle olduğu halde, yasalar ve kanunlar insanlar üzerinde, bu durumlar yani saf hakikat sarf-ı nazar eylenerek çok kolay şekilde tatbik edilebilmektedir ve insanlar yargılanabilmektedirler, nihayet yaşamsal haklarından mahrum olabilmektedirler. Peki burada suçlu kimdir? İnsanlar iletişim kurdukları şahıslara, yerlere ve geçmişlerine göre itham edilebilirler mi, yargılanabilirler mi? Böyle bir şey olduğu zaman bir toplum bünyesinde suçlanmayacak insan bulunabilir mi? Adalete göre ve adaletin tam anlamıyla tatbik edilmesi için, her şeyin tüm teferruatıyla sarahaten ortaya konması iktiza etmez mi? Burada Ahzap Suresinin 58. Ayeti düşüveriyor gönlüme ve kafama. Mezkur ayetin, çendan mutlak suçsuz ve günahsız insanlara matuf olarak büyük bir uyarıyı tazammum ettiğini tahayyül ve tasavvur ediyorum. Bu dünyada olan biten hiçbir şey Allah’ın bilgisi dışında değildir ve Allah her şeyi görmekte ve bilmektedir. Binaenaleyh, İnsançocukları attıkları her adımı olabildiğince titizlikle ve hassasiyetle ve her boyutuyla kontrol ederek atmalıdırlar vicdani kanaatimce.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-07-18, 20:40 #628
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Birazcık özeleştiri yapmak istiyorum naçizane, küçücük bir ön izahtan sonra, hoşgörünüze sığınarak. Gayet rahat ve açık olacağım. Çünkü her daim terennüm ettiğimiz bir şeyi yapacağım yani dile iltica edip konuşacağım. Eleştiri, toplum olarak pekte hazzetmediğimiz bir şey olsa da, (ki hazzetmeyiz, hakikati saklamaya lüzum yok) yeri geldiğinde; şiddete başvurmaya ne gerek var konuşmak gereken yerde diye de söyleriz ama bunu söylememize rağmen yine de içinde eleştiri de olan konuşmaktan pek hazzetmeyiz, tabir caizse lafta kalmaktan öteye gitmez haddizatında isteyerek söylemediğimiz bu söz, tabi konuşmak derken de bitevi onaylayıcı olmayan konuşmadan bahsederiz zımnen yoksa kuşkusuz her konuşma gayette güzeldir onaylandıktan sonra oysa içinde hakikat olmayan konuşma muhakkak bir taraf için tehlikelidir yani hakikat diye bir şey varsa, muhakkak eleştiride olacaktır ve mutlak onaylamanın olduğu yerde hakikat yoktur ve dolayısıyla eleştiri de olamaz, binaenaleyh hakikat yoksa eleştiri de yoktur ve o konuşma kesinlikle bir tarafın kaybına yol açar ve böyle bir konuşma dostların konuşması olamaz ya da iyilik adına yapılan bir konuşma olamaz yahut orada konuşma diye bir şey yoktur. Ama bendeniz, şiddete yönelmektense her daim konuşmayı tercih ettim, dilin sihrine inandım, tabi hakikatleri de gizlemeden haykırmayı istedim. Çünkü bendeniz çözüm odaklı olmak için mücadele ettim her daim ve çözümü de dilin getireceğine inandım ve böylece konuşma yolunu intihap ettim. Binaenaleyh, imtina etmeden en ağır gerçekleri söylemeye çalıştım her daim. Geçelim! Toplum olarak konuştuğumuz zaman diyoruz ki; bu ülkenin yüzde doksan dokuzu Müslümandır ve bu ülkede şöyle olmaz, böyle olmaz vs. iddialı şeyler söylüyoruz. Bunu yapıyor muyuz toplum olarak? Yapıyoruz. Belki de dilimize pelesenkte olmuş olabilir ama her hâlükârda gerektiği zaman terennüm ettiğimiz bir söylemdir. Burada aklıma üstat İsmet Özel’in hafızamda yer edinmiş ve bendenizi, her hatırladığımda ürperten muhteşem sözü geliyor: “Allah, insanı iddiasından vurur.” Sadede geleyim: Madem Müslümanız, madem bu ülkenin kahir ekseriyetinin Müslüman olması hasebiyle bu ülkede Müslümanları rencide edici uygulamalar olamaz, böyle bir şeye eyvallah edilemez, ki amenna ve sadakna, peki niçin Müslümanlar olarak her şeye Kur’an zaviyesinden bakılmaz? Ya kardeş şu olaya, şu işe, şu ilişkiye, şu ticarete, şu alışverişe bir de Kur’an temelinde baksak ve çözsek olmaz mı dendiği zaman kahir ekseriyet bir garip olur? Vallahi, billahi, tallahi bu hakikattir, kimse kusura bakmasın. Ağır olabilir ama ağırdır diye gerçekleri söylemekten imtina etmeyeceğim. Zira hastalıkları ancak acıtan ve ağrıtan ilaçlar iyileştirebilir. Bizler hep gerçekleri söylüyor gibi olmaktan derin haz aldık ama gerçek olanca sertliği ile karşımıza çıkıverince ne yapacağımızı şaşırdık çünkü hiçbir zaman karşımıza çıkmayacağını düşünerek söyledik söylediklerimizi. Yani Müslüman bir ülke ve toplumuz ama yaşantımızda esas almamız gereken şey niçin ilk etapta Müslümanlığımız değildir? Böyle değilse ve bendeniz bilmiyorsam mazur görülmek isterim. Bilakis, böyle bir şey Müslümanların kendi kendilerini rencide etmeleri demek değil midir ve Müslümanların kendi kendilerini rencide etmeleri normal midir? Bir şey doğru mudur yoksa yanlış mıdır diye niçin Kur’an’a vurulup ona göre yargıya varılmaz? Yani gerçekten merakımı mazur görünüz ama Müslümanlık, Müslümanlar için değil de Müslüman olmayanlar için mi geçerlidir? Yani Müslümanlar istedikleri gibi yaşayabilirler ama Müslüman olmayanlar Müslümanlara göre mi yaşamak zorundadırlar? Ve böyle olmadığında Müslüman olmayanlar suçludurlar ama Müslümanlar Müslüman olarak yaşamadıkları zaman suçsuzdurlar, bu nasıl bir paradokstur? Bu nasıl bir anlayıştır, inanıştır? Müslüman olmayan biri bir şey yaptığı zaman telin edelim velakin Müslüman olarak kendimiz istediğimiz gibi yaşayalım ama kimliğimiz de Müslüman yazdığı için hiçbir şey yapmamış tertemiz bir insan gibi olalım, Allah indinde böyle bir şey kabul görür mü? Ya da Müslümanlar olarak böyle bir şeyi içimiz nasıl alabilir? Diyelim ki bir işadamı var, bu zat çok rahat bir şekilde vergi kaçırabiliyor ama Cuma Namazı dendiği zaman akan sular duruyor ve bir şey istirham ettiğiniz zaman; hele şu Cumayı bir eda edelim sonra bakarız diyor. Bu hangi Müslümanlıktır? Keza hepimiz biliriz ve görürüz ki, nice apartmanların en görünür yerinde Mülk Allah’ındır yazar ama ne gariptir ki, mutlak hakikatin cüzü olan o sözü oraya koyan insan, kiracısına manevi işkence yapmakta pek mahirdir. Bu hangi Müslümanlıktır? Hakeza faiz haramdır deriz ama faiz ile hiçte ihtiyacımız olmayan şeyleri münhasıran fiyakamız olsun diye almakta hiçbir beis görmeyiz. Bu hangi Müslümanlıktır? Ve hakeza Müslüman olarak hiç olmayacak şeyi yapalım, üstelikte bu şey tüm toplumu alakadar eden bir şey olsun ama bundan zerre rahatsızlık duymayalım velakin başka bir insan münhasıran kendini ilgilendiren bir şey yaptığında hemen asla tolere edilemeyecek ithamda bulunalım. Bu hangi Müslümanlıktır? Yine bir insanın suçlu olup olmadığını kutsal ve mutlak yasalar temelinde vicdana göre değerlendirmek varken, niçin nefsimize ve işimize nasıl hoş geliyorsa ve uyuyorsa o şekilde değerlendirip neticeye varmaya çalışırız? Üstelik bu konuda muhkem ayet bile varken, suçsuz bir insana hiçbir sıkıntı duymadan acı çektiririz ve çektirdiğimiz acıdan dolayı zerre miskal utanmayız ve Allah’tan korkmayız? Niçin vicdanın mutlak anayasasını ıskalarız, uygulamaktan imtina ederiz? Bu tür bir Müslümanlık hangi tür Müslümanlıktır? Dillerimizde Müslümanlık ya eylemlerimiz de ki nedir Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına? Yani hiç mi sigaya çekmeyelim kendi kendimizi? Bizler hep iyi olalım ama ne gariptir ki bir kötülükle karşılaşınca bizden gelmemiş olsun o kötülük, üstelikte apaçık, muhkem ayet varken. Sahi bizler nasıl bir inanca ve kimliğe sahibiz ya da inandığımızı iddia ettiğimiz şeye ne kadar inanıyoruz, sahip olmakla övündüğümüz kimliği ne kadar taşıyabiliyoruz? Söylemle eylem insicam içerisinde olmalı, ruhla gövde insicam içerisinde olmalı, kimlikle yaşam insicam içerisinde olmalı, imanla amel insicam içerisinde olmalı, bilakis her şey şirazesinden çıkar ve ateş bizi de yakar. Kafamı, ruhumu her daim yakan bir şey var; bendeniz bugüne değin hiçbir zaman hamdolsun ki adaletsizlik yapmadım, hamdolsun ki tek bir kulun hakkını yemedim, hamdolsun ki tek bir insana iftira atmadım ve tek bir kimseye kötülük etmedim ve acı da çektirmedim, tek bir insanın yaşamak sevincini çalmadım, hamdolsun tek bir kimsenin terini, yaşını, kanını, emeğini gasp etmedim, hamdolsun yoksullara elimden geldiğince hep yardım ettim, hamdolsun aç gördüm doyurdum, hiçbir dilenciyi bugüne dek geri çevirdiğim vaki değildir ama her zaman bendeniz kötü oldum kötü olmasam da çok tasvip ve tensip edilen biri olmadım, bu garip değil mi Müslüman bir toplum için ya da bir Müslüman nasıl olmalıdır tam tersi mi olmalıydım yoksa? Bir insanın, insanlık ödevi nedir? Yoksa bizler Müslüman olmadan önce iyi insanlar olmayı mı başarabilmeliydik ve bunu başaramadıkta mı böyleyiz? Bunları söylüyorum ya, kim nasıl anlarsa anlasın umurumda bile değil, zira artık bilen ve anlayan zaten biliyordur ve anlıyordur, ruhumu ve oradan dökülüp gelen sözlerimi. Hakikati seviyorum, doğallığı seviyorum, samimiyeti seviyorum, maskesizliği seviyorum, ta ki zarar görme ihtimalim olsa bile. Bendeniz böyleyim, bu dünyaya bir kere geldim, kendim olarak geldim, başkası olarak yaşayıp, başkası olarak ölemem. Hakikat insanlara uymayacak, insanlar hakikate uymak zorundadırlar! Bendeniz bir insanım, insan geldim, insan yaşamak derdindeyim ve insan gitmek istiyorum. Ne uşak olabilirim ne de efendilikte gözüm var, insanlık için sözüm var! Bendeniz böyle garip bir yolcuyum işte hayat yolunda Sayın Cumhurbaşkanım!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bu dünyaya niye geldik ki? Dünya nimeti dediğimiz şey nedir ki? Bir varmış bir yokmuş masalı gibi sanki her şey. Ama öyle sıkı, sımsıkı tutunuyoruz ki, sanki elimizden kayıp gidecekmiş gibi, sanki böyle tutunduğumuzda kayıp gitmesini önleyecekmişiz gibi. Birimiz yaptık mı hepimiz yapmaya çalışıyoruz aynı şeyi. Birimiz yapmasa, belki de hiçbirimiz yapmayacak. İşte büyük sır tam da burada saklı gibi. Ben koşmasam bile başkası nasıl olsa koşacak dünya leşinin peşinden diye düşünüyoruz. Bu dünya düzleminde gerçekleşmesi gereken en ideal adaletin imkansız olmasının önündeki en büyük handikapta budur filhakika. Ama olmuyor, üzüm üzüme baka baka kararıyor. Oysa bilmeden yaşamımızı zehirliyoruz. Çünkü dünyanın peşinden koşarken yaşamak sevincini kaçırıyoruz. Ne kadar çok maddeye sahip olursak o kadar iyi yaşayacağımızı ve yaşamak sevincini duyumsayacağımızı sanıyoruz. Ama hem kendimize hem de dışımızdakilere zulmediyoruz bilmeden. Ne büyük aldanış! Sömürüler, gasplar, baskılar, eziyetler tam da buradan çıkış noktası buluyor işte. Uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında dursak ve tüm alemi oradan temaşa etsek ya da bir gece yarısında yıldızlara baksak ve oradan tekrar yeryüzüne indirsek bakışlarımızı anlarız gibime geliyor hakikati. Çünkü böyle bir şey insana çok şey anlatır, yüreği sonsuzluğa alır götürür ve faniliği haykırır. Belki beyni zonklatır. Hele bi de bir rüzgar eserse görün. Tabi rüzgarla konuşabilmesi gerekir ruhunuzun ve bozkırın ve yaprakların hışırtılarının eşlik etmesi gerekir bu tinsel muhavereye. Varlığın tüm tecessümlerine bakıyorsunuz, bakıyorsunuz, bakıyorsunuz, anlamaya çalışıyorsunuz ama gözünüzün önünden kayboluveriyormuş gibi oluyor her şey bir anda. Yokluğunuzu duyumsamaya çalışıyorsunuz ve siz yokken devam edecek hayatı tahayyül ve tasavvur etmeye çalışıyorsunuz ve her şey anlamını, önemini kaybediyor o anda ve artık gözünüzde, gönlünüzde hiçleşiveriyor dünyaya dair ne varsa. Bu sefer iflah olmaz bir kopuş başlıyor her şeyden. Gözünüze bir leş gibi görünüyor her şey ve uğruna kendinizi bile feda etmekten imtina etmediğiniz şeylerin hiçbirini yanınızda götüremeyecek olduğunuzun hissi derin bir acıya boğuyor sizi. Öyleyse niye bu hırs, kin, nefret, açgözlülük, intikam ve zulümler? İnsan niye kötülük yapar? Eğer dünya nimeti için değilse niçin? Değer mi gerçekten? Handiyse ömrünü ikmal etmişlerin bile gözlerini, gönüllerini hırsların esir aldığına şahit oluyorsunuz ve şok geçiriyorsunuz, hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Hüzünlenip vay be çekiveriyorsunuz derin iççekişleri eşliğinde. Bir yandan acıyla dolu, bir yandan hüzün yüklü, bir yandan sevinçle iç içe garip ve fani bir dünya. Ne bizim olacak ne de hiçbir kimsenin, ne bize kalacak ne de hiçbir kimseye. Ama böylesi bir dünya için nice gönülleri acıyla doldurmaktan geri durmuyoruz bir türlü.

Şair Nurullah Genç’in çok güzel bir dizesi var, der ki;

“”Birgün, dostların ıslanmış çehrelerine
Son defa, hasretle bakar giderim.""

Ya bakamazsak!!!
Ya nasıl gideceğiz!!!

Kaçışı olmayan bir sona doğru gidiyoruz ve mecburen varacaz, çaresiz. Ne düşünecez oraya vardığımızda? Ya da nasıl olacaz vardığımızda? Çünkü takatten kesilip, elden ayaktan düşecez. İşte o anda anlayacağız niçin yaşadığımızı ve anlayacağız aslında niçin yaşayacakmışız, yaşamalıymışız. Velakin son pişmanlık fayda etmeyecek, nedamet gözyaşları da acıları dindirmeyecek. Yapabileceğimiz hiçbir şey olmayacak ve yaptıklarımızı da yeniden düzeltme imkanı bulunmayacak. Öyleyse yaşarken dikkat etmeli değil miyiz? Nasıl ve niçin yaşamamız gerektiğini daha canlı kanlı iken anlamamız gerekmez mi ve kötülüklerimizden kurtulmamız, ettiğimiz kötülüklere tövbe etmemiz ve ediyor olduğumuz ya da etmeyi düşündüğümüz kötülükleri unutmamız ve hepsinden el ayak çekmemiz gerekmez mi?

Hayır, hayır, insan gerçekten cahil, zalim ve de nankör. İnsan aldanmakta! Keşke böyle olmasa, keşke, keşkelerimizi çoğaltmasak ve hiç keşkemiz olmasa. Nahak yere acılara gark ediyoruz hayatları. Doğmamış çocukların, günahsız bebelerin ömürlerini ipotekliyoruz. Neyle kurtuluruz bu günahlardan? Günaha bulanmış hayatlarımızı nasıl temizleriz? Bağışlamadan biterse ömrümüz, yeniden başlayacak ömrümüzde nasıl bağışlanma dileyecez? Adil olmadan adalet, bağışlamadan bağışlanma, merhamet etmeden merhamet dileyebilir miyiz Allah’tan?

Bendenizin naçizane fikrimce hüzüne yoldaşlık etmemiz iktiza ediyor sanki. Hüzün rüzgarı esmeli gönül toprağımızda, hüzün yağmurları düşmeli beynimizin göklerinden gönlümüzün topraklarına. İşte o zaman merhamet filizlenecektir gönül toprağımızda ve o merhametle insanlık toprağında ki tüm acıları sevinçlere tedvir eyleyeceğiz inşaAllah.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-07-18, 21:46 #629
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Şu dünyada, bir insana güvenmemeyi, bir de insandan uzak durmayı öğrendim. İnsanlar niye güvenilmez olurlar ki kahir ekseriyetle? Ne büyük bir şey kaybettiklerinin farkında değiller mi yoksa? Bir defa kaybedilen güven bir daha kazanılır mı? Bu dünyaya sahip olmak uğruna değer mi güven duygusunu kaybetmeye? Oysa zor da değil ama işin içine dünya girince her şey değişiveriyor galiba. Öyle ya çok tatlı bir dünya!!! Tabi bu durum güvensiz olmayı haklı çıkarmıyor ki, bendeniz de öylesine söylüyorum zaten. İnsan bozulmuş, insanın ruhu bozuk maateessüf. Ve bozulan bir insandan daha ürpertici hiçbir şey yoktur. Çünkü o artık mütemadiyen yıkar, yakar, yok eder güzel olan ne varsa ve öyle de yapıyor zira ama ne yaptığının farkında bile değil. Filhakika istikbalini yakıyor, yıkıyor, yok ediyor ama cahil ve ne yaptığının idrakinde değil. İnsanın özü bozulunca, her şeyi bozulmuş. Bendeniz, her zaman, insanlara yakın olmanın güvenle kabil olduğuna, güvenin de ancak ruhta bulunduğuna inandım. Çünkü insanın özünde güven duygusu yoksa o öze yeni baştan güven yüklemek muhal ender muhal. Hatta güven duygusunun kimlikle de alakası yok, var gibi ama yok gibi. Diyorsunuz ki, bu adam şu kimliğe sahip kesinlikle güvenilir ama bir de bakıyorsunuz derin bir nedamet kaplayıveriyor tüm ruhunuzu. Fakat kimliğinden dolayı hiç güvenilmez dediğiniz bir adam sizi mutlak şekilde yanlış çıkarıyor. Hülasa; güven duygusu öz de olacak özde, söz de değil, bu sebeple de kimlikle alakalı bir şey değil. Hayat öğretiyor bunu size, hem de çok acı bir şekilde. Tam da burada Doğu’nun Güneşi, hiç sönmeyen ve bademada sönmeyecek ışığı büyük üstat Muhammed İkbal’in şu sözü aklıma geliveriyor ve yüreğim daha da acıyor: ‘’Batı diyarlarını gezdim ve İslam’ı gördüm ama Müslüman göremedim, Doğu diyarlarını gezdim Müslüman’ı gördüm ama İslam’ı göremedim.’’ Niye böyle ki? Oysa el-Emin olan bir Peygamberin ümmetiyiz değil mi? Düşmanlarının bile güven duyduğu bir Peygamberin, dostlarının güven vermemesi ne kadar büyük bir acıdır değil mi? Gerçekten güvenmek çok büyük bir değer, öyle böyle değil, kelimeler bile kifayetsiz kalır bunu izaha. Zira bendenize göre her şeyin temeli varıp güven duygusuna dayanmaktadır. Güvenin olmadığı bir yerde, olan ve olabilecek olan hiçbir şey yok, gerçekten yok. Her güzel şey münhasıran dillerimizde, dillerimizde olan maalesef yok eylemlerimizde. Zaten güvensizlikte buradan neşet ediyor. Ama güven duyamamak kadar da acı bir şey yok. Çünkü yalnızlık yurdunun kadim misafiri olmaktan asla kurtulamıyorsunuz, haddizatında kötü bir şey de değil bu ama çok acı bir şey. Bu dünyada öyle çok şey öğrendim ki, edepsizlerden edebi, zevzeklerden suskunluğu, sekterlerden müsamahayı, zalimlerden iyiliği, hainlerden emin olmanın yüceliğini, ********lerden şerefi ve daha nice kötü karakterlilerden nice güzel şeyleri öğrendim ama elbette güven duymamayı öğrendim tüm bunlardan sonra. Bilmiyorum ama çok yoruldum yaşadığım hayattan. Bazı şeyler güzel olsa bile, o güzel şeylerle yaşamak bile ağır gelir oldu, yorgunluk verir oldu. Böyle konuşunca büyük ve ağır bir acı çöküveriyor üzerime, kurşun gibi ağır geliyor hatıralar. Böyle olmamalıydı diyorsunuz, olmaması gerekirdi ama oluyor, yapacak hiçbir şey yok, çaresizsiniz. Ve günden güne iyice yitiriyoruz her güzel değerimizi ve yitip gidiyorlar güzellikler. Peki, kaybettiğimiz güzellikleri maddeyle satın alabilir miyiz? Madde için kaybetmeyi göze alıyoruz ama. Bizler ilk evvelde güvenilir insanlar olmayı başarmalıyız, bilakis hiçbir şeyi başaramayız yemin ediyorum. Hayatın altyapısı nedir diye sorsalar bendenize, hiç tereddüt etmeden tek bir kelimeyi haykırırım; GÜVEN. Çünkü tüm üst yapılar, bu altyapı üzerinde şekillenirler. Para ile güven kazanamayız ama güvenilmek ve güvenmek ile kazanamayacağımız hiçbir şey yoktur. Güven olmadığı halde kazanıyor görünsek bile, uzun vadede kesinlikle kaybederiz ve kaybetmeye mahkûm oluruz. Allah’tan tek bir dileğim var; hiçbir şartta ve koşulda güvensiz biri kılmasın bendeniz kulunu.

Sayın Cumhurbaşkanım! İnsançocukları olarak, doğumumuzdan itibaren, görmemek, bilmemek, anlamamak, koşulsuz itaat etmek, kör bir şekilde inanmak üzerine eğitiliyoruz. İnanmayı seviyoruz ama anlayarak inanmaktan ödümüz kopuyor. Araştırmaktan, soruşturmaktan, şeylerin ardına bakmaktan korkuyoruz yani gerçeklerden korkuyoruz gerçekten. Sonra da inandığımız her şey yalan çıkınca da şok olmuş gibi yapıyoruz, oysa şok olmanın bile bir anlamı, derinliği vardır yani şokluk halimizde bile bir basitlik gizli. Kafamız ve ruhumuz tamamen bu düzlemde yaşamak üzerine eğitiliyor. Hülasa; yaşamamız istenilen hayata şartlandırılıyoruz, istediğimiz hayatı yaşamak üzerine şartlanmıyoruz. Soylu isyanlarımız bastırılıyor. Hakikati haykırmaktan bile imtina ediyoruz ve zamanla haksızlıklar karşısında boyun eğen ve haklı olmanın aslında hiçte iyi bir şey olmadığını düşünen zavallı şahsiyetlere dönüşüyoruz. Bu da bizi basitleştiriyor, sıradanlaştırıyor, küçültüyor, nihayet küçük insanlara dönüştürüyor ve bir daha da büyük insan olmak kolay kolay kabil olmuyor. Binaenaleyh, hüznümüzü, merhametimizi, sevgimizi, güvenimizi kaybediyoruz tedricen. Hayatımızı, sormadan, sorgulamadan ve hiçbir şeyi anlamadan yaşayıp gidiyoruz. İşte tüm bozukluklar, kötülükler tam da burada başlıyor. Bu yüzden de zaman içinde insan kimliğimizden inhiraf etmekten kurtulamıyoruz ve benzerlerimizin kulluğunu, köleliğini yapıyoruz bir ömür ve zalimlerin çarklarını döndürüyoruz mütemadiyen, mezkûr düzlemde eğitilmiş ruhlarımızla ve kafalarımızla. Ortak iyi için gayret sarf edeceğimize, ortak kötüde kader ortaklığı ediyoruz. Hiç mi düşünmeyiz, hüzünlenmeyiz, acı çekmeyiz, rahatsız olmayız, gerçekten anlamıyorum. Nereden geldiğimizi, niçin geldiğimizi ve nereye gittiğimizi, nasıl gittiğimizi nasıl olurda bir dakikalık bile olsa düşünmeyiz? Gerçekten bizler yaşadığımızı sanıyor muyuz acaba? Bizler niçin kolayca kötü olabiliyoruz da, iyi olmak niçin bu kadar zor geliyor bize? Hakikaten zor mu iyi olmak ve iyilikte ortaklık yapmak? O kadar basit, saçma ve ahmakça şeylere takılıp kalıyoruz ki, tüm bu şeyler için iyiliği, güzelliği harcamaktan hazer etmiyoruz. Bencilliğin buzlu sularında yüzüyoruz, faşizmin karanlık sokaklarında dolaşıyoruz, kapitalizmin kanlı ve kirli sularını içerken tiksinmiyoruz, duygusuzluğun zalim çarklarında heder oluyoruz, küçük ve ucuz hesapların adamları oluyoruz, kibir dağının zirvesinde dolaşıyoruz ama dillerimizden iyiliğin, güzelliğin türküsü eksik olmuyor. Ne kadar da sahte bir hayat yaşıyoruz. Taştan, maddeden putları zevahirde reddediyoruz da, gönlümüzü esir almış putlardan bir türlü vazgeçemiyoruz ama ne gariptir ki böyle olunca putperest olmaktan kurtulduğumuzu sanıyoruz. Bizlere dünyayı kazandıran putlarımızı kaybetmemek pahasına kendimizi kaybetmeyi göze alıyoruz. Öyle ya putlarımız bizleri doyuyorlar, giydiriyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar öyleyse ne onlar efendiliklerini ne de bizler hiçbir sıkıntı duymadığımız uşaklığımızı kaybedelim ki, değil mi? Sonra da insanlıktan dem vuralım, iri sözler söyleyelim, iyiliğin türküsünü terennüm edelim. Bizler akılla duyguyu bir türlü mezcedemedik. Ya aklı yücelttik ve sapıttık ya da duygusallığa boğulduk ve battık. Ama dengeyi bir türlü kuramadık, orta yolu bulamadık. Hayatta her daim maddi terakkiyi ve başarıyı hedefledik ama bu meyanda özümüzü, sözümüzü, ahlakımızı kaybettik amma velakin bunu hiçbir zaman sorun etmedik. Sorun ettiklerimiz bize hiçbir şey kazandırmadı ama sorun etmediklerimiz her şeyimizi kaybettirdi maalesef. Anlayamadık! Anlıyormuş gibi yaptık ama anlamak işimize gelmedi, zira kazanımlarımızı kaybetmeyi göze alamadık. Kendimizi kaybetmeyi göze aldıkta, kazandıklarımızı kaybetmeyi göze alamadık. Peki, bizler nasıl böyle olduk, bu hale geldik? Hiç mi sorgulamayacağız bunu? Kimse sorgulamasa da bendenizde mi sorgulamayayım? Böyle bir şey insanlığıma ihanet olmaz mı ve zül değil midir bendeniz için? Haddizatında bendeniz istenilenleri yapıyorum ama gerçekte istenilen değilde isteniyormuş gibi olan olduğu için rahatsız olunuyor bundan. Çünkü zevahirde isteniyormuş gibi yapılan şey filhakika istenmediği için ve bendenizin de bunu anlayamayacağım düşünüldüğü için velakin bendeniz de gerçekte istenilmediğini bildiğim halde isteniliyormuş gibi anlayıp muktezasını yaptığım için sıkıntı oluyor. Çünkü bendeniz münhasıran hakikatin müntesibi olan bir insanım!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 21-07-18, 21:29 #630
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Çözemediğim bir detay var bu hayatta ve bugün o detayı izhar edip, sorular soracağım ve hayatı sigaya çekeceğim. İnsanlığın gözbebeği, kâinatın en gerçek insanı, ahlakın, güvenin, sevginin ve barışın tecessüm etmiş hali, hakikatle ve ölçüyle gelmiş ve adaletle tavzif edilmiş (Hadid Suresi 25. Ayete bakılabilir) ve Peygamber olarak intihap eylenmiş olan Hz. Muhammed derler ki; ‘’tüm kâinat adalet üzerinde kaimdir.’’ Adaletin olmadığı bir dünya cehennemden başka bir şey değildir ve olamaz da zaten. Adalet olgusunu çekip alınız, yeriyle ve göğüyle dünya da, her türlüsüyle insan da bir ölüden farksızdır tabir caizse. Ve adaletsizlik bedene dokunan bir şey değildir, yüreğin en dip derinliklerinde hissedilen bir şeydir yani adaletsizliği gösteremezsiniz ancak duyumsarsınız. Şöyle hayata bakıyorum da, bir yanda kahkahayla gülenler, aksırıncaya tıksırıncaya dek yiyip içip gezenler, bir yanda bir dilim ekmeğe, sağlam bir elbiseye muhtaç olanlar görüyorum. Bu paradoksu bir türlü çözemedim, kaderdir deyip geçemedim de. Yani öyle garip insanlar var ki şu hayatta, yürek yakıyorlar. Aileler görüyorsunuz mahzun ve boynu bükük, çocuklarının ayaklarında ayakkabı yok, üstlerindekilere giyecek demeye bin şahit ister. Bir de diğer tarafa bakıyorsunuz, öyle keyifliler, öyle mutlular ki, çocukları bolluk bereket içinde, her türlü imkâna malikler. Oysa beriki de aile, öbürü de aile, beri yanda ki de çocuk, öbür yanda ki de çocuk, aynı toprağın insanları, aynı milletin fertleri, aynı devletin yurttaşları. Amma velakin her türlü yaşamsal gereksinimlerden mahrum olan taraf yabancı da değil (ki fark eder mi?), hain de değil, bilakis askerliğini yapan, vergisini ödeyen, hizmetini konumuna ve imkânına göre icra eden insanlar ama iş pay almaya gelince alabildiği bir pay yok, zira yaşamı malum. Hayatın içerisinde baktığınızda imkânlardan mahrum olan ailelerin çocuklarının, diğer ailelerin çocuklarının hayatlarına bakarken hatta ailelerin karşıdaki ailelerin hayatlarına bakarken gözlerinde ki çaresizliği, burukluğu, acıyı duyumsuyorsunuz ister istemez. Öyle bir bakış ki yüreğinize ok gibi saplanıp kalıyor, vicdanınız ister istemez başkaldırıyor ve isyan ediyor. Bu niye böyle gerçekten anlayamıyorum. Hani vatan dersek onun da vatanı, devlet dersek onunda devleti, hazine dersek onun da hazinesi. Öyle değil de bendeniz mi bilmiyorum? Ama böyle bir durumda onların paylarına düşen öyle bir hayat mıdır gerçekten ve böyle bir hayat, onların kaderleri midir işin içinden çıkamıyorum ve inanır mısınız, bir ömür sormaktan, sorgulamaktan ve cevap aramaktan bıkıp usanmadığım bir sorundur bu? Veyahut burada, en dipler de, vahşi bir adaletsizlik mi gizlidir? Hakikaten bunu anlamaya çalışıyorum. Bu ne yaman bir çelişkidir bir türlü çözemedim gitti ve çözemiyorum da. Yani nasıl olabilmektedir, olabiliyor ve olabilir böyle bir şey, böyle bir şeyin kesinlikle olmaması icap etmez mi? Ya da bunlar çok detay şeyler deyip geçmeli ve görmezden mi gelmeliyim? Yahut diğer taraf servetliler, kuvvetliler, şöhretliler tarafı oldukları için yaşadıkları normal mi? Bu vatan, bu ülke, bu hazine üzerinde payları servetli, kuvvetli, şöhretli oldukları için daha mı fazla ya da öyle yaşamak onların doğal hakları mı ve onlar öyle yaşamaya mı layıklar? Ve bu taraftakilerin yaşadıkları da, kendileri adına gayet doğal mıdır, öyle yaşamak onlara layık olan bir yaşamak mıdır? Ben böyle bir uçurumun, dengesizliğin ve böylesi vahşi adaletsizliğin normal olmadığına, böyle bir şeyin insan denilen varlığın bozulup bir yaratığa dönüşmesinin izdüşümü olarak görüyorum. Böylesi bir durum utanç verici bir durumdur, kader deyip içinden çıkılacak ve sarf-ı nazar eylenecek bir durum değildir ve behemehâl düzeltilmelidir naçizane fikrimce. Ve dahası buradaki mevzubahis dengesizliği ve olumsuzluğu farklı alanlara da şamil kılabiliriz ve tüm bunların nasıl olabildiği üzerine akledebiliriz.

Sayın Cumhurbaşkanım! Naçizane mektuplar yazıyorum, kendimce yaşama dair fikirler serdediyorum, sorunları dile getiriyor, çözüm önerileri sunuyorum mektuplarımda ve mektuplarımı sanal bir zarfa koyuyorum, gecelerin karanlığında, gündüzlerin aydınlığında bir kuş misali uçuruyorum kalpsiz dünyanın karanlık boşluğundan, insanlığın durmaya ramak kalmış kalbine. Bendenizi mutlak ve kutsal yasalar temelinde şekillenen vicdanın anayasası bağlamında duyacağınıza, dinleyeceğinize, anlayacağınıza, düşüncelerim üzerinde bu minvalde düşüneceğinize ve yüreğinizde de bu düzlemde hissedeceğinize inanıyorum. Tertemiz, saf, doğal ve samimi duygularımla, düşüncelerimle hitap ediyorum. Bendenizi, hayata; mutlak, eskimez, pörsümez, zamana ve kişiye göre değişmez, duruma göre dönüşmez hakikatler temelinde baktığım için, olguları ve olayları bu temelde anlamlandırmaya ve yorumlamaya çalıştığım için ve sorularımı bu temelde sorup, sorgulamalarımı bu temelde yaptığım için tek bir insançocuğu bile sigaya çekemez, itham edemez, lanetleyemez. O zaman böyle yapanın imanını da, insanlığını da sorgularım, hem de acımasızca, umarsızca sorgularım. Böyle bir şey hiçbir kimsenin haddi de, hakkı da değildir, olmaz da, olamaz da. Zaten bendeniz için kıymet-i harbiyesi olabilecek bir şeyde değildir böyle bir şey. Geçelim! Bu dünyanın düzeni öyle bir düzendir ki, insanı çelik zırhlarla boğuyor, demir kelepçelerle sıkıyor, bukağılarla kımıldatmıyor ve adeta ölüme terk ediyor. Yaşamak isterken, bir anda ölümü özlettiriyor size. Binaenaleyh, bu dünyanın zalim düzeninin bozuk çarkları arasında kalmamalı ve bu dünyanın zalim düzenine aldanmamalıyız, bilakis bu kalpsiz dünyanın bozuk düzeninin, insanlığın aleyhine dönen çarklarını paramparça etmeli ve insanca, hakça bir düzen tesis etmek gayretinde olmalıyız. İnsançocukları olarak tezgâha gelmemeliyiz. Nihayetinde, insan dediğimiz varlık, ilkesi olması iktiza eden bir varlıktır ve ilkelerine sımsıkı tutunduğunda dünyaya hâkim olacaktır, ilkelerinden taviz vermeye başladığında ise dünyanın mahkûmu olması kaçınılmazdır. Dünyanın mahkûmu olduğunda da yapabileceklerini tahayyül ve tasavvur dahi edemezsiniz. Aklı vardır ama o aklın dostu olacak bir kalbin de sahibidir. Bu sebeple, mutlak mantıkla yürüyemez, illa ki kalbinin sesine de kulak vermelidir. Böyle olduğunda da iyilerin bir gün muhakkak kazanacağına, adaletin bir gün muhakkak ikame edileceğine inancım tamdır. Tam da burada aklıma Hz. Ali ile ilgili gerçek olduğunu tahayyül ve tasavvur ettiğim bir vakıa düşüyor; Hz. Ali’ye hayatta ki bazı yenilgileriyle ilgili soruyorlar, diyorlar ki Kendileri; Benim ilkelerim var, onların yok! Vakıanın özü, özeti budur. Gerçekten ne derin hikmetleri mündemiç bir sözdür bu Yarabbi. Çünkü ilkeleri olan insanlar ilkelerinden taviz veremezler ama ilkeleri olmayanlar her duruma göre bir konum belirlerler ve o konuma göre hareket ederler, çıkarları uğruna ilkelerini çiğnemekten imtina etmezler. Böylece de idealde mağlup olmuş olsalar bile reelde hep galipmiş gibi görülürler. Biz insançocukları da, hayat yolunda, vicdanın ilkelerinin gösterdiği yönde yürümeliyiz. İlkesiz kaldığımızda ya da ilkelerimizi umarsızca çiğnediğimiz de, yönümüzü de, yolumuzu da kaybederiz, dahası varlık sebebimiz olan değerlerimizi kaybederiz ve o değerlerin, insanlık üzerinde ki etkisini sıfırlarız. Sayın Cumhurbaşkanım! İnsançocukları yeni bir hayata başlarlar zamanı geldiğinde. Yeni bir hayat; haddizatında yeni bir düşünce, yeni bir yol, yeni bir yön, yeni bir düzen demektir. Tabi böyle bir dönüşüm ancak ulvi ilkelerin ışığında tahakkuk edecek bir dönüşümdür. Eski hayatın kâmilen terki demektir bu. Eğer insançocuğu yeni hayatında örtülü olarakta olsa eski hayatının tekrarını yapıyorsa o hayata yeni demek münhasıran bir avuntudan ibarettir ve kendi kendini aldatmaktır yaptığı şey. Binaenaleyh, yeni bir hayata sarsılmaz bir kararla başlamalı ve aynı kararla devam ettirmeliyiz. Misal; eski hayatta gülemiyorduysak, yeni hayatta gülebilmeliyiz. Eski hayat insanı tanımadan inşa edildiği için insansızlığı baz alarak yaşanıyorduysa ve her türlü haktan mahrum bırakıyorduysa, yeni hayatta insanı tanıyarak ve insanlığı baz alarak yaşayabilmeliyiz ve her türlü haklar korumaya alınmalıdır. Eğer ki, insanın kim olduğunu bilmezsek, insanın psikolojisini idrak etmezsek, insanın sosyolojisini tahlil etmezsek ve insanın kalbine dokunamazsak, insana dair yapacağımız her şey sonuçsuz kalmaya mahkûm olacaktır ve sevinç yerine acı doğuracaktır. İnsançocuğu garip bir varlıktır; zaaflarıyla, hırslarıyla, duygu ve düşünceleriyle, acılarıyla, sevinçleriyle, bir dakika önce ağlayıp bir dakika sonra kahkahalar patlatmasıyla, bir gün önce düşman olduğuna bir gün sonra dost olması hasebiyle çelişik bir varlıktır. Bir damla kandır, milyonlarca kaygıdan müteşekkildir. An gelir aldanır, an olur aldatmaktan yana tereddüt etmez. İnsançocuğu, hayatı boyunca şeytanla ve şeytanlaşmış insanlarla cidal halinde olan bir varlıktır. Binaenaleyh, insan denilen zalim, nankör ve dahi cahil varlığı anlamamız ve ona bu anlayış temelinde yaklaşmamız iktiza eder. İnsançocuklarını anlarken, münhasıran mutlak mantık yasalarını baz almamalıyız, kalbin sarsılmaz yasalarını da nazar-ı dikkate almalıyız. Her insançocuğunun şeytana ve şeytanlaşmış insan türlerine aldanması gayet tabiidir. Öyleyse tek bir insançocuğunu, niye aldandın diye itham edemeyiz ve tecziye edemeyiz. İnsançocuklarına matuf her eylemimiz, bireysel tarihimizi, kadim kimliğimizi ve inancımızı derinden etkileyecektir. Burada derin bir tarihi sorumluluk vardır. Merhametli ve yüce gönüllü olmalıyız, hakikati anlayabilmek, hakikatli bir hayat kurabilmek ve hayat yolunda hakikatle yürüyebilmek için. Bu dünyanın bozuk düzeni, bizi zımnen manipüle etmek isteyebilir, bize olguları ve olayları farklı boyutlardan gösterebilir ve bizi mantığın acımasız kurallarına mahkûm edip, bize kendi çarkını döndürmemizi dikte edebilir ama biz böyle bir şeye direnmeliyiz. Bu dünyanın zalim düzenin bozuk çarkı; suçlarla döner, mantığın acımasız kurallarıyla döner, düşmanlıkla döner, gerçek suçlu ile suçsuzu karıştırıp adaletten saptırarak döner, yeniyi eskiyle katlederek döner, insanı anlamadan acımasızca yargılayarak döner, fark ettirmeden değerleri öldürterek döner. Bu dünyanın bozuk düzeninin çarklarını paramparça edecek yegâne şey; vahdet, tevhid, adalet, uhuvvet, hürriyet, müsavat gibi ulvi ve kutsal olguların en ideal şekilde olaylaşmasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım! Hakikat temelinde konuşuyorum, fikir serdediyorum elimden geldiğince, dilimin döndüğünce, gücümün yettiğince ve becerebildiğim kadarıyla. Bendeniz bir hakikat tapıcısıyım! Binaenaleyh, hakikat temelinde, fikirlerim fikirle cerhedilmedikçe haksız sayılamam, suçlanamam, tecziye edilemem. Birileri gocunacak diye de fikirlerimi izhar etmekten zerre imtina etmem. Aksi takdirde, buyursun, yüreğinde bir gram iman ve insanlık bulunan biri haksız bulsun, itham etsin ve tecziye etsin. Bendeniz şiddetten anlamam, çakmam, naçizane fikrim var ve fikrimle dövüşürüm fikrimin kuvveti oranında ama fikrin namusuna sadık kalarak. Hatta bu sebeple söylediğim her şey, akledenler ve fikre itibar edenler için kaydadeğer sayılmalıdır amma velakin kaydadeğer sayılması için söylemiyorum, konuşmuyorum. Bu durum karşıdaki kişinin anlama derinliğiyle alakalı bir şeydir. Bendeniz kesif bir düşünce ve duygu faaliyeti istikametinde söylüyorum ne söylüyorsam. Şuna göre, buna göre, ona göre, şu yapıya göre, bu guruba göre, şu kimliğe göre, bu kimliğe göre konuşmuyorum. Hiçbir şeyle, hiçbir olguyla iltisaklı olmayan çırılçıplak bir insan olarak söylüyor ve konuşuyorum. Tamamen ve tamamen insanlığı ve hakikati eksen alarak nesnel kıstaslara göre konuşuyorum, bilmi ve ilmi temellerde söylüyorum söylediklerimi. İnsanı eksen almayan, nesnel kıstaslara göre serdedilmeyen, münhasıran kişilere, gruplara, yapılara ve kimliklere göre serdedilen her fikir muallakta kalmaya ve cerhedilmeye mahkûmdur. Zira bu minvalde serdedilen her fikir yekpare insanlığı ihata edemez, aksine zulüm üretir. İzahı olmayan her türlü eylem ve söylem, mizahın mezesi olmaktan azade olamaz. Bu yüzden her eylemin bir izahı olmalı ve her izah kalbi ve aklı doyurmalı. Bilinmeli ve unutulmamalı ki, hakikat ıskat edilemez, cerhedilmez. Belki, önyargıyla ve cehaletle yahut vicdandan uzak mutlak mantık kurallarıyla yargılanıp, nahak yere tecziye edilebilir ama bu da zulümden başka bir şeyi tevlit etmez. Gerçekler, örtüye büründürülerek yok edilemez. Örtüye büründürülerek yok edildiği düşünülen gerçekler birgün bir volkan gibi patlar ve her şeyi yerle yeksan eyler. Güneş doğar ve karanlık dağılır. Tıpkı hak geldiğinde batılın zayi olacağı gibi. Hakikat karşısında yalanın bir mum gibi eriyip yok olup gideceği gibi. Söylenen bir söz ve ortaya konulan bir eylem, aklımı ıskat etmediği ve kalbimi mutmain kılmadığı müddetçe bendeniz için hiçtir, boştur, yalandır, ta ki aklımı ıskat edip, kalbimi mutmain kılıncaya değin. Bendeniz kolay inanan biri değilim. Kolay inanmadığım içinde suçlanamam. Çünkü her denilene inanmak zorunda değilim. Şüphe etmek, sormak ve sorgulamak gibi temel insani haklarım var benim. Aksi takdirde günahlara, suçlara ortak olurum ki, böyle bir şeyden cehennemden korkar gibi korkar, kaçar gibi kaçarım. Bendeniz hiçbir olgunun ve olayın tek yüzüne bakmam, tüm yüzlerine bakarım. Hiçbir olaya ve olguya tek boyuttan bakmam, bin boyuttan bakarım. Nihayetinde de her olguyu ve olayı tüm teferruatıyla tetkik, tahkik ve tahlil ettikten, her olgunun ve olayın üzerinde analitik ve senkronik düşündükten sonra yargılama yapar ve ahlak yasası muktezasınca vicdanımın gösterdiği istikamette karar veririm. İşte o zaman adil olduğuma ve adaletle hükmettiğime inanır ve huzur içinde yaşarım. Bilakis, adaletsiz olmaktan ve nahak yere tek bir ruhu acıya gark eylemekten Allah’a sığınırım. Zira bendeniz hem büyük insanlık mahkemesinin huzurunda vereceğim hesaptan hem de Mahkeme-i Kübra’da vereceğim hesaptan korkarım. Bendenizin imanım dilimde değil kalbimdedir çünkü!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 14:51
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018