Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 08-06-18, 02:58 #601
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Allah, bana, sus der mi? Gerçekten, Allah, beni, susturur mu? Beni susturacaksaydı ya da bana sus diyecekseydi, beni sorumlu kılar mı-y-dı, bana uyar der miydi? Her doğruyu her yerde söyleme, çünkü her doğru şey her yerde söylenmez der miydi mesela? İşte doğruyu söylersen, şu kulumun gücüne gider, o kulumun çıkarları zedelenir, bu yüzden bildiğin doğrular sende kalsın der mi mesela? Öyle derseydi, beni, insan olarak halk eder miydi? Benim anlamım, varlığın ve hayatın anlamı ne demek olurdu o zaman? Faniliğin anlamı ne demek olurdu? Fanilik gerçeklikse ve ben fani isem, burada söyleyemediğim doğruyu nerede ve ne zaman söyleyeceğim, kime söyleyeceğim, niçin söyleyeceğim, söyleyebilecek miyim? Söylemediğim doğrulardan sorulmayacak mıyım, sorumlu olmayacak mıyım? Doğruyu söylemeden ölmek, yaşayanlara ve yaşayacak olanlara zulüm değil midir? Doğruyu saklamak, haksızlık ve adaletsizlik değil midir? Hakikat benimle ölmeli midir? Hakikat benimle ölecekse, ben, insanlığa ne söyleyeceğim? Öyleyse, bu yürek hiç susmaz, susmayacak! Belki hakikati en dibine kadar söyleyemeyecek ama hakikati hep söyleyecek. Öyleyse, benim, her türlü soruyu sormam ve her şeyi sorgulamam gayet normaldir. Birgün gelecek ki, hafızalarda, bildiğimiz kanunlar, sahip olduğumuz maddeler değil, ortaya koyduğumuz eylemler, yaşadıklarımız, geride bıraktığımız karakterimiz, pervasızca haykırdığımız hakikatler ve ürettiğimiz eserlerimiz kalacak ve hatırlanacak. Bu sebeple, bilmek ve susmak değildir insan olarak hatırlanmak; konuşmak ve yapmak olacaktır hatırlanmaya sebep. Geçelim! İlk evvelde eğitim olgusunun mahiyetinin ne olduğunu, ne anlama geldiğini çözümleyelim naçizane. Yaşadığımız çağda eğitim deyince aklımıza ilk gelen şey; insanların birer eğitim kurumu olan okullara gidip okumayı-yazmayı öğrenme süreci oluyor. Fakat gerçek manada eğitimin nasıl yapılacağı, nasıl yapılması gerektiği, niçin ve kim için yapılması gerektiği üzerinde hiç mütalaa ve münazara yapılmıyor. Hâlbuki eğitim bir toplumun temelidir, belkemiğidir, varoluşunun önkoşuludur. Böyle midir gerçekten? Böyledir demekten başka söylenecek hiçbir söz kalmıyor. Bir fert için, varoluş sürecinin mukaddimesidir.

Eğitimsiz kalan bir insanlığın ve insanın, onurlu, güçlü huzurlu ve özgür olması muhal ender muhaldir. Çünkü eğitimsiz kalmak, cehaletin karanlığına mahkûm olmayı, esareti hürriyet bilmeyi, sefaleti izzetli yaşama sanmayı intaç edecektir şüphesiz olarak. Güçlü bir eğitim sistemine haiz olmayan bir devletin ve toplumun, başka devlet ve toplumların peyki ve payandası olması mukadderdir. Binaenaleyh eğitim, üzerinde öncelikle durulması gereken hayati bir meseledir. Gerçekten en hayati meseledir. Zira hayat, başlangıcından son anına kadar eğitimdir. Tabi biz bunun idrakine varabildik mi? İşte orası meçhul hatta varamadık maalesef. Eğitim, insanlık tarihinin belki de en çok konuşulan en mühim meselesi olagelmiştir günümüze dek ve üzerinde sayısız düşünceler serdedilmiştir. John Dewey; hayatın sil baştan örgütlenme ya da yenilenme vetiresidir der eğitim için. Tyler ise; ferdin yaşamına yön veren ya da yaşamının özü olan davranışlarının yenilenmesi ya da değiştirilmesidir der. Bizde ise Selahaddin Ertürk; bireyin hal ve davranışlarında, istenilen istikamette değişimler gerçekleştirebilme vetiresi olarak izah eder eğitimi. Eğitim özet olarak; insanı, insan yapmak sanatıdır bendenize göre. Çünkü insan, eğer insan olamamışsa, eğitim niçindir, nedendir? Yukarıda ki tanımlamaların hepsi, birilerinin istediği insanı yaratmak için eğitimi aracı kılmak arzusudur. Oysa eğitim, asla ve kata, birilerinin istediği insanı yaratmak değil, insanı, gerçekten insan kılmak işidir. Tarih boyunca istenilen insan tipi üretilmeye çalışılmıştır, okullar; insan üreten fabrikalar olarak görülmüştür ama ne hazindir ki, bu bakış ve anlayış, insanı vahşi bir canavara dönüştürmüş, iradesiz robotlara indirgemiş, kulların kulu olan zavallı bir varlık derekesine düşürmüş, özbenliğini yitirmiş ve özgüvenini kaybetmiş hasta ve sakat bir insan tipi doğurmuştur.

Eğer hastalığı doğru teşhis edebilir ve adını doğru koyabilirsek, tedaviyi de kolay şekilde yapabiliriz ve netice alırız. Zira ne, neyi, niçin ve nasıl yapabileceğimizi biliyor oluruz. Bilakis, zaman geçtikçe ve hastalık bünyeyi sardıkça tedavi imkânsız hale gelebilir ve ölümü beklemek zorunda kalırız. Eğitim mekanizması doğru ve tutarlı işlemezse ve münhasıran asli mahiyetine mütenasip işlemezse, silsile halinde her şeyin şirazesinden çıkması kaçınılmaz mukadderattır. Çünkü insan, eğitimden geçmekte, her şeyde insandan geçmektedir. Bu dünyanın altyapısında bir emek vardır ve o emeğin sahibi insandır. Bu dünyayı imar eden de, harap eden de insandır. Yanlış teşhisler yanlış tedavilere yönlendirmekte, yanlış tedavilerde hastalığın iyileşmesini değil daha da kökleşmesini ve hiç ummadık anda nüksetmesini ve hayatın tadının yitmesini intaç etmektedir. Sorun olmayan şeyleri sorunmuş gibi algılıyor, anlıyor ve onları çözelim derken daha büyük sorunların tezahür etmesine sebep oluyoruz. Asıl sorunlar ise bu meyanda büyüyor, büyüyor ve bir çığ olup bizi de yuvarlayıp götürüyor. Bir de bakmışız ki, ne sorunlarımızı çözebilmişiz ne de bir dere boyu yol alabilmişiz. Öyleyse öyle bir eğitim mekanizması olmalı ve o mekanizmadan öyle insanlar yetişmelidir ki, umut yüklü güneşli güzel günler, aydınlık ve görkemli bir yaşam bizi beklesin ve bu yaşam, bizim bize armağanımız olsun. Eğitim mekanizmasının ürünü olmayan insan, hiç kuşkunuz olmasın sokakların karanlık çarklarının ürünü olacaktır ve kanı, gözyaşını, hastalığı, karanlığı getirecektir. Biz ise bunun önüne nasıl geçebiliriz sorusunu sormalı ve sahici arayışlar içinde olmalı, doğru cevapları bulmalı ve bulduğumuz cevapları korkmadan eyleme geçirmeliyiz. Ama sorgulamadan olmaz, konuşmadan olmaz. Sorgulayacaksın ve konuşacaksın ki ama dürüst ve samimi olacaksın ki, eksikler, hatalar, yanlışlar bilinsin ve düzeltilme şansı elde edilsin. Hakikat güneşi, fikirlerin müsademesinin neticesi değil miydi? Ancak ölüler susar ve ancak ölüler aramazlar ve ölülerin güzel bir yaşama ihtiyaçları olmaz. İnsanın susması, insanın ölmesi demektir. İnsan ölürse her şey ölür, zira her şey insan yaşadıkça vardır ve insan varsa anlamlıdır.

İnsan da, eğitimle anlamlıdır ve eğitimle varolur. İnsan eğitilmelidir ki, tüm tabiat, eğitilmiş insanın ellerinde, mahiyeti bozulmadan tüm güzelliklerini insanlığa sunabilsin. Eğer eğitim mekanizmasının çarkları doğru yönde dönmezse ve bozuk işlerse, hiç kuşkusuz ki o çarkın dönüşü hep bozuk insanların yetişmesine neden olacaktır. Çürük bir insan da bütün hayatın çürümesine ve her şeyin mahiyetine mugayir yönde varolmasına yol açabilecektir. Lütfen düşünün, böyle değil midir Allah aşkına? Bir toplulukta ki, bir insan çürükse, o topluluğun sağlıklı olması, kendi içinde ve dışında sağlıklı iletişim kurabilmesi ve ilişkilerini sağlıklı sürdürebilmesi nereye kadar kabil olabilecektir? Mekanizmanın teklemesi, dejenerasyona ve alinasyona yol açmaktadır. Dejenere ve aline olan bir insan, bazen tüm insanlığın bünyesinde telafisi imkânsız yaraların ve hastalıkların oluşmasına neden olabilmektedir. Oysa eğitimin varoluş sebebi; tüm varlığın eğitilmesidir. Sağlam olanı hastalandırmak değil, hasta olanı iyileştirmektir. Eğitim, eğer vicdanları ve aklı işletebiliyorsa eğitimdir, bilakis eğitim diye bir şey yoktur. Çünkü vicdanı ve aklı çalışan insan iyidir ve iyileştirir. Eğer insanlara hissetmeyi ve düşünmeyi öğretemiyorsa eğitim, eğitim diye bir şey yoktur. Hissetmeyenlerin ve düşünmeyenlerin bu dünyaya katacakları hiçbir değer yoktur çünkü. Hakiki anlamda eğitilmeyen insanlar hissedemezler ve düşünemezler, hissedemeyen ve düşünemeyen insanlarda her şeyi çürütürler ve kokuturlar. Bana söyleyin lütfen, eğitilmiş insanlar ya da kendilerini eğitmiş insanlar, insanlardan nefret edebilirler mi? Bozabilirler ve yıkabilirler mi? Mümkün değil, ancak severler ve sevgiyi çoğaltırlar, ancak düzeltirler ve yaparlar. İnsanın değerli olması ve insana değer verilmesi bile bir eğitim işidir ve eğitilmiş insan işidir!

İnsan, hayat murakabesi yapar (tabi yaparsa ve yapıyorsa) ve hayatında ki yanlışlarını, faydasız şeyleri ayıklar ve bunu yapması da iktiza eder. Hayatta bir sistemdir filhakika. Sistemsiz hayatın insicamı bozulur ve kaos meydana gelir. İnsan, doğrularını ve faydalı şeyleri de tespit eder ve bir kenara koyar. Hayatının düzeninin idamesi buna merbuttur. Bunu yapmazsa, bitevi tökezler ve istediği şeye asla ulaşamaz. Nitelik mi önemlidir, nicelik mi bir karar verir. Nicelik duruma ve şartlara bağımlıdır, değişkendir. Nitelik ise durum ve şartlar ötesindedir ve devamlıdır. Son tahlilde, nitelik galip gelir! Nice az ordular, nice çok ordulara galebe çalmışlardır. Haddizatında her şeyde böyle olmalıdır. Eğer niteliği önemsemezseniz, yanlışları umursamazsanız, faydasız olanı ayıklamazsanız, sarf ettiğiniz eforu berhava etmiş olursunuz ve sağlam yürüyemez, bir arpa boyu yol alamazsınız. Zira faydasız olanda boğulur, fuzuli yorulmuş olursunuz. Keza önceliğini de belirler insan. İhtiyaç mı, istek mi? Eğer, insan, bunları yapmaz ve hayatında bir istikrar sağlayamazsa mutsuz ve başarısız olur daima. Olguların ve olayların künhüne inerek ve hakikati bilerek, hayatında, eğer bir dönüşüme gitmezse hep yerinde sayar ve bu şekilde bir şeyler umar ama umduğuna erişemez ve boşu boşuna bekler beklediğini. Herhangi bir sistemde de aynen böyledir işler. Mütemadiyen faydasız şeylerle iştigal edilirse, nitelik yerine nicelik öncelenirse, yanlış olanda inat edilirse, doğru olan bilinmezse sistem yorulur, çark ağırlaşır ve çöküş start verir. Hayat belki çokta ciddiye alınacak bir şey değildir ama ciddiyetsiz yaşanacak bir şeyde değildir. Geçelim! Eğitim, hayatın bir parçasıdır ve belki de hayatın kendisidir, peki eğitimi ciddiye almamanız kabil midir? Kabilse, buyurun almayın da görelim. Binaenaleyh, eğitimde ki sıkıntı neyse doğru düzgün tespit edilmeli, faydasız şeylerle iştigal etmekten vazgeçilmeli, eğitimin gerçek amacı ne ise oraya odaklanılmalı ve o amaca matuf adımlar atılmalıdır. Eğitime zerre faydası olmayacak, amaca götürmeyecek şeylerden vazgeçilmelidir ya da aciliyetler önceliklenmelidir. Ve yapılan her şey ciddiyetle yapılmalıdır, baştan sağma değil. Benim sokağa çıkacak ayakkabım yoksa, telefona göz dikemem, bunu yaparsam dünyanın en saçma şeyini yapmış olurum.

İnsan bozuksa ve her şey insanla başlıyor, insanda bitiyorsa, insanı düzeltmem gerekirken saçma sapan şeylerle iştigal ediyorsam, benim yaptığım, yapsam da ciddiyetle yaptığım hiçbir şey yoktur. Nihayetinde bir sonuca erişmem de kabil-i mümkün değildir. Yüzeysel tedavilerle, sonuç vermeyecek yöntemlerle nereye kadar gidebilirim, ne yapabilirim? Ağacın kökü sağlam değilse ve doğru düzgün beslenmiyorsa, dallar nasıl beslenir ve sağlıklı olur? Öyleyse kök iyi beslenecek ve sağlam olacak ki, dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler de sağlam ve sağlıklı olsunlar ve insanlar onlarla şifa bulsunlar. Çocuk sokakta değil ocakta pişer! Biz yaptığımız hiçbir işi samimiyetle, ciddiyetle yapmıyoruz. Böyle yapmıyoruz ama kendimizi sorumlu olarakta görmüyoruz. Eğer layemut eserler ihdas etmek, görkemli anıtlar dikmek istiyorsak, nitelikli insanların türeyeceği nitelikli sistemler ve yapılar teşekkül ettirmek mecburiyetindeyiz. Ve faydasız ve tali işlerden yüz çevirmeli, faydalı ve öncelikli olan ne ise tespit edip onunla iştigal etmeliyiz. Hayır, lütfen söylesenize, ciddi hiçbir gayeye hizmet etmeyecek olan, olsa da olmasa da fark etmeyecek olan, elle tutulur bir ciddiyetten uzak olan, ne insana ve ne de hayata hiçbir artı değer katmayacak olan, bilakis bizi gayemizden uzaklaştıran ve yolumuzu uzatıp yürüyüşümüzü akamete uğratan şeylerle iştigal etmenin anlamı nedir Allah aşkına? Biz insanı çürütüyor muyuz yoksa diriltiyor muyuz, bunu hiç soruyor muyuz kendimize? Biz hiçbir işe yaramayan, yaramayacak olan kanunlar içinde boğuluyoruz, prosedürler içinde ağır ağır çürüyoruz. Ama bunu fark edecek zekâdan maalesef yoksunuz. Doğru söyleyene kızılır mı? Biz doğruya kızan insanlar yetiştirdik, insana değer vermeyen insanlar büyüttük, çalışanı sevmeyen, niteliği umursamayan, dürüst olanı taltif etmekten korkan, namusludan nefret eden insanlar ürettik? Peki, bunu nasıl ve nerede yaptık, neyle yaptık? Gerçekten bir gece yarısında kalkıpta, kendi kendimizi acımasızca ve cesurca sigaya çektiğimiz oluyor mu hiç? Cevaplar bulduğumuz ve bulduğumuz cevapları, kaybedeceğimizi bildiğimiz halde kabullendiğimiz oluyor mu? Bize bunu yaptırmayan eğitim hangi eğitimdir, ne menem bir eğitimdir? Eğitim, insanı ve insanlığı öncelemiyorsa ve insanlaştırmıyorsa ne işe yarar?
__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-06-18, 19:22 #602
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Eğitim olgusunun künhüne inmeden, tüm boyutlarıyla çözümlemesi yapılmadan ve oradan yola çıkarak olaylaşmasına matuf samimiyet temelinde eylemlere start vermeden yapılabilecek hiçbir akılcı ve kalıcı iş kabil olamaz. Bedeni yaşatmak değildir marifet, ruhun sağlığını korumaktır. Görkemli bir bedende görkemli bir ruh yoksa, o bedenin mevcudiyeti hiçbir şey ifade etmez, zaten sağlıklı da olamaz. Bunun için de işe öz nüveden başlamalıyız. İnsanın yetiştiği ocaktan ve kucaktan başlamalıyız yani insandan başlamalıyız. Çünkü eğitim, münhasıran insan içindir, insan odaklıdır, insan hedeflidir ve hedefi insandır. Olguların mahiyeti bilinmeden, idrak edilmeden, mahiyete mütenasip hiçbir eylem tahakkuk etmeyecektir. Her daim boşa kürek çekilecektir ve menzile varmak muhal ender muhal olacaktır. Eğitim reklamla olmaz. Çünkü eğitimde gösteriş olmaz. Eğitim gösterişe boğulduğu vakit ve gösteriş budalalarına bırakıldığı vakit, kimse eğitimden bahsedemez. Keza eğitim kanunlarla, malayani prosedürlerle olabilecek bir şey de değildir. Hele hele karmaşıklaştırılmış ve içinden çıkmanın imkânsız olduğu kanunlarla, prosedürlerle ve üretilen saçma sapan yöntemlerle olabilecek bir şey hiç değildir. Yüreğimden konuşuyorum ve yüreklerde makes bulmasını istiyorum naçizane düşüncelerimin. Bir kere eğitim nitelik işidir, çünkü niteliğin temelidir eğitim. Zira ancak hakiki anlamda eğitilmiş insanlar nitelikli olabilirler ve nitelikli iş üretebilirler. Bir yapının sağlamlığı da nitelikli insanların varlığıyla mütenasiptir. Niteliksiz, ufuksuz, derinliksiz, çapsız insanlarla varılabilecek hiçbir hedef, yaşatılabilecek hiçbir ideal yoktur. Kaprisli, kompleksli, büyük rüyalara sahip olmayan hatta olabilecek çapta bulunmayan, işi gücü insanlara nasıl sıkıntı verebilirim, bana şu zaman şunu yapmıştı, şimdi intikamımı nasıl alabilirim kafasıyla ucuz ve küçük hesaplar peşinde koşan insanların eğitime verebileceği hiçbir şey yoktur, bu tür insanlarla iş yapmaktan imtina etmeyenlerinde eğitim davası diye bir davaları olamaz.

Bir eğitimcinin işi, insanlarla uğraşmak değildir, insanları nasıl iyiye, güzele, doğruya yönlendirebilirim, onlara nasıl heyecan ve şevk zerk edebilirim olmalıdır. Zira içeride ışık yoksa dışarıya ışık yansıtılamaz. İçeride huzur yoksa dışarıya huzur sunulamaz. İnsanlar işlerini huzurlu ve mutlu bir şekilde yapabilecekleri bir ortama sahip olmalıdırlar. Bulundukları ortamda özgünlüklerinin ve özgürlüklerinin korunabildiğine inanmalıdırlar ve güven içerisinde çalıştıkları hissine varmalıdırlar. Maalesef çok küçük düşünüyoruz, dar ve sığ sularda yüzüyoruz. Günübirlik çözümler üretip, çıkarlarımızı koruma peşinde koşuyoruz. Kesinlikle olgun değiliz. Olgun insanların davranış tarzları sonsuz farklıdır çünkü. Olgun insanlar asla basit, ucuz, küçük düşünmezler ve bu minvalde hesap peşinde koşmazlar. Asla ve kata insanlarla uğraşıp durmazlar, çünkü onların çok büyük rüyaları vardır ve o rüyalar peşinde koşturmaktadırlar. Gönlümüz çok dar, bu yüzden de bitevi basit hesaplar yapıp, insanlara nasıl sıkıntı verebilirim derdine düşüyoruz. Küçük insanları büyük yerlere yükseltip tüm güzellikleri katlediyor, insanları boğuyoruz. İnsanlar büyük işler yapacaklarına, kendilerine yönelecek sıkıntıları nasıl def edebiliriz derdine düşüyorlar ve böylece beyinleri ağır ağır ölüyor ve büyük düşüncelerde yok olup gidiyor. Bu yüzden de üretilebilen kaliteli hiçbir şey olmuyor. Gerçekten kaliteli bir iş üretecek çapta olan insan bile böyle şeylerle iştigal etmek zorunda kaldığı için ve bu sebeple beynindeki güzel şeyler öldüğü için hiçbir şey ortaya koyamayan bir insan oluyor. Çünkü insanlar işlerini yapacaklarına, rüyalarının peşinde koşacaklarına, kendilerini yetiştireceklerine, büyük fikirler üreteceklerine, nitelikli eylem ortaya koyacaklarına, başlarında ki belaları nasıl def edeceklerine odaklanmak zorunda kalıyorlar. Yemin ediyorum çok acı, vicdanım sızlıyor söylerken bile. Söylemeyeyim diyorum ama mahzun yüreğim dayanmıyor. Amma velakin, elbette herkes kendisi bilecektir. Zaten herkes kendi bilmektedir ve kendi bildiğine inanmaktadır.

Eğitim, hayatın ta kendisidir ama o hayatı, yanlış eğitim yöntemleri esir almıştır. Bugün insanlar kahir ekseriyetle medya vb. şeylerin yönlendirmeleriyle yaşamaktadırlar ve bu kanallar tavassutu ile zımnen eğitilmektedirler. Bu şekilde eğitilen insanlarda maalesef ona göre olmaktadır. Ruhsuz bedene malik odunlar türemekte ve hayata karışmaktadırlar ve hayat, niteliksiz ve manasız bir mahiyete haizdir bu yüzden. Oysa insan ana kucağında terbiye edilir, topraktan beslenir ve eğitim yuvalarında şekillenir. Hakikatin bilgisiyle ve hakikati zerk edecek metot ve yöntemlerle muayyen bir disiplin içerisinde yetiştirilmelidir insan. Zira yarınlarda istikbalimizin ve istiklalimizin teminatı olarak göreceğimiz neslimiz ancak bu şekilde varolacaktır hayat sahasında. Hayatlarımızın hayatlanması, hayatlandırılmış nesillerin varlığına merbuttur kuşkusuz. Bizleri ikba edecek, mevcudiyetimizi payidar kılacak, layemut eserler ihdas edecek nesiller, bugünden yarına hazırladığımız nesiller olacaktır. Binaenaleyh, nesillerimizi, hakikatin bilgisiyle, ahlakın hakikatlisiyle yetiştirmeliyiz. Gerekirse malayani kanunları, boş ve anlamsız prosedürleri ihmal etmeli ama nesillerimizi ihmal etmemeliyiz. Bugünden nesillerimizi ne kadar muhkem temeller üzerinde karakterli bir şekilde yetiştirirsek, atide o kadar mesut ve bahtiyar oluruz. Ekim zamanı eken, söküm zamanında sökecek şeyler bulur ve hiçbir şeyin yapılmadığı zamanda da aç kalmaz. Menfaat ve çıkar eksenli yapılan her şey, nesillerimize ve yarınlarımıza vurulan bir pranga olacaktır.

Tefessüh etmiş paradigmaların etkisinden kurtulmalı, çıkar odaklı mantalitelerin tesirinden arınmalı, nefsi hesaplar peşinde koşmayı bırakmalı ve hakikate odaklanmalıyız. İleri teknikle, muhkem ve sağlıklı ruhun mezcinden tevlit eden bir yöntemle, sahici prensiplerle, terakki yolunda yürümeliyiz. Muvazeneyi yakalayamadığımız, olanla olması gereken arasında irtibatı kuramadığımız zaman işler şirazesinden çıkacaktır ve elde var sıfır olacaktır. İnsanlığın baş belası olan şakiler, haydutlar, sömürücüler, cinsi sapıklar, esrarkeşler vb. sefillerin hepsi yanlış yöntem ve metotların neticesidir. İnsan ne ekerse onu biçecektir, bu alınyazısıdır. Ama alınyazısını da insan kendi elleriyle yapmaktadır. Zira insana akıl ve irade bu yüzden bahşedilmiştir. Hakikat temelinde akılcı çözümler üretmediğimiz ve ürettiğimiz çözümleri samimiyetle, dürüstçe eyleme geçirmediğimiz müddetçe, yarınlarda sokaklarımızı hangi nesillerin dolduracağını tahmin bile edemeyiz. Ve emanetlerimizin hepsinin türap olup gitmesi, hazin ve elim kaderimiz olmaktan kurtulamaz. Üstelik bu minvalde yetişen nesiller mevcudiyetimiz için birer tehdit unsuru olacaklardır. Artık istesekte istemesekte gece gündüz düşünmek ve muktezası neyse bihakkın ifa etmek, gerekli tedbirleri almak mecburiyetindeyiz. Hakikatle beslenmeyen herkes bir gün gelir muhakkak zehir kusar, bu yüzden ruhların hakikatle beslenmesi, aydınlık yarınlar için olmazsa olmaz bir önkoşuldur. İlk cümlede de bahsettiğimiz unsurlar, her türlü araç ve gereçle, zehirlerini, toplumun damarlarına akıtmaktadırlar, akıtılan zehirler kana karışmakta ve insanın hakikatle bağını yok etmektedir. Her şey; insan görünümlü canavarlar üretmek, dünyayı insansızlaştırmak ve dünyayı insansızlaştıracak bir nesil yetiştirmek içindir. Çünkü kirli, kanlı, karanlık emellere vasıl olmanın en kestirme, en kolay ve en ucuz yolu, insanı bozmaktır!

Eğitim, insani öze dönüşü sağlamalıdır yani insanı yeniden insanlaştırmalıdır. Tahrifata ve tahribata uğrayan insani özü yeniden inşa etmelidir. İnsan, insandır zaten, nasıl insanlaşacak deniyorsa; işte insan, insan olamadığı için insanlaştırılmalıdır. Ve eğitim denilen olgunun şu varlık âleminde tek bir gayesi vardır ve başka da hiçbir gayesi yoktur ve olamaz; insanı, insan yapmak! Bu fikrimde, son nefesime kadar kalbimde ve beynimde yaşayacak ve sonsuzluğa uçup gidecek benimle yani asla ve kata ölmeyecek bu âlemde var olduğum ve yaşadığım müddetçe. İnsan bozulmuş ve korkunç bir yaratığa dönüşmüştür. İnsan dediğimiz varlık, insana benzemektedir ama insan değildir, insanlığın yakınından bile geçebilecek mesabede değildir. Ne hazindir ki böyledir. İnsan olmakta öyle kolay bir şey değildir. İnsan; mücadeledir, emektir, sabırdır, terdir, yaştır, kandır. Kolayca insan olunsaydı, belki tüm hayvanlarda insan olurdu. Bilakis alinasyona sürüklüyor ve insani özü elimine ediyorsa orada eğitimin varlığından söz edilemez. Eğitim diye yapılan şey, eğer insanı özünden koparıyorsa, yozlaştırıyorsa, prototip bir insan ihdas ediyorsa, insanı günübirlik bir hayata yönlendiriyorsa, insanı ideallerinden koparıyorsa, o şey eğitim diye yapılan bir şeydir ama eğitim değildir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-06-18, 15:10 #603
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!


Eğitim, uyandırıcı ve uyarıcı olmalıdır, uyuşturucu ve uyutucu değil. Eğitim, insana, kim olduğunu öğretendir ve kendini bilen insanı eyleme yönlendirendir. İnsana; düşmanlarını, düşmanlarının silahlarını ve düşmanın, kurşunlarını nereden, nasıl, niçin gönderdiğini ve gönderilen kurşunlara gövdelerin nasıl çelikten bir sertlikle siper olacağını öğretir. İnsanın içini boşaltmaz, bilakis doldurur. Hem de öyle bir doldurur ki, o insan bir daha asla uyuyamaz, uyutulamaz ve sömürülemez, hatta sömürgecinin hiçbir boyuttan kölesi olamaz. Eğer eğitilmiş bir insan emperyalizme sevgiyle, sempatiyle bakabiliyorsa, bakabilecek bir karaktere sahipse o insan eğitilmemiştir, güdülenmiştir. Zira kendisini sömüreni anası gibi görmektedir. Eğitilmiş insan ya da kendini eğitmiş insan öyle bir insandır ki, çelikten bir gövdeye sahiptir. Asla uyumayan bir bilince maliktir. Düşmanını öyle bir tanır ki, bir daha asla unutamaz. Eğitimle uyandırılmış bir insanı, uyutacak hiçbir yol ve yöntem bulunamaz. Eğitilmiş insanın efendisi olamaz, o kendi kendisinin efendisidir. Düşman, eğitilmiş ve eğitimle aydınlanmış insanı asla sömüremez. İşte eğitim böyle bir şeydir. Böyle bir şey yapıyorsa, böyle bir şeyi yapan şeye eğitim denir. İnsanı realitenin mahkûmu kılıyorsa, insanı hazzın ve zevkin kuklası yapıyorsa, beyni ve ruhu öldürüyorsa, o zaman eğitim nedir diye sorgulanmalıdır. Eğitim, konjonktüre göre olaylaşacak bir olgu değildir, çünkü konjonktürel bir olgu değildir. Eğitim, kültür yaratıcıdır, kültür sömürüsüne maruz bırakan değil. Eğitilmiş insan kültürünü ve değerlerini üretir, üretilen kültürün ve değerlerin zavallı bir uygulayıcısı ve taşıyıcısı olamaz. Eğitim; insanlara, kim olduklarını, niçin var olduklarını, nasıl yaşayacaklarını, kim için yaşayacaklarını öğretir. Yaşatmak için yaşamanın ne olduğunu öğretir. Geçmişle geleceği mezceden ve yeni bir gelecek inşa edecek olan insanı yaratır eğitim diyebileceğimiz şey. Akıl, nasıl kaderin atıysa; eğitim de, aklın kamçısıdır!

Eğer ki, eğitilmiş nesiller, neyi, niçin, kim için ve nasıl yapacaklarını bilmiyorlarsa, o nesillerden ümitvar olmak beyhudedir. Zira böyle bir nesil, kesinlikle eğitilmiş bir nesil olamaz. Çünkü eğitimin temel ve yegâne gayesi bu soruları sorabilen ve bu soruların cevabını aramaya çıkan, bulabilen ve bilen nesiller yetiştirmektir. İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, doğru ile yanlışı tefrik edebilecek ve verdiği kararları, başarıya giden yolda bir köprü gibi kullanıp terakki yolunda öncü olabilecek nesiller lazım bize. Yani eğitilmiş, nitelik kesbetmiş, insan olma yolunda emin adımlarla ilerleyen nesillere ihtiyacımız var bizim. Düşünebilen, hissedebilen ve ikisini mezcedebilen nesillerdir ki, eğitimden behredar olmuşlardır. İnsanla hakikat arasında bağ kurmaktır ve insanın hakikatle bağ kurmasına vasıtadır eğitim. Eğitim, umut tohumu serpmelidir gönül toprağına, umutsuzluk tohumu değil. Eğitilmiş insan yarınlarından yana belirsizlik cehennemine mahkûm olmamalı ve eğitime inanmalıdır. Eğitime olan inancını kaybetmiş bir insanın yaşama sevincini duyumsaması muhaldir. Eğitim alsa bile bir şey olamayacağını düşünen insan artık yitirilmiş insandır. Eğitim, kirletici değil temizleyicidir. Eğer eğitim çarkından insanlar kirlenerek, bozularak, yozlaşarak, daha da cahilleşerek çıkıyorlarsa o eğitim sorgulanmalıdır ve restore edilmelidir.

Ayrıca eğitimin muhakkak bir felsefesi olmalıdır. Felsefesi olmayan bir eğitimle bir adım dahi gidilecek mesafe yoktur ve olamaz. Tüm bunlar için bir eğitimcinin olabildiğince şuurlu ve bilinçli olması icap eder. Kanunlarla kafayı bozandan, prosedürden başka bir şey bilmeyenden eğitimci olamaz ve onun insanlığa sunacağı hiçbir katkı da yoktur ve olamaz da. Eğitim çarkı kanunlarla hakikatleri öğütmek için değil, hakikatlerle hakikatli insan yetiştirmek hatta kanunları insanileştirmek, kanunların insanı yok edecek değil yaşatacak duruma gelmesini sağlamak içindir. Bir eğitimcinin, sorumsuzluk, kayıtsızlık ve malayani ile işi olamaz. Eğitim, mazi üzerine güçlü bir istikbal inşa etme vetiresidir. Mazinin ışığıyla belirsiz yarınları belirginleştirmek, karanlıkları yara yara aydınlığa mülaki olmaktır eğitimcinin görevi ve bunu sağlayabilecek olanakları yaratmaktır eğitimin işlevi. İnsan, aklı ve vicdanı eğitilen bir varlıktır. Akıl nasıl kaderin atıysa, eğitim de aklın kırbacıdır ve bitevi kırbaçlanan akıl olgunlaşır ve yaratıcı düzeye yükselir. İnsanın kendisi eğitilendir ama insan da eğitendir, bu yüzden eğitmek için tüm tabiatın kendi emrine verildiği insanın en üst düzeyde eğitilmesi şarttır. İnsan, tüm gövdesiyle eğitime ihtiyaç duymaktadır ve bunu da adeta haykırmaktadır. İnsan gövdesinde ne varsa hepsi eğitilmek içindir; gözler, kulaklar, eller, ayaklar, kafa, ruh. Ve insan gövdesine iliştirilmiş tüm bu unsurların her birinin ayrı ayrı eğitilmesi gerekir ama aynı zamanda bir bütünlük içerisinde gerçekleştirilmelidir bu eğitim. Ki, hepsi eşgüdümlü faaliyet içerisinde olabilsinler. Zira bugün insan gövdesinde ki bu unsurların hepsi sanki birbirlerinden bağımsızlarmış gibi hareket etmektedirler. Birisi iyi yaparken, diğer kötü yapabilmektedir. Bu da insanın parçalanmış olmasından ve her parçasının farklı şekilde eğitilmesinden neşet etmektedir. Her bir unsur farklı telden çalmaktadır, bu da insanın istikametindeki insicamı nakzetmektedir. Bu durumda ciddiyetsiz ve disiplinsiz bir eğitimin neticesidir.

Niçin eğitiyoruz? Kimi eğitiyoruz? Nasıl eğitmeliyiz? Bu sorulara ciddiyetli, samimi ve sahici cevaplar aradığımız oldu mu hiç ya da bir cevap bulduğumuz? Tüm benliğimle ve bilincimle yemin ediyorum ki, sanmıyorum. Zira yolda ki yürüyüşümüz, yola nasıl çıktığımızın hüccetidir. Ya da kendi arzu ve isteklerimizin gölgesinde kalıyor hayata dair önemli ve aciliyeti olan ne varsa. İnsanın, eğitilmek için halk edildiğinin bile farkında ve bilincinde olduğumuzu sanmıyorum toplum olarak. Zira eğitime ve eğitimciye verdiğimiz önemin ve gösterdiğimiz saygınlığın derecesi, eğitimle ilgi düşüncemizin şifrelerini de verir bize. Eğer ki, bir eğitimcinin toplumsal saygınlığı ciddi düzeyde düşük ise, o toplumda eğitimin anlaşıldığına dair hiçbir emare yoktur ve bulunamaz. Eğitimciyi yüceltiyorsak eğitime önem atfediyoruzdur, şayet eğitimciyi alçaltıyorsak ve toplum nezdinde küçük düşürecek eylemlere tevessül ediyorsak eğitimin hiçbir değeri yoktur bizim nezdimizde. Biz, her şeyin dille söyleyince hemen oluvereceğini sanıyoruz hatta emin olun ki ciddi ciddi böyle düşünüyoruz. Mesela; ünlü mütefekkir Nurettin Topçu üstadın eğitimle ilgili o meşhur kitabının okunmasını söyleyince her şeyin vehleten düzelivereceğini sanıyoruz. Bir şeylerin düzelmesi için, o kitabı okumanın, okuduğunu anlamanın, anladığını uygulamanın gerektiğini akıl edemiyoruz. Belki akıl ediyoruz ama işimize gelmiyor, bilmiyorum. Zira eğitim davasında ciddiyetli ve samimiyetli olmak, yapılması gerekeni söylemekle değil yapmakla belli olur.

Şahsen bilincim şekillendi şekilleneli, bu ülkede eğitime önem verdiğimize matuf kati hüccet teşkil edecek hiçbir eyleme şahitlik etmedim. Eğitim önemlidir, şarttır, olmazsa olmazdır demekten başka hiçbir şey yapmadık maalesef. Eğitimin önemsiz olduğuna dair hiçbir söyleme şahit olmadım, eğitimin önemli olduğuna dair hiçbir eyleme de şahit olmadım. Mütemadiyen, alelade, sığ, kof işlerle, kanunları bir yumruk gibi kullanmakla, saçma sapan prosedürlerle iştigal ettik durduk ve eğitim işi yapıyoruz sandık. Yanıldık ve çakıldık! Mesela, eğitimcilerin 3600 meselesini bile çözemedik, eğitimciye güya kendisinin önemsendiğini söylediğimiz ve bunun üzerine bol nutuklar irad ettiğimiz günlerinde bile bir ikramiye vermeyi beceremedik. Ama eğitim sonsuz önemlidir, eğitimci değerlidir!!! Ha elbette madde burada bir örnek olarak verilmektedir, mesele madde değildir, madde ne kadarda hayatın olmazsa olmazlarından bir unsur olsa da. Biz manevi sahada bile yapılması gerekenleri yapmıyoruz, yapamıyoruz maateessüf. Ne gariptir ki, eğitim sonsuz öneme haiz bir meseledir ama mahiyetine mütenasip olaylaştırılmasına gerek olmayacak kadar da basit bir meseledir aynı zamanda. Dehşetli paradoks! Yalancıysam söyleyin ve yüzüme tükürün. Burada bir nevi naçizane fikir teatisi yapıyorum ve indi mülahazalarımı serdediyorum, kendi kendimle de olsa. Söylesen hükmü olmayan, sussan da gönlü razı edemediğin bir dilemma! Beynen ve kalben beyhude çırpınışlar gibi geliyor ve ince bir sızı kaplıyor tüm gövdenizi. Oysa hiçbir değer cehaletle üretilmez ve korunmaz ama eğitimle üretilir ve muhafaza edilir. Ve Allah; nesillerin terbiye edilmesi ve korunması gerektiğini emreder!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-06-18, 05:02 #604
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Eğitim; insanlığın göklerine hakikat ışığını asan ve o ışıkla, hayatların aydınlanmasına ve hakikatle hayatlanmasına vesile olan yegâne yoldur, yöntemdir. Eğitim, dondurucu bir vasıta değildir. Mütemadiyen besleyen ve alınan besinlerin sindirilmesini ve eritilmesini sağlayan bir vetiredir. Hakikatin ışığı; dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı aydınlatan en kuvvetli ışıktır. Bu yüzden o ışık sönmemeli, bitevi beslenmelidir. O ışık, eğitim yuvalarında verilen bilgi ile beslenir ve kuvvet kesbeder. O ışığın enerjisi; hakikatin bilgisi, bilginin hakikatlisidir. Ve insan, hayat yolunda, o ışığın rehberliğinde yürür sonsuza dek. O ışık sönerse karanlıkta kalır. Her şeye o ışığın aydınlığında bakar, her şeyi o ışığın aydınlığında görür ve anlar ve yine o ışığın aydınlığında eylem ortaya koyar. Hakikatin ışığı ayıklayıcı ve arındırıcıdır. Dirilticidir o ışık. İnsanın varoluş kavgasında güveneceği yegâne dayanaktır. O ışıkla yürüdüğünüz zaman ne tarihe saplanıp kalırsınız, ne kuru kuruya tarihle övünürsünüz, ne tarihi ahmakça reddedersiniz, ne bugün de donup kalırsınız, ne de geleceği sadece hayal edersiniz. O ışıkla tüm çağları anlar, süzer, mezceder ve çağınızı yeniden kurarsınız. Aklınızı, ruhunuzu, kalbinizi ve vicdanınızı işlevsel kılar o ışık. Hayatı sunar o ışık size. Hakikat ışığının söndüğü bir hayat ve dünya, karanlıkta kalmaya mahkûmdur. Hakikat ışığı söndüğünde her şeyin üzerine ölüm yağar ve her türlü yüce değer o ölümün alında kalır.

Bu dünyayı ve hayatı, kanunlar ve prosedürler aydınlatmaz ve hayatlandırmaz, münhasıran hakikat ışığının tavassutu ile aydınlanır ve hayatlanır her şey; insanlık tarihi, insan, dünya ve hayat. Binaenaleyh, eğitim dediğimiz şey, münhasıran hakikati sunmalı ve insanı o hakikatle baş başa bırakmalı ve insanın kendisini hakikatin ışığının aydınlığında yeniden kurmasına imkân tanımalıdır. Ancak hakikatle beslediğiniz insanlar diri olmaya ve diriltmeye layıktırlar. Hakikatle beslenmeyen insanlar ölmeye mahkûmdurlar ve öldürmeye teşne olurlar. Hakikatle beslenen bir kafa rahat olamaz, hakikatle beslenen bir gövde uyuyamaz, hakikatle beslenen bir yürek zalim olamaz, hakikatle beslenen bir vicdan susamaz, hakikatle beslenen her şey yücelir ve yükselir. Merhametinde, şefkatinde, ahlakında, adaletinde, namusunda, şerefinde, haysiyetinde, hassasiyetinde, hissiyatında, mesuliyetinde ve dahi insanlığında kaynağı hakikattir ve hakikati sunmayan bir eğitim hiçbir şey sunmuş değildir. Hakikate pranga vurulamaz ve hakikat esir edilemez. Hakikat, insanı insan eden ve insana en gerçek hürriyeti bahşeden yegâne değerdir. Eğitim yoluyla dağıtılır, yayılır, yaşanır ve çağlardan çağlara taşınır hakikat.

Eğitim, yıkımı değil yapımı önceleyici ve öğreticidir. Bir binayı bir şekilde yıkarsınız ve zor da olsa, zamanda alsa, maddeden de çalsa bir şekilde yaparsınız ama insanı yıktığınız zaman, yeniden yapmak için bir ömür harcarsınız velakin sonuçtan yine de emin olamazsınız. Binaenaleyh, eğitim olabildiğince hassasiyet iktiza eden bir meseledir. Zira eğitim, bir varlık yokluk meselesidir. Eğitim öyle bir şeydir ki, umutsuz kalmış yüreğe umut tohumu eker ve o yüreğin, insanlık toprağında bir fidan olarak boy vermesini ve tüm âleme en güzel rayihaları sunmasını sağlar. Karanlığa mahkûm edilmiş kafanın göklerine güneşi indirir ve o kafayı aydınlığa boğar. Şansa inanmayı değil mücadeleye iman etmeyi öğretir. Eğitim, hayatın içindedir ve hayatın içinde ki insanın içinde ölmeye yüz tutmuş güzelliği hayata yansıtarak hayatın güzelleşmesini sağlar. İnsanı insandan ayırmaz, bilakis insanı insanla buluşturur ve kucaklaştırır. Eğitim odur ki, insanı insanın cehennemi değil cenneti yapar. İnsanın özünü ve özgünlüğünü korur, özgürlüğünü güvence altına alır. Yaratıcıdır eğitim, yapıcıdır. Yapılmış olanı yok edici değildir. İyiyi kötüleştirici değil, kötüyü iyileştiricidir. Mutluluk içinde ki mutsuzluğu keşfedip, o mutsuzluğa şifa olup gerçek mutluluğa tedvir edendir ve mutsuzluğu yenmesini öğretendir. Kendine ait olmayan düşüncelerle bilgelik etmeyi değil, kendi düşünceleriyle temiz ve saf kalmayı öğretir eğitim.

Eğitim eğitir ve insan eder ve özgünlüğün teminatı olur. İnsanı robotlaştırmaz, insanı yeknesak bir hayatın kuklası yapmaz. Eğitim acıları yok etmeyi değil, acılardan nasıl beslenileceğini öğretir. Eğitim, hayatın öğretilmesidir. Herkesi aynı yapmak değildir eğitim, farklılıklardan zevk almayı öğretmektir. Eğitim, gövdenin bilinmeyen dehlizlerinde vicdan oluşturucu en büyük manevi kuvvettir, en sahici yoldur, en sağlam yöntemdir. Eğitim, kendi dışındakilerle birlikte olmayı ama bu birliktelikte kendi olmayı öğretir. Birleştiricidir eğitim, parçalayıcı değil. Lüzumsuzluklar için insanı harcamayı hedef almaz, insan için lüzumsuzlukları ayıklar, çünkü insanın ayakta kalması ve varolması ayıklamalarla tahakkuk edecektir. Eğitim, insanın bir yerlere bağlaması için var değildir; bilakis, insanın bağımsız olarak varoluşunu gerçekleştirmesinin yolunu açmak için vardır. Eğitim, aklı kullanmayı öğretir. Her boyutuyla insanı eğitir ve insanın, insanlık toprağında kendi özgünlüğü ile var olmasının yolunu açarak, insanı âleme önder yapar. Eğitim dış disiplini değil iç disiplini önemser. İnsanı manevi ya da maddi barikatlarla tahdit etmez. Eğitim hem uçurumları tanıtır, hem de düzlükte yürümesini öğretir. En iyiyle besler ama en kötü zamanlara da hazırlıklı olarak yetiştirir insanı. Eğitim, insanın, silsile halinde kula kul ve köle olmasının yolunu açmaz, bilakis insanın her türden insanla eşit olduğunu öğretir. Korku zerk etmez eğitim, umut zerkeder ve umuda yaslanarak hayata direnmeyi öğretir. Eğitim; budayarak uysallaştırıcı değil, yeni filizlerin çıkmasına yardım ederek özgürleştirici ve çoğaltıcıdır.

Eğitim, bir insanın ruhunu ve beynini terbiye etmektir. Bir insan, her ne iş yaparsa yapsın, he ne şekilde yaşarsa yaşasın, ona tek bir kimseye ve yaşadığı topluma zarar vermeden yapmasını ve yaşamasını becermesini yani ‘’nasıl insan olunur’’u öğretmektir. Bilakis, onu kalıba dökmek, muayyen kalıplar içerisine sığdırmak, özgünlüğünü ve özgürlüğünü yok etmek değildir. Zaten böyle bir şey, filhakika yaratılış yasalarına da, vicdanın anayasasına da mugayir olur ve insanın hayatını çalmaktır bu. Eğitim, hayatı çalma mekanizması değil çoğaltma aracıdır. Hiçbir insan, başka bir insanın kulu, kölesi, oyuncağı değildir. Zaten özgünlüğün ve özgürlüğün yittiği yerde eğitim biter. Her bir çocuk yitik düşler ülkesinin çocukları olmaya mahkûm olurlar. İnsanlar motomot birbirilerinin benzerleri olacaksaydılar zaten öyle var olurlardı, böyle bir şeyin sonraya bırakılması ve metazori gerçekleştirilmeye yeltenilmesi diye bir şey kabil olmazdı, zira sonradan böyle bir şeyi oldurmaya çalışmak insanı öldürmekle eşdeğer olur, insana zulüm olur, hatta evreni insansızlaştırmak olur. Gökyüzünde besleyip, yeryüzünde besletendir eğitim. Bildirip öğretendir, öğretip uyandırandır, uyandırıp kaldırandır, kaldırıp yükseltendir, yükseltip yüceltendir. Güneş misali göklerden süzülüp toprağa inen bir öğretmenmişim gibi düşlerdeyim sanki hayali bir eğitim kentinde.

Bir eğitim kenti emekçisiymişim gibiyim. Yok, yok, galiba rüyadayım. Gözlerimi yumuyorum. İçimde bir çocuk doğuyor, gözlerimin önünde belli belirsiz canlanıveriyor, ağlıyor mu, gülüyor mu belli değil. Birden çoğalıveriyorlar. Birine bakıyorken bir başkası bitiveriyor sanki hemen diğerinin yanı başında. Yüzleri gülümsüyor, gözlerinden ışık yayılıyor her tarafa. Tüm gövdemi garip bir sevinç kaplayıveriyor hüzünle karışık. Kimlikleri belirsiz çocuk yüzleri canlanıyor zihnimde. Güneşli güzel günler beliriveriyor gözlerimde, gözlerim gülümsüyor, kapalı ama hissediyorum. Boğazımdan yüreğime doğru tarifi olmayan bir duygu akıntısı oluşuyor. Yüreğim kıpır kıpır oluveriyor. Bahara çiçekler lazım diyor beynim, uyuyor ama. Yaşım akıyor, terim karışıyor toprağa, emeğim ekmek oluyor. Uzanan elleri kırarım! Uzanıyor kıramıyorum. Acıya bulanıyor tüm gövdem bir an ama hemen bir güneş temizleyiveriyor acıları. İnsanların kucaklaştıklarını duyumsar gibi oluyorum bir an. Gökyüzüne dağılmış uçurtmalar, her birinin ipinde farklı eller. Tabiat kendi diliyle türküsünü terennüm ediyor. Halaylar çekiliyor, horonlar tepiliyor gibi, toz göğe savruluyor. Yüreğin eriyor, kavruluyor, zerreye dönüşüyor, göğe yükseliyor, geri iniyor ve yeniden kendinde buluyorsun kendini. Nolur diyorum yüreğime, nolur ölme, hep yaşat toprağında umutları. Düşlerim yükseltsin, düşürmesin beni diye haykırıyorum boşluğa. Sanki tüm âlem sağır ve kör; ne duyan var, ne gören. Çığlıklarım çarpıp geri dönüyor, nereye çarpıyor bilmiyorum, bir türlü çığ olamıyor. Eğitim, hayaller kurdurandır, hayalleri öldüren ve ölen hayallerle insanı yok eden değil!

Eğitim, beden işi değil ruh işidir. Öğretim bile beden işi değildir, ruh işidir. Emin olun ruha öğretilsin ve ruh eğitilsin, kafalara da öğretilmiş ve kafalar da eğitilmiş olacaktır. Ruha ilk öğretilecek şey de; hissetmektir. Ruh hissettiği an kafa anlayacaktır ve o an, cehalet geberecektir! Haddizatında hissetmek öğretilecek bir şey değildir, spontane gelişecek bir şeydir ama öğretilebilir bir yanı da vardır. Bir insan hissetmeye başlasın var ya, yemin ediyorum, onu, dünya gelse uyutamaz. Hissetmek var ya, insanın dünyasında sarsıntı yaratır ve o sarsıntı dalga dalga yayılır âleme. İnsan hissettiği vakit, emin olun insanlık sarsılır ve insanlık toprağında deprem meydana gelir. Çünkü insan hissettiği vakit, insan olduğunun farkına varmıştır, hem de ne varış! Onu kim uyutabilir, durdurabilir, ona kim gem vurabilir daha? O, çok şeyi anlamıştır. Ne yapacağını, niçin yapacağını, nasıl yapacağını ve kim için yapacağını anlamıştır. Onun yüreği ne şarkıları terennüm etmektedir, duyabilseniz keşke! Gönül toprağı ne baharlara gebedir ve ne çiçekler açacaktır orada. İnsan hissettiği vakit, kendisine vurulmuş tüm zincirler spontane çatırdamaya başlar. O, küçücük dünyasını ihata eden tüm putları devirmiştir. O, insanlık toprağında bir özgürlük anıtı gibi yükselmektedir. Hissetmek, anlamak, kavramak gibi deruni şeyler acayip şeylerdir ha, inanın bana! Ruh öğrendiği vakit, kafa anlayıp kavradığı vakit, kendi kendilerini spontane eğiteceklerdir zira. İlk evvelde bunun farkına varmak ve bunu idrak etmek iktiza eder. Anlamak ve hissetmek, gerçekten ince ve derin bir sırdır. Bu yüzden eğitim asla gördüğümüz, algıladığımız, yaşadığımız şey değildir, çoook başka bir şeydir. Ruh eğitildiği vakit, bedene zaten nizam gelecektir ve bedene nizam geldiğinde âleme nizam gelecektir.

Biz hiçbir zaman içle ilgilenmedik, hep dışa odaklandık. Fotokopi ile uğraşırken asılı kaçırdık. Ağaca bakarken ormanı yok ettik, tükettik, kaybettik. Bu yüzden de bilinci kapalı bir toplum haline geldik. Bedene odaklanıldığında bilinç açılır sandık. Oysa bilinçlerin uyanması ruhun uyanmasına bağlıydı, anlayamadık. Tabi bilinçlerin uyanması işimize geliyorsa önemlidir bu durum. Geliyorsa! Bilincin uyanması ise tehlikelidir. Gerçekten tehlikelidir. Bilinç ateş gibidir, bu yüzden tehlikelidir ve tehdittir. Kime karşı? İnsanlığın uyumasından memnun olanlara karşı. Zira bilinçler uyandığı vakit, uyanıklar ne yapacaklar? Düşünsenize, bilinci uyanmış bir insanı, o başlı başına bir felakettir! O, düşünmeyi öğrenmiştir, nasıl düşüneceğini değil. O, her şeye hemen inanmayı değil, her şeyi sorgulamayı öğrenmiştir. O, yatmayı değil, düşler kurmayı ve kurduğu düşlerin peşinden koşmayı öğrenmiştir. O, yaşamın sırrını keşfetmiştir ve onun yüreğinde bir ütopya saklıdır. Eğitim, kâğıt kürek işi değildir. Kâğıtla kürekle oynarken, özün kaçırıldığını fark bile edemiyoruz. Kâğıdı, küreği tamam ettik mi, eğitim tamamdır varsayıyoruz. Ömrümüz böyle böyle heder olup gitti. Ne eğitim yapabildik, ne de öğretim ama yaptığımızı varsaydık. Çünkü yanıldığımızı bize fark ettirecek hissiyatımız yoktu, yüreğimiz kuruydu, ruhumuz hissizlikten ölüyordu. Kafalarımız anlıyor sanıyorduk ama algılamayı bile becermiş değildik ki, nasıl anlayabilirdik? Ama biz hiçbir zaman ne eğitim nedir öğrenmek istedik ne de eğitim yapmak gibi bir derdimiz oldu bizim. Biz kendi kendimizi avutma yolunu tercih ettik. En başta, eğitimin ne olduğunu hissedip anlayamadık ki!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-06-18, 15:03 #605
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Eğitim, bir diplomaya malik olmak değildir. Biz, eğitimli diye, eline bir diploma tutuşturulmuş insanlara diyoruz ve üstelik bu türlere bir de aydın vasfını armağan ediyoruz. Bir okul bitirdiğimiz zaman eğitimli oluyoruz. Böyle olunca hiçbir şeyin değerini bilmeyen yığınları eğitimli sayıyoruz. Daha, kendini, dünyayı, hayatı, tabiatı, olguları ve olayları okumasını bile beceremeyenler, ellerine bir diploma tutuşturulup, sen şu oldun artık, sen bu oldun artık deyip, birer paye kazanıp, bir koltuğa oturduklarında eğitimli olmuş oluyorlar. Ne garip! Bu bize çok pahalıya patlıyor ama bunu bile idrak edemiyoruz. Oysa eğitimli olsaydık, çendan bunu fark ve idrak edebilirdik. Amma velakin, sonradan, bu eğitimli dediklerimiz yaşamı kirletince de; eğitim şart! Diye höykürüyoruz. Çünkü biz, bir okul bitiren ve eline diploma tutuşturulmuş ama gerçekte yontulmamış odunlara eğitimli diye bakıyoruz. Yaşadığı hayatı bile sorgulayamayacak kadar bilinçsiz, özgürlük, adalet, barış, kardeşlik ne demek idrak edemeyecek kadar şuursuz bir insan hangi eğitimi almıştır, nasıl eğitilmiştir? Geçmişini bilmeyip, geleceğini kuracak iradeye bile sahip olamayan, insan olduğunun farkına bile henüz varamamış insan eğitimli olabilir mi? Aklını kullanabilecek basit bir beceriye bile sahip olmayan kişi hangi eğitim çarkından geçmiştir. Köleliğin ne demek olduğunu anlayamayan insan eğitilmiş değildir, o cahilin tekidir. Ben bu hayatta hiçbir kimsenin eğitimli olduğu için saygın olduğuna şahit olmadım. Bilakis bir şekilde yüksek payeye sahip olmuş ve cebini bir şekilde doldurmayı becermiş olanlara saygı duyulduğuna şahitlik ettim her zaman. İşte bu yüzden de hakiki eğitim, hakikatli eğitim hiçbir zaman umursanmadı bu topraklarda.

Eğitim şart derken bile, filhakika eğitimli insanlardan imtina ettik. Çünkü eğitimli insan doğru dönmeyen çarkı bozardı. Eğitimli insan kesin inançlı olamazdı. Eğitimli insanın asla ve kata putları olmazdı ve onu sömürmek çok kolay kotarılmazdı. Bu yüzden de insanlık mütemadiyen dördüncü tür yaratıklar tarafından yönlendirilmiştir. Bu da cehalet, esaret, acı, ıstırap, zulüm, sömürü getirmiştir bu evrene. Bu dünyada, insanları bir şekilde sömürmeyi başarmış herkes, insanlığın cehaletinden faydalanmıştır. İnsan eğer eğitimli olsaydı ya da eğitilmiş olsaydı, yemin ediyorum, bu dünyada emperyalizm bir dakika bile yaşayamazdı. Eğitimli insanların ellerinde bu dünya çoook farklı olurdu ve insan da insan gibi yaşardı. İnsan, gerçekten insan olma onurunu her zaman taşırdı, hem de bunun farkında olarak. Öğretmen olmak, doktor olmak, hâkim olmak, savcı olmak vs. asla ve kata eğitilmiş olmak anlamına gelmez, gelemez. İşte bu yüzden eğitim çoook başka bir şeydir ve asıl eğitim ruhun eğitilmesidir diyorum. Acıyı hissetmeyen ve acılarını ucuza satan nasıl eğitimli olarak tavsif edilebilir ki Allah aşkına? Sorgusuz sualsiz ot gibi yaşayan, önüne ne konursa yiyen, her şeye eyvallah diyen, önünde yürüyenin ardından hesapsız, kitapsız, umarsız yürüyen nasıl bir eğitim çarkından geçmiştir? Küçücük bir çocuğun hakkını yemekten imtina etmeyen hatta yediğinin farkında bile olmayan eğitimli değil, bir diplomaya sahip olsa bile cahilin önde gidenidir. Tabi biz bu cahillere, sen cahilin tekisin diyemiyoruz, diyemeyiz de. Bu hayatın bir de böyle bir garipliği var. Biz eğitmiyoruz, kafaları enformasyon çöplüğüne döndürüyoruz, o çöplükten kullanabildiğimiz kadarıyla bir diplomaya mülaki olmaya çalışıyoruz, bu kadar. Neyi, nasıl, niçin ve kim için yapacağını bilmeyen insanlar, olsa olsa kurumuş ot yığınıdırlar ve cehalet abidesidirler. Bu hayata katacakları hiçbir değer de yoktur, aksine değer öğütme makinesidirler adeta.

Eğitim, bilinç tohumunu ekmektir beynin göklerinden ruh toprağına ve oradan umut dolu cesur bir yürek fışkırmalı ve öyle bir duruş durmalı, öyle bir bakış atmalı ki o yürek, dünya dize gelmeli. İnsan dediğin, duruşundan ve bakışından bilinmeli. Eğitim, öyle bir insan meydana getirmektir ki, o insan kanatlanıp uçabilsin yeryüzünün karanlığından mavi gökyüzünün aydınlığına. Bahar gelmeli, çiçekler açmalı, kelebekler uçmalı insanın yurdunda, insan insanla buluşmalı. Eğitimin çarkından geçen insan öyle bir insandır ki, mavi gökyüzünden bir yağmur tanesi gibi düşsün karanlık yeryüzüne ve aydınlığa boğsun orayı. Öyle dik ve gururlu olsun ki, ne eğilsin ne de unutsun kendisini. Bir bakışıyla, geçmişi, beton gibi döküversin geleceğe. Bir ülke kursun, bir gelecek inşa etsin, beton gibi dökülen geçmişin üzerinde. Eğitim, insanı insan kılabiliyorsa eğitimdir. Eğitim, ıvır zıvırla iştigal edip, insanı görmezlikten gelmek değildir. Eğer malayani ile iştigal ederken, insanı hissetmiyorsak ve sarf-ı nazar eyliyorsak, biz ne eğitim yapıyoruzdur ne de eğitim adına bir şey. Görmezlikten gelindiği müddetçe insan, insanlık için bir felaket haline gelecektir. Biz ilk evvelde öğretmenlerimizi, sonra da nesillerimizi göz göre göre heba ediyoruz ne yazık ki. Ne kadar geriye bakabilirse, o kadar ileriyi görebilir insan ve ne kadar ileriyi görebilirse insan, o kadar güzel düşler kurabilir, ne kadar güzel düş kurabilirse o kadar güzel bir ülke tasavvur edebilir. İşte eğitim dediğimiz olgu bu minvalde olaylaşabiliyorsa gerçekten eğitim olarak olaylaşmış olur. Düşleri olmayan bir nesil boşa gitmiş bir nesildir, harcanmış bir nesildir. Ne yapacağını, nasıl yapacağını, niçin yapacağını ve kim için yapacağını bilmeyen ve düşleri olmayan bir nesil hangi eğitim çarkından geçirilmiş olabilir ya da bir eğitim çarkından geçirilmiş olabilir mi?

Bomboş bir ruha, dolu bir mideye, uyuşuk bir gövdeye, çorak bir kafaya sahip bir nesille nasıl gurur duyabiliriz, o nesli görünce nasıl sızlamaz vicdanımız? Kim olduğunu bilemiyorsa, özgürleşen bir bayrak olamıyorsa, emperyalizme karşı duramıyorsa, bir düş kuramıyorsa ve tüm bunlardan sonra bir ülke tasavvur edemiyorsa ve o ülke için harekete geçemiyorsa, ne işe yarar ki insan? İnsanı görünce, işte insan bu denilebilmeli, gurur duyulabilmeli, güvenilebilmeli. Uyuşuk, akılsız, bilinçsiz nesillerle hangi yol yürünebilir, hangi menzile varılabilir? Ancak menfaatlerimizin çarkında öğütülebilmeye yarayan bir nesil hangi geleceği kurabilir? Ya da biz, nesillerimizi hangi büyük rüyalar için yetiştiriyoruz? Bir rüyamız var mı? Yoksa nesillerimizi göz göre göre mazlum ve masum kurbanlar mı kılıyoruz? Yeknesak bir hale gelen dünyada, varolmak istiyorsak eğer, yalanların, yanlışların bataklığında dejenere olmuş, alinasyona maruz kalmış, kısır ve günübirlik politikaların mengenesinde şahsiyet kaybına uğramış, kim olduğunu unutmuş, dimağları perişan edilmiş ve elimine edilmeye hazır duruma getirilmiş nesilleri bir an önce silkelemek, kendilerine getirmek ve kendi ayakları üzerinde durabilecek iradeyi onlara kuşandırmak icap eder. Bizler kendi yarınlarımızı düşünmek derdinde olamayız, bizler yarınları kuracak nesillerimizi düşünmek derdinde olmak zorundayız. Zira bilinmelidir ki, istikbalin aydınlık, hür ve meserret dolu dünyasını, hakikatli bir eğitimden geçmiş, hakikatle gönülleri yumuşamış ve kafaları aydınlanmış, yürekleri muhabbetle beslenmiş ve sevgiyle temizlenmiş, vicdanları hakikatle yoğrulup dillenmiş, yüce insanlık değerleriyle mücehhez olmuş nadide dimağlar inşa edeceklerdir. Eğitim bunu yapamıyorsa, ne yapmaktadır?

Eğer ki, bir eğitim mekanizması felsefesizse, köklü ve muhkem bir alt yapıya sahip değildir. Kaygan zemin üzerindedir. Binaenaleyh, şahsiyet yaratıcı olmaktan uzaktır. Çünkü felsefesiz eğitim alelade, alelusul yapılıyordur. O eğitimde, ne yapılacağı, nasıl yapılacağı, niçin yapılacağı ve kim için yapılacağı sorularının cevapları yoktur. Cevapları olmadığı içinde insicamlı bir işleyişinin olması kabil değildir. Böyle olunca da her şey karmakarışıktır, bir düzen içinde işlemekten, bir anlama malik olmaktan yoksundur. Her işe, yapılsın da nasıl olursa olsun diye bakılır. Yapılan şeylerin de, ne bireye, ne topluma, ne insanlığa, ne eğitimciye, ne öğrenciye ve ne de veliye hiçbir katkısı olmaz. Zaten herhangi bir katkısı olup olmadığı akılların ucundan bile geçmez. Çünkü bu bakış açısına göre yapılmaz hiçbir şey. O eğitimde düş kurabilme, kurulan düşlerin peşinden koşabilme iradesi yoktur. Soru yoktur, sorgu yoktur. Düşleri olmayan ne sorsun, nasıl sorgulasın? Bir çocuk ki, düş kurmaktan, kurduğu düşlere dair sorular sormaktan ve sorgulamaktan yoksunsa, o çocuk ölümle pençeleşiyordur, onun bir adım bile atması mucizedir. Hayatta ancak düş kuranlar koşabilirler. Çünkü ancak düş kurabilenlerin bir sevdaları, ülküleri, rüyaları vardır. Ve bu, hayatın genelinde böyledir. Münhasıran öğrenci için değil, yetişkin biri bile düş kurmaktan yoksunsa, onun ölüden farkı yoktur ve bitevi ölmektedir. Düş kuranlar, sevdalarına, ülkülerine, rüyalarına ulaşmak için canları pahasına koştururlar. Biteviye soru sorarlar, sorgularlar. Çünkü düşlerinin besinidir, sormak ve sorgulamak.

Düş kuranların atları yorulmaz! Eğitim, bir bireye toplumsal sorumluluk bilinci zerketmelidir. Özgürce düşünme yetisini kesbedebilmesinin yolunu açmalıdır. Bireye konuşma ve eleştirme fırsatı sunan, ibda etme istidadı kazandıran bir eğitim sistemidir ki; herkes için terakki dünyası olan bu dünyayı, bizim için tedenni dünyası olmaktan çıkarabilir ancak. Zira kaliteli nesillerdir ki, bir toplumun kalitesini ifa ederler. Eğitimdir ki, birey, bir olayı gözlemlediğinde bin olayı gözlemlemiş olsun. Bir boyutta bin boyutu fark edebilsin. Bunu yapabilsin ki, her olguyu, her olayı tertil, tedebbür, taakkul ile okuyabilsin, orijinal çıkarımlar yapabilsin. Bunu yapabilsin ki, düşlerine nasıl ulaşabileceğinin yollarını keşfedebilsin. Yani her an üretsin. Kendini üretsin çendan. Bizlerde yarınlar için, aydınlık ve özgür bir hayat, ekmel bir dünya tasavvur ve tahayyül edebilelim, geleceğe tebessümle bakabilelim. Öyleyse, nesillerimizi, eyyamcı yapan, hedonizmin tutsağı kılan, kültür emperyalizmine maruz bırakan, her şeyi sineye çekip uyuşuklaşmasına yol açan ve buradan da zavallı bir topluluk meydana gelmesine neden olan fasit daireden bir an önce kurtulmalı ve mütemadiyen güzelleşme yolunda ilerleyen insanlığa güzel günleri getirecek hür bireyler yetiştirmek için; felsefesi olan hakikatli bir eğitim mekanizmasını her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz.

Eğitim, inhiraf etmiş bir ruhu istikamete sokmaktır ve o ruhu, evrene rayihalar sunan bir kaynağa dönüştürmektir. Zira ruh temizse gövde de temiz, ruh kirli ise gövde de kirli olacaktır ve o gövdenin azalarından, gövdenin bulunduğu duruma göre, ya kir akacaktır ya da temizlik, ya iyilik akacaktır ya da kötülük. Eğitim, eğilen dalları düzeltmek, kırılan dalların yeniden daha gür sürgünler vermesini sağlamaktır. Eğitim; ciddiyettir, samimiyettir, dürüstlüktür, düzeyliliktir. Sorunları insan evladı gibi teşhis edip, tedavisini insan evladı gibi gerçekleştirmektir. Malayani ile iştigal edip iri laflar etmek laubaliliktir ve hiçbir şey yapmadan her şeyi yaptığını sanmaktır. Eğitim, gevezelik değildir. Eğitim, her zamanda ve zeminde asla ve kata inkâr edilemeyecek olan bir gerçeği öğretmektir yani düşünmeyi, sormayı ve sorgulamayı öğretmektir. Düşünmeyenler, sormayanlar, sorgulamayanlar, ne karanlığı tanıyabilirler ne de aydınlığın ne olduğunu bilebilirler ve ne de cehaleti, esareti, mezelleti ve meskeneti nihayete erdirebilirler. Eğitilmiş insan, aklını bihakkın kullanabilen ve hakikati görebilen insandır. Aklını kullanabilme kabiliyeti olmayanların eğitilmiş oldukları gerçeği büyük bir yalandır. Binaenaleyh, eğitilmemiş insanlar, önlerine gelen şahısların ya da düşüncelerin peyki olmaktan kurtulamazlar, iradelerini kullanamazlar, kaderlerine tesir edemezler. Dünya sahnesinde hür beyinler, özgür vicdanlar, yüce şahsiyetler olarak varolabilmeleri de muhal ender muhaldir böylelerinin. Eğitim, bireyi özgürleştiriyorsa eğitimdir. Eğitim, bireye karakterli bir duruş ve özgür bir bakış açısı kazandırabilmektir. Eğitim, bireye sevgiyi, güzelliği, barışı, kardeşliği, paylaşmayı öğretiyorsa eğitimdir. Eğitim, bireyin, helal yemenin ne kadar yüce bir şey olduğunu içselleştirebildiği kadar eğitimdir. Haram yiyen insan suretli bir varlık, ne kadar eğitilmiş olduğu iddia edilen bir varlık olursa olsun, o yontulmamış bir bedevidir. Eğitim, laf üretmeyi değil, eylem yapmayı öğretiyorsa eğitimdir. Zira bilinmelidir ki, bireye itibar kazandıracak olan, bireye insan olarak varolma yolunu açacak olan ve bireye dünyayı değiştirecek gücü bahşedecek olan şey; eylemdir. Ve eğitimin asıl gayesi; bireye eylem yapabilme iradesini zerkedebilmektir. Zira eylemsiz söylem, tarih boyunca bir hiçti, bademada bir hiç olmaya mahkûm olmaktan kurtulamayacaktır.

İnsanlığından inhiraf etmiş insana, insan olduğunu hatırlatıp, yeniden insanlığa dönmesinin yolunu açmak ve bu yolda ona rehberlik etmektir eğitim. Bugün, insan, karakterinden, kişiliğinden, şerefinden, izzetinden, asaletinden budaya budaya kendisini hiçleştirmiştir. İnsan, kötülüklerini budayacağına, varlık sahnesinde sayesinde temayüz ettiği iyilikleri budamıştır. İyiliklerini kendi elleriyle budayan insan, zavallı ve sefil bir derekeye irca etmiştir kendisini. Kendine ilmin kapısını da kapayan insan, kirli, çirkin ve korkunç bir yaratığa dönüşmüştür. Hem cehaletin, hem de ahlaksızlığın bataklığında günden güne dibi doğru gitmektedir. Artık insana benzeyen ama insan olmayan ucube bir varlık dolaşmaktadır yerin karanlığında. Ağzından insana ait sesler çıkmakta ama hayvandan daha korkunç hareketler yapmaktadır. Eğitimin asli ödevlerinden biri de; anlayan insan yaratmaktır. Zira her güzel şey, anlamayan insanın elinde kirlenmekte, çirkinleşmekte ve yok olup gitmektedir. İnsan belki bilmektedir ama kesinlikle anlayamamaktadır. Bu durum da, kendisini, her türlü muzır şeylerin ve kötülük yayan, ifsat eden muarızların kucağına düşürmektedir. İnsan, tiksindirici bir cehaletin ağındadır. O kadar cahildir ki, insanlık düşmanları insanlığın bağrına zehirlini akıtırken, insan kardeşleriyle cedelleşmektedir kendisi. Büyük rüyalara adanacağına, menfaatlerin mengenesinde sıkışıp kalmış durumdadır. Kulların ve maddenin kulluğunu yapan bir kukladır. Bu da tamamen eğitimsiz kalışının neticesidir. Eğitimsiz derken, okumuyor, yazmıyor, büyük tedrisattan geçmemiş anlamında değildir. Okuyan, yazan, büyük fakülteler bitirmiş bir cahildir insan. İdraki meflûç, şuuru ölü, bilinci kapalı, iradesi sıfırlanmış, aklı başka kafalarda ve ceplerde esir bir varlıktır maalesef. Binaenaleyh, küresel emperyalizm karşısında aciz kalmaktadır, oltasına çok kolay takılmaktadır. Zira kendi içini temizleyemeyenin dışarıyı temizleyebilmesi muhaldir. Kendi içinde ki kötülükleri yok edemeyenin, tüm insanlığa sirayet eden kötülükleri yok edebilmesi hayaldir. Kendi gövdesini kuşatmış ve tutsak kılmış kompradora diz çöktüremeden, evrene hükmeden zalim kompradorlara diz çöktürmesi nalı kabil olabilir ki? İnsan okumuyor, okusa da anlayamıyor. Hiçbir şey bilmiyor ama bildiğini sanıyor, bildiğini sandıkça da öğrenmeye gereksinim duymuyor. Gerçeği ifşa edene de ahmakça düşman oluyor. Çünkü ruhu çürümüş, beyni ölmüş artık. Küle dönüp yeniden doğmasından başka çaresi kalmamıştır insanın. Her şeye yüzünü dönen, kulaklarını açan insan, hakikate bir türlü yüzünü dönüp, kulaklarını açamıyor. Her cepheden, olguları ve olayları okumaya yeltenen insan bir türlü hakikat cephesinden olguları ve olayları okumaya cesaret edemiyor ya da bunu yapabilecek zekâya malik değil. Ki, bulunduğu cephelerden bile okuyabiliyor değil ya, neyse.

Son tahlilde; kurumuş gönül toprağını sevgi ışığıyla mümbit hale döndürmek ve canlandırmak, karanlıkta kalmış beynin göklerini hakikat güneşiyle aydınlatmaktır eğitim. Asıl olanı fark ettirmek, hissetmeyi, anlamayı kavramayı kolaylaştırmaktır. Ruh boş, gövde görkemli ise varolmak hiçbir anlam ifade etmez, etmeyecektir de. İnsanı mahkûm olduğu müzmahil durumundan kurtarmaktır eğitim. Olguların hakikatini öğretmek ve hakikatine göre olaylaşmasının nasıl mümkün olabileceğinin yolunu göstermektir. Okulları, hakikati ve özgürlüğü küçücük beyinlere nakşeden ve oradan da evrene yayan mabetlere dönüştürmektir. İnsanlık bugün beton yığınlarının altında kalmış durumdadır, insanlığı diriltip beton yığınlarını toza döndürmenin yolunu göstermektir eğitim. Okullar, kuru ve kurutan, çürüten boş bilgilerin aktarıldığı birer beton yığını olmaktan kurtarılmadan eğitim namına yapılmış hiçbir şey olmayacaktır. Sevginin ışığı küçücük gönülleri sarıp sarmalamıyorsa, düşüncenin gücü küçücük gövdelere enerji akışı sağlamıyorsa ve o gövdelerde kuvvete dönüşmüyorsa, eğitimin gerçek amacı nedir sorgulanmalıdır. Bilgi üretmeyi, keşfetmeyi değil, hazır bilgileri ve keşifleri aktaran bir eğitim sistemi, insanlığa bir şey vermekten çok uzaktır. Muayyen bir kıvamda hazırlanmış ve insanlığın aklını ve ruhunu çalmak için kurgulanmış bilgileri aktarmaktan ziyade, fikirleri anlamayı, gerçeklere ulaşmayı sağlayıcı olmalıdır eğitim dediğimiz şey. Çocuğun özgürlüğünü ve özgünlüğünü buduyorsa orada eğitim değil, istendik yönde şekillendirme ve köleliğe giden yolu açma vardır. Eğitim, soran, sorgulayan, analitik düşünebilen eleştirel beyinler yaratmaktır. Papağanımsı, sloganik, propagandist nesiller üretmek, insanlığın geleceğine vurulmuş en büyük darbedir. Eğer ki, eğitim bilinç inşa edemiyorsa, inşa ediyor olduğunu sandığımız her şey koca bir palavradır. Bugün, insanlık, küresel emperyalizmin kıskacında, uygarlık ve ilerleme denilerek dehşetli bir tedenniye doğru sürüklenmektedir. Eğitilmiş nesiller, küresel emperyalizmin nasıl sömürebildiğini ve insanlığı açmazlara sürükleyebildiğini fark ve idrak edebilen, tezgâhlarını ve kumpaslarını darmadağın eden ve kıskacından kurtulmayı başarabilen nesiller olmalıdırlar. Emperyalizmle kavga etmeyi bilmeyen, emperyalizmin şeytani planlarını ihdas edemeyen nesillerden bir şey olacağını sanmak ahmaklıktır. Nesiller bugün görüntülerin tutsağı olmuş durumdadırlar. Görüntülere göre hayatlarını şekillendirme gayretindedirler. Görüntülerle adeta büyülenmekte ve o görüntülerde yer almak için benliklerini feda etmektedirler. Bunun içinde biteviye tüketime başvurmakta, bu tüketim çılgınlığında israfta had safhaya ulaşmaktadırlar, kaynakların değerini bilmemekte, çarçur etmekte tereddüt etmemektedirler. Ahmakça şeylerle iştigal etmeyi, gününü nasıl tükettiğini bilmeden tüketmeyi ve akşama ermeyi ve dertsiz, tasasız yatağına yatabilmeyi marifet addeden bir nesil ve toplum iflah olamaz.

En son tahlilde; sevgi, muhabbet, merhamet, fedakârlık, aşk, yüreğimizin dip derinliklerinde kök salmadan; merak etmek, düşünmek, sormak, sorgulamak aklımızın en önemli aktiviteleri haline gelmeden, vicdanımızın anayasası insanlık umdeleri temelinde şekillenmeden eğitilmiş olduğumuza dair hiçbir gösterge mevcut olmayacaktır. Yapılan şeye de eğitim demek olanaksız olacaktır. Hayaller, düşler, rüyalar kuramıyorsak, bize yaşamak için bir sebep teşkil eden ve yüreğimize yaşamak sevinci nakşeden ütopyamız yoksa, kaderimizin tayininde kendi aklımızı ve irademizi kullanmaktan acizsek, korkuların kuyusunda karanlığa mahkumsak, kalbimiz özgürce sevemiyorsa, biz kendimizi nasıl eğitilmiş insanlar olarak tanımlayabiliriz ki ve hangi eğitim mekanizması bizi insan etmek için var sayılabilir ki? Ummana kavuşmak uğruna yatağına yetmeyen bir sevda olmamışsa özgürlük aşkımız, bir insan olarak varlık sahnesinde yer almamızı sağlamıyorsa eğitim dediğimiz şey, onu eğitim olarak kabul etmemiz muhal ender muhaldir. Eğitim, bilinç aşılamaktır ve o bilinç sayesinde, başımıza bir şey geliyorsa, başımıza gelen şeyin ruhumuzda ki insicamsızlıktan ve bu insicamsızlığın gövdemize de sirayet etmesinden neşet ettiğini fark edebilmemizi sağlamaktır, suçu dışarıya atmak sorumlu olduğumuzu yok etmez ve bizi kurtarmaz. Zaten insanın olgunlaşması da, haddizatında, olgulara ve olaylara bakış açısında gizlidir birazda. Eğitim, insanı olgunlaştıran bir araçtır. Bugünkü uygarlık, ne kadarda, geçirdiği evrelerden sonra zirve yapmışsa da, son nefeslerini vermekte, can çekişmektedir. Artık mevcut uygarlığın argümanlarıyla ve o argümanların mevcut uygarlığın çıkarları uğrunda kullanılmasıyla varılabilecek hiçbir yer yoktur. Zira mevcut uygarlık, her olguyu, kendi çıkarlarını korumak ve kendi varlığının idamesini sağlayabilmek yolunda olaylaştırmaktadır. Eğitimi de, kendi çıkarlarına hizmet edecek, kendi hadimi olacak ve kendi ürettiği tefessüh etmiş kültürü yayacak insanı yaratmak için kullanmaktadır. Bu durumda, insanlığın kaybetmesini, küresel emperyalizmin kazanmasını intaç etmektedir. Emperyalizm ne kadar terakki kaydetmişse, insanlık o kadar tedenniye duçar olmuştur.

Bugüne değin yanlış eğitim mekanizmasının bozuk çarklarında öğütülen insan, kendisi olması gerekirken, kendisinden uzaklaşmış ve her türlü gelişmelerden duyduğu hazla ve hızla, doğayı kirleten ve insanlığı kötürümleştiren pespaye bir sistem tesis etmiş ve bu, değirmen misali insan öğüten sistem sonucunda tefessüh etmiş bir toplumun tezahür etmesine yol vermiştir. Yanlış eğitimlerle, inhitata ve inkıraza mahkûm olan uygarlığın ürettikleri, sahte görüntülerle insanlığın dimağına zerkedilmeye çalışılmaktadır. İnsanlık; lüks delisi, hedonist, serkeş nesillerin elinde günden güne çürümekte, tükenmekte ve yok olmaktadır. Hiçbir kimse vazifesini namusluca, şereflice ifa etmemektedir. Herkes kirli, basit, küçük ve ucuz menfaatlerinin kıskacında rezilce yaşamakta, bencilliğin buzlu sularında adeta ota, oduna dönüşmektedir. Toplum, eğitilmiş olarak tavsif ettiğimiz nesillerin ellerinde kan kaybetmektedir mütemadiyen. Gözlerimiz, hırslarımızla, menfaatlerimizle, ihtiraslarımızla kapatıldığı içinde gerçeği görmekten çok uzağız. Artık nesilleri dejenere ve aline olmaktan ve atomizasyondan kurtarmalı, herkesin birbiriyle entegre olmasının yolunu açmalı, nesilleri gönüllü köleler olmaktan kurtarmalı, özgün ve özgür kişilikler olmalarının önünü açmalıyız. Eğitim ve öğretimde, olayların künhüne inerek tanzim ve tebdile gitmeliyiz. Sığ ve edilgen çözümler yerine reel, aktif ve etken düşünceler ve alternatifler üretmeliyiz. Bilakis ne peyk olmaktan kurtulur otonomimize kavuşuruz ne de inhitata uğrayıp türap olmaktan kurtuluruz. Aklı ve ruhu terbiye eden bir eğitim, büyük insanlık demektir! Büyük insanlık ise, özgürce seven, özgürce düşünen, özgürce soran, özgürce sorgulayan, özgürce eleştiren, varlık sahnesinde özgür iradesiyle varolan, bitevi üreten, yüreğinde kutsal ve büyük dertleri olan, teri, yaşı, kanı, emeği kutsal bilen, sömürünün basit bir nesnesi olmaktan kendini korumuş ve kurtulmuş olan, başka nefisleri kendi nefsine müreccah kılabilecek kadar büyük bir yüreğe malik olan, vicdanının anayasasına tabi olan, merhametten behredar olan, uzak ütopyaları ve temiz düşleri olan insanlık demektir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-06-18, 16:58 #606
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

KADİM SAVAŞ...

İyi ile kötü vardır bu dünyada bebeğim! Zalim ile mazlum, ezen ile ezilen, muvahhid ile müşrik, namuslu ile namussuz, insan ile hayvan vardır. Ve bu tarafların arasında bitmeyen bir savaş vardır. Bu savaş ilanihaye sürecektir. İlla ki mağdurlar, kaybedenler, kazananlar, kazandığı halde kaybedenler, kaybettiği halde kazananlar olur bu savaşta. Hiç kimseyi dışarıda bırakmayan bir savaştır bu, bir şekilde gelir ve her insan tekini bulur, içine alır, darmadağın eder. Gidenler olur, gidenlerin yerini gelenler doldurur, böylece sonsuza kadar, son savaşçı insan kalıncaya değin sürer gider bu savaş. İnsanlığın doğuşuyla başlamış ve yok oluşuyla bitecek bir savaştır bu. İnsanlığın savaşıdır, adaletin savaşıdır, asaletin savaşıdır bu. Bu savaşta kimlik yoktur bebeğim! Münhasıran iyi ve kötü, zalim ve mazlum, ezen ve ezilen, muvahhid ve müşrik, namuslu ve namussuz vardır. Kimliğin ya iyidir ya da kötü, ya ezendir ya da ezilen, ya mazlumdur ya da zalim, ya namusludur ya da namussuz, ya muvahhiddir ya da müşrik. İyiden, ezilenden, mazlumdan, namusludan, muvahhitten taraf vardır; kötüden, ezenden, zalimden, namussuzdan, müşrikten taraf vardır, taraf olmayan vardır. Sen neredesin? Niçin oradasın, kim için oradasın, nasıl oradasın? Mesele budur! Tarafını iyi seçmelisin. Niçin savaştığını bilmelisin. Haklı mısın, değil misin sormalı ve sorgulamalısın. Niçin yaşıyorsun ve nasıl öleceksin nefis murakabesi yapmalısın her an. Nerede, niçin, kim için ve nasıl durduğunu bilmelisin. Niçin bu dünyadasın? Ya haysiyetli bir duruşun ve savaşın olacak ve ölümsüzleşeceksin, sonsuzlukta da kazanacaksın ya ***********ce yaşayacak, gününü gün edecek ve lanetli bir varlık gibi tükenip gideceksin. Unutmak ki, geriye kalacak olan asla kimliğin olmayacaktır, duruşun ve tavrın olacaktır. Zira hayat sen yokken de bir şekilde devam edecektir ve sen bıraktıklarınla muhakkak anılacaksındır! Öyleyse ona göre yaşa, dik dur ve asla eğilme! Hissiyatını, hassasiyetini, haysiyetini, mesuliyetini kaybetme ve yitirme.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-06-18, 12:04 #607
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

YALANCI İNSAN...

İnsan yalancı be dostum! Çok üzücü ve kahredici ama gerçek bu, yüreğim burkuluyor söylerken bile. Ve yalanlarla avunacak kadar kafasız insan. Ya da yalancı olduğunu bile bilemeyecek kadar cahil. Yahut yalana alıştığı için doğruyu unutmuş. Yalan hayatlar yaşıyoruz. Yalan konuşuyoruz, yalanlarla yaşamları çalıyoruz. İnsan sürekli aldatıyor ve aldanıyor. Ya da yuttuğumuz yalanlarla ve o yalanlara barikat olamayan cahil kafalarımızla zalimlerin çarklarının kolayca dönmesine aracı oluyoruz. Niye böyle insan ya da böyle olmak zorunda mı? Niye geldik biz bu dünyaya? Gerçekten bir mikrop gibi yaşayıp, bir mikrop gibi ölmek için mi geldik? O zaman insan olmanın anlamı nedir? Hey dostum düşünsene, bu hayatta doğru olsaydın yaşayabilir miydin? Kim severdi seni? Olduğun gibi görünseydin değer görür müydün? Hakikati çırılçıplak söyleseydin yanında tek kişi kalır mıydı? Ya da özgürce dolaşabilir miydin, ayağına dolanmaz mıydı bildiğin hakikatler? Tek bir dostun olur muydu, sen, sen olsaydın? Ya da, sen, sen olmadığında dostun olduğunu söyleyen, gerçekten dost olabilecek değere sahip midir? Olduğu gibi görünen kim değer gördü? Doğruyu söyleyemeyecek kadar korkuyor insan, bu dünyada. Çünkü doğruyu söylediğin zaman hainsin! Bu korku öyle böyle bir korku değil. Burada ki korku, bildiğimiz korkulara da benzemiyor. Niye korkuyorsun oğlum, kızım, arkadaşım, dostum diyemezsin böyle bir korkusu olana. Dip derinliklerde kökleşmiş bir korku bu. Belki bu korkuyla doğdun. Böyle olunca da yalanlarla yaşamaya alışmak zorunda kaldın. Peki, niye böyle bu? Böyle değilse ne ve nasıl böyleymiş gibi görünüyor? Böyle olmak zorunda mı? Böyle bir zorunlulukla mı var olduk? Öyleyse yaşamak bir avuntu, bir sanrı mı? Ve yalan mı insan? Sorular bitmiyor ki? Sormaktan bile korkuyorsun. Bu dünyada herkes yalan söylüyor. Herkes birbirini kandırıyor. Bir yalan bataklığı içinde yaşıyoruz. Niye yalan söyler insan? Doğru niçin söylenmez ya da niçin korkarız doğruyu söylemekten? Yani gerçekten ilginç değil mi? İnsanlar doğruyu söylemekten korkuyor. Ya da kademeli bir şeymiş gibi bu durum. Birçok gerçeği söyleyebilecek olan var ama söyleyemiyor, birazcık gerçeği söylemesi gerekenler var ama söyleyemiyor, çok az gerçeği söylemesi gerekenler var ama söyleyemiyor. Sonra da dürüstlükten dem vuruluyor ve bizlerde cahil kafalarımızla atılan bu yemi mal gibi yiyoruz. Hayatlarımız, yalanlarla göz göre göre çalınıyor ama biz ahmakça bakıyoruz. Kim korkutuyor insanları? Nasıl korkutuyor? Bakınız bunu yapan bir insan değil aslında. Belki insan gibi duyumsanıyor ama insan değil. İçinde insan olabilir ama bir bütün olunca insan olmuyor. Garip bir şey! Bak onu bile ifade etmekten ürküyor insan. Nasıl bir şey bu? Niye böyle bir şey? İnsanı ilgilendiren her şey bir yalan havuzunun içerisinde ve dışarıya yalan olarak savruluyor ve her şey hakkında söylenen tüm şeyler yalan. Korkularla örülmüş duvarın içerisinde her şeyini kaybetmiş insan; vicdanını, merhametini, sevgisini, kardeşliğini, cömertliğini ve insanlığını ve kaybetmiş yaşamı. Ama ben yaşamak istiyorum dostum! Yalansız, dolansız bir hayat istiyorum. Yalanlarla, yaşamak sevincimin çalınmasını istemiyorum. Kendim olmak istiyorum. Sevmek, hep sevmek, herkesi sevmek istiyorum. Kimseyi dışarıda bırakmak istemiyorum. İnsanlar kendileri olsunlar istiyorum. Kendileri olan insanların, yaşamı zenginleştireceklerine inanıyorum. Bir uçurtma gibi özgürce savrulmak istiyorum gökyüzünde gerçek rüzgârla. İnsanlar kendileri olmasınlar istersem, onları yalan bir hayata sürüklemiş olmaz mıyım? Ben ağız dolusu gülmek istiyorum. Bazen kırlarda haykırmak istiyorum. Ben çiçeklerle yaşamak istiyorum. Ben insanlarla kucaklaşmak ve hep birlikte, barışın, kardeşliğin, paylaşımın türküsünü terennüm etmek istiyorum. Düşüncelerden ötede değerli olan şeylerin olduğunu hissediyorum, kavga değil barış, düşmanlık değil kardeşlik istiyorum. Peki, niye olmuyor tüm bunlar? Mücadele mi verilmiyor, mücadele verildiği halde mi olmuyor, olması imkânsız da mı olmuyor, olması mümkünse niye olmuyor? Bu nasıl oluyor?

İnsan hasta be dostum! Vallahi, billahi, tallahi hasta ve yaşamayı bilmiyor insan. Gözünün önünde ki sahtekârlığı bile anlayamayacak, idrak edemeyecek, hissedemeyecek kadar cahil. Önüne ne korsan mal gibi yiyor insan maalesef. İnsan, insanlığın diliyle değil, hırsların, kin ve nefretlerin, düşmanlığın diliyle konuşanlara yüzsuyu döküyor. Dili var konuşamıyor, aklı var düşünemiyor, kalbi var hissedemiyor, vicdanı var merhametten yoksun. Lanet olasıca dünya, hasta etmiş insanı. Gerçekten hasta, üstelik hastalığını da bilemeyecek kadar hasta. Yalan söyleyen insan hastadır be dostum. İnsan haram yemekten çekinmiyor, kul hakkına el uzatmaktan utanmıyor ve üstelik bunları kanıksamış, çok normal görüyor. Olması gerekiyormuş gibi algılıyor. Olmadığında şaşırıyor. Bu yüzden de hiç rahatsızlık duymuyor. Bu insan gerçekten sağlıklı olabilir mi? Bi araba, biraz para, dört duvar, hadi yaşa. Ya git keyfini sür hayatın ya da gönder aldıklarını. Bu işte her şey! Bu kadar basit, bu kadar küçültücü. Kaybetmekten korkuyorsun ve katlanıyorsun zorla, yalan bir yaşama. Ve elinden alırım diyerek korkutuyor ve seni mahkûm ediyor, bu kadar zavallıca her şey. Ben yalanlara inanmak, günahlara ortak olmak, hastalanmak, hastalanmış insanlığa uyum sağlamak zorunda mıyım? Zorunda değilim ve olmamalıyım be dostum? Öyle değil mi ama? Hadi be dostum, konuşsana! Ben fani değil miyim? Öyleyse nedir bu tasa, keder ve nedir ömrü heder ettiren şey? İnsan neye adamalı kendisini? İnsan nasıl olmalı? Ahhh be dostum! Ne cinayetler işleniyor yalanların arkasında ve işlenen bu cinayetlerde ne insanlar ölüyorlar masumca. Böyle olmuyor be dostum! Vicdan kabul etmiyor bunu. İnsan nasıl kurtulabilir böyle bir dünyadan? Kurtulabilir mi? Nereye gidebilir? Adanıyorsan yanıyorsun, yakıyorsan yaşıyorsun bu dünyada. Biliyor musun dostum? Bu dünyada, yaşamayı, çok az insan hak ediyor aslında? Hak etmeyenler zaten bilmiyorlar ki yaşamayı, onlar yaşadıkları için, ölüyorlar diğerleri. Hiç vicdanınla baş başa kaldığın oldu mu? Vicdanının sessiz çığlıklarını işittin mi ya da vicdanın işitti mi sessiz çığlıklarını? Kaçtığı, buluştuğu, konuştuğu bir vicdanı vardır her insanın be dostum. Ne diyor vicdanın sana? Çocukları göz göre göre öldürüyoruz be dostum. Oysa her şey çocuklar gülsün diye olsaydı ne güzel olurdu değil mi? Onların gülmeleri ne güzeldir be dostum! Taaa yürekten gülerler, öylesine saf, öylesine temiz, öylesine doğal, öylesine masumca. Sahi hiç düşündük mü, çocuklara nasıl bir dünya bırakıyoruz diye ve ardı gelmeyen sorular sorduk mu bunun için? Çocuklar ölmese keşke değil mi? Aç kalmasalar hiç? Aç kalan bir çocuğun acısını hissedebilir misin dostum? Eğer sadece bunu hissedebilseydik, nasıl bir dünya olurdu burası? İnsan çok şey elde etmiş, çok şey kazanmış ama kendini kaybetmiş ve kaybettiği yerde öylece donup kalmış. İnsanın, kendisini adayabileceği yüce şeyler yoksa, insanın var olmasının hiçbir anlamı yoktur bu dünyada. Ve adanmak çok farklı bir şeydir. Hayatını hakikate, hürriyete ve adalete adamak, bir haysiyet, hissiyat, hassasiyet, mesuliyet, şeref ve şahsiyet meselesidir dostum! Bunun için de, yürekli gazeteciler, yürekli aydınlar, yürekli âlimler, yürekli bilim adamları, yürekli sanatçılar velhasıl yürekli insanlar lazım bu dünyaya, yalan rüzgârlarını dağıtacak, karanlığı aydınlatacak, bataklığı kurutacak, yalan hayatı yok edip hakikatli hayatı ve yaşamı getirecek. Karanlığı yok edip aydınlığı dünyamıza taşıyacak. Toplum içinde yaşamanın sevincini kaybetmek ne demektir dostum, biliyor musun? Sahtelik, yalan, dolan, kibir, kompleks, haset, fitne, fesat, haram, kötülük, zulüm, adaletsizlik, ahlaksızlık ile dolu hayat boğuyor insanı ve kovuyor. Belki de beni kirlettiler, bende seni kirletirim, girme içime diyor. Kahroluyorum, üzülüyorum, umudumu, yaşama sevincimi kaybediyorum yavaş yavaş. İnsanlığımdan utanıyorum dostum! Daha korkutucu olanı, insanlığımı kaybetmekten korkuyorum be dostum!

BAYRAM MESAJI

Allah, insana, kula kulluğu ve köleliği reddedecek bilinç versin. Adalete şerefiyle iman edecek yürek versin. Kötülük, zulüm, adaletsizlik yapana, bendendir deyip eyvallah etmeyecek şahsiyet versin. Dinin özünü anlayacak ve hakikati görecek feraset ve basiret versin. Haksızlık karşısında asla boyun eğmeyecek cesaret versin. Korkusuzca yaşayacak irade versin. Hakikati kabullenebilecek yürek versin. Özgürce kullanacak ihtiyar yetisi versin. Aklını kendisine kullandıracak mesuliyet şuuru versin. Şuurlanmayı hızlandıracak okuma gücü ve aşkı versin. Kendi kaderini kendisinin belirleyeceği iman, zekâ ve kuvvet versin. Bu topraklara ve yeryüzünün tüm mazlum topraklarına bayramla birlikte baharı ve güneşli güzel günleri getirecek gayret versin. İnsan olmak, insan kalmak ve insanca yaşamak umuduyla. Ey insan! Tüm kalbimle, bilincimle bayramını kutluyorum. Sadece insan olabilmişlerin, insan kalabilmişlerin ve insanca yaşayabilenlerin bayramlarını kutluyorum.


VELHASIL-I KELAM

Gerçeklerden hiçbir sebeple korkmayanların
Gerçeğe ihanet etmeyenlerin
Hakikati tahrif ve tahrip yoluyla örtmeyenlerin
Ahlakı çiğnemeyenlerin
Adaletten hiçbir sebeple taviz vermeyenlerin
Namuslu, samimi, dürüst olanların
Yalancı, riyakâr, sahtekâr olmayanların
Karakterli, şerefli, haysiyetli, hissiyatlı, hassasiyetli, mesuliyetli olanların
Şahsiyet sahibi olanların
Değerleri yozlaştırmayanların
Kötülüklere bulaşmayanların
İyilikten vazgeçmeyenlerin
Zulme sessiz kalmayanların
Zalimler karşısında lâl olmayanların
Haksızlık karşısında dilsiz şeytana dönmeyenlerin
Kuvvetlinin değil haklının yanında duranların
Emperyalizmle şereflice kavga edenlerin
Paylaşmaktan kaçmayanların
Düşünmekten korkmayanların
Şüphe edenlerin, soranların, sorgulayanların
Her şeyi okuyanların
Okuduklarını anlayanların, kavrayanların
İnsanlığın acılarına ortak olanların
Yaşamak sevincini öldürmeyenlerin
Çocukların gülmesine ömür adayabilecek olanların
İnsanları öldürmek için değil yaşatmak için yaşayanların
Putları olmayanların
Hiçbir şeyi putlaştırmayanların
Aklını kiraya vermeyenlerin
Acılarını ucuza satmayanların
Kula kulluk etmeyenlerin
Köleliği reddedenlerin
Kendi hikâyelerini yazanların
Kendi şarkılarını söyleyenlerin
Dostluğa sadakatli kalanların
Cehaletle savaşanların
Aydınlığın değerini bilenlerin
Barışın ve kardeşliğin değerini bilenlerin
Kendi kaderlerini çizme iradesi gösterenlerin
Kendi ihtiyarlarını özgürce kullanabilenlerin
Hiçbir yere ait olmayanların
Sadece insanlığa ait olanların
Hürriyete ve bağımsızlığa âşık olanların
Yüreklerinde soylu bir isyan taşıyanların
Kalpten sevenlerin
İnsana insan olduğu için değer verenlerin
İnsan olanların
İnsan kalanların
Ve insanca yaşamak uğrunda direnenlerin
BAYRAMLARINI tüm kalbimle ve bilincimle kutluyorum.

Mesajı son düzenleyen spareaude ( 14-06-18 - 17:45 )
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-06-18, 22:01 #608
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

İNSANLIK YAŞASIN DİYE...

Yaratıldığımda, dünyada bile değildim ama dünyaya ayak bastığımda ve beni ağlamaklı büyük bir sevinçle, tarifsiz bir heyecanla bekleyenlere, sessizce, ne kendimin algılayabilmemin ne de bekleyenlerin algılayabilmelerinin kabil-i mümkün olmadığı bir şekilde merhaba dediğimde, üzerimde hiçbir şey yoktu. Beynimde ve kalbimde, dünyaya ait olan hiçbir şey yoktu. Zayıf, aciz, muhtaç, dünyaya göre cahil, sadece bir insandım ama tertemiz bir insan. Günahsızdım, suçsuzdum! Ben ağlıyordum, sevinenler vardı! Büyüdükçe dünya kirlenecekti ve kirletecekti ama direnecektim. Çünkü dünyadakilerin temiz olma ihtimalleri bulunmuyordu, zira dünya bir leşti ve dünyaya alışmış, leş peşinde koşan sürüyle it vardı ve böyle bir dünyada temiz kalmak mucize gibi bir şeydi. Ayak bastığım dünyanın her şeyinden, bekleyenlerimden bile habersizdim. Ne bekleyenleri ne de güya bakıyormuşum gibi olduğum şeyleri, algılıyor, görüyor, tanıyor, biliyordum. Ama bekleyenler biliyorlardı, ismimi bile bulmuşlardı ve belki çoktan fısıldamışlardı kulağıma. Elbette halkedilmiş beynimde ve kalbimde taşıdıklarım vardı. Böyle bir şeye sonradan kanaat getirdim ve böylede. Allah’a bağlıydım sadece ama çevremdekiler eliyle hayata tutunuyordum. Bu, onların insanlık vazifeleriydi. Bağımsızdım ve özgürdüm, henüz zincirlerim yoktu! Bir politikam, bir ideolojim, bir cemaatim, bir adamım yoktu. Yani putlar edinmemiştim ve dayatılan putlar yoktu. Ki, kim dayatacaktı, kime dayatacaktı, nasıl ve niçin dayatacaktı, zira bir bebektim. Duygularım ve düşüncelerim yoktu, belki vardı ama yoktu. Üzerimde elbisem bile yoktu, ki üzerime iliştirilmiş bir şey olsun. Allah’ın halkettiği bir kul olarak ben, bu dünyada, bir annenin kucağında, bir evin içinde dünyaya ayak bastım ve gözlerimi açtım. Hiçbir politik ya da ant-i politik teşekkülle ne de böyle şeylerin içine doğmadım. Hiçbir cemaatin içine doğmadım. Hiçbir ideolojinin içine doğmadım. Hiçbir kulun kulu olarak doğmadım. Ben doğmadan peygamberimde gelmişti, kitabımda belliydi, ben dinimle gelmiştim zaten. Ne bir olgu vardı, ne bir kişi vardı, ne bir teşekkül vardı mahkûm olduğum, mecbur olduğum, iltisaklı olduğum ya da böyle olmak zorunda kalacağım. Hepsi sonradan oldular. Büyüdükçe haberim oldu. Haberim oldukça tanıdım, öğrendim, bildim. Tanıyıp, öğrenip, bildikçe fark ettim, anladım. Fark edip anladıkça, hissettim. Hissettikçe, bu dünyanın çok karanlık, iğrenç, tiksindirici, kirli bir yer olduğunu ve burasının asla bana göre olmadığını tüm hücrelerimle, aklımla, kalbimle idrak ettim. Her kaynağın başını tutan sürüyle itler olduğunu ve her kaynağın kendilerine akmasını sağlamak için bolca kanunlar ürettiklerini ve insanı içinden çıkılmaz bir cehenneme mahkûm ettiklerini anladım zamanla. Ben bu dünyada bir insandım ama bu dünyaya göre bir insan değildim, burası bana, ben de buraya yabancıydım. Ruhum bedenimde özgürlüğe uçmayı özlüyordu. Her şeyi dip derinliğine değin anlayıp, kavradıkça, aklımın, ruhumun, kalbimin hatta tenimin bile acı çekmeye başladığını duyumsadım. Hissettim, anladım ve inandım ki; bir sürgündeydim! Öyleyse burası benim yurdum olamazdı ve mutlaka gideceğim bir yurdum vardı. Binaenaleyh burada ancak insan olarak yaşayabilir, varolabilir ve ancak ‘’İnsanlığın Kavgasını’’ verebilirdim. Benim verebileceğim başka bir kavgamın olması muhaldi. İşte bende bunu yapıyorum naçizane, gücüm ne kadar yeterse, dilim ne kadar dönerse, gönlüm ne kadar elverirse ve ne kadar zamanım kalmışsa. Geçelim!

Bendeniz hiçbir kişinin ya da herhangi bir olgunun kavgasını vermiyordum. Vermek gibi bir zaruretim de yoktu. Bana böyle bir şeyin emredildiğini de hatırlamıyorum, daha sonra da işitmedim. Bendeniz herhangi bir kişiye, herhangi bir olguya, herhangi bir ideolojiye, herhangi bir politikaya, herhangi bir cemaate bağlanmak ve bunların kavgasını vermek mecburiyetinde olduğumu da düşünmüyorum. Ben kitabıma uymayan bir şeyi de ittihaz etmek zorunda değilim. Ben, bana benzeyenlere inanmak zorunda da değilim. Ben hakikatin öldürdüğü bir şeyi diriltemem ve benliğimde tolere edemem. Kimsenin dostu dostum, düşmanı düşmanım olmak zorunda değildir, böyle bir yasada yoktur. Benzerlerimle konuşmam, münhasıran konuştuğum için, aynı şeyi düşünüyorum, aynı şekilde duygulanıyorum anlamına gelmez. Özgür bir insanım ve aklım, kalbim, iradem, ihtiyarım var benim. Dostumu da düşmanımı da kendim seçerim. Ki, insan, insana niye düşman olur ki, olsun ki? Kimsenin baktığı gibi bakmak, gördüğü gibi görmek, inandığı gibi inanmak mecburiyetinde de değilim. Böyle yapmadığım için bu dünyada yaşayamam diye bir şey de olamaz. Çünkü bu dünya benim gibilerin dünyası değildir. Bu dünya Allah’ın dünyasıdır ve insanlık ailesinin dünyasıdır, öyleyse her insanın dünyasıdır. Kimin ekmeğini çaldım ki? Kimin aşına zehir kattım ki? Kim ölsün istedim ki? Ben sadece sevdim, hep sevdim. Ben kimin kötü olmasını istedim ki? Kimin teninden canını ayırdım ki? Kime ihanet ettim ki? Kimin hakkını yedim, aşına ve işine el koydum ki? Hangi çocuğu anasız, babasız, ekmeksiz bıraktım ki? Ben sadece ama sadece insanlığın ve adaletin peşinde oldum ve adaletin peşinde olanlara kalbimi, kafamı açtım. Yok ki benim kudretim, şöhretim, servetim. Yok ki benim silahım. Yok ki benim zincirlerim. Benim tek bir silahım var; sevgi. O da öldürmez, diriltir! Dünya sürgününü tamamlamaya çalışan, kendi halinde, yalnız, ıssız, garip ve fani bir insanoğluyum işte. Ben sevgiyle yıkanmışım, kirlenmek zorunda değilim, kirletilmeye boyun eğemem. Günahlara ortak olamam. Bir çocuğa çektirilen acılarda ellerim olsun istemem. Bir kulun hakkının yenmesine ortak olamam. Hakikati gizleyemem. Yalnız kalırım ama direnirim kirliliğe, zulme, haksızlığa ve zalime! Dünyanın da, insanında kirlenmesini istemem ve kirletmek adına da hiçbir kötülük yapmamaya gayret ederim. Tek gayem; insanlığın bozulmaması adına yapabileceğim bir şey varsa onu yapmaktır. Yüzümü aydınlığa dönmektir. Karanlığa karşı kavga vermektir. Adalet için, hürriyet için, kardeşlik için, hakikat için, barış için ve en önemlisi insanca yaşamak ve yaşamak sevincini duyumsamak için zalimlere karşı savaşmaktır. Çünkü dünyada, bozulan insandan daha tehlikeli ve korkunç hiçbir şey yoktur.

Kişiler, olgular, yapılar ayrıdır, insanlık ayrıdır. İnsanlığın kavgasını ise vermek mecburiyetindeyim bu yüzden ve herkeste bunu yapmak zorundadır. Hiçbir insan için çalışamam, kavga veremem. Birileri mutlu olsun diye, birileri egemen olsun diye, birileri yesin, içsin, kussun diye, birileri çalsın, çırpsın diye, birileri dünyada dem sürsün diye kurban olamam, kaderimi birilerinin eline teslim edemem. Benim kimliğimden, dinimden, benim ideolojimden diye tek bir kişinin bile günahını görmezden gelip, ona yol veremem, ona boyun eğemem. Allah’tan, Muhammed’den, Kur’an’dan utanırım. Yanlış yapıyorsa hadi işine demekte zerre tereddüt etmem. İnsanlık hem özeldir hem de genel. Hem temeldir hem de ideal. Hem özdür hem de beden. Ve insan görünen niceleri vardır ki, bunlar herhangi bir olguyu sahiplenseler bile insan olamayacak türlerdir, bir nevi dördüncü türler. Binaenaleyh bendenizin tinsel ya da tensel bir kavga verdiğimi düşünenler maalesef yanılmaktadırlar. Öyle bir niyetim yok. Olsaydı da, var olan bir şeye yok diyecek kadar düşmezdim. Hiçte olmadı. Şöyle düşünelim; böyle bir şey olsaydı bendenizi güya ahlak adına konuştuğu iddiasında olan kim dinlerdi, güya adalet ve hürriyet namına konuştuğu iddiasında olan kim duyardı, güya vatan için söz söylediği iddiasında olan kim anlardı, güya Allah adına konuştuğunu iddia eden kim hissederdi? Bendenizin kavgası, kötülerle ve kötülüklerledir, insanlığa ve insana düşman olanlarladır. Adaleti yok edenlerledir. Hakikati çiğneyenlerledir. Hürriyeti, barışı, kardeşliği öldürenlerledir. Dünyayı insansızlaştırmak isteyen zalimlerledir. Şeytanla ve şeytanlaşmışlarladır. Benim ne güya ahlak diyenlerle, ne güya adalet ve hürriyet diyenlerle, ne güya vatan diyenlerle, ne de güya din deyip duranlarla bir derdim, sorunum, meselem yoktur ve olamazda. Ki bunların hepsi muhatabım olan taraflardır ve bendeniz muhatabım olanlarla düşman olamam ve onları ayıramam, onlara kendimi kapayamam. Çünkü tümüyle iletişim kurmak zorundayım. Zira naçizane insanlık vazifemdir bu ve verdiğim kavganın olmazsa olmaz muktezasıdır, önkoşuludur. Benim gayem; iyi olmak ve iyilerle birlikte olmaktır. Ben teorileri hedef alırım. Hiçbir zaman olaylarla ve kişilerle işim olmadı ve olmazda. Çünkü mesele kişiler ve olaylar değildir, kişileri üreten ve olaylara temel olan teorilerdir. Bazen dinciler nezdinde müşrik olurum, bazen adaletçiler, hürriyetçiler nezdinde tehlikeli biri olurum, bazen vatancılar nezdinde hain olurum. Velakin ne yapabilirim ki, bendeniz buyum işte! Bendeniz anlıyorsam, anladıklarımda bendenizi anlamak zorundadırlar. Anlamayan, anlamamak için direnen benden uzak olsun!

Bendeniz dört sacayağı üzerinde dururum varoluş yolumda, insanlık kavgamda; Ahlak, Adalet, Hürriyet, Vatan. Herkes bu dört olguyu parçalamış ve her birini kendi monopollerine geçirmişler ve bu olgular üzerinde söz söyleme hakkını kendilerinde görmüşler. Bendeniz ise bunların dördünü birden kendi benliğimde eritmişim. Sıkıntı da tam da burada zaten. Dünya kötülüklerle ve kötülük üreten, kötülük yayan insan suretli ama canavar siretli yaratıklarla lebalep. İnsan, insan olmadan bu dünyada olabilecek hiçbir şey yoktur. İnsan kendi kendini düzeltmedikten sonra, hiçbir olgu insanı spontane olarak düzeltmez, düzeltmeyecektir, böyle bir şeyi düşünmekte absürttür zira. İnsan özüne dönmeden sözünü bulamayacak ve insanlığa söyleyebilecek hiçbir şeyi olmayacaktır. İnsan dilde namuslu, şerefli, dürüst, samimi ama eylemde tam tersi maateessüf. Ve dilde her şey kolaydır, zor olan ise eylemde olmaktır ve insanı, insan kılanda eylemidir. Bendeniz, insanları, yüce Allah şahidim olsun ki, seviyorum ve sevmeye çalışıyorum, hiçbirine kinim ve nefretim yok, her biri güzel olsun, iyi olsun, güzel yaşasın istiyorum ama insanlarda aynı duyguyu maalesef göremiyorum ya da yanılıyor da olabilirim ama hissedersiniz. Çünkü kolayca döndürdükleri çarkları arasına sıkışmış bir kaya parçasıyım. Bendeniz tefrikaya karşıyım. Olguların parçalanmasına ve buradan insanların sömürülmesine karşıyım. Ben zalime ve zalimin zulmüne karşıyım. Ben vicdansızlığa, merhametsizliğe karşıyım. Ben, ben varolmadan varolmuş hakkımın gasp edilmesine karşıyım. Eğer tefrikaya ve sömürüye karşıduruşumuz varsa ve bu karşıduruşumuzda samimi isek; dört olguyu birden benliğimizde eritmemiz ve namusluca eyleme dökmemiz iktiza eder. İnsan ancak o zaman kazanacaktır! İnsanın kazanmadığı dünyada kim neyi kazanmıştır ve kazanabilir ki? Fakat sağlık olsun. Ne diyebiliriz ki? Ama bilelim, anlayalım, hissedelim ve inanalım ki; insan yaşamıyorsa, yaşayan ve yaşayabilecek hiçbir şey yoktur, olması da kabil-i mümkün değildir. Bedenlerin değil kalplerin isyanıdır her şeyi yerle yeksan eden! Kalplerin düzelmesi, insanlığın düzelmesini intaç edecektir. Cümle canlara eyvallah…
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-06-18, 01:58 #609
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

İNSANCA, HAKÇA BİR DÜZEN...

Orman Kanunu diye bir tabir vardır değil mi? Var mıdır, yok mudur? Vardır bayım! Dünyaya bu kanunla çeki düzen verilmektedir. Göremiyorum diyorsan, gözlerini kalbine dokundur yeniden bak dünyaya. Şu dünyada düşenin dostu var mıdır? Düşenin dostu olmaz, olmuyor, bademada olmayacak, böyle gelmiş böyle gidecek, böyle devam ettiği müddetçe. Güçsüz olanın ezdiğini, güçlü olanın ezildiğini gördünüz mü? Görmediniz, göremezsiniz, bademada göremeyeceksiniz. Haklı olanın öncelikli olduğuna hiç şahitlik ettiniz mi? Hak kuvvetindir durumunun meriyette olduğu bir dünyada namümkündür bu. Haksız olanın hak sahibiymiş gibi hareket etmediğine şahitlik ettiniz mi? Bilakis haksızsa da, kuvvetli olan her zaman haklı olmuştur. Güçsüz, her daim ezilmiştir, ölmüştür, bademada böyle olacaktır, böyle devam ettiği müddetçe. İnsanlığın mukadderatını mütemadiyen egemenler çizmiştir, yine egemenler çizecektir, böyle devam ettiği müddetçe yine çizmeye devam edeceklerdir. Her daim, gemisini yürütenin kaptan olduğu söylenmiş midir? Aynen öyle söylenmiştir ve zımnen, insanlara her ne şekilde olursa olsun gemilerini yürütmeleri gerektiği dikte edilmiştir. İnsanlıkta, behemehâl, ne şekilde olursa olsun, gemilerini yürütebilmek için mücadele etmişlerdir. Helal haram demeden, vurup kırmaktan imtina etmeden, eğilmeyi umursamadan, karakterlerini ezmekten gocunmadan, mazlumların çığlıklarına kulaklarını tıkamaktan utanmadan gemilerini yürütmeye çalışmışlardır. Seni sokmayan yılana mühlet verilmiş midir her zaman? Bitevi böyle olmuştur, badema böyle olacaktır, zira menfaatlerinin meftunu olan, köleliği benliklerinde hisseden insanlık, kendisine dokunmayanlara karşı zihnini, vicdanını öldürmüştür. Altta kalmakta mıdır birileri ve üstte tepişmekte midirler birileri ve altta kalanın canını düşünmekte midirler üstte tepişenler? Böyle bir şey kabil değildir, zira kabil olsaydı dünyanın düzeni çökerdi. Sizce çökertirirler mi böyle bir düzeni? İşte orman kanunu dediğimiz şey tüm bunlara tekabül eden şeydir. Orman kanunun kuşkusuz istinat duvarları vardır. Nedir bunlar? Şak diye aklınıza gelecek, tak diye dilinizin döküvereceği şeylerdir yani paradır biri. Diğeri ise mutlak mülkiyetçilik telakkisidir. Bu iki şeyde gücü tevlit etmektedir. Güçte, kuvvetli olanın haklı olduğu varsayımını doğurmuştur. Bu olgular temelinde oluşan paradigmalarla insanlık zihnen ve kalben kıskaca alınmıştır. İnsana, ihtiyacı olmayan şeylerde ihtiyacıymış gibi gösterilmiş ve insan, buna inandırılmıştır. İnsanlık daha çok şeye sahip olma ve sahip olduklarıyla güç kesbetme ve kesbettiği güçle hükmedebildiği kadar hükmetme ya da ezilme oranını azaltma derdindedir. Gücün kime yetiyorsa umdesi meriyettedir şu an dünyada ve dünya düzeni bu çıkarım üzerinde varolmaktadır. Yani hayvanlar âleminin düzenini devralmıştır insanlık âlemi.

Hayvanlar, ormanda yaşarlar. Gözlerimizin gördüğü, akıllarımızın algıladığı, kalplerimizin hissettiği görüntü budur. Ormanın acımasız yasaları vardır. Ormanların egemenleri hayvanlardır. Hayvanlar duygulanmazlar, akılları yoktur, içgüdüleri ile ve sürüler halinde yaşarlar. Acımasızdırlar, merhametten anlamazlar. Mesuliyetleri yoktur. Şahsiyetleri yoktur. Sadece kendisi ve yavruları vardır bir hayvan için. Güçlü olan öldürür ve yer, orman yasalarına göre. Güçsüzlerin kaderi yenilmek ve yem olmaktır. Yani zayıfın kaderi yok olmaktır. Hayvanlar aleminde geçerli olan yegane şey; pençedir. Ne medet umacağınız, ne yanına ve insafına sığınacağınız, ne de gölgesine saklanacağınız bir yer yoktur. Yani bir koruma duvarınız, kurtuluş eviniz yoktur. Kimin himayesine iltica edebilirsiniz ki, böyle bir alemde? Duygusuz mantığın yasaları caridir hayvanlar aleminde. Ne vicdan vardır ne de vicdan yasaları. Pençeleri güçlü olan hayvan, güçsüz olana dehşetli bir acımasızlıkla saldırır ve avını paramparça eder. Önce havayı koklar, etrafını yoklar, ardına bakar ve punduna getirdiği an koşar ve yakalar, pençelerini attığı an av için yok oluş süreci başlamıştır. Yok edene yaptırım uygulayacak hiçbir mercii bulunmaz bu alemde. Hayvanın kalbi insan kalbi, aklı insan aklı değildir. Bazı duyguların membaı ise kalp ve akıldır. Misal; merhametin ve insafın merkez üssü kalptir. Sorumlu olduğunu hissetmenin ve neyi, nasıl, niçin yapacağını anlamanın merkez üssü ise akıldır. Bir kalbin olması demek, duygudan behredar olmak, merhametten hissesi olmak ve acıma duygusunun bulunması demektir. Keza, algılamak, anlamak ve neyi, nasıl, niçin yapacağını bilmekte aynı mesabede önemlidir. Zira algılamadığınız, anlamadığınız bir şeye karşı merhamet etmeniz, acımanız muhaldir. Çünkü merhamet etmek, insaf eylemek, acımak gibi duygular, kalbin ve aklın meczolunmasının neticesinde tevlit eden duygulardır. Anlayış ve acı birbirini besleyen şeylerdir. Kalp ve vicdan, gövdede ki en hassas mekanizmalardır. Bu mekanizmalar insicam içerisinde işlemediklerinde gövde rotasını şaşırır ve azalar şirazesinden çıkarlar. Kalp dediğimiz olabildiğince hassas yapı duyguların merkez üssü olduğu için, acıların da doğduğu yerdir. Kalp dediğimiz hassas mekanizma, insanda ve hayvanda aynı anda bulunsa bile, duygulanmak ve acımak gibi hissiyatlar münhasıran insana ait hususi meziyetlerdir. Zira bu meziyetler aynı zamanda algılamayı ve anlamayı da önkoşul kılan meziyetlerdir. Hayvanlar ise böylesi mümeyyiz vasıflardan aridirler. Buna en kati hüccet, hayvanların sürdürdükleri hayattır. Hayvanlar, benzerlerinin acılarını duyumsamazlar ve benzerlerinin çektikleri acılar muvacehesinde duygulanmazlar. Çünkü anlayacak akılları, hissedecek kalpleri yoktur. Binaenaleyh, ne acıları ne de sevinçleri paylaşamazlar hayvanlar. Böyle bir meziyete, yetiye münhasıran insanlar maliktirler. Acıma gibi derin ve insani olan duygu, ancak duygudaş olabilecek vasfa sahip olanların harcıdır. Duygudaş olabilecek olanlar ise yalnızca ve yalnızca insanlardır. Böyle bir meziyete malik olmak, hissiyat sahibi olmayı önkoşul kılar. Hissiyatta, insan yüreklerinde tebeyyün eden bir şeydir. Aynı anda algılamayı ve anlamayı da iktiza eden bir şeydir. Algılamak ve anlamak meziyetinden mahrum olanlar, merhamet etme, acıma ve insaf eyleme gibi duygulardan da mahrum olurlar. Hayvanlar her ikisinden de mahrumdurlar. Orman Kanunları, insanlık alemine ikame edilecek kanunlar olamaz. Velakin acı bir hakikattir ki, oldurulmaya çalışılmaktadır. Bu durumda, insanların kendi kirli, kanlı, karanlık ellerinin ürünüdür. İnsan hem zalimlerin zalimidir, hem cahillerin cahilidir, hem de nankörlerin nankörüdür. Hakikat bu değilse nedir? Gözlerimiz yanlış mı görmektedir, akıllarımız yanlış mı algılamakta ve anlamaktadır, vicdanlarımız yanlış mı hissetmektedir?

Orman Kanunun hükümferma olduğu bir evrende, en kuvvetli olan, tüm kuvvetsizlere egemen olur ve onların mukadderatlarını tayin eder. Güçlü olmak; hiçbir zaman, daha akıllı, daha bilinçli, daha insan olmak demek değildir ve böyle bir anlama da gelmez, gelemez, getirilemez. Tam da burası olabildiğince keskin ve derin bir mevzudur!!! Keşke insanlığın her bir ferdinin üzerinden tüm güçlerini sıyırıp alsalar bir kereliğine!!! Fıtrata mugayir ve muhalif olan, insan olmaklığın mükemmelliğini fehmedemeyen kanundur orman kanunu. İnsanı hayvan gibi telakki edip, böyle bir telakkiye göre insani yaşamı tedvir etmeye tevessül eden kanundur. İnsafsızdır, merhametsizdir, acımasızdır yani hayvanidir. İnsan yüreğinden anlamaz, vicdanı bulunmaz. Kalbin duygularından, kafanın zekâsından mahrumdur. Ter, yaş, kan ve emek bir hiçtir. Münhasıran maddeye odaklanmıştır. İnsanı; boş, kuru ve anlamsız bir madde olarak görür. Zulmün, sömürünün muharrikidir ve yine aynı yoldan yani zulümle ve sömürüyle kuvvet kesbeder ve varoluşunu tahakkuk eyler. Güçsüz olanların yaşamaya hakları yoktur, bu yüzden yaşam sahasının her yönünde edilgendirler. Yüce duyguların, büyük beyinlerin kıymeti harbiyesi yoktur. İnsanlık hiçbir anlam ifade etmez. Hak kuvvetindir ve haklı olan kuvvetli olandır. Yüreksiz, vicdansız, merhametsiz, acımasız ve ******** para baronlarının, mutlak saf mantık ekseninde şekillendirdikleri ve kendi telakkilerini ve yaşam tarzlarını haklı olarak gösterecekleri şekilde dizayn ve tanzim eyledikleri bir kanundur orman kanunu. Dördüncü tür bu yaratıklar, yine kendi ellerinin ürünü olan bu kanunları yine kendi hayvani emelleri, ucuz çıkarları için çok iyi kullanırlar. Bunların tek bir geçer akçeleri vardır ve o da savaştır. Zira savaş, para, kuvvet, egemenlik demektir. Ya yaşamak için savaşacaksın ya savaşlarda yok olup gideceksin yahut savaşan güçlerin egemenliğine gireceksin. Dünya düzeni işte böyle bir şeydir ve o düzenin kanunları da öyle bir şeydir. Kapitalist düzenlerin küçüğü, büyüğü fark etmez, tümünde bu kanunlar meriyettedir. Bu düzen varoluşunu savaşa borçludur. Bilakis, paraya, kuvvete sahip olamaz ve dilediğince hükmedemez. Binaenaleyh, bitevi bu yörüngede kalır ve fasılasız bir savaşım verir. Çünkü parayı tanrılaştıran, menfaatini elde etmeyi yegâne emel belleyen ve dünyayı da bu minvalde yönlendirmeye çalışan bir zihnin ve kalbin yaşam tarzı da bu olacaktır kuşkusuz. İşte dünya düzeni ve bu düzenin kanunu budur.

Orman Kanunu’nun en belirgin icracısı ve mümessili, merhametini kaybetmiş, vicdanını öldürmüş insanlığından sıyrılmış ve hayvanlığa ilk adımını atmış olan herkestir. Doğuştan gelen hakları, sonradan üretilmiş, nefisten doğan ve hırsları eksen alan yasalarla ekarte eden ve en tabii hakları metazori gasp etmekten tereddüt etmeyen herkeste aynı kategoriye dâhildirler. Kapitalizm ve Liberalizm, kendilerine kul ve köle yaptıkları, ürettikleri hazzın ve cehaletin kurbanı kıldıkları iki ayaklı dördüncü tür yaratıklar tavassutu ile işletirler bu kanunları. Kapitalizm ve Liberalizm denilen zehirler, insanların nefislerine hitap ederek, insanın derununa gizlenmiş hayvani hırsları ve arzuları tahrik ederler, insanı başıboş bırakılmış sürüye dönüştürürler ve zımnen acımasız ve vahşi bir savaşın içine atarlar. Ayrıca insanları atomize ederek birbirlerine düşürürler, kardeşliği ve birliği yok ederler ve sonu gelmez kavgaya tutuştururlar. İnsanlar birbirlerine vurduklarında, daha güçlü vuranın egemen olacağını zanneder ama asıl egemen olan onların kavgalarından güç devşiren Kapitalist ve Liberalist baronlardır, bir de paylarına bir parça et düşen kuklalardır. Bu yoldan da, olanca güçleriyle insanlığa tazyikte bulunurlar, terin, yaşın, kanın ve emeğin üretimi olan kaynakları bir vandal gibi yağmalarlar ve sömürürler, insana ait tüm değerleri sıfırlarlar ve tüm insanlığın birikimlerini hiç ederler, nihayet insanı hiçleştirirler. Kuşkusuz burada insanı asla masum olarak telakki edemeyiz, zira asıl suçlu insanın ta kendisidir. Kapitalizm ve Liberalizm, insanın damarlarına sinmiş ve o damarlarda bir kan gibi dolaşmaktadır, tüm vücudu hastalandırmakta ve sakat bırakmaktadır. Zehirlenmiş ve artık hayvanlık emaresini sarih bir şekilde göstermekte olanlardan da kendine muti tipler intihap ederek ve bunları da milletlerin ortağına salarak, milletlerin kaynaklarının zımnen ele geçirir, emeklerini sömürür ve zaman içerisinde mutlak egemenliğini ilan eder ve artık o milleti kıpırdayamaz hale sokar. Her millet dâhilinde, bitevi sermaye terakümü yapan ve sermayeyi monopollerinde tutan ve küresel baronlara hizmet eden özü hayvanlaşmış ama yüzü melek görünümlü vahşi cellatlar ve vampirler vardır. Ve onlara korumacılık eden, onların yollarını açan muhafızlar bulunur. Bunlar, insanlığın aklını ve bilincini ve hatta duygusunu öyle dumura uğratmışlardır ki, insançocukları bunların kirli, kanlı, karanlık tezgâhlarını, kumpaslarını, taktiklerini asla anlayıp, idrak edemezler. Siz bir şeyler söylemeye çalıştığınızda da, onlara kızacaklarına ve onların karşısında yer alacaklarına, size kızarlar ve sizi yok etmek için çaba gösterirler. İnsanın durumu gerçekten çok perişandır ve insan, küçülmüş, basitleşmiş, sıradanlaşmış, zavallı, sefih ve sefil bir hale duçar kalmıştır. İnsan uykudadır ama kendisini uyanık sanmaktadır. Yani insan cehaletin karanlığının en dip derinliklerindedir.

Dünya düzeni dediğimiz şey öyle lanetli bir düzendir ki, ne şikâyet ederek değiştirebilirsin, ne aklını kullanmadan, gözlerini açmadan, kalbinle duyumsamadan, kalkıp doğrulup çalışmaya başlamadan nasıl işlediğini anlayabilirsin, ne de yüreğini ve gövdeni ortaya koymadan bu düzenin orman kanunları diye tavsif ettiğimiz kanunlarını lağvedebilirsin. Ve ne de bu düzene uyarak, bu düzenle kavga edebilirsin. Bu düzen, insanı çiğneyerek ve yok ederek varolur. Bu düzende insan yoktur. İnsanın varoluş kavgası anlamsızdır. İnsan, ne kadar çabalasa, çırpınsa, ter, yaş, kan akıtıp, emek sarf etse de boştur. Yaşamsal gereksinimler, bu düzenin baronlarının inhisarlarındadır. Her masa bu düzenin tahakkümü altındadır. İnsanlığın maddi ve manevi tüm değerlerini, birikimlerini küresel konsorsiyuma pazarlarlar, bu düzenin lanetli baronları. Bencilliğin ucuz ve küçük hesaplarının buzlu sularında donmuştur her şey. Değerler tahrip ve tahrif edilerek insanlığın önüne konur, velakin cehaletin karanlığının ortasında yaşayan insanlık bunu hiçbir zaman fark edemez. Bu düzenin baronları, ***** sevdiğin gibi kendilerini sevmeni beklerler senden. Ya seveceksin ya öleceksin! Sürekli satın almanı ve tüketmeni isterler senden. Çünkü sen tükettikçe ve satın aldıkça, onlar üreyecek, sen tükeneceksin. İnsan kendisini kurtarmadan, bu düzenden kurtulamayacaktır. İnsan, kendisini kuşatan zincirleri kırmadan, bu düzenin ablukasını dağıtamayacaktır. Büyük beyinleri kendine hadim eyler bu düzen, küçük beyinleri de emelleri uğrunda kullanır, kullanılmayanları da yok eder. İnsan ayağa kalkmadan, bilincini aydınlatmadan, şuurunu uyandırmadan, cesaretini kuşanmadan ve birlik olmadan bu düzenin baronlarıyla savaşamaz. Yani insan dağılacak ve bu düzen yaşayacak ya da bu düzen dağılacak insan yaşayacak! İnsanın önünde üçüncü bir opsiyon yoktur. İnsanın, insan gibi yaşaması, bu düzenin yerle yeksan olmasını önkoşul kılmaktadır. Bu düzen, insanı, kendisine öyle bir alıştırmıştır ki, insan, yaşadığının yaşamak olduğunu varsaymaya başlamıştır. Çünkü insanın bilincini muhakkak olarak öldürmüştür. İnsan, içinde bulunduğu bataklığın karanlık dehlizlerinde can çekişmektedir. İnsan münhasıran yatmakta, şikâyet etmekte, ağlamaktadır. Yapacak çok şeyi vardır ama bu düzenin, kendisine armağan ettiklerini kaybetmemek uğruna hiçbir şey yapamamaktadır. Her insanın, sokağını temizlediğinde tüm şehir nasıl güzel olacaksa ve her şehirden âleme rayihalar yayılacaksa, her insan da kendi kalbini temizlediği zaman insanlığın büyük kalbi de temizlenecek ve insanlık dirilip uyanacak, bu düzeni boğacaktır.

Her insan teki ilk evvelde kendi içinde ki kompradoru yenmeden ve sonra birleşik güç olup insanlığın başına tasallut etmiş kompradorları alt etmeden ve nihayet lanet dünya düzenini yok etmeden asla huzura eremeyecektir ve yaşamak sevincini tüm benliğinde asla duyumsayamayacaktır. Keza her millet kendi kaderine tasallut etmiş ve kendisini türlü tezgâhlarla kuşatmış kompradorları alt etmeden ve sonra birleşik güç olup tüm milletlerin kaderine tasallut eden, kendisini kendilerine bağımlı kılmış olan kompradorların kuşatmasını yarmadan, nihayet lanet dünya düzenini yok etmeden gerçek bağımsızlığına kavuşamayacak ve kendi ülkelerinde hürriyet, barış, kardeşlik içerisinde yaşamanın sevincini asla duyumsayamayacaktır ve adaleti sağlaması da kesinlikle mümkün olmayacaktır. Küresel emperyalizmden, onun lanetli düzeninden ve lanetli düzeninin tefessüh etmiş kanunlarından evrensel düzlemde kurtuluşun başka yolu kabil değildir. İnsan, bitevi merak edecek, okuyacak, düşünecek, şüphe edecek, soracak ve sorgulayacak ki, uyanabilsin, kalkabilsin, doğrulabilsin, hakikati idrak edebilsin ve harekete geçebilsin. Alışkanlıklarından, bağımlılıklarından arınabilsin ki, kurtuluş yolunda ilk adımını atabilsin. İnsan, bu düzeni tanımıyor, bu düzenin yürütücülerini ve muhafızlarını bilmiyor, tanımadığı ve bilmediği için de taktiklerini, tezgâhlarını anlayamıyor, anlayamadığı için de nasıl mücadele edeceğini kestiremiyor. Bugün her ülke, her millet, her insan, vahşi ve adi emperyalizmin acımasız muhasarası altındadır. Bilsin ya da bilmesin hakikat budur. Mütemadiyen emperyalizme hizmet etmektedirler. Bu düzenin nasıl yürütüldüğünü, kimler tavassutu ile yürütüldüğünü, kimlerin nasıl, ne şekilde müzahir olduklarını bilmeden de gönüllü hizmetkârları olmaktan kurtulamayacaklardır. Emperyalizm, insanları, ülkeleri, milletleri yaşadığımız çağda silahla, savaşla değil, suya sabuna dokunmadan, tek kurşun atmadan, hiçbir kayıp vermeden tutsak kılmaktadır. Bu yüzden de emperyalizmle mücadele zorlaşmaktadır ve taktiklerinin, tezgâhlarının anlaşılması çok zor olmaktadır. İnsan hiç durmadan ama hiç durmadan, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, kayıtsız ve umarsız kalmadan düşünecek, şüphe edecek, soracak ve sorgulayacak ki, bu düzeni çok iyi tanıyabilsin, anlayabilsin ve demir yumruğunu bu düzenin tepesine indirebilsin. Bilakis, her şey beyhudedir.

İnsan anlayacak! Yatmayacak, uyumayacak, dalmayacak, umarsız olmayacak ve anlayacak! Çünkü anlamak, kurtuluşun ilk adımıdır. Anlamadığı müddetçe sürünecek. Laf ebeliği yapmayacak, şikâyet etmeyecek, ağlamayacak. Zira laf ebeliği yaparak, şikâyet ederek, ağlayarak olabilecek hiçbir şey yoktur. Çözümde, kurtuluşta insanın kendisindedir, dışında değil. Her bir insan teki, kendisinin bir kurtarıcı olduğu bilincine ermeden ve insanca, namusluca ödevini yapmadan, insanlığın kurtulmasını beklemek samimiyetsizlik, ciddiyetsizlik, soytarılıktır. Tamam, bir şey yapabilmesi mümkün olmayabilir ve bu çok tabiidir ama hiç olmazsa kafasında ve yüreğinde şerefli bir isyan taşıyacak bu düzene karşı. Ama insan hiçbir şey yapmadığı gibi, soylu bir isyan bile taşımamaktadır. İnsan sığ, felsefesiz, derinliksiz ve zavallıdır, bu yüzden boş konuşmaktadır. Çünkü ne konuştuğunu bilmemektedir, zira konuştukları haddizatında bu düzenin istediği şekildedir ama insan bunun bile farkında değildir. Bugün emperyalizmin kıskacından kurtulabilmiş ve emperyalizme hizmet etmeyen hiçbir yapı mevcut değildir. Bir şekilde yollar varıp emperyalizme çıkmaktadır. Çünkü emperyalizmin ne olduğunu bilmemektedirler ve kendilerine anlatılmamaktadır da. İşte bu yüzden verilen mücadeleler akim kalmaktadır. İnsan, içi boş, kurtlanmış bir ağaç kovuğu gibidir. Emperyalizmin otağında otlayan bir sürüden farksızdır insanlık. İnsan, adaletsizlik yapmanın, ahlaksızlığın, hasedin, kompleksin, eğlence peşinde koşturmanın, haram yemenin, insanlara acı çektirmenin, emperyalizme dolaylı hizmet olduğunu idrak edemeyecek kadar cahildir, ahmaktır. Hem bunu yapar hem de güya emperyalizme meydan okur ve gerçekten de meydan okuduğunu düşünür. Peki, burada samimiyet, ciddiyet, dürüstlük, akıl, bilinç nerededir? İnsan, kendi kendisini düşürmektedir, sonra da niye düşürüldüğünden şikâyet etmekte ve etrafına bağırmakta, kuru gürültü çıkarmaktadır. Bu düzen akrep gibidir, ahtapot gibidir, vampirdir. Her şey bu düzene göre dizayn ve tanzim edilmiştir. Bu düzen değişmeden, şikâyet edilen hiçbir şey istenilen gibi olmayacaktır, bu muhaldir. Velakin insan olabileceğini düşünecek kadar cahil ve ahmaktır. İnsanın ağzı konuşmaktadır ama ağzının konuştuğuna kalbi inanmamaktadır. Bu düzen örümcek ağı gibidir, pençesi olanlar parçalarlar ve işlerini kotarırlar, pençesi olmayanlar ağa düşerler ve parçalanır, ufalanır, yok olur giderler. İnsan, bu düzeni yok edeceğine; bu düzen, insanı yok etmektedir. İnsan, yeryüzünde aylak aylak dolan ve kendisinin bile farkında olmayan bir ölüdür. Üzerinde ki ölü toprağını atmadan ve küllerinden yeniden doğmadan ve insanlık sahnesine temizlenmiş, arınmış, bilinçlenmiş, bileylenmiş olarak çıkmadan hiçbir şey yapamaz, yapamayacaktır.

Yaşamının her bir karesi bu düzene bir darbe indirmiyorsa, yaşamını yeniden gözden geçirmelisin. Tabi bu düzenle kavgan varsa ve yaşamak arzusuyla doluysan. Bilakis zaten ne bir şey söylenebilir ne de söylenenin bir anlamı olur. Mutlu yaşayıp gidiyorsan, her şeyden memnunsan, keyfin yerindeyse zaten düzenin bir çocuğusun sen. Öyleyse, böyleysen, dilini kes ve sus! Çünkü laf kalabalığı ve kuru gürültü çok çirkindir. Eğer ki, bir şeyden şikâyetçiysen ve yapabileceğin bir şeylerde varsa ama yapmıyorsan, lütfen daha fazla ********lik çukuruna gömülme. Sertliğim, haklılığımdan ve işi ciddiye almamdandır. Zira soytarılıktan, laubalilikten, ahmaklıktan, ciddiyetsizlikten tiksiniyorum. Bir şeye pis diyorsan, o zaman git o pisliği temizle, iki de bir aynı şeyi papağan gibi tekrar edip durma. Dilinde pelesenk olmasın, eyleminde vücut bulsun, söylediklerin. Olguya ve olaya sığ bakmayı sevmiyorum, dip derinliklerine dalmayı, ciddiye almayı ve eylemle bir vücuda kavuşturmayı seviyorum. Bunu yapmıyorsam zaten boş konuşuyorum. Bilinmelidir ki, üstad Ali Şeriati’nin de efsane ifadesiyle; ‘’********lik nasıl bir suçsa, şuursuzlukta bir o kadar hatta ondan daha fazla suçtur.’’ Çünkü ********liğin bir yerde sadece seni ilgilendirir ama şuursuzluğun tüm cemiyeti ilgilendirir, zira şuursuzluğun zararı tüm cemiyeti kuşatır. Tıpkı ibadetinden sadece kişinin kendisinin sorumlu olup, adaletsizlikten tüm insanlığın sorumlu olduğu gibi bir şeydir bu. Önce anlayacaksın, sonra inanacaksın, daha sonra da harekete geçeceksin! Eğer ki, bu düzenin ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlamazsan, hiçbir şey yapamazsın, yapmaya tevessül bile edemezsin ve bu düzenin çökeceğine asla inanmazsın ve bu inançsızlıkta; böyle gelmiş böyle gider gibi rezil bir telakkiye mahkûm eder seni. Yaptığın her hareketi otokontrole tabi tutacaksın. Hayatın içinden küçük bir misal vermek icap ederse eğer, şöyle diyebiliriz; oruç mu tutuyorsun, orucun münhasıran yemek vaktini değiştirmek olmayacak. Öyle laf olsun, millet görsün, ne güzel adam desin diye oruç tutmayacaksın. Çünkü oruç tutmanın da bir yaptırımı olmalıdır. Madem oruçtan bahsediyorsun, madem gecelerden bahsediyorsun, o zaman adam gibi yaşayacaksın. Bir tek kişiye farkında, idrakinde olarak acı çektiriyorsan, bir tek kişinin hakkını yiyorsan, bir tek kişiye iftira atıyorsan, insanlara kaba şekilde davranıyorsan, sen hangi orucu tutuyorsun diye sorarlar adama. Öyle hem sefil bir şekilde yaşayıp hem de yüce şeylerden bahsedemezsin. Zaten emperyalizmin yaşamasına can suyu olan şeylerde bu türden şeylerdir. Emperyalizm, senin, gerçeği söylemene hiçbir şey demez hatta söylemeni teşvik bile eder ama o gerçeğe mütenasip eylem ortaya koymanı asla istemez, buna tevessül ettiğin vakit seni zımnen dönmeye zorlar. Hakikat asildir, sefil dillerde ve kütükleşmiş gövdelerde çirkin görünür. Öyleyse hakikate layık adam ol ki, hakikati söylemeye hakkın olsun! İşte ancak o zaman bu düzenin çarklarını bozabilir, bu düzenin mekanizmasını paramparça edebilirsin. Ter akıtacaksın, yaş dökeceksin, kan vereceksin, emek sarf edeceksin ki, samimiyetin, ciddiyetin, dürüstlüğün, namusluluğun sarahaten tezahür etsin ve şahsiyetin tüm heybetiyle meydanda arz-ı endam eylesin.

İnsanlığı mankurtlaştıran ama gerçekten mankurtlaştıran hatta kesinlikle mankurtlaştırmış olan lanetli emperyalist sömürü düzeni evreni insansızlaştırmıştır. İnsan, vardır ama yoktur! Bu tıpkı şöyledir; hani dost vardır ve çok uzaklardadır ama sanki dibinde gibidir ve huzur verir sana yokluğunda ki varlığıyla, bir de diğer türlüsü vardır, çok yakınındadır ama çok uzaklardadır ve varlığında ki yokluğuyla hiçbir önem arz etmez hatta sıkıntıdır. Biz görüngülere aldanıp insanlar var sanıyoruz. Çünkü iki ayaklı herkesi insan sayıyoruz. Oysa insan, bilinci öldüğü an yani mankurt olduğu an ölmüştür. İnsan, kafası ve yüreği kadar insandır. Evet, karşımızda insana benzeyen varlıklar vardır. Peki, o varlıklar insan mıdır? Eğer biz iki ayaklı herkesi insan sayarsak, gerçek insanı düşürmüş, ona hakaret etmiş ve onu hiçleştirmiş oluruz. Eğer insan, kim olduğunun farkında değilse, içinde yaşadığı hayatı sorgulayabilecek kabiliyete malik değilse, olguları ve olayları algılayamıyor, anlayamıyor, çıkarımlar yapamıyorsa, kendinden ve dünyadan bihaberse, tabir caizse bir ot gibi yaşıyorsa, biz ona hangi saikle insan deme yetkisine sahibiz ki? Putlar biriktirmiş ve o putlara tüm benliğiyle kendini teslim etmiş, aklı ve hissi iflas etmiş canlıya sadece iki ayaklı olduğu, konuştuğu, yürüdüğü için insan demek, insana ihanet olmaz mı? Onlara insan demek, emperyalist sömürü düzenini tasdik etmek demek ve zımnen ona müzahir olmak demek değil midir? İnsan dendiği zaman, akıl, ihtiyar, irade yetileri belirir insanın zihninde. Peki, bunlar olmadığı zaman, insan neyle insan olabilmektedir? Bu düzen öyle lanetli bir düzendir ki, oluşturduğu insansız dünyada, yalanlarla varlığını idame ettirmektedir. Bunun içinde insanlığın her bölümünden insanlar kiralar. Kiralık kuklalar her yerdedirler. Belirleyici olanlar daima onlardırlar. Ama sanki normal insanmış gibi, edilgenlermiş gibi hareket ederler ki, kimse onların farkında olmasın ve onlarda işlerini kolayca kotarsınlar. Bunlar her cepheden toplum tarlasını gözetirler, sürekli analizler yaparlar, sürekli kof işlerle iştigal ederler, sürekli yemlerler insanlığı. İnsan nasıl uyutulabilir, uyuşturulabilir gibi şeyler üzerinde düşünürler bitevi. İnsan aklını, iradesini, ihtiyarını nasıl manipüle edebilecekleri üzerine kafa patlatırlar. İpler her daim bunların ellerindedir. Bu yüzdendir ki, bu düzenin kanunları örümcek ağına benzetilir. Bunlara kendini ne kadar sattıysan, o ağı o kadar delebilirsin; bunlara ne kadar uzaksan, o ağa takılır ve geberir gidersin. Bu düzenin insanı ya da insan görünümlü kuklası, asla ve kata kendi kafasıyla düşünemez, olguları ve olayları asla analiz edemez, kendi iradesini ve ihtiyarını asla ortaya koyamaz. Çünkü düzen çöktüğü zaman kendisinin bir hiç olacağını düşünür. Emperyalist sömürü düzeni, kan demektir, kaos demektir, ölüm demektir. Yaşamak sevincinin öldürülmesi, umudun çalınması, emeğinin hiçleştirilmesi, düşlerinin savrulup gitmesi demektir. İnsanlığın üzerine ölü toprağını bu düzen savurmuştur. Ticaret kanalları, politik yönelimler, sağlık durumları, kötülüğe açılan kapılar bu düzenin baronlarının inhisarındadır. İnsan, bunların basit ve zavallı bir oyuncağıdır. Bu düzende çıkar vardır, vicdan ölmüştür. Bu düzende insan aklı iptal olmuş, hayvani içgüdüler ortaya çıkmıştır. Merhameti yoktur bu düzenin. Mevcudiyetini, insanların ölümüne ve insanlığın varoluş kaynaklarının yutulmasına bağlamıştır. Bu düzen yok olmadan, insan varolamaz!

Vahşi, adi ve lanetli emperyalist sömürü düzeninin besini; kandır, yaştır, terdir, emektir, kaostur, toprakların altında ve üstünde bulunan ve insanlığa ait olan ortak servetlerdir, birikimlerdir. İnsanlığı mankurtlaştırarak, tüm bunlar üzerinde egemenliğini pekiştirir. İnsanı soramaz, sorgulayamaz, hareket edemez hale getirir. Eleştirel bakışı ve bilinci katlederek insanlığı susturur. Bu ortamda da düzeninin çarklarını kolayca döndürür. İnsanı bir robota dönüştürür. Makinanın kıskacında tüm duygularını ve düşüncelerini öldürür ve içi boşalmış bir oduna döndürür insanı. İnsanlar, olan biten her şeyin, öyle olması gerektiği için olduğunu düşünür. Mesela; insan, sürekli terörizme küfreder, o terörizm sanki doğal bir şeymiş ve spontane tezahür etmiş ve verilen mücadeleler gerçekçiymiş ama buna rağmen terörizm yok olmuyormuş gibi algılar. Ve sürekli terörizm var diye nice olgular tavassutu ile gizlice sömürülür. Haddizatında nice şeylerde böyledir bu! İnsanlığı aç bırakarak, bir gün tok olacağı hayalinin peşinden koşturur. Tokları kendine mahkûm eder, açları da birgün tok olacakları umuduyla avutur. Birini yerinden kıpırdayamaz hale getirmiştir, diğerini de boş umutlarla kandırarak sürekli dünya peşinde koşmasını sağlamıştır. Bu düzenin tükenmeyen yardakçıları mevcuttur her daim. Ve her yerdedirler. Bunlar eliyle insanlığı uyuturlar. Çünkü insanlar bunları kendilerinden bilirler, durdukları yer ayrı olsa da, verdikleri yer aynıdır. Umudu yıkar, hayali yakar, yarını karartır, yaşamak sevincini öldürür ve acıları çoğaltırlar bu düzenin baronları. Kurşun ve kanun, bunların gizli kuvvetleridirler. Servetleriyle, kurşunu ve kanunu beslerler; kurşun ve kanun da yaptırımlarıyla bu düzenin çarklarının kolayca dönmesine müzahir olurlar. Tabi insanlık bunun farkında bile olmaz, olamaz, zira olacak bilinçten mahrumdur, kalbi ve beyni karanlığın kuşatmasındadır. İnsanlığın bilinci gerçekten ölüdür! Bu kesindir. Çünkü yaşamlar gözlerimizin önündedir. Bakışlara, duruşlara, tavırlara, söylenenlere, yazılanlara, çizilenlere, anlatılanlara, velhasıl yaşamlara kör değiliz. Bak şöyle yapmalısın, çünkü böyle yaparsan şöyle olur, şöyle yaparsan böyle olur dedirtir iç sesinde insana ve insanı zımnen manipüle eder ve kucağına oturtur. İnsanlığa süreli yeni putlar icat eder ve o putların önünde diz çökmesini sağlar. Her şeyi bozar ve bozukluk içinde boğar insanı. İnsan haykırır ama kimse duymaz. Çünkü kulaklar sağırlaşmış, akıllar iptal olmuş, vicdanlar susmuş, gözlere perde inmiştir. Sana kimlikler belirler, kutsallaştırılmış olgular yaratır ve buradan seni tezgâha düşürür. Çünkü kimlikleri ve olguları da putlaştırmıştır. Sen kimliklere ve olgulara taptığın için sormaktan ve sorgulamaktan imtina edersin, zira korkarsın suçlanacağın için. Kendini ihanet ediyormuşsun gibi hissedersin ve her şeyi olduğu gibi kabul etmekten başka çaren kalmaz ama bu meyanda tedricen tükenen sensindir. Bu düzen, vahşi, adi ve lanetli emperyalist sömürü düzeni, yok olmadan, sen asla varolamayacaksın, varolduğunu sanacaksın sadece.

Biliyorum ki, insanlık, yaşadığı hayata çok feci şekilde alışmıştır ve bağımlılık kesbetmiştir. Bu yüzden söylenilenler anlamsız ve absürt sayıklamalar olarak telakki ediliyor olabilir. Belki de bilmediğim nice düşmanlar ediniyorumdur, bilinçsizliğin karanlığında yaşanan ve vahşi emperyalizme hadim olunmuş bir dünyada. İnsanın, kendisini savunana düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz maalesef! Gönülden gönüle iletişim kuramamak ve anlaşılmamak hakikaten ıstırap verici. Kabulde ediyorum, bilincini kaybetmiş insanlığa bilinçten bahsetmek komedidir. Ama insanlığın durumu da bir o kadar trajikomiktir. Hem basit hem içinden çıkılmayacak kadar çetrefilli bir durumdur bu. Nasıl anlatsam da netlik kazandırsam diye çırpınıyorsun ama anlatmak istediğin şey, beyninden kalbine inse de, diline bir türlü dökülemiyor, kelimelere bürünemiyor ve dışarı atılamıyor. Çaresizlik! Ama diyebilirim ki, insanlık gerçekten perişan, sefil, zavallı ve garip bir haldedir. Belki yapabilir ama yapmak için bir gramlık irade ortaya koymuyor, tabi ilk evvelde nasıl ve ne şekilde koyacağını bilmiyor, çünkü bilinci karanlık. Bilincini aydınlatması icap ediyor ama nasıl? Okuması gerekiyor, fakat ne zaman, ne kadar okuyacak? Tabi söylenilenler hemen oluverecek bir şey değil. Küçük mikyasta belki hemen olabilecek şeyler vardır ama büyük mikyasta kuşkusuz muayyen bir süreci iktiza eder yapılacaklar. Ama bunun içinde şimdiden hazırlanmak, donanmak gerekir. İşte yapılabilecek olan ama yapılmayan bu. İnsanlık artık okumaya ihtiyaç hissetmeyecek kadar dünyanın karanlığında kaybolmuştur. Bugün okumak çok anlamsız ve absürt gelmektedir insana, zira daha mühim meseleleri (!!!) vardır insanın. Halinden pek memnundur. Yani bunu düşünmek ve istemek ve almak için harekete sevkolunmak çok farklı bir şey. Rahatsız olması gerekir önce, sonra insan olduğunu hatırlaması gerekir, daha sonra insanlığının çiğnendiğini hissetmesi gerekir, en sonunda da ölü olduğunu ve dirilmesi gerektiğini anlaması gerekir. İnsan, düşünmeyince, bilmeyince, hissetmeyince, şüphe etmeyince, sormayınca ve sorgulamayınca önüne ne konursa yemektedir. İnsan gerçekten mal gibidir! Hakikat acı da olsa ifade edeceksin, ki şifa bulunsun yoksa hakikat acı diye dile getirilmezse şayet, daha büyük acıların yaşanmasına sebep olmaktadır. Biz bugün, insanı ilgilendiren nice hayati meselelerde, niye şöyle olmuyor, niye böyle olmuyor deyip duruyoruz, derin derin düşünüyoruz, ya kardeşim şu söyle olmalı ya diyoruz ama olmuyor, niye olmuyor düşündük mü hiç? Çünkü bizi tutsak almış düzenin kanunları onay vermiyor da ondan. İnsanı korumak, yaşatmak, yükseltmek ve yüceltmek için hiçbir kimse tek bir adım atmıyor da ondan. Atamıyor değil atmak istemiyor, çünkü keyfinin bozulacağından korkuyor, bedel ödemek istemiyor. Rahat yaşayıp giderken, durduk yere niye sıkıntılara katlanmak zorunda kalsın ki, öyle değil mi? Sıkıntı şu, insan; sahtekâr, riyakâr, yalancı!

Vahşi, katil, adi ve sömürücü emperyalist düzenin aracıları ve müzahirleri mebzul miktardadırlar. Gideceği hedefi bilmeyen silah, namusunu ve şerefini muhafaza edemeyen politika, yeraltı yerüstü kaynaklarını yağmalayan kompradorlar, din tahrifçileri ve tahripçileri, kalemini kiralamış ve düşüncenin namusuna ihanet etmiş aydınlar bunlardan dominant olanlardır. İnsanlığı insan kimliğinden uzaklaştır, değerleri yozlaştır, parayı ve maddeyi yücelt, bol eğlence üret, muayyen sloganlar belirle, her şeyi boz ve karmaşıklaştır ve yönet. Dünya peşinde koşan politikacılar, kudretli silahlılar, çıkarını gözeten kanun adamları, yalanın uşağı aydınlar, hakikati haykırmaktan korkan din adamları, sömürü düzeninin ayakta kalması uğruna varlıklarını son raddesine değin adayanlar zümresindendirler. İşte mezkûr sömürü düzeni bu koşullar temelinde varlığının idamesini sağlayabilmekte ve payidar olabilmektedir. Bugün, küresel düzlemde, eğitim, sağlık, ticaret, silah, bu düzenin baronları tarafından tanzim edilmektedir. Hatta dinler bile bunların oyuncağı olmuştur handiyse. Bankalar bunların kasalarıdır ama bankalarda, kasalarını bunların tavassutu ile doldurmaktadırlar. Hiç kimse asli vazifesini ifa etmemektedir. Herkesin verilmiş bir ödevi vardır ve herkes o ödevini yapmaktadır. Ruy-i zemine dağılmış ve insanlık tarlasına sızmış bu türler, insanlığa, yaşama, topraklarına ve dinlerine ihanet etmektedirler. Ama ne gariptir ki, vicdanlarını daha fazla bastırıp susturamayanlar ve gerçeği haykıranlar hain olarak telakki edilmektedirler küresel düzlemde. İnsanlıkta bu zokayı yutacak derecede cahil ve gafildir. İnsanlığın dertlerine, acılarına, çığlıklarına kulak tıkamak, göz kapamak, kalpsiz kalmak ve işin bu tarafını düşünmemek ve hissetmemek insanlık mıdır, yüreğinize sormanızı öneririm. Böyle bir şeyin insanlıkla bağdaşan bir yanının olduğunu düşünmüyorum ama ne ile bağdaşmaktadır ona da sizler karar verin. Doğmamış çocukların haklarını ipotek ettirmek, insanlığın ortak malı olan kaynakları peşkeş çekmek, insanlığın kanı üzerinden küresel hedefleri gerçekleştirmeye tevessül etmek, hakikati örtüp yalanlarla insanlığı aldatmak, adaleti öldürüp zulmü diriltmek, milyonlarca hatta milyarlarca insanı açlığa, sefalete, yoksulluğa mahkûm etmek ve bunun yapılmasına sessiz ve seyirci kalmak şuursuzluk, bilinçsizlik ve ********lik değilse nedir? Silah hedefini bilecek, kanun adamları adil olacak, din adamları hakikati haykıracak, politikacılar dürüstçe çalışacak, aydınlar adam olacak ki, bu lanetli düzen çökertilebilsin ve dünya yaşanılabilir bir yer haline gelebilsin. Bilakis, ağlayanlar halkın çocukları, gülenler ise sömürücülerin maşaları olacaktır her daim ve bu düzen her zaman ezmeye, yok etmeye devam edecek ve batanda yekpare insanlık olacaktır.

Son tahlilde; insanlık ve kurtuluş yolunda atılacak ilk adım, vahşi, katil, adi ve sömürücü emperyalist düzeni tüm hücrelerine ve hücrelerinin de dip derinliklerine değin çok iyi tanımaktır. Çünkü bunu yapmadığımız takdirde, neyi, niçin, nasıl ve kim için yapacağımızı asla bilemeyiz ve laf üretmekten başka hiçbir şey ortaya koyamayız. Aklımızı kullanmak, irademize hâkim olmak, bilincimizi aydınlatmak, şuurumuzu keskinleştirmek, şüphelerimizi, sorularımızı, sorgulamalarımızı daima diri tutmak ve korkularımızı yenip cesaretimizi kuşanmak gerekir. Bilincimizi; yanlış yönlendirmelerin tesirinden arındırıp aydınlatmak; kötü mirasların tutsaklığından kurtarmak ve özgürleştirmek; karşımızda ki sinsi düşmanı iyi tanımak ve şeytani melun düzenin maddi ve manevi altyapısına karşı onurlu bir mücadele vermektir. Ne istediğini bilmiyorsan, ne yapacağını anlamamışsan, onurluca yaşayabilmenin, bir şeyi düzeltebilmenin imkânı bulunmamaktadır. Aptalca bağırıp çağırmakla, kof sloganlar atmakla, papağan gibi aynı şeyleri bitevi tekrar etmekle becerebileceğin, başarabileceğin hiçbir şey yoktur. Düşün, hisset, anla, inan ve yap! Acılardan acılara sürgününün bitmesi için; haram servetler üzerinde tepişenlerin yok olması için; yıkılan umutlarının yeniden şahlanması ve dağ gibi yükselmesi için; uçup giden düşlerinin tekrar geri gelmesi için; insanlığın güçlenmesi, büyümesi, yükselmesi ve yücelmesi için; kimin ya da kimlerin kavgası için yorulduğumuzu, verdiğimiz kutsal kavgaların kimlerin işlerine geldiğini, bize ne kazandırdığını ya da kimlerin, bizlerin verdiğimiz kavgamız üzerinden ne kazandığını ve tüm bunlardan sonra kimsenin nasıl da umurunda olmadığımızı sormak, sorgulamak zorundayız. Bilakis, mücadelemizi bilinçli temellerde yürütüyor olamayız ve güzel neticelere ulaşamayız. Bizim gibi kulların peyki olarak hak aramak değil, kendi irademizi ortaya koyup bilinçli olarak hakkımızı aramak kutsaldır ancak. Şayet aklımıza ve yüreğimize sızıp, kutsal eylemlerimizi manipüle edip kirletenleri ihsas etmezsek, daha ne bedeller öderiz, acılar çekeriz ve dahi kazandığımız hiçbir şey de olmaz. Haklarımızı, birilerinin güdümünde yaşayarak değil, kendi cesaretimizi, irademizi, bilincimizi kuşanarak ve özgürce varolarak aramalıyız. Kaybettiklerimizin hesabını tutmaktan yorulmadık mı? Meselelere doğru bakış açısıyla bakmadıkça, isabetli tahliller yapabilmemiz kabil olmayacaktır ve sonuç alıcı tedaviler gerçekleştirmek imkânsızlaşacaktır. Bu katil, vahşi, adi, lanetli küresel emperyalist sömürücü düzenden kurtulmanın yolu; insan olmaktan, insan kalmaktan, insanca yaşamaktan ve kavga vermekten geçer, bilakis bu düzene teslim olmaktan, bu düzenin bize dayattığı kültürel kodlarla, olgularla yaşamaktan değil.

En son tahlilde; herkes ama herkes şunu kati surette bilsin ki; kalemimi, duygularımı ve düşüncelerimi, beni halkeden Allah’ın hakikatlerine ihanet için kullanamam, yalan yazamam, insanlığı adatamam ve aldanamam. Kalemimi kiralayıp, düşüncenin namusuna ihanet edecek kadar alçalamam. Aklımı kimseye teslim edemem, irademe boyunduruk vurduramam, ihtiyarımı yönlendirmelerin etkisine bırakamam, şüphelerimden feragat edemem, sorularımı unutamam, sorgulamalarımdan vazgeçemem, hakikati örtemem, yalanın uşağı olamam, vicdanımın anayasasını çiğneyemem, ahlaksızlıkta demirleyemem, adalete imanımdan taviz veremem ve insan olarak varoluş kavgamdan hiçbir zaman geri duramam. Kaderimi başkalarına çizdiremem. Bu vicdan, bu gövde hareket ettiği müddetçe konuşacak, hiç susmayacak! Geçelim!

Ey insan! Ruy-i zeminde, insan olabilmenin, insan kalabilmenin ve insanca yaşayabilmenin kavgasını vermek, kurtuluş adına cesareti kuşanabilmek, cehaletin karanlığından kurtulup bilincini aydınlatabilmek, kaynaklarını ve topraklarını kan emici vahşi emperyalistlerin ve uşaklarının tasallutundan azad edebilmek, sömürü düzenini yerle yeksan eyleyebilmek, emperyalist şeytanilerin kanlı, kirli ve karanlık çarklarını parçalayabilmek ve evrende insanca yaşanacak düzeni kurmak, bu hayatta ki; ilk ve son vazifendir. Şerefine ancak bu şekilde sahip çıkabilir, mücadeleni ancak bu şekilde haysiyetli kılabilirsin. Bu kavga kutsal bir kavgadır! Kavganı, insanlığından inhiraf etmiş, ahlaken tefessüh etmiş, adalete ihanet etmiş, kendini yalana teslim etmiş, insanlığını unutmuş, vicdanını susturmuş, iradesini, aklını ve ihtiyarını tutsaklaştırmış bencillerin, sefillerin, sefihlerin ellerine teslim edemezsin. Bilakis, bu ruhları bile insanlaştıracak meziyete malik olmalısın ve büyük insanlığı tahakkuk ettirerek yüce bir isyanı ateşlemelisin, önce kalplerde, sonra kafalarda, sonra gövdelerde. Bu topraklardan ve yeryüzünün tüm mazlum ve mustazaf insanlarının topraklarından, yekpare vahşi, katil, adi, lanetli küresel emperyalist sömürücü şebekeleri temizlemelisin. Ve ruy-i zeminde hürriyetini ilan etmelisin, insanca varoluş kavganı zaferle taçlandırmalısın. İnsanlığa, hakikate, hakkaniyete, haysiyete, adalete, ahlaka düşman tüm unsurlarla savaşman kaçınılmazdır. Varlığının idamesi, bu kutsal kavgaya merbuttur! Bu kavganın zafere mülaki olması da, insanlıktan zerre taviz vermeden kavganı veriyor olmana merbuttur. Hiçbir şartta ve koşulda korkmayacaksın. Ölümden korkman ve onursuzca yaşamaya eyvallah etmen senin sonun olacaktır. Acımasızca, pervasızca savaşacaksın icap ederse. Kaderini, sömürgenlerin ellerine bırakmayacaksın. Bu acizliktir, zavallılıktır, sefilliktir, rezil rüsva olmaktır. Kaderinin kavgasını, kendin vereceksin ve kaderini kendi aklınla, iradenle, ihtiyarınla çizeceksin. İstikbalini, kendin belirleyecek ve tayin edeceksin. Bilakis, tarihten silineceksin! Vahşi, katil, adi, lanetli sömürü düzeninin orman kanunlarına karşı bitmeyen bir kavga içindesin, bunu asla unutmamalısın. Bil, inan ve asla unutma ki! Kan emici, vahşi, katil, zalim, hayvanlaşmış, insan görünümlü sömürücüler muhakkak kaybedeceklerdir ve insan kazanacaktır! İnsanlık bir gün büyük uyanışı gerçekleştirecektir. Tüm halkın ve yekpare insanlığın her bir unsuru, hep birlikte, el ele, gönül gönüle, insanca yaşanabilecek düzeni muhakkak kuracaklardır ve görkemli bir gelecek inşa edeceklerdir. Sevgi evrene egemen olacak, barış çiçeklenecek, insanlık tarlası yeni ve taze baharlara gebe kalacak, emek karşılığını bulacak, toprak terle, yaşla, kanla bereketlenecek, en güzel şarkılar insanlığın dilinde insanca terennüm edilecek, insanlık üretmekten haz alacak ve paylaşarak mutlu olacak, kaynaklar yeniden insanlığın ortak kullanımına sunulacak, karanlık evren aydınlığa boğulacaktır. Tüm kan emicilere, sömürücü zalimlere, vahşi, katil ve adi emperyalistlere insanlığın diliyle haykırmalıyız; artık bu dünyayı terk edin ve layık olduğunuz yere, tarihin çöplüğüne, defolup gidin!

İnsanlığı köleleştiren, yeryüzünü insana cehennem eden, adaleti hiç eden, kardeşliği piç eden, barışı suç eden bu düzen çökecek, yeryüzü bir gün cennet, insanlık mutlaka özgür olacak ve insanlığın şarkısı bir daha asla susmayacak! Bu tamamen bizim ellerimizde inanın. Geleceğimizi biz belirleyeceğiz. Kaderimizi biz çizeceğiz, bütün insanlığın kollektif bilinciyle, emeğiyle, eylemiyle. Biz insanlar büyük bir aileyiz, çoğuz. Ve istedikten sonra başaramayacağımız hiçbir şey yoktur. Korkmayın! Korkmayın! Korkmayın! Korkarsanız her gün, cesur olursanız bir kere ölürsünüz. Dizleriniz üzerinde sürünerek ********ce yaşayacağınıza, ayaklarınız üzerinde insanca ölün. İşte yaşamak budur!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-06-18, 23:56 #610
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

DERDİN NE?...

Niye hep böyle acayip şeyler yazıp duruyorsun? Senin başka işin gücün yok mu? Senin derdin ne? Evet yazıyorum ve bademada yazacağım. Başka işim gücüm de yok. Derdim de var, hem de çok. Eğitim üzerine, insanlık üzerine, okumak üzerine, bazen politika vb. şeyler üzerine bir şeyler karalıyorum ve ilanihaye de yapacağım bunu. Şahsi hazzıma ayıracak zamanım yok ve olamaz. Dünya derdine düşme gibi bir lüksüm yok ve olamaz. Mülkiyet peşinde koşmadım bugüne değin, bademada koşmayacağım ve koşamam. Ben hırsız olamam, insanlığın ortak mülkünü metazori gasp edip, insanlık üzerinde egemenlik kuracak kadar alçalamam. Üç kuruşluk dünyanın köpeği olamam. Üç kuruşluk dünya, üç kuruş etmeyecek çıkarlar için, insançocuklarının, acılardan acılara sürgün edilmelerine razı gelemem. İnsanlığa haksız yere çektirilen acılara seyirci kalamam. Kardeşimde olsa, yapamam bunu. Kardeşim de yapmaz zaten bunu. Düşüncelerimi paylaşıyorum ve paylaşmak zorundayım. Ki, bunu yapmasam zaten yaşayamam, tutunamam hayata. Okunup okunmaması da umurumda değildir. Ben okumak, düşünmek ve yazmak zorundayım. Çünkü ben yaşamak ama insanca yaşamak ve dahi yaşatmak istiyorum. Gerisinden anlamam. Kimsenin hayatı da beni ırgalamıyor. Şişeyi doldurur atarım, açan açar, açmayanın hürriyetidir. Konuşmalarım da kahir ekseriyetle teoriler ve temel meseleler üzerinedir. Ben böyleyim arkadaş, çünkü ben arıyorum, soruyorum, istiyorum. Bendeniz insanca, hakça bir düzen istiyorum. Ne ezen olsun ne de ezilen bulunsun istemiyorum. Bendeniz, barışın, kardeşliğin, emeğin, huzurun, adaletin, hürriyetin, eşitliğin, velhasıl insanlığın egemen olduğu adalet dolu bir düzen istiyorum. Herkes gülsün istiyorum. Kimse aç kalmasın istiyorum. Birlikte üretilsin, birlikte tüketilsin istiyorum. Birileri üretsin, birileri üretilenlere kanun zoruyla el koyup vampir gibi emmesin istiyorum. Böyle bir düzen olmadıkça, nasıl yaşarsam yaşayayım hiçbir şey ifade etmiyor bendeniz için. Bendeniz keyfime bakayım, hayatımı yaşayayım, yediğim önümde yemediğim ardımda olsun, diğerlerinin canı çıksın diyecek kadar ******** olamıyorum. Acı çekenlerin acılarını unutup, sevinçlerimi yaşamak derdine düşemiyorum. Kitap yazma arzumda münhasıran bu sebepledir. Anlatacak şeylerim var insanlığa, söyleyeceklerim var, aktaracağım duygularım ve düşüncelerim var, biriktirdiklerim var, miras bırakacağım düşlerim var genç kardeşlerime. Dünyanın altını üstüne getireceğim ve tüm zalimleri ifşa edeceğim bir gün. Birgün, güneş gibi doğmasını, balyoz gibi inmesini istiyorum bu dünyanın tepesine demir gibi sözlerimin. Ve bunu mutlaka yapacağım. Zalimlerin tahtlarını sarsacağım. Güneşli güzel günlerin gelmesine bir faydam olacaksa yapacağım bunu. Motorlarımızı maviliklere süreceğiz birlikte, güzel günler, güneşli günler göreceğiz hep birlikte. Bu yüzden dostluğum da sıkıcıdır. Çünkü bu dünyaya ayak uyduran biri değilim. Bu dünyayı konuşmaktan hazzeden biri değilim, olamadım bir türlü. Bendeniz absürt lafazanlıklardan hazzetmem, sosyete züppelerinin beni avutmak için çevirdiği filmlerle değerli zamanlarımı heba edemem. Boş nutuklarla tatmin olamam. Malayani ile iştigal edip kıymetli dakikalarımı öldüremem. Şeytanların Allah deyip aldatmalarına eyvallah edemem. Vatan için ölürüm ama vatan diyerek uyutanların suratına tükürmekten imtina etmem. O zaman ne bırakabilirim geride? İnsanlık adına neyi başarmış olurum? İnsanlığa nasıl umut olabilirim? İnsanları gerçeğe nasıl davet edebilirim? İstiyorum ki, bu toprağın çocukları hep üretsinler, nitelikli şeylerle iştigal etsinler, benim yapamadığım bir şey mi var, onu başka birisi yapsın, başkasının yapamadığı bir şey mi var, onu ben yapayım, bu toprağın çocukları büyük şeyler üretsinler, büyük işler başarsınlar, mütemadiyen okusunlar, öğrensinler, bilinmeyenleri bilinir kılsınlar, mucit olsunlar icat etsinler, bilim adamı olsunlar hastalıklara şifa olacak ilaçlar bulsunlar, büyük sanat eserleri ortaya koysunlar. Bilimle iştigal etsinler, akıllarına güvensinler. Bir gecede tek bir safsata ile gelecekleri karartılmasın. Ama ne mümkün böyle bir şey, hasedin ve kompleksin egemen olduğu, ehliyetin ve liyakatin hiçbir anlam ifade etmediği, çalışanın ve namuslu olanın ve üretenin hiçleştirildiği bir dünyada ne mümkün böyle bir şey. Dinin bile paraya, çıkara, dünyaya hizmet ettiği bir yerde nasıl imkân dâhilinde olacak böyle bir şey? Böyle bir toplumda üretmek, farklı bir şey ortaya koymak nasıl olacak? Boş işlerle, senlik benlik kavgası ile, o gitsin ben geleyimlerle, şu şöyle demiş ne demek istiyorlarla, şu kim ne düşünüyorlarla, şu bana dost mu düşmanmılarla nasıl olacak? Büyük işlerle iştigal edeceğimize, küçük işlerle iştigal ede ede küçülüp gitmişiz. İnsanların düşüncelerine bakıyoruz, bizden değilse namussuzdur ve yok et gitsin. Kimseyi konuşturmuyoruz, herkesi korkuya mahkûm ediyoruz ve susturuyoruz. Nasıl ilerleyecek insanlık bu şekilde? İstesem, bende, dünyanın gidişatına çok kolay şekilde ayak uydurup adapte olabilirim. Yer, içer, gezerim. Lak lak eder günümü tüketirim. Bunu yapamam mı, yapacak gücüm yok mu? Kuşkusuz bal gibi de yaparım, yapacak gücüm de var. Hiçbir şeyi umursamam, kafama takmam, gerekirse hayatımı para mabetlerine ipotek ederim ve dünyayı dibine kadar yaşarım. Böyle yapmasam bile mevcut imkânlarımla bile bal gibi de yaşar giderim istediğim şekilde. Gezerim tozarım, yerim içerim, istediğim gibi yaşayabilirim. Ama benim istediğim bu değil. Bu kadar basit olamam. Çünkü temel meseleler halledilmedikten sonra ve sağlam temellerde yürümedikten sonra yaşamak mümkün mü? Ben yaşamak istiyorum ama onurluca yaşamak istiyorum. Diz çökerek değil, korkarak değil, ayakta ve insanca yaşamak istiyorum. Önce her şey güzel olacak ki, sonra güzelce yaşayabileyim. Böyle bir şeyde, yaptığım şeye bağlı. Ben dünya derdine düşeyim, hazlarımın esiri olayım ve birileri hep yaşasın, ben ise yaşamadan yanayım. Ben yazarak yaşamayı getirme çabasındayım. İstiyorum ki, insan kazansın, ben kazanayım, insanlık kazansın. Bu da leyim ley yaşamakla olmuyor! Kafalardan kafalara paylaşmak gerekiyor, kafalarda ki tıkalı damarları açmak gerekiyor ve beyinleri uyandırmak gerekiyor. İnsanları eyleme sevk etmek gerekiyor. İnsanların gerçeği görmeleri gerekiyor. Benim, senin, onun, bunun, şunun, velhasıl hepimizin beyinlerimizin uyanması gerekiyor. Niçin kapitalizm kazansın ilelebet? Niçin beni ürettiği oyuncaklarla avutsun, uyutsun ve ben avunurken, uyurken o dilediği gibi yaşasın, dem sürsün? Üstelikte ben kendi topraklarımda, terimi, kanımı, yaşımı karıştırdığım topraklarımda, yaşamaktan mahrum kalayım ama üzerinde yaşadığım topraklarda gram harcı olmayan namussuzlar kazansın öyle mi? Hayır bayım bu olmayacak! Bunun olmaması için okuyacağız, öğreneceğiz, uyanacağız, üreteceğiz ve ellerimiz kenetlenecek. Vatan benim diyeceğim ama benim dediğim vatanımda yaşayamayacağım. Yaşayanlar hep kompradorlar olacak öyle mi? politikacı madrabazlar olacak öyle mi? Tamam mı diyelim, öyle olsun mu diyelim? Demeyeceğim, demeyeceğiz! Kapitalizmin ürettiği aşağılık ve lanet oyuncakların esiri olmayacağız, oyuncakların oyuncağı olmayacağız, uyumayacağız, münhasıran tüketici olmayacağız. Kapitalizme köpeklik edenlere köpeklik etmeyeceğiz. Senlik benlik kavgalarının basit birer figüranı olmayacağız. Büyük düşler kuracağız, büyük düşüneceğiz ki, büyük yaşamlara merhaba diyebilelim. Ya insan ölecek, bu düzen yaşayacak kapitalizm kazanacak, ya bu düzen çökecek, kapitalizm ölecek ve insan kazanacak! Üçüncü bir yol yok! Anladın mı şimdi?

İnsanlığı köleleştiren, yeryüzünü insana cehennem eden, adaleti hiç eden, kardeşliği piç eden, barışı suç eden bu düzen çökecek, yeryüzü cennet, insanlık mutlaka özgür olacak ve insanlığın şarkısı bir daha asla susmayacak! Bu tamamen bizim ellerimizde inanın. Geleceğimizi biz belirleyeceğiz. Kaderimizi biz çizeceğiz, bütün insanlığın kollektif bilinciyle, emeğiyle, eylemiyle. Biz insanlar büyük bir aileyiz, çoğuz. Ve istedikten sonra başaramayacağımız hiçbir şey yoktur. Korkmayın! Korkmayın! Korkmayın! Korkarsanız her gün, cesur olursanız bir kere ölürsünüz. Dizleriniz üzerinde sürünerek ********ce yaşayacağınıza, ayaklarınız üzerinde insanca ölün. İşte yaşamak budur!

Bu dünyada herkesin acı çekme ihtimali vardır. Acılara seyirci kalırsan, çığlıklara kulaklarını tıkarsan; çektiğin acılara merhamet edecek yürek bulamazsın, çığlıklarını duyuramazsın. Unutma bunu ey insan! İnsanlık herkese lazım…

HOŞÇAKALIN!...

Bu yazımla şimdilik elveda dostlarım! Suskunluğa bu vicdan razı gelir mi bilmiyorum. Yenilmedim ama yenemedim de dünyayı. Bu örtülü bir itiraf mı, yenemediğimi ve yenildiğimi kabullenme mi bilmiyorum. Böyle hissetmiyorum! Ben hiçbir şey vermek istemiyorum, dünya çok şey istiyor benden ama tek bir şey bile veremeyecek kadar yorgunum. Galiba silbaştan başlayacağım ve dünya ile anlaşacağım. Ya da ne anlaşacağım ne de başlayacağım. Aslında anlaşmakta değil ama ifade edecek kelime bulamıyorum. Bundan böyle hiçbir konuda ama hiçbir konuda hiçbir şey bilmiyorum, yeniden öğreneceğim her şeyi ama her şeyi. Bu yüzden de günahsızım, suçlarımı ölüme mahkûm ediyorum. Ötelerde hatalarım, günahlarım, suçlarım olursa da, dünyaya alışmak kolay değil biliyorsunuz. Her şeye yeniden bakacağım, her şeyi yeniden anlayacağım, her şeyi yeniden tanımlandıracağım ve son kararımı da ona göre vereceğim. Bu yüzden mazur görün beni, her konuda ki cehaletimi. Ne sorum olacak, ne de sorulacak sorular cevap bulacak. Çünkü artık bir cahilim ve öğreneceğim. Evet, cahilim ve cehaletimi kabulleniyorum! Böyle hayatın içine tüküreyim. Kokuşmuş, karanlık, rezillik dolu bir dünya. Nereye el atsan pislik fışkırıyor. Handiyse insanın olmadığı bir dünya. Her şeyden tiksiniyorum, hiçbir şeyden tiksinmediğim kadar insan görünümlü yaratıklardan tiksiniyorum, rahat olun lütfen, zira genelleme yapmıyorum, çünkü hala insanların bulunduğuna inanıyorum. Şimdilik bu dünyayı ve bu dünyaya ait her şeyi reddediyorum. Eğer alışırsam böyle düşünür müyüm onu da bilmiyorum. Cehalet esir almış her şeyi ve kol geziyor karanlık sokaklarda ama artık bundan böyle susuyorum, cahilim! Yeni doğdum sayıyorum kendimi ve bir yabancıyım hayatın içinde, ağır ağır alışacağım alışabilirsem. Bir şeyler anlatabilecek kadar temiz olanlar var mı bakacağım, bulacağım, dinleyeceğim, anlamaya çalışacağım. Hoşçakalın!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 21-06-18, 18:58 #611
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

YAPAMADIM…

Hayır, olmadı, olmuyor, olmayacak. Yapamadım, yapamıyorum. Bendeniz bu dünyaya alışamayacağım, alışamam, alışmamışım bir defa. Bu yüzdende hoşçakal sözü tazeliğini korurken geri döndüm. Ağlayan çocuk yüzlerine, mazlumların çığlıklarına, gariplerin ağıtlarına karşı susmuyor bu yürek, susmayacak, susturamadım. Kötülüğe, zulme, sömürüye karşı savaşmazsam, insanlığı savunmazsam yaşayamam, yaşayamıyorum. Tarifi imkânsız zulümler kol gezerken cehaletin karanlığında, kula kulluk almış başını gitmişken, binlerce put türemişken, menfaatlerin kirli çarklarında insanlık ezilirken, aydınlık yerini karanlığa bırakmışken, dayanamıyorum, yapamıyorum, olmuyor. Bana ne diyemiyorum. Görmezlikten gelemiyorum. Böyle yaparsam, Müslümanlıktan, insanlıktan nasıl söz edebilirim? İslam’a davetimi nasıl yapabilirim? Yarın denmez mi, sen nasıl insansın, Müslümansın ki apaçık haksızlığa, hukuksuzluğa ve zulme karşı, müptezel ve pespaye bir şekilde suskun kalıyorsun, tek bir isyan sözü bile söyleyemiyorsun, menfaatlerin uğruna, çekilen acılara duyarsız kalıyorsun, sen Müslümansan, insansan, biz seninle aynı yerde değiliz, daha ötesi senin dinin bu ise şayet biz o dinden uzak kalalım daha iyi derlerse ne diyeceğim? Hiçbir şey diyemem, çünkü haklı olacaklar. Bir din ki, mazlumların nefesi olmuyorsa, yetimleri korumuyorsa, ezilenlerin yanında durmuyorsa o din asla benim dinim değildir, olamaz. O dini savunuyor iddiasında olanda, o dini savunuyor olamaz. Zira o bir dinse ve onu savunan dindarım diyorsa, ne o din ne de o dindar bana yakın olsun. Ben dindarım diyeceğim ama göz göre göre ezilenleri, zulme maruz kalanları, apaçık şekilde suçsuz oldukları halde acı çektirilenleri unutacağım, ezenleri savunacağım, bu kadar basit olmamalı.

Solgun çocuk yüzlerine, acı çeken masum yüreklere dayanamıyorum. Onların, hak etmedikleri yaşama mahkûm edilmeleri tüm gövdemi sarsıyor, yüreğimi yangınlar içinde bırakıyor, derinlerde bir yerlerimi ağrıtıyor, ağlatıyor, geceler kâbus olup karabasan gibi çöküyor üzerime. Olgular yaşasın diye, çocukların ölmesine, mazlumların acılardan acılara sürgün olmasına eyvallah edemem. Göz göre göre gençliğin geleceğinin yok edilmesine göz kapayamam, kulak tıkayamam, vicdanımı susturamam, aklımı ezemem. Çaresizliği çok tattım ben, çaresizlere bir yudum su olmazsam yapamam, yapamadım, yapamıyorum. Ya ölmeli ve görmemeliyim ya da görmeli ve savaşıp zulmü öldürmeli ve gömmeliyim. Çocuklar gülmeli, mazlumların acıları bitmeli, dünya güzel olmalı, insanı yok eden düzen çökmeli. İçim kan ağlarken vicdanımla savaşamam, savaşamıyorum, savaşamadım. Kulaklarımı tıkayıp, gözlerimi kapayıp, aklımı fanusun içine koyamadım. Bir çocuğun eline bir diken batsa, benim yüreğime binler dikenler batıyor, kanatıyor, uyuyamıyorum. Çocukları karanlığa terk edemem. Onların güzel günleri hak ettiklerine inanıyorum. Doğuştan varolan hakların alınmasına, çalınmasına karşı susamıyorum. İçimde ki isyanı bastıramıyorum. Çaresiz insanları görünce dayanamıyorum. Yoksulların açlıktan kanlarının çekildiklerini, utanç içinde gezdiklerini gördüğüm zaman yüreğim parçalanıyor, hayatın acımasızca ve olanca pahalılığı karşısında. Gençlerin hayallerinin, geleceklerinin çalınmasına duyarsız kalamıyorum, kahroluyorum. Eğer bir evladım olsa yeri göğü inletirdim galiba.

Vicdanım; sen hain olamazsın! Diye haykırıyor. Ya yoksay beni ya da varsayacaksan varol diyor. Ölmeyeceksen ol, olmayacaksan öl! Diyor. Tüm yürekler susarsa, tüm bedenler yaşarsa, dünya nasıl düzelecek ve insan nasıl yaşayacak diye soruyor. Sen sussan, ben sussam, o sussa, kim konuşacak o zaman diyor. Öl ki yaşasınlar, yan ki aydınlat diyor. Niye varsın diyor, şereften nasıl bahsedeceksin, insanlık ölürken insanca nasıl yaşayacaksın diyor. Dünya kötü diye kaçmak kurtuluş mu diye soruyor. Hislerini nasıl öldürebilirsin, öldürürsen nasıl insan olabilirsin diyor. Ben ne yapabilirim ki diyorum, ateşe bir damla su da mı taşıyamazsın diyor! Kısa bir ömrü, ucuz bir dünya için harcayamam. Zalimlerden olup, mazlumlara ihanet edemem. Zulme seyirci kalamam. Zalimlerin çarkının dönmesine hizmet edemem, susarak. Bana dokunmayan yılan bırakayım yaşasın diyemem. Kötülerle, zalimlerle kavgamdan vazgeçemem, vazgeçemedim, vazgeçemiyorum. Üç günlük dünya için, üç kuruşluk çıkar için, aşağılık bir keyif için yan gelip yatamam, rahatıma bakamam, acıları görmezlikten gelemem. Dünyanın ucuzluğuna terk edemem kendimi. Dünyayı alıp, ömrümü, şerefimi, haysiyetimi, hislerimi, hassasiyetimi, sevgimi, hakikatimi, insanlığımı veremem, veremedim, veremiyorum. Kula kulluk edemem. Yapmadan konuşmak tiksindiriyor beni. Dizlerimin üzerinde ********ce yaşayacağıma, ayakta şerefimle savaşır ve ölürüm. Esaretin otağında bir çiçek olacağıma, özgürlüğün otağında bir diken olmayı yeğlerim. Olguları kutsayıp, insanlığı olgulara feda edemem. Merhametsiz, vicdansız, adaletsiz, sevgisiz olamam, yaşayamam. İnsan yaşamıyorsa, bırak hiçbir şey yaşamasın. İnsanlık gözlerimin önünde çürüyüp giderken, insan günden güne ölürken, ben öylece susup oturamam, dünyaya alışmaya çalışamam. Sağlıklı iken savaşmazsam, sağlıksız kaldığımda insanlıktan bahsetme ihtimali ********ce bir davranış gibi geliyor bana. Ben insana ihanet edemem! Ben vicdanımın sesine sağır olamam! Olmadı işte, yapamadım…! Geçelim!

İnsanlığı köleleştiren, yeryüzünü insana cehennem eden, adaleti hiç eden, kardeşliği piç eden, barışı suç eden bu düzen çökecek, korku duvarları toz olacak, yeryüzü cennet, insan mutlaka özgür olacak ve insanlığın şarkısı bir daha asla susmayacak! Bu tamamen bizim ellerimizde inanın. Yemin ediyorum bizim ellerimizde. Birazcık cesaret, birazcık inanç, birazcık vicdan, küçücük bir hareket. Geleceğimizi biz belirleyeceğiz. Kaderimizi biz çizeceğiz, bütün insanlığın kollektif bilinciyle, emeğiyle, eylemiyle. Biz insanlar büyük bir aileyiz, çoğuz. Ve istedikten sonra başaramayacağımız hiçbir şey yoktur. Korkmayın! Korkmayın! Korkmayın! Korkarsanız her gün, cesur olursanız bir kere ölürsünüz. Dizleriniz üzerinde sürünerek ********ce yaşayacağınıza, ayaklarınız üzerinde insanca ölün. İşte yaşamak budur!

Bu dünyada herkesin acı çekme ihtimali vardır. Acılara seyirci kalırsan, çığlıklara kulaklarını tıkarsan; çektiğin acılara merhamet edecek yürek bulamazsın, çığlıklarını duyuramazsın. Unutma bunu ey insan! İnsanlık herkese lazım… Ve de adalet!

TEK BAŞIMA...

Bilincimin aydınlığa kavuştuğu andan itibaren her gün, her an şunu sordum ve sorarım ve son nefesime kadar da soracağım kendime ve vicdanıma; ben kimim, ben neyim, niçin ve kim için buradayım, uğruna varolduğumu düşündüğüm ve kavga verdiğim şeyde haklı mıyım, niçin yaşıyorum, nasıl yaşamalıyım, ne yapıyorum, ne yapmalıyım, buradan nasıl gideceğim, geride ne bırakacağım, nasıl hatırlanacağım? İşte tüm bu sorular ve sorgulamalar, gecemi gündüz, gündüzümü gece kılmaktadır, rahatımı kaçırmaktadır, keyfimi bozmaktadır, bana hiçbir an insanlığımı unutturmamaktadır. Binaenaleyh, bu dünyada, zulüm olgusunun, önü, ardı, sağı, solu ne olursa olsun beni ırgalamaz, zalim olmamak adına direnirim, zulme isyan ederim. Her ne olursa olsun, zaman nasıl olursa olsun beni enterese etmez, bir an bile durup düşünmem; ne yapmalıyım, nasıl yapmalıyım diye. İşler şöyle de, işler böyle de, zaman kötü de, bilmem konjonktür acayipte, şu şu da, bu bu da, bu yüzden şöyle yapmam gerekiyor da, böyle yapmalıyım da diyemem. Zaman da, konjonktür de, bilmem hangi safsata da beni ırgalamaz. Hiçbir ama hiçbir sebeple zulme onay veremem, zalime eyvallah edemem. Direkt olarak; hayır zulüm olmamalı derim ve yapmam gereken ne ise insani sorumlulukla yapmaktan yana zerre tereddüt etmem. Zira kimsenin zulmetmeye hakkı da, haddi de yoktur, zorla zulüm yaptıran da yoktur. Hiçbir ama hiçbir sebeple zulme ve zalime eyvallah edemem. Yapılan zulmü de, çekilen acıyı da görmezden gelemem. Şöyle yaparsam böyle olacakmış, böyle yaparsam şöyle olacakmış. Ne olursa olsun, umurumda bile olmaz. Zulüm yapmak zorunda değilim, değilsin, değiliz. Tek bir insançocuğunun günahına giremem, hakkına tasallut edemem, ona acı çektiremem. Hem de mutlak haklı oldukları halde tek bir insançocuğuna acı çektiremem. Hiçbir günaha ortak olamam. Bilakis, insanlığın huzuruna çıkıp, gelin insan olun diyemem, dersem de hangi yüzle derim ve sen nasıl insansın denirse ne derim, sen insansan biz hayvan olmayı kabul ediyoruz derlerse nasıl cevap veririm? Çünkü bendeniz öldükten sonra Allah’ın huzuruna çıkacam. Diyebilir miyim ki; ey Rabbim, şöyleydi de böyle yaptım da, bu yüzden beni affette, yaptıklarım yanıma kâr kalsın da, ben de affolunanlar zümresinden olayım da, yani işte bu arada kime ne olduysa oldu da, oldu geçti gitti de, cahilliğime ver de. Kabul görür mü? Sümme haşa Allah kandırılır mı? Din bu mu? Allah’ın adaleti bu mu? Peygamber böyle yaptı mı? Kur’an böyle mi emrediyor? Hayır, hayır asla ve kata böyle değil, böyle olamaz, böyle olmayacak. Böyleyse, sorularım ve sorgulamalarım uzar gider ve derinleştikçe derinleşir. Bendeniz sorgulamadığım hayatı yaşayamam, sorgulayamayacağım hayatı da kabul edemem. Zulme onay verene de insan nazarıyla bakamam. Öyleyse keyfimce hareket edemem. Zulmün cezası ne ise vermekten yana zerre tereddüt etmem, edemem, edersem insanım diye insanlığın içine çıkamam. Edersem eğer, şereften, haysiyetten, namustan, dürüstlükten, adaletten, ahlaktan, hatta insanlıktan söz edemem. Hayatımda vereceğim her karar, haysiyetimin ifadesi olacak ve kaderimi tayin edecektir. Bu yüzden de kararımı vicdanımla veririm. Kimsenin hangi kutsal olguyla kendini tanımlandırdığına asla bakmam. Böyle bir şey kararımı zerre miskal etkilemez. Zira kutsal olgularla sömürülmekten tiksiniyorum. Ve bendeniz hesabımı tek başıma vereceğim, kimseyle vermeyeceğim. Şeytanı bile suçlamam kabil olmayacak. Çünkü bana; seni zorla mı zalim yaptım diyecek! Öyleyse kimsenin ahlaktan, vatandan bahsetmesi de bendenizi ırgalamaz. Bendeniz hürriyete, adalete, barışa, kardeşliğe bakarım. Sadece bakıp ama mutlaka görmem gerekir, hakikat tam karşımda durmaktadır. Öyleyse aldanmam, her türlü pisliğe, kötülüğe eyvallah etmeme tek bir sebep yoktur. Bilakis, beni dinimden edeceği kesindir. Bu arada, din de Allah’ındır, onun, bunun, şunun değildir. herkes kendisi dini adam gibi yaşamaya bakmalıdır, kendin adam gibi yaşamıyorsan, hiçbir kimseye tek bir söz etme haddin de, hakkın da yoktur. Gerçekler öyledir ki, bir gün olanca çıplaklığı ile ortaya döküldüğünde biz de orada olacağız. Bendeniz yanlışsam, buyurun beni ıskat edin, yüzüme tükürün, sen ******** evladısın deyin, tek kelime edersem ******** evladıyım. Haklıyım, haksızlığım iddia edilemez, iddia edilse ispat edilmez, öyleyse bendeniz ******** değilim…
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 26-06-18, 01:24 #612
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

AÇIK MEKTUP...

Sayın Cumhurbaşkanım! İlk evvelde, zaferinizden dolayı sizi tebrik ediyorum. Belki bu sözlerimden hiç haberiniz olmayacak ve sözlerim zaman içinde uçup gidecek ama yazmak istedim. Bunu insani bir vazife olarak telakki ettim. Birgün kaybolup gideceğim bir dünyadan, içimden geleni konuşmadan geçip gideyim istemedim belki de. Vicdanımın dip derinliklerinden kaynayıp gelen sözlerimdir her cümlem. Ekstra bir duygusallık zemininde yazıyorum yazımı ama elbette akıldan kopuk olarak değil. Bakınız Sayın Cumhurbaşkanım! Ben hakikati şiar edinmiş bir insanım. Herkesin hakikati kabullenmemesi ya da hakikate mugayir bir yaşama alışmış ve bağımlılık kesbetmiş olması yahut dünyanın yalan temelinde yürüyor olması, benimde hakikate uzak olmamı gerektirmez. Benim sözüm de serttir biraz. Çünkü samimiyeti seviyorum, samimiyet temelinde yaşamayı seviyorum. Hakikate tapıyorum. Menfaatten tiksiniyorum. Bu yüzden bir türlü beceremedim, menfaatler belirleyip ve ona göre hareket edip, gerçek dışı ve samimiyetsiz davranışlar sergileyerek yaşamayı. Ya da gerçeklere kör kalarak temelsiz sözler söylemeyi bir türlü beceremiyorum. Var olan bir şeyi yokmuş gibi farz etmeyi de tabi ki. Öyle kuru övgüden de hazzeden biri değilim. Övmem gerekir överim, dövmem gerekir döverim. Adaletin ve insan haysiyetine saygının gereğinin bu olduğuna inanırım. Bu sebeplerle de ne bu dünyaya, ne bu dünyanın insanlarına, ne bu dünyanın politikasına, cemaatlerine, kurumsallaşmış olan şeylerine alışamadım. Hakikate taptığım için, hakikate tapıyormuş gibi yapanlarla bir türlü uyuşamadım, onlarda bana ısınamadı. Yaşama karşı duyarlıyım ve yaşamı bilinçli bir şekilde yaşamak adına gayret ederim. Bu sözüm, maddeye bağlılık olarak anlaşılmamalı. Korkar mıyım, kuşkusuz korkarım ama sadece Allah’tan korkarım, bunu da tüm benliğimde hissederek olanca bilincimle söylüyorum, laf olsun kabilinden değil. Çünkü çiğ yemedim ki karnım ağrısın. İnsanlığa ihanet etmedim ki tecziye edileyim ya da tecziye edilmekten korkayım. Pervasızlığımda bu yüzdendir. Ki, korkarak yaşayacağıma şerefimle ölmeyi tercih ederim. Altı üstü bir can ve birgün nasıl olsa ayrılacak bu tenden o can, söylemesi bile ne kadar da acı olsa da. Bu yüzden de belki yazdıklarım şaşkınlık yaratabilir ama aslında öyle olmaması gerekir. Velakin yaşam dediğimiz ve insan diye bildiğimiz şey malum. Ki, sizden imtina edeceğim, korkacağım bir durum da yok. Sizde benim gibi bir insansınız. Konum farkından başka hiçbir farkımız yok. Öyle değil mi? İnsani bir tavırla ve dille sizlere hitap ediyorum, art niyetsiz, önyargısız, tüm samimiyetimle. Öyleyse niye korkayım ki? Bendeniz bu topraklarda yaşayan, bu toprağın insanlarının dertleriyle dertlenen, kendince güzel düşleri olan, bu memleketin ve milletin hayallerinde ki yerde olmasını isteyen ve en önemlisi çocuklar için yaşayan bir insanım. Tamamen vicdanıyla düşünen, konuşan, yazan ve yaşayan bir insanım. Yazarken gözlerim doluyor bazen. Çünkü ekstra bir duygusallığa sahibim. Yüreğim çok ağrıyor ve acıyor. Garip bir insanım işte. En ufak bir şey karşısında aşırı duygulanıyorum. Belki de dünyayla münhasıran bu sebeple anlaşamıyorum ve bu yüzden dünyaya alışamıyorum. Bu ülkede adaletin egemen olması uğruna harcadım tüm ömrümü. Bir gün bile mülkiyet peşine düşmedim. Bir gün bile madde hırsıyla yaşamadım. Böyle bir yaşama alışınca da artık küçük şeyleri umursamamaya başladım. Millet dünyaya alışırken ben dünyasızlığa alıştım. Yaşayamayanlar varken yaşamayı sevemedim. Bana ne demeyi hiçbir zaman bilemedim, beceremedim. İnsansızlığa alışamadım ama dünyasızlığa alıştım. Ne bileyim dünyayı bir türlü sevemedim. Sevebilir miydim bilmiyorum, hiç denemedim. Dener gibi oldum beceremedim. Çok ağır geldi. İstesem becerir miydim? Kuşkusuz sonsuzcasına evet! Belki de alışmak adına samimi bir çaba göstermedim. Ya ne bileyim işte, gerçekten sevemedim dünyayı. Dünyayı derken elbette maddeyi. Daha çok maddeye sahip olmayı, sahip olduğum maddeyle dışımda ki dünya üzerinde tahakküm kurmayı kastediyorum. Çünkü maddeye odaklansaydım yaşamı kaçıracaktım iyi biliyorum. Ben düşlerimin peşinden koşmayı sevdim hep. Özgürce yaşamaya sevdalandım. Ve bir şeyi hak ediyorsam, benim istememe gerek yok, verilmeli dedim. Belki de insanları kendim gibi bildim. Hak ettiğimi alabildim mi? Elbette ki böyle bir dünya da namümkündür bu, söylemeye bile gerek yok. Çünkü nimetle dolu bir dünya ve o nimetin peşinde koşturan sayısız insanla lebalep bir dünya. Bendeniz biraz aykırı yaşayan bir insanım. Dünyaya göre sıkıcı bir insan. Sözlerim de, muhabbetim de can sıkıcı olur. Kayıtsız şartsız evet demeyi ve sorgusuz sualsiz tabi olmayı başaramayan bir insanım. Çünkü fikri temeller üzerinde yaşarım hayatı. Öyle laf olsun kabilinden yaşamam. Tıpkı laf olsun kabilinden boş söz söylemeyi sevmediğim gibi. Duyarlıyımdır, aşırı hassasımdır. Çünkü insanım ve insanlığın içinde yaşıyorum. Bu yüzden de insanla ilgili sorunlara duyarlı oluyorum. Keşke her şey hakikat temelinde ve hakikate göre olsa diyorum. İnsan odaklı olsa her şey ve insani olsa. Politikayı ve politikacıları, sizler zaten benden çok daha iyi bilirsiniz. Keza aydınları, din adamlarını. Ben bu dünyalarda hiçbir zaman samimiyet göremiyorum. Dünyayı birazda bu yüzden sevmiyorum belki. Çünkü dünyayı yönlendiren ve yönetenler bu dünyanın insanlarıdır kahir ekseriyetle. Onlarda hakikatten kopuk olduklarında, öyle bir dünyayı siz düşünün nasıl olur? Çünkü ne kadar samimi olursanız, iyilik peşinde koşarsanız, o kadar çok eziliyorsunuz bu dünyada. Keşke böyle olmasaydı! Bilmiyorum, dünyanın ve insanın özü bu mu? Sürekli sorguluyorum bunu kendi dünyam da. Sözlerim biraz karışık oluyor gibi ama konuşuyormuş, muhabbet ediyormuş gibi yazmayı seviyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bendeniz akademik konuşmayı, ölçüp biçerek yazmayı beceremiyorum ama elbette nezaketi de bilirim elhamdülillah. Bendeniz, duygularım yüreğimden nasıl akıp geliyorsa dilime, hiç bozmadan döküyorum dışarıya yani kalbimde ne varsa dilimde o var. Sizlerde, bendenizde fani insanlarız. Bugün varız yarın yoğuz. Yeri yurdu olmayan bir düş gibiyiz, kanatsız bir kuş gibiyiz. Gün gelecek uçup gideceğiz sonsuzluğa. Elbette bırakacağımız şeyler olacak geride. Hep iyilikle anılmak isteriz hepimiz. Hep ardımızda dua edenlerimiz olsun diye dileriz Allah’tan. Bu yüzden bu dünyada, vicdan, merhamet ve adalet temelinde varolmamız iktiza eder. Kuşkusuz da bu üçgende yaşamaya çalışıyoruzdur, kusurlarımızla, hatalarımızla. Ama öyle anlar olur ki, bizlerin haberimiz olmadığı zamanlarda ne suçlar işlendiğinin farkında bile olamayız. Binaenaleyh olabildiğince titizlikle ve hassasiyetle hareket etmek icap eder. İnsanın olduğu bir dünyada her şeyin olabilmesi mümkün görünüyor. Zira menfaatin bol, ahlakın az olduğu bir dünyadayız. Ve menfaat ne kadar yaşamak derdindeyse, ahlak o kadar yaşatmak emelindedir. Ki, dünya menfaatperest insanlarla doludur. Bunu en iyi sizler bilirsiniz. Çünkü bahusus politik arena bu minvalde işler, sizlerde en üst düzeyde dağıtan konumunda olduğunuz için bitevi karşılaşıyorsunuzdur menfaatperest kişiliklerle. Yaşadığımız hayat tecrübesi ve geride bıraktığımız insanlık tarihi bize bunun böyle olduğunu gösteriyor. Fani insanlarız nihayetinde ve ömrümüzü de faniliğe mahkûm etmemeliyiz. Dünya bir hiçtir ve boştur, içindekiler bir leştir. Dünya için kalpler kırılmamalı, insanlar üzülmemeli, yürekler acıtılmamalı ve ağrıtılmamalı bendenize göre. Aynı topraklar üstünde yaşıyoruz, aynı devletin çatısı altındayız ve en önemlisi biz insanlar kardeşiz. Bu topraklar ve bu devlet hepimizin. Kardeşçe, el ele, gönül gönüle yaşamalı ve böyle bir yaşam için gerekirse yaşamdan bile feragat edebilmeliyiz. İnsanlık ailesinin fertleri insanlık yasalarına göre kuşkusuz farklı farklıdır ve bu tabiidir. Zira Allah insanı halketmiş ama her birini diğerine benzetmemiş tıpatıp. Öyleyse farklılıklar zenginliğimiz olmalıdır, şikâyetimiz ve nedametimiz değil. Ne kadar güçlü olursak olalım, bu dünyayı muhakkak terk edeceğiz. Bu sebeple hayatımızı yaşarken, her hareketimizde, o kadar titiz, o kadar seçici, ölçüp biçici olmalıyız ki, bizi ebedi yanlışa mahkûm eden ve bizim hayatımıza fanilik kemendini vuran bir şey olmasın. Değmez ki, yemin ediyorum değmez ki, niye değsin ki? Üç kuruşluk bir dünya için, acılarla, sancılarla, kanla, terle, yaşla kazanılmış hayatlar niçin feda edilsin ki? Vicdanınızla hissedin bir kere lütfen, Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına. Yüreğiniz sonsuzluğa akıp gidiyormuş gibi hissedin. Duygularınız donmasın. Böyle bir şey olduğunda ve bir gün güçten, takatten düştüğümüzde ve o an, bir an dönüp maziye baktığımızda neler hissederiz ki? Devletin vazifesi affetmektir, bağışlamaktır, kanunlar emrinde olduğu için sonuna kadar cezalandırmak değildir. Tabi bu bahsettiklerim suçsuz, günahsız, masum insanlar içindir. Zira devlet istedikten sonra merhamet etmeden yargılayabilecek, tecziye edebilecek güce maliktir, işte hal böyleyken mühim olan devlet karşısında bir karınca misali olan insanları affedebilmektir olması gereken. Önemli olan güçlü olanları affetmek değildir, devlet karşısında güçsüz olanları, eli kolu bağlı olanları affedebilmektir. Affedilmeyen insanların yüreklerinde ki sızıyı, sessiz ve derin çığlığı duyumsayabilir misiniz? Her şey mantıkla anlaşılmaz ve her şey mantık değildir. Devlet istedikten sonra herkesin ekmeğine el koyabilir, başkaldıran başları ezebilir, canları alabilir ama marifet bu değildir. Birgün geriye dönüp bakacağız ister istemez insanlar olarak. Neler hissedeceğiz ya da bize neyi hissettirecek bıraktığımız hatıralar, anlar, eylemlerimiz? Marifet böyleyken, affedebilecek kadar merhametli olabilmektir. İnsanları yaratan devlet değildir ki. Allah’tır ve Allah herkese bu dünyada bir rızk ve doğuştan haklar vermiştir. Tamam, insanlar suç işlesin demiyorum ki ama affedilebilecek insanlar vardır diyorum ve vardır da. Bunu sizlerde çok iyi biliyorsunuz. Kudretli olanların suçlu oldukları halde affedildikleri bir dünya da, zayıf insanların suçlu olup olmadıkları vicdan terazisinde tartılmalıdır ve zayıf bir insan suçlu olsa bile affedildiği zaman aynı suçu işleyebilecek kudrete malik değildir ama kudretli olanları şımartmaz mı affedilmek ve marifet mi onları affetmek ve adalet midir böyle bir şey? Ayrıca herhangi bir suçtan dolayı hayatı lekelenen ve suçsuz oldukları anlaşılınca affedilen insanların hayatlarında bırakılan lekeler silinmeli ve itibarları iade edilmelidir. Yazıktır ve günahtır değil mi onlara? Böyle bir şeyi hiçbir vicdan tolere edemez değil mi Sayın Cumhurbaşkanım? Bir gece balkona çıkın ve yıldızlara bakın, o anda düşüncelerinizi affedin ve kendinizi tamamen yüreğinize düşen duygulara bırakın. Kendinizi hissedin, hayatınızı hissedin, dünyayı hissedin ve birgün kanatsız bir kuş gibi uçup gideceğinizi hissedin, aynı şeyi fecrin alacakaranlığında yapın sonra da hayatın içine atılın ve derin bir gözlem yapın. İnsanları gözleyin, nasılda garip olduklarını hissedin. Kendilerine güveniyormuş gibi dolaştıklarını ama aslında nasılda çaresiz olduklarını duyumsayın. Çocukları gözleyin. Bu dünya boş, saçma ve anlamsız Sayın Cumhurbaşkanım. Ve bir gün bırakacağız hepimiz, biz onu bırakmasak o bizi bırakacak.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 26-06-18, 23:01 #613
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bu dünyada artık ideal diye bir şeyin kalmadığı malumdur. İnsanlık reel olanın mahkûmudur. Reel politik diye bir tabirin dillerde pelesenk olduğunu sizler daha iyi bilirsiniz. Ve politikacılarında çok sevdikleri ve bitevi terennüm ettikleri bir tabirdir bu. Çünkü onların işlerini kolaylaştırmakta, onları anlaşılır kılmakta, onların her yaptıklarını doğru olarak kabul ettirmektedir. Maateessüf hakikat budur. Realizm dediğimiz şey, ne hazindir ki, vicdanı da ıskat etmiş bulunan bir şeydir. Reel politiğin merhameti, acıması yoktur, zira mutlak mantık kaideleri muktezasınca hareket eder. Çünkü dünyevi kazanımları hedefler ve bu tür kazanımların önüne engel çıkarılması çok tehlikeli bir şeydir, reel politik algıya göre. Reel politik ahlakı ötelemeye mahkûmdur. Çünkü ahlak dünya bağlamında ve dünyevi algıya göre kazandıran bir şey değildir, bilakis kaybettiricidir. Reel politik menfaati baz alır. Vicdandan uzak nice uygulamaların arkasında da bu telakki yatar. Tüm bunları, hayatın içerisinde hissederek yaşamadan ve doğal gözlem yaparak hayatı izlemeden algılamak ve anlamak muhal ender muhaldir. Binaenaleyh, gerçeklerden ve gerçekleri ifade edenlerden hazzedilmemektedir bu dünyada. Bu durum senlik, benlik kavgasının da fitilini ateşleyen şeydir. İnsanlar düşüncelere bakmamakta, söylenen düşünce benden mi, benden değil mi diye bakmakta ve benden değil diye görüyorsa, o düşünceyi dikkate almamakta ve beyan edeni itmekte tereddüt etmemektedir hatta tecziye etmeye bile varmaktadır işin boyutu. Velakin böyle bir şey insanlığın da gerilemesine sebep olmaktadır. Zira insanlığa terakki kaydettiren en önemli amillerden biri, belki de başta geleni düşünmektir. Hatta düşünce boyutunda gerileyen insanlık, bir düşüncenin kendinden olup olmadığını bile idrak edemeyecek derekeye düşmüştür. Zira nice düşünceler, karşıdakinin düşünceleriyle aynı olsa bile, bunun anlaşılmaması neticesinde maalesef ilginç ve komik tepkiler verilebilmektedir. Bu da insanlığın hangi boyutta olduğunun açık resmidir ve çok acıdır. Zira hakikatin tezahür etmesinin en önemli kaynağı, fikirlerin özgürce ifadesi ve nezaket çerçevesinde müsademesinden geçer. Ama bendeniz böyle bir şeyi yapamıyorum yani reel olana kayıtsız şartsız teslim olmayı benliğime kabul ettiremiyorum. Yapamamamın bir anlamı var mıdır? Kuşkusuz yoktur. Çünkü kahir ekseriyetin birbiriyle aynı paralelde olduğu bir dünyada, zıt yönde ilerlemek absürt ve anlamsız kaçmaktadır. Bu yönde inat edenlerinde acayip tabirlerle tavsif edildikleri aşikârdır. Böyle bir dünyada yine de idealler beslemek adına direniyorum. Fakat böyle bir dünyada ideallerin hiçbir getirisi yoktur, bilakis kaybettirmektedir. Bu yüzden bir ideal taşımak ve o ideal uğrunda yaşamak hiçbir anlam ifade etmemektedir. Buna rağmen ideallerime sımsıkı tutunmaya çalışıyorum. İnsanlığın boşluğa, yokluğa, saçmalığı ve anlamsızlığa sürüklenmesinin arka planında ideal aşkından mahrum olmanın etkisi büyüktür. Realizm, tüm insanlığı esir almıştır. Nice sorunların, sıkıntıların temelinde bu algı yatmaktadır. Politikacıların, aydınların, din adamalarının ve hatta servetlilerin bile dünyanın gidişatına ayak uydurmaları ve insanlığa ahlaki boyutta ve değerler boyutunda hiçbir artı değer katamamalarının arka planında da bu yatmaktadır. İnsanlığın yozlaşmasının, akıl kaybı yaşamasının ve bilincinin kararmasının etkenlerinden biridir bu durum, belki de en önemli etkenlerinden biridir. Bu durumda insanlığın sürüleşmesini, mankurtlaşmasını intaç etmektedir. Trajikomik bir haldir. İnsanına bir ideal aşılayamayan toplumların payidarlığı tehdit ve tehlike altındadır. Çünkü o toplum zaman içerisinde eriyip, tükenmekten kurtulamayacaktır. Zira o toplumun bekasını düşünen tek bir insanı kalmayacaktır. Mühim olan her ne pahasına olursa olsun insanları kazanmak değildir, insanlara bir ideal aşkı zerkedebilmektir. Korkuyu yenemeyen insanların bir ideale bağlanmaları ve kendilerini adamaları kabil değildir ve reel politiğin en büyük zararlarından, ideal politiğin en büyük handikaplarından biri de budur. Çünkü bir ideale bağlan insan muhakkak vicdanının sesine kulak verecek, attığı her adımı vicdanının sesinin eşliğinde atacak ve hayata derin anlamlar katacaktır ve insanlığı yaşatmak adına yaşayacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bendeniz nezaket temelinde ve uygun üslup çerçevesinde eleştiriye açık olduğum için, aynı kriterlere göre eleştirmeyi de tensip ve tasvip eden bir insanım. Zira eleştirinin olmadığı yer ölüler diyarıdır ve orada putçuluğun izleri görülür. Binaenaleyh, eleştiriden ari tek bir insan yoktur. Çünkü mükemmel ve mutlak iyi insan yoktur. Münhasıran Peygamberler eleştirilemezler, Onlarında eleştirilebilecek tek bir yönleri yoktur da ondan yoksa Onlar putlaştırıldığı için değildir bu. Zaten eleştirinin olmadığı bir yerde gerçek hükümsüzdür. Zira gerçek diye bir şey olduğu içindir ki, eleştiri vardır ve anlamlıdır. Çünkü eleştiri, gerçek baz alınarak yapılır. Ki, bendeniz için eleştirinin olmadığı bir yer cehennemdir. Zaten dünyayla, insanlarla ve insanlar üzerinde etkisi bulunan yapılarla bir türlü uyum sağlayamamamın ve anlaşamamamın nedeni de budur. Binaenaleyh, eleştiri kötü bir şey değildir, bilakis iyileştiricidir, yapıcıdır, yol göstericidir ve yaratıcıdır. Ki, ancak olgun insanların anlayışla karşılayabilecekleri hatta mutlu olacakları bir şeydir. Tabi, eleştiride, akıl ve vicdan temelinde, samimiyet çerçevesinde olmalıdır. Kırıp dökmek, vurup parçalamak için eleştiri yapılmaz. Yoksa ne yapana ne de yöneldiği yere hiçbir katkı sağlamaz ve hayata matuf bir getirisi de olmaz. Böyle bir şey de, yaşamı arzulayan insan için olmayacak iştir. Bu da hamakatlık örneğidir. Bir nevi fikir teatisidir eleştiri. Devlet bile eleştiriden muaf değildir ve olamaz. Zaten samimi olmayan insanlarda eleştiri yapamazlar, zira reel politiğe münafidir böyle bir şey, çünkü menfaatlere darbe vurur. Bu sebeple asıl korkulması gerekenler, sürekli sitayişe boğanlardır, hiçbir eleştiride bulunmayanlardır. Çünkü onlar devamlı olarak yeni menfaatler bulanlar ve menfaatlerine ulaşmak adına sitayişe boğanlardır. Bu yüzden eleştirinin olmadığı yerde terakki muhaldir, tedenni mukadderattır. Bendenizin düşün ve yazın platformunda ki gayretlerimde bu minvalde anlaşılmalıdır. Bir katkı sunmak çabasındayım münhasıran. Bendeniz olanla iktifa eden değil, olması gerekenleri oldurma yönünde mücadele veren bir insanım. Sayın Cumhurbaşkanım! Şöyle düşünün, okuyan insanın rahat olması ve her şeyi olduğu gibi tolere etmesi kabil midir? Durduğu yerde durmasının ve donup kalmasının imkânı var mıdır? Okuyan insanın düşleri, büyük rüyaları, idealleri olur. Okuyan insan yapmamayı yapamayan insandır. Yapmadığı zaman yangınlar içinde yanan insandır. Okuyan insan rahatsız olur, rahatsız olunca muhakkak rahatsız eder. Burada olumsuzluk var gibidir ama yoktur. Daha iyiyi istemek vardır burada. Daha güzele mülaki olmak çabası vardır. Eleştirinin olmadığı yerde bitmeyen yanlışlar vardır. Eleştirinin olduğu yerlerde ise yanlışlardan kısa sürede dönüş ve büyük bedellerden kurtuluş vardır. Bu da insanlık adına büyük bir kazanımdır. Ki, eleştirilerin en çok tevcih edildiği yerlerde, sizlerin bulunduğunuz yerlerdir. Çünkü hayatı dizayn ve tanzim eden, insanlığın mukadderatına etkide bulunan konumlarda bulunmaktasınız. Binaenaleyh, eleştiriden muaf olmanız kabil-i mümkün değildir. Haddizatında aksi durum tehlikelidir. Hz. Ömer gibi yüksek karakterli ve adalet abidesi olan büyük devlet adamları bile gaflete düşmekten imtina etmişler ve bitevi kendilerinin uyarılmalarını istemişlerdir. Yanılmıyorsam böyledir. Çünkü devlet adamlarının etrafları kendilerini saklayan kişiliklerle doludur ve onları sürekli yanlışa kanalize etme gayretinde olurlar. Eğer mütemadiyen sitayişe boğanlara kulak verilseydi ve gerçeğe göre konuşanlar sarf-ı nazar edilselerdi, yeryüzünde tek bir devlet var olamazdı ve insanlık cehennemi bir hayattan kurtulup huzur yüzü göremezdi. Öyleyse eleştiriyi büyük bir olgunlukla karşılamak ve ondan istifade etmek iktiza etmektedir, daha iyiye mülaki olmak adına.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 27-06-18, 21:47 #614
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Söyle düşünün, ruy-i zemin bir toprak ve insan da o toprağa atılmış bir tohum olsun. Fıtri olarak özgürlük toprağında yetişmektedir ve özgürlük içerisinde varoluşundan gelen haklara maliktir değil mi? Yani Allah’ın direkt olarak bahşettiği haklara maliktir ve o haklar hiçbir şekilde geri alınamaz. İnsan tecziye edilebilir belki ama varlığıyla varolan ve yaşamı ancak kendisinin varolmasıyla anlamlı ve mümkün olan hakları asla geri alınamaz. Çünkü böyle bir şey, yaşamı almaktır ve insanı yokluğa mahkûm etmektir ve hiçbir kimse kendisine yaşam bahşedilen insandan o yaşamı alamaz. Zira yaşamak imtihana tabi olmaktır ve imtihan bir kaderdir, ancak Allah’ın istemesiyle biter. Çünkü mevzubahis olan hakları kullar bahşetmemektedir kullara. Allah bahşetmiştir ve Allah’ın verdiğini kullar geri alamazlar, her ne şekilde ve her neyle olursa olsun. Yasalar olarak tavsif ettiğimiz şeyler arızidir ve orijininde nefsi hırsları ve arzuları mündemiçtir. Ve yasalar doğuştan gelen hakları almak ve kulları kullara kul etmek için değil, toplumsal münasebetleri tanzim etmek içindir ve ancak, bir insanın bir benzerine taammüden zarar vermeye teşebbüs etmesi neticesinde cari hale gelir. Bilakis aktive edilmesi muhaldir ve insan haklarına mugayirdir. Bir insanın, emek sarf ederek, ter, yaş ve kan akıtarak, büyük bedeller ödeyerek elde ettiklerini, nefsi hırsları ve arzuları tazammum eden yasalarla metazori almak ve yok saymak insanın varoluşuna münafidir. Ve bu da hakikatle, adaletle, hakkaniyetle tenakuz arzetmektedir. Böyle bir şey muhal ender muhaldir ve hiçbir şekilde, koşulda, şartta kabul edilemez. Suya, havaya, güneşe, toprağa muhtaçtır insan. Binaenaleyh, insan bunlarsız yaşayamaz. Bunlarsız yaşayamadığı gibi, tıpkı doğuştan varolan haklarını kullanmadan da yaşayamaz. Bunu sizlerde iyi bilirsiniz. Zira evlat ve torun sahibisiniz. Ve her çocuk kendi ailesi için kıymetlidir, değerlidir. Acılarla, sancılarla, ıstıraplarla yetiştirilmekte, büyütülmekte, yaşatılmaktadır. Kimi zaman sevindirmekte, kimi zaman da acılara gark eylemektedir. Hülasa; bir insançocuğunun hangi şartlarda doğduğunu, ne zorluklarla büyüyüp geliştiğini biliyoruz ve tabi özünde ne kadar da masum olduğunu. Yani kolay bir süreç değil. Varoluşu bir kozmosa tabi iken yaşamı kaosla doludur. Yasaların türeyişi de buna merbuttur. Yasalar kontrol edicidir, kaosu kozmosa tedvir eyleyicidir ama yok edici değildir. Hayatın nasıl bir şey olduğunu hepimiz biliyoruz. Paradokslarla doludur hayat. Tereddütlerle, belirsizliklerle, bazen açıklıklılarla ve olabildiğince zorluklarla doludur. Ve insançocuklarının yaşamları hiçte kolay değildir. Ve üstelik insançocuğu cahil, zalim ve dahi nankördür. İnsanı tanımadan ve anlamadan, hayatın ne olduğunu tam anlamıyla bilmeden, insana dair karar vermek imkânsızdır, verilirse şayet o kararın adil olma ihtimali çok düşüktür hatta muhaldir. Binaenaleyh, insanın doğuştan gelen hakları metazori gasp edilemez yasalar tavassutu ile. Mühim olan kalbe dokunmaktır, gövdeyi acılara gark eylemek değil. Kazanmaktır, kaybetmek değil. Bir devlet almaktan ziyade vermek için vardır, yok etmekten ziyade yaşatmak için vardır. Çünkü insan yaşarsa devlet yaşayacaktır. Ve insan ancak kendini yaşatan devlete saygı duyacaktır ve böyle bir devlete derin ve sarsılmaz bağlarla bağlanacaktır. Öyleyse yapılması gereken bellidir, takip edilmesi icap eden yol malumdur. Ve bu nefsen böyle değildir, Allah’ın kutsal ve sarsılmaz yasalarına göre böyledir yani itiraz imkânsızdır, gereğini icra ve ifa etmek ise vicdanın, merhametin, adaletin zorlamasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım! Öncelikle ifade edeyim ki; hüküm yalnızca ve yalnızca Allah’ındır (En’am-57) ve Allah’ın hükmüne mugayir hareket etmek insana yapılabilecek en büyük ihanettir. Allah’ın hükmü karşısında bulunan tüm hükümler geçersizdir. Bunu söylerken toplumsal ilişkileri tanzim eden ve devlet tavassutu ile icraya dönüştürülen yasalara ve devlet otoritesine muhalefet etmiyorum ama son tahlilde herhangi tereddütlü bir durumda vicdanın anayasasına da başvurmak iktiza ettiğinin altını çizmek istiyorum. Ve o durumlarında hangi durumlar olduğunu zaten başından bu yana mektubunun muhtevasına dercettim. Bahusus insanlığın fıtri hakları burada en öncelikli olanıdır. Ki, çoğu zaman denmekte değil midir, devletin verdiği bazı kararlar için; vicdan sızlatmaktadır diye? Çünkü Allah’ın hükmü tüm insanlığı ihata edip, tüm insanlığın menfaatine iken, sair hükümler münhasıran muayyen bir zümreyi ihata eder ve o zümrenin menfaatini gözetir. Bu hüküm isterse bir devletin hükmü olsun hiçbir şey farketmez. Bunu söylemekten imtina etsekte gerçek budur. Haddizatında söylenmelidir de. Lütfen, insanlık aşına, hayata sadece göz ucuyla bir bakış fırlatmak kifayet edecektir bunu idrak etmek için. Sayın Cumhurbaşkanım! Allah, Muhammed, Kur’an aşkına elinizi vicdanınıza koyunuz ve söylediklerim hakkında ondan sonra karar veriniz. Haksızsın diyorsanız, boynum kıldan incedir. Tüm benliğimle, vicdanımla, aklımla yemin ediyorum ki, boynum kıldan incedir. Zaten gerçekleri gizleye gizleye insanlık bu halde değil midir? Ya da gerçek biline biline tersi yapıldığı için insanlık bu halde değil midir? Zira devletlerin hükmüne temel teşkil eden ve orijininde nefsi hırları ve arzuları mündemiç bulunan kanunları ihdas edenlerde birkaç kişiden mürekkep bir zümredir. Öyleyse o hükümlerin benim doğuştan varolan haklarımı metazori gasp etmesine ve benim mukadderatım üzerinde etkin olmasına müsaade edemem. Elbette ki fiilen yapabileceğim bir şey yoktur ama vicdanımda asla onaylamam. Binaenaleyh, Allah’ın hükmü dururken, orijininde nefsi hırs ve arzuları tazammum eden ve münhasıran muayyen bir zümrenin menfaatini hedefleyen hükümlere bakamam ve ona göre verilmiş kararları tolere edemem, hiçbir kuvvet ve şahısta tolere ettiremez bunu bana. Böyle bir şeyi dikte etmek ise hakiki anlamıyla faşizmin ta kendisidir. Zerre miskal zekâsı çalışan ve bilinci aydınlanmış herkesin sükût edeceği bir çıkarımdır bu. Ha deniyorsa ki bana ne cins bir Müslümansın sen, eyvallah ben böyleyim. Çünkü ben kutsal hükümleri okuyan ve onunla bilgiçlik taslayan ve dahi onları menfaatlerime mülaki olma vesilesi kılan değil, o hükümlerin icrasını tüm benliğimle ve samimiyetimle arzulayan insanım yani mürai değilim, samimiyim. Keza, bir önceki yazımda bahsettiklerimi, bu ülkedeki tüm yargıçlarla tartışmaya açığım, beni ıskat edebilirlerse, bu topraklarda yaşamak hakkımdan feragat ediyor ve sürgünü kabul ediyorum. Tüm benliğimde hissederek, olabildiğince bilinçli olarak ifade ediyorum bunu, laf olsun kabilinden değil. Saçmalamıyorum, ahmakça konuşmuyorum, neticesinde gerekenin yapılmasını tereddütsüz istiyorum ve uygulanacak yaptırımı kesinlikle ittihaz ediyorum. Ya bendeniz onları ıskat edersem karşılığı ne olacaktır? Binaenaleyh, söylediklerimde bu kadar iddialıyım ve haklılığıma sonuna kadar inanıyorum. Ki, mutlak ve kutsal yasalarında bendenizi doğruladığını kesinlikle biliyorum. Bazı şeyleri fehmedebilmek ve kati hüccetlerle ispat edebilmek kalıplaşmış şeyleri hatmetmekle kabil olmaz maateessüf. Kâğıt paçavralarına geçirilmiş sözler hükümden sayılıyorsa, bir de fıtrata yazılmış sözlerden müteşekkil hüküm vardır ve o hüküm ne bozulur ne de düzletilmeye muhtaçtır. Ki, Allah’ın hükmü karşısında hangi hükmün geçerliliği olabilir, böyle bir şey kabil midir? Varsayın ki, bir insançocuğu mutlak haksız şekilde, haklarından, orijininde nefsi hırsları ve arzuları tazammum eden yasalar tavassutu ile mahrum edildi, tüm istikbali lekelendi ve sonradan bigünah olduğu aşikâr oldu, onun hakkını kim, nasıl, ne şekilde telafi edebilecektir? Ki, bu türden ne insanlar yaşamaktadır bu toplum içinde bizatihi bildiğim. Bunu hangi vicdan tolere edebilecektir? Bunu hangi adalet umdesi onaylayabilecektir? Bunun karşısında sızlamayacak bir vicdan var mıdır? Öyleyse bir insançocuğuyla ilgili işlem yapılırken kılı kırk yarmak iktiza etmez mi? Ya da o işlemi yapanın güvenilirliğinin test edilmesi icap etmez mi? Çünkü bu toplumda öyle aşağılık, öyle ********, öyle kanı bozuk, sütü bozuk yaratıklar vardır ki, bir insanın hayatını karatmak ya da o insanın sahip olduklarını ele geçirmek için iftira atmaya hazırdırlar. Devlet dediğimiz nedir ki? Eğer devlet, adaleti kâmilen icra etmeyecekse, varlığının anlamı ve hikmeti nedir ki? Söylediklerim idealistçe şeyler olduğu için belki bu dünyanın muhtevasına göre ağır gelmektedir ama suç benim midir? Kutsal yasalar benim ürünüm müdür, benim sözlerimden müteşekkil midir?
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 28-06-18, 21:00 #615
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Zat-ı Alinizden tüm kalbimle ve bilincimle bir şey istirham ediyorum; Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına, kutsal yasaları tertil, tedebbür, taakkul ile ve vicdanınızda hissederek ve dahi anlayarak ve ağlayarak bir defa okuyunuz lütfen. Elbette okuyorsunuz ama bir daha okuyunuz lütfen. Bir şey sormak istiyorum naçizane, yüksek müsaadenize sığınarak; biz niye okuyoruz? Gerçekten merak ediyorum ve olabildiğince samimiyetimle, ciddiyetimle ve tüm benliğimde hissederek soruyorum bu soruyu. Niye okuyoruz? En başta Kur’an’ı, sonra Aliya’yı, Şeriati’yi, Meriç’i, Topçu’yu, Nietzsche’yi vb. büyük beyinleri niye okuyoruz, sadece okumuş olmak için mi okuyoruz ya da bizlere laf olsun diye mi okuyun deniyor mütemadiyen veyahut okuyun derken haddizatında okumamamız mı isteniyor ama okumamız isteniyormuş gibi mi yapılıyor? Zira okuyanın muhakkak olarak bir şeyler yapacağı apaçık bir gerçektir. Çendan olumsuzluklara, yanlışlara karşı isyan edeceği muhakkaktır. Zira her okuyanda, eğer namuslu okuyorsa, bir vicdanın palazlanacağını herkes bilir. Misal; Aliya diyor ki; ‘’iyi insan olmadan, iyi Müslüman olamayız’’ şimdi ben bunu okuyup unutmam mı icap ediyor, saftirikten bir söz olarak mı algılamam gerekiyor, fırlatıp atmam mı lazım okuduktan sonra, üzerinde hiç düşünmemem mi iktiza ediyor ya da okuyup, üzerinde düşünüp, anlayıp, hissedersem ne olur? Ya da böyle yaptığım halde hayata geçirmeyi boş vermem mi gerekir? Sayın Cumhurbaşkanım! Cehalet insanlığı esir almışsa, bendenizi de esir alacak diye bir şey yoktur. İnsanlık hakikati algılamakta ve anlamakta sorun yaşıyorsa, bu bendenizin de sorun yaşayacağım anlamına gelmez. İnsanlık idealsizse, bu durum bendenizin de realizme teslim olacağım ya da olmak zorundayım anlamına gelmez. İnsanlık hakikatin icrasını umursamıyorsa ve duruma lakayt kalıyorsa, bu bendenizin de aynı şekilde hareket edeceğim anlamına gelmez. Bendeniz hem yüksek ülkülerden ve erdemlerden dem vuracam hem de dem vurduklarımın mutlak zıttı yönde eylemlerde bulunacam, bu nasıl kabil olabilir ki? İşte sorun burada Sayın Cumhurbaşkanım. Ya bilmiyoruz ama bildiğimizi sanıyoruz ya da biliyoruz ama umursamıyoruz ve uygulamaya geçirmiyoruz. Bu da hiçbir işe yaramıyor, hiçbir yaraya merhem olmuyor, bilakis insanlığın vicdanının kanamasına sebep oluyor biteviye. İşte benim derdim de, sıkıntım da budur. Bu paradoks çözülmeden, insanlığın gülmesi muhal ender muhaldir. İnsanlığı en temelinde kasıp kavuran ve acılardan acılara sürgün kılan şey budur. İnsanlığı ahlaksızlığa, vicdansızlığa, merhametsizliğe, adaletsizliğe ve zulme sevkeden bilinçsizlik durumunun ifadesidir bu. İnsanlık samimiyetsiz, ciddiyetsiz ve müraidir. Mebzul miktarda laf etmektedir (söz söylemekten zaten uzaktır, zira söz söyleyebilmek bazı şeyleri önkoşul kılar) velakin tek bir eylem yapabilecek kabiliyetten, kapasiteden, zekâdan uzaktır. Peki, bir şeyi okuduktan, anladıktan, hissettikten sonra, onu eyleme dökmezsek ne olur? Yani bunun anlamı nedir ki? Böyle bir şey olamaz ki. Bendeniz bir olguyu tüm boyutlarıyla algılayacağım, anlayacağım, kavrayacağım, ruhumda hissedeceğim ama o olguyu, mahiyetine mütenasip olaylaştırmaktan imtina edeceğim, yani bu nasıl kabil olabilir Allah aşkına? Bunu yapana ne denir ki, mutlak ve kutsal yasalar nezdinde kimdir bunu yapan? İnsançocuğu oturuyor öyle iri laflar ediyor ki, öyle büyük erdemlerden bahsediyor ki, sanırsınız dünyanın insanlık numunesi ama eylemine bir bakıyorsunuz, söylediklerinin mutlak zıttı. Burada bir algı, anlama ve kavrama sorunu yok mu hatta daha ötesi bir zekâ sorunu yok mu Allah aşkına Sayın Cumhurbaşkanım? Bendenizin isyanı bunadır işte. İnsanın kalbi temiz olmalıdır, insan dürüst olmalıdır ve ortaya konulan eylem kalbe dokunmalıdır! Kalbe dokunmayan her şey boştur.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bendeniz, vicdanının sesine bir an bile kulak tıkayan bir insan değilim, bugüne kadar olmadım ve ilanihaye de olmayacağım. Çünkü bugün varım, yarın yokum, her hâlükârda fani bir insançocuğuyum, bir gün bu gövde takatsiz kalacak ve bu can yuvadan uçup gidecek, bir gün otlar, çiçekler büyüyecekler üzerimde. Bir gün unutacaklar geride bıraktıklarım. Karanlık, ışık ister değil mi? Ya karanlığa yakacak bir ışığım olmazsa ne yaparım? Sizlerde bilirsiniz ki, herkes ateşini de, ışığını da, gülünü de kendisi götürür yanında. Öyleyse bu dünyada vicdanla yaşamak en iyisidir, en güzel yaşamaktır, çendan kötülüklerden kendini korumanın en sağlıklı ve sağlam yolu budur. Keza karanlığını aydınlatabilmek, gülünü koklayabilmek ve ateşini söndürebilmekte buna bağlıdır. Üstelik bir ideale bağlanmanın ve insanlık namına yapılabilecek bir şeyler yapmanın ve ulvi değerlere kendini adamanın da en kesin altyapısı budur. Zira ancak vicdanı işleyen insan bu yönelimde bulunabilir. Çünkü vicdanı aktif olan hissedebilir ve merhamet edebilir ve ancak hissedip merhamet edebilenler insanlık adına bir şeyler yapma derdini taşıyabilirler. Dünya acı doludur, zorluk doludur, kan doludur, dünya merhamet bekleyen mazlum ve masum insanlarla doludur ve dünya zalimlerle doludur. Eğer vicdanımın sesine kulak tıkarsam, mazlumların ve masumların çığlıklarını da işitemem ve ödevimi bihakkın ifa edemem. Bu korkunç bir şeydir biliyor musunuz? Merhamet etmeyene Allah merhamet etmeyecektir, bağışlanmak isteyen bağışlamasını bilecektir. Bendenizi yöneten dinamikler; aklım ve vicdanımdır ve bu bademada böyle olacaktır. Bu kötü müdür, yanlış mıdır, hakikate ihanet midir, kutsal yasalara isyan mıdır? Vicdanımın sesi, hiçbiri değildir diyor bana! Vicdanın sesinin gerçekte kimin sesi olduğunun da çok beliğ ve sarih olarak bilincindeyim. Eğer madde manadan mahrumsa o maddenin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Ruhsuz beden neye yarar? İnsanın gövdesinde, insanı iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, dürüstlüğe sevkeden bir ruh yoksa o gövde hiçbir işe yaramaz değil mi? Bunda hemfikir olduğumuza kaniyim. Ki, zaten gerçeğin kendisi de ve olması iktiza eden de budur, aksi düşünülemez bile. İnsanlığın maddi birikimlerine değer katan şeyde, o birikimler uğruna harcanan emek, akıtılan kan, dökülen yaş ve terdir. Binaenaleyh, kuşku yok ki, bir ülkede maddi değer üretmek ya da maddi değerlerin bizatihi kendileri sonsuz önemlidir, zira terakkinin göstergesidir. Velakin, bir ülkede insanların manevi bir mutluluk içinde yaşamaları tüm maddi şeylerden daha önemlidir. Zira insanın o maddi şeylerden istifade edebilmesi manen mutlu olmasına merbuttur. Sağlığınız yoksa, hangi yiyecekten, içecekten, giyecekten haz alabilirsiniz? Mana âlemimde mutmain değilsem, maddi âlemde ki şeylerden hangi haleti ruhiye ile istifade edebilirim? Maddi olgular, eğer manevi olguları mündemiç değillerse, maddi olgulara karşı hangi güzel duyguları besleyebilirim ki? Maddi bir şeyi sevebilmem, ondan derin bir haz alabilmem ve ona kopmaz ve sarsılmaz bir bağla bağlanabilmem için, o madde içinde ki manayı sonsuzcasına yaşama zevkine erişmem iktiza etmez mi? Sayın Cumhurbaşkanım! Hayat çok garip, yaşamak çok zor, insan acayip! Kalbe dokunuşlarda bulunmadıktan sonra her şeyin varlığı hiçliğe ve anlamsızlığa mahkûmdur. Münhasıran hissetmek gerekiyor!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bu evrene şahitler ve şehitler olmaya geldik. Bilincim aydınlandığından bu yana şahitlik ediyorum ve etmeye de devam edeceğim. Armağan edilen bir ömrün sahibiyim ve bu ömür bir emanet bana. Bu dil, bu göz, bu kulak, bu akıl, bu kalp, bu vicdan, bu ayak, bu gövde bir emanet bana ve bu emanetleri mahiyetlerine mütenasip aktive etmek mecburiyetindeyim. Bilakis yanarım ve insanlığın yanmasına göz yummuş olurum. Velakin bendeniz zalimlerden olamam! Kaosun egemen olduğu, anlamsızlığın hüküm sürdüğü, insansızlaştırılmaya çalışılan bir evrendeyim. Nice zorluklarla mücadele etmekteyim. Yalan savruluyor, hakikat kavruluyor burada. Samimiyet, ciddiyet, dürüstlük ara ki bulasın. -Mış gibi yapılıyor, yaşanıyor münhasıran. Gerçeği haykırmak en kutsal ödevi olanlar bile gerçeği haykırmaktan korkuyorlar, çünkü kaybedecekleri çok şey kazanmışlar ve elde edecekleri daha çoook menfaatleri bulunmaktadır. Ne acıdır değil mi böyle yaşamak ve böyle yaşanılan bir dünya da yaşamak en acısıdır? Böyle bir evrende gerçeği haykırmanın yüce bir erdem ve gerçek bir devrim olduğuna inanıyorum. Milyarlarca üyesi olan bir ailenin ferdiyim. Sayısız olgulara ve o olguların olaylaşmalarına muhatabım. Tek bir dilin, hiçbir yüce hakikati söylediğine şahitlik edemiyorum. Dillere pelesenk olmuş bir söz var; böyle gelmiş böyle gider, sen mi düzelteceksin dünyayı, sana dokunulmuyorsa otur oturduğun yerde? Oysa dostların sessizliği unutulur mu sanır insanlar? Ve işte bu sözlerle, her şey mubah olarak görülmüş. Hakikatlerin dillendirilemeyip gizlenmesi, ahlaksızca yaşanması, adaletin çiğnenmesi, zulmün tolere edilmesi, haram yemenin normalmiş gibi görülmesi ve maateessüf kanıksanmış olması, insanların cahilleşmesinden rahatsız olunmaması, dostun yanlışlarının bile doğru gibi kabul görmesi ve umursanmaması, kul hakkına tecavüzün normal bir şeymiş gibi algılanması vb. nice şeyler artık değersiz görülmektedir. İnsan kendini küçültmüş, basite indirgemiş, hiçleştirmiştir. İnsan, maalesef insanlığını kaybetmiştir. İnsan, imtihanı kaybetmiştir! İnsan, insanın cenneti olacağına kurdu olmuştur ve bunda hiçbir mahzur da görmemektedir. Herkes bir şekilde yaşamanın yolunu bulmanın ve bu uğurda değerlerinden gerekirse nasıl taviz verebileceğinin stratejisini yapmanın ve yaptığı bu hareketi ne şekilde meşrulaştıracağının derdindedir. Hülasa; insan düşmüştür! İşte münhasıran bu sebeple insanı savunuyorum, çünkü insanın düştüğünü görüyorum ve biliyorum. Bitevi takip ediyorum her şeyi, izliyorum, gözlüyorum ve bir gün yaşanan her şeye tanıklık edeceğim ve her şeyi tüm teferruatıyla anlatacağım. Anlattıklarım sadece gerçekler olacak. Ve bendeniz masum olacağım! Kuşkusuz suçlular burada insanlık mahkemesinin huzurunda, orada ise büyük mahkemenin huzurunda yargılanacaklar. Binaenaleyh, herkes nasıl yaşadığına olabildiğince dikkat etmeli, yaptıklarını bin düşünüp bir yapmalıdır. Herkes yapması gerekirken yapmadıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden muhakkak sorulacaktır. Tanığı olmayan davalar kuşkusuz utançla neticelenecektir. Kimse şahitliğinden dolayı hesaba çekilmeyecektir, çekilemez de. Ama suçlular muhakkak işledikleri her suçun hesabını eksiksiz verecekler ve karşılığını da eksiksiz göreceklerdir. Hiçbir insançocuğu hiçbir şeyi görmese de, hiçbir şey Allah’ın bilgisine gizli değildir. Allah; el-Kahhar’dır, el-Adl’dır, el-Muntakim’dir ve zerreden zerrata tüm varlığın Malikidir.

Sayın Cumhurbaşkanım! İlk evvelde bir şeyi ifade edeyim; bugün, bu topraklarda, ağzınızdan çıkacak her söz bir kanun hükmünde olacaktır, çeyrek asırdır bu ülkede egemensiniz. Şimdiki zaferinizle bu egemenliğinizi perçinlemiş oldunuz. Şimdi sizlerden bir istirhamım olacak; bu toprakların ekseriyet çocukları masum ve mazlum Anadolu çocuklarıdırlar ve aldatılmaktadırlar, ezilmektedirler, sömürülmektedirler bu memleketi dört koldan ele geçirmiş şebekeler tarafından, hiçbir işlerini rahatlıkla görememektedirler ve her olumsuz durumda mağdur olanlarda bu toprağın çocuklarıdırlar. Küresel emperyalizmin yerli işbirlikçisi olan bu şebekeler gizli işgallerini hiç farkettirmeden sürdürmektedirler, çünkü fark edildikleri an gizli saltanatları tehlikeye girecektir ve sürekli göze batacaklar, sorgulanmaya başlanacaklardır, nihayetinde de bu toprağın çocuklarının farklı tepkiler vermeye başlamalarına neden olacaktır bu durum. Böyle bir şeyin bu şebekeler için ne kadarda tehlikeli olduğu malumdur, bunu onlar çok iyi bilirler. Bu yüzden de işlerini sessizce kotarmakta, rantlarını kolayca sağlamaktadırlar. Bunun böyle olduğuna dair mutlak ve küçük bir gerçek sunayım; münhasıran vatan uğruna şehit olanlara bakmak kifayet edecektir bu gerçeği fehmedebilmek için. Başka hiçbir şey söylemeye lüzum yoktur ama söylendikten sonra da söylenecek şey çoktur. Aldatılan, ezilen ve sömürülen Anadolu çocuklarının muayyen bir yerleri, yurtları, tarafları yoktur, her yerdedirler, her taraftadırlar. Tıpkı şebekelerinde her yere, her tarafa sızdıkları gibi; politika dünyasına, din dünyasına, yazılı ve görsel basın dünyasına, entelektüel dünyaya, bilim dünyasına vb. Bu toprakların çocuklarının cehaletleri mütemadiyen sömürülmelerini intaç etmektedir, zira sormayı ve sorgulamayı bilmemektedirler. Şebekelerin de tilki gibi kurnaz olmaları mütemadiyen sömürmelerinin en kolay yolunu bulmalarını sağlamaktadır, çünkü sömürebilmek için oyuncaklar üretmekte pek mahirdirler. Şimdi burada, bu görünmeyen ve görünmediği içinde fark edilmeyen, bir yanda ki egemenliğe ve diğer yanda ki mahkûmiyete artık bir nihayet verilmesi icap etmez mi? Sahip olduğunuz güçle bunu en kolay yoldan ve hiçbir handikapla karşılaşmadan yapabilecek sadece siz varsınız. Bu toprağın çocuklarının yardımıyla da çok kolay bir şekilde yapabilirsiniz. Lütfen bu gizli işgale bir nihayet veriniz, vermek için bir adım atınız. Bu yolda önünüzde hiçbir engel bulunmamaktadır. İşte o zaman bu topraklarda en sahici, en gerçekçi ve en kalıcı devrimi gerçekleştirmiş olursunuz ve isminiz tarihe geçer. Keza, nice sebeplerle, cehaletlerinin kurbanı olan insanları çok iyi tefrik edip bağışlamak ve yeniden uhuvveti tesis edip, birliği, beraberliği perçinlemek sonsuzcasına mühimdir. Çünkü burada da işin özünde yine kurban olanlar masum ve mazlum Anadolu çocuklarıdırlar ve bunu sizlerde çok iyi bilmektesiniz, onları kurban verenler ise küresel şebekelerin işbirlikçisi olan yerli şebekelerle işbirliği ederek hareket edenlerdir. Hatta burada yekpare Anadolu çocuklarına ve bu topraklara karşı tertiplenmiş çok derin ve gizli bir tezgâh bile olabilir, olay tüm teferruatıyla sarahaten tetkik ve tahkik edilmelidir, bu toprakların çocuklarını birbirine düşürmek ve ebedi bir kavganın fitilini ateşlemek gibi. İnsanların akıllarını ve bilinçlerini iptal ettikten sonra kullanılmaya elverişli hale getirmek çok kolaydır ama bu hale getirilmiş insanlar mutlak olarak suçlanabilirler mi, işte tam da burada mutlak ve kutsal yasalara müracaat etmek insani bir sorumluluk ve ıskalanamayacak bir kulluk vazifesidir. Hakeza, bunların içlerinde kesinlikle ve kesinlikle mutlak suçsuz olanlar da bulunmaktadırlar ve hatta keskinlikle vardırlar. Önemli olan başı koparmaktır, baş kopmadan gövdenin cılız azalarının tesirsiz bırakılması hiçbir anlam ifade etmeyecek, bilakis daha büyük sorunların kaynağı olacaktır. Vicdanınızın sesini dinleyin ve hayatı tüm boyutlarıyla tertil, tedebbür, taakkul ile okuyun, Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık şahit olsun ki hakikat kesinlikle ve kesinlikle budur. Bilakis, bu toprakların çocuklarının mukadderatları bitevi aldatılmak, ezilmek ve sömürülmek olacaktır. Bu toprakların mukadderatı da bir milim bile ileriye gidemeyip bitevi geriye gitmek olacaktır. Bendeniz, bu dünyada hakikatten inhiraf edip hakikate ihanet edenlerin birgün bendenize hakikatle nasıl geleceklerini gerçekten çok merak ediyorum. Onlara nasıl davranacağımı bilemiyorum. Acıyıp hoş mu göreceğim yoksa yüzlerine mi tüküreceğim şu an bir şey düşünemiyorum. Zira hakikate farkında olarak ihanet etmişse bir insan, bana gelipte hakikat budur ve tabi ol diye nasıl söyleyecektir gerçekten tüm benliğimle ve bilincimle merak ediyorum. Elimizi vicdanımıza koyalım ve kutsal yasaların sarsılmaz, bozulmaz mutlak umdelerini ve hükümlerini hatırlayalım lütfen. Çünkü birgün bu dünya, bu hayat, bu ömür gidecek ve bizler, o yasalarla karşı karşıya kalacağız, hiçbir çaresi yok bunun.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 29-06-18, 19:15 #616
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Maalesef okuyan bir toplum olamamak öyle felaket bir şey ki ve okumayan bir toplumda konuşmayı, bir fikri beyan etmeyi başarabilmek, bir olguyu ve olayı en dibine kadar değerlendirip ve tetkik ve tahlil edip, her şeye çok geniş perspektiften ve muhtelif boyutlardan bakabilmek öyle zor, öyle zor ki bunu anlatmak bile kolay değil. Okumayan bir toplumda hakikati izah ve izhar etmek bile handiyse büyük bir suç teşkil ediyor. Hatta düşünmek bile idamlık sayılabilir. Okumayan bir toplumda her şey alelade yapılıyor ve bu da her şeyin şirazesinden çıkmasını tevlit ediyor. Hiçbir meseleyi, konuyu, olguyu ve olayı dip derinliğine değin, ilmi ve bilmi temellerde teati edemiyorsunuz. İsteseniz de bu mümkün olmuyor, çok düşük düzeyde ve sığ bağlamda konuşuluyor her şey. Okumayan bir toplumda çirkin olan şey garipseneceğine, güzel olan şeyler garipseniyor. Kötüye şaşırılmıyor, iyiye şaşırılıyor. Çünkü okumayan toplum zamanla çürüyor, vicdanen, ahlaken ve erdemler boyutunda çürüyor, tefessüh ediyor ve buna alışkanlık kesbediliyor, nihayet normal olan bu oluyor. Bundan sonra da tersi bir durum olduğu vakit şok olunuyor. Ne kadar üzücü ve acı verici bir sosyoloji ve psikoloji değil mi? Bu toplum nasıl böyle oldu, bu hale nasıl geldi? Böyle bir toplumda, okumayan, okuyanı ekarte ediyor. Tıpkı haram paranın, helal parayı vb. ekarte ettiği gibi. Bir defa okumayan bir toplumun felsefesi olmuyor, her şey felsefesizlik temelinde işliyor, yapılıyor, yürütülüyor, bu da hiçbir zaman istenilen düzeye ulaştırmıyor. Okumayan bir toplumun fertleri soracak soru bulamıyor, sorgulayamıyor, anlayamıyor, sağlıklı bir iletişim dili kuramıyor, nihayet cehaletin karanlığında boğuluyor ve tükeniyor, bu da yaşamı öyle zorlaştırıyor ki, yemin ediyorum resmen cehenneme döndürüyor. Okumayan toplumun fertleri hep başka akılların kararlarına, başka vicdanların seslerine, başka iradelerin arzularına boyun eğiyorlar, özgürlüklerini ve iradelerini yitiriyorlar, sorumluluklarını üzerlerinden atıyorlar ve zımni bir köleliğe geçiş yapıyorlar. Okumayan bir toplumda insanların birbirleriyle anlaşabilmeleri kabil olmuyor, zira karşıdakini anlayabilmenin imkânı bulunmuyor ilk evvelde. Hatta konuşulmuyor bile. Çünkü okumayan toplumda münhasıran dünya konuşuluyor ve dünya konuşula konuşula insanların beyni ölüyor, ruhu yanıyor, zaman içinde durum öyle bir hal alıyor ki, artık konuşsanız bile hiçbir şey anlaşılmıyor, bir yaratık gibi algılanıyorsunuz. Dahası siz bir tehdit ve tehlike olarak algılanıp yok edilmeye çalışılıyorsunuz, filhakika istikbal yok ediliyor ama bunu idrak edecek kafa da bulunmuyor böyle bir dünyada. Netice, tam bir fecaat! Çünkü dünya, beyni ve ruhu öldürüyor. İşte bu sebeple de sorunlara çözüm önerileri getirdiğiniz zaman çok yanlış anlaşılıyorsunuz. Haddizatında konuşulması iktiza eden o kadar çok mesele, çözüme kavuşturulması iktiza eden o kadar çok sorun var ki, münhasıran malum toplumsal yapı yüzünden, birini açarken diğeri kaybolup gidiyor, insanın aklında ve kalbinde sayısız sezgiler tebeyyün ediyor ama bu sezgileri o anda yakalamak kabil olmuyor, eğer bu kabil olsaydı nice meseleler daha sarih olarak izah ve izhar edilebilirdi. Ama inşaAllah yine de etmeye gayret edeceğim. Hem sorunları tespit edeceğim kendimce hem de naçizane çözüm önerilerimi getireceğim.

Sayın Cumhurbaşkanım! İnsanlar maalesef yobaz. Burada ayrım yapmıyorum. Her kesimin dâhilinde mebzul miktarda yobaz var. Hem öyle yobazlar ki, ilk hallerinde donup kalmışlar. Emin olun ki, hala çocukluk evresindeler. Ne büyük dert! Daha bunun yetişkinlik evresi var, gençlik evresi var, olgunluk evresi var, yaşlılık evresi var. Bu gidişle bu evrelere ne zaman erişilecek ve insanlık ne zaman kendini bilecek, kendine gelecek? Meçhul! Her şeye at gözlüğü ile bakmaktan usanmamışlar, usanmıyorlar hatta utanmıyorlar. Dünyanın kendi çevrelerinde döndüğüne kesinlikle inanmışlar. Önyargı çok ileri düzeyde egemen olmuş ve kafaları esir almış. Ne bakış açılarını ne de kendilerini bir türlü değiştiremiyorlar insanlar. Çağı okuyamıyorlar, anlayamıyorlar, yorumlayamıyorlar. Hakikati okuyorlar ama anlamıyorlar. Hakikat, kendini, bu türlerin gözlerine sokuyor ama ne mümkün asla anlamıyorlar. Yaaa hakikat gözlerinin önünde, tam önünde ama göremiyorlar, görseler de fark edemiyorlar, fark etseler bir türlü idrak edemiyorlar. Küçücük ve basit bir dünyalık karşısında öyle mesut ve bahtiyar oluyorlar ki, acı bir tebessüm konuveriyor suratınıza. Çok basit şeyleri önemseyerek, çok büyük iş yaptıklarını ya da işler yapacaklarını sanıyorlar. Küçük ve ucuz bir menfaati elde ettiler mi, isterse dünya batsın umurlarında bile olmuyor, yeter ki onlar kazandıklarını kaybetmesinler. Galiba diyorsunuz felsefesizlik, akılsızlık, düşüncesizlik böyle bir şey. Başka bir şey gelmiyor ki aklınıza. Çünkü gerçekten çok acayip bir durum bu durum. Ruhlar ölmüş hissedemiyor, beyinler ölmüş düşünemiyor. Gövdelerinde ki zincirin ağırlığını duyumsayamıyorlar. Böyle bir psikolojiye sahip insanlık nasıl ilerleyebilir, tarihe yön verebilir, büyük medeniyetlerin banisi olabilir? Bu kabil-i mümkün değildir. Hayatı bedelsiz yaşamak istiyorlar, isteklerine bir bedel ödemeden kavuşmak istiyorlar. Buna da inanıyorlar haaa. Gerçekten inanıyorlar. Öyle yüksek perdeden konuşuyorlar ki, konuşmaları istikametinde hiçbir eylem yapmıyorlar, vallahi yapmıyorlar ama sonuç bekliyorlar. Bir düşünceleri olduğuna gerçekten inanıyorlar ama yok olduğunu bilmiyorlar. Benim düşüncem var demekle, istediklerini alacaklarını sanıyorlar ve bundan yana eminler. Vay beee diyorsunuz içinizden, nasıl yani diyorsunuz, hayretler içerisinde kalıyorsunuz, durumu olanca berraklığıyla bilseniz de. Ne kadar da trajikomik bir haldir ama inanmışlar ve kabullenmişler. Burada ileri boyutta bir cehaletin gizli olduğunu bile fark edemiyorlar. Hayat bedel ödemeden neyi verdi ki insana, rüyalarına kavuştursun? Ne tür bir cehalettir bu ya Rabbim? Sorunlar belli, çözümler belli, gerçekten çok belli, ama belli olan şeyi siz ifade ettiniz mi çok acayip şekilde itham ediliyorsunuz. Ne tür bir gaflettir, dalalettir, cehalettir bu vallahi anlamıyorum diyeceğim ama keşke anlamasaydım. İnsanlık cahil, insanlık gafil, insanlık dalalet içinde ve hatta kendi kendine ihanet içinde. Gerçek çok ama çok acıdır ve acıtır!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 30-06-18, 19:50 #617
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Zat-ı Alinize birkaç sorum olacak ama ilerleyen zamanda ya da bir sonra ki mektubumda. Dünya öyle boş ki, hiçbir şeyi umursamıyorum. Bazen yaşamak bile istemiyorum. Çoğu zaman yetsin, buraya kadarmış dediğim bile oldu ama olmadı. Yani bu kadar! Bendeniz, şiiri, şarkıyı, çiçeği, böceği seviyorum. İnsanı ve özgürlüğü seviyorum. Bir çocuğun gülümsemesine bitiyorum, ölüyorum. Sadece anı yaşayan, ne dünden ne de yarından haberi olmayan çocuklarımızın gülümsemelerine. Aslında ne güzeldir anı yaşayabilmek, keşke yaşayabilsek! Bir çocuk olaydım, belki de ne dünyanın kirine bulaşmış olurdum ne de dünyanın kötülüklerini tanırdım. Bir kuş olsaydım da uçsaydım şu mavi göklerde diyorum bazen iç sesimle diğer kendime. Gökyüzünde süzülen kuşlar büyük bir heyecan veriyorlar bana. Bazen, görünmez bir şey olaydım da, çocukları katleden cellatları yeryüzünden süpüreydim dediğim anlar oldu. Bir dağda yaşamak ve o dağın zirvesinde haykırmak istedim çok zaman, suçlularla dolu şehirlerin karanlığına, belirsizliğine, *****liğine karşı. İnanır mısınız çok dar sokaklardan, fikirsel evrelerden geçtim geldim. Ter ve yaş akıtarak, emek sarf ederek, gövdemi eriterek verdim kavgamı. Aklımla, kalbimle fikriler edindim ve yine aklımla, kalbimle edindiğim fikirlerden vazgeçip, başka fikirlere yelken açtım. Hiçbir yerde tutunamadım, çünkü ne tutunabilirdim ne de tutabildiler. Zira bendeniz aklıma ve vicdanıma kulak verdim her zaman. Kendi kendimle savaştım. Bir yanardağ gibiyim inanır mısınız? Bugüne kadar hiçbir yerde samimi ve gerçekçi bir kavga görmedim. Kavgalar hep dünya için verildi, elanda aynı izi sürüyor insançocukları. Dünya için kavga vermeyi çok salakça buluyorum. Yaşayamadıkları, yaşayamayacakları dünya için kavga veriyorlar. Yaşamak için değil, sahip olmak için veriyorlar kavgayı. Çok ucuz, basit, anlamsız şeyler uğruna kavga verildiğini gördüm ve bugünde dünden farksız bir şey göremiyorum. İnsan maalesef kendine ihanet etmiş ve kendini inkâr etmiş. Küçücük, basit, ucuz menfaatlerinin ardına düşmüş ve karakterini yolda bırakmış, çiğneniyor karakteri ama o artık unutmuş bile ne bıraktığını geride. Bendeniz için bu sefil dünya, sefaletin şarkısını terennüm eden insanlığın dünyası, o kadar boş, saçma ve anlamsız ki, zerre miskal haz almıyorum. Etim, ruhum, kanım, terim, tenim, yaşım, tüm gövdemle özgürlüğüm ben. Çok büyük ülkülerin, belki de hayaller ötesi rüyaların peşindeyim. Başkaları ütopya diyorlar onlara ama bilmiyorlar ne olduğunu ve ne dediklerini. Keşke bilselerdi, hiç üzülmezdim. Belki de bu yüzdendir böyle duygularım. Zira dünya devasa bir mahpushane gibi geliyor bana. Arabalar, evler, dükkânlar, servetler vb. he şey devasa mahpushanenin fanusları, dar ve karanlık koridorları, ağır zincirleri gibi geliyor bana. Dünyayı elde edemediğimden değil bu, istesem elde ederim ve nasıl elde edildiği de malumdur. Ama bendeniz maddeyi sevmiyorum, maddeye sahiplenmeyi sevmiyorum ya da maddeye sahiplenme yöntemlerine ve maddenin sahiplenilme sebebine karşıyım. Sus diyorlar, kendi işine bak diyorlar, belanı mı arıyorsun diyorlar. Valla billa umursamıyorum. Böyle pislik bir dünyanın neyini umursayayım ki? Karanlığın, cehaletin, ***********liğin, ufkumuzu kapladığı bir dünyada kalmak mı ya da kalmak için kavga vermek mi? Yemin ediyorum akıl kârı değil ve ahmak işi. Bir varmış bir yokmuş gibi hayat, göz açıp kapayıncaya kadar tükeniveriyor. Niye susayım, niye korkayım, niye insanım, niye varım diyorum. Soruyorum, sorguluyorum, cevap bulamasam da yapıyorum bunu. Belki bu dünyada sonsuz olsaydım daha farklı olurdum, dinlerdim insanları ama maalesef sonsuz değilim ve bu yüzden yaşamayı seçtim ben. Yaşamayı derken, işte canlı kalayım, dünya da olayım değil, yaşamak sevincini en dibine dek duyumsamayı seçtim. Belki…

Sayın Cumhurbaşkanım! Cevabını çok merak ettiğim birkaç şey var naçizane. Haddizatında sorularıma insançocuklarının verecekleri cevabı biliyor gibiyim ama yine de merak ediyorum ve zat-ı alinize sormak gereği duyuyorum. Sorum insançocuklarına değil çünkü. Zira dediğim gibi, onların cevaplarını biliyor gibiyim. Garip bir his bu. Sözcüklere bürünemeyen bir his. Sezgi mi demeliyim yoksa, bilemiyorum. Beynimin göklerinde milyarlarca düşünce bulutu uçuşuyor. Duygularımın sonu yok, kalbim uçsuz bucaksız bir deniz gibi. Daha önce detaya girmeden öylesine değindim geçtim. İnsan niye okur ya da niye okumalıdır yahut okumalı mıdır? Okuyun derken, okuyun diyenler bunda samimi midir? Samimi değilse niye okuyun demektedirler? Okuyun diyenler, okuması gerekenler okuyunca kendilerinden olacaklarını ve kendileri gibi düşüneceklerini mi düşünmektedirler de okunmasını istemektedirler? Ya da neyin okunmasını istemektedirler? İstenilenlerin okunmasını istemek ahlaki midir? Bendeniz okuduğum zaman başkaları gibi düşünmezsem, kendileri gibi düşünmediğim başkalarınca cezalandırılabilir miyim ve böyle bir şey, kutsal ve mutlak yasalara uygun mudur? Ya da okuduklarımdan anladıklarımı özgürce ifade edebilir miyim, edemezsem şayet niçin okuyayım? Bendenize oku deniyorsa, niçin oku deniyor, okuduğum zaman ne olur, okumak sonucunda olduğuma katlanılabilinir mi? Ya da bendenize işkence mi edilmek isteniyor? Özgürce düşünmemin önüne barikatlar konulacaksa, okumamın anlamı nedir? Keza; Müslümanız ve Müslüman bir ülkede hayat sürüyoruz değil mi? Yanlış mı düşünüyorum diyorum, hayır gayet doğru düşünüyorum diye biliyorum. Ama bendeniz nasıl Müslüman olacağımı bir türlü anlayamadım. Valla billa anlayamadım gitti. Bendenize birilerinin ama dinden anlayan birilerinin nasıl Müslüman olacağımı gerçekten izah etmelerini çok istiyorum. Yani Kur’an’ı okuyorum, okuduğumu anlama gayretinde oluyorum, anladığımı yaşama çabasına giriyorum ama Müslüman bir ülkede garipseniyorum. Hatta emin olun bana hayır diyenlerin, acayip bakanların, tavır alanların içinde Müslümanlıktan büyük bir ciddiyetle bahsedenlerin olduklarını bildiklerimden de oluyor. Kur’an’ın hükümlerinden bahsediyorum ve tepki çekiyorum ya da anlaşılmıyorum. Bendeniz okuduğum Kur’an’dan anladıklarımı ifade etmemeli miyim ya da Kur’an’a göre yanlış bulduklarımı dile getirmeyip kendime mi saklamalıyım? Hani insanlar Kur’an’dan bahsediyorlar ama yaşamıyorlar ve başkalarının da öyle mi olmalarını istiyorlar acaba yani konuşmalarını ama yaşamamalarını ya da Kur’an’ın özünden bahsetmemelerini mi istiyorlar? O zaman Kur’an’ı niçin okuyorum ya da okuyayım? Bunun nasıl olduğunu gerçekten merak ediyorum. Muhammed İkbal’in bir sözü var, diyor ki; dinimizi getiren Peygamberimiz gelse, getirdiği dini tanıyamazdı diyor. Hakikaten garip bir çıkarım değil mi? Bendeniz kime göre, neye göre ve nasıl bir Müslüman olmalıyım? Çünkü Kur’an’a göre Müslüman olmak garipseniyor. Hayata bakıyorum, Kur’an’a bakıyorum, tezat gördüğüm zaman izhar ediyorum ama itham ediliyorum hatta tecziye bile ediliyorum. Dahası tezattan söz bile edemiyorum. Haaa bendenize deniyorsa ki, sen Kur’an’a bak, Müslümana bakma, öyle de bendeniz Müslüman insanların arasında yaşıyorum ve bu katıksız bir gerçek. Bir de şunu merak ediyorum; bugün bir Müslüman, Müslüman olmayan birine dini anlatsa, tebliğ etse, nasıl edecek, edebilir mi? Burada da Yusuf İslam isimli şahıs aklıma geliveriyor. Kur’an’ın anlattığı Müslüman’a bakıyorum, bir de dünyada ki Müslüman’a bakıyorum, valla billa talla şaşırıp kalıyorum ve soruyorum, bendeniz kime göre, neye göre, nasıl bir Müslüman olmalıyım? Cevap verecek olana da sormak istiyorum; şayet istenilen gibi Müslüman olduğum zaman, olduğum Müslümanlığı yaşamama eyvallah edilebilir mi? Ya da bendeniz birine göre mi yoksa Allah’a göre mi Müslüman olmalıyım? Birine göre Müslüman olduğumda olduğum gibi yaşayabileceksem, Allah’a göre Müslüman olduğumda yaşayamayacak mıyım ve bu ne acayip bir şeydir? İçinden çıkamadığım bir paradoks. Hakeza; her doğruyu her yerde söyleme ama söylediğin her şey doğru olsun. Valla billa talla bunu da bir türlü anlayamadım gitti. Bendeniz doğruyu bilecem ama söylemeyecem? Yani bunun adı nedir ki? Bu düpedüz münafıklık değil midir? Çendan riyakârlık değil midir? Ya da söyleyeceğim bir doğru, yanlış yolda ki bir insanı kurtaracaksa ama söylemediğim için kurtulamayacaksa ne olacak? Bendeniz doğruyu niye öğreniyorum, ne zaman söyleyeceğim, nerede söyleyeceğim, kime söyleyeceğim? Ölümlü biriyim ve bildiğim doğruları kendimle mi götüreceğim, götürdüğüm yerde kime söyleyeceğim, ne işime yarayacak? Burada hiçbir işe yaramayan doğru orada ne işe yarayacak? Dahası doğruyu söylemekten niçin korkayım ki? İnsanlara hep doğru olmaları söylenmiyor mu? Bu söylenilenlerde samimi değiller mi yoksa söyleyenler? Hayır, gerçekten merak ediyorum, doğruyu niye söylemeyeyim ya da niye her yerde söylemeyeyim? Yoksa insanlığa kurulmuş tehlikeli bir tezgâh mıdır bu? Zira nice şeyler, kutsallık ve takva elbisesi giydirilerek kabul ettiriliyor insanlığa. Bu emir yani doğruyu söylememek, Allah’ın, Peygamberin ve Kur’an’ın bir emri midir? Eğer kutsal bir emirse, hücceti nedir? Hakikaten bunları tüm benliğimle ve bilincimle soruyorum ve bu soruların cevabını merak ediyorum. Daha çok soru var soracağım! Ne garip bir dünya ve ne acayip bir insanlık değil mi Sayın Cumhurbaşkanım?
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-07-18, 19:10 #618
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! İlk evvelde söyleyeyim, hiçbir taraftan konuşmuyorum, kuşatıcı bir şekilde konuşma gayretindeyim, bilakis dürüst davranmamış olurum, mutlak bağımsız ve hür bir vicdana sahip olarak, aklımın ışığına güvenerek ve gerçekleri baz alarak nesnel temellerde ve bir insan olarak insanlık adına konuşuyorum. Merhamete iman etmiş ve yüreği merhametle dolu biri olarak konuşuyorum. Yoğun duygularla konuşuyorum. İçim nasıl eziliyor bir bilseniz. Yüreğim ağrıyor ve acıyor. Napayım, keşke her şey güzel olsa, keşke her şeyde insan baz alınsa diyorum. Adalete iman edip tapmış biri olarak konuşuyorum. Evrenin ruhunun adalet olduğuna inanıyorum. Medeniyetin supabının adalet olduğuna inanıyorum. Hani diyorlar ya Peygamberimiz; tüm âlemler, gökler ve yerler adalet ile kaimdir diye, işte bu yüzden diyorum her şey adalettir diye yani Peygamberimize istinat ediyorum. Her şeyin temelinin adalet olduğuna inanıyorum bu sebeple. Sayın Cumhurbaşkanım! Bir insanın varlığının anlamı nedir? Bir insanın bu dünyada ki ödevi nedir? Bu sorular, sorgular öldürecek bendenizi. Sorup, sorguladıkça da soğuyorum her şeyden. İnsandan, dünyadan, maddeden ve varlığa dair ne varsa her şeyden. Sormayayım diyorum ama inanın yapamıyorum. Niçin yaşıyorum ki? Ot gibi yaşayamam ki, zira her şey gelip beni de etkiliyor illa ki, çünkü insanım, dünyadayım, insanların arasındayım, bir düzene tabiyim. Bu dünyada niçin adalet yoktur Sayın Cumhurbaşkanım? Gerçekten adalet niçin tesis edilemez burada? Bu dünyada adalet var diyerek kendimi kandıramam. Gerçek bu değil midir? Bu değilse nedir? Devletin bir düzeni vardır, kanunları vardır diyerek adalete mugayir davranabilir miyiz? Fazla soru sormaya ve sorgulamaya gerek yoktur deyip işin içinden çıkabilir miyiz? Böyle diyerek sorumluluktan kurtulur muyuz? Bizler dünyada adaleti tesis etmek için mi varız, tesis edilmiş düzeni muhafaza etmek için mi? Peki, mutlak ve kutsal yasalar nezdinde bu tavır ve düşünce tolere edilmekte midir? Yani Allah bize devletinizin düzeni için, benim yasalarımı çiğneyebilirsiniz der mi? İnandığımız ahirete gittiğimiz de, devletin de bir düzeni vardı ve bizler de onu muhafaza etmek zorundaydık diyebilir miyiz, dersek kurtulur muyuz? Allah, bunu kabul eder mi? Allah’ın adaletine münafi değil mi bu? O zaman niçin devletin düzenini daha mükemmel hale getirmeyiz, bunu yapsakta tüm sıkıntıları def etsek olmaz mı? Ama bunu yapmıyor insanlar. Çünkü o zaman menfaatler zedelenecektir. Ayrıcalıklar kaybedilecektir. İnsanlar hakkında karar verirken, orijinin de nefsi hırs ve arzuları mündemiç olan yeryüzü yasalarına mı bakmalıyız yoksa mutlak adaletin kaynağı olan kutsal yasalara mı? Hadi diyelim ki, yeryüzü yasalarına bakmalıyız ama hiç mi kutsal gökyüzü yasalarına bakmayacağız? Ya da gökyüzü yasaları sadece gökyüzüne mi aittir yoksa haddizatında gökyüzü yasaları tüm evreni kuşatmakta mıdır? Kuşkusuz tüm evreni kuşatmaktadır. Biz mutlak ve kutsal yasaları sarf-ı nazar ediyoruz ve münhasıran yeryüzü yasaları ile hareket edip istediğimiz yönde karar veriyoruz ve işte bendenize göre adaletsizliğin en dibinde bu vardır. Çünkü mutlak ve kutsal yasaları dikkate alırsak, bizim kalbimizi çalıştıracaktır ve bizleri merhamete yönlendirecektir, adaletin en dipteki kaynağı da merhamet olduğuna göre adil davranmaktan kaçış yoktur. İşte biz bu yüzden yeryüzü yasalarına bakıyoruz, saf mantıkla hareket ediyoruz ve merhameti ıskalayıp adalete darbe vuruyoruz. Peki, bunu yapmaya hakkımız var mıdır? Mazlumların, mustazafların, bigünahların, suçsuzların hakkını nasıl teslim edeceğiz, bunların haklarını nasıl koruyacağız? Devletin adaleti mi yoksa mutlak ve kutsal yasalar temelinde adalet devleti mi? Yaşamak ve yaşatmak için bir tercih yapmalıyız ve o yolda sağlam, dürüst, samimi adımlar atmalıyız. Hem insanı hem de devleti ancak bu şekilde yaşatabiliriz yoksa ikisini de ölmekten kurtaramayız, Allah, Peygamber, Kur’an, İnsanlık şahit olsun ki.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 02-07-18, 21:51 #619
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Ya sorularıma cevaplar bulacağım ya da sormaya, sorgulamaya devam edeceğim. Soru sormayacağım hiçbir mercii, sorgulamayacağım hiçbir şey yok ama hiçbir şey yok. Böyle yaparsam ******** mi olurum? Lütfen mazur görünüz, zira zat-ı alinize matuf sormuyorum bu sorumu, dünyada yaşayan insanların algılarına matuf soruyorum. Çünkü çok iyi biliyorum ki, niceleri böyle tavsif edecektir. Sormayanlar, sorgulamayanlar, sorup sorgulayanlardan her zaman rahatsız olmuşlardır, oysa bilmezler ki; sorusuz ve sorgusuz bir hayatın hiçbir değeri yoktur, öyle bir hayatı yaşayanın da, varlığıyla yokluğu aynıdır. Böyleleri de her türlü yaşama layıktırlar. Zaten bunların aradıkları bir yaşam da yoktur. Bu türler dünyaya sahip olsunlar ya da dünyaya sahip olanlardan bir şeyler koparsınlar kifayet eder. Şahsım olarak hiçte ********ce bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Her şeyi en dibine kadar sorgulayacağım, ta ki son nefesime dek. Kendim gibi yaşamıyorsam, başkasının yerine yaşıyorsam, böyle yaşamak, yaşamak mıdır? Üstelik bendeniz birey kulum, hiçbir kulun kulu değilim ve bugüne kadar olmadım, badema da olmayacağım. Bir aklım ve vicdanım var. Kendim olmalıyım ve kendimi yaşamalıyım. Zira ancak o şekilde hayata en güzel bir halde veda ederim vakti geldiğinde. Bilakis, derin pişmanlık yaşamak istemiyorum. Keşke şöyle yapaydım, keşke böyle yapaydım, keşke kendim olaydım diye. Malum ölümlüyüm! Haaa böyle yaptığım için hakkıma tecavüz edilebilir mi, masum olduğum halde sırf böyle yaptığım için hakkıma tasallut edilirse, ki dünya düzeni malumdur, hakkıma tasallut edene zehir zıkkım olsun yenilen hakkım. İnsanlar şöyle bakarmış, böyle düşünürmüş, umurumda bile değil ve olmaz da, bendeniz insanlar için yaşamıyorum. Bir toplum içinde yaşıyormuşum, yaşıyorum elbette ki nolacak ki? Toplum yanlışsa bendeniz de yanlış mı olmak zorundayım ya da topluma uymam mı icap eder? O zaman toplum bendenize uysun ya da yanlış olduğu için kendinden utansın derim. Niye yanlış olan ve utanan bendeniz olayım? Bendeniz dip sorgulamalar yapmalıyım ve dip cevaplar bulmalıyım. Yoksa asla rahat edemem, mutmain olamam ve muhakkak rahatsız ederim. Öyle alelade sorulardan da, cevaplardan da hazzetmem ve mutmain olmam. Bendeniz böyle bir yaşama alışmışım, başka bir şey bilmiyorum. Bendeniz kuru lakırdılardan, çelik çomak oyunlarından, cerbezeden, geyik muhabbetinden anlamam. Bu dünyada yaşıyorsam, bir anlamım olmalı, bir geliş nedenim olmalı, bir hakkım olmalı. Böyle ki, gelmişim ve yaşıyorum. Ömrüm okumakla, yazmakla geçti. Lisede okumaya, üniversitede yazmaya başladım. Okudukça kitaplara daha çok tutuldum. Böyle bir evrende okumak, hayatta ki en zor şey olsa da başardım sayılır ama bendenizi de mahvetti. Varlığa dair her şeyden soğuttu. Soru manyağı yaptı kitaplar bendenizi. İyi yönü de var, kötü yönü de. İyi yönü, beyin ve ruh olarak hür yaşıyorum, kolay inanan biri değilim, sorularım var ve sorgulayabiliyorum, bilincim aydınlık hamdolsun, kendi aklımı kullanmasını biliyorum, kavgamı bilinç temelinde veriyorum ve kula kul olmuyorum; kötü yönü de, dünyaya uyum sağlayamıyorum ve hep eziliyorum, isyankâr biri olduğum için hakkım olan bir şey varsa asla alamıyorum. Oysa bir şey hakkımsa, istemesem de verilmeli ama istediğim halde alamıyorum, aksine metazori alınıyor bendenizden. Merhamet ediyorum zulme uğruyorum, adalet diyorum ama kendim göremiyorum. Çünkü bu dünyada hakkını almak kolay değil, zira birilerinin lütfu ile oluyor maalesef böyle şeyler. Binaenaleyh, birilerine göre uygun adam değilsen, hakkına kavuşmak zorun zoru. İşte bunu da soruyorum ve sorguluyorum. Niye böyle diye. Sorgulamayayım mı? Eğer ki üzerinde yaşadığım topraklarda, yaşamam için yapamam gereken her şeyi namusumla, şereflimle, elimden geldiğince, gücümün yettiğince, dilimin döndüğünce layığı ile yapıyorsam yani yaşamamın bedelini ödüyorsam ve ihanette etmiyorsam, o zaman kimin bendenizi yaşamak sebeplerimden koparmaya hakkı olabilir? Kimin haddinedir böyle bir şey? Koparan mı veridi ki de geri alacak? Böyle bir durumda hakkımı almak için acımasızca kavga verirsem ve çok ağır şeyler söylersem ve biri de çıkar derse ki; sen hain misin? Ne diyeyim o zaman? Ne yani sen beni yaşamam için gerekli her şeyden mahrum bırak ama ben eyvallah edeyim, böyle bir dünya yok, olamaz ve olamayacak, oldurmayacağım. Ha bunu derken, benim silahım yok, benim servetim yok, benim gücüm yok ama Peygamberimde söyle diyor; mazlum ile Allah arasında perde yoktur. İnsanın bedeni zincirlenebilir, beyni duvarlar içine hapsedilebilir ve hatta insan yok edilebilir ama ruhu asla ve kata esir edilemez. Ve bu dünya da, kimsenin babasının malı değil. Allah’ın verdiğini kulu geri alamaz, almamalı, alamayacak. İşte burada dip sorular, sorgulamalar yapıyorum ve dip cevaplar arıyorum. Rahatsız oluyorum ve rahatsız edeceğim.

Sayın Cumhurbaşkanım! Birileri sorularıma sahici cevaplar versin, kafamı ve ruhumu gerçekten en dibine dek doyursun, valla billa susarım ama yoksa susamıyorum. Sorularım; gerçeklerden asla ve kata korkmayan, gerçeklere boyun eğmiş, gerçekleri hiçbir sebeple gizlemek gibi bir zillete düşmeyen ve ideolojik gömleklerden yani nefsi hırs ve arzularından arınmış tüm âlimlere ve filozoflaradır. Sorularıma tahammülleri olacak ve tüm namuslarıyla, şerefleriyle cevap verecekler, korkmadan, çekinmeden, sonucu ne olursa olsun, nereye varırsa varsın. Bana gelsin ya da benden gider diyerek düşünmeden cevap verecekler. Benim sorularımı sorgulamadan cevap verecekler. Benim kim olduğuma ve niçin sorduğuma göre değil, zira kim olduğumu sorarak ve niçin sorduğuma bakarak cevap vermek kimsenin haddi değil, bilakis böyle bir şey karşıdakini küçültücü, basitleştirici, düşürücü bir şeydir. Böyle bir kişi, ister âlim, ister filozof olsun bir hiçtir bendenizin nezdimde. Çünkü istediğim gibi soru sormak hakkım vardır. Zira bir kimlik temelinde sormuyorum ki, kimliğime göre cevap verilsin, zaten öyle cevaba da ihtiyacım yok. Cevap ne ise onu söyleyecekler. Yoksa istediğim gibi soru sorma hakkım yok mudur? Buna hüccet nedir ya da böyle olduğuna dair verilecek bir cevap var mıdır? İşte bu sorunun cevabı budur ama ben bu cevabı verirsem, bu insanı kendimden kaçırırım, düşünceme ihanet etmiş olurum ya da bu insana hiç sorgulanmayacak şeyleri sorgulatırım ve günaha girerim diyerek düşünmeyecek kesinlikle. Zaten bu düşünce temelinde verilen cevaba da ihtiyacım olmaz ve öyle bir cevapta aramıyorum. Hesapsız, kitapsız, çıkarsız, umarsız cevap verecekler. Bendeniz deli âlimler ve deli filozoflar arıyorum. Bugüne kadar da hep aradım ve sonuna kadar da arayacağım. Mesela; İslami vicdan ne demek, Allah’ın adaleti nasıl olur, devlet nedir, devleti sorgulamak günah mıdır, devletin her yaptığı mutlak doğru mudur, mutlak doğru değilse uymak zorunda mıyım, uyarsam Allah karşısında ki konumum ne olur ya da devletin emretmiş ve yapmışsın o zaman yargılanmayacaksın der mi bana Allah, yanlış bir şey yaptığım zaman? Kur’an niçin vardır? İnsan kimdir? Bir âlim, gerçekten âlimse, niçin haksızlığa karşı haykıramaz, işte hakikat budur ve yapılan şey yanlıştır diyemez? Böyleyse şayet, o kişi gerçekten âlimliğe layık mıdır? Niçin, her zaman şöyle dua ederiz; Allah kimseyi açlıkla imtihan etmesin! Peki, böyle dua ederken, kulların kulları açlıkla imtihan etmeye hakları var mıdır? Nasıl vardır, niye vardır? Gerçekten var mıdır, varsa bu nasıl kabildir, neye göre kabildir? İşte bunun hücceti gösterilmelidir ve ikna edilmeliyim. Öyle cevaplar verilmelidir ki, yeni bir soru gelmesin aklıma. Ruhum ve kafam doysun. Tabi bu sorularımın dip soruları da var, münhasıran görünen ve okunan yüzüyle sormuyorum, diplerde ki sorularımın cevaplarını da arıyorum bendeniz. Bir insan, bir insanın ekmeğinin elinden alınmasına sevinebilir mi? Bu vicdanı merak ediyorum mesela. Bir vicdan nasıl olur ki, başka birinin ekmeği elinden alındığı için sevinebilir? Ekmeği alınanın, eşini, çocuğunu düşünmekte midir sevinen? Bir baba akşam evine geldiğinde ekmek getiremiyorsa, eşi ne düşünür, çocuğu nasıl bir ruh haline sahip olur? Bir insanın vicdanında bu duygulanımlar tebeyyün etmiyorsa, o vicdan nasıl vicdandır, o vicdana dünya mı yoksa Allah’mı hükmetmektedir? İslam nasıl bir merhamet tavsiye eder inananlarına? Biz çocukları gerçekten seviyor muyuz? Sevgi nedir ve nasıl görünür, belirir? Mesela devlet, bir kişiyi yargılamak istiyorsa, onun sabit suçunu göstermek zorunda değil midir? Değilse niçin değildir? Ben devletim ve yaparım mı der? Peki, bunu hangi vicdani ve düşünsel altyapıya uydurabilir? Devlet, insanları kendine itaat etsinler diye cezalandırarak korkutabilir mi? Bunu hangi yasaya göre izah edebiliriz, izahı var mıdır? Devletin adaleti mi, Allah’ın adaleti mi? Şimdi bendeniz bu soruyu soramaz mıyım mesela en basitinden? Hayır, ne kötülük vardır bu soruda. Ki, bir kötülük aranacağına bir cevap verilmeli değil midir? Olması gereken bu değil midir? İşte bu detayı da sorguluyorum. Çünkü bu tür sorular sorulduğunda, siz bazı sefil beyinli tiplere göre ******** olabiliyorsunuz? Oysa o sefil beyinli tipler bilmezler ki, devlete karşı bendenizin yüreğinde ki taşıdığı sevginin bir gramını bile taşımazlar yüreklerinde hatta taşıyamazlar, zira ağır gelir. Devleti sevmek ve devletin bekasını düşünmek, devletin her yaptığına sorgusuz sualsiz onay vermek midir? Böyle bir şey yapıldığında insanların devlete bağlanması mı sağlanır yoksa devletten mi soğutulur insanlar? Onlar, insanları devlete düşman edecek hareketler yapmayı akıllılık ve marifet sanırlar ama bu söylediklerimi algılıyorlar mıdır, anlıyorlar mıdır? Vallahi asla ve kata sanmıyorum böyle olduğunu. İnsanlar hasta Sayın Cumhurbaşkanım!

Sayın Cumhurbaşkanım! Yüksek müsaadenizle, kendim üzerinden konuşayım naçizane, münhasıran olayı anlatabilmek ve olaya açıklık kazandırabilmek için böyle yapıyorum, zaten olabildiğince samimi ve doğal konuşuyorum, binaenaleyh anlaşılır niye böyle yaptığım saf ve temiz yüreklerce hatta konuşmakta değil örnek vereyim; şöyle düşünelim, şimdi bendeniz bir insanım değil mi, etten ve kemikten müteşekkil, fâniliğe mahkûm, böyle mi, böyle, tek başına biri olarak düşünüleyim yani sayalım ki bağım olan hiçbir şey yok bu evrende, bu topraklar üzerinde yaşıyorum, askerliğimi büyük bir arzuyla ve heyecanla yaptım, kazancıma karşılık ağır gelen vergi ödüyorum ama umurumda değil, devlete ihanet etmiyorum, ********ce yaşamıyorum, devlet malına tasallut etmiyorum, kimsenin malını gasp etmiyorum, kimsenin canına kast etmiyorum bilakis yaşamaktan ve yaşatmaktan yanayım, sevgimin sonu yok, keşke samimiyetim duyumsanabilse, namussuzluğu yaymıyorum, kötülüğe yönlendirmiyorum, ne yapıyorsam şayet, yaptığım şeyi elimden geldiğince, gücüm yettiğince, dilim döndüğünce en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum yani burada yaşamamın bedelini layığı ile ödüyorum, kanımın son damlasına kadar. Şimdi böyle olduğu halde yani bu şekilde yaşadığım halde, bunları yapıyorum ya yani, ardı sıra burada yaşamam için bazı şeylere gereksinim duyuyorum, böyle yaşadığım halde gereksinim duyduğum şeylerden ya da etimle, dişimle, tırnağımla, terimle, yaşımla, kanımla, emeğimle hak ettiğim bir şeyden mahrum kılınabilir miyim? Hangi sebeple, niçin, ne ve kim adına? Hangi vicdan muhasebesi neticesinde? Hangi merhamet derecesiyle? Hangi adalet umdesiyle? Mahrum kılınırsam nasıl bir halet-i ruhiyeye sahip olurum? Garipsemez miyim? Üzülmez miyim? Sormaz ve sorgulamaz mıyım en dibine dek? Tüm bunları yaptığım halde niçin böyle oluyor demez miyim? Yapmasam sorun değil zaten, şöyle yaşıyorum, böyle muamele görüyorum der geçerim. Kızmaz mıyım? Çıldırmaz mıyım? Hayır, böyle yapmaya kimin hakkı var ve kimin haddi böyle bir şey yapmak demez miyim? Yani hayvan olmadığıma göre, ot ya da odun olmadığıma göre, düşüncelerden ve duygulardan örülmüş bir insan olduğuma göre, acıları da sevinçleri de hisseden bir insan olduğuma göre, kalbi ve vicdanı olan bir insan olduğuma göre ne hissedebilirim, nasıl düşünebilirim? Hislerimin ve düşüncelerimin sonucunda suçlu olabilir miyim? Bunu yapan haklıdır diyebilir miyim? Devlet suçlasa bile, Allah suçlar mı? Allah, bana, niye böyle yaptın der mi? Allah’ın adaletine göre yargılanabilir miyim? Yargılanmazsam şayet, devletin yasalarına göre yargılanmam ve suçlu bulunmam beni suçlu kılar mı, benim kötü olduğuma mı kanaat getirilir böyle bir durumda? Yahut gereken yapıldı diyelim, niçin yapıldığı sorgulanmamalı mıdır ya da benim niçin suçlu olduğuma dair bir hüccet ortaya konmamalı mıdır? Yahut devlet gücü böyle takdir etmiş mi demeliyim? Hangi kutsal ve mutlak yasa mucibince bunu diyebilirim? Böyle demek kendimi inkâr etmek ve aşağı kılmak değil midir? Yahut ben suçlu isem, beni suça itenin ya da suça iten şeyin yüreğine ya da özüne bakmamalı mıyım? Sadece ben suçlanmalı mıyım ve olay böylece yok mu sayılmalı? İnsanların niye ve nasıl yaşadıkları umurumda bile değil, bendeniz niye yaşadığımı ve nasıl bir yaşamı hak ettiğimi kesinlikle biliyorum Sayın Cumhurbaşkanım. Benim hiçbir şeyim ve hiçbir şeyle merbutiyetim yok, benim münhasıran hakikatim var. Ve o hakikat bendenize kifayet ediyor, sonuna kadar o hakikate tabiyim. Ya dünyanın realitesi ya da Allah’ın hakikati? Bendeniz Allah’ın hakikatine göre yargılanmak isterim. Suçlu çıkarsam boynum eğilir ve razı olurum. Suçsuzsam da kimse kusura bakmasın, reddederim, isyan ederim, başkaldırırım. Başım mı ezilir? Allahüekber! İnsanların kalbine dokunamadıktan sonra bedenine hükmetmek vallahi, billahi, tallahi beyhudedir. Ve kalpten korkulmalıdır! Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık şahit olsun ki korkulmalıdır. Bilakis…
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-07-18, 21:27 #620
spareaude spareaude çevrimdışı
Varsayılan C: Kurtulmak mı istiyorsun? Düşüneceksin!

Sayın Cumhurbaşkanım! Ne mutlak realistim, ne mutlak idealistim, ne de mutlak materyalistim. Her şeyin farkındayım hamdolsun. Ne gerçeklerden kopuğum, ne idealden yoksunum ne de maddeye mahkûmum ya da madde her şeydir diyorum. Bu dünyanın nasıl bir yer olduğunu ve insanın kim olduğunu ciğerlerine, damarlarına kadar biliyorum. Hem gerçeklerin bilincindeyim, hem ideallerime bağlıyım, hem de maddenin olmazsa olmazlığının ya da her şeyin maddeden ibaret olmadığının farkındayım. Öyleyse böyle bir durumda nasıl mutlaklaştırma olabilir? Haaa gerçeklerden başka bir şey tanımam ve mutlak realist derler, eyvallah ederim. Gerçekleri tolere edemem ve ideallerimden başka hiçbir şey bilmem ve mutlak idealist derler, eyvallah ederim. Maddeye taparım ve her şeyi maddeden mürekkep bilirim ve mutlak materyalist derler, eyvallah ederim. Amma velakin, acıları da, sevinçleri de, zorlukları da, kolaylıkları da, zaferi de, yenilgiyi de, iyiliği de, kötülüğü de, hayatın ve ölümün ne olduğunu da, yaşamsal gereksinimleri de biliyorum ve tüm bunlardan kendimi asla soyutlamıyorum yani varlığın gerçeklerinden bihaber de değilim, varlığın gerçeklerine bigâne de değilim. Gerçeklerden kopuksun diyenlerde, kuru bir hayalin peşinden koşuyorsun diyenlerde, maddeyi inkâr ettiğimi ya da maddeye tapınç içinde olduğumu söyleyenlerde hiçbir şeyin farkında olmayanlar, hiçbir şeyi anlamayanlar ve kavramayanlar, hislerini kaybetmiş olanlardır. Bilinçlerin kapalı olması, algılamayı ve anlamayı zorlaştırmaktadır. Bendeniz her şeyin bilinç temelinde olmasını istiyorum. Bugün insanlık her şeye maliktir ama bilinçten maalesef yoksundur. Bu ister inkâr edilsin, isterse ittihaz edilsin, hiçbir şey değişmeyecektir, bizler sadece hakikati kabul etmemekte direneceğiz o kadar. Şöyle düşünelim; bir ailemiz var ama var olan ailemizin ne olduğunun farkında, idrakinde, bilincinde değiliz. Eşin, evladın, evin ne olduğunun farkında ve bilincinde değiliz. Ne olur? O ailede hiçbir şey olmaz. Aileymiş gibi yaşanır ama aslında hiçbir şey yaşanmaz vs. vs. vs. Bu yüzden bizler, bir şey inşa etmeden, tesis etmeden evvel kapalı bilinçleri açmalı ve bilinç inşa etmeliyiz. Hani Peygamberimiz; birgün öyle çok olacaksınız ki ama bir nehirde sürüklenen çer çöpten farksız olacaksınız diyor, sebebini sorduklarında da dünyaya tapıncı örnek veriyor ya. İşte demek istediğim tam da budur. Bilinç olmayınca, ne olursanız olunuz, kim olursanız olunuz, neye sahip olursanız olunuz, ne yaparsanız yapınız hiçbir anlam ifade etmez. Dünyayı da anlamsızlığa mahkûm etmiş oluruz farklı yönden bakacak olursak ve aynen de öyle olmaktadır zaten. Bilinç olmazsa, ne realiteyi, ne ideali, ne de maddenin mahiyetini idrak edebilirsiniz. İnsan bir şeyler olsun der, güzeli ister ama bunun ilk evvelde kendisini değiştirmekten geçtiğini bilemez ve istediği şey için tek bir şey vermeye, bedel ödemeye yanaşmaz. Ama sanır ki, istediği şeyi gerçekten istiyor ve o şey için kendinden bir şeyler veriyor. İşte bilinçsizliğin tam ifadesi budur. Ne bir şey istediğinin farkındadır ne de o şey için kendinden bir şeyler vermesi gerektiğinin, kendisini değiştirmesi gerektiğinin ve bir bedel ödemesi gerektiğinin fevkindedir. Yani bilinci aydınlanmamış hatta bir bilinç sahibi olamamıştır. İnsanlık bilinci kuşanmadan, mankurtluktan asla kurtulamayacaktır. İnsanlığın en kadim sorunu bilinçsizliktir. Bilinçsizlik, eşekleşmeyi tevlit etmektedir, büyük sosyolog şehit doktor üstat Ali Şeriati’nin fevkalade ve beliğ ifadesiyle.

Sayın Cumhurbaşkanım! Büyük sosyolog şehit doktor üstat Ali Şeriati’nin fevkalade ve beliğ ifadesiyle; bizler sahibi Allah olanlarız, ne dünyaya tapanlarız ne de insana kul olanlarız. Hakikatten başka bir şey bilmeyiz. Temeli hakikate dayanan her şeyin sağlam olacağına inananlarız. Tarih, toplum, çevre, benlik gibi olguların zindanlarında tutsak olduğumuzu ama bu tutsaklığımızı sorumluluk alarak yok edeceğimizi ve zincirlerimizi kırıp hürriyetimize mülaki olacağımızı bilenleriz. Hani Einstein; dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, izlemekle yetinip, sorumluk almayıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden kötüdür diyor ya, işte bendenize bir şey yapmalıyım dedirten ve bendenizi harekete sevkeden itki budur. Küçücükte olsa bir parçasını bildiğim, çok az da olsa bir kısmına sahip olduğum hakikati haykırmazsam, bendeniz niçin varım, niçin yaşıyorum? Ki, sustuğum zaman, kendimi nasıl kurtaracağım, bana da dokunacak ateşe suyu nereden bulacağım? Yanlış hatırlamıyorsam, Lut Kavminden bazıları şöyle demişlerdi; ya bela bize niye dokundu? Onlara dendi ki; uyarmamıştınız! Uyarmak, insani bir ödevdir, sorumluluktur. Çünkü insana anlam katan bir şeyde; iyiliğe yönlendirmesi, kötülükten alıkoymasıdır. Peki, bir insan olarak, bendenizi bu ödevimi yapmaktan kim alıkoyabilir? Kimin haddidir böyle bir şey? Öyleyse buyursun, işte meydan, hodri meydan! Başkaları cehennemi hak ediyorsa, o onun sorundur, bendenizin değil. Ki, bendeniz münhasıran rıza-ı ilahiyi baz alırım. Sonucunu da pek düşünmem işin aslı, zira bendeniz ödevimi bihakkın ifa ettikten sonra, zaten gelecek olan gelir. Ki, Allah adildir! Kulları gibi zalim değildir. Allah, her zerrenin karşılığını layığı ile verecek olandır. İyilikse iyilik, kötülükse kötülük, muhakkak gelip sahibini bulacaktır, inkâr faydasız olacaktır, çünkü hayatın perdesi olabildiğince açılacak ve her şey ortaya saçılacaktır. Cennetse cennet, cehennemse cehennem, gidilecek yer ayan olacaktır. Zaten insan o gün anlayacak, ne kadar da zalim, vahşi, acımasız ve merhametsiz olduğunu. İşte bu yüzden insançocuğu, ne yapması gerektiğini, nasıl yapması gerektiğini, niçin ve kim için yapması gerektiğini algılamak, anlamak, bilmek, hissetmek ve kavramak zorundadır. Tabi isterse zorunda olmadığını tasavvur edebilir ve ona göre hareket yönünü tayin edebilir. Kendisi bilir! Binaenaleyh, bendeniz bana yönelmiş mutlak ve kutsal emrin gereğini yerine getirmekten başka hiçbir şey yapmıyorum. İşittim ve itaat ediyorum!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bizler, büyük eğitimci ve fikir devi üstat Nurettin Topçu’nun fevkalade ve beliğ ifadesiyle; ne yapacağımızı, yaptığımız şeyi nasıl yapacağımızı, yaptığımız şeyi niçin ve kim için yapacağımızı bilmesi gereken ve iyi kötü bilmeye çalışan ve bilmek peşinde koşan insanlarız. Ne kadar becerebilirsek şayet, önce kendimizi insan yapmaya çalışan insanlarız. İlanihaye şahsiyet kavgası veren ve bunun mesuliyetini taşıyan ya da taşımak derdinde olan insanlarız. Binaenaleyh, bendeniz kendi sevdama düşemem, dünya leşinin peşinden koşamam, kulların kulluğunu yapamam, adalete mugayir hareket edemem, haksızlık karşısında boynum kırılır amma susasam, hakikati asla örtemem. Utanırım Allah’tan, utanırım insandan, utanırım mazlumdan. Allah utandırmasın ve namerde karşı mahcup etmesin duruşumuzdan dolayı! Bu yüzdendir dert ve ıstırap peşimizi bir türlü bırakmaz. Çünkü bizler, yürekleri acıyla dolanların acılarını hafifletme, bir yudumluk sevinci olanların sevinçlerini bir taslık sevince dönüştürme, dünyası cehennem olana dünyayı cennet kılabilme gayretindeyiz. Bendenizin asıl kavgası nedir bilir misiniz? Hani hayatta garip insanlar vardır (inanın bu karaktere sahip olduğunu bildiklerim vardır, çünkü yaşamlarına tanıklık ediyorum, garip ifadesi de asaleti ifade etmektedir burada işin özünde) kötülük nedir bilmezler, bizde kötülük vardır onlarda yoktur, harama asla el uzatmazlar, faizle geçinmeyi zül addederler, üç kuruşluk dünya menfaati için boyunları asla eğilmez, herkesin iyiliğini isterler, başkalarını kendileri gibi bilirler ve bu tavrın burada tehlikeli olduğuna onları asla inandıramazsınız, kurnazlık nedir yabancıdırlar. Ve işin acı yönü nedir bilir misiniz, bu insanlar dünyaya alışan insanlar yüzünden gelen acıların ve hayatından memnun olanların sebep olduklarının mahkûmudurlar. Hep ezilirler, asla hak ettiklerine kavuşamazlar, başkalarının hakkına asla göz dikmezler. Ne ölürler, ne olurlar, dünya bağlamında tabi. Öyle mahzun, öyle doğal, öyle masum yaşar giderler. Hakları yense de alamazlar. Çünkü güçleri, şöhretleri, servetleri yoktur. Belki içlerinden isyan ederlerdir ama sessizdirler. Haksızlığa uğrasalar adalet vardır derler ve öyle diyorlar ama bilmiyorlar, çünkü bu dünyada haklı olsan da, hak güçlü olanındır. Bilmezler ki, dünyanın adaleti yoktur! İşte, bu dünyada, hiçbir şey uğruna kavga vermesem, bu insanlar için veririm, Allah, Peygamber, Kur’an ve İnsanlık şahit olsun ki veririm, zira vicdanım ve merhametim bendenizi azaplara gark eder, geceleri uyutmaz ve bana sen zalimsin diye haykırırlar her gece. İşte münhasıran bu insanlar için bile susmak yakışmaz bana, isyansız olamaz vicdanım, çünkü bendeniz insanım, merhametim adalet diye patlatır kulaklarımı. Gerekirse tüm varlığımı feda ederim bu insanlar için. Çünkü bu dünya bu insanlarında dünyası ve burada onların da hakkı var. Ve bu hakkı hiçbir kuvvet onlardan alamaz, almamalı, alamayacak, aldırmayacağım. Bendeniz böyleyim, napayım, susarsam yaşayamam, yapmazsam yapamam, yansam da yakamam!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 12:17
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018