Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 10-02-12, 14:49 #1
Ernesto Martinez Ernesto Martinez çevrimdışı
Varsayılan Bir zamanlar türkiye -2





YUVARLAK CAMLI APARTMANLAR:

1940’lı ve 50’li yıllarda 3-4 katlı, iki yanlarında simetrik balkonları bulunan ve daha da ilginci, tümünün giriş kapılarının üzerinde vapur kamarası camı gibi yuvarlak bir camı olan apartmanlar modaydı. Ana kapıdan girildiğinde 2-3 metrelik bir irtifaya tırmanan merdivenlerden sonra giriş katı gelirdi. Bu sahanlık merdivenlerinden dolayı oluşan kapı üzerindeki 1.5-2 metre kadar ekstra yükseklik de yuvarlak camlarla karşılanırdı. Daha çok şehrin eski semtleri olan Fatih, Kıztaşı, Fındıkzade, Aksaray, Laleli, Pangaltı, Kurtuluş, Ihlamur, Yıldız, Nişantaşı, Şişli, Yeldeğirmeni, Moda, Bülbülderesi ve Bomonti gibi yerlerinde inşa edilen bu apartmanlar 80’lere kadar gelebildiler. Bu yıllardan itibaren eski apartmanları yenileme furyasıyla birlikte birer-ikişer yıktırıldılar. Yerlerini 6’şar katlı ve düz cepheli apartmanlar almaya başladı.




YOL AYNALARI:

İstanbul’un Boğaz yolu gibi çok sert virajlı ya da Şişhane gibi “L” şeklinde kıvrılarak devam eden yollarında kritik noktalara büyük boy aynalar konulurdu. Bu aynalar sayesinde, yolda seyreden şoförler karşı taraftan araç gelip gelmediğini kontrol edebilirlerdi. Bu aynalar yaklaşık 1 metrekare ebatlarında olup, yerden 2 metre kadar yükseğe asılırlardı. Uzun süre temizlenmediklerinden ötürü, son yıllarda tüm aynalar simsiyah ve yer yer kırık bir vaziyette olduklarından, trafik akışına herhangi bir fayda sağlamaktan uzaklaşmışlardı. 80’lerde tümü kaldırıldı.




ABAKÜSLER:

İlkokul birinci sınıfa giden öğrencilere, matematik hesaplarını kolaylıkla yapabilmeleri için abaküs adlı hesap cetvelleri alınırdı. Abaküsler, üzerinde 8-10 sıra yatay metal telin üzerine dizilmiş renkli boncuklardan oluşan ilginç bir hesap aletiydi. Tele dizilen boncukların adedi kadar da telde boşluk olur ve çocuklar bu boncukları belli sayılarda sağa-sola kaydırarak basit toplama-çıkarma hesapları yaparlardı. Artık günümüzde hesap makinaları olduğu için bu abaküsler pek ortalıkta görünmemektedir.




OKUNMUŞ GAZETE TOPLAYANLAR:

Her akşam, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinin yolcu çıkış kapılarının iki yanında sıralanan birtakım çocuklar ve gençler; “okunmuş gazetelerinizi alırız!...” nidalarıyla, vapurdan çıkan yolcuların ellerindeki gazeteleri isterler, bu talepleri de genelde karşılıksız kalmaz, çoğu yolcu ellerindeki okumuş oldukları gazeteleri bunlara vererek yollarına devam ederlerdi.




OTOBÜS BİLETÇİLERİ:

İETT otobüslerine binmek için, otobüsün arka kapısının hemen yanında, cama sırtını vererek oturan ve önünde, menteşeyle tutma demirlerine bağlanmış, gerektiğinde kapı gibi açılıp kapanan metalik bir tezgâhın üzerinde, her iki tarafında da kapağı bulunan tahta kutular içinde koçan koçan biletler olan biletçilerden bilet almak gerekirdi. Biletçiler, kalemlerinin arkasındaki silgi yardımıyla koçandan biletleri ayırırlardı. Biletçilerin aslî görevleri; bilet kesmek, biletinin kıtası geçtiği halde inmeyenleri uyarmak, yolcuların sürekli ön kapıya doğru ilerlemelerini hatırlatmak, arka kapıyı açıp-kapamak, şayet görev yaptığı araç troleybüs ise, keskin virajlarda havaî tellerden ayrılan troley çubuklarını yerlerine oturtmaktı.




ÖZEL TELEFON KUMBARALARI:

Kimi evlerde ve dükkân ve büroların hemen hemen tamamında, telefonların yanında dikdörtgenler prizması şeklinde bir kutu olurdu. Bu kutular jeton kutularıydılar. Görüşme yapmak için bu kutuların üzerindeki göze, çekmecedeki zuladan çıkartılan beyaz metalik, kenarı tırtıllı jetonlardan atılarak yanlarındaki düğmeye basılır, böylece hat çevirme sesi gelirdi. Kumbaralar genellikle telefon cihazının rengiyle aynı renkte olurlar, görüntü ahengini bozmazlardı. Bu kumbaraları kullanmaktaki amaç, evlerde çocukların, işyerlerinde de çalışanların ve dışarıdan gelenlerin gereksiz çevirme yapmalarını önlemekti. Güven sarsıcı bir görüntü veren özel kumbaralar, zamanla kalktılar.




ANADOL PİKAPLAR:

70’li yılların gözdesi Anadol otomobillerin bazılarının karoserinin arka kısmında değişiklik yapılarak kesilir ve buraya bir kasa oturtulurdu. Meydana getirilen bu yeni araca da; “Pikap” adı verilirdi (İngilizce; pick-up’dan). Yük taşıma kapasitesi sınırlı olan pikaplar, 80’lerde kalktılar.




BEKLEMELİ TELEFON GÖRÜŞMELERİ:

70’lerde ve Özal iktidarına kadar olan 80’li yılların başlarında telefon santralleri çok kısıtlı ve oldukça ilkel şartlardaydı. Şimdiki gibi, herhangi iki şehir arasında ahizeyi kaldırıp alan kodu çevirmekle telefon görüşmesi yapmak hayaldi. Önce santral aranır, görüşülmek istenen şehirdeki telefon numarası görevliye kaydettirilir ve sonra “beklenmeye” başlanırdı. Bu beklemeler 1-2 saat ile 1 gün arasında değişirdi. Neden sonra santralden gelen uyarı telefonunun ardından hat bağlanır ve görüşme gerçekleştirilirdi. Normal, yıldırım ya da beklemeli arama türünü gösteren; “03”, “04”, “07” gibi numaralar vardı. Şehrin içinde dahi; otomatik santrali olmayan Sarıyer, Beykoz, Adalar, Kartal gibi uzak noktalarla görüşmek için önce iki haneli bölgesel santral numarası çevrilir, görüşülmek istenen numara verilir, ardından hemen hat bağlanırdı. Özal döneminden sonra telefon şebekeleri tam otomatik sisteme geçtiler ve bekleme olayı ortadan kalktı.




BEYAZID HÜRRİYET ANITI:

27 Mayıs ihtilâlinden sonra adı; “Hürriyet Meydanı” olarak değiştirilen Beyazıd Meydanı’nda, Marmara Çarşısı’nın önündeki geniş kaldırımın ortasındaki bir kaidenin üzerine, her yöne çok miktarda ışın olan bir yontu taş oturtulmuştu. İhtilâli ve ihtilâlden hemen önce bu meydanda yapılan öğrenci hareketlerini simgeleyen heykel, 80 ihtilâlinden hemen sonra buradan sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konuldu.




BİLETLERDE KITA UYGULAMASI:

İETT araçlarıyla seyahat ederken, şimdiki gibi tek tip ücret vermek yerine, gidilecek mesafe kadar ücret ödenirdi. Bu sistemde, hatlar belirli kıtalara bölünmüştü. Şehrin ana merkezleri kıta sınırlarını gösterirdi. Biletlerin üzerinde 1 numaradan başlayan ve 12’ye kadar devam eden, kutu içine alınmış sıra numaraları bulunurdu. Gitmek istediğiniz durağı biletçiye söylerdiniz, o da bindiğiniz kıtanın ve gitmek istediğiniz semtin içinde bulunduğu kıta numarasının üzerini kalemiyle işaretler ve bileti keserek size verirdi. Haliyle, gidilecek mesafe arttıkça ödeyeceğiniz para da artardı.




FORD MİNİBÜSLER:

80’lerin sonuna kadar, tavanları çok alçak olan ve ayakta duran orta boylu bir yolcunun bile kesinlikle eğilerek seyahat etmek zorunda kaldığı 11 kişilik yarım burunlu minibüslerdi. İstanbul’un hemen her noktasına işleyen bu araçların hakim rengi, kırmızı/bordo-beyazdı. Yer kazanmak için kapıdan girişte, sol tarafa yaklaşık 3 kişinin daha oturacağı tahta veya suntadan yapılmış ve üzerleri deriyle kaplanmış ek oturma yerleri vardı. Koç grubunca üretilen bu minibüsler, sonradan yerlerini daha yüksek tavanlı Magirus’lara bıraktılar.




GEZİCİ MİGROS KAMYONLARI:

Şehrin belli noktalarında park ederek, gün boyu tanzim satış hizmeti veren tamamıyla yeşil renkli, arka kasaları kapalı, burunlu Migros kamyonları vardı. Bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel görünümlü bir tezgâh haline gelirdi. Kasanın açılan kısmından raflar meydana çıkardı. Satış elemanları kanadın arkasındaki bölüme geçerek müşterilere satış yaparlardı. Fatih Postanesi’nin yanında hergün bir Migros kamyonu kaldırıma park ederek, gün boyu halka satış yapardı (Ayrıca şehrin muhtelif merkezî noktalarında 20 kadar kamyon da aynı hizmeti verirlerdi). 1980’lerin ortalarında bu kamyonlar yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısındaki kasanın yanıbaşından inilen, içi iki taraflı raflarla donanmış, camsız kavuniçi Migros otobüslerine bıraktılar. 1990’larda ise gezici Migros uygulaması tamamen kaldırıldı.




HALLAÇLAR:

Evlerdeki yatakların içindeki pamukların havalandırma işini yapan bu meslek grubundakiler, sokaklarda bağırarak dolaşırlar, çağrıldıkları evlerin odasının ortasında yere oturarak, sırtlarında taşıdıkları yay şeklindeki kalın bir dal parçasının iki ucuna gerilmiş teli, pamuk yığınını içine sokarlar, diğer ellerindeki lâbut şeklindeki tahta bir cismi bu tele sürekli vurarak, telin o tekdüze titreşim sesinin eşliğinde pamukları havalandırmaya başlarlardı. Hallacın havalandırarak birbirinden ayrıştırdığı pamuk blokları yeniden yatağa, yastığa ya da yorgana geri doldurulduğunda bunlar yeni alınmış gibi kabarık, havaleli bir görüntü verirlerdi




HAVAGAZI:

Şehrin kısıtlı birkaç bölgesine “havagazı” hizmeti götürülmekteydi. Evlerinde havagazı borusu olan şanslı daireler, mutfak ve ısınma problemlerini havagazıyla karşılarlar ve ay sonunda sayacın yazdığı kadar tüketim bedelini gezici tahsildarlara öderlerdi. Havagazı depolama ve ana dağıtım merkezleri; Dolmabahçe, Silahtarağa, Yedikule ve Hasanpaşa’daydı. İETT’nin sorumluluğunda dağıtımı yapılan bu hizmet, 1980’lerde kaldırıldı. Günümüzün doğalgaz şebekesiyle mukayese dahi edilemeyecek bir teknolojide olmalarına rağmen, sokaklarından havagazı şebekesi sistemi geçen şanslı konutlar, kesinlikle bu hizmetten son gününe kadar yararlandılar.




HORTUMLU ÇÖP KAMYONLARI:

Belediye Başkanı Fahri Atabey tarafından, 70’lerin başında Avrupa'dan ithal edilen 2 adet çöp kamyonunun herhangi bir yerinde atık haznesi yoktu. Çöp toplama görevini, aracın arkasındaki bölüme bağlı ortalama 30’ar santim çaplarındaki 2 adet hortum görmekteydi. Bu hortumlar, tıpkı evlerde kullanılan elektrik süpürgeleri gibi vakum yardımıyla çöpleri emerek hazneye toplamaktaydılar. Bu kamyonları gördükleri anda zevkten adeta çıldıran çocukların, hortumların önüne attıkları çeşitli ebatlardaki taşlar, konserve kutuları ve diğer gereksiz malzemelerden dolayı, vakumları kısa zamanda bozularak emekliye ayrıldılar. İstanbul'un o yıllardaki bu enteresan minicik lüksü de tarihe gömüldü, gitti.




HUSUSİ LEVHASI:

O yıllarda dolmuşlar çok fazla olduğundan, özel otomobil sahiplerinin çoğu, ticarî araç olmadıklarını ve yolcu taşıması yapmadıklarını belli etmek için, araçlarının ön camının üzerine “HUSUSİ” yazılı açıklayıcı bir bant takarlardı. Böylece, yol boyunca dolmuş bekleyen yolcuların sürekli el işareti yapmaları engellenmiş olurdu. Aksi taktirde, trafikte durulduğu anda, yan camdan birinin kafasını içeriye doğru uzatarak; "Pangaltı'dan geçer mi?" şeklindeki sorularıyla yol boyunca muhatap kalınırdı. 80'lerin ortalarından itibaren İstanbul'da dolmuş taşımacılığı sona erince, bu türden açıklayıcı bir aparata da gerek kalmadı özel otomobillerde...




RENAULT MİNİBÜSLER:

1960’lardan itibaren tâ 80’lerin ortalarına kadar İstanbul şehiriçi ulaşımında, dış görünümleri çok enteresan olan minibüsler çalıştı. Bunlar, normalden daha yüksek bir tabana sahip, heyyulâ görünümlü acayip araçlardı. İstanbul’un hemen her semtine işlerlerdi (Gaziosmanpaşa, Eyüb, Zeytinburnu, Bayrampaşa, Kâğıthane...) Fransız yapımı bu minibüslerin, yan camlarının hemen sonrasında, kenarları yuvarlatılmış, ince uzun bir dikdörtgen cam bulunurdu. Önden görünümleri itibarıyla, insanda yaşlı bir kocakarı suratı (!) izlenimi uyandırırlardı. Tüm camları basıktı ve aracın içi oldukça loş olurdu. Bunu gidermek için kimi şoförler, tavandaki havalandırma kapaklarını camlı yaptırırlardı. Profilden görünümlerinde ise, aracın ön kısmı neredeyse 30 dereceye yakın bir eğimle dizayn edilmişti. Yüksek tabanlı bu araçlara binmek için de, mutlaka içerdekilerin yardımına ihtiyaç duyulurdu (birileri kolundan tutup da, sevabına içeriye çekiversin diye). İlk modellerindeyse, menteşelerinin montajından ötürü, yolcu biniş-iniş kapısı tersine açılırdı. Son olarak 1981’de Aksaray-Eyüb ve Vezneciler-Gaziosmanpaşa arasında bunlara bindiğimi hatırlıyorum. Sonraki birkaç yıl zarfındaysa, Anadolu'daki kimi yerleşimlerde kullanıldıklarını duymuştum.




CITROEN OTOMOBİLLER:

Fransız yapımı, şekilsiz Citroen otomobiller vardı. Arka kasaları olmayan ve aracın tavanı arkaya doğru 45 derecelik bir eğimle gittikçe azalarak çamurluklarda sonlanan Citroen’lerin en büyük özellikleri ise park edildiklerinde karoserlerinin zemine doğru alçalmasıydı. Arabanın lastiklerinin söndüğü havasını verirdi. Araç tekrar çalıştırıldığında ise tabanı yükselir ve kalkışa hazır hale gelirdi. Citroen’lerin bir özelliği de, diğer otomobillerden farklı olarak arka tekerleklerin üst yarısını örten jantlarının olmasıydı.




GECE BEKÇİLERİ:

Geceleri sokaklarda devriye gezen gece bekçileri olurdu. Kahverengi üniformalı ve kasketli bu güvenlik elemanları, sabaha dek nöbetlerini devam ettirir ve civardaki sokaklarda gezen meslekdaşlarıyla haberleşmek için sık sık düdüklerini çalarlardı. Emniyet Teşkilâtı’na bağlı olarak görev yapan gece bekçileri 1980’lerde kaldırılarak, sabit karakol kadrosuna verildiler.




KİRALIK DÜRBÜNLER:

Galata Köprüsü üzerinde İstanbul siluetini, seyrüsefer yapan vapurları, Kadıköy ve Üsküdar kıyılarını, Haliç’i, Adalar’ı ve Topkapı Sarayı’nı bir nebze olsun yaklaştıran gemici dürbünlerini gelen-geçene cüz’i bir ücret karşılığında 5 dakikalığına kiralayan dürbüncüler vardı. Daha çok dışarlıklı olanlar tarafından rağbet gören dürbünle bakma olayı, etrafı seyretmekten ziyade, o yıllar için pek bilinmeyen bir teknolojik aletle tanışma, onu kullanabilmekten alınan hazzı tadabilmenin verdiği keyifti.




PAY KUPONLARI:

Gazetelerin sık sık kampanyalar düzenleyerek çekilişle hediyeler dağıttığı yıllarda özellikle Hürriyet, Milliyet, Günaydın ve Tercüman’ın logolarının sağında ve solunda damga pulundan biraz daha büyük ebatlarda kesilmek üzere ayrılmış, üzerleri numaralı “Pay kuponları” olurdu. Dileyen okuyucu hergün numara sırasıyla bu pay kuponlarını keserek, verilen adrese postalar, karşılığında kendine bir kura numarası gönderilirdi. Kampanya sonunda yapılan çekilişte kazanan okura; daire, araba, mobilya, bisiklet, radyo gibi hediyeler verilirdi.




GAZOZ KAPAKLARI:

Çocukların en sevdiği oyuncaklardan birisi de yuvarlak metal, kenarları tırtıllı gazoz kapaklarıydı. O yıllarda özellikle bakkallar ve çay bahçelerinin önü, çocuklar için ganimet denecek ölçüde çok, atık gazoz kapağının olduğu noktalardı. Toplanan gazoz kapakları torbalara doldurulur, sonra da üretilen çeşitli oyunlarla değiş-tokuş edilirdi. Çocuklar tarafından yutma-yutulma olarak adlandırılan bu değiş-tokuşlar, o yaştakiler için son derece aktif bir gazoz kapak borsasının doğmasına neden olmuştu. Her markanın değişik bir değeri olurdu (Ankara ve Olimpos gazozu; birlik, Uludağ ve Yedigün; ikilik, Meysu ve Elvan; beşlik, Schweppes; onluk gibi). Az bulunan kapağın değeri de yüksek olurdu. Hatta çocuklar birbirleriyle bunları para bozar gibi bozar ya da bütünlerlerdi. En düzgün gazoz kapağının iç kısmı, kapı camlarından aşırılan cam macunuyla doldurularak ağırlaştırılırdı. Oyun sırasında çocuklar bu macunlu kapakları kullanarak üstünlük sağlamaya çalışırlardı. Artık, bırakın gazoz kapağı oyunlarını, -pet ve teneke kutuların yaygınlaşmasıyla- gazoz şişesi ve dolayısıyla gazoz kapağına bile çok çok az rastlanır oldu.




AĞLAYAN ÇOCUK POSTERİ:

Ressamı belirsiz, 4-5 yaşlarında, mavi gözlü, gözlerinden yaşlar süzülen, kumral, kocakafalı, toramanca, boynuna kırmızı bir kaşkol bağlamış ve palto giymiş bir erkek çocuğu resmi vardı. Bu renkli resim, 70’lerin hitlerindendi. Hemen hemen tüm kamyon ve kamyonetlerin arka (ya da varsa yan arka) camlarında, cümle kahvelerin en görünen yerinde bu çocuğun poster halinde basılmış resmi asılı olurdu. Görenlerde acıma duygusu uyandıran bu içli portreyi, uzun yol şoförlerinin evlâtlarına olan hasretlerini bir nebze olsun dindirmek amacıyla astıkları düşünülmekle beraber dükkânlara, kahve ve lokallere, hatta bazı evlere dahi neden çerçeveletilerek asıldığı konusu hâlâ bir muammadır.




AHŞAP MAVNALAR:

Boğazda ve Haliç’te tahtadan, gösterişli ancak hantal, rengârenk boyalı mavnalar ve büyük tekneler vardı. Bunların kumanda merkezi çoğunlukla kıç tarafa yakın kısımlarında olup, teknenin tam ortasında uzunca bir seren direği olurdu. Teknelerin hemen hepsi yeşil, mavi, kırmızı gibi gözalıcı renklerde boyanırdı. Her türlü yük taşıma işlerinde kullanılırlardı. Çalışmadıkları zaman, Haliç’in tam ortasında, 5’i 10’u birden birbirlerine yaslanmış halde bağlanırlardı. 80’lerde bunların yerlerini metal tekneler aldı.




KARPİT:

80’li yıllarda çocuklar arasında çok revaçta olan, ince şeritler halinde kesilmiş karpitler, yine ince plastik borular içinde okul önlerinde satılırdı. Karpit şeridinden koparılan bir parça kâğıdın içine konulur ve üzerine tükürülürdü. Suyla (tükürükle) temas eden karpit alev alır ve içinde bulunduğu kâğıdı da tutuştururdu. Karpitin özelliğini bilmeyen diğer çocuklar üzerinde hayranlık uyandıran bu tükürerek kâğıt yakma gösterisi, bir süre sonra bütün herkes tarafından öğrenilince modası kısa sürerek gözden düştü ve satışı sona erdi.




GIR-GIR SÜPÜRGELER:

70’lerde ve 80’lerde, evlerin en önemli temizlik eşyalarındandılar. Altında, iki ya da üç sıra toz toplayıcı silindiri olan, plastik ya da metal bir toz haznesi ile bu hazneye bağlı bir koldan ibaret, son derece basit, mekanik bir araçtı. Yerdeki süprüntüyü kolaylıkla tutarak haznesinde toplayan ve ileri-geri götürülürken çıkardığı sesten dolayı bu ismi alan süpürgenin üzerinde bir de iki kademeli plastik bir ayar düğmesi vardı ki, süpürülecek sathın kalınlığına göre ayar yükseltilir ya da düşürülürdü (gerçi sonuç pek de değişmezdi). Elektrikli süpürgeler yaygınlaşınca, gır-gırlar unutuldu.




GOLDEN VE ZAMBO JİKLETLERİ:

70’li yılların en çok tutulan, en kaliteli sakızlarıydılar. Eni ve boyu bir kibrit kutusunun yüzeyinden biraz daha geniş, dikdörtgen kesimli ve inceciktiler. Bu sakızların cezbedici çok nefis kokuları olurdu. Golden daha çok muz esanslı iken, Zambo çikolata kokuluydu. Jikletler, parlak metalik renkli baraklarla özenle paketlenmiş, üzerlerine de sakızın adının bulunduğu kâğıtlar geçirilmişti. Her sakızın içinden barakla kâğıdın arasına konulmuş, sakızla aynı boyutlarda dikdörtgen ince bir karton üzerine basılmış, renkli bir artist ya da şarkıcı resmi çıkardı. Zambo jikletinin dış yüzeyinde, kulaklarına iri halkalar geçirmiş zenci bir kız resmi bulunurdu. Golden’lerin üzerinde ise silindir sihirbaz şapkası takmış, papyonlu uzun sarı saçlı güzel bir kız resmi olurdu.




HEDİYELİ SEYYAR MUHALLEBİCİLER:

Sokaklarda tekerlekli ve dört tarafı cam vitrinle kapalı arabalarıyla gezen muhallebiciler vardı. Vitrinlerin alt rafında, küçük ve yuvarlak plastik kutulara konulmuş muhallebiler diziliydi. Üst rafı ise telli arabadan miskete, maskeden topa, oyuncak bebekten kaleme kadar çeşitli ıvır zıvırla dolu olurdu. Her muhallebi kabının dibinden mutlaka kırmızı renkli plastik, üzeri numaralı bir marka çıkardı. Çocuklar kabın dibindeki markaya bir an önce ulaşabilmek için alelacele muhallebiyi bitirirlerdi. Markanın üzerindeki numara, satıcının elindeki numaralı hediye listesiyle karşılaştırılır ve o numaraya hangi hediyenin çıktığı saptanırdı. Satıcı üst raftan çıkardığı hediyeyi çocuğa verirdi. Dağıtılan ıvır-zıvırlar her ne kadar ucuz mallardan oluşsa da, bunların maliyeti de muhallebi fiyatına eklendiğinden, bu piyango çocuklara biraz tuzluya patlardı.





TENEKE ÇÖP KOVALARI:

Evsel atıklar 60'larda ve 70’lerde, şimdiki gibi tek kullanımlık siyah çöp poşetlerine konulmaz, mutfaklarda lavabo altlarında duran, bakkallardan temin edilen dikdörtgen peynir ya da zeytin tenekelerinin içinde biriktirilirdi. Kutuların üstlerinde iki yanlarına açılmış olan deliklerden geçirilen kalınca bir telle oluşturulmuş taşıma kulpları olurdu. Her kutunun dört bir yanına, diğerleriyle karışmaması için, yağlıboyayla büyük rakamlarla daire numarası yazılırdı. Çöp kamyonunun geçeceği saat yaklaşınca bu kovalar evin önüne indirilerek kapı önüne sıra sıra dizilen diğer kovaların yanına bırakılırdı. Temizlik görevlileri içlerini boşalttıkları çöp kovalarını atmayarak geri bırakırlardı. Boş kovalar tekrar geri alınırlardı. Kovalar iyice yıpranıp dağılıncaya kadar tekrar tekrar kullanılırlardı. Bilhassa karpuz-kavun kabuklarının sularından gitgide dipleri pas tutar, tam da çöp arabasına yetiştirilmeye koşturulurken, sokağın ortasında lehim yerlerinden ayrılır ve birden içindeki çöpler; lökkkkedenek yere boşalırdı altından... Yanlışlıkla çöp arabasına atılan yeni kovalar ise, özellikle ev kadınları tarafından başlatılan kavgalara sebep olduğundan, bunlar çöpçüler tarafından dikkatlice boşaltılırlardı.




VANTROLOGLAR:

Eskiden, özellikle sünnet düğünlerinde vantrologlar da sahne alırdı. Bunlar çoğunlukla orta yaşlı olup, kucaklarına oturttukları gerçek çocuk ebatlarındaki, tahtadan yapılmış ve üzerine çocuk elbiseleri giydirilmiş, gözleri fıldır fıldır sağa sola dönebilen, ağzı da yalak misali açılabilen kuklalarla gösteri yapan kimselerdi. Kuklanın sırtındaki açık kısma kollarını sokarlar, ağız, göz ve kol hareketlerine buradan kumanda ederlerdi. Vantrolog: karnından konuşma yeteneğine verilen addır. Vantrologlar da ağızlarını oynatmadan konuşarak, ses kukladan çıkıyormuş izlenimi verirler ve onunla karşılıklı esprili diyaloglara girerlerdi. Etrafında daire olan seyirciler de, konuşulanlardan ziyade kuklanın ne şekilde hareket ettirildiğini keşfetmek amacıyla vantroloğun yanına olabildiğince yaklaşarak, kuklanın sırtına bakmaya çalışırlardı. Düğünlerin vazgeçilmez şovlarındandılar. Günümüzde artık düğünler, tek bir klâvye ile geçiştirilmekte...




TIKLAYAN ANAHTARLIKLAR:

80’lerde hemen herkesin birer tane sahip olup çılgınlar gibi çevirdiği anahtarlıklar moda olmuştu. İkiye üç santim ebatlarında kesilmiş kalınca bir renkli mikanın ince kenarlarındaki deliklere geçirilmiş “u” şeklindeki bir telden ibaret olan bu anahtarlıkların mikaları her bir yarım turlarında tele temas ederek “tık” sesi çıkarırdı. Parmaklar vasıtasıyla seri turlar attırılan bu materyalin tespih çeker gibi sürekli “tık-tık-tık...” sesi çıkarması, o yıllarda insanlarda akıllara ziyan bir alışkanlık olarak yer etmişti. Sürekli çevrilmekten bir süre sonra mikanın telle temas ettiği yuva aşınarak deforme olup da ses çıkarmamaya başladığında, derhal yenisiyle değiştirilirdi. Çok az insan telin bir ucuna anahtarlarını da takar ve bu oyuncağın aslî görevini yerine getirmesini sağlardı. Karşısındaki insanı delirten monoton bir sesi vardı. Bu moda, yaklaşık on yıl sürdükten sonra unutulup gitti.




ÜÇ BOYUTLU RESİMLER:

70’li yıllarda bakkallarda satılan sakızların bazılarından 4X5 ebatlarında renkli resimler çıkardı. Bu resimler elle hafifçe sağa-sola, açısı değişecek şekilde oynatılınca, birbirini takip eden 3-4 resimlik bir animasyon meydana gelirdi. Resimdeki at yürürdü, araba hareket ederdi, ya da dansöz kalçalarını kıvırırdı. Arkaları kalın kartonla desteklenen bu resimlerin üzerleri pütürlü mozaik şeklindeydi. Çocukların en sevdiği objelerin başında gelmekteydiler. Animasyonlarda, güncel de takip edilirdi: Tatlı Cadı, çizgi roman kahramanları Akıllı Bıdık, Ayı Yogi gibi televizyonlardaki dizi karakterlerinin de oynayan resimleri bulunurdu (Geçen gün çekmecemde bunlardan 8-10 tanesini buldum ve bir çocukluk arkadaşıma rastlamış gibi sevindim içimden).




TRAMVAY MÜZESİ:

İETT’nin Kadıköy yakasındaki eski Kuşdili Tramvay deposu, 1966’dan sonra elden geçirilerek “İETT Ulaşım ve Tramvay Müzesi”ne çevrilmişti. Tek katlı bir hangar görünümündeki binasının içi, 1870’lerden itibaren İstanbul ulaşımında kullanılan tramvay araçlarından birer örneğin sergilendiği oldukça zengin bir müzeydi. Eski duraklar, hat tabelâları, bilet örnekleri, fotoğraflar, ulaşım plânları gibi materyallerin de süslediği müzedeki eski tramvayların içlerine de, gerçeğine yakın hissi uyandırmak için, o dönemin giysileri giydirilmiş fesli, setreli, mintanlı, üniformalı, feraceli, çarşaflı yolcu ve çeşitli at/katana mankenleri yerleştirilmişti. Bahçesinde sembolik bir ring rayın üzerinde dolaşan tramvaylarla kısa bir tur da atılabilen müze, 1982’de Kadıköy İtfaiyesi’ne devredilerek boşaltıldı. Sergilenen eserler de depolara kaldırıldı. Bu eserlerin cüz’i bir bölümü 1990’ların sonunda Karaköy Tünel binasının zemin katında oluşturulan yeni bir ulaşım müzesinde sergilenmeye çalışılsa da bu teşebbüs de fazla uzun ömürlü olamadı ve 2 yıl içinde adı geçen mekân kapatıldı.




SÜTSAL SATICILARI:

Yaz gecelerinde turkuaz renkli, kübe yakın dikdörtgen şeklindeki kutularını kayışla sırtlarına asarak “Süt-Sal” adlı dondurmayı sokak sokak dolaşarak satanlar vardı. İsmi “sütlü salep” kelimelerinin ilk hecelerinden geldiği kuvvetle muhtemel olan bu ilginç yiyecekler, o yıllarda şimdiki gibi hazır dondurma kültür gelişmemiş olduğundan çoğu insan tarafından rağbet görürdü. Kutunun içine özenle istif edilmiş sütsallar aslında içine meyve aroması zerkedilmiş ve dış yüzeyi renklendirilmiş buz parçalarından ibaretti. Ucu kesik koni şeklinde hazırlanan süt-salların dibinde de tutmak için bir tahta parçası olurdu. Birbirlerine yapışmamaları için özel ambalaj kâğıtlarının içinde olurlardı. Limonlu, portakallı, vişneli, çikolatalı ve sade/kaymaklı olmak üzere beş çeşittiler. Satıcı; “Süüüüüt-saaaaal” şeklinde, heceleri ağdalı ve de hafiften ahenkli bir şekilde uzatarak bağırırdı. 80’lerin başlarında yerlerini Algida ve Carte-D'or türü hazır dondurmalara bıraktılar. Sütsalcılar da unutuldu, gitti...




KÜÇÜK ARABALAR:

“Match-box” marka avuçiçine rahatlıkla sığabilen preslenerek şekillendirilmiş sert metalden ithal malı oyuncak arabalar, 70’li yılların çocuklarının vazgeçemediği, hayranlıkla oynadığı minyatür oyuncaklardı. Kırtasiyelerde ve oyuncakçılarda vitrinin en görünen yerine sırayla dizilirlerdi. Bu arabalar, gerçek modellerine birebir olmasa da oldukça benzer şekildeydiler. Çoğunun kapıları açılıp kapanabilirdi. Mikadan camları vardı ve içlerinde şekillendirilmiş sert plastikten koltukları ve direksiyonları dahi olurdu. Telli plastik arabalara göre çok daha pahalıya satılırlardı. Bu yüzden, çocuklara doğum günlerinde ya da bayram gibi özel günlerde satın alınarak hediye edilirlerdi. “Renault”, “Pontiac”, “Citroen”, “Fiat”, “Alfa-Romeo”, “Mercedes”, “Volkswagen” markalar en çok revaçta olan modellerdi. Ayrıca minibüs, kamyon, vinç, tır, ambulans, itfaiye, iki katlı otobüs gibi çeşitleri de bulunmaktaydı. Plastik tekerlekleri en çabuk aşınarak yerinden ayrılan ve bir daha çok zor yerine takılabilen oyuncak arabaların nazik kapı menteşeleri de ilk önce elde kalan kısımlardandılar.




KUMBARALAR:

Bankaların hemen hemen tamamı, çocukları tasarrufa alıştırmak için mudilerine kumbara hediye ederlerdi. Bu kumbaraların şekil olarak en bilineni, İş Bankası tarafından dağıtılan ütüyle sefertası arası bir şekli olan ve üzerinde de çaydanlık sapına benzer bir tutacağı olan garip şekilli klasik kumbaraydı. Altındaki kapağı anahtarla açılarak, içinde biriken demir paraların alınarak kumbaranın tekrar kullanılabilmesi sağlanıyordu. Diğer bankalar da çocukların sempatiyle yaklaşmaları için kaplumbağa, ördek, ev, otomobil, top, piramit ve buna benzer ilginç tasarımları olan, çoğunluğu plastikten tek kullanımlık kumbaralar icat ederek bu yarışa katılmışlardı




KURNALAR:

Eskiden evlerin banyolarında, genellikle yekpâre mermerden oyulmuş orta boylarda kurnalar olurdu. Üst kısımları dikdörtgen, alt tarafları ise yarım daire şeklinde bir forma sahip olan kurnaların oyuk olan hazne kısımları, yaklaşık 10-12 litre suyu tutabilirdi. Yıkanacak şahıs kurnanın yanında küçük bir tabureye oturur, musluktan hazneyi sıcak suyla doldurur ve hamam tası adı verilen plastik kaplar yardımıyla kurnadan düzenli aralıklarla aldığı suyu üzerine boca ederek yıkanma eylemini gerçekleştirirdi.




AYAKKABI/TERLİK TAŞIMA TORBALARI:

Genellikle kadınlar arasında çok yaygın olan bu uygulamaya göre, misafirliğe giden her kadın, bir torbanın içine koyduğu, tabanı temiz, süslü bir çift ayakkabı ya da terliği de beraberinde getirirdi. Hatta işi iyicene abartanlar, yanlarındaki küçük çocukları için dahi misafirlik ayakkabısı taşırlardı. Misafir gidilen evin kapısından girilmesini müteakip sokak ayakkabıları çıkarılarak, torbadaki ayakkabı ya da terlik giyilerek içeriye geçilirdi. Ev sahibini terlik verme külfetinden kurtaran bu self-servis âdet, sonraları taşıma zorluğundan dolayı yavaş yavaş terk edildi.




TELLİ ARABALAR:

O yıllarda, bütün erkek çocuklarının sahip olduğu telli arabalar, ucuz plastikten ve o dönemin revaçta olan otomobil markalarından Murat 124, Renault ve Anadol modellerinin taklitleriydi. Dökme kalıba plâstikten imal edilmişlerdi. Kimi çocukların sahip olduğu plastikten Mercedes ve Chevroletler ise sahibine müthiş bir statü kazandırır ve diğer çocukların gıptayla bakmalarına sebep olurdu. Bu arabaların tavanını delerek içinden çengellenen, üzeri plastik kaplı telin diğer ucu çocuğun direksiyon kullandığını hissetmesi için yuvarlatılmış olur ve buradan tutularak araba kolayca sağa sola döndürülürdü. Bazıları ise işi abartarak, direksiyona daha bir benzemesi için, yine o dönemin hit oyuncaklarından olan çıngıraklı tekerleğin tekerini çıkarıp telin ucuna sıkıca raptederlerdi.




TELEFON KULÜBELERİ:

Dikdörtgenler prizması şeklinde, dört tarafı da bel hizasına kadar camla kaplı, civciv sarısı renkli telefon kulübeleri vardı. İçlerinde siyah ve kadranlı bir telefon olup, jetonla çalışırdı. Telefon konuşması gerçekleşmediği zaman ahizenin yerine konulmasıyla jeton, ankesörün altındaki geri alma yuvasına düşerdi. Telefonun monte edildiği sırtın üzerinde telefon kullanma kaideleri ve âdâbı ile ilgili çeşitli notlar ve Türkiye’deki tüm merkezlerin telefon kodlarının yer aldığı büyükçe bir pano asılıydı. Bu kulübeler genellikle merkezî transit otobüs duraklarının yanında ve meydanlarda yer alırdı. Jetonlarda kontör sınırlaması yoktu ve tek bir jeton atarak sınırsız konuşmak mümkündü. Ancak konuşanlar işi cıvıtmaz, saygı sınırları çerçevesinde mümkün olduğunca muhabbetlerini kısa keserlerdi.




TAKMA KİRPİKLER:

Kadınlar; 60’ların sonlarıyla 70’lerin ortalarına kadar gözlerinin üzerinde takma kirpikler taşıdılar. Çoğunlukla gece davetlerinde kadınların peruk ve kirpik takma merakları 80’lere kadar devam etti. Kirpikler siyah renkli, upuzun ve uçları kıvrık olurlardı. Takma oldukları uzaktan dahi anlaşılırdı. Çok da itici görünürlerdi. Küçücük suratlı bir kadında upuzun kirpikler, gerçekten de fevkalâde orantısız dururdu. Bazen kirpiklerini çevresindekiler farketsinler diye sık aralıklarla gözlerini kapatıp açan kadınların bu takma kirpiklerinden biri yere düşerdi. Çevresindekiler de, yere düşen bu kirpiği bulmak için pervane olurlardı. Aslında sadece uyduruktan bir kirpik değil, aynı zamanda o şuh (!) kadının karizmasıydı da yere düşen...




STATİON (Steyşın) AMBULANSLAR:

1960 ve 1970’lerdeki ambulanslar çoğunlukla station vagon otomobillerden oluşurdu. Hepsi beyaz renkli olup, aracın kapılarının üzerinde ve dış tavanında kırmızı renkli büyükçe bir ay resmi bulunurdu. Yanar-döner uyarı lâmbaları ve canhıraş sirenleri vardı. Ambulansın arka kapısı yukarı doğru açılarak, sedye tavanı çok alçak olan arka bölümdeki raylar üzerinde sürülüp çıkarılabilirdi. Hemşireler burada oturarak giderlerdi. Aracın ikinci sıra koltukları çıkarıldığından, sedye şoför mahalline dek dayanırdı.




SANAYAĞLI EKMEKLER:

Ekonomik krizin ve yoklukların dorukta olduğu 70’li yılların bilhassa sonlarında kahvaltıların baş lüksü, üzerine “Sanayağı” sürülmüş ekmek dilimleriydi. Tereyağı ya bulunmazdı, ya da çok pahalı olurdu. Doyurucu, besleyici ve çok lezzetli olduklarından dem vurulan reklamlarla halka benimsetilen Sanayağı, aslında tat olarak donuk, besleyiciliği ise tartışılır bir gıdaydı. Ağızda uzun süre tutulursa damağa yapışır ve orada bir tabaka oluştururdu. Dikdörtgenler prizması şeklinde, beyaz üzerine kırmızı-mavi renklerle bezeli ve üzerinde bir dilim Sanayağlı ekmek yiyen çocuk resmi bulunan ambalajlarda satılırdı. 80’e bir kala Sanayağı dahi bulunmaz oldu, bir paketini alabilmek için bakkalların önünde uzun kuyruklar oluştu. 80’den sonra ise, türeyen sayısız margarin ve tereyağı markalarının arasında Sanayağı da eridi, gitti...




HAFTA SONU EKMEK FIRINI TATİLLERİ:

1979’dan 12 Eylül 1980 ihtilâline kadar ekmek fırınları Cumartesi günleri öğleden sonra ve Pazar günleri de tam gün olmak üzere çalışmamaya başladılar. Halk, Cuma akşamından veya Cumartesi sabahından, hafta sonunda tüketeceği ekmeği almak için fırınlara hücum eder ve uzun kuyruklar oluştururdu. Mevcut kuyrukları eritmek için fırıncılar da ekmek hamurunu aceleye getirerek gerektiği gibi karmadıklarından, ekmeklerin içleri yapış yapış olurdu ve bazen de yiyenin ağzına tuz topakları gelirdi. Bir ya da iki gün öncesinden alınan ekmek, Pazar günü iyice sertleşerek bayatlardı ve ihtiyaçtan fazla göz kararı alınan ekmeklerin artanları küflenerek çöpe atılırlardı. Neyse ki bu kahredici israf yılları çabuk sona erdi ve ihtilâlden sonra fırınlar, yeniden haftanın 7 günü ekmek çıkarmaya başladılar.




HALİÇ KAYIKLARI:

Haliç’in iki yakasında karşılıklı iskeleler arasında (Unkapanı-Kasımpaşa, Yemiş İskelesi-Perşembe Pazarı, Ayvansaray-Sütlüce gibi) kayıklar çalışırdı. Yolcular, köprülerden dolaşmak yerine cüz’i bir ücret ödeyerek bu kayıklara binerek seri bir şekilde gitmek istediklere yere ulaşırlardı. Her bir kayık ortalama 4-5 kişi alabilir ve tek bir kürekçi tarafından çekilirdi. Kara ulaşımının hızlanması ve Haliç’in kirlilikten dolayı oluşan pis kokusunun artması sonucu kayık ulaşımı 80’lerin ortalarında sona erdi. Günümüzde sadece yarı turistik amaçlı Eyüp’ten ve Kasımpaşa’dan kalkan çok az sayıda kayık vardır.




HALKALAR:

İstanbul halkı tarafından çok sevilen hazır yiyeceklerden olan “halkalar”, orta boy bir bilezik çapında ve parmak kalınlığında olurlardı. Un, su, yağ ve tuzdan imal edilen halkalar, şehrin muhtelif köşelerindeki halka fırınlarında adetle satılır, kesekâğıdına doldurulurlardı. Ağızda dağılarak mükemmel bir tad bırakırlardı. Çayla çok iyi giderlerdi. Ne gevrek olurlar, ne de elde dağılırlardı. Yolculukların da doyurucu ve pratik tüketim gıdalarından olan halkalar; “Atikali, Aksaray, Malta, Eyüb, Beşiktaş Çarşı, 7-8 Hasanpaşa” gibi Osmanlı tandanslı klâsik eski fırınlarda satılırlardı. Bu fırınların çoğu 80’lerin ortalarında birer ikişer kapandılar. Günümüzde ise, o zamanların oldukça kötü kopyaları olan gevrek, sert ve vakumlu poşet içine doldurulmuş, sadece görünümü itibarıyla halka olan gıdalar, marketlerde satılmaktadır.




KARAKÖY SIRTLARINDA ÇATI REKLAMLARI:

Karaköy Meydanı’na bakan hemen hemen tüm binaların çatılarına, dev boyutlarda ışıklı reklam panoları monte edilmiştii. Bu panolar yürüyen ampuller ve rengârenk floresanlarla oluşturulmuş banka, hırdavat, sigorta, gıda vb. firmaların isimleri, logoları ve bazen de kısa bir sloganlarını içerirlerdi. Konstrüksiyonel bir tarzda hazırlandıklarından arkalarındaki yapıları kapatmazlar, gündüzleri dikkatli bakılmadığında fark dahi edilmezlerdi. Havanın kararmasını takiben birer-ikişer yanmaya başladıklarında ise Karaköy sırtlarında bir hareket ve renk cümbüşü başlardı. “İş Bankası”, Akbank”, “Osmanlı Bankası”, “Yapı ve Kredi Bankası”, “Oerlikon”, "Böhler”, “Ülker”, Besler”, “Ki-Vi”, “Eti”, “Sana”, "Hürriyet", "Milliyet", "Günaydın", “Vita”, “Güneş Sigorta”, “Fay”, “Omo”, "Fisk", “Puro”, “Pop”, "Facit", “Coca-Cola”, “Pepsi”, “Siera”, “Philips”, “DYO”, "Pirelli", “ÇBS” ve “Güney Sanayi” reklamları birbirlerinin üzerine tırmanırcasına kendilerini göstermeye başlarlardı. Bazıları belli aralıklarla parça parça yanıp sönerken, bazılarının etraflarındaki çerçevedeki ampuller yürümeye başlar, kimilerininse logoları parçalar halinde oluşup sönerdi. Karaköy Rıhtımı’nın önünde denize yeşil, mavi, beyaz, turuncu, kırmızı, sarı renkli akisleri vurur, özellikle Haydarpaşa, Kadıköy veya Üsküdar istikametinden köprüye gelen vapurların içinden bu manzarayı seyretmek, o yılların İstanbulluları için farklı bir zevk olurdu.




KARTPOSTAL ATMAK:

70’li ve 80’li yılların İstanbul’unda (ve Türkiye’sinde) Bayram, yılbaşı ve doğum günü gibi özel günlerde insanlar birbirlerine kartpostal atarlardı. Şimdilerde artık sadece koleksiyonerlerin ilgisi dahilindeki bu kartlarla o yıllarda tebrikleşilirdi. Genellikle renkli bir İstanbul manzarası seçilir, arkasına kısa bir tebrik ve gideceği yerin adresi yazılır, sağ üst köşesine de pulu yapıştırıldıktan sonra zarfa konulmadan postaya verilirdi. Zarfa konulmadığında, normal postaya göre pul masrafı yüzde elli ucuzlardı. Kartpostallar, varması gereken günün yaklaşık bir hafta öncesinden postaya verilirdi. Kartpostalı alan karşı taraf da genellikle bu kartpostalları atmaz ve evlerde (sıklıkla) manzarası öne bakacak şekilde, aynanın kenarına sıkıştırılırlardı. Artık SMS ve Mail teknolojisine geçildiğinden beri, kartpostallar mazide kalmaya başladılar ve bir güzellik, bir incelik daha maalesef unutuldu, gitti.




ESKİ PLAKALAR:

1963 yılına kadar İstanbul’daki araçların plakaları, şimdikilerden daha farklıydı. Plakanın üzerinde şehir kodu olmaz, bunun yerine aracın ne tür olduğunu belli eden bir harf ile yanında 5 haneli bir sayı grubu bulunurdu. Bunların üzerinde de büyük harflerle “İSTANBUL” yazılıydı. Araç özel ise;”H” (Hususi) harfi, kamyon/kamyonet ise; “K” (Kamyon), otobüs ise; “O” (Otobüs), taksi/dolmuş ise “T” (Taksi), polis ise; “A” (Asayiş) ibaresi eklenirdi. Bu sistem her şehirde aynı olup, sadece en üstündeki bağlı olduğu ilin ismi değişirdi. 1963’den sonra ise, her ile bir plaka numarası verilerek; “il numarası - iki harf - üç rakamlı sayı” sistemi getirildi.

__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-02-12, 15:22 #2
secospacos111 secospacos111 çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2


teşekkürler
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-02-12, 15:25 #3
ZeuS ZeuS çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2


korkuyorum bir gün buraya benimde resimlerim konulacak diye coğunu hatırlıyorum bendemi nostalji oldum yoksa
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-02-12, 16:09 #4
karaeloguz karaeloguz çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

Bazıları hala günümüzde var
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-02-12, 17:43 #5
Celine Celine çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

Migros nostalji amaçlı seyyar arabasını mağazaya koymuş, içinde de o yılların ambalajları ile ürünler vardı. Coca Cola'nın eski şişe halleri, Nuh'un makarnanın eski paketleri vs derken baya güzel nostalji yapmışlar. Garip geldi arabadaki ürünleri incelerken.

Konudaki birçok şeyi de hatırlıyorum. Kimini de tv'den Türk filmlerinden. Bende biraz biraz yaşlanmaya doğru gidiyorum galiba. Benim zamanımdaki çoğu şey de artık nostalji şimdikilere.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-02-12, 19:46 #6
Asitane_ Asitane_ çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

o anadolla azmı maceramız oldu...
çoğu tanıdık yaw bunların
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-02-12, 23:13 #7
anjelin anjelin çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

Paylasim icin tesekkürler . Hepsi harika .
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-03-12, 20:51 #8
rocky_ali rocky_ali çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

pikap dan hala dedemde var hala sapa sağlam maşallah )
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 15-03-12, 14:55 #9
* FenomeN * * FenomeN * çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

bazıları hala var günümüzde
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 15-03-12, 19:21 #10
` Red ` Red çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

vayy be gazoz kapakları . Küçükken oynardık
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-03-12, 16:10 #11
furki5151 furki5151 çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

Wow sağol dostum on numara resimler babam çocukluğuna döndü...
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-03-12, 20:15 #12
sercan_921 sercan_921 çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

hepsini baştan sona kadar okudum gerçekten muhteşemdi
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-03-12, 20:18 #13
ForsakenSteel ForsakenSteel çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

Şu abaküs için babama ne baskılar yapmıştım zamanında, almayana hoca 0 verecekmiş diye Zaman çok çabuk geçiyor, daha yolun yarısına bile belki gelmedik.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-05-19, 12:42 #14
m6rk m6rk çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

Sayın Ernesto Martinez,



Tesafüfen bu konuyu bugün gördüm. Acaba son iki fotoğrafın -Karaköy ve Dolmuş- yüksek çözünürlüklü versiyonları sizde bulunuyor mu?


Teşekkür ederim,
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 31-05-19, 01:50 #15
Hasan CEVEN Hasan CEVEN çevrimdışı
Varsayılan C: Bir zamanlar türkiye -2

Alıntı:
Gerçek Mesajı Gönderen m6rk Mesajı Göster
Sayın Ernesto Martinez,



Tesafüfen bu konuyu bugün gördüm. Acaba son iki fotoğrafın -Karaköy ve Dolmuş- yüksek çözünürlüklü versiyonları sizde bulunuyor mu?


Teşekkür ederim,
2010 da üye olup ilk mesajını 2019 da yazmak nasıl bir harekettir Arkadas belki görür diye etiketliyorum umarım ulasabilirsin @Ernesto Martinez;
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 15:34
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018