Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 29-07-19, 01:53 #1
IV Ados IV Ados çevrimdışı
Varsayılan Karthus [ Ölüm Şakıyan ]


Dehşet veren repertuvarı ve kâbuslardan fırlamış görünümüyle ecelin haberciliğini yapan Karthus; ölmeyen bir ruh. Hayattakiler ebedi hortlaklığın düşüncesiyle bile korkuya kapılırken, Karthus onda sadece güzellik, saflık ve ölümle yaşamın mükemmel birlikteliğini görüyor. Yaşayan ölülerin elçisi olan Karthus, sıradan ölümlülere ecelin neşesini getirmek için Gölge Adalar’dan geliyor.
Karthus, Noxus'un başkent duvarlarının dışına inşa edilmiş barınaklardan birinde, fakru zaruret içinde dünyaya geldi. Annesi doğum esnasında öldüğünden, babası onu ve üç ablasını bir başına büyütmek zorunda kaldı. Bir sürü başka aileyle birlikte yıkık dökük, farelerin cirit attığı bir düşkünler evinde kalıyorlardı; öğünleri ise yağmur suyundan ve bulabildikleri kemirgenlerden oluşuyordu. Karthus, fare avında tüm çocuklardan daha başarılıydı; tencere onun getirdiği, dişlenmiş leşlerle kaynıyordu.
Ölüm, Noxus'un varoşlarına hiç de yabancı değildi; insanlar genellikle güne çocuğunun soğuk ve cansız bedenini bulan ana babaların yakarışlarıyla uyanırdı. Karthus bu ağıtları seviyor, Kindred'ın saymanlarının asalarına attıkları çentiklerle cesetleri sayıp düşkünler evinden taşımasını büyülenmiş bir şekilde izliyordu. Gece olunca, genç Karthus insanların balık istifi yattığı odalara gizlice giriyor, hayatı pamuk ipliğine bağlı olanları bulup, ruhlarının yaşamdan ölüme geçtiği ana tanık olmayı ümit ediyordu. Geceleri çıktığı bu arayış, yıllar boyunca sonuç vermedi; birinin öleceği anı tam olarak kestirmek imkânsızdı. Bu dileğinin gerçekleşmesi, ancak ölüm kendi ailesinden birine ulaşınca mümkün oldu.
Böyle tıkış tıkış mekânlarda sık sık salgın baş göstermesi kaçınılmazdı. Karthus'un ablaları salgına yakalandığında, gözünü üzerlerinden bir an olsun ayırmadı. Babası elem içinde kendini kaybetmişken, Karthus kardeşlik vazifesini yapıp hastalığın yiyip bitirdiği ablalarına bakıyordu. Her birinin ölümünü izledi. Kızların gözündeki ışık sönerken Karthus da güçlü bir duyguya kapıldığını, ölümün ötesini görmeyi ve sonsuzluğun sırlarını keşfetmeyi arzuladığını hissetti. Saymanlar cesetleri almaya geldiğinde, Karthus peşlerinden tapınağa giderek tarikatları ve ölüm üzerine onlara sorular sordu. Kişi hayatın sona erdiği ama ölümün henüz başlamadığı noktada var olabilir miydi? Böyle sınırda bir an idrak ve tecrübe edilebilirse, hayatın öğretileri ölümün kesinliğiyle birleştirilebilir miydi?
Saymanlar, Karthus'un düzenlerine ne kadar uygun olduğunu bir çırpıda anladılar ve önce mezar kazıcı ve ölü yakıcı olarak saflarına kattıkları genç adam, kısa sürede ceset toplayıcılığa terfi etti. Karthus kemikten yapılma arabasıyla her gün Noxus sokaklarında dolaşıp ceset topluyordu. Ölümün şefkatinden ve diğer tarafta kişiyi bekleyen güzelliklerin umudundan söz eden acıklı ağıtları Noxus'un her yerinde bilinir oldu. Mateme bürünmüş nice aile, Karthus'un şarkılarıyla teselli, yürekten gelen mersiyeleriyle huzur buldu. Gel zaman git zaman, Karthus tapınağın içinde çalışmaya başladı. Ölüm döşeğindeki hastalarla ilgileniyor, vadeleri dolduğunda ölümün onları alışını izliyordu. Karthus bu hastaların her biriyle konuşup ruhlarını ölümle buluşturuyor, feri sönen gözlerde kendini daha da aydınlatacak bir şeyler arıyordu.
Neden sonra, Karthus ölümlülerden öğrenebileceği bir şey kalmadığı sonucuna vardı; artık sorularına sadece ölüler cevap verebilirdi. Can veren ruhların hiçbiri, ölümün ötesinde ne olduğunu söyleyemiyordu. Elindeki tek şey, çocukları korkutmak için anlatılan hikâyelerde ve kulaktan kulağa yayılan söylentilerde geçen, ölümün son olmadığı söylenen bir yerdi: Gölge Adalar.
Karthus tapınağın hazinesini boşaltıp Bilgewater'a doğru yola çıktı; şehir, ruhları denizin açıklarındaki lanetli bir adaya götürdüğü söylenen garip, kara bir sisten mustaripti. Hiçbir denizci Karthus'u Gölge Adalar'a götürmek istemiyordu; nihayet boğazına kadar borca batmış ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ayyaş bir balıkçı çıkageldi. Tekne günler geceler boyunca ilerledi, sonunda bir fırtına tarafından haritada görünmeyen bir adanın kayalıklarına sürüklendi. Kara bir sis, çarpık ağaçlarla ve harabelerle dolu uğursuz araziden denize doğru yayıldı. Balıkçı, teknesini kayalardan kurtarıp dehşet içinde dümeni Bilgewater'a kırdı ama Karthus denize atlayıp bata çıka kıyıya yürümeye başladı. Çentiklerle dolu asasıyla dengesini sağlarken, kendi ölümü için hazırladığı ağıdı gururla yaktı. Soğuk rüzgârın taşıdığı dizeler, adanın kalbine ulaştı.
Kara sis, Karthus'un içinden geçerek kadim bir büyüyle etini ve ruhunu dağladı; ancak Karthus'un ölümün ötesine geçme arzusu o kadar güçlüydü ki yok olmak yerine baştan yaratıldı ve adanın sularında, kemikten yapılma bir hortlak olarak yeniden doğdu.
Aydınlanmayla dolan Karthus, hep olmak istediği hale gelmişti; yaşamın ve ölümün eşiğindeki bir varlık. bu ebedi anın güzelliği onu huşu ile doldururken, hissettiği tutku, adanın habis ruhlarını okyanusta kan kokusu alan yırtıcılar gibi çekiyordu. Nihayet yerini bulmuş, namevt olmanın lütfunu gerçekten idrak etmiş varlıklarla çevrilmişti. Haklı bir coşku içinde, Valoran'a dönüp bu lütfu yaşayanlarla paylaşması ve onları ölümlülere dair boş dertlerden kurtarması gerektiğini anladı.
Karthus döndü; Kara Sis onu balıkçının teknesine geri taşıdı. Adamcağız Karthus'un önünde diz çöküp canını bağışlaması için ona yalvardı; Karthus ise balıkçıya ölümün lütfunu bahşederek, göçüp giden ruhlar için yaktığı ağıdı söylerken onu yaşamın getirdiği acılardan kurtardı ve ölümsüz bir ruh haline getirdi. Balıkçı, Karthus'un serbest bırakacağı pek çok ruhun ilkiydi; Ölüm Şakıyan, kısa sürede bir namevt ordusuna hükmedecekti. Karthus, yeni uyanan bilinciyle, Gölge Adalar'ın ölüm lütfunu heba eden cansız bir araf olduğunu anladı. Ölüleri harekete geçirip çıkacağı seferde yokluğun güzelliğini yaşayanlara götürecek, fanilerin çektiği acıya son verip şanlı bir namevt çağına kapı açacaktı.
Karthus Gölge Adalar’ın elçisi, ağıtları ölümün şanını anlatan bir haberci oldu. Ruhlardan oluşan ordusu kasvetli ağıtlara eşlik ederken, lanetli şarkıları soğuk gecelerde Kara Sis’in ötesine geçip Valoran’ın her yerindeki mezarlıklarda duyuluyor.

Denizin yüzeyi ayna kadar pürüzsüz ve karanlıktı. Korsan mehtabı son altı gecedir olduğu gibi ufukta asılı duruyordu. Havada en küçük bir hareket yoktu, sadece nereden geldiği belli olmayan kahrolası bir ağıt vardı. Vionax isimli kadın, denizin bu halinin bela alameti olduğunu bilecek kadar tecrübeli bir denizciydi. Karaniyet’in ön güvertesinde dürbününü uzaklara dikmiş, konumunu belirlemesine yardım edecek bir şey görmeye çalışıyordu.
''Denizden başka bir şey görünmüyor'' dedi geceye doğru. ''Ne bir kara parçası, ne tanıdık bir yıldız. Yelkenlerimizde rüzgâr yok. Kürekçilerimiz günlerce kürek çekti; ama ne yöne dönersek dönelim kara görünmüyor; ay da ne doğuyor ne batıyor.''
Bir an durup avuçlarıyla yüzünü kapadı. Açlık ve susuzluktan midesi gurulduyordu; bitmek bilmeyen karanlık, geçen zamanı kestirmeyi imkânsız kılıyordu. Karaniyet onun gemisi bile değildi, o ikinci kaptandı. Freljord’lu bir yağmacının baltası Kaptan Mettok’un kafatasını yarınca bir anda terfi etmişti. Kaptan ve on beş Noxus’lu savaşçı ana güvertede, dikilerek kapatılmış hamaklarda yatıyordu. Cesetlerden yükselen ve giderek şiddetlenen koku, geçen zamanı ölçmenin tek yoluydu.
Bakışlarını engin okyanusa dikti. Sudan yükselen yoğun kara sisi gördüğünde gözleri büyüdü. Siste hareket eden siluetler, pençeli kolları ve açık ağızları çağrıştıran belli belirsiz şekiller vardı. O kahrolası ağıt, bu kez daha duyulur şekilde ve bir cenaze çanının efkârlı sesi eşliğinde yeniden işitildi.
''Kara Sis'' dedi kadın. ''Herkes güverteye!''
Dönüp ana güverteye indi, kıç güvertesine koşup dümenin başına geçti. Gemiyi hareket ettirmek için bir şey yapamazdı; ama başka bir yerde bulunması düşünülemezdi bile. Tayfa alt güvertelerden çıkarken kayıp ruhlara dair, korkutucu bir ağıt gemiyi kapladı; dehşete düşmüş olmasına rağmen, Vionax şarkıdaki şiirselliği inkâr edemiyordu. Gözyaşları yanaklarından süzüldü; korkudan değil, sonsuz bir hüzünden.
''Acına son vereyim.''
Kafasındaki ses soğuk ve cansızdı, bir ölünün sesiydi. Sese eşlik eden görüntüde demir tekerlekli, ceset yüklü araba ile çentikli bir asa vardı. Vionax Kara Sis’le ilgili rivayetlerden haberdardı. Doğuda karanlığın altındaki kasvetli adalardan kaçınmak gerektiğini biliyordu. Geminin Gölge Adalar’dan uzakta olduğunu sanıyordu ama yanılmıştı.
Kara sis küpeşteyi kaplayıp beraberinde ölülerin çığlıklarını getirdiğinde, Vionax durakladı. Yukarıda hortlaklar bir lanetliler korosu halinde dönüp duruyordu; Karaniyet’in mürettebatı manzara karşısında dehşete düşmüştü. Vionax piştovunu çekip sisten çıkan bir siluete doğrulttu; uzun ve geniş omuzlu hortlak, eski mi eski bir papaz elbisesine benzeyen yırtık cübbeler içindeydi ama omuzları ve kemikten kafası bir savaşçı gibi zırhlıydı. Belinde zincirli bir kitap asılıydı; üzerinde sayısız çentik olan uzun bir asa taşıyordu. Tekinsiz bir ışık asanın ucunda parlıyor ve boştaki elinin avucunda kayan bir yıldız gibi yanıyordu.
''Neden ağlıyorsun?'' diye sordu yaratık. ''Adım Karthus, sana harika bir hediyem var.''
''Hediyeni istemiyorum'' dedi Vionax, tetiği çekerken. Piştov patladı ve namludan ateş saçıldı. Saçma korkunç yaratığa isabet etti ama zarar vermeden içinden geçip gitti.
''Ah siz faniler'' dedi Karthus, miğferli başını sallayarak. ''Anlamadığınız şeyden korkuyorsunuz ve hediye atın dişine bakıyorsunuz.''
Yaratık süzülerek yaklaştı; asasının yaydığı karanlık enerji gemiyi solgun bir ışıkla kapladı. Vionax hortlağın ürpertici varlığından uzaklaşmak için gerilerken mürettebat ışığın etkisiyle düştü; ruhları, bedenlerinden buhar gibi yükseldi. Kadın gerilerken yerde yatan hamaklardan birine takıldı ve kalçasının üzerine düştü. Arkadaşlarının cesetlerinin üzerinden sürünerek Karthus’tan uzaklaşmaya çalıştı.
Altındaki hamak kımıldadı.
Hepsi teknede can çekişen yeni yakalanmış balıklar gibi çırpınıp kıvranıyordu. Sis, hamak kumaşındaki yırtıklardan ve gemi yelkencisinin attığı kaba dikişlerin arasından şerit şerit yükseldi. Siste hareket eden yüzler vardı; yıllarca birlikte sefere çıktığı, omuz omuza savaştığı adamların ve kadınların yüzleri.
Hortlak tepesinde dikildi. Yanında Karaniyet’in ölü mürettebatı duruyordu; hayaletleri ay ışığında seçilebiliyordu.
''Ölüm korkulacak bir şey değil Vionax Hanım'' dedi Karthus. ''Seni acılarından tamamen kurtaracak. Gözlerindeki fani dünya perdesini kaldırıp sana ebedi hayatın şanını gösterecek. Ölümün mucizesine ve güzelliğine kucak aç. Fani bedeninden vazgeç. Ona muhtaç değilsin.''
Elini uzattı ve avucundaki ışık büyüyerek Vionax’ı sardı. Kadın, ışığın teninden geçip kaslarına, kemiklerine ve ruhunun derinliklerine işlemesiyle haykırdı. Hortlak yumruğunu kapattığında Vionax tüm varlığının tersyüz edildiği hissiyle çığlık attı.
Karthus sivri tırnağıyla asasına bir çentik daha atarken ''Ruhunu serbest bırak'' dedi. ''Acı duymayacaksın, korku duymayacaksın, sana göstereceklerimin güzelliğinden başka bir şey hissetmeye yönelik bir arzu duymayacaksın. Mucizeler seni bekliyor, ölümlü. Böylesi bir vecd istenmez mi hiç?''
''Hayır'' dedi kadın son nefesini verirken. ''İstemiyorum.''
''Artık çok geç'' dedi Karthus.





__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 04:27
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2019