Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 10-10-11, 00:48 #41
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri


Bereketli Topraklar Üzerinde


BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE
ORHAN KEMAL (1954)


Sivas’ın köylerinden birinde erkekler, çalışmak için çeşitli iş bölgelerine giderler. Bunlardan üç çocukluk arkadaşı İflahsızın Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali, hemşerilerinden birinin Çukurova’da fabrikası olduğunu bildiklerinden hemşerileri iş verir umuduyla yorganlarını ve yolluklarını alır, yola koyulurlar. Üç arkadaştan sadece Yusuf daha önce Sivas’ta cer atölyesinde kısa bir süre çalışmıştır. Diğerleri şehri hiç görmemiştir. Umutlarını gerçekleştirmek için uzun ve zorlu tren yolculuğuyla Adana’ya inerler. Yolculuk boyunca trendeki yolcuların anlattıklarını hayretle dinleyerek hiç fikirleri olmayan şehir hayatı hakkında birşeyler öğrenmeye çalışırlar. Şehire gittiklerinde birbirlerinden ayrılmamalarını, temkinli olmalarını, birbirlerine destek olmalarını konuşurlar. Yusuf daha önce gurbete giden emmisinin anlattıklarını, şehir yaşantısının farklı olduğunu arkadaşlarına anlatır.

Şehire indiklerinde gördüklerinden çok etkilenirler. Şaşkınlıkla binaları, otomobilleri, sokaktaki kadınları seyrederler. Daha sonra gördükleri kişilere sora sora hemşerilerinin fabrikasını bulurlar. Hemşerilerinin çok zengin olduğunu, çok işçi çalıştırdığını, kendisi ile görüşmenin mümkün olmadığını anlarlar. Görüşmenin bir yolunu bulmaları lazımdır. Çeşitli yollar denerler, sonuç alamazlar. Görevlileri bir türlü aşamazlar. Sonunda kendilerini fabrikaya yaklaşmakta olan hemşerilerinin özel otomobilinin önüne atarlar ve istediklerinin sadece iş olduğunu anlatırlar. Hemşerileri üç arkadaşı içeri alır. Çırçır fabrikasında iş verir. Artık üç arkadaş hayallerini gerçekleştirebileceklerini düşünerek rahatlamışlardı. Irgatbaşı işlerini gösterir. Fabrikadaki makinalar, çalışan kadın ve çocukları görünce afallarlar. Irgatbaşı işin köydeki gibi kolay olmadığını ve her hafta, haftalıklarını aldıklarında ona avanta vermeleri gerektiğini anlatır. Bu fikir üç arkadaşı rahatsız etmiştir. Şehirde insanlar başkasının sırtından geçinmenin fırsatlarını kaçırmıyorlardı. Şehir köydeki gibi değildi. Önce karşı gelmek isteselerde, sonunda kabul etmek zorunda kalırlar. Fabrikada çeşitli yerlerde, çok zor şartlarda, ayrı ayrı çalışırlar ve akşamları kiraladıkları ahırda buluşurlar. Şehirdeki insanları tanımaya, anlamaya çalışırlar. Çünkü köylerindeki doğal ortam, samimiyet, insanlık, yardımlaşma ve saygı yoktur burada. Şehirde hayat başkasının cebindeki parayı kendi cebime nasıl koyarım düşüncesi üzerine kuruludur. İnsanlar bencildir.

Köyden çok farklı olan yaşam şartlarında hayallerini süsleyen gaz ocağını, analarına alacakları elbiseyi düşünerek çalışırlar. Ancak sulu kozada çalışan Köse Hasan çok kötü hastalanır. İşe gidemez duruma gelir. Arkadaşları bir süre ona baksalarda, daha fazla ücret veren bir iş bulur ve hasta arkadaşlarını bırakır giderler. Yeni işlerinde de avanta alan ustabaşına göz yumarlar. Kabullenemeselerde düzen böyleydi, başka çareleri yoktu. Yeni işleri inşaat işçiliğiydi. Bir süre sonra hasta arkadaşlarının öldüğünü duyarlar.

Pehlivan Ali sürekli kumar oynayan ustalardan birinin nikahsız karısına tutulur. Bir gün ustanın karısını alır ve kaçar. Buğday tarlasında çalışmaya başlar. Şehire geldiklerinde çok yadırgadıkları şeyleri kendileri yapmaya başlarlar. Pehlivan Ali’nin yanında götürdüğü kadına işveren göz koyar. Kadın çiftlikte kalıp, rahat etmek için işverenle birlikte olmaya başlar. Bu arada Ali pavyonlara gitmeye başlar. Bütün kazandığını orda harcar.

Buğday tarlasında ağaların ırgatlara insanlık dışı davranışlarına, kurtlu ekmek, taşlı pilav yediren, iki haftalık işi çok çalıştırmakla bir haftada bitirtmeye çalışanlara karşı mücadele veren, patoz makinasını çalıştıran ustalar işten atılır. Patoz makinasına desteleri koyma işi, fazla gündelikle Pehlivan Ali ve arkadaşlarına verilir. İşi öğrenen ve ağanın övgülerini alan Pehlivan Ali coşku ile çalışırken, yorgunluktan dengesini kaybeder ve bacağını patoz makinasına kaptırır. Bunu gören ağa kan kaybedeb Ali’yi arabasını kirletir diye arabasına alıp doktora götürmez. Kan kaybedeb Pehlivan Ali ölür. Daha önce kovulan işçiler de haksızlığı hazmedemez ve bütün yığınları ateşe verirler.

Duvar ustası İflahsızın Yusuf sıla özlemi çökünce köye dönmeye karar verir. Çok istediği gazocağı ile eşine ve çocuklarına giysi ve toka alır. Kendiside baştan aşağıya yeni giysiler giyinir. Tren garına gider. Sivas’a gidecek trenin kalkmasını beklerken, Pehlivan Ali’nin yanında çalışan bir işçiyi görür. Ali’yi sorar. Öldüğünü öğrenince çok üzülür ve köye gidip gitmemekte tereddüt eder. Çünkü Çukurova’ya gitmek için arkadaşlarını kendisi ikna etmişti. Şimdi onlar ölmüştü. Fakat böyle olmasını kendisi istememişti. Trene bindi. Sivas’a, ordanda köyüne gitti. Eşi ve çocukları çok sevindi. Köse Hasan’ın karısı ve Pehlivan Ali’nin anası onların neden gelmediğini sormaya geldiklerinde sevinci üzüntü olmuştur. Köydeki yaşam ne kadar sade, samimi ise şehirde bunların tam tersidir. Şehir acımasızdır, ilişkiler çıkar üzerine kurulmuştur, insanlar bencildir. Bunu yaşam onlara çok pahalıya, canları pahasına öğretti. Köyden çıkarken bunları nereden bileceklerdi. Ne yazıktır ki üç arkadaşın sadece birisi köyüne dönebilmişti.
__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 00:49 #42
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri


Beş Sevgi Dili


Kitabın adı : Beş Sevgi Dili

Yazarı : Gary CHAPMAN

Çeviren : Betül ÇELİK

Yayın Evi : Sistem Yayıncılık 1999

Sayfa : 247

Kitabın özeti :

Dr. Gary CHAPMAN bu kitabında nasıl olduğunu anlamadan, sevginin eşsiz dillerini konuşmayı, anlamayı ve eşler arasındaki sevgi iletişimini etkili bir şekilde göstererek, karşılığında gerçek sevgiyi bulmayı anlatmaktadır. Yazar ömür boyu mutlu bir beraberlik için gerekli olan sevgi dilinin keşfinden yola çıkarak uzun ömürlü ve sevgi dolu bir evliliğin anahtarlarını vermektedir.
Sevgiyi canlı tutabilmek için ikinci bir sevgi dilinin öğrenilmesi gerektiği üzerinde önemle durulmaktadır.Yazarın amacı sevgi kelimesini çevreleyen karışıklığı gidermek değil, duygusal sağlığımız için esas olanın, sevgi türüne odaklanmamız olduğu gerçeğini ortaya koymaktır. Bu noktadan hareketle, maddi şeylerin duygusal sevginin yerini asla dolduramayacağı, insanın varlığının merkezinde samimi olmak ve başkaları tarafından sevilmek arzusunun yeraldığı vurgulanmaktadır. Evliliğin, yakınlık ve sevgi için duyulan bu gereksinimleri karşılamak üzere tasarlandığı savunulmakta ve sevgi deposunu dolu tutmak için çok önemli olduğu belirtilmektedir.
Çoğu kişinin evliliğe "aşık olarak" başladığını, evlilik öncesi hayallerin evlilikte saadetle ilgili olduğunu, aşık olunduğunda başka hayat tarzına inanılmasının zor olduğunu, aşk hayatı doğal akışını tamamladığında da dünya gerçeklerine dönüldüğünü ve kişilerin kendilerini öne sürmeye başladığını açıklamaktadır.
Bazı araştırmacıların aşık olma yaşantısının "sevgi" olarak adlandırılmasının yanlış olduğunu ve bunlardan Dr. Peck'in aşık olmanın üç nedenden dolayı gerçek sevgi olamayacağı kararına vardığı belirtilmektedir. Bu nedenlerden birincisi aşık olmanın iradi bir fiil yada bilinçli bir seçim olmadığı gerçeği, ikincisi aşık olma halinin çaba göstermeden yaşandığı için gerçek sevgiyi yansıtmadığı ve üçüncüsü ise aşık olan kişinin diğer kişinin gelişimine yardımcı olmada gerçek anlamda ilgili olamayacağıdır. Dr. Peck bu bağlamda aşık olmayı "çiftleşme davranışının genetik olarak belirlenmiş içgüdüsel bir ögesi" olarak nitelemektedir. Bu sonuçla ister hemfikir olunsun ister olunmasın, aşık olma yaşantısının başka hiç bir şeyle kıyaslanmayacak şekilde kişileri duygusal bir yörüngeye fırlattığı konusunda genel bir fikir birliği bulunmaktadır.
Evlenmemiş yetişkinlerin eşlerinde şefkat ve sevgi hissetmeyi özlediği, eşlerin birbirlerini kabul ettiğinden, istediğinden ve kendilerini birbirlerinin iyiliğine adadığından emin olmaları halinde güvenli hissedecekleri belirtilmektedir. Fakat bu tutkunun da sonsuza kadar sürmesi amaçlanmamıştır. Kitabın ana fikri akılcı, iradeli sevgidir. Eğer sevgi bir seçimse "aşk" tutkusu bitip gerçek dünyaya dönüldükten sonra da sevme kapasitesinin bulunduğu savunulmaktadır.
Yazara göre insanlar, sevgiyi farklı şekillerde ifade ederler ve algılarlar. Yazar bunları beş sevgi dili olarak belirlemiştir. Bunlar;
1. Onay sözleri
2. Nitelikli beraberlik
3. Armağan alma
4. Hizmet davranışları
5. Fiziksel temastır.
Birinci sevgi dili olan "onay sözleri" nde yazar sevgiyi duygusal olarak ifade etmenin yolunun, onu oluşturacak sözleri kullanmak olduğunu belirtmektedir. Sözlü iltifatlar veya takdir sözleri sevgiyi güçlü bir şekilde iletir. Sevginin hedefi, istenilen bir şeyi elde etmek değil, sevilen kişinin saadeti için bir şeyler yapmaktır. Sözel iltifatlarda bulunmak, eşlere onaylayıcı sözleri ifade etmenin yalnızca bir yoludur. Eşlerin kendilerini güvensiz hissettiği alanlardaki gizli potansiyeli, cesaret verici sözlerle harekete geçebilir. Kişilerin sahip olduğu bir ilgi alanını geliştirmesi için cesaret verici sözlere ihtiyaçları vardır. Cesaret verme, duyguları sezinlemeyi ve dünyayı eşlerin gözüyle görmeyi gerektirir. Bu nedenle öncelikle eşlerin bir birleri için neyin önemli olduğunun arayışı içinde olmaları gerektiğinin önemine değinilmektedir. Sevginin sevecen olduğu, sevecen sözlerin kullanılması gerektiği, yüksek, sert bir sesle ifade edilen sözlerin sevgiyi değil, bir yargılama ve kınama ifadesini yansıtacağı üzerinde durulmaktadır. Hiç kimsenin mükemmel olmadığı noktasından hareketle, yakın bir ilişki geliştirilmesi için kişilerin arzularının bilinmesinin önemine değinilmektedir. Arzuların ifade edildiği yolun çok önemli olduğu, arzunun talepler olarak algılanması halinde yakınlık olasılığının silindiği ve eşlerin birbirinden uzaklaştığı, fakat ricalar şeklinde belirtildiğinde iletişimin çok daha rahat kurulduğu gerçeği vurgulanmaktadır. Onaylayıcı sözler alındığında, karşılıkta bulunmak için güdülenmenin daha doğal olduğuna işaret edilmektedir.

İkinci sevgi dili nitelikli beraberlikte, esas olan birisine bütün dikkatin verilmesidir. Bu sevgi dilinin ana yönü, birisi ile birlikte olmaktır. Bu da odaklanmış ilgi ile mümkündür. Nitelikli sohbet onay sözlerinden farklıdır. Onay sözleri söylenilenler üzerinde odaklanır. Oysa nitelikli sohbet işitilenler üzerinde odaklanmıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar; konuşurken göz temasının sürdürülmesi, dinlerken başka bir şeyle meşgul olunmaması, duyguların açığa çıkmasına özen gösterilmesi, vücut dilinin gözlemlenmesi ve konuşanın sözünün kesilmemesidir. Nitelikli sohbetin yalnızca anlayarak dinlemeyi değil, aynı zamanda kendini açıklamayı da gerektirdiği açıklanmaktadır. Nitelikli faaliyetler kişilerin ilgi duyduğu her şeyi kapsayabilir. Amaç birlikte bir şey yaşamak ve bu yaşantıyı tamamlamaktır. Bu sevgidir ve sevginin sesidir. Nitelikli faaliyetlerin en önemli yan ürünü, gelecekte yararlanılacak bir hatıra bankası sunmalarıdır. Kazanılacak şey sevildiğini hisseden bir eşle yaşamak ve onun sevgi dilini akılcı bir şekilde konuşmayı öğrenmenin zevkidir.
İncelenen her kültürde, armağan verme, sevgi-evlilik sürecinin bir parçasıdır. Armağanın kendisi hatırlama düşüncesinin bir sembolüdür. Birisine bir armağan vermek için onu düşünüyor olmak gerekir. Armağanın kendisi bu düşüncenin bir sembolüdür. Armağanın para ile alınıp alınmadığı önemli değildir. Önemli olan yalnızca zihindeki düşünce değil, armağanı fiilen alma ve onu bir sevgi ifadesi olarak sunma düşüncesidir. Armağanlar sevginin yükselişinin sembolleridir. Semboller duygusal değer taşırlar. Armağanlar ne pahalı olmak zorunda, ne de her hafta verilmek zorundadır. Bu öğrenilmesi en kolay sevgi dilidir.
Hizmet davranışları sevilen kişinin yapılmasından hoşlandığı şeyleri yapmasıdır. Bu davranışlar eşlerin birbirine hizmet ederek memnun etmeye, birbirleri için bir şeyler yaparak sevgilerini ifade etmeye çabalamalarıdır. Ricaların sevgiye yön verdiği ama taleplerin sevgi akışını engellediği ifade edilmektedir. Evlilikten önce eşlerin bir birleri için yaptıklarının, evlilikten sonra yapacaklarının göstergesi olmadığı belirtilmektedir. İnsanlar eşlerini en çok kendilerinin en derin duygusal gereksinimleri olduğu alanlarda yüksek sesle eleştirirler. Eleştiriler, sevgi için yalvarmanın etkisiz bir yoludur. Bu anlaşılırsa, onların eleştirilerine daha yapıcı birşekilde yaklaşılmasının gerektiği ortaya çıkar denilmektedir. Eleştirinin çoğunlukla açıklama gerektirdiği, böyle bir sohbeti başlatmanın eleştiriyi sonunda bir talepten ricaya dönüştürdüğü gerçeği ortaya atılmaktadır. Hizmet davranışı sevgi dilini öğrenmenin kişilerin karı koca rollerini yeniden incelemelerini gerektirdiği üzerinde durulmaktadır.
Fiziksel temas sevgiyi iletme yollarından birisidir. Evlilikteki sevgiyi iletmek için de güçlü bir araçtır ve bazı insanlar için öncelikli sevgi dilidir. Bazı insanlar fiziksel temas olmadan sevildiklerini hissetmezler. Onunla sevgi depoları doludur ve eşlerinin sevgisi konusunda kendilerini güvende hissederler. Bir ilişkiyi başlatan da bozan da fiziksel temastır. Bu dil sevgiyi olduğu kadar nefreti de iletebilir.
Yazar çeşitli nedenlerle özellikle evliliklerinde mücadele yaşayan çiftler için böyle bir çalışma rehberi hazırlamıştır. Eşle arasındaki sevgi dilini öğrenmek ve konuşmak için yoğun çaba harcanmalıdır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 00:55 #43
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri


Beyaz Kale


Beyaz Kale
Orhan Pamuk

Venedik’ten Napoli’ye giden Venedik gemilerinin yollarını bir anda Türk gemileri kesti.Venedik gemileri toplam üç gemiydi fakat Türk gemilerinin arkası hiç bitmek bilmiyordu.Venedik gemilerinde korku ve telaş başladı.Ayrıca Venedik gemilerinin içindeki çoğu Türk olan kürekçiler sevinç çığlıkları atmaya başlamıştı.Venedik gemilerinin kaptanı korkudan ne kölelere emir verebiliyordu nede gemileri kumanda edebiliyordu.Öteki iki Venedik gemisi hızlı bir şekilde Türk gemilerinin arasından kaçmayı başarmıştı.Bunu göre kaptan umutlandı fakat artık geç kalmıştı.Türk gemileri Venedik gemisini ele geçirip köleleri kurtarmış içerdeki yolcuları da köle yapmışlardı.Ama içlerinde biri vardı ki o köle olmayı hak etmiyordu.
Zaten Reis Onun zekiliğini,bilgeliğini ve kitaplarını görünce Ona hekimlik yapıp yapamayacağını sormuştu.Oda kölelikten kurtulmak için yapabileceğini söylemişti.Fakat yinede kölelikten kurtulamamıştı.Ama gerçektende hekimlikten anlamaya başlamıştı.Elinden geldikçe herkesi tedavi ediyordu.Paşayı bile çoğu kez tedavi etmişti.Bu yüzden kölelerin arasında en torpillileri oydu.Hocası sayesinde de Türkçe’yi öğrenebilmişti.Fazla köle muamelesi görmüyordu.Bir zaman sonra Paşa yapacağı düğünün eşsiz olmasını istediği için gence fişeklerden anlayıp anlamadığını sormuş olumlu cevap alınca “Hoca” tabirli kişiyle çalışmaya başlamasını emretmişti.Bu o gencinde hayatını değiştiren bir karar olmuştu.Bu arada da Paşa genci dinini değiştirip Müslüman olmasını istiyordu.İslam Dinini anlatmıştı ona fakat genç bu teklifi birkaç kez reddetti.En sonunda Paşa Müslüman olmazsa eğer hemen boynun vurulmasını emretmişti.Ama yinede bu gencin düşüncesini değiştirememişti ve son anda onu çözdüler ve öldürmediler.Gerekçesi ise dininden ölümü pahasına vazgeçmeyen genci Paşa sevmişti.
Hoca genci kölelikten kurtarıp kendisi için satın almıştı Paşa’dan.Bu iki insan arasında garip bir benzerlik vardır.Hoca gençten Venedik’i ve Batı bilimini öğrenmek ister.Birbirlerini tanımak,anlamak ve anlatmak için,Haliç’e bakan boş karanlık bir evde,aynı masanın iki ucuna otururlar,konuşurlar.Hikayelerin günden geceye doğru ilerlemesiyle, gölgeler yavaş yavaş yer değiştirirler.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:18 #44
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Beyaz Lale


KİTABIN ADI : BEYAZ LALE
KİTABIN YAZARI : ÖMER SEYFETTİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ : BİLGİ YAYINEVİ-ANKARA
BASIM YILI : 1976


1.KİTABIN KONUSU: Balkan Savaşı sırasında, Bulgar asıllı bir binbaşı tarafından, Türk köylerinde özellikle kadın ve kız çocuklarına yapılan işkenceler bütün gerçeğiyle gözler önüne serilmiştir. Ayrıca buradaki Türkleri vaftizleyip Hristiyan yapıldıktan sonra nasıl öldürükleri anlatılmaktadır.Amaçları özgür bir Bulgartoplumu oluşturmaktır .

2.KİTABIN ÖZETİ: Balkan Savaşından sonra bazı Türk köyleri bozguna uğramıştır.Bulgar asıllı binbaşı Radko Balkaneski’ nin bunda çok büyük payı olmuştur.Bu binbaşı Galatasaray Sultanisini bitirmiş,iyi tahsil görmüş bir kişidir.
Serez’ de bulunan Türkler oldukça zengindiler. Bu binbaşının amacı buradaki müslümanların kaçamayanlarını toplamak, ilk önce işkence ile kasalarındaki ve bankalarındaki paralar alınıp, bu paralar Bulgar mekteplerine verilecektir. Daha sonra Türkler vaftizlenip Hristiyan yapıldıktan sonra öldürülecektir.
Binbaşı Rako’ nun diğer bir amacı bu köylerdeki en güzel Türk kızını seçmektir.Binbaşıya göre 45 yaşı üzerindeki kadınlar ve 60 yaşı üzerindeki erkeklerin vaftizlenmesi uygun değildir. Genç bir Türk kadınının karnında on beş tane düşman taşıdığını düşünmektedir. Bu yüzden bir genç kadını veya bir kızı öldürmek on beş tane birden düşman öldürmek demektir.
Binbaşı Radko’ nun en büyük işkencesi insanları soyundurup, kasaturayla vücutlarını yararak ateşe atmaktır. Çünkü vücudu yarılrn insan ateşte çok çabuk yanmaktadır.
Bir gün binbaşı Radko köydeki 45 yaşı altı kadınları toplatıp bunlara işkence yapmaya karar verir. Kadınlardan soyunmalarını ister.Kadınlar bu istek karşısında inat ederler. Radko elinde çocuk bulunan bir kadının çocuğunu alır ve ateşe atar. Kadın bunun üzerine Radko’ nun boynunu sıkmaya çalışır. Ama komitalar buna engel olurlar.Kadını ellerinden tutarak karnını kasaturayla oyarak ateşe atarlar.
İşkencelerden en ünlüsü ise “canlı çukur” adını verdikleri tekniktir. İlk önce yere şişman bir kadın yatırırlar, onun üzerine beğendikleri diğer ikinci bir güzel kadını yatırırlar ve bu üstteki kadını alttaki kadına bağlarlardı. Bu kadının karnını kasatura ile oyarlardı.Kadın böylece bir iki saat içinde inleye inleye, kıvrana kıvrana ölmekteydi.
Bütün bu olaylar yanı sıra Binbaşı Radko bütün köyü gezerek köydeki en güzel Türk kızını seçmeye çalışmaktadır. Herkesten topladığı isimlerden en çok göze çarpanları Hacı Hasan Beyin kızı Lale Hanım, Müderris Ahmet Efendinin kızı Naciye Hanım ve Kadri Ağanın kızı İclal hanımdır.Bunlardan Lale Hanım beyaz, Naciye Hanım kumral, İclal Hanım ise esmer tenlidir.Bu kızlardan Lale Hanımı seçer.Ve onu dünya güzeli ilan eder.
Hemen Lale Hanımın bababsı Hacı Hasan Beyi yanına çağırır.Ona evlerini birkaç günlük için çarın oğlu ziyarete geleceğinden dolayı kullanacağını söyler.Ayrıca evde sadece kızı Lale Hanımın hizmetçilik yapmasını ve onun dışındaki herkesin evden ayrılmasını söyler.Hacı Hasan Bey bunu kabul eder.Hemen kızını evde bırakarak evden oğlu ve eşiyle birlikte ayrılır. Binbaşı Radko Hacı Hasan Beyin evine giderek kapıyı çalar.Lale Hanım kapıyı açmamakta ısrar eder.Radko kapıyı açmamakta ısrar eder.Radko niyetinin kötü olmadığını sadece çarın oğlunun gelerek bir kaç gün için evde misafir olacağını söyler.Lale Hanım buna inanmaz ve kapıyı açmamakta ısrar eder.Binbaşı Radko, tekrar niyetinin kötü olmadığını sadece evi birkaç dakikalığına gezip görmek olduğunu bütün nezaketiyle söyler. Lale Hanım sonunda dayanamayarak kapıyı açar.
Radko içeri girer ve Lale Hanımı tam kafasında hayal ettiği gibi bulur.Evin odalarını gezmeye başlarlar.Birkaç oda gezdikten sonra artık dayanamayarak Lale Hanıma taciz etmeye kalkar.Lale Hanım Radko’ nun bu hareketleri karşısında bütün gücüyle direnir.Radko zorla onu öpmeye çalışır.Onu kucaklayarak yatağa götürür.Lale Hanımın artık bu işkencelere dayanacak gücü kalmaz.Aklına bir fikir gelir.Artık çok sıkıldığını biraz hava alması gerektiğini söyler.Radko sonunda Lale Hanımın yola geldiğini düşünerek sevinir.Ona hava alması için izin verir.Lale Hanım açık pencereye doğru gider ve hiç düşünmeden kendisini pencereden aşağıya çalılıkların arasına bırakıverir.
Bunu gören Radko sinirinden ne yapacağını bilmez. Hemen pencereden aşağıya bakar.Lale Hanımın yerde cansız bir şekilde uzandığını görür.Koşa koşa yanına gider ve Lale Hanımın öldüğünü görür.Onu alarak tekrar yatağa götürür. Ölü olduğu halde, vücudunun daha sıcak olduğunu düşünerek ona tacie etmeye kalkar.Tam o sırada bir komita gelir ve aşağıdan Binbaşı Radko diye seslenir.Hemen apar topar aşağıya iner.Komita Radko’ ya durumu öğrenmek için geldiğini söyler.Bu arada Lale Hanımın cesedi soğumuştur.Ona hiçbir şey yapamadığı için sinirinden etrafı kırıp döker.

3.KİTABIN ANAFİKRİ : Balkan Savaşı sırasında, halk çok kötü işkencelere maruz kalmakta, eli kolu bağlı olması ve hiç kimseden manevi destek alamaması nedeniyle, zorla nasıl Hristiyanlaştırılıp öldürülmesidir.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Binbaşı Radko Balkaneski: Gayet zeki ve akıllı bir kişidir.Ama halka yaptığı zulüm ve işkence onun acımasız, duygusuz ve karaktersiz biri olduğunu bize göstermektedir.
Hacı Hasan Efendi : Maddi durumu iyi olan bir zattır.Halk tarafından sevilen iki çoçuğu ve eşiyle geçinip giden birisidir.
Lale Hanım : Tartışılmaz köyün engüzel kızıdır.Ailesi tarafından iyi yetiştirilmiş kültürlü bir kızdır. Yapılan bu işkencelere boyun eğmektense ölmeyi yeğler.


5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Bu eser.bizim tarihimizi anlatması itibarıyla çok güzel bir kitap.Olayda anlatılanlar gerçek olması yanısıra, olayların tüm çıplaklığıyla sade ve açık bir diile anlatılması söz konusudur.Çok akıcı ve sürskleyici bir kitap. Herkesin bu kitabı okumasını tavsiye ederim.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ : Ömer Seyettin; Gönende, 11 Mart1884'te doğdu. Dağıstan'dan göçen bir Türk ailesinin çocuğu olan Ömer Şevki Bey'in oğludur. Dört yaşında mahalle mektebine verildi. 1892'de İstanbul'da Yusufpaşa'daki Mekteb-i Osmani'ye kaydoldu. 1893 yılında Eyüp semtindeki Askeri Rüştiye'de subay çocukları için açılan özel sınıfa nakledildi.
Romanları: Ashab-ı Kehfimiz (1918), Harem (1918), Efruz Bey (1919).

Hikayeleri: Ölümünden sonra ilk defa Ali Canib Yöntem derledi (1926). Ahmet Halit Kitabevi 9 ciltte topladı (1938), Şerif Hulusi hikayeleri gözden geçirerek notlarla 10 cilt (1950), Rafet Zaimler Yayınevi 30 hikaye ekleyerek 11 cilt halinde yayınlandı. Bütün hikayelerini Bilgi Yayınevi yayınladı.

İncelemeleri: Milli Tecrübelerden Çıkarılmış Ameli Siyaset (Tarhan takma adıyla, 1912), Yarınki Turan Devleti (1914), Türk Mefkuresi (Ayın Sin rumuzuyla, 1914). İncelemelerin hepsini Sakin Öner bir araya getirerek yayınladı (1975).
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:20 #45
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Beyaz Zambaklar Ülkesinde


Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Finlandiya'nın tarihinin son aşaması Fin Kültürü'nün hayranlık uyandıran gelişimini ve düşünce gelişimini yakından incelemiş bir yazarın izlenimleridir. Bu izlenimlerin ağırlık merkezi, bir zamanlar bataklıklar diyarı olan Finlandiya'yı "Beyaz Zambaklar Ülkesi"ne dönüştüren kültürel ve sosyal çalışmaların anlatımıdır. Bu çalışmalar arasında Finli aydınlarla halk arasındaki sıcak ilişki ve yakınlaşmanın büyük yeri vardır.
a. Finlandiya'nın Tarihi;
Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal bir kale hizmeti görmüştür. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğundan ne Ruslar, ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir.
1808 yılından itibaren Finlandiya bir Rus eyaleti oldu. Bu durum 1nci Dünya Savaşına kadar sürdü. Bu süreçte Finlandiya Çar 1nci Aleksandr tarafından verilen imtiyazlar nedeniyle kendi içinde bağımsız oldu, yasalarını ve yönetimini kendisi belirleme hakkına kavuştu.
Finler, asırlar boyu kimi zaman İsveçlilerin, kimi zaman da Rusların egemenliğinde kalmışlardır. Bu süre zarfında savunma ve diplomasi alanında çaba içinde olmayıp, bütün güçleriyle milli bir Fin kültürü meydana getirmeye çalışmışlardır.
b. Finlandiya'nın Coğrafyası ve Sosyal Durumu ;
Avrupa'nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya'nın sert iklimi vardır. Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don görülür. Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise oldukça çukur ve bataklıktır. Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım güçlükle yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir. Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur.
Finler kendilerine "Suomi" derler ve çok sevdikleri ülkelerini "Suomi" diye tanımlarlar ki bu "Bataklık arazi" anlamına gelmektedir. Finlerin sahip oldukları büyük kültür ve medeniyet, halkın bizzat kendi çabasının ürünüdür. Finlandiya'da hiç kimse içki içmez. 1907 yılında çıkarılan bir yasayla insana sarhoşluk veren her türlü içkinin satılması yasaklanmıştır.
c. Lider Halk arasındaki bağlantının incelenmesi;
Bu kitapta, bir milletin kamu kuruluşlarının, okullarının ve askeri kurumlarının birbiriyle işbirliği yaparak ülkeyi kalkındırmak ve yükseltmek için neler yaptıklarını açıkça göstermiş, özellikle Finlandiya'nın yükselmesi için bazı kişilerin gösterdikleri fedakarlık ve başarılardan söz edilmektedir. Bazı kahraman ruhların, Fin milletini nasıl kahraman millet haline getirdikleri anlatılmıştır.
Carlyl'a göre millet cansız bir kil tabakasından ibarettir. Eğer ona bir sanatçının eli değmeyecekse, sonsuza dek şekilsiz ve hareketsiz kalacaktır. Ama Cesar (Sezar), Napoleon, Büyük Petro, Sokrates ve Muhammed gibi bir sanatkar, bir büyük adam, bir önder, bir kahraman çıkıp da bu kili eline alacak olursa, ona istediği şekli verebilir.
Evet, büyük adam bir kahramandır, bir yıldırımdır. Ama halk kitlesi ne kil tabakası, ne de saman yığını değildir. O, yıldırımı meydana getiren milletin kendisidir. Ne zaman bulut kümesi, elektrik oluşturursa yıldırım da kendiliğinden oluşur. Eğer bulutlar elektrikle yüklü değilse, hiçbir zaman şimşek veya yıldırım oluşmaz, yalnızca bulut nemli bir buhar halinde kalır.
Milletler de böyledir. Eğer bir millet büyüklük ve kahramanlık özelliklerini taşıyorsa ondan yıldırımlar doğar, kahramanlar çıkar. Eğer halk kitlesi nemli bir buhar yığınından ibaretse, hiçbir güç ondan yıldırım çıkartamaz.
Ülkenin refah ve mutluluğunun ve toplumun onur ve şerefinin halkın iradesine bağlı olduğunu kanıtlayan çarpıcı bir örnek olması açısından küçük ve yoksul bir ülkeyi gösterebiliriz. Burası iki milyonluk bir nüfusa sahip olan Finlandiya'dır.
d. Kitapta incelenen sosyal olaylardan örnekler;
Bataklık ve ölüm vadisi, yoksulluk ve sefalet yuvası olan Finlandiya diye bilinen, yeryüzünün kuzeyinde, kışı uzun, toprakları verimsiz ve çorak bir ülkede; köy kooperatiflerinin, köy öğretmenlerinin, gönüllü doktorların gayret ve aydınlatmalarıyla, bugün nasıl mutluluklar ve güzellikler ülkesi olduğunu; halk gücünün en küçük ortaklık ve belirtisinin aynı yıl içinde ne şekilde biri, yüze, bine, on bine, milyona çıkarttığını servetler ve mutluluklar fışkırttığını, demokrat bir millet ne demektir, topyekün bir millet nasıl yükselir, aydınların halka karşı rolü nedir, gerçek yurtseverlik nasıl olur? Halka gerçek hizmet nasıl yapılır? Bir avuç aydının kendilerini halka adayan fedakarlıklarıyla, bütün bir çalışma ve üstün gayretler sayesinde Fin ailesi gaflet uykusundan uyanmış ve büyük bir hızla ilerleme ve yükselmeye başlamıştır.
Bu kitapta; harap olmuş bir ülkeyi imar eden, yurdun gelişmesi ve yükselmesi için hiçbir sınıf farkı gözetmeden hep birlikte ve aynı amaçla çalışan; bataklıkları kurutan, sarı tenli, uçuk dudaklı, zayıf bilekli insanlarla çalışarak, bataklıklarını gül bahçelerine ve zümrüt ovalar haline; sarı tenli insanlarını tunç rengine, uçuk dudaklı çocuklarını yakut kızıllığına, zayıf bilekli çocuklarını demir bileklere dönüştüren bu çalışkan Finlerin milli şuurunun bu kadar olağanüstü ve benzersiz olduğu anlatılmakta.
Eserin en güzel bölümlerinden biri de, askeri kışlaların nasıl bir halk okulu olduğunu anlatan kısımlardır. Eski Finli Subayların eğitimi eksikti. Okuldan çıktıktan sonra hiç okumaya, araştırıp düşünmeye yönelmezler, hiçbir toplumsal ve ulusal idealleri yoktu. Yalnızca mağrurca kılıçlarını şakırdatmasını bilirler, şık üniformaları içinde sürekli para harcamaktan başka şey bilmezler, dans salonlarında dans etmekte üstlerine yoktu. Çoğu içki ve kumardan başını kaldırmazdı, Askerlere karşı sürekli kırıcı, kaba ve hatta zalimce davranırlardı, Askerler terhis olduktan sonra Vatan Ana, subaylara, generallere "Evlatlarımı nasıl yetiştirdiniz, sizin ellerinize teslim ettiğimiz yüzbinlerce civanıma ne öğrettiniz?" diye soracaktır.
Kışlayı bir halk okuluna dönüştürme, hatta üniversite haline getirme ideali, Öyle ki, her bir asker, kışlada yaşadığı günleri yaşamı boyunca sevgi ve övgüyle ansın; kışladan öğrendiklerini hayatında başarıyla uygulayarak gurur duyması düşüncesinden hareketle; halk; bereket versin, onu kışla ıslah etti, o eğitimini kışladan aldı, askerliği sırasında dürüst, atik, çalışkan ve kibar olmayı öğrendi..., desin ve bu sözler birer atasözü olsun.
Finlandiya, doğal zenginliklerinden yoksun, kıraç göllerle dolu bir ülke, bir zamanlar işgal altında, yabancı kamçısı altında inlemekteymiş. Bu ülke 60-70 yıl içinde akıllara durgunluk veren bir devrim yapmış, ileri ülkelerle yaptığı yarışta rekor kırmış. Bu ilerlemeyi de öyle büyük bilim adamları, güçlü liderleri olmadan yapmış, ama güçlü nesiller, büyük yurtseverler, çalışmayı seven yurttaşlar, inançları granit gibi sağlam bir toplum lurulmuştur. Ülkenin yetiştirdiği bu insanlar, isimsiz kahramanlar, yer altında çalışan işçiler, halkın aydınlanması için çalışan kültür savaşçılarıdır. Yalnızca yurtlarını ve halklarını düşünmüşler ve bu uğurda her şeylerini feda etmekten çekinmemişlerdir.
Finler uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine ulaşmışlardır. Artık büyük ve küçük komşularının saldırısıyla, özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesinden kurtulmuşlardır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:21 #46
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri



Binbir Gece Masalları


Binbir Gece Masalları

Binbir Gece Masalları (Arapça: Kitāb 'Alf Layla wa-Layla, Farsça: Hazâr-o Yak �*ab) Orta Çağ'da kaleme alınmış Orta Doğu kökenli bir edebi eserdir. Şehrazad tarafından hükümdar kocasına anlatılan hikayelerden oluşur.


Şehrazad eşi Hükümdar Şehriyar'a hikaye anlatırken

Tarihçe

8. yüzyılda Arap Abbasi Halifesi Harun Reşid zamanında Bağdat önemli bir kozmopolit şehirdi. Şehir İran, Çin, Hindistan, Afrika ve Avrupa'dan gelen tüccarlar ile dolup taşmaktaydı. Bu sıralarda, şehrin kültürel yapısı da gelişti, Arap kültürü özellikle diğer Doğu kültürleriyle harmanlanmaktaydı. Binbir Gece Masalları'nda bulunan hikayeler işte bu dönemde, halk hikayeleri olarak ortaya çıkmıştır. Sözle aktarılan bu hikayeler sonunda tek bir eserde derlenmiştir. Hikayelerin çekirdeğini eski bir Fars (İran) kitabı olan Hazâr Afsâna ('Bin Efsane', Farsça: ) oluşturmuştur. 9. yüzyıl dolaylarında hikayeleri derleyen ve Arapça'ya çevirenin masalcı Ebu abdullah Muhammed el-Gahşigar olduğu söylenir. Eserdeki hikayelerin çerçevesini oluşturan Şehrazad öyküsününse esere 14. yüzyıl dolaylarında katıldığı düşünülmektedir. Eser Fransızcaya 1704'te çevrilmiş ilk modern Arapça derlemesi ise 1835'te Kahire'de yapılmıştır. Her ne kadar eser Fransızca'ya 1704'te çevrilmişse de, eserin ve ihtiva ettiği hikayelerin bir kısmının daha önceden Batı'ya geldiği düşünülmektedir.


~~~~~~


Konusu


Hikayeye göre Fars kralı Şehriyar "Hindistan ile Çin" arasındaki bir adada hüküm sürer (eserin daha sonraki biçimlerinde bunun yerine Şehriyar'ın Hint ve Çin'de egemenlik sürdüğü yazar). Şehriyar karısının kendisini aldattığını öğrenir ve öfkelenir, tüm kadınların sadakatsiz, nankör olduğuna inanmaya başlar. Önce karısını öldürtür, sonra da vezirine her gece kendisine yeni bir hanım bulmasını emreder. Her gece yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi hanımıyla geçirdikten sonra tan vakti hanımını idam ettirir. Bir süre bu böyle devam eder, daha sonra vezirin akıllı kızı Şehrazad bu kötü gidişata son vermek için bir plan kurar ve Şehriyar'ın bir sonraki eşi olmaya aday olur. Evlendikleri geceden başlayarak, kardeşi Dünyazad'ın da yardımıyla Şehrazad her gece Şehriyar'a çok güzel ve heyecanlı hikayeler anlatır. Tam şafak vakti geldiğinde, hikayenin en heyecanlı yerinde, hikayeyi anlatmayı keser. Hikayenin sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazad'ın hikayeye ertesi gece devam edebilmesi için, o gecelik Şehrazad'ın idamını erteler. Kitabın sonuna kadar yer alan hikayeler, Şehrazad'ın Şehriyar'a anlattığı hikayelerdir. Sona gelindiğinde, Şehrazad üç erkek çocuğu doğurmuştur ve evliliklerinden uzunca bir süre geçmiştir. Kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri dinmiş, Şehrazad'ın sadakatine inanmıştır. Böylece önceki emrini de kaldırır.



"Sultan Şehrazad'ı Affederken", Arthur Boyd Houghton.

Eserde bulunan hikayeler çeşitlidir; şiir, komedi, trajedi ve alaycı hikayelerin yanında, aşk hikayeleri, tarihi ve dini öyküler de mevcuttur. Eserdeki bir önemli noktada hikayelerin bazılarında bulunan erotik motiflerdir ki bu eserin bazı baskılarının çeşitli yerlerinin sansürlenmesine neden olmuştur. Eserde bulunan hikayelerde hayali veya mitik yer ve karakterlerin yanı sıra gerçek yer ve karakterler de yer alır, çoğu zaman hayali ve gerçek kişi, olay veya yerler birbiriyle harmanlanmıştır. Örneğin, eserdeki birçok hikayede göze çarpan baş karakter Abbasi Halifesi Harun Reşid'dir.

Bazen Şehrazad'ın anlattığı bir hikayede geçen bir kahramanın kendine has bir hikayesi ve o hikayenin de içinde farklı bir hikaye olabilir. Böylece eserdeki hikayeler zengin biçimde farklı tabakalardan oluşur.

Popüler kültürü de etkileyen eser, hem bir bütün olarak hem de içerdiği hikayeler tekil olarak filme alınmış, benzer edebi eserlerin yazılmasına ilham kaynağı olmuştur.

~~~~~~~~~~~~~

Farklı Basımları


Eserin ilk Avrupa sürümü, bir Avrupa dilindeki ilk baskısı, Antoine Galland tarafından yapılmış Fransızca çevirisidir (1704-1717). Bu çeviri eserin daha önce derlenmiş bir Arapça sürümünden yapılmıştır. 12 ciltten oluşan bu ilk çeviri, Les Mille et une nuits, contes arabes traduits en français , büyük bir ihtimalle çevirinin yapıldığı Arapça nüshada bulunmayan fakat çevirmen tarafından bilinen bazı Arapça hikayeleri de içermekteydi.

850 yılı civarında ortaya çıkan Arapça derleme, Alf Layla (Bin Gece) ise büyük bir ihtimalle, daha önce yazılmış olan, Hazar Afsanah (Bin Efsane) isimli Fars eserinin özetlenmiş bir tercümesiydi. Eserin bugünki ismi olan Alf Layla wa-Layla (Binbir Gece) ise Orta Çağ'da ortaya çıkmıştır. Bu isim büyük ihtimalle sonsuzluk ötesi sayı düşüncesini sembolize etmekteydi, zira o zamanlarda Arap matematik çevrelerinde 1000 sayısı kavram olarak sonsuzluğu sembolize ederdi. Belki de buradan yola çıkarak, eserdeki tüm hikayeleri okuyan kişinin delireceğine dair bir efsane ortaya çıkmıştır.

Eser geleneksel Fars, Arap ve Hint hikayelerinin bir derlemesi olarak görülür. Fakat, eserde bulunan ünlü hikayelerden, Alaaddin'in Lambası ve Ali Baba ve Kırk Haramiler eserin Avrupa baskısına Antoine Galland tarafından eklenmiştir. Galland bu hikayeleri Halep'li, Marunî bir masalcıdan duyduğunu yazmıştır.

İngilizce'ye çevirisi Sir Richard Burton tarafından The Arabian Nights olarak yapılmıştır. Kendinden evvelkilerden farklı olarak bu çeviri özgün malzemeyi sansürlememiştir. İngiltere tarihinin muhafazakar Victoria döneminde yayımlanmasına rağmen bu çeviri kaynağında bulunan erotik incelikleri ve cinsel tasvirleri içermektedir. Bu çevirinin yanı sıra, daha yakın zamanlarda Fransız doktoru J.C. Mardrus'un çevirisi vardır. Mevcut çevirilerin en doğru ve güzeli, Fransa'daki Bibliothèque Nationale'de bulunan 14. yüzyıldan kalma bir Suriye el yazmasından Hüssain Haddawy'nin yaptığı Arapça derlemedir.

~~~~~~~~~~~~

Uyarlamalar


Televizyon ve Sinema
Binbir Gece Masalları'nın televizyon ve sinemaya pek çok uyarlaması olmuştur. Bunların asıl öykülere olan bağlılığı çok değişken olmuştur. Fritz Lang'in 1921 yapımı Der Müde Tod, 1924 Hollywood yapımı (Douglas Fairbanks başrolde olduğu) The Thief of Baghdad ve onun 1940'daki İngiliz ikinci yapımı, Binbir Gece Masalları'ndan etkilenmişlerdir.

Hollywood'un Binbir Gece Masalları'na dayandırılmış ilk konulu filmi 1942 yapımı Arabian Nights'dır. Başrollerde Şehrazad rolünde Maria Montez, Ali Ben Ali rolünde Sabu Dastagır ve Harun Reşid rolünde Jon Hall vardır. Filmin konusunun Binbir Gece Masalları ile hemen hiçbir ilgisi yoktur. Filimde Şehrazat Halife Harun Reşid'i devirip kardeşiyle evlenmek isteyen bir dansözdür. Şehrazadın ilk suikast girişimi başarısızlığa uğrar ve esir olarak satılmasının ardından pek çok macera gelişir. Maria Montez ve Jon Hall 1944 yapımı Ali Baba ve Kırk Haramiler'de de rol almışlardır.

1980'li yıllarda Şehrazat rolünde Annette Haven ve Şehriyar rolünde John Leslie'nin oynadığı 1001 Erotic Nights bütçesi milyon doları aşan ilk porno filim olarak sayılır.

Binbir Gece masalları'ın en başarılı sinema uyarlaması 1992 Walt Disney yapımı çizgi filim Aladdin sayılabilir. Filimde Scott Weinger ve Robin Williams seslendirmişlerdir. Bu filmin devamları ve televizyon serileri onu izlemiştir.

Sinbad'in yolculukları televizyon ve sinemaya birkaç kere uyarlanmıştır, en sonuncusu 2003 yapımı, seslendirmesini Brad Pitt ve Catherine Zeta-Jones'un yaptığı animasyon Sinbad: Legend of the Seven Seas olmak üzere. 1958 yapımı The Seventh Voyage of Sinbad en meşhur Sinbad filmi olabilir.

İngilizce olmayan uyarlamalar arasında çeşitli Hint (Bollywood) yapımları, İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini'nin 1974 yapımı Il fiore delle mille e una notte'si, ve 1990 yapımı Fransız Les 1001 nuits sayılabilir.

Televizyon ve sinema uyarlamaları arasında aslına en sadık kalmış olanı 2000 yılında Amerikan ABC ve İngiliz BBC kanallarında gösterilen Arabian Nights dizisi olabilir. Emmy ödülünü alan bu iki bölümlük dizide Şehrazat rolünde Mili Avital, Sahriyar rolünde Dougray Scott oynamışlardır.


Müzik
Rus bestecisi Nikolai Rimsky-Korsakov, 1888'de Şehrazad adlı eserini tamamlamıştır. Parça dört masaldan esinlenmiştir: "Deniz ve Sinbad'in Gemisi", "Kalender Prens", "Genç Prens ve Prenses" ve "Bağdat'ta Şenlik".
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:22 #47
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri



Bir Çiçek Bin Sevgi


KİTABIN ÖZETİ :

Öykünün kahramanları güzelliği ile prens Albert’in kalbini çalıp onunla evlenen, son derece ihtiraslı, genç ve yakışıklı erkeklere zaafı olan Aline Longston ve onun avlarından biri olan, bütün kadınların hayran olduğu Dük Tynemount‘tur.

Kontes Aline Longston, Buckıngham Sarayı’nda yapılan bir baloda Dük Tynemount ile karşılaşır. Dük ilk bakışta kontese karşılık vermemeye çalışırsada Contusion güzelliği karşısında isteklerine boyun eğerek, Kontesle tutkulu bir aşk yaşamaya başlar.

Kontes’in kocası Prens Albert, durumdan şüphelenmiş gibi olduğunda, Kontes onu öyle iyi idare eder ki, Prens böylesine mükemmel bir kadınla beraber olduğu için içi huzur dolar ve kendini çok şanslı görür.

Ancak Contusion’un bu sefer ki aşkı hiçbirine benzemez, Dük Tynemount’an ayrılamaz ve onunla sürekli görüşmek ister. Bu arada Kraliçe Dük Tynemount’u çirkin yeğeni Prenses Sophie ile evlendirme planı kurmaktadır. Kraliçe’nin bir emrini yerine getirmemek büyük bir saygısızlıktır ve böyle bir emrin Dük Tynemount’a yöneltilmesi karşısında Dük’ün yapacak bir şeyi kalmayacaktır.

Bunu öğrenen Kontes, Dük’ten mahrum kalmamak için onu Kocası Prens Albert’in yeğeni,ailesini kaybetmiş olan kocasının baktığı Honora ile evlendirmeye karar verir ve fikrini Dük’e kabul ettirir.

Honora çok güzel ve çok zeki bir genç kızdır. Kontes onu uzun yıllar görmemiştir. Honora’yı görünce kıskanır ve Dük’le evlenmesi gerektiğini aksi halde rahibe okuluna gönderileceğini söyler. Honora çaresiz kabul eder.

Böylece Dük‘le, Honara birbirlerini sevmeden evlenirler. Ancak contusion hesapları tutmaz. Çünkü Dük, Honora‘yı tanıdıkça aralarında bir aşk başlar.

Dük’ün hayatında ilk defa böyle masum, güzel yaşam dolu, iyilik meleği gibi bir kızla beraber olmuştur. Honora’dan sonra yaşamı renklenmiştir ve daha önce hiç yaşamamış olduğu duyguları yaşamıştır.

Kontes bu sefer ağır bir yenilgi almıştır. Dük aradığı gerçek aşkı bulmuştur.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:22 #48
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Çift Yürek


KİTABIN ÖZETİ :

Amerikalı kadın doktor, sağlıkta koruyucu hekimlik üzerine araştırmalar yapmaktadır. Bir gün Avustralyalı hekim arkadaşı arayarak araştırmaları ile ilgilendiklerini söyler ve kendisini Avustralya’ya davet eder. Buraya ulaştığında ülkenin asıl yerlileri olan ve Aborijin adı verilen kişilerin ayrıma tabi tutulduğunu görür. Bir akşam melez Aborijin gençlerinin benzin doldurdukları kutuları koklayarak yürüdüklerini ve sonradan bu gençlerden birinin zehirlenerek öldüğünü öğrenir. O gece kendisi de dahil hiç kimse onları durdurmak için parmağını kımıldatmamıştır. Bu olaydan etkilenerek Aborijinlere yardım çalışmalarına başlar. Bu çalışmaları kısa zamanda yayılarak anakaranın öte yakasında yerleşmiş olan bir Aborijin kabilesinden davet alır.

Nomadik kültürden Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle,”Gerçek İnsanlar”la birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkar. Bu süre boyunca, çölün çorak coğrafyasındaki bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir. Olağan dışı insanlardan oluşan bu toplulukla birlikte yaptığı yolculukta, bu insanların 50 000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliğiyle tanışır.

Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorlukları ile mücadele etmek zorunda kalır. Dayanıklılığın her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her zorlukla birlikte ruhu da değişime uğrar. Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul eder ve onun şefkat dolu öğretmenleri olurlar. Öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve içsel ruhunu takdir etmeyi ve kutlamayı öğrenirken bir yandan da güçlü doğal şifa yöntemlerine tanık olup onların canlılar ile ilgili fikirlerinin ne kadar derin ve anlamlı olduğunu da anlamaya başlar.

Yolculuğu bittiğinde yaşamında derinlemesine değişiklikler olur. Amerika’ya döndüğünde çocuklarının ve yakın arkadaşlarının desteği ve yüreklendirmesi ile Avustralya anakarasının yüreğindeki çölde yaşadığı deneyimlerini yazmaya başlar. Ulaşabildiği her yerde konuşmalar yapar. Yaşamının geri kalanını Gerçek İnsanlardan öğrendiklerini uygulamaya adar.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:23 #49
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Dakikalık Baba


KİTABIN ÖZETİ :

İşinde başarılı bir işadamı ve karısı ailesinden gördükleri sevgi ve disiplin içinde çocuklarını yetiştirmeye çalışır. Baba çocuklarıyla fazla ilgilenemez, genelde anne onlarla ilgilenir ve yetiştirmeye çalışır. Bir gün anne vefat eder, baba 5 çocuğu ile yapayalnız kalır. Problemler bu safhadan sonra başlar. Baba ne yapacağını şaşırır. Çocuklarına nasıl davranacağının ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu, onları nasıl yönlendireceğini bilemez. Çocukları kendi disiplin yöntemleri ile yönlendirmeye çalışır. Fakat; işler yine de yolunda gitmez. Çocukları ile yeterince ilgilenemediğinin farkına varır. Ama; iş işten çoktan geçmiştir. Gün geçtikçe çocukları ile uyumsuzluk ve huzursuzluk başlamıştır. Onları sürekli kendi yöntemleri ile cezalandırmaktadır.

Baba en sonunda bir doktora gitmeye karar verir. Doktora, çocuklarını yetiştirmede çektiği güçlükleri, uyum zorluğunu, onları disipline edememe konusunu ve karısı ölene kadar onlara yeterince ilgi göstermediğini, bu aşamada neler yapabileceğini anlatır. Doktor dinledikten sonra sorununu anlar. Doktor kendi geliştirdiği bir yöntemi teklif eder. Aynı zamanda bu yöntem kendi çocuklarına da uyguladığı bir yöntemdir.

Baba bu yöntemi uygulayıp uygulayamayacağı konusunda tereddüt eder. Ancak çocuklarını disiplin edebilme ve onları daha iyi birer birey olarak yetiştirme konusunda sorumlu olduğunu, her ne pahasına olursa olsun uygulamaya karar verir. Şu ana başlıklar altında uygulamaya başlar.

1. BİR DAKİKALIK AZARLAMA :

Çocuklarından herhangi biri hata yaptığında onu azarlar. Yaptığı işin hatalı olduğunu, kendisini üzdüğünü söyler. Aradan kısa bir zaman geçtiğinde onu yanına çağırır. Onu çok sevdiğini söyler ve çocuklarına bütün samimiyetini gösterir. Zamanla çocuklar yanlış yaptıklarını anlarlar ve bu hatalarından vazgeçer.

2. BİR DAKİKALIK ÖVGÜ :

Baba birinci aşamada güçlükler çekmiştir. Ama istediği disiplin ortamını da oluşturmuştur. İkinci aşamada, çocuklarını yaptıkları her olumlu hareketi takip ederek onları över ve onlara güven aşılar. Zamanla başarılı olur. Bu çocuklar arasında takdirle karşılanır. Sevgi ve saygıları artar.

3. BİR DAKİKALIK AMAÇ :

Baba çocuklarına kişilik kazandırmak amacının doğru olup olmadığı konusunda telkinde bulunur. Aile içinde toplantı yapılır, bu toplantıda amaçlar belirlenir. Neyin doğru, neyin yanlış ve neyin gerekli, neyin gereksiz olduğu aile ortamında tesbit edilir.

”Bir dakikalık baba” 5 çocuğu ile yukarıda ana başlıklarla belirtilen uğraşılardan sonra mutlu bir aile ortamı kurmuştur. Herşey mükemmel gitmektedir. Çocukların ne istediğini ve çocuklarının kendisinden ne beklediğini çok iyi tesbit eder. Kurallar tam oturmuştur. İletişim sağlanmıştır. Bütün bireyler ne yapacaklarını ve nasıl yapacaklarını çok iyi bilmektedir.

Birgün ”bir dakikalık baba’nın” uygulamasını duyan genç bir adam çocuklarıyla aynı sorunu yaşaması sebebiyle ondan bilgi almak ister ve randevu alır. Bir dakikalık baba, buna çok sevinir ve anlatmaya örneklerle başlar. Başlangıçta genç adama pek uyumlu gelmemiştir, ancak o da uygulamasında başarılı olur, gün geçtikçe bu yöntem yaygınlaşır ve başkalarıyla paylaşılır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:23 #50
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Değişimin Anatomisi


KİTABIN ÖZETİ

Yazar kitabında; değişim, değişimin yönetilmesi, değişimde liderlik, çalışanların rolü, örgüt kültürü, örgütsel değişim gibi temel konuları ele almakta, kavramsal ve yönetsel felsefe kapsamında incelemektedir.
"Değişim olgusu", günümüzün olmazsa olmaz kavramı olarak kendini kabul ettirmiştir. Bilimsel gelişmelerin üssel açılımı, beraberinde teknolojik gelişmeleri de aynı oranda etkilemektedir. Çevremizde oluşan her yeni durum, fiziki çevre farklılaşması kadar, hayatımızı kolaylaştırma noktasında evreni, dünyayı ve insanı algılamalarımızda da etkin olmaktadır.
Değişime ayak uydurma, değişmekten öte değişim hızını yakalamakla ilgilidir. Hızlı değişimlere yeterli tepkiyi gösteremeyen kurum, kuruluş ve fertler güncelliklerini ve rekabet güçlerini kaybederek eleneceklerdir. Çünkü günümüzde değişim ivmesi, sektörler arası farklılıklar göstermekle birlikte, günden güne artmaktadır.
Organizasyonların algıladığı değişim duygusu, dışsal gelişmelerden kaynaklanabileceği gibi, içsel dinamiklerden de kaynaklanabilir. Dışsal etkiler; ekonomi ve pazardaki değişimler, teknolojik değişimler, yasal, politik değişimler, kaynaklardan yararlanabilirlikteki değişimlerdir. İçsel güçler ise; çalışanların amaçlarındaki ve görev teknolojisindeki değişimler, örgütsel yapıdaki değişiklikler, örgütsel iklimdeki değişiklikler, örgütsel hedeflerdeki değişiklikler olarak sıralanabilir.
Değişimin etkin yönetimi; mevcut durumun anlaşılması, arzulanan gelecek durumun düşlenmesi ve örgütün mevcut durumdan arzulanan geleceğe hareketinin sağlanması ve güzergahta izlenmesini içerir.
Değişimlerin yönetilmesi, olağan durumların ötesinde liderlik yaklaşım ve becerilerini gerekli kılar. Etkin liderin en önemli yardımcısı ise, takım ruhuyla donatılmış değişim ekipleri ve değişim ajanları olacaktır. Ekipleri oluşturacak bireyler ve ajanlar, örgüt içinden olabileceği gibi, dışından da transfer edilebilirler.
Değişim; kurumsal kültürün ve çalışanların değişimi algılama düzeyi ile ilişkili olarak farklı oranlarda dirençle karşılaşacaktır. Değişimin gerçekleştirilmesi ve yönetilmesi noktasında önemle üzerinde durulması gerekli bir diğer nokta da, direncin azaltılmasıdır. Bunun için liderin uygun stratejileri geliştirmesi gerekir. Aksi takdirde sabote edilen adımlar nedeniyle zaman, maliyet ve etkinlik kayıpları kaçınılmaz olacaktır.
Direncin aşılmasında genel yaklaşımlar olarak; çalışanlarla yoğun iletişim kurmak, eğitim programları hazırlamak, iş süreçlerini yeniden programlama ve oluşturma aşamasında çalışanların katılımını sağlamak, yeni örgütsel yapılar kurmak, yönetici değişikliğine gitmek, yeni politikalar ve prosedürler oluşturmak gibi çözümler düşünülebilir.
Değişimin başarısı veya başarısızlığı, yalnızca değişime direncin azaltılması ve sorunun doğru biçimde tanımlanmasına bağlanamaz. Aynı zamanda değişimin uygulanması için seçilen stratejilerin uygunluğu ve uygulama adımlarının etkinliği de önemlidir.
Değişimde hedeflenen; amaçlar, teknoloji, yapı, görevler, insan, kültür, strateji, hedef gibi unsurları daha etkin ve gelişmiş konuma getirebilmektir. Bu amaçla; kurum ve kuruluşlarda, misyon ve amaçlar yeniden tanımlanır ve berraklaştırılır, iş akımları ve ekipmanlar iyileştirilir, örgütsel tasarım ve koordinasyon mekanizmaları güncelleştirilir, bireyler ve gruplar için görev tasarımları güncelleştirilir, eğitim ve personel gelişiminin etkinliği için girişimlerde bulunulur, işe alma ve seçim uygulamaları gözden geçirilir, temel/öz inançlar ve değerlerin olması üzerinde durulur, stratejik ve taktik planlar oluşturulur, spesifik performans hedefleri yeniden düzenlenir.
Kalıcı ve güçlü olabilmenin temel gereği olan, değişimi anlama ve yönetme noktasında, temel kavramları olduğu kadar uygulama adımlarıyla birlikte felsefesini de içeren bu eser, çağın insanı olma gereklerini karşılama çabasında olan tüm birey ve yöneticilere yararlı olacak niteliktedir.
Yazarın deyimiyle; "Kişisel ve örgütsel yaşamımızın kalitesini, değişime inanmak ve derinlemesine değişmek yükseltecektir. Yavaş - yavaş ölüm veya değişim: Önümüzdeki seçenekler bunlardır. Değişime karar vermek için çok fazla zamanımız da yoktur. Ne yapacağız o zaman? Önce değişimin değiştirilmeyecek bir yaşam felsefesi olduğuna inanmamız gerekir. Ama bu da yeterli değildir. Yürekten inanma ile akılcı inanmanın bütünleştirilmesi gerekir.
Değişimin bir parçası olmak, onunla birlikte yaşamak ve havasını solumak; "İşte günümüzün 'olmazsa olmaz' koşulu, gerçeği budur."
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:23 #51
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Garip Deniz Özlemi


Bir Garip Deniz Özlemi
Deniz özgürlüktür, hırçınlıktır; bazen hüzün, bazen mutluluk... Sonsuz göründüğü gibi çağrışımları da sonsuz sayılır. Denizle doğup büyüyenler onunla yaşayanlar bilirler ki deniz ekmek teknesidir, hayatın tadı, bazen rakı masasının manzarası ,bazen gidenlerin arkalalrında bıraktığı tek şey bazen de bir sevgili, arkadaştır. Sevgili olduğunda öyle bir sevgili olur ki ilk gördüğünüz anda ona bağlanır bir daha ondan kopamazsınız. Onun olmadığı bir yer hasretliktir sizin için, gurbetlik gibi. Orhan Veli de “ Denizi Özliyenler İçin” şiirinde tema olarak denize duyulan hasreti ele almıştır. Bundan Orhan Veli’nin daha önce denizle haşır neşir olduğunu, denizle arasında özel bir bağ kurulduğunu çıkarabiliriz. Şiirde birinci tekil kişinin konuştuğunu daha ilk dizeden “Gemiler geçer rüyalarımda” ya da “ Bakar bakar ağalarım” deyişiyle anlayabiliriz.

Temanın denizle ilgili olması beraberinde denizle ilgili sözcük seçiminin yoğun olduğu bir şiir getirmiştir ( midye kabuğu, istiridye, gemiler, köpükler...). Temayı aktarırken deniz ile doğrudan ilgili sözcükler kullanmış ve bu kelimelere yoğun duygular yüklemiştir. Bu duygular ilk bölümde biraz hüzünlü bir haya olur

“Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret,
“Bakar bakar ağlarım”.”

Denizin rüyalarına girmesi yaşadığı özlemin yoğun olduğunu gösterir. Rüyalarında ‘allı pullu’ olarak nitelendirdiği gemiler görülür ki çekici gelen denizin ayrılmaz parçası olarak düşünülebilir; fakat kendini zavallı olarak nitelendiren şair hüzünlüdür. Onun için yıllardır süren deniz hasreti şairi ağlatır. Biliriz ki çaresizce öylece bir şeye bakakalıp ağlamak hasretliğin en belirgin işaretidir. Giden sevgilinin ardından ağlamak ile bağdaştırabileceğimiz bir durum oluşur.

İkinci bölümde ayrıntı sayılabilecek gerçeklerden biri de şudur: Şair denizle doğmuştur. Günlük hayatta da kabul edebiliriz ki denizle yaşayan insanların, deniz ile arasında kopmaz ve sıcak bir bağ oluşur; bir ilişkidir sürer. İnsanoğlu da denizi ilk gördüğü ve fark ettiği günden itibaren onunla yaşar ve onsuz yaşam gurbet gibi gelir.

Şair de böyle bir hasret yaşamaktadır. Onun bir parçası olan denizden uzaktadır ve rüyasındaki allı pullu gemilere bakarak ağlamaktadır.

“Hatırlarım ilk görüşümü dünyayı,
Bir midye kabuğunun aralığından:
Suların yeşili, göklerin mavisi,
Lâpinaların en hârelisi...
Hâlâ tuzlu akar kanım
İstiridyelerin kestiği yerden.”

Burada denizle bir midye kabuğunun içinde doğuşunu ya da bir anlamda denizi gördüğü ilk andan itibaren onunla yaşadığını bir bağ kurduğunu görebiliriz. Ayrıca bu vakit hissettikleri de şiirle birlikte okuyucuya yansır. “Denizden babam çıksa yerim.” diyenler gibi şair de o kadar içli dışlı olmuştur ki denizle, “Hâlâ tuzlu akar kanım istiridyelerin kestiği yerden.” Dizelerinden bu bağlılık anlaşılabilir. Yani hasretlik söz konusuyken aradaki bağ kopmamıştır.
Üçüncü bölümde biraz daha coşkulu bir hava beklemektedir bizi. Hasret çekenlerin eski günlerini hatırlayışı gibi bir geriye dönüş ve geçmişi anma vardır. ‘Neydi o deli gibi gidişimiz’ şeklinde başlaması bizi geriye götüreceğinin en belirgin işaretidir. Ardından gelen dizeler de bunu desteklemektedir.

‘Neydi o deli gibi gidişimiz,
Bembeyaz köpüklerle, açıklara!
Köpükler ki fena kalpli değil,
Köpükler ki dudaklara benzer;
Köpükler ki insanlarla
Zinaları ayıp değil.’

Özellikle ‘Köpükler ki’ kelimeleriyle başlayan üç dize coşkunun en yoğun hissedildiği yerlerdir. Ayrıca burada gözümüze alışılmamış bir bağdaştırma ve benzetme çarpıyor. Köpükler gerçek anlamda denizin bir paçası ve beyaz olan kabarcıklar topluluğudur; fakat burada köpükler dudaklara benzetilerek alışık olmadığımız bir durum olmuştur. Denizde hırçınlığı ya da özgürlüğü temsil eden köpükler bu dizelerde daha ihtiraslı bir anlam kazanmıştır. Bizde bıraktı duygudan hareketle söyleyebiliriz ki dudakların ihtiraslı, çekici ve ıslak duru burada köpüklere yansıtılmış ve bir benzetme kurulmuş. Sonraki dizelerin de desteklediği bu anlatım insanda coşkuyu arttırır. Fena kalpli olmama özelliği de insana ait olan bir özelliktir ve köpüklere yüklenerek ad aktarması yapılmıştır. Daha sonra dudaklara benzetilen köpükler ile insanlar arasında ‘zina’ kelimesi kullanılarak bir ilişki kurulur. Öyle ki doğaya ait bir varlıkla insanın bu tür bir ilişkiye girmesi mümkün değildir; fakat burada seçilen ‘zina’ kelimesi halk diline daha yakın olan bir kelimedir ve ilişkinin kurulmasını tamamlayan unsur olmuştur. Son iki dizede ‘Köpükler ki insanlarla \Zinaları ayıp değil.’ Diyerek bu ilişkinin yanlış olamadığını vurgulamıştır. Bunu yine halk diline yakın olan ‘ayıp’ sözcüğünü kullanarak yapmıştır.

Son bölümde ilk bölümün ilk üç dizenin aynısını görürüz. Bir filmin dikkat çekici final sahnesi gibi vurucu ama ani olmayan bir bitiş görürüz. Aynı zamanda tekrarın etkisi olarak görebileceğimiz son üç dize bir önceki dizedeki coşkuyu ağır ağır düşürerek okuyucuya sindirerek bitirme olanağı sunar.

Şiiri biçimsel olarak incelersek düzenli bir uyak örgüsüne veya düzenli bir ölçüye rastlayamayız. Son dizelerde gördüğümüz gibi belli bir ölçü ve uyak düzeni yoktur. Yani serbest şiirdir.

“Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret,
“Bakar bakar ağlarım”.”

İçinde bulunduğu akımı ve Orhan Veli’nin genel şiir anlayışını düşünürsek, dil ve anlatım oldukça sadedir. Kelime seçimlerinde de gözümüze çarpan şu ki günlük konuşma dilinde yazılmıştır. Ayrıca başlıkta kullanılan “özliyenler” kelimesinde ‘e’ yerine kullanılan ‘i’ bunun en belirgin örneğidir. Bir harfin yaptığı bu değişiklik aynı zamanda Orhan Veli’nin konuşma diline verdiği önemi açıklar. Benzetmeler de yapılırken günlük dile sadık kalınmıştır. Şiirinin başlıkla olan ilişkisi açıktır. Şiir, deniz özlemi içinde olan şair tarafından yazılabileceği gibi denizi özleyen bütün insanların hissettiklerini aktarmak için de yazılmış olabilir.

Şunu da ekleyebiliriz ki şiiri okurken zihnimizde bir deniz, gemiler ve köpükler canlanmaması güç. Yazıyla resim deyimini kullanabileceğimiz bir şiir diyebiliriz.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:25 #52
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Genç Kız Yetişiyor


KİTABIN ÖZETİ :

New York'un Brooklyn semtinde yaşayan Nolan ailesinin uzun bir yaşamını takriben 20 yıl içine alan bir romandır. Nolan ailesi baba; Jhonny, anne Katia, küçük erkek çocuk Neeley ve bir yaş büyük ablası Francie olmak üzere dört kişilik bir ailedir. Baba Jhonny; yakışıklı, sarışın, uzun boylu, iyi giyinen bir gençtir. Ailesinin yaşayan tek kişisidir. Bütün kardeşleri ırsi bir hastalıktan dolayı 30-32 yaşlarında ölmüştür. Anne Katia; fabrikada çalışan genç, güzel ve hayatta kimsesi olmayan bir kızdır. Jhonny ve Katia bir arkadaşları vasıtasıyla tanışmıştır. İlk görüşte birbirlerinden etkilenen bu iki çift zamanla birbirlerine aşık olur ve küçük bir düğün merasimi yaparak evlenirler. Birbirlerini çok seven bu çiftten Jhonny zamanla kendisini alkole vermiştir ve zaman zaman ailesini ihmal etmektedir. Fakir olmalarına rağmen ilk başlarda Katia çok çalışıp para kazanarak geçimlerini sağlamaktadır. Jhonny garsondur ve garsonlar cemiyetine üyedir. Ara sıra iş bulur ve üç beş kuruş para kazanır, onu da içkiye vermektedir. Ailenin Francie diye bir kız çocukları, bir yıl sonra da Neeley diye bir erkek çocukları dünyaya gelir. Annenin tek amacı bunlara iyi bakmak ve ileride birer diploma sahibi olmalarını arzulamaktadır. Zamanla çocuklar 7-8 yaşlarına gelirler. Anne: Francie'yi, okula yaşı geldiği halde ilk sene göndermez. Amacı kendinden bir yaş küçük olan erkek kardeşi Neeley ile birlikte gidip birbirlerini korumalarını sağlamaktır. Büyüyen bu iki çocuk babalarının durumlarını bilirler. Yine de babalarını çok seviyorlar, arada sırada onunla çarşıya çıkıp istedikleri yerleri geziyorlar. Bu da onları çok sevindiriyor. Tek sevinçli ve eğlenceli günleri noel geceleridir. Francie ve Neeley küçük yaşta hırdavat toplayarak para kazanırlar. Kazandığı paradan kendilerine bir miktar ayırıp kalanını tenekeden yapılmış kumbaralarına atarlar. Amaçları yaptıkları bu tasarruf ile ileride toprak veya ev sahibi olabilmektir. Bu öneriyi Katia'nin annesi hep yapmış ve Ktia’nın ilerki hayatında da bunun faydasını görmüştür. Katia annesinden gördüğü bu idareyi çocuklarına da öğretmiştir. İleride bu paradan yeterince faydalanmışlar ve en sıkışık zamanlarında bu para bir hızır gibi yardımlarına yetişmiştir.

Günler ilerlemiş Francie büyümüştür. Artık genç bir kızın hislerine bürünmüştür. Bu iki kardeş; boş zamanlarının çoğunu teyzeleri Evy ve Sissy ile geçirmektedirler. Büyüyen Francie artık hırdavat toplayıp bunları hırdavatçıya satmasının uygun olmayacağını; hırdavatçının kendisine yaptığı sarkıntılıktan anlamakdır. Nihayetinde bu işi bırakmıştır. Çocuklar bu işi yaparken aynı zamanda okumaktadırlar. Francie çok başarılı bir öğrencidir ve okumayı çok sevmektedir. Sürekli kütüphaneden kitaplar almakta ve sürekli okumaktadır. Tabii ona da okuma şevkini annesi Katia vermiştir.

Katia ve Jhonny ailelerinin geçimi için birlikte bir okulun temizlik işini almışlardır. İyi de para kazanmaktadırlar. İyiye giden geçimleri onlara biraz daha rahat yaşam sunmaktadır. Ancak Katia bir üçüncü çocuğunu dünya'ya getirmek için hamile kalmış ve doğum yaklaştığı zaman Katia işi bırakmıştır. İşi bir süre Jhonny yapmaktadır. Ancak doğum gecesi Jhonny, okulun temizliğini unuttuğu için okul müdürü tarafından işten atılır. Aile tekrar fakir duruma düşer. Kaldığı evden de teyzeleri Sissy'nin ahlaksızlığı yüzünden namusuna düşkün olan Katia çıkmak zorunda kalır ve temizliğini yaparak kirasını ödeyebileceği üç katlı bir eve kiracı olarak yerleşmiştir. Fakir ama huzurlu bir aile hayatı sürdürmeye çalışan Katia kararlı, çalışkan aynı zamanda ailenin reisi konumundadır. Çocuklarını terbiyeli ve kişilikli yetiştirmektedir.

İlerleyen zamanlarda artık Francie büyüdüğünün farkına varmaktadır. Annesine cinsellikle ilgili bir takım sorular yöneltmektedir. Anne Katia ilk önce kaçamak cevaplar verse de yine de kızını bir köşeye çekip kızını bu konu da bilinçlendirmekte ve uyarmaktadır. Zamanla babaları Jhonny aldığı aşırı alkol sonucu ölür. Babalarını kaybeden ailede uzun bir süre sessizlik hakim olmaktadır. Bu arada Katia'nin üçüncü çocuğu olmuştur. Katia iş yapamaz durumdadır ve evin bütün geçimi Francie'ya kalmaktadır. Ailenin geçimini sırtlayan Francie okula zorunlu olarak gitmekten vazgeçmektedir. Ancak kardeşi Neeley'i zorla da olsa okula yazdırırlar. Katia girdiği her işte başarılı olmaktadır. Kazandığı para az da olsa geçimlerini sağlamaktadır. Katia birkaç işte çalıştıktan sonra bir gazeteye işçi olarak girer. Çok azimli çalıştığı için bir anda patronun gözüne girer. Yeni ve küçük olmasına rağmen odadaki personelin herbirinin iki katı iş yapıyor, ancak en düşük maaşı o alıyordu. Zamanla maaşı artar ve ona müdürlük teklif ederler. Ancak Francie bunu kabul edemez. Çünkü annesi zengin bir koca ile evlenir. Artık onlara düşen sadece, annelerinin hayalinde olduğu gibi okumaktır.

Annesine talip olan babalık Miss Garnder, meyhane işleten zengin bir adamdır. Miss Garnder ile Katia evlenir. Francie işten ayrılır ve üniversiteye yazılır. Neeley liseye gitmektedir. Günde 200 gazete okuyan Francie, kültürünü arttırmıştır. Artık okuldaki dersleri ona basit gelmektedir. Francie'ya okulda sürekli genç öğrenci olan Ben yardım etmektedir ve onunla ilgilenmektedir. Francie ona karşı ilgi duymakta ama zamanla Ben bazı sebeplerden dolayı ayrılmak zorunda kalır. Francia’nın Ben’den ayrılması uzun süre olmuştur. Bu süre içinde Lee diye birisi ile çıkmaya başlar. Duygularını onunla tazelemek istese de bu da olmaz. Sonunda Francie bu yalancı aşklardan sonra çok eski okul arkadaşı Ben ile karşılaşır. Onunla mutlu olmaya çalışır. Yarınlarının mutluluğunu aramaya koyulurlar.

Zor şartlar karşısında dahi genç bir kız çocuğunun yetişmesindeki temel kişilik faktörleri. Bunların eksik olduğu bir ortamda kızların toplum karşısındaki başıboş yaşantılarının doğuracağı menfi sonuçlar anlatılmaktadır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:25 #53
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

BİR KADIN DÜŞMANI-Reşat NURİ GÜNTEKİN

KİTABIN ADI
BİR KADIN DÜŞMANI
KİTABIN YAZARI REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ İSTİKLAL YAYIN EVİ / İSTANBUL
BASIM YILI 1997

1. KİTABIN KONUSU : İlk evliliğinde yaşadığı kötü olaylar sonucu kadınlarn hepsine önyargılı bakan ve onları değersiz gören İskender ‘in başından geçenler anlatılmaktadır.

2. KİTABIN ÖZETİ : Kitap, İskender adlı orta yaşlı bir adamın başından geçenleri anlatmaktadır. İskender, ilk öğrenimini Ankara‘da, orta öğrenimini Amasya ve Niğde ‘de yapmıştır. Babasının mesleği nedeniyle birçok yere gitmiş ve çeşitli insanlarla tanışmıştır. Okul yıllarında genellikle sakin bir yapıya sahip olan İskender askere gidip geldikten sonra tanıştığı Zeynep adlı kadın yüzünden sert, sinirli bir kişiliğe bürünür. Bunun böyle olmasının sebebi kadınla yaşadıkları değişik olaylardır.
Zeynep ile İskender mutlu bir ilişkiye sahiptiler fakat daha sonraları Zeynep, İskender‘i Mesut adlı bir gençle aldatır. Zeynep eve geç gelmeye, İskender‘ e karşı ilgi göstermemeye başlar. Zaman içinde İskender buna katlanamaz ve boşanırlar. Böylece İskender ‘ in kadınlara karşı bir fobisi oluşur. Her kadını Zeynep gibi görür ve hiçbirine güvenemez.. Kendine, bir daha kimseyi sevmeyeceğine dair söz verir. İki sene sonra İskender başka bir yerde çalışmaya başlar. Çalıştığı ofiste yan masada çok güzel, çalışkan ve çekici bir kadın vardır. Gittikçe bu kadına karşı bir şeyler hissetmeye başlar fakat önceki deneyimi yüzünden uzun süre kendini engeller. Kadına karşı soğuk davranır, hatta bazen tersler ama bunları tamamen isteksiz olarak yapmaktadır. Kafasındaki düşünceler onu bir kadın düşmanına çevirir. Kadınları dünya için gereksiz görmeye başlar. Yan masada çalışan Belgin isimli güzel kız İskender’ e aşık olur ve onun garip tutumunu anlayamaz. İskender de zamanla içindeki sevgiye karşı koyamaz ve Belgin’ e hissettiklerini anlatır.

3. KİTABIN ANA FİKRİ : Hayatta hiçbir zaman ön yargılı olmamalıyız.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İskender : Başarılı, insanlarla olan ilişkileri iyi, duygularıyla hareket eden, değişken fikirlere sahip olan orta ayşlı biri.
Zeynep : Çekici, güzel, çalışkan, deli dolu, çapkın ve eğlenmeyi seven bir kişilik.
Belgin : Genç, uzun boylu, iyi niytli, utangaç, duygularını tam yansıtamayan biri.
Mesut : Yakışıklı, zengin, kibirli, insanları umursamayan bir kişilik.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta insanlar arasındaki ilişkiler son derece detaylı anlatılmış. Sürekli gelişen olumsuzluklar bazen okuyucuyu sıkabiliyor. Yazar, kişileri iyi tasvir etmiş ve olaylar akıcı bir şeklde ele almış.

6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ : Reşat Nuri, 1912 yılında İstanbul Darulfünunu Edebiyat Şubesini bitirdikten sonra liselerde edebiyat, Fransızca ve felsefe okuttu. 1931 ve 1943 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi olarak Anadolu'nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu.
Bir dönem Zaman gazetesine Temaşa Haftaları başlığı ile tiyatro eleştirileri yazdı çeşitli takma isimlerle (Şair, Nedim, Büyük Mecmua, İnci dergilerinde Hayreddin Rüşdi, Sermed Ferid, Mehmed Ferid) hikayeler yayınladı. Reşet Nuri'nin bazı mizah dergilerinde farklı takma isimler kullandığı da görülmüştür. Ayrıca "Harabelerin Çiçeği" adlı eserini yine zaman gazetesinde Cemil Nimet adıyla yayınladı. Cumhuriyet'in yeni kurulduğu 1923-1924 yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Kelebek isimli haftalık bir mizah dergisi çıkardılar. Reşat Nuri Güntekin, Batılı bazı yazarlarından romanlar, hikayeler çevirmiş, oyunlar uyarlamıştır. Akciğer kanresinden tedavi olmak için gittiği Londra'da ölmüş (Aralık, 1956) ve cenazesi İstanbul'a getirilerek, Karacahmet Mezarlığında defnedilmiştir.

Romanları: Harabelerin Çiçeği (1918), Gizli El (1920), Çalıkuşu (1922), Dudaktan Kalbe (1923), Damga (1924), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928), Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen, Miskinler Tekkesi (1946), Ripka İfşa Ediyor (1949), Kavak Yelleri (1950), Kan Davası (1955), Boyunduruk (1960), Son Sığınak (1961).
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:25 #54
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Kapı Kapanır Bir Kapı Açılır


KİTABIN ÖZETİ :

BİR KAPI AÇILIR BİR KAPI KAPANIR

Yaşamı boyunca bir çok başarısızlıkla yüz yüze gelen insanoğlu inatla savaşır, yeteneklerine güvenir ve asla vazgeçmezse başarıdan başarıya koşar. Önemli olan kapıların kapanmasını yeni bir şans olarak değerlendirmektir. Hiçbir şey olanaksız değildir. Yeter ki hayallerinizi gerçekleştirmek için gerekli olan adımları cesurca atın, gerisi zaten gelir.

Başarısızlığa uğrayan insanların, parçalanmış ailelerin, kentlerin ve çöken politik sistemlerin sıkça görüldüğü günümüz dünyasında yinede başarılarıyla başarısızlıkları gölgeleyen insanlara rastlıyoruz. Bir kapı kapanıyor bir kapı açılıyor.

Aslında başarısızlık içimizdeki cevheri ortaya çıkarmak ve “ yaşam fırsatlarla doludur” sözünün doğruluğunu kanıtlamak için binlerce fırsatla doludur. İyimser olan ve zorluklarla mücadele edip yılmayan insanlar yaşam boyunca kazanır, yılgınlıkla yere düşenlerse hep kaybeder. Başka bir deyişle; mücadeleci insanlar için başarısızlık, büyük başarılara açılan bir kapı olarak algılanmalıdır. Kendinizi kötü, karamsar bir durumdan kurtarmak için başkasına veya şansa bel bağlamayın, kendi gücünüzü sonuna kadar kullanın. Çünkü sizin dayanma noktanızı başkası bilemez. Aksilikleri, zorlukları, başarısızlıkları yeni kapıları aralamak için altın tepsi ile getirilmiş fırsatlar olarak görün. Hangi durumda olursanız olun yeteneklerinize güvenin. Kötü bir tecrübe azminizle hatırı sayılı bir kariyerin başlangıcı olabilir.

Kapıların neden kapandığını iyi irdelerseniz, yani geçmişe yönelik muhakemenizi ne kadar iyi yaparsanız bunu olumlu bir deneyime dönüştürme şansınız o kadar artar zirveye ulaşmak için kısa kısa ama temkinli adımlar atın. Her adımda geriye dönüp neleri eksik yaptığınızı bulun. Bu şekilde zirveye çıkanlar kolay kolay alçaklara inmezler.

İçinde bulunduğunuz durumu değiştirmek, istediğiniz başarıya ulaşmak zor hatta imkansız görünüyorsa, kısa süreli hedefleri düşünün. Kendiniz için neyin önemli ve öncelikli olduğunu düşünün planlarınızı ona göre yapın başarısızlık ve hayal kırıklığı pes etmezseniz size mutlaka yeni kapılar açacaktır. Hiç beklemediğiniz bir anda yaşamınızın en verimli ve başarılı çağında değişim planlarınız birden bire geriye tepebilir, yıkılabilirsiniz. Ne olmuş yani? Kariyer ve mevki sahibi insanların tamamına yakını mutlaka başarısızlıklarla tanışmıştır. Peki onların diğer insanlardan farklı kılan nedir? Onlar olumsuz deneyimleri olumluya dönüştürerek yaşamda başarıya ulaştıran bir yola odaklanmış ve kazanmışlardır. Fakat bunu her insandan beklememiz yanlış olur. Bir çok kez başarısızlığa uğrayabilirsiniz. Ama bunun sizi yıkmasına izin vermeyin, umutsuzluğa kapılıp kendinizi bırakmanız tamamen aptalca bir davranış olur. Böyle bir tutum ancak öz benliğini yitiren zavallı insanlara yakışır.

Başarıya giden yol kendine inanmaktan geçer. Kariyer sahibi insanlar bir kapının yüzüne kapanıp hemen ardından yenisinin açılması deneyimini yaşamıştır. Hepsinin kendisine söylediği tek söz ise “kendime inanıyorum” olmuştur. çok istediğin arzu ettiğin şey gerçekleşmiyorsa bile o isteğinden hemen vazgeçme. Durumu değerlendir, çok az bir ihtimal bile olsa kapıyı aralamaya, başarıyı yakalamayı çalış çaba göstermek sana bir şey kaybettirmez. Aksine kendine inanmanı sağlar. Ayrıca vazgeçmeme, o şeyi ne kadar çok istediğinizin somut bir kanıtıdır. İçinde bulunduğunuz koşullar ne olursa olsun isteğinizi almak için sonuna kadar uğraşın.

Kaç kez başarısız olduğun önemli değil, önemli ola tek bir başarıdır. Kapanan bir kapıyı üzüntüyle, hayal kırıklığı ile terk etmeyin, uzaklaşmadan önce kapıyı tekrar çalmak için zorlayıp, zorlayamayacağınızı bakın, bir çatlak görürseniz yaslanın, kapıyı tüm gücünüzle ittirin, ağırlığınızı verin, vazgeçmeyin.

İlerlemenin tek yolu değişimi benimsemektir. Bunu yapamıyorsanız , zaten baştan kaybetmiş olursunuz. Değişim yeni planlarınızda size yeni ufuklar açacak bir anahtardır. Bu anahtarı doğru kullanırsanız başarıyı yakalarsınız. Değişim onunla birlikte hareket ederseniz iyidir. Başarıyı yakalamak için taktik değişikliği de yapabilirsiniz. bir sefer başarısız olduysanız başka sefer aynı amaç için yeni bir yol deneyin. Sürekli aynı düşünmeyin bırakın aklınız yeni fikirlerin peşinde koşsun. Azminiz size fazlasıyla karşılığını verecektir.

Yeni kapılar aralamak için size yakın olan dostlarınızla fikir alış-verişinde bulunabilirsiniz. Sizi iyi tanıyan ve artılarınızı belirlemenizde yardımcı olabilecek bir dostunuzla oturup düşünün. Ayrıca başarısız olduğunuzda kendinize “bu durumdan çıkartabileceğim olumlu dersler nelerdir?” deye sorun. Bu ilerdeki girişimlerinizde size yardımcı olacaktır.

İnsanlarla iyi iletişim kurmakta sizi başarıya ulaştıracaktır. insanlara vereceğiniz intiba çok önemlidir. Konuşurken dik durun sakin bir ses tonuyla konuşun göz temasından kaçınmayın. Dış görünümünüzde başarıya giden yollardan birisidir.

İnsanlara karşılıksız yardım etmek‘de sizi başarıya götürecektir. iyi insan ilişkileri size beklenmedik kapılar açacaktır. Bunu sakın aklınızdan çıkarmayın insanlara yardım edin. Yükselirken yardım ettiğiniz insanlar bir kapı kapandığında ve onlara gereksinim duyduğunuzda size yardım edeceklerdir. Yaptığınız en küçük bir kötülükte size aynı kapının kapanmasına neden olabilir.

Siz başarıya ulaşmak için bütün zorluklara göğüs gererken, sizden yararlanmak isteyen insanlar olabilir. Bunlara asla taviz vermeyin ve zamanı geldiğinde kendi iyiliğiniz için bu tür insanların suratlarına kapıyı kapatmaktan çekinmeyin. Böyle yapmazsanız başarı kapılarınız açılmada kapanır. Arkadaşlığınızı riske etmek uğruna olsa bile onlarla yüzleşmekten çekinmeyin.

Bir kapı kapanır – ne olur yani?

Kendine ve yeteneklerine güveniyorsan kendi ayaklarınız üzerine konarsın.

Kapıların kapanmasını yaşamın sizin için başka planları olduğu şeklinde yorumlayın.

Hiçbir şey olanaksız değildir.

Kapılar kapandığında paniğe kapılmayın. Sisi geriletmesine izin vermezseniz, bundan sizin yararınıza büyük şeyler doğar.

Hayallerinize tutunun,onları gerçekleştirmek için elinizden geleni yapın. Gerisi zaten gelir.

Asla vazgeçmeyin.

Deyişimi benimseyin,ilerlemenin tek yolu budur.

Başkalarına suçlamayın, istediğiniz her şeyi gerçekleştirebilirsiniz. Deneyin durun ve düşünün. Sonra yüne deneyin. Daha iyi bir yol bulun.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:25 #55
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Subay’ın Anıları


KİTABIN ÖZETİ :

1909 Yılında doğan Kenan KOCATÜRK’ün bu eseri kendisinin gözlemci ve araştırmacı kişiliği ile 90 yıllık birikiminin birleşmesinin ürünüdür. Kenan KOCATÜRK kendi deyimiyle asker bir aile içinde dünyaya gelmiştir. Evinde gördüğü ve bildiği bütün insanlar subay idiler. Bu yüzden meslek hayatı daha doğuştan başlamıştır.

Yazar kitabı çocukluğundan başlayarak öğrenciliği ve muvazzaflık müddetince çalıştığı bütün görevleri kapsayan 21 bölüme ayırmıştır. Kitap bu bölümler içersindeki ana temalar ve ilginç anektodlarla özetlenmeye çalışılmıştır.

ÇOCUKLUĞUM

Yazarın annesi ve babası 9 aylık bir evlilikten sonra aileler arasındaki sosyal görüş ve yaşam tarzı farklılıklarından dolayı ayrılmak zorunda kaldıklarından yazarımız belli bir yaşa kadar babasının varlığından bile haberdar değildir. Annesi, kendisini babasının kaçıracağı endişesiyle saklar ve babasına göstermez. Babasıyla ilk karşılaşması 5 yaşında iken olur ve bu karşılaşma yazarın belleğinde önemli bir yer tutar. Bu hadise, 1914 senesinde 1 nci Cihan Harbinin öncesine rastlamaktadır.

Yazar, Beykoz İlkokulunda okurken İstanbul işgal altında ve Kurtuluş Savaşı devam etmektedir. Paşabahçe - Beykoz Koy’u düşman zırhlılarıyla doludur. İngiliz, Fransız, İtalyan,Yunan harp gemilerinden askerlerin karaya çıkarak Beykoz Çayırı’nda top oynamaları ve zaman zaman çeşitli bahanelerle evlerde arama yapmaları çok manidardır. Bu aramalar esnasında halkın tecavüze uğramaktan korktuğu için evlerinden kaçtığı veya hayvanların bulunduğu ahırlarda saklandığı ilginç bir anektoddur.

Yazarın o yıllara dair bir başka hatırası oldukça acı vericidir. Beykoz İlkokulun’dan sonra Vefa Sultanisine kaydolan yazar her gün Beykoz’dan vapurla karşıya geçer ve okul bitiminde aynı yolla evine döner. Bu yolculuk esnasında Boğazda karşılaşılan her düşman gemisinin yanından geçilirken vapur’un kıç tarafında dalgalanan bayrağımız indirilir ve düşman gemisine selam verilir. O anlar, yazarımızın hayatının en acı ve en onur kırıcı felaket dakikaları olarak belleğinde yer etmiştir.

KULELİ

1923 yılında Kuleli Askeri İdadisi Rüştiye kısmında öğrenimine devam eden yazar, Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmanın getirdiği imkansızlık ve sıkıntılara rağmen hayatının en heyecanlı, hareketli ve zevkli tahsil günlerini burada geçirdiğinden bahsetmektedir. Türk’lük gururu ve vazife aşkının da burada filizlendiğini anlatmaktadır.

Ülkenin üst üste geçirdiği savaşların doğurduğu maddi imkansızlık ve işgal altında kalan İstanbul’dan, Kuleli Askeri İdadisi de payına düşeni almış ve 1923 yılında adeta harabe halini almıştır. Zamanın şartları gereği Kuleli’de pedogojik ormasyon sahibi öğretmen bulunmamakta, bunun yerine : Sakarya , Dumlupınar Meydan Savaşlarından yeni dönmüş, savaşın tozunu dumanını taşıyan genç gazi Subaylar eğitim vermektedir.

Kenan KOCATÜRK 1928 yılında Kuleli Askeri İdadisi’nden mezun olurken bir diploma törenini bile yapılamamış olmasını, içinde bir burukluk olarak o günden bu güne taşımıştır.

HARBİYE

01 MAYIS 1928 tarihi yazarın Harbiye’ye başlangıç ve aynı zamanda da askerliğe duhul tarihidir. Harbiye’de o dönemde dahili ve harici olarak ikişer kat elbise ve ayakkabı dağıtıldığı halde, yazarın annesi, dişinden tırnağından arttırdığı para ile Mercan Yokuşu’ndaki askeri terzilerden meşhur “Dimosten’e”, Subayların giydiği hakiki gabardin kumaştan bir Harbiyeli elbisesi diktirmiş ve Harbiyeli Kenan KOCATÜRK okula ilk gün bu elbise ile gitmiştir. Okula ilk gün meslek sınıflarına ayrılmak üzere toplanılmış, Kenan KOCATÜRK ilk önce süvari olmak istese de Topçu sınıfına olan rağbet yüzünden kendisi de bu sınıfı seçmiştir. Yapılan seçmeler ardından topçularla piyadeler Selimiye Kışlasında 6 aylık Kıt’a stajı görmüşler ve 31 EKİM 1928 ‘de Çvş’luğa yükselerek staj bitimi Harp Okuluna dönmüşlerdir.

Yazar, o günlerde Harbiye’deki hoşgörü ortamından da şöyle bahsetmektedir : “Cumhuriyetin en hararetli yıllarında, ATATÜRK hemen aşağıda Dolmabahçe Sarayı’nda yaşarken, yukarıda Harbiye’de ezan okunur, isteyen serbestçe ibadetini yapar, isteyende yapmaz ama kimse de bunu bir mesele yapmazdı. Ders talim vb. plan ve programları da dini kurallara uydurmak için hiçbir değişiklik yapılmazdı.”

Yazar ayrıca o günlerde ülkede bir mezhep sorunu olmadığını şöyle ifade etmektedir : “Bazı arkadaşlarımız Alevi imişler. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Alevi bir aileden geldikleri için. Ama bundan kendilerinin de haberi yoktu. Biz de bilmezdik!. Ancak 1950’den sonra çok partili demokrasiye geçilip partizanlar dini politikaya alet etmeye başladıktan sonra yavaş yavaş anlaşıldı. Onlara Alevi oldukları söylenmiş. Bu işe onlar da, bizler de şaşmış, gülüp geçmiştik”.

TOPÇU FEN TATBİKAT MEKTEBİ (TOPÇU OKULU)

Yazar, Topçu Okulunda derslerine giren Riyaziye Hocası Galatasaraylı Halit Bey’in ilginç bir anısını naklediyor. Babası Balkan Savaşından önce Edirne Valisi olan Halit Bey, bir gün babasının yanında Edirne muhafızı Şükrü Paşa’yı karargahında ziyarete giderler. Vali Paşa’nın huzuruna girer ve oğluna da Subay Gazinosunda kendisini beklemesini söyler. Halit Bey babasını beklerken Subay Gazinosunda gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor : “20 kadar masa, her masanın başında karşı karşıya oturmuş 40 subay tavla oynuyorlar. Gürültü ve sigara dumanından göz gözü görmüyor ! Hayretler içinde kaldım ! Çünkü hepsinin o kadar çok işi vardı ki, en azından okumaya öğrenmeye ihtiyaçları vardı. İşte beyler; ilerde bir Balkan Harbine maruz kalmak istemiyorsanız siz böyle yapmayın, boş zamanlarınızı değerlendirin ”. Bu hikayeyi bir sivil Hocadan dinleyen yazar, bundan çok etkilendiğini belirtmektedir.

Bu nasihatlerin de etkisiyle Kenan KOCATÜRK topçu okulunda hiç boş durmamış, zamanını çok iyi değerlendirmiştir. Bir yandan futbola olan ilgisi, bir yandan da derslerine giren Alman Hocaları anlama isteği ile Almanca öğrenmesi, aynı zamanda keman derslerini devam ettirerek İstanbul’un en büyük orkestrasında çalmaya başlaması onun bu dönemde sosyal aktivitelerini oldukça geliştirmesini beraberinde getirmiştir.

TOPÇU ATIŞ OKULU

Yazar, Harp Okulu 2 nci sınıfın son zamanlarına geldiğinde Metris çiftliğinde topçu atışları eğitimine başlamıştır. Burada bir ay kalarak Topçu okulunda öğrendiği teorik bilgilerin pratik uygulamasını yapacaktır. Atışlarını 7.5’luk KRUP toplarıyla yapmaktadırlar. İlk olarak tanzim atışı yaparlar, sıra tesir atışına gelindiğinde ise boşuna mermi sarf etmemek için atış durdurulurmuş. O zamanlar ülkenin içinde bulunduğu şartlar zor olduğundan mermi tasarrufuna riayet etmek kesin ve zorunluymuş.

Batarya komutanları her öğrenci ile tek tek ilgilenir, atış konusunda bilgilerini sınarlar, bazı öğrencilere mermi attırırlar, bazılarına ise attırmazlarmış. Atılan her mermi gözetlenir ve sonucuna göre durum değerlendirilmesi yapılırmış.

Yazar okulda iken haftada sadece bir gün çarşı iznine çıkar Edirnekapı’ya gelir, diğer öğrenciler gibi evine gider, pazar akşamı tekrar Edirnekapı’ya gelir ve buradan da atlarla okula giderlermiş.

Topçu Atış Okulu böylece biter ve kur’alar çekilir. Kenan KOCATÜRK Adana 7 nci Tüm.7 nci Top.Alayı Uçaksavar Bataryası’nda görevlendirilir. Ülkenin dört bir yanına dağılarak yıllarca beraber öğrenim gördükleri arkadaşlarıyla ayrılırlar.

İLK KIT’A HİZMETİ

(7 NCİ TOPÇU ALAYI - ADANA) :

Kenan KOCATÜRK ilk kıt’a hizmeti için 7 nci Tüm. 7 nci Top.Alayı emrine verilmişti. Burada 1930 model 7.5/42’lik Armistrong WİCKERS uçaksavar toplarının bulunduğu 6.Bat.’da görev yapacaktı.

İstanbul’dan ayrılarak ilk büyük yolculuğunu yapan yazar kendi deyimiyle Dünya’nın ne kadar büyük olduğunu bu seyahatle anlar.

Adana’ya annesi ve dayısının 8 yaşındaki kızıyla birlikte giderler. Bir ev kiralayıp yerleştikten sonra Alayda göreve başlar ve Teğmen rütbesinde Batarya Komutanlığı’na vekalet eder. Bu sürede bütün alay personeliyle tanışır ve görevinde başarı göstererek tecrübe kazanır.

Adana’da görev yaptığı sırada devlet büyük maddi fedakarlıklara katlanarak en yeni ve pahalı silahları almışsa da diğer hususlarda fakirlik ve perişanlık devam etmektedir. Her türlü eşya ve teçhizatta iğneden ipliğe her konuda azami derecede tasarrufa önem verilir, Devlet bütçesinden Silahlı Kuvvetlere çok az para ayrılmaktadır. Çünkü ATATÜRK, “Yurtta Sulh! Cihanda Sulh!” demiştir ve memleketin hızla kalkınmaya ihtiyacı vardır. Üniversitelere, yüksekokullara, demiryollarına ve limanlara, fabrikalara öncelik verilmesi gerektiğinden kışlalarda talim-terbiyeden daha mühim olarak okuma yazma öğretilir, her bölük ve batarya bir ilkokul dershanesi, Subaylar da öğretmendir.

GÜZEL İZMİR

Gnkur.Bşk.lığı’nca 2 nci Or. bölgesindeki Kor. Uçaksavar Bataryalarının, lojistik ve eğitim bakımından bir Tabur halinde birleştirilmesine karar verildiğinden, Kenan KOCATÜRK’ün görev yaptığı batarya 18 MART 1933 günü bütün silah, malzeme ve teçhizatı ile, erat, subay ve aileleriyle birlikte trenle Adana istasyonundan İzmir’e gönderilir. Batarya İzmir’de Hilal mevkiine yerleştirilir. Gnkur.Bşk.Mareşal Fevzi ÇAKMAK İzmir’e gelip Taburu görmek ister. Ancak daha garnizonu görür görmez fena halde kızar ve denetlemekten vazgeçer. Sebebi ise Hilal mevkiinde daha önce sel baskını nedeni ile bir Taburun zarar görmüş olması ve şimdi de çok kıymetli araç ve teçhizatların tehlike altında bulunmasıdır. Bu sebeple tabur acele Gaziemir’de 195 nci P. A. içersine sıkıştırılır.

01 NİSAN 1934’de Harp Akademisi sınavını kazanan Kenan KOCATÜRK bu tarihten itibaren 6 aylık piyade stajı için 195 nci P.A.3 ncü Bölüğüne katılır.

İzmir‘de görevli olduğu süre içersinde soyadı kanunu çıkar ve KOCATÜRK soyadını alır.

Bir süre sonra bir motorsiklet kazası geçirir ve hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edilerek 20 gün istirahat alır. Birkaç gün sonra iyice iyileşerek istirahatinin bitimine kadar kendisine bir seyahat planı çizer. İran Şehinşahı Rıza Şah Pehlevi ATATÜRK’ün davetlisi olarak Ankara’ya gelerek 30 AĞUSTOS 1934 Zafer Bayramındaki törenlere katılacaktır. Kenan KOCATÜRK’te fotoğraf makinasını alarak Ankara’ya gelir ve sadece Ankara’ daki törenleri izlemekle kalmaz Eskişehir’deki hava gösterileri sırasında da ATATÜRK ve Rıza Şah PEHLEVİ’yi takip ederek fotoğraflarını çeker. Oradan da onlarla birlikte İzmir’e giderek oradaki programlarını takip eder.

İZMİR HALKEVİ ORKESTRASI

20 Günlük istirahat ve gezi sonunda, Kenan KOCATÜRK piyade stajına devam etmek üzere görevli olduğu alaya iltihak eder. Burada görevini sürdürürken bir yandan da cumartesi akşamları İzmir Halkevi Orkestrasının provalarına katılır. İzmir Halkevi Müdürü Lütfi KIRDAR’ın girişimiyle 57.Tüm.Komutanlığı’ndan Kenan KOCATÜRK için “İzinli ve tatil günlerinde Halk evi çalışmalarına katılmasında bir sakınca yoktur.” şeklinde resmi izin çıkartılır. Bu olay Kenan KOCATÜRK’ün hayatına yeni bir yön verecek ve evleneceği insan olan Karşıyaka Kız Muallim Mektebinin müzik öğretmeni Suzan NAYMAN’la tanışmasına vesile olacaktır.

Kenan KOCATÜRK ve Suzan Hanım Balıkesir’de düzenlenen bir konsere İzmir Halkevi Orkestrası ile birlikte davet edilir. Bu konser ve yolculuk esnasında iyice tanışırlar ve bir süre sonra nişanlanırlar.

İzmir’de günler böyle geçip giderken bir gece sefer görev emri alır. Gideceği yer Seferihisar ile Kuşadası arasında Gümüldür bölgesindedir.

Bataryanın görevi 12 km. genişliğinde bir sahili gözetlemek ve İtalyanlara gözdağı vermektir. Gümüldür’de zamanın çoğu tahkimatla geçer. Asıl genç bölük eratı, gözetleme ve eğitim görevlerini yaparken memleketin her yöresinden gelen ne kadar bakaya ,asker kaçağı, vs. varsa bunlarda ellerinde birer kazma kürekle avcı siperleri , hendekler ve silah mevzileri kazmaktadırlar. Günlerden bir gün Mareşal Fevzi ÇAKMAK İzmir’e gelmiş ve buraya toplanan yaşlı erlerin ne yaptığını merak ederek Gümüldür’e uğramış. Burada 50 yaşlarında saçları kırlaşmış bir askere sormuş:

“Hemşerim ,nasılsın,iyi misin? Ne yapıyorsun böyle?”. Asker elindeki kazmaya dayanarak cevap vermiş:

“Paşam! Biz buraları boşuna kazıyok! Aha! Oraları buraları ,enine boyuna her tarafı kazdık yine de İtalyan çıkmadı .Çıkmaz buralardan İtalyan Paşam.”

Meğerse adam “İtalyan’ı” bilinen Reşat Altını veya Fransız Napolyon Altını gibi bir altın çeşidi sanıyormuş. Mesele anlaşılınca paşalar gülmeye başlamışlar. Fakat mareşal gülmeyerek şunları söylemiş :

“Askerlerinize yaptırdığınız işin maksadını, hangi gaye uğruna ter ve kan döktüklerini iyice anlatmaz iseniz işte böyle gülünç olursunuz.”

Bu sözü Kenan KOCATÜRK “En büyük askerden en büyük ders almak” şeklinde yorumlamıştır.

HARP AKADEMİSİ

Staj süresi sona ermiş 1935/36 ders yılına başlamak üzere 1 KASIM’da İstanbul’da Harp Akademisinde bulunması emredilmişti. İmtihanı kazandığının ilk müjdesini 1928’lilerden Selahattin KARALAMU vermişti. Akademi birinci sınıfta derslere başladıktan 15 gün sonra aniden hastalanarak Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne yatmış, Paratifo teşhisi konmuş, hastane doktorlarının özel ihtimamıyla 15 günde iyileşmiştir. Bir ay sonra tekrar derslere başlamış ancak arkadaşlarından çok geride kalmıştı. Diğer taraftan hastane dönüşü evde de huzur kalmamıştı, okula müracaat edip, bekar öğrenci olarak kalacak yer vermelerini istemişti.

Akademideki günleri, Kurmay gezileri, harp oyunları, deniz stajları vs. bunların hepsi bitmiş sıra diploma törenine gelmişti. Tören adet yerini bulsun diye yapılan zoraki bir tören idi. Çünkü; Atatürk’ün aşağıda Dolmabahçe Sarayında o menhus hastalıktan kurtulma ümitleri biraz daha azalarak yatmakta idi.

Diplomasını aldıktan sonra, Manisa’da bulunan 16 ncı Tümen 26 ncı Topçu Alayının 5 nci Batarya Komutanlığı’na atandı. 22 EKİM 1938’de kıtasına iltihak etti. Manisa günlerinin ilk ve tek olayı Atatürk’ün ölümüdür.10 KASIM 1938 günü bütün vatan gibi Manisa’da bu kara haber ile sarsılmıştır.Telefonla bir gün önce emir gelmiş ve Alay 101 pare top atışı için hazırlık yaparak atış için emir beklemiştir.

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NDA STAJ

O yıl akademiden mezun olan arkadaşları ile Mayısın 2 nci haftası Ankara’da toplanmışlardır. Yeni görevlerine başlamak üzere kışla komutanlığına iltihaklarını bildirmişler ve ayrı ayrı herkesin staj yapacağı yerler tespit edilmiştir. Staj yeri olarak eğitim dairesi 8 nci Şube (Okullar Şubesi)’ye verilmiştir. Staj süresi 6 aydır. 2 nci cihan Harbinden evvel müttefiklerle Ankara antlaşması için hazırlık çalışmaları yapılmaktadır. Her türlü lojistik destekten başka Suriye’den getirecekleri Fransız Tümenleri ile Trakya’daki orduyu takviye edebileceklerini söylemektedirler. Yaklaşan savaşa hazırlık olarak topçu sınıfının seferi cephane stokunu tamamlamak için Kırıkkale’deki mühimmat fabrikasına büyük miktarlarda sipariş verilmiştir. Genelkurmay’ın talimatına göre her ikmal kademesindeki cephane paylarının belirlenen tarihe kadar tamamlanması gerekmektedir.Silahlı Kuvvetlerden çeşitli dallarda asker, yüksek mühendis’in önemi ancak 2 nci Cihan Savaşının yaklaştığı yıllarda hissedilmeye başlamış ihtiyacın bir an evvel ikmali için tedbirler alınmıştır. 1930’lardan itibaren bu konuya önem verilerek ihtiyacın karşılanması için Harp Okullarından topçu, muhabere, istihkam fen tatbikat okullarından müsabaka imtihanları ile seçilenleri çeşitli dallarda yüksek mühendis yetiştirilmek üzere Almanya ve Fransa’daki okullara göndermişlerdir.

01 EYLÜL 1930’da 2 nci Dünya Harbi başlamış, Almanya Danzig koridoru meselesi bahanesi ile Polonya’ya saldırmıştır. Polonyanın meşhur Simigli Riç memleketinin bütün hudutlarını savunmak için kuvvetlerini, geniş sınırlarına dağıtmıştır. Alman orduları zırhlı, motorlu kuvvetleri ve hava kuvvetleri ile gelip geçerek, birkaç günde Varşova’ya dayanmışlardır.

22 NCİ PİYADE TÜMENİ VE İZMİT ORTAOKULU

1939/40 eğitim yılı başlamıştır. 22 nci Tümen kuruluş halindedir. Yeni tayin olan Subaylar Tümene katılmaktadır.

En önemli işleri seferberlik hazırlıklarıdır. Evvelce yapılmasına rağmen (1930 seferberlik hazırlıkları) seferi kuruluş ve kadrolarda önemli değişiklikler yapılmış olduğundan Genelkurmayca yeniden yapılması emredilmiştir.

Mart’ın sonuna doğru Genelkurmay’dan bir tamim (genel bildiri) gelmiştir. Ateşe Militerlik için müsabaka imtihanı açılacaktır. Sayılan niteliklere haiz Yüzbaşı ve Binbaşı rütbesindeki Kurmay Subaylardan istekli olanların dilekçeleri ile birlikte 28 Mart günü mesai bitimine kadar Genelkurmay Personel Müdürlüğü’ ne şahsen başvurmaları emredilmektedir. İmtihana girmek üzere hemen Ankara’ya gitmesi gerektiğini arkadaşı Zeki İlter’den öğrenir. 09 NİSAN 1940 günü sözlü imtihan yapılacaktır. Sözlü imtihana Mareşal’in huzurunda girecektir. İmtihana girer, bu sefer kesin kazandığının haberini almadan İzmit’e dönmek istemez. Kazandığı haberini aldıktan sonra nereye ve ne zaman tayin edileceğini bilmediği için beklemek zorundadır. Sonunda Bükreş Ateşemiler Vekilliği’ne tayin edildiğini öğrenir.

İSTANBUL’A VEDA ROMANYA ATEŞEMİLİTERLİĞİNE ATANDI

25 HAZİRAN 1940 günü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Hükümeti Rumen Kraliyeti Hükümeti’ne ağır bir nota vermiş,memleketin iki büyük önemli parçası (Boserabya ve Bukavina )’yı kırksekiz saat zarfında Rusya’ya teslim etmesini istemiştir. Yazar 26 HAZİRAN 1940 sabahı sefarethaneye gider. Birinci büyük şansı olarak Büyükelçi Saim Hamdullah Suphi TANRIÖVER ile görüşür. Kendisini daha okul sıralarından beri gıyaben tanımaktadır. Büyük Türk milliyetçisi, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün yanında olmuş Milli şairimiz Mehmet Akif ile birlikte karış karış Bütün Anadolu’yu dolaşarak halkın moralini yükselten milli hatibimiz olarak tanınmıştır.İkinci büyük şansı da burada Alman Ataşemiliter Muavini olarak karşılaştığı eski hocası Kur.Yar.Max Braun olmuştur. Kendisi Yıldız Harp Akademisi’nde zırhlı birlikler, motorlu birlikler ve hava indirme birlikler tabiyesi öğretmenliği yapmıştır.

Romanya’da Ateşemiliterliğimizden başka iki Kurmay Subayımız daha bulunmaktadır. Bunlar P.Kur.Bnb. Lütfi GÜVENÇ ile birlikte Suvari Kur. Bnb.Nihat GÜDEN ‘dir. Bu komutanlar Balkan Antantı ile ilgili iki ordu arasında Subay değişimi anlaşması gereğince Türkiye’deki iki Rumen Subayına karşılık, Rumen ordu birliklerinde misafir olarak kalmaktadırlar.

Yazara göre Romanya, hem coğrafya, hem tarih bakımından bize son derece yakın olup yine de bir Avrupa ülkesi olarak sosyal ve ekonomik farklılıkları olan bir ülkedir. Petrol, kereste, buğday vs. bakımından zengindir. Yazarın bu göreve gelmesiyle birlikte hayat standartı yükselmiş ve daha üst bir sosyal sınıf çevresine girmiştir. Henüz kıdemsiz bir Yüzbaşı olarak Türk Ordusunu temsilen yabancı Generallerle, Nazırlar ile hatta Mareşal Antenescu ile konuşabiliyordur. Bu görevi dört yıl kadar yapmıştır. Romanya küçülmüş durumdadır. Siyasi düzenlemelerden sonra EKİM 1940 ‘tan itibaren Alman birlikleri Romanya’ya gelmeye başlamıştır.

Yazarın Romanya’da tanıdığı meşhur şahsiyetlerden biri de Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Mehmet Emin RESULZADE ‘dir. 1917 bolşevik ihtilali ile Çarlık Rusyası yıkılınca bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’da Cumhuriyet ilan edilmiş ve Müsavat Fırkası Genelbaşkan’ı sayın Mehmet Emin RESULZADE Cumhurbaşkanlığı’na seçilmiştir. Ancak kardeş Azerbaycan’ın bu istiklal ve hürriyeti iki yıl kadar devam etmiştir. Koministler her tarafta tekrar Çarlık Rusyası topraklarına sahip çıkmışlardır.

Bükreşte 2 nci Dünya Savaşı’nın o zor günlerinde yoğun ve çetin çalışmalar ile günler ve aylar geçtikçe yazarın maddi durumu da yükselir. Dışişleri mensupları para operasyonlarında tecrübeli ve başarılıdırlar. Büyükelçinin emri ile bütün personelin maaşları ve resmi tahsisat duruma göre en elverişli operasyona tabi tutulmaktadır. Ekseriye personelden biri üç ayda bir sıra ile bu görevi yüklenerek Zürih ‘e gider. 1942 TEMMUZ’unda elçilik mensuplarının üç aylık maaşlarını İsviçre’den alıp getirmek görevi Kenan KOCATÜRK’e verilmiştir.

DOĞU CEPHESİNİ ZİYARET

1941 EKİM Ayı’nın ikinci haftası başlarında Genelkurmaydan Mareşal’in imzası ile şöyle bir emir gelir.

Alman Orduları Başkomutanlığı’nın daveti üzerine bir Türk Askeri Heyeti Doğu Cephesini ziyaret edecektir. Heyet, Harp Akademileri Komutanı Korg.Ali Fuat ERDEM ile Bükreş Ateşemiliter Vekili Kur.Yzb. Kenan KOCATÜRK’ten müteşekkildir. Bu heyete Emekli General Hüsnü Emir ERKİLET’te asker yazar olarak refakat edecektir.

Heyet, en geç 15 EKİM 1941 günü Bükreş’te toplanarak Alman Orduları Başkomutanı’nın hazırladığı programa göre buradan itibaren geziye devam edecektir. 17 Ekim günü Doğu Cephesine gidilir. Seret nehri üzerinde Rumenlerin savunma tesislerinde bazı askerler görülür. Heyet daha sonra Purut’u da geçerek Tigina (Eski Osmanlı kalesi) da Dördüncü Romen Ordusu Karargahında misafir olarak kalırlar. 18 Ekim sabahı otomobillerle doğu cephesine hareket edilir. Bu cephe gezisi 16 gün sürmüştü.

ATEŞEMİLİTERLİK GÖREV SÜRESİ UZATILIYOR

Yazar, 1943 TEMMUZ başında Genelkurmay Başkanlığı’ndan Mareşal Fevzi ÇAKMAK imzalı bir mektup alır. Mektupta Yüzbaşılıkta bekleme süresinin 9 yıla indirilmesinden dolayı 30 AĞUSTOS 1943 ‘den evvel yurda dönmesinin gerektiği ama eğer 1 yıl geç terfiye razı olursa Bükreş’teki Ateşemiliterlik görevinin 1 yıl daha uzatılacağı yazmaktadır. Uzun uzun düşündükten sonra Mareşal’in, Dünya savaşının en kritik döneminde onun görevlerinden memnun kaldığını düşünür ve orada kalmasının daha doğru olacağı kanaatine varır. Böylece bu teklifi kabul ederek ,Bükreş’te bir yıl daha kalacaktır.

1942 yılı sonlarında durum Balkanlar ve Türkiye için kritik bir safhaya girmektedir. Bu süreç Almanya için sonun başlangıcı anlamına gelmektedir. Alman orduları bütün cephelerde kötü duruma düşmeye başlamıştır. Romanya Stalingrad cephesinden ağır zaiyat vererek çekilir, Hükümet siyasi bir çıkmaza girdiğini görür ve çare arar. Başbakan Mihail ANTENESCU eski dostu büyükelçimiz TANRIÖVER ile bağlantı kurar. Müttefiklerle birleşmesi için Türkiye’nin aracı olmasını ister. TANRIÖVER Romen Hükümetinin teklif ve planlarının Türkiye’ye götürülmesi için bir kurye ister. O sıralarda kuryelerimizin sık sık saldırıya uğramasından dolayı kurye bulmakta zorluk çekilmektedir. Yazar bu görevi severek kabul eder. Ertesi gün Ankara’ya doğru trenle yola çıkar, fakat Amerikalıların Sicilya’ya çıkartma haberi üzerine Sofya’da bir telaş başlamış, yoğun askeri nakliyat yüzünden Sofya’dan tren hareket saati iptal edilmiştir. Bunun üzerine Sofya büyükelçiliğine geçerek trenin kalkış saati olan 24:00 ’e kadar bekler. Trende yolculuk eden A.Halil PAŞA’yı uğurlamaya gelen Türk heyeti ile sohbet ederken kurye çantasının bir başka kişi tarafından götürüldüğünü fark eder. Acemi casusu garın dışında iki Alman askerinin yardımıyla yakalar ve çantasını geri alır. Ankara’ya çantayı eksiksiz olarak teslim ettikten sonra İstanbul’a geçer. Fakat orada bir günden fazla kalamaz ve Bükreş’e geri döner. Bir yıl kadar Bükreş’te çok aktif bir sosyal hayat yaşar.

1945’in ŞUBAT ayında Stalingrad’ı kurtaran Sovyet orduları, 3 ncü ve 4 ncü Romen ordularını İtalyan, Macar,Hırvat kuvvetlerini önüne katmış kovalamaktadır. Bu sırada yazar Romen Kuvvetleri hakkında bilgi vermek üzere Genelkurmay Başkanlığı tarafından Ankara’ya çağırılır. Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’nın kendisinin çalışmalarından ne kadar memnun olduklarını öğrenir. Daha sonra kıt’a görevini tamamlamak üzere İstanbul Kartaltepe’ye 2.nci Zh.Tug’a tayin edilir. Bükreş’te veda ziyaretleri sırasında Mareşal Mihail ANTENESCU tarafından “Kraliyet Kılıçlı Taç Madalyası” ile ödüllendirilir ve ayrıca Kral huzuruna çıkartılır.

2 NCİ ZIRHLI TUGAY

Rus orduları Nikolayef’ ve Odessa’yı geri almışlar, Romanya hudutlarına dayanmışlardır. Harbin sonlarına doğru Sovyet Rusya, müttefikler cephesinde savaşmamış Türkiye’nin, kendi kaderi ile baş başa bırakılmasını istemektedir. İngiltere ve Amerika’nın ilgi ve desteğini de engellemeye çalışmaktadır. Böylece savaştan sonra bizi yalnız yakalayacak, siyasi emellerine ulaşacaktır. İsmet İNÖNÜ Harbin başında ve Harp içinde yürüttüğü başarılı politikasını harbin sonunda da yürütür. Nitekim Türkiye, 1945 ŞUBAT’ında Almanya ve Japonya’ya harp ilan etmiş ve B.M.lere girdiğini kabul edip imzalamıştır.

Yazar oturmak için Suadiye’de iki katlı villa tipi bir köşk satın alır. (Halen bu evde oturmaktadır). Bükreş’ten getirdiği lüks eşyaları ve iki arabası 4 yıl Dünya Harbi sıkıntıları ile boğuşmuş çevresi ve Subaylar tarafından hoş karşılanmamıştır. Alay Komutanı’nın makam aracı dahi kendi aracı yanında külüstür kalmaktadır. Bu lüks yaşantısından dolayı kendisine 1945 MAYIS ayında mal beyannamesi vermesi emredilir. Beyannameyi eksiksiz olarak doldurmuştur. Fakat bu tarihten 4 ay sonraki Binbaşı terfiinde bir kurmay hizmeti beklerken Selimpaşa’ da 46 ncı Tüm.46 ncı. Top.A.1 nci Tb.K.lığı’na atanmıştır. Buna çok içerlemiş ve hayatı boyunca bu haksızlığı unutmamıştır. Görevi esnasında birkaç denetlemeyi ve Gnk.Bşk.lığı’nın denetlemesini alnının akıyla vermiştir. Bu haksızlığa daha fazla tahammül edemeyerek sanki isyan edercesine NİSAN 1946’da bir savunma dilekçesi yollamıştır. Dilekçe yerini bulmuş ve Genelkurmay Başkanı Org.OMURTAK tarafından Aşkale’de kurulacak yeni Zırhlı Tugay’ın Kurmay Başkanlığı’na atanmıştır.

ŞARK HİZMETİ

Aşkale ‘deki birlikte boş araziden başka bir şey yoktur. Yazara göre her şeyi sıfırdan kendilerinin yapması gerekmektedir. (Özellikle de erlerin koğuşlarını ve personelin lojmanlarını). Çünkü Erzurum’da kış şartları çok ağırdır. Yazar bir gün Kolordu K.’nın verdiği emirde : “Karşımızda iki büyük düşman var biri Rus diğeri kış.” dediğini belirtir.

Askerin ve personelin büyük bir fedakarlık ve gayretiyle 4 ay içinde kışa hazırlık tamamlanır. Bu sırada birliğe katılmalarla Tugay iyice büyümüştür. En son olarak bando dahi gelmiştir. Yazar, Aşkale’de kıdem tezini de vermiş, görevi esnasında Aşkale’de bir kayak kazası geçirerek ölüm tehlikesi atlatmış, uzun süre komada kalmıştır.

Yazarın 1950 AĞUSTOS’undaki Yarbaylığa terfi sırası geleceğinden 1949 AĞUSTOS’unda kıta’ya çıkarak bir yıl Kıt’a hizmeti yapması gerekmektedir. Bu nedenle 9 ncu Kolordu Bağımsız Uçaksavar Topçu Tabur K.Lığına tayin emri alır. Fakat ayrılırken Tugay Komutanı ve birkaç subayla yaşadığı tatsız olaylardan dolayı Tugay Komutanı hakkında verdiği şikayet dilekçesi (ne kadar haklı olursa olsun bir Kurmay Subayın kendi Komutanını ihbar ve şikayeti kabul edilemez mantığı) ileride önüne bir engel olarak çıkacaktır.

Problemli bir Subay olarak 9 ncu Kolordu’daki görevine başlar. Bir hafta sonra Kolordu Komutanı birliğini ziyaret eder. Bu sırada kapıdaki kara sinekler Komutanın dikkatini çeker ve bunların yok edilmesini emreder. Bu iş orada kendisinin en zor görevi olmuştur. Daha sonra Garsiya’ya mektup adlı eseri Türkçe’ye çevrilmiş ve subaylarına dağıtmıştır. Şehitlere duyduğu saygıdan dolayı oradaki şehitliği örnek hale getirmiştir. Kor.K.nın verdiği emir ile Eskimo’ların evlerine benzer evler yaparak diğer birliklerin beğenisini kazanmıştır.

TEKRAR GENELKURMAY / ANKARA

Yazar, 1939 EKİM’inde Kurmay Yüzbaşı olarak ayrıldığı Gnkur.Bşk.lığı’ na 11 yıl sonra geri döner. İlk görevlerinden birisi Bulgaristan göçmenlerine İstanbul’da yer bulan heyetteki görevidir. Bu heyetin görevi Bulgaristan ile yapılan göç anlaşmasıyla ikiyüzbin kadar yurttaşımızın ilk konaklama yerlerinin tahsisi için çalışmaktır.

01 EKİM 1951’den, 11 HAZİRAN 1952’ye kadar İstanbul Amerikan Koleji’nde İngilizce kursunu kazanmış ve başarı ile tamamlamıştır. Dil kursunu başardıktan sonra Balıkesir’e tayin edilmiştir. Kurs bittikten sonra burada üç ay kadar yeniden Doktrin kursuna katılmıştır. Ancak kurs bittikten sonra (15 ŞUBAT 1953) Balıkesir 2 nci Kor.’daki görevine dönebilmiştir. Fakat orada fazla kalamadan Bursa 6 ncı P.Tümenine tayin edilmiştir. Burada Çekirge Hastanesini yeniden düzenlemiş ve Uludağ’da dinlenme tesisi inşasında bulunmuştur. Baba dostu Gnkur.Bşk.nı Org.BARANSEL’e baş vurarak Ankara’ya tayin istemiş fakat isteği tam yerine getirilmeyip Konya’ya tayin edilmiştir.

KONYA 2 NCİ ORDU

Konya’daki görevinden çok memnun kalmıştır. Farklı sınıflardan olmasına rağmen oradaki meslektaşlarıyla olan ilişkileri onu mutlu etmiştir.

1954 AĞUSTOS ayında Albaylığa terfi etmiştir. Atom destek planı üzerine Mamak’ta NBC (Nükleer –Biyolojik-Kimyasal) Okulunda kurslar görmüştür. Bundan sonra 2 nci Or.K.lığı’nda gittiği her yerde Subaylara konferanslar vermiştir. Erzurum’da yapılan NATO tatbikatlarına ATOM baş hakemi olarak katılmıştır. Ve ilk taklit atom bombasını tatbikatta patlatmayı başarmıştır.

Generalliğe terfisine iki yıl kalmıştır. Albayların 30 AĞUSTOS 1957 den evvel Generalliğe terfi için kıt’aya çıkmaları gerekmektedir. Terfisi İstanbul’a çıkar. Selimiye Kışlası’nda 8 nci Tüm.Top.K.lığı vekilliğine atanmıştır. O sıralarda Türkiye’de Demokrat Parti iktidarından dolayı iç karışıklıklar vardır. Generallik beklemesine rağmen Generalliğe terfi edememiş ve 30 Ağustosta Ankara’ya Harp Okulu Eğitim Başkanlığı’na atanmıştır. Harp Okulu’ndan sonra 01 MART 1960’da Genelkurmay’da kurulacak MÜSAT Şb.Md.lüğü’ne tayin edilir. Son görevi olan MÜSAT Şb.Md.lüğü’nde onun NBC silahları konusundaki deneyiminden ve uzmanlığından yararlanılmak istenmiş ve Harp Okulu’ndaki pasif görevinden bu yüzden alınarak aktif göreve verilmiştir.

1950 de çok partili parlementer demokrasiye geçilince eski devlet adamları yeni sistemin acemisi kaldıklarından, halka sınırsız hürriyet vermeye maddi ve manevi rüşvet dağıtmaya başlamışlardır. Zamanla Demokrat Partiye karşı tepkiler artmış ve ordu içerisinde huzursuzluklar başlamıştır. Kurmay Yarbay Faruk GÜVENTÜRK, M.S.B. Şemsi ERGİN ‘in huzuruna çıkmış ve ordunun şikayetlerini dile getirmiştir. Faruk GÜVENTÜRK ve 8 Kurmay Subayın birliklerinden alınarak tutuklandıkları duyurulur. Daha sonra açılan davalardan beraat ederler. Bu olaylar hükümetin hoşuna gitmez. Başbakan M.S.B. Sami ERGİN‘i değiştirerek yerine Ethem MENDERES’i getirmiştir. Yazar bu olaylardan uzak durur. Çünkü görevini hevesle yapmak istemektedir. Ama Demokrat Partiden iyi bir sicil alamamıştır. Dolayısıyla 1959 AĞUSTOS’unda Tuğgeneralliğe terfi ettirilmemiştir.

03 AĞUSTOS 1960’da Milli Birlik Komitesi tarafından Silahlı Kuvvetlerde bulunan 237 kadar generalden 210’dan fazlası emekli edilmiş, 20 kadarı da orduda kalmıştır.

Yazara göre bu tasviye işlemi hiçbir temele dayanmadan bilgi, sağlık, kıdem, sicil gibi herhangi bir ölçüye dayanmadan yapılmıştı. Büyük fırsat kaçırılmış olup ordu, telafisi olmayan bir personel kaybına uğramıştır. İhtilal başladıktan sonra M.S.B.lığı’na Org.Fahri ÖZDİLEK getirilmiştir. 23 AĞUSTOS 1960’da 42 sayılı kanuna göre yazılmış M.S.B. Org.Fahri ÖZDİLEK tarafından imzalanmış mektuplardan bir tanesi yazar Kenan KOCATÜRK’e de gönderilir. Mektupta Orduda yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine teşekkür edilir ve bundan sonraki hayatında sağlık ve mutluluk dilenir.

Kenan KOCATÜRK 23 AĞUSTOS’tan iki gün sonra şubesinin devir-teslim işleri için görevine gittiğinde 1939 ile 1950’li yıllar ve aylar gözlerinin önünden gelip geçmiş ve gözyaşlarını tutamamıştır.



Ama ne yazık

O güzel senfoni

Yarım kaldı!
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:26 #56
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Tereddütün Romanı


KİTABIN ADI

BİR TEREDDÜTÜN ROMANI

KİTABIN YAZARI
PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ
ŞEFİK MATBAASI – İSTANBUL
BASIMYILI
1987







1)KİTABIN KONUSU:

Bir yazarın iki kadın arasında evlenmek için yaşadığı tereddütü anlatıyor.

2)KİTABIN ÖZETİ:

Kitap Mualla adında bir kızın arkadaşı tarafından tavsiye edilen bir kitabı okumasıyla başlar. Kitap kendisine çok ilginç gelir ve yazarıyla bir baloda karşılaşır. Yazar Mualla’yı görür görmez beğenir ve evlenme teklif eder. Mualla da düşünmek için süre ister.

Yazar daha sonra eskiden tanıştığı ve bir hayranı olan Vildan ile karşılaşır. Vildan da yazara evlenme teklif eder. Ona kocasından ayrılarak geldiğini söyler. Fakat yazar bunu nazik bir dille geri çevirir. Vildan yazarı intihar etmekle tehdit eder. Bir kaç ay geçtikten sonra yazar tekrar Vildan ile karşılaşır. Kendi izini ona bir süre kaybettirmiştir. Ama bu yeni karşılaşma Vildan’daki değişikliği yazara fark ettirir. Vildan’ın, evine çağırma teklifini kabul eder. Evine gittiğinde Vildan’dan bazı itiraflar duyar. Vildan’ın asıl isminin Vildan olmadığını ve kocasından ayrılmadığını ve bir de sevgilisi olduğunu öğrenir. Ertesi gün Vildan’ın evine gelip gerçekleri öğrenmek istediğinde ise evden taşındığını öğrenir ve Vildan hakkında hiçbir bilgi alamaz.


3)KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsanlar önemli bir karar verirken daima tereddüt içinde olmuşlardır. Önemli buluşlar ve icatlar hep şüphe ve tereddütten doğmuştur.



4)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Mualla: Çok zengin ve asil bir ailenin kızı, dünyaya bakış açısı çok farklı olan bir kişiliğe sahip, devamlı farklı şeylerin arayışı içinde.

Vildan: Acayip davranışları bulunan, yaşamayı sevmeyen söyledikleriyle yaptıkları arasında çelişki olan ihtiraslı bir kadın.

Yazar: İnsanların ruhi tasvirlerini çok iyi yapabilen, düşüncelerinde daima kuvvetli ve kararlı olmaya çalışan güçlü iradeye sahip bir insan.



5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap dil bakımından fazla yalın olduğu söylenemez. Yabancı kelimelere biraz fazla yer verilmiş; ama yine de akıcı ve sürükleyici bir yapıt. Esrarengizliklerle dolu her an diğer sayfasında ne olacakmış düşüncesiyle okunacak bir kitap. Sonunda da yine okuyucuya yorum imkanı bırakarak bu özelliğini göstermiştir.

6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Çocukluğu hastalık ve geçim zorlukları içinde geçti. Düzenli bir öğrenim görmedi. Bazı gazetelerde fıkra yazarı olarak çalıştı. felsefe konularına ve psikolojik çözümlemelere geniş yer verdi. XX. yüzyılda Türk toplumunun geçirdiği medeniyet değişimi ve sosyal bunalımlar üzerinde durdu. Başlıca romanları: Sözde Kızlar, Şimşek, Mahşer, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Yalnızız.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:29 #57
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Türk Ailesinin Öyküsü


KİTABIN ÖZETİ :

İstanbul’da 31 Ekim 1908’de onbeş yaşında bir anne, yirmi yaşında bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen İrfan ve ailesinin acılarla ve sevinçlerle içice yaşanmış olaylarla dolu sürükleyici bir öyküsü. Bu öykü İrfan’ın İstanbul’da büyükbabasının evinde doğasıyla başlar.

Zamanını evinde geçiren çocuklarına düşkün bir annesi, sevimli bir babası ve birde küçük kardeşi vardı. Geleneklerine düşkün ve varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Çocukluğunda annesiyle hamama gider ve hamamdaki kadınların dedikodularını dinler, bunlara hiçbir anlam veremezdi. Hayatının ilk dönüm noktası olan sünnet yılında (6 yaşında) büyükbabası ölmüş ve bu güzel olaya gölge düşmüştü.

1914 Eylül’ün de bir Fransız okuluna başladı ancak Osmanlı Devletinin Fransa’ya savaş ilanı ile okulu bıraktı. Aynı yıl içinde yeni bir eve taşındılar ve babası askere çağrıldı. Ardından savaşla birlikte yokluk günleri başladı. Bu süre içinde babaannesi evlenip evden ayrıldı. Savaşta babası öldü ve evin geçimi annesine kaldı. Annesi ordu deposunda işçi olarak çalışıyordu. Bu süre içinde sıkıntılı günler geçiren aile, annesinin 1919’da elişlerinin beğenilmesiyle aldığı siparişler sayesinde maddi yönden rahata kavuştu. Aynı süre içinde anne oğullarını (İrfan ve Mehmet) Kadıköy’de öksüzler için açılmış bir vakıf okuluna yazdırdı. 1919’da subay olmaya karar veren İrfan ve Mehmet Kuleli’ye başladılar. Ermenilerin İstanbul’u işgali ile Kuleli kapatıldı. Ve Tokat’a gittiler. 15 ay sonra Kuleli’nin açılmasıyla tekrar geri dönüp okula devam ettiler.

1929’da Kuleli’den Harbiye’ye, 1931 Aralık’tada piyade birliğinden hava kuvvetlerine geçti. İlerleyen yıllarda İzmir ve Kütahya’da görev yaptı.

1940 Mayıs’ın da annesi öldü ve İrfan İngiliz Hava kuvvetlerince eğitilen Türk Hava Kuvvetlerinin başına geçti.

Yine 1940’da İngiltere’de İrlanda asıllı bir kadınla tanıştı ancak kadın evli olduğundan ve İrfan’ın görevi dolayısıyla 1948’e kadar evlenemediler. Aradaki yıllarda bir oğlu oldu. Oğlunu İngiliz kültürü ile yetiştirmek istemediğinden okula göndermedi ve evde kendisi yetiştirdi. Orduda 15 yılını doldurduktan sonra ayrıldı ve ardından sefalet yılları başladı.

Gençlik yıllarında yüksek idealler ve hayallerle başlayan hayatı ilerleyen yıllarda yoksulluk ve sefalet içinde ülke özlemiyle sona erdi.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:30 #58
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bir Zamanlar Amerika


KİTABIN ÖZETİ :

Büyük Max, Pat, Dominick, Şaşı, Hoca New York’ un Doğu Yakasının kenar mahallelerinden birinde yaşayan 5 sıkı arkadaştır. Çevredeki ortamın da etkisinde kalarak serserilik yapma özentisi içerisindedirler. Hoca, babası iş bulamadığından ailesine bakmak için okulu bırakmak üzeredir. Beş arkadaşın amaçları hepsine 1’ er milyon dolar düşecek kadar banka soygunu yapmak ve sonra Bronks’ a yerleşip rahat ve zengin bir yaşam sürmektir. Bu gurubun lideri Max ve Hoca’ dır. Ayrıca ikisi küçük çapta işler yapmaktadırlar. Bir gün her zaman dalga geçtikleri öğretmenlerine karşı olan hareketleri biraz aşırıya kaçar ve okuldan atılırlar. Yaşları biraz daha ilerleyince uyuşturucu kuryeliği ve yankesicilik yapmaya başlarlar. Bir gece bir eczaneyi soyarken Dominick polisin açtığı ateş sonucu ölür. Pat ve Hoca suçu üstlenerek ayrı ayrı ıslah evlerine gönderilirler. 18 ay sonra Hoca ıslah evinden çıkar, Max onu karşılamaya gelmiştir ve onu amcasından kendisine kalan cenaze levazımatçılığı işine ortak edeceğini söyler. Artık karıştığı soygunlar daha büyük çaplıdır. Şehrin doğu yakasındaki pis işleri halletmeye başlarlar. Çok para kazanıyorlardır, fakat sadece uyuşturucu ve kadın ticaretine karışmamaktadırlar. Genç yaşlarına rağmen tüm ülkedeki çeteleri yöneten ulusal örgütte sözleri geçmektedir. Kitaplara her zaman düşkün olan Hoca, gangsterliğin altın çağı hakkında bir kitap yazmaya karar verir. Bunu başlarından geçen olayları yazarak hazırlayacak ve yaşlandığında yayımlayacaktır. Zaman geçtikçe ünleri yayılmış ve daha çok para kazanmaya başlamışlardır.

Artık gençlik çağını geride bırakan çete üyeleri işlerinde ünlü ve saygın birer profosyonel olmuşlardır. Hiçbir şey eskisi gibi değildir sadece Max’ ın Merkez Bankasını soyma hayali dışında. Gençken hayalini kurdukları bu soygun Max’ı her zaman heyecanlandırmıştır. Ve sonunda bu hayali gerçekleştirmek için gerekli bilgi toplama hazırlıklarına başlamışlardır. Ancak çetenin diğer üyeleri bu fikre karşı çıkarlar ve bunun bir intihar olduğunu söylerler. Hoca bu soygunu yapmamak için elinden geleni yapacaktır. Çete o günlerde bir içki konvoyuna eskortluk yapacaktır. Eğer bu işte yakalanırlarsa kısa bir süre hapis yatıp çıkacaklar ve soygun fikride suya düşecektir. Bunun üzerine Hoca kendilerini İçki Yasağı Bürosuna ihbar eder. O gün hoca’ nın annesi hastanede yatmaktadır ve Hoca’ da annesini ziyarete gider .ziyaret dönüşünde çete üyelerinin işi yapmak için oradan ayrıldıklarını görür. Arkadaşlarını ihbar ettiği için çok üzgündür. Ancak işler bu kadarla da kalmaz. Arkadaşları polisle girdiği çatışmada ölürler. Bu olayı öğrenen Hoca deliye döner kardeşten yakın olan arkadaşlarını ölüme kendi elleriyle göndermiştir. Bu olayın şoku atlatan Hoca arkadaşlarıyla birlikte biriktirdikleri 1 milyon doları aramaya koyulur. Çünkü Max bu parayı bir depoya saklamıştır. Ancak tüm aramaları boşa çıkar. Bu arada örgüt ihbarı kendisinin yaptığını öğrenir ve Hoca’ nın kaldırılması için üç kiralık katil görevlendirir. Bu katiller Hoca’ yı bulur ve tam öldürmek üzere iken Hoca bu paradan onlara da bahseder .Katiller bu paranın yarısı karşılığında Hocayı öldürmekten vazgeçerler. Hoca bir yolunu bulup onlardan kurtulur. Artık hem örgüt hem de polis Hoca’ nın peşindedir. Hoca şehir dışına çıkarak eski yaşantısını geride bırakır. Artık alışmış olduğu yaşantısına asla geri dönmeyecektir, sürekli çalışıp sakin bir hayat sürecektir. Yapmış olduklarına artık lanet okur ve gençliğe ibret dersi vermek için anılarını yazmaya karar verir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:30 #59
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Biz İnsanlar


KİTABIN ADI Biz İnsanlar
KİTABIN YAZARI : Peyami Safa
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Ötüken Yayınevi, İstanbul
BASIM YILI : 1990

1.KİTABIN KONUSU: Kitapta İstanbul’da yaşayan Orhan adında bir muallimin yaşam öyküsü ve başından geçen olaylar anlatılmaktadır.

2.KİTABIN ÖZETİ: Kitabın ana kahramanı olan Orhan İstanbul’da muallimlik yapmaktadır. Son derece düşünceli ve öngörülü bir yapıya sahiptir. Bir gün okulda bir tartışma çıkar. İlkokul öğrencilerinden biri olan Cemil, arkadaşı Tahsin’e “Eşek Türk!” der ve Tahsin de Cemil’e taş atar. Tahsin’in attığı taş Cemil’in yanağını deler. Orhan Cemil’I alır ve önce hastahaneye, sonra da Cemil’in ailesinin yanına gidereler. Orada Cemil’in yeğeni Vedia’yı görür ve ikisi de birbirinden hoşlanırlar. Cemil’in ailesi son derece Fransız hayranı bir ailedir. Evin hanımı Samiye hanımın, Tahsin’in babası Mustafa’yı daha önceden kovmuş olduğunu öğrenen Orhan Tahsin’e sahip çıkar. Bunun yanısıra Cemil’in ailesiyle de iyi geçinir. Zamanla diğer aile üyeleriyle de tanışır. Özellikle Vedia ile görüşmektedir.
Günler geçmiş,Tahsin’in babası Mustafa hapisten çıkmştır. Orhan ona iş bulur. Bu arada Vedia ile aralarındaki ilişki gelişir ve her akşam buluşurlar.
Bir gün Vedia hastalanır ve hastahaneye kaldırılır. Hastalığı ağırdır.doktorlar, yaşayacağı hakkında pek fazla ümitlenmezler. Orhan her gün onun yanında kalır. Daha sonra arkadaşı Necati onu ziyarete gelir. Vedia’nın bilinci yerinde değildir. Orhan ile sohbet eder; ancak Orhan birden kalp krizi geçirir. Necati doktorları çağırır ve Orhan’I Vedia’nı odasındaki şezlonga yatırırlar. Bir gece Orhan aniden fenalaşır. Ayağa kalkar ve bağırmaya çalışır; ancak bağıramaz. Birden gözleri kararır ve merdivenlerden yuvarlanır. Sabahleyin onun cansız vücudunu görenler onun ölmüş olduğunu anlar ve cesedini morga yatırırlar. Doktorların iyileşemez dediği Vedia ise iyileşmiştir. Doktorlar ona kendini nasil hissettiğini sorarlar ve umulmadık bir biçimde hastalığı atlattığını söylerler. Vedia gülümser ve Orhan’I sorar; ancak hiç kimse bu sualine cevap vermez.

3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitabin Ana fikri:bir şeyi Ne Kadar Çok İstersek isteyelim sağ Duyumuzu,mantiğimizi Asla kaybetmemeli,her Zaman gerçekler doğrultusunda Ve arkadaşlarimizin önerilerine Kulak Vererek Karar vermeli,duygusal Davranmamaliyiz.


4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Orhan: Son derece öngörülü, bilgiye önem veren düşünceli bir insandır.
Vedia: Duygusal ve içine kapanık bir kızdır.
Samiye hanım: Fransız hayranı, zengin bir kadındır.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitapta iki insan arasındaki aşk ve buna mani olmaya çalışan engeller çok güzel bir biçimde ele alınmıştır. Duygusal bir niteliğe sahip olan bu kitap iki insanın birbirine olan değişmez sevgisini büyük bir ustalıkla anlatmıştır. En güzel özelliklerinden biri de beklenmedik ve çarpıcı bir sona haiz olmasıdır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü
Başlıca eserleri: Gençliğimiz , Şimşek, Sözde Kızlar , Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin Gölgesinde, Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü, Canan, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye , Atilla, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya'nın Koltuğu, Yalnızız, Biz İnsanlar.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:31 #60
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bizim Duygusal Zekamız


KİTABIN ÖZETİ :

Duyguların yönetimi, insanoğlunun yaptığı en büyük keşiflerden birisi olmuştur. Yeni yeni keşfedildiği için de önemi sonraları daha iyi anlaşılacaktır. Ama artık bilinmelidir ki “Duyguları yönetmeyen insan aklını da yönetememektedir“. Duygularını yönetmek duygularını anlamak onları doğru yer ve zamanda iletebilmek, duyguların gücünü kullanabilmektir.

Artık bilim, bir otorite olarak, ruh dünyasının akıl ötesi bu en uzun noktasını acil ve karmaşık sorularına cevap verebilecek ve insan yüreğinin haritasını daha kesin bir biçimde çizebilecek konumdadır. Bu harita çizme çalışması bir anlamda, IQ yeni zeka katsayısını genetik deneyimler sonucu değişmeyen niteliğini ve adeta kaderin yaşam süresince bize verilen bu mutlak değerlere sabit olduğunu öne sürerek zekayı dar bir açıdan tanımlayanlara da bir meydan okuma niteliğindedir. Söz gelimi yüksek IQ ‘lu birinin çuvallamasında ve vasat IQ’lu bir diğerinin şaşırtıcı derecede başarılı olmasında hangi etkenler rol oynuyor? İşte bu fark kitapta “Duygusal zeka“ diye tabir edilen yeteneklerde yatıyor ve özdenetim, azim, sebat ve kendi kendini harekete geçirebilmeyi kapsıyor.

Duygularını yönetemeyenler, duygularının kendilerini yönettiğini anlamak zorunda kalırlar. İstek, tutku, korku, heyecan, sevgi, nefret, insan duygularıdır ve eğer bu duyguları biz yönetemezsek, bu duygular bizi yönetir. O zaman da biz duygularımızın bizi götürdüğü yere gideriz.

Zeki bir insan inanılmaz aptallıklar da yapabilmektedir. İşte bu “ İnanılmaz aptallıklar “duygusal zeka düşkünlüğünden kaynaklanan “aptallıklar” dır. Zekayı eksik, eksik olduğu içinde yanlış tanımlamanın hayatta çok sık görülen örnekleri bize “zekanın yeni boyutları”nı anlatmaktadır. Akademik zeka sayısal – sözel becerilerin alanıdır. Bugün, zeka olarak sadece bu alan bilinmektedir. Duygusal zeka farkındalık, irade geliştirme, oto – kontrol, dürtü kontrolü, empatik dinleme, empatik yaklaşım (başkasının ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlama), sorun çözme, grup çalışması yapabilme, sevgiyi, saygıyı bilme, yanlışı kabul etme gibi becerilerin alanıdır. Sosyal zeka, kendini ifade edebilme, etkin iletişim kurma beden dilini kullanabilme, kalabalık karşısında konuşma, eleştirilere karşı nesnel olabilme gibi becerileri kapsamaktadır.

Şimdi, duygusal zekamızı oluşturan öğeleri tek tek inceleyeceğiz ;

İnsan ruhu, doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındırmayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. Nefret etmeden birine kötülük yapmazsınız, nefreti içinde barındıran insan zaten öncelikle kendinden nefret etmiştir. İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur.

Umutsuzluk toplumsal bir depresyon gibi çevremizi sarmış durumda. Kendimize güvenmiyoruz, topluma güvenmiyoruz, geleceğe güvenmiyoruz ve umutsuzuz. Umutsuzluk , insan iradesini felç eden bir zehir gibi toplumu sardığı zaman korkmak gerekir. Bir toplumda umutsuzluğu ortadan kaldırmadan hiçbir şey yapamazsınız.

Bir çocuk ıslığı sade ve alçakgönüllüdür. Bir yandan geçip giderken fark bile edemezsiniz. Çocuk oradan her gün gelip geçiyorsa, ıslığı sizde yer eder. O yer temiz ve ışıklı bir yerdir. Bir gün çocuk geçmeyiverir, ıslığı duyulmaz olur. Birden onu nasıl da farketmiş olduğunuzu anlarsınız. O ıslığı artık duymazsınız ama sizdeki yeri kalır. Sadeli ve alçak gönüllülük artık orada yaşayacaktır.

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözü çok derin anlamlar taşımaktadır ve herkesi düşündürecek büyük bir doğruyu açıklamaktadır.

“Olduğu gibi görünmemek” sonuçta “olmadığı gibi görünmek” demektir. Bunu büyük bir marifet saymakta sonuçta hiç kimseyi aldatamaz, kişinin (yada toplumun) kendisini yanıltır.

Olumlu yaşama gücü sadece güven artırıcı, rahatlatıcı bir şey değildir, aynı zamanda mutluluk verici, sağlığı artırıcı bir yöntemdir. Bir insana”yapabileceğini” söylediğiniz her işin yapılması kolaylaşır. Tersine “yapmayacağını” söylerseniz onu yapabilme gücü önemli ölçüde kişinin kişiliğine bağlı olarak azalabilir.

Mazeret, elden gelen her şey yapıldıktan, akılcı her yol denendikten, yapma iradesi sonuna kadar kullanıldıktan sonra geçerli olabilir. Böyle olmadığı zaman, mazeret denen şeyin adı, bahane bulmaktır.

Bir toplum, sorumluluk alabilen insanları kadar güçlüdür. Sorumluluk almanın ilk adımı, kendimizden başkalarının da var olduğunu bilmemiz, kabul etmemiz, onunla paylaşmayı kabul etmemizdir. İkinci adımı, kendi yaptıklarımızın “neden – sonuç” ilişkisini düşünmemizdir. Ve son olarak da “kendi yaptığımızın” riskini almamız, sonucuna katlanmayı göze almamızdır.

Birey olmanın alt yapısında özgürlük ve sorumluluk birlikte bulunur. Sorumluluk vermeden özgürlük verilirse “bencil – başıboşluk” özgürlük vermeden sorumluluk verilirse “köleci itaat “ doğar.

Ne gariptir ki; insanlar neden mutsuz?Nedir bu? Hayat bunun için mi yaşanıyor? İçimizdeki yaşama sevincini neden duyamıyoruz?....vs., bu sorular için ne paneller yapılıyor, ne de sorun kabul ediliyor. Oysa, belki de yaşama mutluluğunun önündeki en büyük engel bu sorunu görememektir.

Değerli kültür insanımız Mina URGAN’ın bir söyleşisinde “her koyun hepimizin bacağında asılır” der. Mina URGAN bu sözü, ünlü atasözümüz olan “her koyun kendi bacağından asılır” sözüne karşı söylüyordu. Aslında ata sözümüz kişisel sorumluluğu Mina URGAN ise toplumsal sorumluluğa dikkatimizi çekiyor.

“Başarısız olma sanatı” kimselerin ilgilenmediği önemli bir beceridir. Herkes “başarılı olma” peşinde koşar. Oysa önemli olan bir konuyu olumlu – olumsuz yanlarıyla kavrayabilmektir.

Kimi zaman öyle bir şey yaşanır ki “kazanan kaybeder” “kaybeden kazanır”. Ama bütün toplumun daha bir çok şeyi şimdiden kaybettiği çok açık. Bu toplum sürekli değer yargıları kanaması yaşıyor. İnsanları düşündüren, durduran, harekete geçiren “onur” gibi “dürüstlük” gibi, “neyi ne için yaptığını bilmek” gibi kalite eksenleri, bir sirk aynasının her şeyi eciş bücüş eden görüntüsünde kaybolup gidiyor. Toplum büyük bir eksen kaybına uğruyor.

Bir toplumda adalet insanları ödeştirmezse, insanlar kendi ödeşmelerini yeğlerler. Adalet ve siyasi iktidar, insanları ödeştirmezse, o toplumda “kişisel güç” iktidar olur. Mafyanın doğduğu alan da budur.

İçinden gelen dürtüleri kontrol edememe insanların başına çok dert açmıştır. Bir şeyi yapmak için içinden “dürtülen” kişi gerginleşir, huzursuzlaşır. Eğer yapmak istediği şeyin yanlış olacağını ya da sonradan başına iş açacağını kavramışsa, daha önceki daha önceki deneyleriyle anlamışsa yapmamak için döner dolaşır. Ancak gerginliği arttığından, başka türlü sakinleşemeyeceğini bildiğinden ayakları oraya giderek o işi yapar.

Yapılan bireysel hatalarda aileler suçlanmamalı, onlara yardımcı olunmalıdır. Gençler suçlanmamalı, onlarla arkadaş olunmalıdır. Çocukların ve gençlerin “kişilik eğitimi” için bütün eğitim kurumlarında program değişiklikleri yapılmalıdır.

Gençlerle ilgilenmenin ne olduğunu bilmeliyiz. Onların değerlerini arttırıcı çalışmalar, kendilerini açıklamaya uygun ortamlar, sorunların tartışılması, sağlam bireysel ve sosyal bağların kurulması hepimiz için çok önemlidir. Olaylara üzülmek ve sevinmek sadece yüzeysel bir bakış açısından ibarettir. Gençlerle, onları severek, onlara değer vererek, onları anlayarak ilgilenmeliyiz. Aksi taktirde ortaya; ruh sağlığı bozuklukları, kimlik bunalımı, sosyal değerler kargaşası, köksüzlük ve bağsızlık, hayatın anlamsızlığı ve hiçliği gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkar.

Çaresiz insana yeniden bakmamız gerekiyor. Yasaklanmış dünya nimetleri, engellenmiş dürtüleri, her şeyin var olduğu bir hayatta,”hiç” olduğunu anlamanın öfkesini biriktiren insana yeniden bakmamız gerekiyor. Her şey onunla başlıyor ve onunla bitiyor.

İnançla bilinci doğru yerlere koyamamış, birbirine karıştırmış bir toplum kültürünün gel gitleri yaşanıyor. İnanç sahibi olmayı “aydınlanmak” sayan bir anlayışla bilinç sahibi olmayı “inanmakla” açıklayan düşünce, kendi kargaşa ortamını da yapıyor. Bugünkü çalkantıların temel nedeni budur.

“Karar vermek” insanın kendi içindeki sınavdır. Eğer kararı gerçekten kendiniz verecekseniz bir dizi zihinsel işlem yapmanız gerekecektir. İster bir gömlek almak, ister bir partiye oy vermek olsun, karar vermek işlemi” ne istediğinizi bilmek” le başlar.

“Korku” nesnel bir tehlikeye karşı duyulan sağlıklı, koruyucu tepkidir. “Kaygı” ise nesnel bir tehlike olmadan sanki bu tehlike varmış gibi kişinin ürkmesidir ki sağlıksız bir tepki demektir. Kaygı önce güven duygusunu ortadan kaldırır, kişi kendini güvensiz bulur. Bu durumda hayata katılımını azaltır, çekinik kalmayı yeğler, ilgi alanını daraltır, kendine ve herkese karşı bir güvensizlik geliştirir.

Onun içinde “kişisel ve toplumsal korkuları ve kaygıları yenmek” günümüz toplumlarının en önemli sorunu sayılmaktadır. Bu konu bitmeden anlaşılmadan, irdelenmeden, çözümü için çalışılmadan insanlar rahat edemeyecektir.

On beş milyon kişi Sayısal Loto oynamış, toplanan para bir trilyonu geçmiş. Bir gazete de “bu para çıldırtır” diye manşet atmış. Alın size 1999 Türkiye’sinin gerçekçi bir fotoğrafı. İşte bu davranışı belirleyen sözcük “umut” değildir. Gerçek “umut” güven duygusuna dayalı sağlıklı bir beklentidir.

Çevremizde sayısı giderek artan “diplomalı cahil” tanımına uyan bu tanımlama neyi anlatıyor? Burada anlatılan “bir meslek kazandırmak için eğitilirken kişiliği ve özerk düşünce yetisi geliştirilmemiş kişi” nin gerçekte eğitilmiş sayılıp sayılmayacağıdır. Öncelikli sorun “neyin neden yapıldığını bilmek”tir. Çağdaş eğitim; insanı kişiliğinde yetiştirmek, eleştirel düşünce yetisi kazandırmak, bu donanımla bir meslek ya da sanatta başarılı kılmak için yapılmaktadır.

“Soru sormak” zekanın işlerliğidir. Eğer soru sormayı durdurursanız, soru sormaya izin vermezseniz o ortamda zeka işlevlik kazanamaz, kişilik gelişmez. Sorusu olmayan, hep yanıtı olan bir kültür geri kalmış bir kültürdür.

Mayıs ayı sonunda “üniversite giriş sınavı” var. Bir buçuk milyon kadar öğrenci bu sınava girecek. Lise 2.sınıfta başlayan “alan seçme” ile girilen yolun sonu bir yüksek öğrenim kurumuna girme başarısıyla biterse, çabalar boşa gitmemiş olacak. Ne var ki çoğunluğun istediği yere giremeyeceği ya da başarılı olamayacağı, bu sınavla bütün bir geleceğin meslek açısından belirlenmesi başlı başına kaygı nedenidir.

Sonuçta bu sınav da her engel gibi hayatın sonu değildir. Yapılacak olan da kalan zamanı etkin bir programla değerlendirerek sınavdan en iyi sonucu almaya çalışmak, sonrası için de bu sınavdan çıkarılacak dersleri alabilmektir. Başarı, onu hak edenlerin olacaktır.

Ulusal futbol takımımız heyecan verici bir oyundan sonra Hollanda ulusal futbol takımını 1 – 0 yendi. Bu maç kazanıldı ve sevincimiz bir futbol maçını kazanmanın çok ötesine geçti.

Hollanda futbol takımını yenmeye çok önem veriyoruz ama işin geri yanına hiç önem vermiyoruz. Bizim sorunumuz burada. UNESCO tarafından yapılan araştırmaya göre bugün dünyadaki en iyi matematik eğitiminin Hollanda’da yapıldığını bilmek pek azımızın ilgisini çekmektedir. En iyi bilim eğitimi Japonya’da, en iyi sanat eğitimi ABD’de, en iyi yetişkin eğitimi İsveç’te yapılmaktadır. Biz bunlarla ilgilenmiyoruz. Günlük başarılara değil süregelen başarılara sevinmeyi öğrenmemiz gereklidir.

Başarının sırrı nedir? Bir öğrencinin başarısından, futbol takımının zaferine kadar başarıyı teşkil eden unsurlar; isteklenme (Ben bunu yapmak istiyorum), donanım (Bilgi, beceri gibi altyapıların sahip olma), yapabilme gücü (Performans), değerlendirebilme (Kendi durumunu), ve düzeltme (Yanlışlıklarını ve eksikliklerini tamamlamak) unsurlarıdır.

Almanya’nın büyük bir kentinin banliyösünde bahçeli, çiçekli, ağaçlık bir bölgeden asfalt bir yol geçirme kararı alınmıştı. Yolu yapmak için gelen teknik heyet ve işçiler incelemelerini yaptılar ve asfalt dökümüne başladılar. Kullanıma açılmasına birkaç gün kala asfaltın, altta kalan çiçekler tarafından bozulmakta olduğunu tespit ettiler. Tekrar asfalt döküldü, yine aynı sonuçla karşılaştılar. Bu çiçek türü incelenmeliydi. Botanikçiler geldi gerekli incelemeyi yaptılar ve asfaltın, dökülüp pürüzsüz yayılması için bu çiçeklerin ortadan kaldırılması gerektiğine karar verdiler. Biz bu çiçeğe ve yola “Asfalt Çiçeği” adını verdik. Arkadaşımın bana anlattığı bu olay beni hayata bağlamıştı. Bir çiçek asfaltı yenebiliyorsa insanoğlu da bütün güçlüklerin üstesinden gelebilir. Yeter ki duygularını en iyi şekilde kullanıp kontrol edebilsin.

Her şey bizimle başlayacak, bizimle değişecektir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 23:36
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018