Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 09-10-11, 22:04 #21
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri


Balkanların Tarihi


KİTABIN ÖZETİ :

İki ana kısımdan oluşan kitabın birinci kısmında; Balkan halklarının kimliği, Bizans’tan etkilenişi, Osmanlı İmparatorluğu’ nun bölgeyi hakimiyeti altına almasını ve burada izlediği Osmanlılaştırma politikasını anlatıyor.

İkinci kısımda ise Osmanlı’nın çökmeye başlamasıyla bölgedeki hakimiyetini kaybedişini, Avrupa’nın burayı bir pazar olarak görmesini, kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yönlendirmek için oynadığı oyunların günümüze kadar olan sürecini anlatıyor.

BALKANLARIN TARİHİ

Balkanlar; çok yakın bir tarihe kadar Avrupa’nın barut fıçısı, günümüzde ise yapboz oyuncak olan küçük devletlerden kurulu bir coğrafya. Bu geniş coğrafyada yaşayan değişik toplumlar uzun bir ortak macera yaşadıktan sonra Avrupa’da özel bir kültürü oluşturmuştur. Bu özgün kültürü anlamak için tarihe bakmak gerekir.

M.Ö.2000 sonlarında Balkan Yarımadası’nın güneyinden gelen Hint-Avrupa sınıfına dahil “Achenler" Miken uygarlığını oluşturdular. Trakya’da ise Yunanlı ya da Doryen olduğu anlaşılmayan Makedonya Krallığı M.Ö. 7 yy.da kurulmuştu. Bugünkü Arnavutluk halkı olan İliryalılar ve Tuna’nın kuzeyinde bulunan Daçyalılar (Romenler) bölgeye yerleşmiştir. 6.yy.ın sonlarına doğru Slavlar kuzeyden gelerek Bizans topraklarına yerleşmeye başlar. Bulgarlar ise Hazarlardan kaçarak Bulgar-Slav bir devlet kurarlar. Bizans İmparatorluğu bu devletlere bulundukları yerlerde yerleşmeleri için izin verir. Bu devletler Bizans’tan öyle etkilenirler ki Osmanlı Balkanlara girdiğinde her yerde Bizanslaştırılmış köylülere rastlanır.

Anadolu Selçuklu Devleti beyliklere bölündüğünde Osman Bey Bizans sınırında Osmanlı Beyliği’ni kurar. Daha sonra bir devlet olarak "Fetih-Cihat" dönemi başlar. Osmanlı tahtı babadan oğula geçerken her Osmanlı padişahı Balkanlarda yeni topraklar alır. Fatih Bizans’ı aldığı gibi Balkanlardaki mirasını da almak ister. Kanuni Sultan Süleyman zamanında da Osmanlı sınırları batıda Avusturya’ya kadar uzanır.

Osmanlı Balkanları fethedince burada Osmanlılaştırma politikasını uygular. Fatih, İstanbul’u alınca halkı sürmüş, buraya Türkmenler, Osmanlılaşmış Slav ve Yunanlıları yerleştirir. Fatih’in varisleri de bu politikayı izler. Balkan şehirlerinin çoğu bu çeşit halk yenilemesi sürecinden geçer. Osmanlı topraklarında yaşayıp Müslüman olmayan Zimniler, hiyerarşik önderlerinin sorumluluğunda Osmanlı yasalarına ters düşmeyecek dini bir topluluk oluşur. Yahudi, Ermeni ve Rumlar bu şekilde kendilerine birer önder seçerler. Bu ulus sistemi daima kuvvetlinin yani Osmanlı’nın lehine gerçekleşir. Balkanlarda din değiştirme avantaj sağlar. Cizye yok, adil yargı, güvenlik ve malın korunması, esir ise azat olunma, loncalara üye olma, yanlızca Müslümanlara verilen haklardır.

Osmanlı İmparatorluğunda başlayan yönetim krizi 17.ve 18 nci yy.'da hat safhada dır. Daha öncesinde ise başarılı fetihler bunu gizler. Ayrıca haremde dönen entrikalar krizin oluşumunda etkilidir. İkinci Viyana kuşatmasının başarısız olması Osmanlı ilerleyişinin durduğu anlamına gelir. Bu arada Balkanlarda da karışıklıklar meydana gelir. 17 nci yy.'da Balkan köylüsünün durumu iyileşmiş, burjuva kesimi ortaya çıkmıştır. Rönesans hareketleri Balkanlara kadar sokulmuş ve etkilerini göstermeye başlamıştır. Osmanlı’nın 18.yy.daki gerilemesinin önüne geçme çabası boşunadır. Çünkü yönetici çevreler kendi çıkarları yüzünden her şeye karşı çıkmaktadırlar. Avrupa’daki sanayi inkılabı yeni dengeler oluştururken İslam devletinin psikolojik ve politik katılığı reform ve devrimlerin önüne set çeker. Aydınlanma çağını yaşayan Avrupa ya karşın Balkan ülkeleri geri kalmış bir kültüre ve yarı sömürge bir ekonomiye sahip bölgeler haline gelir. Ekonomik açıdan da Osmanlı Avrupa'ya bağımlı bir haldedir. Osmanlı hammaddesi Avrupa'ya gidiyor, mamul olarak tekrar dönmektedir. Balkanlardan Osmanlı hakimiyeti iyice zayıflar, burada paşalar kendi beyliklerini kurarlar. Ayan denilen bu beyler öyle ki diğer devletlerle iş birliği yapmaktadırlar.

Osmanlı, Balkanlarda Müslüman ve Zimnileri ulus yönetimi ile birlikte yaşatmıştır. Osmanlı politikası yeni Osmanlılaştırma, din değiştirmeye gitmeden hayat tarzını kabul etme çok yaygın uygulanır. Halk, dilini korumuş Türk gibi yaşamıştır. Buna göre gayri Müslimler ikinci planda kalmıştır. Bu sistem 17. ve 18. yy.'larda ayrılığı artırıcı bozukluklara yol açar.

18.yy. sonunda Balkanlardaki gelişmeler büyük bir fırtınayı haber vermektedir. Gerçekten Sırp ve Yunan ayaklanmaları İslam İmparatorluğundan, bir Hıristiyan devlet kurulmasıdır . İlk defa Karayorgi önderliğinde ayaklanan Sırplar, Rusya ve Avusturya ile anlaşarak büyük bir isyan çıkarırlar. Ruslar desteğini çekince bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılır. Daha sonra Sırp hareketinin önüne geçen Miloş dengeli bir politika izleyerek Sırp devletine özerkliğini kazandırır. İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı devleti içinde özerk bir Yunan devleti kurma amacındadır. Novarin olayından sonra Rusya' ya yeniden Osmanlı, 13 milyon Frank karşılığında 1833 yılında Yunanistan’ nın bağımsızlığını tanır.

Osmanlı devletinde görülen iç sorunlar Avrupa krizine dönüşmektedir. Bu sorunlar birbirinden adeta kuvvet alıp tekrar kriz olarak geri döner. Yunan isyanını bastıramayan Osmanlı Devleti, Mısır Valisinden yardım ister. Mısır Valisi karşılığında Mora’yı ister. Yunanistan bağımsızlığını kazanınca padişah Kavalalı’ya Girit'i verir. Bunun üzerine Vali Osmanlı üzerine yürür ve Osmanlı ordularını yener. Rusya’nın yardımıyla bu kriz aşılır. Daha sonra ise 1853 yılında Kırım Savaşı başlar, Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Eflak ve Boğdan'ın birleşerek Romanya Devletinin kurulmasını kabul eder. 1840 yıllarda Avusturya’daki Milliyetçi hareketler bütün Balkanlarda etkilerini gösterir. Kırım Savaşından sonra Balkanların dengesinin Avrupa’ya bağlı olduğu ortaya çıkar. Bu arada bir Yugoslav devlet üzerinde anlaşmaya varılır. Hırvat, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavut ve Sırplar ayaklanmaya katılacaklarına söz verirler. Sırp ve Yunan devleti Osmanlı'ya karşı birlikte savaşma kararı alırlar Rusya ise Balkan devletleri için Osmanlı'dan reform istemek üzere Avrupalı devletlere toplantı önerir, ama Abdulhamit daha önce davranıp Meşrutiyeti ilan eder. Bunun üzerine Rus çarı Osmanlı üzerine yürür ve Yeşilköy’e kadar ilerler Osmanlı Devleti barış isteyince Sırbistan, Karadağ Romanya bağımsızlık ilan eder. Bulgaristan ise ikiye bölünür; Özerk Bulgaristan prensliği ve yarı özerk Doğu Rumeli Beylerbeyliği olmak üzere Rusya’nın Bosna-Hersek’i Avusturya-Macaristan’a bırakması üzerine Avusturya düzeni yeniden kurmak için askeri işgal şeklinde buraya girer. Buraya atanan vali sömürgeleştirme konusunda mezheplerin dengesini bozma amacı güder. Böylece ulus çatışmaları çoğalır. Bu arada Osmanlı’dan kopan Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan tarafından paylaşılamaz. Balkanlardaki Hristiyan dayanışması yerini savaş ve terörizmi getiren milliyetçiliğe bırakır. Osmanlı Devletinde ise Meşrutiyetin ilanından sonra Abdulhamit’in baskıcı yönetimi ve devletin kötü gidişatı aydınlar ve subaylar arasında çalkantıya yol açar, İttihat ve Terakki, Hürriyet gibi gizli derneklerin kurulmasına yol açar. İkinci Meşrutiyet'in ilanı ile İttihat ve Terakki yönetime geçer ve ulus sistemini reddederler, imparatorluk bünyesinde her kesin eşit haklara sahip Osmanlı olduklarını söylerler. Oysa Balkanlar özerklikten bağımsızlığa kadar değişik görüşlere sahiptir. Bir yandan Jön Türklerin milliyetçi yapısı bir yandan Avrupa baskısı Balkanları bir barut fıçısı gibi patlatacak konuma getirir.

İngiltere, Fransa, Rusya Balkanları potansiyel bir pazar olarak görüp burayı kapitalizmin etkisine altına alır. Şehirlerin göç almasıyla işgücü ve pazar imkanları artar. Özellikle demiryolu yapımı devletleri çok büyük borçlanmalara sürüklemektedir. Bu da, bölgede devamlı olarak politik kargaşaya yol açmaktadır.

Hasta adamın yani Osmanlı’nın Balkanlardaki hakimiyetini kaybetmeye başlamasıyla, 19.yy. boyunca Balkanlar çalkalanmış İngiltere, Fransa, ve Rusya’nın çıkar ve istekleri doğrultusunda renklenmiştir. Bu merkez devletleri, Balkan devletlerini piyon olarak Osmanlı Devletine karşı kullanmışlardır.

Jön Türk milliyetçiliği başka milliyetçilikleri de uyandırır. Rusya’nın bir Balkan bloğu kurması Balkan savaşlarını başlatır. Bu Panslavist politika II. Balkan savaşının çıkmasına engel olamaz. Çünkü aç gözlülük Balkan devletlerinin aralarında toprakların paylaşılamamasına neden olur. Böylece yıkıcı bir savaş olan II. Balkan savaşı patlak verir.

Avusturya – Macaristan velihatının Saraybosna’da suikaste kurban edilmesinden sonra Avusturya Sırbistan’a savaş açar. Rusya ve Almanya’nın da savaşa girmesiyle I.Dünya savaşı başlar. Savaş, İtilaf devletlerinin galibiyetiyle sona erer. Sıra Balkanların yeni haritasına gelir. Versay Barışında Yugoslav Birliği zafer kazanır. Romanya ise uzun politik mücadelelerden sonra İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından tanınır. Yunanistan ise zafer sarhoşluğundadır. ****lo İdea’nın hayellerini kurmaya başlar. Bunun için Anadolu’ya girer fakat Mustafa Kemal’in “Kemalist Devrim” olarak adlandırılan hareketiyle karşılaşır. Yunanistan 9 EYLÜL 1922’de Anadolu’yu terk eder. Lozan barışıyla Türkiye’ye Balkanlardan sadece Doğu Trakya ve İstanbul kalır. Bu arada son imparator VI. Mehmet (Vahdettin) bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eder. Osmanlı imparatorluğu ölmüştür.

I. Dünya savaşından sonra Balkanlarda politik kargaşa devam etmektedir. Yugoslavya’ da Sırp ve Hırvatlar arasındaki uçurum gittikçe açılır; Romanya, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan da krallar, diktatörlüğü eline geçirir. Bu karışık, hileli düzen II. Dünya savaşına kadar sürer. Arka planda ise yarımadanın haritasını çizen devletler arasındaki (İngiltere, Fransa, İtalya) geçmişten gelen düşmanlık onlara değişik kartlar oynatır. Fransa, Yugoslavya ve Latin Romanya’ nın koruyucusu olma arzusundadır. İngiltere, öncelikle Yunanistan’la ilgilenir İtalya ise Yugoslavya ve Yunanistan’ın Adriyatik Denizinde egemen olmalarını istemez. Balkanlar yeni bir dünya savaşı arefesinde hiç olmadığı kadar hassas bir konumdadır.

II. Dünya savaşıyla İtalya ve Almanya hareket planlarını yürürlüğe koyar ve tüm Balkanları ele geçirir. Fakat Kızıl Ordu'nun Balkanlara inişi ile hakimiyet Sosyalist Rusya’ ya geçer. Almanlar geri çekilmiş, İtalyanlar yenilmiş. İngiltere’nin etkisi ile sadece Yunanistan kominzimin yörüngesine girmez. Diğer Balkan ülkelerinde ise iktidara hep komünist partiler gelir. Totaliter rejimleri çarpışma sahasına gelen bölgeye Yunanistan dışında Stalin’in heykelleriyle kırmızı bir renge girer. (15 OCAK 1945)

Balkanların Rusya yörüngesinde olması adam kayırma ve rüşvet sancılarını kaybetmez. Daha önemlisi Slovenler hala kendilerini Sırp sömürgesi gibi hissederler. Kültür rekabetinin, dil çatışmalarının, saf din kavgalarının hala sürdüğü görülür. 1989 ‘da başlayan Balkan devrimleri, yarım yüzyıllık komünist yönetime son vermek istediği her adımda canlandırmaya yol açan bir devamlığı başlatmıştır. Batıdaki kapitalist düzenin varlığı ve bölgeyle irtibat halinde oluşu, lüks isteyen halkı, komünizmin iç çelişkileri, Sovyet ekonomisinin çöküşü, yapılan antlaşmaları hükümsüz kılar. Orta Avrupa’ da komünizmin çöküşü Yugoslavya’da, Hırvat, Makedonya, Bosna ve Sırp devrimlerine yol açar. 1989-91 yılları, balkan toplumlarına seçme özgürlüğü getirir.

Sonuç olarak Balkan halkları önce kendi tarihleriyle barışmalı, Marxizm engelinden sıyrılmalı, onları Romen, Bulgar, Arnavut yapan ya da Yugoslav olma seçeneğini sunan büyük, küçük, acı, tatlı olayları dikkate almalıdırlar. Ulusal duygunun bilincine varılmalı; bu, XX.yy. sonu gerçeklerini göz önüne alarak yapılmalıdır. Çünkü Türksüz, Yugoslavsız, Bulgarsız, Arnavutsuz, Yunansız, Romensiz, Avrupa eksiktir. Kurulacak konfederal ya da federal ortak çatı altında hepsi hak ettikleri yerlerini alacaktır
__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:05 #22
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri


Türkçe ''off''


KİTABIN ÖZETİ

"Başta internet olmak üzere, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, küreselleşme sürecinin baş döndürücü bir hızla ilerlemesi; tüm toplumları etkilemekte ve kültürel kimliğin, öz benliğin en önemli ögesi olan dil bu oluşum karşısında çaresiz örselenmektedir." İşte yazar bu eserinde; Türkiye'nin kabuk değiştirmesiyle birlikte Türkçe'nin de nasıl bozulduğunu, topluma söyleyecek bir şeyleri olanların farkında olmadan ya da bilinçli olarak yaptıkları yanlışları irdeliyor ve onların asıl söylemek istediklerinden nasıl uzaklaştıklarını inceleyerek okuyucusunu hem bilgilendiriyor hem de eğlendiriyor.

Öncelikle, Türkçe'yi en doğru biçimde kullanması gereken, ülkeyi yöneten ya da yönetmeye aday insanların konuşmaları ele alındığında; aslında onların söylediğiyle toplumun anladığı arasında farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Ondan sonra da aynı insanlar yanlış anlaşıldıklarını iddia ederek, birçoğumuzun dikkat bile etmediği düzeltme demeçleri vermektedirler. Tüm bunlar doğru sözcüğü kullanamamaktan ya da tümcenin oluşturulması sırasında sözdizimi kurallarına uymamaktan kaynaklanmaktadır.
Aynı durum gazetelerde de söz konusudur. Hele hele haber başlıkları için bulunan slogan veya cümleler bir haberin içeriğini değiştirebilmekte hatta okuyucuyu, ne haberi yazanın ne de okuyanın arzu etmediği bir kulvara yönlendirmektedir.
Evimizin baş köşesindeki sürekli misafir televizyonun yayınlarında da durum çok farklı değildir. "Talkshow" adı altında yapılan programlarda, magazin programlarındaki kısa söyleşilerde Türkçe'nin tüm güzelliği yok olmakla kalmayıp yeni sözcükler yeni söyleyiş biçimleri edinilmektedir. Sonunda okumayan bir toplum haline gelinmektedir. Zira yıllarca emek verilerek oluşturulmuş bir yazın eserinin dili bir anda anlaşılamaz duruma düşmektedir.
Son zamanlarda şarkı sözleri de değişmiştir. Topluma mesaj veren, insanda hoş duygular uyandıran sözler yerine birçoğu bozuk bir Türkçe'yle oluşturulmuş slogan haline getirilmiş sözlerden oluşmaktadır.
Televizyonlarda yabancı filmlere yapılan seslendirmeler dilin sadece sözdizimini bozmakla kalmayıp Türkçe'nin matematik bütünlüğüne de yönelmiş saldırılarla doludur. Örneğin çok sıklıkla duyduğumuz ve hatta günlük yaşamımızda artık kanıksamadan kullandığımız "Nasıl hissediyorsun?" sorusu ve buna karşılık olarak verilen "İyi hissediyorum." yanıtı neresinden bakarsanız bakın tam bir Türkçe katliamıdır.
Reklamlarda da durum çok farklı değil. Yabancı sözcükleri ön plana çıkartıp tanıtılan ürünün çağdaş olma özelliği vurgulanmak istenmektedir. "Voil�*" markalı şampuan reklamını hatırlarsak "Annen nerede kızım?" sorusuna "Voil�* !" yanıtı geldiğinde bu sözcüğün fransızca "İşte !" anlamına geldiğini bilmek zorundayız ki reklam anlaşabilsin. Yoksa bu yanıt öylece hiçbir anlamı olmadan havada asılı bir şekilde kalmaya mahkumdur.
Tüm bunları düzeltebilmek ve Türkçe'yi gerçekten doğru yazıp konuşabilmek için Türkçe dilbilgisini iyi bilmek zorunluluğu vardır. Oysa dilbilgisi uzmanları bırakın bu sorunlara çözüm üretmeyi daha aralarında kavram ve terim birliğine varamamışlardır. "Hangi sözcüğün hangi harfinin üzerine "şapka" işaretini koyacağız, bu işaretin işlevi gerçekten önemli midir?" tartışmaları sürüp gitmekte, "Ankara eski valisi" mi yoksa "eski Ankara valisi" mi demenin doğru olduğuna bir türlü karar verilememiştir. Oysa Türkçe'de insan unsuru önemlidir. Dilimiz kendi merkezine insan kavramını oturtmuştur. Birçok dilde olduğu gibi kadın-erkek ayrımı, dişil-eril tanımlamaları yoktur. Türkçe'nin cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir dil olması kullanımına da özen gösterilmesini de gerektirir.

Bu kitabıyla, Türkçe'nin doğru kullanımıyla ilgili tüm kaygılarını dile getiren Feyza HEPÇİLİNGİRLER sadece olumsuz eleştiriler yapmakla kalmamakta doğru kullanımlardan da örnekler vermektedir. Örneğin bir reklâm sloganındaki "Anneler bilirler." tümcesinde her ne kadar ikinci "-ler" takısı fazlaymış gibi görünse de doğru olan kullanımdır. Zira "Anneler bilir." tümcesinde gizli olarak aşağılama ve alay anlamları çıkmaktadır. Öznenin çoğul olduğu bir cümlede; özne insansa, yüklem de çoğul; özne insan değilse yüklem tekil olmalıdır. Yazar ayrıca yapılan hatalardan nasıl dönülebileceği, aslında söylenmek istenilenlerin yalın bir şekilde hangi yöntemler kullanılarak söylenebileceğini ayrıntılı olarak ve örneklerle açıklamaktadır.
Yıllarca emek verilerek, yazılı ve görsel basını eleştirel bir bakış açısıyla gözlemleyip yanlışların ve hataların üzerinde tek tek durarak ve bunlara düzeltme ve çözüm önerileri sunarak oluşturulmuş bu kitap, Türkçe'yi doğru kullanma kılavuzu olarak ele alınıp okunmalıdır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:06 #23
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri


Vadideki Zambak


Balzac-Vadideki Zambak

Aristokrat bir ailenin küçük oğLu Felix de Vandennesse, ailesinin sıcak sevgisinden ,ilgisinden yoksun, otoriter bir ortamda yetişmiş çalışkan bir çocuktur.Restauration devrinin yakLaştığı sırada Felix'i babası Tours'a çağırır.Felix, babasının davetine hemen itaat eder.Tours'a gittikten sonra bir gün bir baLoya katıLır.Baloda bir genç kadın görür.Onun güzelliği karşısında adeta büyüLenir, ona karşı derin bir sevgi duyar.Bu genç kadını uzun süre unutamaz.Bir gün, İndre nehrinin kıyısında Clochegourde satosunda bu genç kadınLa karşıLaşır.enç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf'tur.Feliz, kadının güzeLLiğinin vadinin adı ile özdeşLetiğini düşünür.Vadinin adı Zambak'tır.Henriette de tıpkı zambaklar gibi temizi saf ve güzeLdir.Felix ve Henriette tanışırLar.Henriette, Felix'e hayat hikayesini anlatır.Henriette, evLidir ve kocası asık suratLı, sert, soğuk bir insandır.Mutsuz bir hayatı vardır.Felix de ona aiLesinin haLLerinden, kederLi çocukLuğundan bahseder.KarşıLıkLı dertLeşmeLer her ikisinie birbirine yakınLaştırır.AraLArında temiz fakat gizLi bir aşk başLar.SürekLi görüşmektedirLer.Bir gün, Felix'in mevki sahibi oLabiLmesi için buradan uzaklaşması gerçeği iLe yüz yüze geLirLer.
Feliz, saraya girer, XVIII. Louis'in dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda danıştay başyardımcıLığına kadar yükseLir.Aşkına sadıktır, Henrietteyi asLa unutmaz, sürekLi mektupLaşırLar.İki yıLLık bi ayrıLıktan sonra tekrar görüşürLer.Henriette'nin kocası uzun süren bir hastaLığa yakaLanınca Henriette iLe Feliz arasındaki iLişki daha da derinLeşir.Fakat bir süre sonra feliz, Paris'e dönmek zorunda kaLır.
Felix paristeki hayatı sırsında, elif tabakadan Lady Dudley adından biri iLe tanışır.Onun gösterişinden etkiLenir ve bir süre sonra aşık oLduğunu zanneder.Bu oLayı öğrenen Henriette hastaLanır, sonunda felixi affetsede bu hastaLık oun öLümüne neden oLur.GüzeL, parıLtıLı ingiLiz Lady'den bıkan feLix, Clochegourde'e geri döner.Geldiğinde Henriette can çekişmektedir.Henriette, ona bir mektup bırakmıştır.Mektupta; aşkı,arzuLarı ve ahLaki değerLeri, eş oLma sorumLuLuğu arasında yaşadığı çeLişkiLer, çatışmaLar yazmaktadır.Henriette, sonuna kadar ahLakını muhafaza etmekLe birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır.Feliz, bir süre sonra kendini toparLamaya çaLışarak Paris'e döner.Orada, kendini edebiyata,biLime,poLitikaya vererek avutmaya çalışır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:07 #24
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Barış Düşüncesi ve Saldırganlık


KİTABIN ÖZETİ :

SALDIRGANLIK SORUNUNUN GÜNCEL YAŞAM İÇİNDE İNCELENMESİ

Saldırgan bir davranışın kendini kolayca, şiddetle ve hızla dışa vurması, insana özgü tüm nitelikleri oluşturur. Saldırganlık, bir şefe özgü eylem olan erkekliğin ve kahramanlığın belirtisi de kabul edilir. Bu eylem “düşmana” karşı yönetilir ve başarı sağlanırsa dostlar ve tanıdıklar ses çıkartmazlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bütün bunlar insanın saldırganlığını anlamaya hiç mi hiç yetmez .

İnsanların tek başına bir aşk, ilgi ya da iğrenme uyandırdıkları gerçeği her zaman kesin olarak söylenemez. Biz zaten bir dış nesnenin uyarılması ve etkin beklentisi içerisinde bunları bir tür hazır buluruz ve bunlar ortaya çıkar çıkmaz, duygularımızı onlara yansıtırız. Bununla birlikte, yavaş yavaş bir eğilim ya da güçlü bir karşıt duygu duyumsamaktan ileri gelen ilginin bir başka bir biçimini de bilmiyor değiliz. Bu ilgiler aracılığı ile ve zamanla duygular coşar, en yüksek uyarı derecesine varır. Cinsel olarak yansımış bir nesnenin “kuşatması” ve onunla birlikte tek doyurucu bir edinime varılması gereksinimini az çok bastırılmaz bir şekilde duyumsarız.

Tepki kavramı, parça parça olan davranışımızı bir düzene koymak için kavrayışımızı kolaylaştıran bir model oluşturmaya yarar. Gerçekte, saf halde bulunan özel bir tepi, kavramsal bir soyutlamadır ve saldırganlık tepisi kadar cinsel tepi de güncel yaşam içinde bağımsız bir etken olarak araya girmez.

Saldırganlığın, cinsel gereksinimlere “dalga taşıyıcısı” hizmeti görmesi için bu iki nitelik sürekli olarak birleşmiş bulunur. Beslenmeyi şiddetle isteyen ve aynı anda çırpınan çocuk, karnı doyarken zevk aldığı kadar, saldırgan heyecanlarıyla dışa vurduğu düzensiz hareketlerden sonra iç organlarında da bir rahatlama duyar. Tepilerin iç içe hareket ettiklerini gösteren bu güzel bir örnektir.

Cinsellik ve saldırganlık kavramları psikanalitik kurama uygun bir biçimde kullanıldığı zaman, tarihsel ve karmaşık bir anlam taşır ve gelişmenin çeşitli evrelerini her zaman içine alır. Şöyle ki; tepiler bireyin tüm yaşamı boyunca sürer. Cinsellik, zevk kaynağı olan tüm deneyimleri içine alır ve bebeklik çağından olgunluğuna değin, insanın cinsel evriminin köşe taşını oluşturur. Ayrıca bu tepisel enerjinin bir kısmı, doğrudan doğruya cinsel doyuma denk düşmeyen amaçlar için harcanır. Bu tür savla, karşılıklı anlayışın zor olduğu bir alana giriyoruz, çünkü burada davranışın düzenleyici yapısı iki düzeyde kendini gösteriyor. Birisi bireysel gereksinimler, ötekisi toplumsal buyrukları. ( bireysel gereksinimler günceldir, oysa ikinci durumda, kurumlaşmış ve uzun erimli idealler söz konusudur.).Ulusal kurtuluş savaşına yol açan böyle umutsuz bir durumda kurumlar bireyi tüm umutlarından ve ereklerinden vazgeçmeye, bireyi bağlı olduğu toplum ideallerinin buyruklarına adamaya zorlar.Daha önceki İki Dünya Savaşı ve günümüzde yerel savaşlar böyle bir şeyi benimsemenin ne denli tehlikeli olduğunu gösteriyor. Yalnız insan türüne özgü “ölüm tepisi” diye bir şey olmasaydı “savaş anında ölüm” olayı da açıklanamazdı. Fransız politikacı ve tarihçi A.De Tocqueville, bundan yüz elli yıl önce yazdığı Amerika’da Demokrasi adlı ünlü yapıtında “soylu onurunun feodal toplum içerisinde doğduğunu” söylüyor ve peşinden açıklıyor. “Amerika’da kimi tapınakların hala kalmasına izin verilen bir dindir bu, ama artık kimse buna inanmıyor ve daha sonra şu yorumu yapıyor: “Tüm toplumsal tabakaların kaynaştığı ve tüm toplumun bir tek kitle oluşturduğu Amerikan halkı gibi bir demokratik ulus içinde (....) onur yasası var, ama çoğu zaman yorumlayan yor.”artık durum böyle değil, “onurun” iktidar, daha güçlü olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü bireyin bilincine biçim vermeye yarayan toplumsal süreçler, “ölüm tepisine” ve onur gibi erdemlerin altındaki gizli-yıkıcı eğilimlere karşı çıkan eleştirisel yapılara herkesin gözünde anlaşılır olması için şimdiye değin bir açıklama kazandırmayı başaramadı.

Artık insan savaşların törenle yapıldığı meydanlarda elde silahıyla düşmüyor. İnsanların yol açtığı zincirleme bir doğal yıkım içinde ölüyor. Bu ölümün geleneksel savaş yollarıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Bununla birlikte, “her zaman eyleme hazır olan” birey kaynağını tepkilerimizden alan bizim saldırgan davranışlara olan eğilimimizin yeniden ortaya çıkabileceği Vietnam Savaşı gösteriyor.

Tarih boyunca seve seve ve kahramanca bir büyüklük niteliği verdiğimiz şu uygar olmayan karışık duygu örneği, dünya varolduğundan bu yana durmadan yineleniyor. Saldırganlığın amacı, ilgili toplumu korumak ve haklarının değerini artırmaktır. Onların gözünde toprak kutsal bir yer niteliğine bürünür, her yola baş vurularak korunur ve paraya sahiplik artık bir güvence sağlamaz. Saldırgan rekabet yüzünden her şeye en usta ve en iyiler karar verir. Ötekilere gelince, onların yazgıları konusundaki kararları, çok hiyerarşik bir sistem verir ve bu sistem içinde en zayıflar en önemsiz yere indirgenirler.

Bir kısım canlı varlıklar, kendi türlerinden düşmanlarına karşı savunma hizmeti gören çok tehlikeli silahlarla donanmıştır.(yırtıcı hayvanların dişleri, boynuzlar vb.) ama bu silahları türdeşlerine karşı sınırsız biçimde kullanılması , bu türün önemli ölçüde azalmasına yol açabilir. Saldırganlığın insanın kendi Ben’ ine yönelik olabileceğini Freud ortaya çıkarttığı güne değin, bu tür boyun eğme pek dikkat çekmedi. Örneğin Stalingrad savaşını anımsayalım. Kuşatılmış askerler arasında disiplinsizlik yayılmadığı gibi tersine bunlar en korkunç ölümlere katlandılar.Geleceği önceden görebileceğimiz ölçüde diyebiliriz ki, yıkıcı saldırganlık ne bugün ne yarın bir yana atılacak olasıdır. Tüm çıkar ve inanç grupları ya da tüm bir ulus, bastırılmayan saldırgan tepilere maruz kalan diğer grupların beklenmeyen saldırısına maruz kalarak kurban olabilir. Böyle bir tehdit ne mantıksal kanıt yerine söylenen “boş sözler” ne “mucize” ilaçlar bir işe yarar. Böyle bir durumda, kararlı bir savunma geçerlidir.

Grupların yaşamında olduğu gibi, bireylerin yaşamında da çatışmalara çok seyrek olarak tek yanlı karar verdiğinden, geriye incelemesi gereken bir nokta kalır. Bireyler yada gruplar olarak bireyden bireye yada gruptan gruba öç almak amacıyla kendi açımızdan saldırgan tasarıların beslendiğini öğrendiğimiz zaman, hemen heyecana kapılırız, burası tartışma götürmez. Tüm insan toplumlarında her zaman akışkan durumda saldırganlığa hazır bir yatkınlık vardır; bir fırsat doğar doğmaz saldırganlık seçilen düşmana doğru yönelir. Bu nedenle kimse suçsuz değildir. Bireyin Ben’i kendini bir iç savunmaya hazırlarken,bir dış saldırıya karşıda etkin olarak karşı çıkması gerektiğinden , durum eğretidir.

Ana-Babayla çocuk arasında yerleşmiş saldırgan bir iletişim şebekesinin etkilerini,gizil dönemin başlangıcına değin, diğer bir deyişle çocuğun okula başladığı ve bunun ortadaki yankılarını göz önüne alacağımız ana değin kısmen bilmekle birlikte daha sonra araya giren saldırgan bir sarsıntının etkileri üzerine daha az bilgiye sahibiz. Zorunlu askeri eğitimlerin ve bu eğitimden geçenlerin kişilikleri üzerinde genel etkileri pek ölçecek durumda değiliz.

Amerikalı bir paraşütçü İkinci Dünya Savaşı sırasındaki askeri eğitimini anlatıyor burada. New Yorker, gazetesinde bu yazı ile ilgili olarak şu açıklamada bulunuyor. Yazar “acı çekmeye ve başkalarına acı çektirme sistemini ve herhangi bir ideolojiyle bağlantısı olmadan nasıl başkalarını öldürme makinesine dönüştürdüğünü anlatıyor. Son savaş sırasında Normandiya’ ya paraşütle iniyor; anlattıklarıyla korkunç bir tablo çiziyor ve saçma sapan bir örgütlenmeyi anlatıyor; herhangi bir genç adamın böyle bir davranışa alıştırabileceğini bu anlatı bize gösteriyor. Görevini yerine getirdiği ve işini bitirdiği zaman, her şey sona eriyor: Geriye ruhsal ya da duygusal hiçbir iz kalmıyor.

Bununla birlikte, şimdilik sorunu çok ivedilikle çözme olasıdır,çünkü düşmanın acımadan ortadan kaldırmak için eğitilen askerin daha önceki ve sonraki psişik durumunu derinliğine tanımak, istenilen bilgileri bize verebilir. Gerçi bu açıklamaları biz bir rastlantıya bağlı kalarak elde edebiliriz. Gerçekte birçok durumda ne eğitilen askerler, ne üstleri, öldürme engelini aşmayı öğrendikten sonra olup bitenler üzerine azcık düşünme arzusu duyuyorlar. Askerin varoluş nedenine hizmet eden,anlattıklarımızdan uzak bir durum içinde olmaları ve düşmanı ortadan kaldırmak için ulusun kendilerine verdiği kesin buyruğun karakteridir. Bu en acımasız savaş yöntemlerini açıklamakta başka şeyleri açıklayan ne varsa sadece zararlı sayılmaktadır. Üstelik içinde bulunduğumuz durumda uyarılmış suçluluk duygularının zayıflığını görme olasılığı ve savaşa gönüllü olarak katılma insanın korkunç şekilde katılaştığının kanıtıdır.

SALDIRGANLIK VE UYUM

Aydınlanma yüzyıllarından beri düşünce özgürlüğü toplumun öncülerinin ortaya koyduğu istekler arasında yerini koruyordu. Orta çağdan kalma gelenekler, büyük halk kitleleri içinde yaşıyor ve inançla töreler üzerine en ilkel tipte baskı yapan gelenekler sürüyordu. Bir sürü yeni buluşların etkisi altında üretim ilişkileri değişince ve teknik endüstri hızlı bir gelişmeye tanık olunca kentler büyümeye başladı. Çok sayıda insan böylece kendini hiç hazırlamadığı bir görevle olayların yeni durumuna uyum sağlama gereksinimiyle karşı karşıya buldu. Alanı giderek genişleyen kaba sömürü, yalnız kilisenin ahlaksal karşı çıkışıyla görünüşte engelleniyordu; oysa gerçek tersineydi ve kilise örneğin çocukların çalışması ve köle alışverişi için psikolojiyi hesaplıca kullanıyordu, bütün bunlar İktidarı elinde tutanların ve sömürüden yarar sağlayanların çıkarıyla pek güzel uyuşuyordu.

Ergenlik öncesi cinsellikle,genital cinsellik arasında nasıl bir ayrım yapılıyorsa benzer şekilde örgütlü saldırganlıkla örgütlü olmayan saldırganlık arasında da açık bir sınır çizmek gerekir. Saldırganlık örgütlü olduğu andan itibaren etkinlik bir şey üzerine veya bir amaca yönelir. Örgütlenmemiş saldırganlık kategorisinde ortaya çıkan ve saldırganlığın dile gelmesinde olduğu kadar cinsel dışa vurmada da kendini gösteren geriye yönelik edimler gelince bunlar bir gün arzu edilir bir rahatlamayı teşvik eden yönlenmemiş eylemler ve ayrımlaşmamış eylemler olarak görülürler. Bu durumda kendimizi iki ödevle karşı karşıya buluyoruz. Saldırganlığın betimlemesine tepilerin fenomenolojisi açısından olduğu kadar ,dinamiği açısından da öncelik vermek ve ikincisi,ayrımlaşmış dışavurum biçimleri kadar tepilerin de en az ayrımlaşma gösterebilmesi için psişik organizmanın içinde hangi tepkisel bileşimlerin ve olgunlaşma süreçlerinin gerçekleşmesi gerektiğini öğrenmeye çalışmak. Bunun tersine bireyin dağınık ve örgütlenmemiş ilk etkinliğinin dışa vurumuna uygulanan ve gerçekten dayanılamayan engeller,cinsel enerjinin olgunlaşmasına neden olur.

Yalnız kategorik bir gereksinim gibi değil ayrıca öğrenilmiş güdüsel dinamiklerin çeşitlemesi içinde tanıdığımız psikanaliz kuramının temeli üzerindeki davranışın bu iki görünümü,bizim davranışımızın biçim kazanmasındaki yöntemlerinin zayıflığını ortaya çıkarıyor. Gerçekte biz bir bunaltıdan serbest ve yıkıcı tepisel öç almaya karşı bizim uyumumuzu sağlayacak bir ben’in gücünden yada bir bilincin büyüklüğünden çok uzağız. Böyle bir toplumsal buyruk olgun yaşam biçimlerine uyum sağlamaya diğer bir deyişle ön yargılardan bir dereceye değin kurtulmaya denk düşer. Günümüzde yapılması gereken kültürel ve aynı zamanda toplumsal görevlerden birisi, toplumun içinde dayanılabilir yoksulluğun rolünü aydınlatmak olmalıdır her türlü ciddi yokumsama, zorunlu olarak psişik yapı üzerinde duygusuzluk boyun eğme çöküntü hatta psikoz gibi saldırganca patlamalara yol açmaz yada kötü etki yapmaz. Eski dönemlerde insanların yırtıcılık nefret ve sadizim gibi eylem ve duygularını azıcık olsun utanmadan uygulamış olmaları olasıdır. İnsanın doğuştan gelen ve yapısal saldırgan tepilerle donandığının ortaya çıkartmak ve bu yapılanmanın işlemini belirtmek istediğimiz zaman, buna başvurmaya hakkımız varıdır ama tarihsel süreç olarak saldırganlığın insanlaşmadaki başarı şansını bu yolla alacağını karşı çıktığımız andan itibaren bu başvuru artık kabul edilemez. Saldırganlığın özelliği yaralamaya çalışmak yada en azından acı vermektir. Kendiliğindenlik,örneğin tabuların güvence altına alındığı dengeli toplumsal alanda araya girmeye elverişli olmakla birlikte genelde çok çelişkili değerlendirmelerle karşı karşıya kalır. Kendiliğindenlik kavramına başvuran psikanaliz tutucu bir şekilde hareket edemez.

Çevreye uyum yalnızca bir boyun eğme değildir.Çevrenin, yaşanılan ortamda yol açtığı değişikliklerin sonu gelmiyor. Buna karşılık bireyin kendisi de kendi çevresini kendi gereksinimlerine uymaya zorlar. Dış ortamda benzeşme ayrıca kendi güçlerimizi yeni bir biçimde kullanmaya bizi zorlar: İç gerçeklikle çatışma sürecince dış gerçekçiliğin sindirildiği ve dönüştüğü görülür. Çevreye etkin uyum dediğimiz işte budur. Çünkü dış nesneleri biz kendimize uydururuz. Fırsat düştükçe biz insanlar saldırganlaşırız hem de çoğu zaman yetersiz bir biçimde. En ilginç durumda biz ayrımına varamadığımız zaman ortaya çıkar ve bu sırada başkalarının bizden kaçındığını görmemiz belki de bizi şaşırtır. Eğitimin ve ortak törelerin en büyük görevlerinden biri saldırganlığa egemen olmaktır. Peki ama saldırganlık bir tepi midir? İnsanın özünde mi vardı* yada saf bir insanın varabileceği bir tepi midir? Biz bu sorulara ancak çelişkili yanıtlar verebiliriz. Her şeyi iyice düşünüp taşındıktan sonra diyebiliriz ki kültür etkeni olan klasiklerdeki önemli konular insanın kendi kendine yaptığı bu imgeler bilgelik öğretileri ve arzu sistemleri diye ikiye ayrılır,birincilere göre insan aynı zamanda aşk ve yıkım yeteneğine sahiptir, ikinciler insanın iyi olmasını isterler.

İNSANIN KAN DÖKÜCÜLÜĞÜ İLE İLGİLİ TEZLER

Çarmıha gerilmiş insan simgesi yüzyıllardan beridir bizim uygarlığımızın ortak bir yanı olmuştur. Hıristiyanlık için haça germe her şeyden önce haksızlık eylemini temsil eder. Ama bizim bu sahneyi önce geleneksel dinden koparmamız gerekiyor, çünkü haça germe işkencesi çoğu kez uygulanmıştır. Acısız ölüm insandan esirgenmiştir. Çünkü ölüm kendi başına yeterince sert bir ceza değildir. Ölüm tehlikesi herkese eşit dağıtılmış olsa bile bir insan diğerini öldürmek istediği zaman kan dökücülük kendisine bir hak olarak tanınmamıştır. İnsan kendi zevkini kafasında tasarlar. Buna göre öldürme zevkini de kafasında tasarlar. İşte bu yüzden haça gerilmiş görünüm bizde yalnız acıma ve suçluluk duygusu değil ayrıca ve öldürme ve yok etme sahnesinde yasak olan gizli bir zevki de yandırır. Büyük dinlerin kültürlerinin son bulması bir maden ocağında yitirilmiş elmaslar etkisi yapıyor. Kan dökücülüğünde yıkma zevkinin özüne kaynaklık eden dinsel güçlerin temelinde değişen hiçbir şey yok. İnsanın davranışı üzerine yapılan bilimsel araştırmaların yıkım tutkusunun herkeste bir tepkiye denk düştüğünü bize öğretmesi gerekir. Bu tutku kendi kaynağının insanın eğilimlerinden birisinden alıyor. Herhangi bir toplum ne kadar istekli olursa olsun kendi saldırganlığımızı evcilleştirme yükünü kendi üstüne alamaz. Bu kadronun içine en zayıf olanı acı verme zevkini ortadan kaldırmada girer. Tüm toplumlarda insanlar her zaman modellere göre sıralanmışlardır ve model almak istediklerimizin bizimle bir benzerlik göstermesi gerekir. Bizim kaygılarımızın da ve yoksulluklarımızın da izini taşımalıdır. Ayrıca dışardan gelebilecek kurtarıcı bir ahlakın artık ümit edemeyiz. Tersine başkalarının çoğu zaman duymadan bizi örnek alabilecek şekilde kararlarımızın belli güçlere bağlı olması gerekir. Buda bizim ortaya çıkabilecek belli olan bir mucizeyi beklemekten kurtarır.

BARIŞ DÜŞÜNCESİ VE İNSANIN SALDIRGANLIĞI

“Barış, her çeşit görüş açısından en çok dikkate değecek kadar iyi bir terimdir. Her zaman için insanların gözünde çok çeşitli ve son derece ayrı anlamalara geldi. Bu çeşitlilik olmasaydı, insanlar barış üzerinde uyum sağlamak için bu denli sabırsız davranmazlar ve bir birlik kurarlardı”Biz barış sorunlarıyla yalnız istemeye istemeye ilgileniyor değiliz, ayrıca kendi öz saldırganlımızla da çok az ilgileniyoruz. Bu sonuncusu kendi ahlaksal çatışmalarımızın sonucu iken, gerçekte kendi saldırgan eğilimlerimizi doğru olarak değerlendirmeyi içeren kendi üzerimize yapacağımız çatışma da oldukça boşuna görülüyor. Yaşamın kendi türdeşlerimizden şok tarzında istediğimiz haklar kadar bu kez onların bizden aynı nitelikte istediği haklardan dünyada sürekli kavgalar, iktidar kavgaları ve savaşlar doğuyor. Gerçekte insanın çıkarları tehlikeye girer girmez eşitlik duyguları kolayca bozulur. Demek ki hiç kimse, kendine hizmet eden bir harekette, bir saldırganlık düşüncesi görmez. Ayrıca dilde kavgayı savaştan ayırdığı zaman haksız değildir. İlk başta fiziksel ve zihinsel koşullara uygun kavga ve yarışma gelir. Bunlar bir ücret yada bir toplumsal sınıf savaşına dönüştüğü zaman uzlaşmaz duygular ortaya çıkar. İnsanlardan başka hiçbir varlık, kendi türdeşlerine karşı yönlendirilebilir bir yıkıcılığa sahip değildir. Ayrıca saldırıya uğrayan insan düşmanı karşısında öz koruma düzeneklerini seferber edebilecek bir yeteneğe sahiptir ve bunu yaparken sanki kendi türünden birinin karşısında değil de, türün düşmanı karşısındaymış gibi davranır. Öz savunmada trajik bir durum varsa, o da saldırganlığın yol açtığı tepisel bir rahatlama vermesidir.

Ölüm tepisi, tepi olarak saldırganlığın gerçekten çekirdeğini oluşturduğunu saptamamıza olanak vardır. Eğer durum böyleyse tepinin birincil amacı şu olacaktır: Ölüm fırsatıyla gelen rahatlama. Freud’ün kafasında bu yönde giden bir kavram vardı: Yaşamdan ölüme doğru ilerleme gerçeklik ilkesine değil nirvana ilkesine boyun eğen tepinin akışıyla atbaşı gider. Bu anlayışın felsefi anlayışı henüz kapanmış değildir ve deneysel planda doğrulanması kolay olmaz. Bununla birlikte, ölüm tepisi kavramı, başka bir yaklaşıma izin vermektedir. Bu yaklaşım, insanın toplumsal ilişkiler konusunda kalıtsal davranış biçimlerinin genel sisteminden ortaya çıkabilir, diyen görüşten hareket etmektedir. Adam öldürme niyetinin kendini göstermesi için belli bir derecede uyarıya varmak gerekir. Güncel konuşma dilinin kendisi bile buna tanıklık etmektedir. Birisi bir başkasına “Göreceksin, senin kemiklerini kıracağım” dediği zaman gerçekte böyle bir olasılıktan uzaklaşmış olur. Ve kendi gücünü aşan bu tasarısını gerçekleştirmekten uzaktır. Bunu gerçekten yapabilmesi için psikopatolojik koşulların bir araya gelmesi gerekir.

Toplum düzeyinde insan öldürme eğiliminin yayılması için o toplum içinde güçlü bir kötü niyet tasarımının varlığı gerekir. İşte yalnızca o zaman bunaltı ve suçluluk duygusunu aşma duygusu aşma olasılığı ve cinayete girişme yolu açılır.Bir barış kavramı taslağı çizmeye giriştiğimiz zaman, karşı güç diye nitelenemeyecek olan ve barışçı olmayan bir evrimin kimi öğelerini bir kez daha gözden geçirelim. Modern endüstriyel toplumun neredeyse her düzeyinde saldırganlık gereksinimi yoksulluk çeker. Eylem alanına yakından odaklaşmış ve yakıcı bir ayna gibi yoğunlaşmış yalnız yaşayan çekirdek aileler var. Ayrıca yine büyük şirketlerde çalışmanın ve organizasyonun mekanikleşmiş ve katı yapılarına etkin olarak katılamama olanaksızlığından ileri gelen yoksulluklar vardır.

Bir Aslanın yada Kaplanın, kendi soyundan olan bir hayvanla yaptığı kavga başka, avına karşı davranışı farklıdır. Oysa insanların davranışında böyle bir ayrım tümüyle ortadan kalkmıştır. Öldürücü amaçla yapılan saldırganlıkları gerçekten engelleyecek hiçbir töre yoktur. İnsanoğlu bir savaşa girer girmez eğer durum gerektiriyorsa kendi benzerlerini ortadan kaldırmak için elinde bulunan tüm araçları gözünü kırpmadan kullanır. Eğer atomik bir toplu öldürme tehlikesi ciddi boyutlarda artıyorsa, o zaman rekabetin nedenlerini ve ilkel patlama eğilimlerini engelleyen ve aklın yolunu açacak bir sonuca varabilir mi? Ne yazık ki, bir kez daha bu sorunun yanıtını verecek hiçbir şey yoktur.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:07 #25
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Başarı İçin Strateji


KİTABIN ÖZETİ
John C.MAXVELL tarafından hazırlanan bu kitapta gerçek başarıya ulaşma konusunda ciddi olan insanlara, üzerinde hareket edebilecekleri önemli alanlarda yoğunlaşmayı sağlayacak bilgiler örnekleriyle verilmektedir. Kitapta, stresle ve başarısızlıkla etkili bir şekilde başa çıkmayı bilen bir olumlu düşünür olmanın yolları gösterilmektedir.
Kitapta ayrıca, başarılı olmak için öncelikle olumlu düşünmeyi uygulamak gerektiği, başarılı bir insanı belirleyen ilk özelliğin tutumu olduğu, kişinin olumlu tutum ve düşüncelere sahip olduğu sürece zorluklardan kaçınmayacağı, onların üstesinden gelmek için haz duyacağı sonuçta da başarıya ulaşacağı vurgulanmaktadır. Diğer yandan, başarısız insanları geçmişteki yenilgileri ve şüpheleri yönlendirdiği ve kontrol ettiği açıklanmıştır.
Başarılı veya başarılı olmak isteyen insanların kendilerini geliştirmek için uygulayacağı stratejiler olarak;
Ø Olumlu düşünme,
Ø Başarısızlığın hakkından gelme,
Ø Görüş sahibi olma,
Ø Hedeflerini belirleme,
Ø Zamanı yönetme,
Ø Stresle başa çıkmayı bilme,
Ø İnsan ilişkilerine değer verme,
Ø İletişim becerilerini geliştirme ve
Ø Liderlik gösterme sıralanmıştır.
Olumlu tutum ve düşünceler mutlaka başarıya götürmez ancak günlük yaşamda iyileşme görülmesi kesindir. Ancak bunun tersi doğrudur. Eğer olumsuz tutumlara sahipseniz başarısız olma kaçınılmazdır. Olumsuz düşünme kritik karar anlarında bulutların oluşmasına neden olur. Olumlu bir fırsat belirdiğinde olumsuz insan bunları göremez ve yakalayamaz. Her koşulu bir engeller silsilesi olarak algılar. Başarılı insanlar daima iyi bir görüş açısı ile bakar; fırsatları görür ve karar verirler.
Bir insanın başarısını belirleyen en temel etkenlerden biri, onun başarısızlığı nasıl karşıladığıdır. Başarılı olmayı arzu eden herkes, başarısızlığı yenmek ve ilerlemeye devam edebilmek için stratejiler geliştirmelidir. Eğer bu yapılamazsa, başarısızlık mutlaka cesaretsizliğe ve cesaretsizlik de yenilgiye yol açabilir. Tarihte büyük başarılar kazanmış insanların çoğu acımasızca eleştirilmiş ancak sebat etmiş kişilerdir. Başarılı olabilmek için riskleri göze almak ve denemek gereklidir. Başarısızlığa uğramamak için zaman ve güç harcamayı bir kenara bırakarak; dikkati, başarılı olmak üzerinde toplamak gerekmektedir.
İnsanların cesaretlerini kaybetmelerindeki en yaygın nedenler, konsantre olamama, fırsatın kaçmış olduğuna inanma, başarının hemen olması gerekliliği inancı ile hedef ve plan eksikliğidir.
Olumlu tutumlarını koruyan insanlar hayattan daha çok zevk alırlar. Başarısızlıkların üstesinden gelebilen ve cesaretsizliğe düşmeyen insanlar, o alanda ileri gidebilme avantajına da sahip olurlar.
Başarılı olmak isteyenler, hayatındaki görüşü tanımlamalıdır. Başarılı olmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri, başarılı insanlarla birlikte zaman geçirmektir. Onların gözetlenmesi, onlara sorular sorulması ile zamanla onlar gibi düşünmeye başlanılır. Eğer aksi yapılırsa, onların şüphe ve olumsuz görüşleri paylaşılırsa insanlar zamanla onlara inanmaya başlar ve sonrasında başarılı olmak mümkün olmaz.
Başarılı olabilmek için hedeflerin belirlenmesi gerekmektedir. Başarı, önceden belirlenen hedeflerin aşamalar halinde gerçekleşmesidir. Hedefler, başarıya giden yoldaki ölçülebilir kilometre taşlarıdır. Değerleri büyüktür. Hedefleri belirlemek ve bunları ulaşabilir hedefler olarak belirlemek çok önemlidir. Hedefler belirli ve ölçülebilir değilse bu kişilerin heveslerini azaltır. Her hedefe ulaşma, daha ufak hedefler veya başarıların geride bırakılmasıyla gerçekleşir.
Başarılı insanlar tepkisel olmayan, tersine her zaman karşısındakinden önce hareket edenlerdir. Planlarını önceden yaparlar. Başkalarının onlara neler yapacaklarını dikte etmelerine mahal vermezler. Planlamasını önceden yapmayan bir insan, hiçbir zaman öne geçemez. Hedefler, geleceği planlamamıza yardımcı olur. Bizi erişmek istediğimiz herhangi bir şeyi, üzerinde çalışılabilecek ufak parçalara ayırmaya zorlar.
Başarılı insanlar zamanın değerinin farkındadır. İnsanlar arasındaki fark sahip oldukları zaman değil bunun nasıl kullanıldığıdır. Zamanı akıllıca kullanmak için en önemli stratejilerden biri, boşa harcadığımız zamanı büyük ölçüde azaltmaktır. Genelde zamanı boşa harcatan unsurlar; kaybolan şeyleri aramak, tembellik, yükü kendi kendine yaşamaya çalışmak, beklenmedik gelişmeler, pişmanlık duymak ve düşler kurmak, iş sürüncemede bırakmak, sorunu kavrayamamak, olumsuz kişisel tutumlar ve öncelikleri bilememek ve sıralayamamaktır.
Stres bazılarının kırılmasına, bazılarının da rekorlar kırmasına neden olur. Stres sürekli hale geldiğinde, gerilime dönüşür. Strese karşı vücut üç aşamada tepki verir. Bunlar alarm, direnme ve tükenmedir. Direnme aşamasında vücudumuz, varsa stresin yol açtığı zararları onarır. Ancak stres ortadan kalkmazsa vücut zararını onaramaz ve tetikte kalmayı sürdürmek zorunda kalır. Stresle başa çıkmanın yolarından bazıları; uygun bakış açısı geliştirmek, güçlü olunan alanlarda çalışmak, güçlü inançlar geliştirmek, haklardan vazgeçmek, dikkati dışarıya yoğunlaştırmak ve konuşacak birini bulmaktır.
Birlikle çalıştığımız insanlarla, üstlerle ve astlarla ilişkilerimizin niteliği, iş hayatındaki başarımızdan veya başarısızlığımızdan büyük ölçüde sorumludur. Bir insanın diğerleri ile olumlu ilişkiler kurmadan, istediğine ulaşması çok zordur. Pek çoğumuz için bir insanın iyi ilişkiler kurmasına olanak veren yetenekler, sonradan öğrenilir. Dikkati başkaları üzerinde toplamaya başladığımızda iyi ilişkiler gelişmeye başlar ve o kişiyi etkileme olanağı oldukça yükselir. Başarıya ulaşma zaman alan bir işlemdir. Aynı zamanda diğer insanları da kapsar. Bir insan başkasından ne zaman yararlanmaya kalksa, gelecek için şansları azalır. En iyi ilişkiler, her iki tarafın sürekli bir diğerinden aldığı ilişkilerdir.
Bazı insanlar iletişim konusunda oldukça yeteneklidir. Hemen herkesle her ortamda etkili iletişim kurabilir. İletişim kurmada ve becerileri artırmada dikkat edilecek hususlar; konuşmayı kesmemek, karşısındakini rahatlatmak, karsısındaki insanı dinlemeye niyetli olmak, sorular sormak, dikkat dağıtıcı konulardan kaçınmak, sabırlı olmak, kendimizi onun yerine koymak, öfkeli olunan ortamdan kaçınmak ve kavgadan ve eleştiriden uzak durmaktır.
Kişisel nitelikleri iyi olan güvenilir kişiler, gıpta edilecek özelliklileri olmayan insanlara oranla daha iyi liderlerdir. Ancak bu iyi nitelikler onları tek başlarına lider yapmaya yetmez. Liderler insanlarla olumlu ilişkiler geliştirirler, onlara önem vermeye, onlarla iletişimde bulunmaya ve onları motive etmeye çalışırlar.
Sonuç olarak; bu kitap okuyucuya doğuştan hakkı olan umudunu, şevkini, yaşama sevincini ve bunları elde edebilecek gücünü hatırlatmayı amaçlamaktadır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:13 #26
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Başarı Şimdi Aslanın Ağzında


KİTABIN ADI Başarı Şimdi Aslanın Ağzında
KİTABIN YAZARI Sakıp SABANCI
YAYINEVİ VE ADRESİ Mart Yayınları Hüseyin Ağa Mahallesi. İstiklal Caddesi. Gala Han 80070 Beyoğlu-İstanbul
BASIM TARİHİ NİSAN 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI SABANCI kitabında başarının tarifini ve başarıya ulaşmak için izlenecek yollardan bahsederken, başarının parayla değil geride bırakılan eserler ile ölçüleceğini aktarmaya çalışmış.

KİTABIN ÖZETİ :

BAŞARI NEDİR?

Tek kaleye gol atmanın zamanı geçti. Şimdi marifet Dünya Kupası’nda gol atmak. Artık bedava futbol yok golü atan parasını alıyor. Nasrettin Hoca anlatımıyla başarı helva yapmaktır. Bilimsel anlatım ile başarı, üretmektir. Birbirinin içinden geçen kırk iğne hikayesi. Kimsenin haberi olmayan başarı başarı sayılmaz. Günümüzde dünya pazarında talebi olan mal ve hizmeti üretmek başarı sayılıyor. Başarı neden şimdi aslanın ağzında?

KENDİNİZİ BAŞARIYA HAZIRLAYINIZ

Önce kendinizi geliştirin. Eğitim öğrenim devam eden bir şey. Her şeyin bir şeyini, bir şeyin her şeyini bileceksiniz. Günü, zamanı planlamak, her şeye vakit ayırabilmek için mutlaka not defteri kullanın.

AYAĞINIZI YERE SAĞLAM BASIN

Kökünüzü unutmayın. Dinin ve inancın önemini ihmal etmeyin. Aile müessesesine önem verin. Ailede huzur önemlidir. Karınıza çocuklarınıza vakit ayırın. Çocuklarınız iyi yetiştirin. Ölmüşlerinizi unutmayın.

BAŞARI İÇİN YOLA ÇIKMADAN ÖNCE HAZIRLIĞINIZI YAPIN

Ne istiyorsunuz? Önce ona karar verin. Alternatifler arasında tercihinizi yapın. Boşluğu yakalayın. Farklılıkları belirleyin. Fırsatları değerlendirin. Hedefinizi belirleyin. Ayran gönüllü olmayın. Zig zag yapmayın. Güçlük ile başarısızlığı birbirinden ayırmayı bilin. Başarısızlık halinde ısrarcı olmayın. Ama yılmayın. Cepheyi daraltarak dar cephede hücuma geçin. Geçmişe bağlanmayın ama geçmişten ders alın. Bir usta bulun. Ustanın yanında çıraklık deneyimi yaşayın. Üretimin hangi faktöründe yer alacağınızı açıklığa kavuşturun. Mal ve hizmet üretmek için mutlaka birisinin emek vermesi gerekir. Tek adam “one man show” devri geçti. Başarı örneklerini inceleyin. Takımınızı kurun. Her başarı öyküsü bir “çekirdek kadro” nun eseridir. Çekirdek kadroyu kaçırmayın, değiştirmeyin. Başarının her aşamasında, başarının mükafatını takım arkadaşları ile paylaşmasını bilin.

TAKIMI KURMAK KADAR KORUMAK VE KULLANMAK DA ÖNEMLİ

Adam yetiştirin. Kurum kültürünüzü yaşatın. Yöneticinin sabahtan akşama kadar masasının başından ayrılmaması dönemi geçti. Yöneticileriniz, size güvensin, siz yöneticilerinize güvenin. Bir yönetici manevi ve maddi tatmin var ise, takımdan ayrılmayı düşünmez. Takım arkadaşlarınızın kişisel sorunlarına ilgi duyun, huzurlu yaşamalarına yardımcı olun. Birlikte çalıştıklarınızı dinleyin.

ÇAĞDAŞ İMKANLARDAN YARARLANIN

Bilgi toplumunda insanın değeri arttı. Bilgili insan bilmiş insan değil, bilgideki değişimi izleyebilen insandır. İnsan kaynakları zenginleşti. Bugün dünyada en bol şey para. Önemli olan proje üretmek. Fizibilite (yapılabilirlik) çalışması, başarı arayana yol gösteriyor, başarıyı destekleyeceklere davetiye çıkarıyor. Sınırların kalkması, hem tedariki hem pazarlamayı kolaylaştırdı. Yardımcı müesseseler uzmanlık dallarında her türlü desteği veriyor. Toplum başarıya doymuyor, başarıyı destekliyor.

İŞVEREN OLARAK ÇALIŞMA ARKADAŞLARINIZI İYİ SEÇİN, ONLARLA BÜTÜNLEŞİN

Makinenin en iyisini nasıl seçiyorsanız adamında en iyisini seçeceksiniz. Bugün çalışanın başarısı da mahalle çapında, ülke çapında değil, dünya çapında değerlendiriliyor. Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti. İşçiyi aldığı ücrete göre değil verimine göre değerlendirin. Çalışanlara yeteneklerine göre ücret verin. Çalışmayanı, çalışana taşıttırmayın. Çekirdek kadroyu koruyun. Çekirdek kadro ile bütünleşin.

MÜESSESELEŞİN AMA KİT’LEŞMEYİN

Başarının devamı için müesseseleşme şart. Müesseseleşmek çok zor bir iş. Başarılı insan isterse müesseseleşmeyi kendi gerçekleştirir. Hiçbir danışman firma, ısmarlama müesseseleşme formülü yazamaz. Aile ile işi ayırmayı bilin. Yaşınızı işinize bulaştırmayın. KİT’leşmeyin.

DEVLETTEN UZAK DURUN

İşinize politikayı karıştırmayın. Devletle iş yapmaya, devlete mal satmaya dönük tezgah ömür boyu işlemez.

BAŞARIYI YAKALAYANLARA ÖĞÜTLER

Başarıya ulaşan tek kişi siz değilsiniz. Başarının zevkini alın. Başarıyı paylaşmayı bilin. Vergiyi ve sosyal hizmetleri unutmayın. Ölümsüz değilsiniz. Kefenin cebi yok. Adınızı temiz tutmaya özen gösterin. Güvenilir olun. İnsanlara kucak açın. İnsanları kaçırmayın. Dünyada sadece siz yoksunuz. Başkaları da var. Evinizi işinize, işinizi evinize taşımayın. Şeyh uçmaz, onu müridleri uçurur. Yağcılardan kaçının. Hırçın olmayın. Hem kendinize hem başkalarına huzur verin. Dost olun, arkadaş olun. Dostunuz olsun, arkadaşınız olsun. Başarı ve para üstünlüğünü, güç üstünlüğü olarak kullanmayın. Hayat sadece işten ibaret değildir. Başka konulara da ilgi duyun. Başka konularda konuşun. Dinlemesini bilin. Küçük bir çevrenin içine hapis olmayın. İlgi duyduğunuz konuda rakiplerinizle tanışın, dostluk kurun. Sık sık beyin fırtınası toplantıları düzenleyin. Farklı kişileri ve farklı fikirleri dinlemekten korkmayın. Başarınızı, paranızı, şöhretinizi taşımayı bilin.

BAŞKALARINI DİNLEYİN, İŞİN PÜF NOKTASINI ÖĞRENİN, SONRA KENDİNİZE UYGUN DONU KENDİNİZ BİÇİN

Edward de Bono bilgi çağı bitti yeni dar boğaz düşünmek diyor. Claus Moller, “değişimi görmeyen başarıya ulaşamaz” diyor. Atasözlerinin yerini uzman sözleri almaya başladı. Özgün olun fark yapın. Akıllı ama yapmıyor Delilik iyidir. Mantıklı olmaktan vazgeçin. Unutkanlık strateji oldu. Çok kültürlülük. Başarısızlığa alkış. Özgürlüğe mahkumuz.

BAŞARININ ZEVKİNİ ÇIKARIN

Ömür kısa hayat zalim. Yaşamadan ölmeyin, yaşayarak ölün. Başarının zevkini çıkarın. İnsan ölürken yaptıklarına değil, yapamadıklarına pişman olurmuş. Önemli olan yapmaktır, yapmak başarmaktır.

1 NUMARA OLMAK

Her şeyin 1 numarası vardır.

BİTİRİRKEN

Her bitiş bir yeninin başlangıcıdır. Burası Türkiye. Başarı para ile ölçülmez. Hayatım boyunca başarının peşinde koştum. Geriye bıraktığımız parayla değil eserler ile değerlendirileceğiz. İsmimin uzun yıllar yaşaması başarımın ölçüsü olacak.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:14 #27
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Başarı Yolculuğu


KİTABIN ÖZETİ :

BÖLÜM 1 : NEREYE GİTTİĞİNİZİ BİLİYORSANIZ, YOLCULUK DAHA EĞLENCELİDİR.

BÖLÜM 2 : AMACINI BİLMEK

BÖLÜM 3 : AZAMİ POTANSİYELİNİZE ULAŞMAK

BÖLÜM 4 : BAŞKALARINA YARARLI TOHUMLAR EKMEK



BÖLÜM 1 : NEREYE GİTTİĞİNİZİ BİLİYORSONIZ, YOLCULUK DAHA EĞLENCELİDİR.

İnsanların başarıyı tanımlamakta genellikle zorlandıkları her zaman gözlenmektedir. Oysa başarının ne olduğunu bilmiyorsanız, ona nasıl ulaşılacaktır. Bu yüzden sizin için anlam taşıyacak bir başarı tanımı ortaya koyalım: BAŞARI BİR YOLCULUKTUR.

Bu kitapta sağlanmak istenilen şeyler şunlardır. Sizin kendi kişisel başarı resminizi çıkarmanıza yardımcı olmak, başarı yolculuğunda uyulması gereken kuralları öğretmek sorularınızın çoğunu yanıtlamak ve sizi kendinizi değiştirip gelişmenizi sürekli kılmak için ihtiyacınız olan şeylerle donatmak. Bu süreçte başarının herkese göre olduğunu onlayacaksınız.

Başarının elde edilmesinde yada bir hedefe ulaşmakta yanlış anlayışların bir kaçı şunlardır.

ZENGİNLİK : Başarı hakkındaki herhalde enyaygın yanlış anlama başarının parayla eş tutulmasıdır. Pek çok insan, para biriktirdikleri zaman başarılı olacaklarına inanır. Oysa zenginlik, kendiliğinden mutluluk yada başarı getirmez.

ÖZEL BİR DUYGU : Başka bir yaygın yanlış anlama, insanların kendilerini başarılı yada mutlu hissettikleri zaman başarıya ulaştıklarıdır. Ancak kendini başarılı hissetmeye çalışmak herhalde varlıklı olmaya çalışmaktan daha da zordur.

ÖZEL VE DEĞERLİ MALLAR : Bir şeyi çok fazla istediğiniz ve ona sahip olsaydınız yaşamınızın ciddi ölçüde değişeceğine inandığımız bir durum olmuştur. Oysa başarı bu şekilde ölçülmez ve ulaşılmaz, eşyalar olsa olsa geçici bir zevk verir.

GÜÇ : Güç bir karakter testidir. Abraham Lincoln dediği gibi “Herkes zor duruma düşebilir, ama bir insanın karakterini denemek isterseniz gücü onun eline verin.” Güç, kişisel bütünlüğü olan bir insanın ellerinde muazzam yarar sağlarken; bir başkasının elinde korkunç yıkımlara neden olur.

BAŞARI : Başarı birbiri peşi sıra yerine getirilmeye çalışılacak bir hedefler listesi değildir, gidilecek bir yere ulaşmak da değildir. Başarı bir yolculuktur.

Başarının elde edilmesinde yada hedefe ulaşmakta yapılması gereken şeylerden bazıları şunlardır.

Amacını bilmek, Potansiyelinize ulaşmak, Başkalarına yararlı olmak isteğidir.

BÖLÜM 2 : AMACINI BİLMEK

Başarı bir yolculuktur Belirli bir yere vardığınız yada belirli bir hedefe ulaştığınız zaman birdenbire başarılı olmuş olmazsınız. Ama bu, varacak bir hedef saptamadan yolculuk yapmanız gerektiği anlamına da gelmez. Hangi yöne gitmekte olduğunuzu bilmezseniz amacınızı yerine getiremez ve potansiyelinize ulaşamazsınız. Gideceğiniz yeri saptayıp ona doğru yelken açmanız gerekir. Başka bir değişle, hayalinizi keşfetmeniz gerekir.

Hayali olan bir insan, yükselmek için nelerden vazgeçmek istediğini bilir. Hayalimiz bize yön kazandırır, potansiyelinizi arttırır, önceliklerinizi belirlememize yardım eder ve çalışmalarımıza değer katar.

Geleceğimizi yönlendirmek tutumumuzla yakında ilgilidir. Tutum, başarılı bir insana damgasını vuran ilk özelliktir. Olumlu tutumu olan, olumlu düşünen ve iddialı olmayla zorlukları seven bir insan, başarının yarısını elde etmiş demektir.

Başarı yolculuğunda gezinin ilk bölümü, son bölümü kadar önemlidir. Buradaki temel yön, gideceğin yere doğru sürekli hareket halinde olmaktır. Nitekim hedefleri belirlemek de bunun sürekliliğini sağlamanın en iyi yoludur. Hedefler amaç duygunuzu harekete geçirir ve size gidin der.

BÖLÜM 3 : AZAMİ POTANSİYELİNİZE ULAŞMAK.

Gelişmessek gerçekten yaşayamayız. Gelişmek, bilinen amaç sınırlayıcı kalıplardan güvenli ama ödül getirmeyen çalışmalardan, artık inanılmayan değerlerden, anlamını kaybetmiş ilişkilerden vazgeçmek anlamına gelir.

Bir şeyleri yaparken başarısızlığa uğramaktan korkmamalı. Tekrar tekrar başarısızlık yaşadığınız halde bu durumdan ders çıkarmaktan vazgeçmiyorsanız, hatalarınızın sizi yeniden yönlendirmesine olanak tanıyın. Belki gerçekten size göre olmayan bir yerde çalışıyorsunuz Bu sizin kötü yada yanlış birisi olduğunuz anlamına gelmez. Sadece yeni bir ayarlama yapmanız gerektiğini gösterir. Bir kapı yüzünüze tekrar tekrar kapanmışsa, açılıp açılmayacağını düşünerek orada çakılıp kalmayın. Başka bir açık kapı aramak için etrafınıza bakın.

Başarı yolculuğunda size karakterinizden daha iyi hizmet edecek olan başka hiçbir özellik yoktur. Robart Cock derki; “Karakterin yerin; hiçbir şey tutamaz. Beyin satın alabilirsiniz, ama karakter alamazsınız.”

Karakter yalnızca ilerlemenize yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda yol boyunca doğru kararlar almanızı da sağlar.

BÖLÜM 4 : BAŞKALARINA YARARLI TOHUMLAR EKMEK.

Bu bölümde kişilerin başarı yolculuğundaki önemli etkenlerden birininde aile olduğu anlatılmaktadır.

İnsanların değerler konusunda doğru yoldan sapmalarının nedenlerinden birisi, ailelerinin onlara eskisi kadar özen göstermemesidir. Ortak değerler bir aileyi güçlendirir ve gelişme çağlarında çocuklar açısından özellikle yararlıdır. Ailenizle ortak değerleri paylaşma doğrultusunda çalışmaya başlamanın en iyi yolu, aşmak istediğiniz değerleri belirlemektir.

SONUÇ :

ANA FİKİR : Bir şeyleri başardım demekten çok, hedeflerimize, amacımıza ulaşmak ve içimizde var olan potansiyelimizi en iyi şekilde kullunarak etrafımıza faydalı olabilmek en önemlisidir.

Değişimden ve gelişimden yoksun, durdun bir yaşam sürmekten daha kötüsü olamaz. Değişimezsen gelişemeyiz.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:14 #28
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

BAŞARI YOLUNDA 70 ALTIN KURAL


Yazar : R. Şükrü APUHAN
Yayınevi: Timaş Yayınları
------------------------------------------------------
Başarmak, insanın maddi ve manevi kuvvetlerini bir hedefe doğru yöneltip hedefi elde etme sürecidir.

Etrafınıza, üç gün sonra bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bakınız. Üç gün sonra bir daha hiç duymayacakmış gibi dinleyiniz sesleri... Belki o zaman her zaman bakıp da göremediğiniz, işitip de güzel bulmadığınız ne harikalarla karşılaşacaksınız. Belki o zaman sahip olduğunuz zenginlikler karşısında şaşırıp kalacaksınız.

Hayatınız bir duadır. Size dilinizle istediklerinizden çok hayatınızla istedikleriniz verilir. Hakkınızda bir karar verilebilmesi için dinlenecek tek meşru şahit hayatınız olacaktır. Eğer yeterince fedakarlık yapmamışsanız, hayatınızın şahitliği pek parlak olmayacaktır. Belki ağzını açıp bir-iki kelime bile etmeyecek, size boş gözlerle bakıp duracaktır.

Olabileceklere, “birşey olmaz” kadar, kötü bir başlangıç yoktur.

Her insan kötü bir alışkanlığa, “hürriyetimi kullanıyorum” ifadesi ile ayak basar. Her halde hürriyet uğruna insanın kendi kendini tıktığı daha karanlık bir zindan yoktur.

Durgun su çabuk kirlenir ve bozulur. Nice suyu bataklık haline getiren durgunluktur. Çalışmayan insanda durgun su gibidir. Kirlenir ve bozulur.

Sabah kaybettiğimiz bir saati, değil bir yıl, ömrümüz boyunca arasak bulamayız. Kaybettiğimiz saatler ne kadar çoksa eserimiz o kadar eksik olacaktır.

Dağlar ne kadar vakurdur. Onlar göklerden kar dilenmezler. İlk kar yinede onlara düşer.

Hayatta önemli olan mazeretler değil, neticelerdir.

İşimizin, amacımızın, fikrimizin isimsiz kahramanı olabilirsek, kahramanlığa isim olabiliriz. Hangi toplumun isimsiz kahramanı çoksa, o toplum diğerlerine üstün gelir.

Kırk yılını denizlerde geçiren bir kaptanın İspanya açıklarında başına gelenler herkesin ilgisini çeker. Hayatında bir defa gemiye binmemiş bir adamın anlattıkları ise, ne kadar ilgi çekici olursa olsun “vah vah” diyerek geçiştirilir.

Küçük ruhlardan gelen bükük harfler herkesi sıkar. Büyük ruhlardan gelen küçük harfler bile bizi bütün varlığımızla seferber eder.

Son derece iyi hazırlanmış, bilgi ve tecrübe yüklü bir konuşma, küçücük bir bilgi hatası yüzünden berbat olur. Dinleyenlerde, konuşmanın bütünü üzerinde tereddütler hasıl olur.

SIFIRA ÇARPARSANIZ SIFIRLANIRSINIZ

Başkalarının yanında yaptığınız taktirde ayıplanacak davranışları yalnız başınıza da kaldığınızda yapmamanız tesirli bir atmosfere sahip olmasını sağlar.

Güçlükleri göze alamayanların kolaylıklarla karşılaşması mümkün değildir. Güçlükleri göze alarak yola çıkanlar ise güçlüklerle beraber mutlaka kolaylıklarla da karşılaşırlar.

Doğrudur; her arayan bulamaz. Ama aramadan bulan hiç olmamıştır.

Her kötülükten sonra bir iyilik, her yanlıştan sonra bir doğru, kötülüğün ve yanlışın lekeleri içinde simsiyah olmamızı engeller.

Kuvveti arttıkça şefkati artmayan bir insan her an bir haksızlığa sebep olabilir.

Doğruyu görebilmemiz için doğruyu hissedebilmek, doğruyu hissedebilmek için de doğru yaşamak gerekir. Nasıl göze kaçmış bir çöp, rüzgarın kaldırıp gözümüze doldurduğu toz toprak, görme kabiliyetimizi etkiler, görüş mesafemizi kısaltırsa, kalbimize dolmuş toz ve toprak, kalbimize batmış bir çöpte kalp gözümüzün görüş kabiliyetini ve mesafesini etkiler. Kalp gözü perdelenmiş bir adam sapla samanı karıştırır, aka kara, karaya ak diyerek iddialara tutuşur.

HER SANİYENİZ GAYENİZE KİLİTLENMELİDİR

Doktor olan filozof Halle son vuruşuna kadar kendi nabzını saymıştı. Meslektaşına “dostum, nabız atmaz oldu” dedi ve öldü.

Büyük başarılar, her saniye, tesbit edilen gayeler için yaşanmakla elde edilebiliyor. Hayatımızın her saniyesi gayenizin rengi ile renklenmelidir, onunla dopdolu olmasısınız.

Kin ve onun kışkırttığı intikam hissi sadece yöneldiği kimseyi değil, hem onun etrafını hem sizin kendinizi ve hem de etrafınızı yakıp yıkar. Bu, öyle bir yaylım ateştir ki masum insanlarda isabet alır.

Affetmek, nefsin terbiyesi ve güçlü irade için verimli-etkili bir eğitim yoludur.

Kalbinizi hapishaneye döndürmeyin. Aksi halde size de bir başka kalpte bir hücre bulunabilir.

Çabuk affeden birisi olursanız her zaman yanınızda birilerini bulabilirsiniz.

Amerikalı gazeteci, Morgman, Rusların Hiyve üzerine yapacağı taarruzu görmek için Ceyhun nehrine ulaşmak ister. Rehberliğini Polat isimli bir Türk genci yapacaktır. Polat, kendisini Ceyhun kıyılarına ulaştırmak üzere Morgman'a söz verir. Fakat bu tehlikeli bir yolculuk olacaktır. Çünkü Rus generali Kovfman eline geçirdiği bütün Türkleri işkenceyle öldürmektedir. Gece ile gündüz arasındaki ısı farkının 30 dereceye çıktığı ortaasya steplerinde yapılan zorlu yolculuk sonunda Polat, Morgman'ı Ceyhun kıyılarına getirir. Polat'ın hayatı artık tehlikededir. Nitekim çok geçmeden Albay Ivanoff tarafından yakalanır ve General Kovfman'ın emri ile idam edileceği bildirilir. Morgman isyan eder. O sadece bana rehberlik yaptı der. Polat masumdur. Bu seyahat benim isteğim üzerine olmuştur. Polat, Morgman'ın kendisini kurtarmak için yaptığı mücadeleyi hayretle takip eder. Ve Morgman'ın yıllar sonra bize naklettiği şu sözleri söyler: Sizi buraya Allah'ın yardımı ile sağ salim getirmeye söz verdim. Sözler yerine getirilirken hayatada mal olabilir. Ama söz mukaddestir. Yerine getirilmesi için kanda verilebilir.

Söz bahsinde takınacağınız iki tavır vardır. İlki, olur olmaz söz vermemektir. İkincisi, söz verdikleri sonra mutlaka yerine getirmektir. Sözler cayılabilecekler, cayılamayacaklar diye ikiye ayrılmazlar. Söz sözdür.

Sabır, zamanı lehimize çevirme sanatının adıdır. İnsanın kendisini en çok kontrol ettiği, dış etkilerden en çok koruduğu andır sabırlı olduğu an. Yani, sabırlı olma hali tam bir şuur halidir.

Sabır, diğer kuvvetlerinde zinde tutulması için gerekli bir kuvvettir. Sabır olmazsa, diğer kuvvetler ziyan olabilir. Üstün çalışma gücüne sahip birisi, gerektiğinde sabırlı davranamazsa çalışma gücü ziyan olur gider. Demek ki sabır, diğer kuvvetlerimizin sevkinde önemli rol oynar. Bir bela karşısında gerekli olan sabır, bir başarı karşısında da gereklidir. Bela karşısında gösterilen sabır nasıl belanın sıkıntılarını azaltırsa, başarı karşısında gösterilen sabırda başarıyı artırır.

Büyük belalar büyük sabır gerektirir. Büyük bela karşısında büyük sabır gösterebilenler belayı büyük bir zafere dönüştürülebilir. Çünkü sabır, zorlu kapılar karşısında bir köşeye büzülmek değil, zorlu olduğu ölçüde kapıyı zorlamaktır.

Başakta, kızgın güneş altında yanabilme iradesi olmasaydı buğday veremezdi. Mevla'nın dediği gibi kuru bir kütük ışık saçmaya başlar. Kuru bir kütüğü ışık kaynağı haline getiren iradeden başka bir şey değildir.

Elinize beş kiloluk bir ağırlık alıp yürümeye başlarsanız ağırlığın gittikçe arttığını görürsünüz. Öyle bir an gelirki ağırlığı bırakmak mecburiyetinde kalırsınız. Tabi ki beş kilo yine beş kilodur. Azalan sizin gücünüzdür.

Usta kaptan, hiç tanımadığı bir limanada tehlikesizce girebilir. İskeleye yanaşabilir. Her insan bir limandır. Usta bir kaptan bekler.

İnsanlar ak kağıttır başlangıçta. Ona yazı yazarlar. Nice kalem oynar üzerinde. Kötü bir hatıra, bir ayrılık gününün derin hüznü, coşkun bir nasihat, bir arkadaştan yansıyanlar, anne-baba... ona binlerce kelime yazar. Bir insanda gece vardır gündüz vardır. Bahar vardır güz vardır. Göl vardır çöl vardır. Kolay değildir o ak kağıdı okumak... anlamak. Gecesine rastlarsanız gündüzü olmayacak zannetmeyin. Gündüzüne rastlarsanız gecesi olmayacak zannetmeyin.

Bir gördüğünüz insan vardır. Birde insanda göremedikleriniz. Dalında dipdiri duran bir gül için bahçıvanın ne emekler sarfettiğini bilemezsiniz. Yaprakları dökmüş boynunu bükmüş bir ağacı da hemen zavallı bellemeyin. Siz onun yaşadığı fırtınaları görmediniz ki...

İnsanlarda gördüğünüz birazda sizin bakmamızdır. Güzel bakanlar güzel görürler. Öyle insanlar vardık ki bakışları ile güzelleştirirler.

Çocuklar sözle değil, iyi davranış örnekleri ile terbiye edilirler. Çocukların unutamadıkları hatıralarının çoğu, büyüklerinin güzel sözlerinden ziyade güzel hareketleridir.

Şifa bulmaz üç kötürüm bir hastane odasında yatmaktadır. İlk gelenin yatağı pencere kenarındadır.

Oradaki ölünce ortadaki o yatağa geçer, kapının yanındaki ortaya, kapının yanına da yeni bir hastayı alırlar. Pencerenin yanına geçen hasta hergün gördüklerini arkadaşlarına anlatmaya başlar.

Karşıda ağaçlarla süslenmiş bir park vardır. Kuşlar dallarda oynaşmakta, çocuklar konuşmakta, çiçekler rüzgarla dalgalanmaktadır. Aynı saatte aynı insanlar parkın yanındaki yoldan geçmektedirler. Diğer iki hasta işlerine giden, evlerine dönen insanların değişmez hikayelerini dinleye dinleye onlarla adeta dost olurlar. Zaten parkın yanından gelip geçenlerin artık birer isimleri de olmuştur. Birgün ortada yatan hastanın aklına bir düşünce geldi. Pencerenin yanına geçerse o güzel manzarayı dinlemek yerine kendi gözleri ile görebilecekti. Bu düşünceyi günlerce kafasında geliştirdi. Nihayet bir gece pencere yanındaki hastaya kalp krizi gelince ortadaki hasta bütün gücü ile uzanıp şişeyi yere düşürdü ve kırdı. Sabah olunca pencere yanındaki hastayı ölü buldular. Onu alıp götürdüler. Ortadaki hastayı da pencere kenarına geçirdiler. O, “pencereden dışarı bakmak için hastabakıcıların çıkmasını beklemeliyim” diye düşündü. Yalnız kalınca başını daldırıp pencereden dışarıya baktı. Az ötede simsiyah bir duvardan başka birşey yoktu.

Konuşmaya başladığınız andan itibaren andan itibaren anlattıklarınız değil anlaşılanlar önemlidir.

Faydasız söz kalbi matlaştırır. Ruhun dengesini bozar. Daima endişeye sebep olur.

KİBİR EMEĞİ KİRLETİR.

Güneş gibi, durmanız gereken yerde durun. Ne fazla yaklaşıp yakın etrafınızı, ne de fazla uzaklaşıp buz kestirin...

Dağlar heybetli, denizler engin, çiçekler güzel, topak cömerttir. Fakat bunların hiç birinde kibir yoktur. Ne o dokunaklı sesi ile söyleyin duran gümüş nehirlerde, ne aceleci rüzgarlarda kibre rastlayamazsınız. Birbiri artısına yürüyen gecede ve gündüzde kibir olmadığı gibi dünyayı aydınlatan güneşte de kibirden eser yoktur.

İri dolu başaklar ne kadar mütevazidirler ki başları hep önlerindedir.

Kibir, insanın dehşetli bir unutkanlık halidir. Nereden geliş nereye gittiğini unutmasıdır.

Bedava havayı, bedava akciğerlere soluyan ve bu suretle yaşayabilen bir insanın, bu kadar bedava arasında övünmesinde bir mantıksızlık da vardır. İki gözü için bir dakika çabalamamış, bir kuruş ödememiş bir insanın gördükleriyle övünmesinde mantık var mıdır?

Her tezgahta halı dokunmaz. Halı dokunabilmesi için tezgahın bütün parçalarının tamam ve uyum içinde çalışıyor olması gerekir. Küçücük bir parçanın bile eksik olması halı dokunmasını engeller. En iyi ihtimalle ortaya defolu bir halı çıkar.

Ateşe dayanmayan toprak, tuğla olamaz. Öfke anında kendine hakim olan insan kazanır. Herşeyden önce kendini kazanır. İnsan, kendine hakim olduğu her anda kendini biraz daha güçlü hisseder. Evet, öfke gelir yüz sararır, öfke gider yüz kararır.

Bir meselenin iyice kavranması için o meseleye kuşbakışı bakılmalıdır. Havayolları karayolundan daha kısadır. Kavşakları, virajları, tünelleri, zaman kaybettirecek engebeleri yoktur. Öyleyse meseleler hava yolculuğu ile görülmelidir.

Nimetlerin külfetinden şikayet eden insanlar, emanete ihanet eden insanlar gibidir.

Kazancının az olduğu düşüncesi ile başka insanlara ve hayırlı teşebbüslere yardımı ertelemeyiniz. Zenginler bütün mallarını verseler, fakirler tek bir küpelerini, tek bir yüzüklerin vermeden bir savaş kazanılamaz.

Hz. Ayşe validemiz diyor ki:

Bir gün koyun kesmiş ve bir budunun dışında hepsini dağıtmıştık. Allah Rasulü:

- Koyunu ne yaptınız? Diye sorduğunda

- Ya Resulullah, dedim. Bütün koyunu muhtaçlara dağıttık. Bize sadece bir budu kaldı.

Allah Resulu'nün cevabı şudur:

- Ya Ayşe, demek ki bir buddan başka hepsi bize kaldı.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:14 #29
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Başkanın Kızı


KİTABIN ÖZETİ :

Jake Cazelet Boston’un köklü ailelerinden birinin oğludur. Babası başarılı bir avukat ve senatördür. Jack Harvard’da hukuk öğrenimini görmektedir. Bir gün kolejin kafeteryasında öğrenciler yemek için sıraya girmişken Kimberley, sağ kolunu Vietnam’da kaybeden Teddy Grant’la dalga geçer. Buna dayanamayan Jack, Kimberley’le kavga eder ve onu döver. Fakat şiddete tahammülü olmayan dekan tarafından bir ay süreyle okuldan uzaklaştırılır. Bunun üzerine Jack okulu bırakarak orduya katılır. On sekiz aylık eğitimden sonra paraşüt birliğinde özel birimde teğmen olur. Kotum’daki yüksek rütbeli bir subayı Sanguya çekmek için helikopterle bölgeye giderken aşağıda bir çatışma görür. Helikopteri alçalttırıp aşağıya atlayarak çatışmaya katılır. Kazanılan çatışmanın sonunda Vietnam’ da öldürüldüğü veya kayıp olduğu bilinmeyen Fransız yabancı lejyonunda görevli yüzbaşı Jeonde Birissac’ i aramaya gelen güzel eşi Jacgueline de Brissac’ la tanışır. Çatışmadaki başarısından dolayı birlik komutanı tarafından yüzbaşı rütbesine terfi ettirilir. Jack görev süresi dolunca Harvard’a dönerek doktorasını tamamlar ve politikaya atılır. Bu arada otuz beş yaşında Alice Bead’le evlenir. Fakat Alice lösemilidir ve ölümle pençeleşir. Daha sonra jacgueline ölmediğini öğrendiği kocasının general rütbesine terfi ettiğini ve bir kızının olduğunu ama şimdi öldüğünü gazeteden öğrenir. Bu arada Jack’ ta senatör seçilir.

Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir davette Jacgueline ile karşılaşır. Jacgueline ona kızının ondan olduğunu, çatışmadan sonraki gece hamile kaldığını söyler. Jack o geceden sonra Jacgueline’i bir daha hiç görmez. Karısı Alice sonunda lösemiden ölür. Üç yıl sonrada Jacgueline kanserden ölür. Onun mezarına gittiğinde Mariede Brissac yeni kızını görür. Jacgueline hastalandıktan bir iki yıl sonra her şey kızına anlatmıştır. Jack Cazelet ABD başkanlığına adaylığını koyar ve seçilir. Bu arada kendilerini vatan sever olarak lanseden birkaç İsrailli hadlerini bildirmek için başkanın kızını kaçırırlar. Seen Dillon İngiliz istihbarat örgütünün bir bölümünde çalışıyordur. Çok aranan bir teröristir. Yasa dışı olaylardan arandığı için Sicilya’da bulunuyordur. İsrailler onu da planlarında kullanmak için Maria’la aynı yere kaçırmışlardır. Dillon’u kaçırmalarının amacı başkan’ a üç ülkeye savaş açmak için bir antlaşma imzalamasını yoksa kızını öldüreceklerini söylemektir. Dillon bu işi Ferjuson yardımıyla yapacaktır. Başkan’ la buluştuklarında her şeyi anlatır ve bir plan yapar önünde beş günlük bir zaman vardır. Öldürülmüş rolü üstlenecek ve kimlik değiştirerek İsraillerin başı Judas’ı öldürecektir. Bütün bu işler yanında Blake Johnson ona yardım edecektir. Hemen planını tatbike geçer. Üçüncü bölge morgundaki ölü taklidinde kuzenin Gold ile onun öldüğüne iyice inanmıştır. Judas adıyla tanınan Albay Don Cevy Dillon’un ölmediğini anlayana kadar Dillon birçok kişiden birçok bilgiyi öğrenmiştir. Bu bilgiler ışığında planlarını geliştiremeye başlalar. İsrailliler Mariede Brissac'ı deniz kenarında bir şatoda rehin tutuyorlardır. Şatoya kadar tekne ile yanaşacaklar, daha sonra tekneden inerek kimseye görünmeden şatoya gireceklerdir. Olaylar aynen dedikleri gibi işler ve şatonun burçlarının dibine varırlar. Burçta bekleyen nöbetçiyi Dillon dikkatini çeker ve Blake rehin alır. Şato hakkındaki bütün bilgileri ondan alırlar. Zorlada olsa Mariede Brissac’a ulaşırlar. Tekrar geldikleri tekneye binerek olay yerinden uzaklaşmak isterler. Surat teknesiyle Albay Levy’de peşlerine düşer. Fakat Albay Levy’ni teknesi daha önce yerleştirilen bomba sayesinde havaya uçar. Mariede Brissac kurtularak babasına kavuşur.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:15 #30
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası


KİTABIN ÖZETİ:
Batı düşüncesi ve kültürü, esas itibariyle bilgiyi elde etme biçimi olarak tanımlanan bilimsel yöntemden etkilenmektedir. Batıda 16. yüzyıldan itibaren hakim olan bilimsel düşünme biçimi pozitivizmdir. Batıda üç yüz yıla damgasını vuran ve mekanistik, kartezyen paradigma diye de adlandırılan bu düşünce fen bilimleri ile sosyal bilimleri derinden etkilemiş ve 20. yüzyılın ortalarına kadar egemen düşünme tarzı olmuştur.
Kitapta, yaşanan çağa hakim olan bilimsel bilgi edinme yönteminin ve düşünce modelinin (paradigma), çevre sorunlarından biyolojiye, modern fizikten gen mühendisliğine, teknolojiden eğlenceye kadar uzanan bir dizi alana etkisini ve tıp, psikoloji, iktisat, siyaset gibi bilimleri nasıl yönlendirdiği incelenmektedir. Bir başka ifadeyle kitabın ana temasını şu düşünce oluşturmaktadır: Bilgi elde etmede ve bilim yapmada kullanılan egemen bilimsel yöntem anlayışı tüm bilimleri ve bilimlerin aracılığıyla insan düşünce biçimini ve toplumsal yaşayışı hangi oranda ve nereye kadar etkilemektedir. Bu bağlamda iki temel bilimsel yöntem paradigması yazar tarafından tartışılmaktadır.
Birinci bölümde ağırlıklı olarak 16.-19.yüzyıl arası bilimleri ve yaşam biçimini etkileyen pozitif paradigma ve varsayımları ele alınmaktadır. Pozitif bilimsel paradigmayı oluşturan bilim adamları kronolojik olarak incelenmekte ve bilimlere etkisi açıklanmaktadır. Yazara göre klasik bilim olarak adlandırılacak bu dönemin önemli dört sacayağı Galileo, Bacon, Dekart ve Newton'dur.
Köklerini Galileo, Bacon ve Descartes'ten alan pozitif-mekanistik düşünce evrensel bir yöntem olarak Newton tarafından formüle edilmiştir. Newton; Bacon'cı gözleme ve deneye dayalı tümevarımsal bilgi yöntemiyle, Dekart'çı akla ve analize dayalı rasyonel tümden gelimci bilgi yöntemini birleştirmeyi başarmış ve tüm bilimlerde kullanılabilen ortak bir bilim anlayışı geliştirmiştir. Söz konusu bilim adamlarının oluşturdukları bilimsel yöntem, tüm bilimleri etkilemiş ve insan ve toplum yapısına ters mekanik bir dünya . Bahsi geçen bilim adamlarının ortak inançları bilginin ancak ölçülebilir, kesin, mutlak ve bölünebilir nesnelerin incelenmesi ve ölçülmesiyle elde edilebileceğidir. Bu varsayımlar bilimin konusunu sadece maddeyle sınırlamış, insanı ve toplumu mekanik bir bakışla araştırmak zorunda bırakmıştır.
Bilimin madde ve maddesel özellikler taşıyan insan ve toplum üzerinde çalışması beraberinde elektrikten, arabalara, ilaçlardan ilk uçaklara kadar katı teknolojiyi yapan pek çok buluşa yol açmıştır. Ancak mekanik düşünce bu olumlu gelişmelerin yanı sıra aynı zamanda insanı kendisinden, toplumdan ve doğadan uzaklaştıran sonucu da beraberinde getirmiştir. Eski zamanların kendiyle ve yaşadığı çevreyle barışık insani değerleri, yerini soyutlanmış, materyalistleşmiş bireysel değerlere bırakmıştır.
Kitabın ikinci bölümünde yazar özellikle izafiyet ve kuantum teorisindeki gelişmelere işaret etmektedir. Söz konusu gelişmeler pozitif bilimin madde üzerindeki varsayımlarının bile gerçekleştirilemedğini göstermektedir. Mekanistik düşünce yüzyıllar boyunca bütün bilim adamlarının en geçerli kılavuzu olmuştur. Ancak 20. yüzyılın başında atom altı incelemeler söz konusu metodun eksikliklerini gündeme getirmiştir. Newton'un maddeyle ilgili varsayımları; Bohr, Einstein, Heisenberg gibi meslektaşları tarafından yapılan inceleme ve deneylerde ret edilmiştir.
Mekanistik yasalar fizik alanında bile maddenin belli büyüklükte ve hızda olması halinde geçerli olmamaktadır. Eğer madde çok küçük (kuantum düzeyi) ve çok hızlı (ışık hızına yaklaştıkça) ise yer çekimi kanunları, zamanın ve mekanın mutlaklığı gibi bilinen tüm evrensel mekanik fizik yasaları geçerliliğini yitirmektedir. Dolayısıyla kendini bu ön kabullere dayandıran mekanistik düşünce de bu durumda işe yaramamaktadır.
Yazar, fizikte meydana gelen bu değişmelerden hareketle batıda yeni bir düşünce yönteminin doğduğunu ifade etmektedir. Algı ve değerlerde kökten bir değişime yol açan bu yöntem, sistem düşüncesi olarak ifade edilmektedir. Köklerini kuantum ve rölativite teorisinden alan yeni bilimsel düşünce yöntemi özellikle etkisini genetik ve nükleer teknolojide göstermektedir. Çok farklı adlarla adlandırılmakla beraber yeni bilimsel düşünce tüm dünyada hızla yayılmakta ve pozitivist bilimsel anlayış tarafından oluşturulan bilgi dağarcığımızı hızla değiştirmektedir.
Yazar yukarda ifade edildiği gibi tüm dünyadaki sosyal problemlerin temel nedenini mekanistik düşünme yönteminden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Problemlerin çözümünde kullanılan sınırlı mekanistik teşhis ve tedavi yöntemi, açlıktan kirliliğe, kentleşmeden enflasyona kadar hayatın her alanındaki sorunlara kaynaklık etmektedir. Oysa sistem düşüncesi olarak adlandırılan yeni düşünce yöntemi, sorunları algılamada ve çözmede insanlığa daha geniş imkanlar sunmaktadır. Bu doğrultuda, Batı da bilim alanından yaşam alanına doğru mekanistik düşünceden sistem düşüncesine geçiş yapılmaktadır.
Sonuç olarak yazarın kitaptaki ana fikri şu cümlelerle ifade edilebilir: Günümüzün problemlerini çözmek için yeni bir bilimsel anlayışın tasarımı gerekmektedir. Bu yeni tasarım hayat, zihin, bilinç ve evrim sistemleri görüşünün ortaya çıkmasını, bütüncül yaklaşımın benimsenmesini; psikoloji ve psiko-terapiye batılı ve doğulu yaklaşımların bütünleştirilmesini, ekonomi ve teknoloji için yeni bir kavramsal çatıyı ve nihayet toplumsal ve siyasal yapılarımızda derin değişimlere yol açacak ekolojik ve duyarlı bir perspektifi içermektedir.

Bu yeni anlayış, gelişmekte olan sistemler düşüncesinde vücut bulmaktadır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:16 #31
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bay Sommer'in Öyküsü


KİTABIN ÖZETİ
Hikayeyi kahramanımızın dilinden dinliyoruz. Kahramanımız küçük bir çocuk. Bir gölün çevresinde sıralanmış bir sıra köyün birinde Unternsee'de, annesi, babası, ağabeyi ve kız kardeşi ile birlikte yaşamaktadır. Okula gitmekte, bütün boş zamanını ise ağaç tepesinde geçirmektedir. Ağaç tepesinde olmak onun için uçmak kadar güzeldir. Ağaç tepesindeyken onu rahatsız eden her şeyden uzaktadır. Ne annesinin rahat bozan ne de ağabeyinin görev yükleyen sesini duymaktadır oradayken. Ağaç tepesinde ders çalışmakta, yemek yemektedir. Bir ağaç evi yapmış, yaşlanınca bile ağaç tepelerinden vazgeçmeyeceğini düşünmektedir.
Kahramanımızın asıl anlatmak istediği köylerinde yaşayan ilginç bir ihtiyar, Bay Sommers. Onu Bay Sommers diye tanıyor herkes. İlk adını, mesleğini yada nereden geldiğini kimse bilmiyor. Yine de gölü çevreleyen köylerde sorsanız tüm gününü yürüyerek geçiren Bay Sommers'ı tanımayan yoktur. Bayan Sommers bütün haftasını bezden bebekler yaparak geçirmektedir. Hazırladığı bebekleri her Cumartesi bir kutu içerisinde postahaneye götürmekte, dönüşte de evin bir haftalık alışverişini yapmaktadır. Bay Sommers ise sürekli yürümektedir. Elinde boyundan uzun bir değnek, sırtında, içinde bir dilim yağlı ekmek ve yağmurlu havalarda giyilmek üzere uzun bir muşamba bulunan bir sırt çantası, hava aydınlanmadan evden çıkıp kar kış demeden hiç durmadan yürüyüp akşam hava karardıktan sonra eve dönmektedir. Dinlendiğini, harhangi bir yerde durup bir şey incelediğini her hangi birine selam verdiğini gören yoktur. Tam bir cümle söylediğini duyan bile olmamıştır.
Bir Pazar günü kahramanımız babasıyla atyarışı izlemekten dönmektedir. Babası hiç at yarışı oynamamasına rağmen çok büyük bir at yarışı meraklısıdır. Yarışları takip eder, her yılın şampiyonlarını ezbere sayabilmektedir. Yarış sonrası arabayla eve dönerken korkunç bir fırtınaya yakalanırlar. Önce kara bulutlar gökyüzünü kaplar. Daha sonra iri iri taneler düşmeye başlar. Yağmur öylesine artar ki yol bir anda su içinde kalır. Silecekler yağmurun hızına yetişememektedir. Derken yağmur doluya çevirir. Yer gök binlerce buz tanesiyle dolmuştur. Arabayı durdurup korku içinde dolunun dinmesini beklerler ve biraz sonra fırtına etkisini kaybeder ve tekrar yola devam ederler. Kahramanımız yolun ilerisinde bir karaltı görür. Biraz yaklaştıklarında bu karaltının elinde sopasıyla yürümekte olan Bay Sommers olduğunu görürler. Üzerinde muşambası olmasına rağmen sırılsıklam olmuş fakat her zamanki hızıyla yürümektedir. Arabayla yaklaşıp Bay Sommers'i evine bırakmayı önerirler ama Bay Sommers hiç istifini bozmaz. Israr ederler ve hiç beklemedikleri bir şey olur, Bay Sommers durur, onlara döner ve " E beni rahat bıraksanıza artık" der ve tekrar yola koyulur. Arabayla oradan uzaklaşırken kahramanımız arka pencereden Bay Sommers'a bakar. Onun koca koca açılmış gözlerle, çenesinden sular akarak yürürkenki yüz ifadesini bir daha unutamayacaktır.
O ağaç tepelerinde dolaşan çocuk artık büyümektedir. Bisiklete binmeyi öğrenmiştir, kendisi için çok büyük olmasına rağmen, annesinin olan bisikletini kulanarak bitişik köye piyano derslerine gitmektedir. Piyano öğretmeni yaşlı, bekar bir bayandır ve çok sert bir öğretmendir. Bir gün elinde olmayan sebeplerle derse geç kalır. Öğretmeni onu dinlemeden azarlamaya başlar. Derste iyi geçmez, bir türlü parçayı öğretmeninin istediği gibi çalamaz ve sonuçta iyice sinirlenen öğretmeni onu dersten kovar. İyice üzülen kahramanımız hayatın adaletsizliğine isyan eder ve intihar etmeye karar verir. Tabi ki aklına gelen tek yol yüksek bir ağacın tepesinden kendini boşluğa bırakmaktır. Bölgedeki en yüksek ağaca gider. Uygun bir dala çıkar ve yavaş yavaş dalın ucuna doğru ilerlemeye başlar. Bir yandan da kendi cenazesini hayal etmektedir. Bütün köy mezarı başında toplanacak ve ona yaptıkları adaletsizliklerden ötürü pişmanlıklarını dile getireceklerdir. Dalın ucuna gelip tam kendini boşluğa bırakacakken aşağıdaki açıklığa birisinin geldiğini fark eder. Gelen Bay Sommers'dir. Önce ağacın etrafını turlayan Bay Sommers etrafta kimsenin olmadığından emin olunca sırt çantasından ekmeğini çıkarır ve yer. Daha sonra ağacın kökleri arasında yere uzanır ve tüyler ürperten bir sesle inler. Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar, sırt çantasını kaptığı gibi yürümeye devam eder.
Aradan beş yıl geçmiştir. Köy televizyonla tanışmış ancak henüz her eve girmemiştir. Bayan Sommers ölmüş, Bay Sommers'ta yakındaki bir çatı katına taşınmış, yürüyüşlerine devam etmektedir. Artık köy halkı Bay Sommers'in haline alışmıştır. Bir akşam kahramanımız arkadaşının evinde televizyon seyrettikten sonra bisikletle hızla eve dönmektedir. Süratle ilerlerken birden bisiklet zincir atar, onu tamir ettikten sonra göl kıyısındaki çalılarda elini temizlerken gölün kıyısında birinin dikilmekte olduğunu görür. Bay Sommers beline kadar suya girmiş karşı kıyıya bakmaktadır. Kahramanımız önce ne olduğunu anlamaz. Bay Sommers'ın gölde bir şey aradığını düşünür. Derken Bay Sommers azimle derin sulara doğru yürümeye başlar. Su yavaş yavaş yükselir ve Bay Sommers suların içinde kaybolur. Kahramanımız öylece olanları izlemektedir, bırakın koşup yardım çağırmayı, olduğu yerden kıpırdıyamaz. Aklında sadece o fırtınalı günde Bay Sommers'ın yüzünde gördüğü acı dolu ifade ile ağacın tepesinde kendisini boşluğa bırakmak üzereyken duyduğu tüyler ürperten inleme vardır. Hiç bir şey olmamış gibi eve geri döner. Kimseye birşey söylemez. Bay Sommers'in yokluğunu önce ev sahibi hisseder kira geçikince. Köy halkı bir süre konuşur Bay Sommers'a neler olduğunu ve ilk defa onun ilk ismini öğrenirler gazetelerdeki kayıp ilanından. Bay Sommers'dan bir daha haber alınamaz. Nereden geldiğini bilmedikleri yaşlı adamın nereye gittiğini de hiç bir zaman öğrenemeyeceklerdir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:16 #32
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bedel


KİTABIN ÖZETİ :

Her şey zeki ve çalışkan bir üniversite öğrencisinin, satmakla zorunlu olduğu uyuşturucuların bir kısmını kendine ayırdığının fark edilmesi üzerine, patronlar tarafından feci bir şekilde öldürülmesiyle başlar. Böylece zekilik ve çalışkanlıktan daha da önemli olanın karanlık güce bağlılık olduğu, herkese anlatılmış olur.

Dr.Isaac mesleğinde iddialı bir kimyagerdir. Profesör vermiş olduğu bir konferansta, uyuşturucu ticaretiyle uğraşan ve aynı zamanda psikopat bir katil olan Jimmy Pilgrim’in üzerindeki dikkatini daha da fazla arttırmıştır.

Bu sıralarda, çok uzaklarda giderek yaygınlaşan ve gençleri zehirleyen maddelere karşı savaş açmış olan devlet yetkilileri, çok gizli bir federal teşkilat kurması için Tom Fogarty’e görev vermiştir. Tom Fogarty’e ise federal merkezinden olmayan ve daha evvel kesinlikle işinde açık vermeyen 5 federal ajanı kendi evinde toplayarak onlara görevleri konusunda bilgileri verir. Uyuşturucu şebekesinin başı Locotta ismindeki yer altı patronudur. Locotta’ya bağlı üç büyük patron ve bunlardan en acımasızı olan Pilgrim’in ise sadece kendisine bağlı dokuz adamı mevcuttur.

Pilgrim’in Dr.Isaac’ı kendisi için çalışmasına ikna etmesi fazla zor olmamıştır. Pilgrim, Dr.Isaac’a üniversitede aldığı paranın on kat fazlasını ve istediği bileşeni yapması halinde ise ona büyük bir ikramiye vereceğini, profesörün çalışmalarını destekleyeceğini ve rahat bir çalışma ortamı sağlayacağı garantisini verir. Dr. Isaac bunu fazla zorlanmadan kabul eder. Çünkü çok karlı bir iştir. Bütün bunların karşılığında Pilgrim ise profesörden uyuşturucu maddeler ile aynı özelliği taşımayan fakat, daha da fazla etkisi bulunan bir madde üretmesini istemektedir.

Federal ajanlar ise Pilgrim grubundan başlamayı uygun görürler ve dolayısıyla ilk, Pilgrim’in satıcılarından en aptal olanı üzerinde yoğunlaşacaklardır. Bylighter ismindeki satıcı- diğer adı Gıcırtı - ile temasa geçerler. Fakat umulmadık bazı aksilikler sonucunda Pilgrim’in sağ kolu olan aynı zamanda soğukkanlı ve acımasız katil Raynee’nin kurnazlığı sayesinde 2 federal ajan feci bir şekilde öldürülür.

Federal ajanlar, girmiş oldukları işin ciddiyetini ve iki arkadaşlarının öldürülmesi ile daha fazla çalışmaları ve dikkatli olmalarının gerektiğini anlamışlardır. Gıcırtı’nın bir yargıcın evini soyarken yakalanması , olayın mahkeme salonuna taşınması demektir. Fakat patronlar buna hiçte niyetleri olmadığından rüşvet vererek ve tanınmış olan, en iyi avukatı tutarak Gıcırtı ’yı bu durumdan kurtarırlar. Bu onlar için iyi olmuştur, fakat Gıcırtı ismindeki bu satıcının söyledikleri ve daha da fazla dikkatsizce davranışı patronlarının sonunu getirecektir.

Uyuşturucu timi yavaş yavaş patronlara ulaşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda ölümler birbirini izlemektedir. Bu sırada profesörün yaptığı A-17 ismindeki uyuşturucu oldukça yaygınlaşmış ve yeni bir uyuşturucu yapılmıştır. Gerekli veya gereksiz bir sürü takip ve ölümün ardından patronlar Pilgrim, Raynee ve Locotta yakalanarak, adalete teslim edilir.

Kısa zaman sonra, Locotta ve Pilgrim büyük patronun tutmuş olduğu avukat ve verilen çok büyük rüşvet sayesinde beraat ettirilir. Patron, onlara eski bölgelerine geri dönmelerini ve işleri tekrar yoluna sokmaları emrini verir. Uyuşturucu ajanları ne olacağını bildiklerinden, olaylara kayıtsız kalırlar. Bir süre sonra Locotta ve Pilgrim bir arazide ölü olarak bulunur.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:17 #33
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bellek Güçlendirme Teknikleri


KİTABIN ÖZETİ :

Bu kitabın amacı; belleğimizi daha etkili kullanma yollarını içeren bir alıştırma programı sunmaktır. Belleğimiz aslında pekala yapabileceği şeyleri aslında yapmıyorsa bunun tek nedeni bizim beynimizi işini yapması için serbest bırakmamızdır.

Kimsenin dalgınlıktan yada unutkanlıktan yakınması gerekmez. Bu kitabı yada bir benzerini okuduğumuz zaman yanılmaz bir hafızaya sahip olacağımız iddia edilmemekte ancak ne kadar çok çaba gösterirsek belleğimizin de o kadar kuvvetli olacağı vurgulanmaktadır.

Beyin, biz farkında olsakta olmasakta deneyimlerimizi saklayan geniş bir depo gibidir. Bununla beraber kendi gereksinimlerimiz ve anımsamak istediğimiz detayların bu gereksinimlerimizi karşılayıp karşılamayacağına karar vermek ve bu doğrultuda düşünmek hatırlama kapasitemizi genişletmemizi sağlar.

Dikkatimizi bir hedefe yönelterek belleğimizi bizim için en önemli, en acil, ve en verimli şeyler üzerinde odaklayabiliriz. Hatırlamak istediğimiz şeylere öncelik sırasında üst yerlerde tutar daha az önemli şeyleri belleğimizin daha alt taraflarına gönderebiliriz.

İçinde yaşadığımız dünyaya daha fazla dikkat göstererek bütün duyularımızı aynı anda seferber edebilir; fikirleri, sayıları, yüzleri, isimleri vb. hatırlamamıza yardımcı olacak daha fazla ipucu toplayabiliriz. Sürekli çalışan bir beyin uyuşuk bir beyinden daha iyi anımsar.

Konunun ana fikrini veren ipucu sözcükleri hem bir konuşmayı dinlerken hem de konuşma yaparken kullanacağımız çok yararlı araçlardır. Bunlar birer kanca gibi konunun çeşitli bölümlerini birbirine bağlayıp bir arada tutarak bu bölümlerin bir bütün halinde odaklanmasını sağlarlar.

Yapacağımız bir konuşmayı hafızamıza yerleştirmeye çalışırken aralıklı tekrar yöntemini kullanmak sözleri ve anlamlarını ezberlememizi kolaylaştırır. Konuşmayı ister bütün halinde ister parça parça ezberleyelim aralıklı tekrar yöntemiyle çok daha iyi sonuç alırız. Konuşmayı yüksek sesle kendi kendimize tekrarlamak ve sesli prova yapmak konuşma metnin belleğimize daha iyi oturmasını sağlar.

Okuduğumuzu anımsamamız ne kadar okuduğumuzdan çok nasıl okuduğumuza bağlıdır. Ne kadar etkin bir şekilde okursak ve beynimize ne kadar alıştırma yaptırırsak beynimiz de elbette o kadar iyi çalışacaktır. Göz gezdirme, tarama ve ön okuma hem yüzeysel bilgi edinmek için okuma, hem de derinliğine kavramak için okuma becerimizi yükseltir. Derinliğine anlamak için okuma ilgi, dikkat ve tekrar gerektirdiği gibi ipucu sözcüklerini not etmemizi yada en azından kenar notları almamızı gerektirir.

Görselleştirmeyi ve çağrışım ilkesini kullandığımızda adları ve yüzleri daha kolay anımsarız. Bu araçları anahtar sözcük alfabesiyle birlikte kullandığımız zaman yanılmaz bir sayı hafızasına sahip olabiliriz.

Belleğin geliştirilmesi için kullanılabilecek bir çok yöntem vardır. Bu sistemlerin nasıl çalıştığını anladığımız zaman bizde kendimize daha uygun kendi yöntemimizi geliştirebiliriz.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 09-10-11, 22:18 #34
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Ben Ölüme Giderken


KİTABIN ÖZETİ
As I Lay Dying adlı romanda yazar birey ve aile arasındaki ilişkinin sorunlarla dolu bir ilişki olduğunu vurgularken bu sorunlara çözüm bulma gibi bir girişimde bulunmaz. Romanda, geleneksel aile kurumunda bulunan ortak hedeflere yönelme, anlayış ve iyi niyet gibi kavramların yerini bireyler arasında iç çekişmelerin yaşandığı parçalanmış bir aile imajı alır. Böylesine olumsuz bir aile yapısı içinde yer alan bireyin kendi özgürlük kimliğini gerçekleştirmesi oldukça zordur.
Romanda Bundren ailesinin grotesque yolculuğu trajik bir mizahla anlatılır. Anse, eşi Addie'ye ölümünden sonra onu Jefferson'a defnetme sözü vermiştir. Addie'nin ölümü üzerine Bundren ailesi -Anse, Darl, Jewel, Dewey Dell and Vardaman -bu sözü yerine getirmek üzere Jefferson'a doğru yola koyulur. Romanın ana olay örgüsünü teşkil eden yolculuk süreci gerek bireysel gerekse ailenin tümü açısından tam bir hüsrandır. Maceralarla dolu yolculuk sırasında ailenin her üyesi kendi davranışlarıyla hakettiği kötü bir veya birkaç olay yaşar. Uzun ve maceralı bir yolculuğun sonunda Bundren ailesi Jefferson'a varır ve orada cenazeyi defneder.
Romanda tasvir edilen anne karakteri geleneksel çizgiden oldukça uzaktır. Addie, çocuklarıyla ilgilenmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak gibi anneliğin gerektirdiği temel davranışlardan yoksun, bencil bir kadındır. Başkalarına istediği şeyleri yaptırmayı, onların kendi üstün kişiliğini kabul etmesini bekler. Bu bencil dürtü bazen onun çocuklarına ve öğrencilerine karşı şiddete başvurmasına da neden olur. Aile reisi konumunda bulunan Anse elinden hiçbir iş gelmeyen tembel bir insandır. Bir eylem adamı olmaktan çok hayatını klişe sözlerle hiç bir şey yapmadan geçiren bir kişidir. Çevresinde meydana gelen olayları gerçekçi bir biçimde değerlendirme yeteneğinden yoksun bir kişi olan Anse, ne iyi bir aile reisi olabilmiş ne de ailenin diğer üyelerini doğru olarak anlayabilmiş bir insandır. Karısı Addie gibi o da bencil bir insandır; salt kendisini düşünen birisi olduğunu en açık şekilde gösteren olay eşi henüz gömülmeden kendisine yeni bir eş bulmasıdır.
Ailedeki çocuklar arasında derin anlaşmazlık ve çekişmeler yaşanır. Jewel dışa dönük ve hareketli bir gençtir. Annesini en çok seven ve onun tarafından en çok sevilen odur. Bundren ailesi fertleri arasında, yalnızlık ve yabancılaşma duygusunu en yoğun yaşayan kişi Darl'dır. Darl, Addie'nin kendisini sevmediğini ve ona ilgi göstermediğini çok iyi bilir. Bu nedenle o da annesini ve onun gözdesi olan Jewel'i pek sevmez. Darl sadece kimlik bunalımı yaşayan bir kişi değil, aynı zamanda dünyadaki varlığından da tam olarak emin olmayan bir kişidir. Ailenin en ince ve derin düşünebilen üyesi olan Darl'ın gizemli bir gücü vardır. Zaman zaman kendini aşarak başka birinin kişiliğine uzanır; o kişinin ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamak gibi bir yeteneği vardır. Ancak romanın sonunda Darl bu üstün yeteneği nedeniyle ailenin diğer fertlerinin isteğiyle akıl hastanesine gönderilir.
Tıpkı Darl gibi Dewey Dell de kendisini bir hiç olarak görür, çünkü o da yoğun bir yalnızlık duygusu yaşar. Uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan Dewey Dell en yakın kasabadaki bir eczaneden hap alarak düşük yapmak istemektedir. Ancak, ne tuhaftır ki, bu hapları ararken bir eczacı tarafından ikinci kez tecavüze uğrar. Ailenin en küçük ferdi, Vardaman, hayal dünyasında yaşayan, aklı dengesi yerinde olmayan, yarım-akıllı bir çocuktur. Vardaman'ın yaşantısına yön veren algıları gerçek dünyadan öylesine kopuktur ki, çoğu zaman söylediği şeyler anlamsız kelime gruplarından başka bir şey değildir. Zaman zaman "Annem bir balıktır", "Jewel'in annesi bir attır" gibi mantıksız sözler sarfettiği duyulur. Cash aile fertleri içinde yapım işlerinde en usta olanıdır. Addie'nin tabutunu yapan Cash, yolculuk boyunca ailenin karşılaştığı fiziksel engel ve sorunları aşmada Jewel ile birlikte en büyük katkıyı sağlayan kişidir.
Romanda birçok "grotesque" sahne yer alır: Ailece nehri geçerlerken Cash'in bacağı kırılır. Daha sonra bacağına çimento ile sargı yapılır ve bu da bacağının enfeksiyon kapmasına neden olur. Yolculuk uzadıkça, etrafa kötü kokular yayan cesedin çevresinde sinekler toplanmaya ve uçuşmaya başlar. Bu duruma daha fazla dayanamayan Darl ahırı ateşe vererek kokmakta olan cesetten bir an önce kurtulmaya çalışır. Annesinin ölümünü tam olarak kabul etmeyen Vardaman matkapla tabutta delikler açarak annesinin hava almasını sağlamak ister. Bunu yaparken de farkında olmadan annesinin yüzünde delikler açılmasına neden olur.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:42 #35
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bencil (when The Lion Feeds)


KİTABIN ÖZETİ :

Kitap, Güney Afrika’nın sömürge haline getirilme dönemindeki göçmen halkının yaşamış olduğu maceracı ruhu yansıtmaktadır. Kitapta öne çıkan karakterler Sean, kardeşi Gary, baba Waite Courtney, anne Ada, kız arkadaşı Anna (daha sonra Gary’nin eşi olacak) uşak Mbejane (Zulu kabile reisinin oğlu), Dufford Charlleywood (Duff), Haradsky (maden şirketi sahibi), Candy Rautenbuch (otel ve restoran işletmecisi), Katrina Paulas (Sean’ın eşi) ve Jan Paulas’tır (Hollanda göçmeni fil avcısı).

Eser üç bölümden oluşmaktadır: Birincisi Natal, ikincisi Witwatersland, üçüncüsü ise: Issız topraklar, adı altındadır.

Kitabın birinci bölümünde Sean’ın Port Natal’daki çiftlik evi, ailesi, çocukluk ve gençlik evresini anlatılmaktadır. Sean, çocukluk devresinde kardeşi Gary tarafından bir av kazası neticesinde sakat bırakılmıştır. Sean, buna sığınarak ve Gary’nin vicdan azabından yararlanarak onu kullanmış ve bunun neticesinde bencil, tembel ve kıskanç bir yapıya bürünmüştür. Bu sırada yerli halkın elinden topraklarının ve hayvanlarının alınması üzerine bir savaş çıkmış, Sean babasını kaybetmiş ve Zuluların eline düşmüştür. Burada bir süre esir kalan gençten ailesi ümit kesmiş ve kendisinin savaşta öldüğünü düşünmeye başlamıştır. Esaretten uşağının yardımı ile kurtulan Sean sonunda geri dönmüş, fakat sevdiği Anna‘nın Gary’le evlendiğini öğrenince çiftlikten uzaklaşmıştır.

İkincisi bölümde ise Candy’nin yolu Witwatersland’a (maden kasabası) düşer, burada Duff’la tanışır. Beraber altın işine girişerek şanslarının yaver gitmesi neticesinde zengin olurlar. Fakat daha sonra almış oldukları maden topraklarının sanayileşmiş büyük şirketler tarafından ele geçirilmeye çalışılması tehlikesine karşı topraklarını korumak zorunda kalırlar. İyi dostlukları, uşaklarının bağlılığı ve çok zengin olmaları neticesinde bu durumdan kurtulurlar; fakat bir süre sonra Haradsky’le şirketlerini birleştirmeleri sonunda iflas ederler.

Kitabın üçüncü bölümünde ise çiftin Güney Afrika’nın iç kesimlerindeki ormanlarda yeniden zengin olma umudu ile fildişi avcılığı yapmaları, burada Duff’ın bir köpek tarafında ısılarak kuduz olması ve tecrit edilerek (ormanda zincirlenerek) kuduzdan ölmesi anlatılmaktadır. Daha sonra Sean, arkadaşı Duff’ın payını gömdükten sonra bir Hollandalı aile ile tanışır ve bu ailenin kızları olan Katrina’ya aşık olur. Fakat bu sırada ortaya çıkan bir sel felaketi, Katrina’yı tehlikeye düşürür. Onu kaybetme korkusuna kapılan Sean, sevgisinin gücü ile genç kızı bu tehlikeden kurtarır ve sonunda evlenerek Witwaterland’a dönerler. Burada çocuk sahibi olurlar, fakat Sean’ın oradaki eski dostluklarına kızan Katrina’nın kıskançlığı neticesinde intihar etmesi ile hikaye son bulur.

Kitaptan alınması gereken derslerin en başında, çalışmanın, azmin ve dostluk bağlarının ne çeşit tehlikeler karşısında dayanabildiği gelmektedir. Bunun yanında kıskançlığın ve bencil duyguların getirdiği felaketin altı çizilmektedir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:43 #36
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bende Yazdım (1 nci Cilt)


KİTABIN ÖZETİ :

Bu kitapta Atatürk'ün silah arkadaşlarından olan Türkiye'nin Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın Birinci Dünya Harbi öncesi Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi durumu, yaşanan önemli olaylar ve mütarekenin ilk hazırlık çalışmalarıyla ilgili tespit ve yorumları yer almaktadır. Celal Bayar'ın kendisi İttihat ve Terakki Cemiyetinin içinde bulunan bir kişi olarak aynı zamanda bu cemiyetinin durumu ve yapısı hakkında da bilgiler sunulmuştur.

1 nci cilt 11 bölümden oluşmaktadır:

1. Bölüm :

Birinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde yaşananlar anlatılıyor. Müttefikimiz olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Bulgaristan mağlup, Almanya ise bitkin bir durumdaydı. Bulgarların mütareke teklifi diğer müttefikleriyle beraber Osmanlı kabinesini de sıkıntıya sokmuştur. Burada üzerind edurulan konular arasında, Talat Paşa kabinesindeki fikir ayrılıkları ve kabinenin istifası, Sultan Vahdettin’in olumsuz ve güven vermeyen kişiliği, ayrıca son Suriye ve Filistin muharebelerinde o sırada ordu komutanı olan Mustafa Kemal Paşa'nın oynadığı müsbet rol bulunmaktadır.

2. Bölüm :

Harbin son günlerinde Padişah Mehmet Reşat vefat etmiştir. Yeni Padişah Vahdettin'in tahta çıkışı ve yemini Talat Paşa kabinesinin istifasıyla yeni kurulan İzzet Paşa kabinesinin göreve başlaması ile ilgili olaylar kitabın bu bölümde yer almaktadır. Mustafa Kemal Paşa'nın siyasi görüşleri ve yeni kabinenin kurulmasındaki rolü özellikle vurgulanmakta. (Mustafa Kemal Paşa savaşın kaybedilmiş olduğundan hareketle acilen yeni bir kabine kurulmasını ve durumun daha da kötüye gitmesine mani olmak için gerekirse müttefiklerden ayrı hareket etmek gerektiğini bildiriyor). İzzet Paşa kabinesinin ilk icraat olarak Wilson prensiplerinden hareketle her millete kendi bağımsızlık hakkını vermek gerektiği, bu meyanda hilafet ve saltanat makamına bağlı kalmak şartıyla Arap vilayetleri meselesinin de halledileceği şeklinde özetlenebilecek bir beyanatı söz konusudur. Araplarla ilgili olarak Cihan Harbi’nin başlangıcında şeyhülislam fetvalarıyla ilan edilen cihadı mukaddese rağmen Arapların İngilizlerle işbirliği yapmaları Sir Ronald Storus adındaki doğu kültürleri araştırmacısının hatıratından örneklerle anlatılıyor.

3. Bölüm :

İstanbul ve İzmir'deki durum Türk tebaadaki hüzün, Rum tebaadaki sevinç hali, mütareke ve barış teşebbüsleri anlatılıyor. Ayrıca mütareke (ateşkes) antlaşmasıyla ilgili olarak Osmanlı kabinesinin ve İngilizlerin teklifleri maddeler halinde sıralanıyor.

Osmanlı hükümeti memleketin hiçbir noktasına yabancı askeri kuvvet çıkarılmayacağı şartını ileri sürerken İngiliz tarafı bütün önemli noktaların işgali ve haberleşmenin kendi kontrollerine bırakılmasını, deniz, kara ve demiryollarının İtilaf Devletleri’nin kontrolüne verilmesi şartlarını öne sürmüşlerdir. Osmanlı Hükümeti sekiz maddelik, İngiliz tarafı yirmibeş maddelik bir mütareke öne sürmüştür.

4. Bölüm :

Meclisi Mebusan’da mütareke ile ilgili müzakerelerin tutanakların tamamı sadeleştirilerek aktarılmış, Osmanlı tarafını Rauf Bey başkanlığındaki heyet, İtilaf Devletlerini de Amiral Galthorpe temsil etmektedir. Bu görüşmelerde, İtilaf Devletlerinin şartlarıyla Osmanlı Hükümetinin şartları uyuşturulmaya çalışılmıştır (ilk dört oturumdan sonra). Yirmibeş maddeden dokuzu Osmanlı Hükümeti’nce kabul edilmiş, yedisi tadilat şartıyla, beşi kısmen kabul edilmiştir. Üç madde hakkında izahat istenmiş, on madde (Toros tünellerinin müttefikler tarafından işgali) reddedilmiştir. Daha sonra beşinci oturumda mütarekenin son olarak müzakeresi yapılmış ve Mütareke İngilizlerin istediği şekilde kabul edilmiştir.

5. Bölüm :

Burada İlk olarak Mondros Mütarekesi'nin kesinleşen metnine yer veriliyor. Mütarekenin Osmanlı İmparatorluğu aleyhine çok ağır şartlar taşımasına ve İngilizlerin istediği gibi şekillenmesine rağmen İngilizlerin yine de Mütareke Hükümlerini bozdukları, özellikle Musul'un işgalinde keyfi davrandıkları mütalâası göze çarpıyor. Yine bu bölümde Mustafa Kemal Paşa’nın mütareke hakkındaki görüşleri yer alıyor. Mustafa Kemal Paşa, mütareke şartlarının çok ağır ve haksız olduğundan bahisle Genelkurmay Yüksek Başkanlığı'nın çalışmalarına ayak uyduramama durumunda töhmet altında kalacağını, gerekirse kumandayı hemen teslim edebileceğini İzzet Paşa'ya bildirmiştir.

6. Bölüm :

Kitap burada, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin son toplantısına ve Talat Paşa'nın harbe giriş sebeplerini izah eden nutkuna yer veriyor. Talat Paşa özetle, öteden beri büyük bir Avrupa devleti ile anlaşmak durumunda olduğumuzu, İngiliz ve Fransızların buna yanaşmadıklarından dolayı istekli olan Almanya ile ittifak kurulduğunu ve müteakiben Almanya ile Rusya arasında harp başladığı için bizim de harbe girmek zorunda kaldığımızı dile getiriyor. Öte yandan, Mustafa Kemal Paşa'nın harbe girilmemesi gerektiği yolunda fikirleri ihtiva eden mektuplarına yer veriliyor. Mustafa Kemal Paşa Almanlar ve Almanlarla beraber bulunanların mağlup olacağından emindi. Bu yüzden harbe girmeye karşıydı.

Yine İttihat ve Terakki'nin Tecettüt Partisi adı altında faaliyetlerine devam kararı aldığı zikrediliyor. Son olarak da İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden ve Osmanlı İmparatorluğu’nu harbe sokan Talat, Cemal ve Enver Paşalar ile diğerlerinin yurt dışına çıktıkları anlatılıyor.

7. Bölüm :

Bu kısımda, İttihat ve Terakki Cemiyeti' nin kuruluşundan ve gayesinden bahsediliyor. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti 1906'da kurulmuştur. Türkiye'deki teşkilatı gizli bir ihtilal komitesi şeklinde olup, Avrupa'da bulunan İttihatçılar'ın kimliği belli olarak çalışılmıştır. Cemiyet 2 nci Abdülhamit'in istibdadına son vermek, 1876 Kanuni Esasisinin yeniden yürürlüğe konmasını sağlamak ve bu vesileyle milli iradeyi temsil eden Osmanlı Meclisi Mebusanının açılmasını sağlamak amacındaydı.

6 Haziran 1908'de Reval (Estonya) şehrinde, İngiltere Kralı ile Rus Çarı arasında bir mülakat oldu. Bu Rumeli’deki Türk tebaayı, Rumeli'nin elden gideceği şeklinde heyecana sevketti ve yer yer kıpırdanmalar başladı. Bunun üzerine İttihat ve Terakki genişleme kararı aldı ve İhtilal hareketini hızlandırdı. Müteakiben 22 Temmuz 1908' de cemiyetin Manastır'daki merkezinden Padişah'a telgraf çekilmiş ve cemiyet açık faaliyetlerine başlamıştır. Sonuç olarak 23 Temmuz 1908'de Kanuni Esasi yeniden yürürlüğe girmiştir.

8. Bölüm :

Burada Meşrutiyet'e karşı bir ayaklanma olan 31 Mart Vakası anlatılıyor. 31 Mart ayaklanmasını başlatanlar "Şeriat isteriz, padişahım çok yaşa" diye bağırarak taraftar toplamışlar ve Meclisi Mebusan'a baskı yapmak istemişlerdir. Asilere isteklerinin kabul edildiği bildirilmek suretiyle isyan durdurulmuştur.

9. Bölüm :

Bu bölümde 31 Mart isyanının çeşitli yansımalarından ve alınan tedbirlerden bahsediliyor. Özellikle doğuda, Erzurum ve Erzincan'da olaylar çıkmış ve isyancılar "şeriat isteriz" diye ortalığı birbirine katmışlardır. Ancak bu isyanların da bastırıldığı görülüyor. Yine isyanı teşvik eden Derviş Vahdeti'den ve Volkan gazetesinden bahsediliyor. Volkan gazetesi ‘İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'nin yayın organıydı. Bu cemiyete Abdülhamit'in hafiyeleri ve Şehzade Vahdettin Efendi de kaydolmuşlardı. Bu bölümde ayrıca yine Osmanlı Birliği Heyeti adıyla oluşturulan ve uzlaşma zemini bulmak isteyen parti, cemiyet ve gazetecilerin toplandığı bir oluşum hakkında bilgi veriliyor.

10. Bölüm :

Avrupa'daki aydın Türklerin çalışmaları anlatılıyor. Bunlardan Prens Sabahattin Bey'den ve onun Adem-i Merkeziyetçilik fikrinden bahsediliyor. Devletteki merkeziyetçilik sistemi şahsi teşebbüsü engellediği için ilerlemeye mani oluyordu. Prens Sabahattin fikirlerini bu çerçevede geliştirmiş ve yaymaya çalışmıştır. Bu fikirlere muhalif olan Ahmet Rıza Bey ise, Merkeziyetçilik fikrini savunmuş, Adem-i Merkeziyetçiliğin İmparatorluğu parçalanmaya götüreceğini savunmuştur.

11. Bölüm :

Osmanlı basınının önemli dergi ve gazetelerinden ve sahiplerinden bahsediliyor. Hüseyin Cahit - Tevfik Fikret arasındaki çekişmeye yer veriliyor.

Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa, Gazi Ethem Paşa, Ahmet Rıza Bey gibi şahsiyetlerin meşrutiyet idaresinin hürriyet ortamını istismar eden Volkan Gazetesi ve diğer matbuatın kontrol altına alınması yolundaki çabalarına yer verilmiş. Bunlara rağmen, Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinin aczi ve zaafı, 31 Mart Vakası’nın patlak vermesine yol açmıştır; ancak Mustafa Kemal'in bizzat adının verdiği ve kumandanı Mahmut Şevket Paşa olan Hareket Ordusu isyanı bastırmıştır.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:44 #37
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bende Yazdım (2 nci Cilt)


KİTABIN ÖZETİ :

Celal Bayar’ın “Ben de Yazdım” kitabı, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında, 31 Mart 1909 irtica hareketleriyle başlayan ve memleketi felakete götüren iç didişmelerin çok yoğun olarak yaşandığı bir dönemde vuku bulan olayları günümüze nakleden çok önemli bir eserdir.

Yazar bu eserinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında gerçekleşen bazı vakaların bugün içinde bulunduğumuz durumla karşılaştırmasının yapılmasının biz yeni nesillere faydalı olacağına inancını belirtmektedir.

31 Mart 1909 tarihindeki olayda önderimiz Mustafa Kemal Atatürk Kurmay Başkanı Kolağasıydı. Bu irticai ve kanlı askeri ihtilalden meşrutiyet dönemi çok büyük zararlar görmüş 1 nci Mebusan Meclisi II. Abdulhamid’in vasıtasıyla kapatılmıştır.

Bu durum Selanik’te bulunan Hareket Ordusunu aktive etmiştir. Bu ordu, Meşrutiyet Hükümetini hiçbir kuvvetin sarsamayacağını göstermek, Kanun-i Esâsinin üstünde hiçbir kanun bulunmadığını vatan ve millet hainlerine göstermek için harekete geçmiş, İstanbul’a şiddetli saldırılar düzenleyerek şehre girmiş, II. Abdulhamid’in şahsına bağlı kuvvetlerin çarpışmaya dahi girmeden teslim olmalarını sağlamıştır.

Meşrutiyetin yeniden ilanıyla Meclis yeniden toplanmıştır. Meclis sıkıyönetim ilan ederek meşrutiyet aleyhtarı kişileri cezalandırmıştır. Bu dönemde II. Abdulhamid tahtan indirilerek yerine kardeşi Reşat efendi, V. Sultan Mehmet Han adıyla Osmanlı tahtına çıkarılmıştır. V. Sultan Mehmet Han meşrutiyete bağlılığını ifade etmiştir.

İttihat ve Terakki partisi Meclis grubundan oluşan Meclis, Türk, Arap, Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi, Ulah, Bulgar ve Sırp milletvekillerinden oluşan bir karmaydı. Böyle bir karmada kısa bir zaman sonra görüş ayrılığı belirmiş, ırk ve milliyet ihtirasları, parti içindeki mutaassıp ve muhafazakar unsurlar karşı karşıya gelerek memleketi felakete götüren iç didişmelerin kaynağı haline gelmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türk olmayan unsurların milli programlarında fedakarlık yapmak istemediklerini kısa bir zamanda anlamıştır. İlk kuruluş devrinde bağlandıkları Osmanlılık fikri zaafa uğramaya başlamış, bunun üzerine cemiyet, ancak yalnız Türk unsuruna dayanan kuvvetli bir hükümetin, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalanmaktan kurtarabileceğine inanmış ve gayretlerini bu emel üzerine toplamıştır. Bu olayda netice olarak Ziya Gökalp’in temsilciliğini üstlendiği Turancılık ve Osmanlıcılık akımının oluşmasına etken olduğu dile getirilmiştir.

Meclis içerisindeki görüş ayrılıkları Turancılık karşıtı kişiler arasında muhalefet fikrini olgunlaştırdı. Bu hava içinde Hürriyet ve İtilaf Partisinin kurulduğu, bu partinin kısa süre içinde ümmetçi bir zihniyet sergileyerek ordu subaylarından bazılarında içine alarak bir intikam partisi haline geldiği anlatılmıştır.

Bu esnada Meclis içerisinde bulunan Türk olmayan milletvekilleri kendi milliyetçilik düşüncelerini ortaya koyarak ihtilal sinyalleri veriyordu. Balkan ve Arap milletvekilleri de Osmanlıdan ayrılma isteklerini açıkça Mecliste dile getiriyorlardı.

Meclis normal çalışamaz duruma gelmişti ve feshedildi. Gidilen yeni seçimleri yine İttihat ve Terakki Cemiyeti kazandı. Seçimlerde yaşanan olaylar, dinin siyasete alet edilmesi ve ordu personelinin siyasetle uğraşmaları Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı inkilap hareketlerinin ne kadar yerinde olduğunun göstergeleridir.

Bu durum böyle gergin bir ortamı fırsat bilen İtalyanların sömürgecilik anlayışı doğrultusunda Trablusgarb’ın işgaline zemin hazırlamıştır. Kitap burada, önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün Trablusgarp’taki mücadelesi konu ediyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece cephelerde savaşarak ülkeyi bulunmuş olduğu durumdan kurtarmaya çalışmıyordu. Aynı zamanda Meclis bünyesinde görevler alıyor, düşünce ve görüşleriyle kendisini gösteriyordu. Bu dönemde ordu mensuplarının siyasetle meşgul olmalarının men’i hakkındaki kanunun çıkarılmasında düşünce ve görüşleriyle dikkatleri üzerinde topladığı belirtilmiştir.

Memleketin bu halinden ve iç didişmelerinden tüm dünya haberdardı. Disiplinli bir ordu kalmamıştı ve disiplinsiz bir ordunun ise harp kabiliyetini ve kudretini kaybetmiş olacağı açıktı. Ayrıca hükümet de şahıs ihtirasları, post kavgaları yüzünden otoritesi sarsılmış, iş göremez hale gelmiş ve bu durum da Osmanlı ülkesinde yaşayan Türk olmayan unsurların milliyetçiliklerini sergileyerek ayaklanmalarını kolaylaştırmıştır.

İşte böyle kritik bir dönemde Atatürk’ün vatansever bir şahsiyet olarak hiçbir zaman perde arkasına çekilmediği, hiçbir zaman ferdi suikastlere katılmadığı kitabın bu bölümünde anlatılmıştır. Ordu kumandanlarının pekçoğu şahsına ve davasına bağlılıklarını gösterdikleri halde o üstün asker ve kumandan, saltanat ve askeri hakimiyeti aklına bile getirmeyip, “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.” ilkesini ülke topraklarında egemen kılmaya çalışmıştır.

Son olarak böyle kritik bir durumda Osmanlıyı kendi aralarında yaptığı anlaşmalarla kağıt üzerinde paylaşan düşmanları faaliyete geçmiş, ülke topraklarından olan Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edilişi de eserde konu edilmiştir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:45 #38
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Bende Yazdım (3 ncü Cilt)


KİTABIN ÖZETİ :

Celal Bayar, ‘Ben de Yazdım’da Osmanlı İmparatorluğu’nun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarını, Mondros Mütarekesi’nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisinin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk Meclis hükümetlerini, Atatürk devrimlerini, anılarına, yazdıklarına ve belgelere dayandırarak anlatmaktadır. Bu vesile ile Türkiye’nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapan Bayar, bir yandan da kendi deyişiyle ‘genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesiyle’ özellikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler üzerinde durmaktadır.

Ben de Yazdım’ın 3 ncü cildinde ele alınan konular şu şekilde sayılabilir: İngiltere’nin Mısır politikası ve Mısır’ın işgali, Jöntürklerin Mısır’daki gizli faaliyetleri, Meclis-i Mebusan’ın feshi, Arnavutluk İsyanı ve ayrılık hareketlerinin başlaması, Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ, Makedonya ve Arnavutluk’ta ıslahat istekleri ve Osmanlı İmparatorluğu’na verilen notalar, İstanbul’da ayrılık hareketlerine karşı yapılan kitle gösterileri ve yorumlar, Balkan ittifakının kurulması, Bulgar ve Rum ideolojileri ve birbirleriyle çatışmaları, Balkan ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yaptıkları anlaşmalar, Balkanlar’da müslümanlara yönelik katliamlar, Balkan Savaşı (1912) ve olumsuz sonuçları, büyük devletlerin Türkiye’yi parçalama istekleri, iç politikada çekişmeler ve Londra Barış Konferansı.

3 ncü cilt 13 bölümden oluşmaktadır. 1 nci bölümde Gazi Muhtar Paşa’nın İngilizlerle müzakereye başlaması ve Mısır’ın işgal altına düşmesi anlatılmaktadır. Sultan Abdülhamit’in Mısır’ın İngiltere tarafından işgal edilmesi karşısında hiçbirşey yapmadığı ve bu durum karşısında kayıtsız kaldığı belirtilmektedir. Mısır’ın bu işgali 1 nci Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.

Kitabın 2 nci bölümünde Damat Mahmut Paşa’nın Bağdat demiryolu imtiyazı konusunda Abdülhamit’in karşısında olduğu anlatılmaktadır. Daha sonra Abdülhamit tarafında tasfiye edilerek Avrupa’ya gitmek zorunda kalmıştır.

3 ncü bölümde Başhafiye Ahmet Celalettin Paşa Avrupa’ya gitmesi konu edilmektedir. Amaç Damat Mahmut Paşa’nın Avrupa’da zor duruma düşürülmesidir. Bu suretle ana vatana dönmesi sağlamış olacaktı.

4 ncü bölümde Mahmut Paşa’nın gurbette ölmesi ve çocuklarının cenazeyi Sultan Abdülhamit’e teslim etmemeleri anlatılmaktadır.

5 nci bölümde Gazi Muhtar Paşa’nın toplantıda Meclis’in feshine ait “İrade-i Seniyye”’yi (padişahın emrini) okumak için Meclise gelmesi anlatılıyor.

6 ncı bölümde Arnavutluk’ta ayrılık hareketleri, Debre toplantısı, Avrupa’da propagandalar ve komiteler, Milli Mecliste maksatlı çalışmalar anlatılmaktadır. Kabinenin ise Arnavut isyanını yanlış değerlendirmesi anlatılmaktadır.

7 nci bölümde Venizelos’un Balkan İttifakı işini 1911’de ele alması ve gizli olarak çalışması anlatılır ve Karadağlıların, Sırpların, Bulgarların tecavüzleri, bu arada kabinenin düşüncesi ve tutumu anlatılmaktadır.

8 nci bölümde ise Balkan Savaşı’nın başlaması, Atatürk ve Mareşal Çakmak’ın görüşleri, savaş planları meselesi, ordunun umumi durumu hakkındaki görüşleri anlatılmaktadır.

9 ncu bölümde Reşit Bey’in nasıl bir adam olduğu anlatılır. Aynı zamanda Nazım Paşa’nın durumu hakkında birkaç söz de söylenmiştir.

10 ncu bölümde devletlerin bahaneler bulup Türkiye’yi parçalama emelleri anlatılır ve Bulgaristan meselesi yüzünden Kamil Paşa ile İttihat ve Terakki liderlerinin çatışmasına da değinilmiştir.

11 nci bölümde Hürriyet ve İtilaf Partisinin ne durumda olduğu ve bu sırada neler ile uğraştığı konusu ile İttihat ve Terakki kulüplerinin kapatılması anlatılır.

12 nci bölümde Abdülhamit’in İstanbul’a getirilmesi, Sultan Reşat’ın endişesi ve tedbirleri, Reşit Bey’i kazanmak istemesi ve Kamil Paşa hükümetinin felaket karşısında çıkar yol araması belirtilir.

Son bölümde ise Londra Barış Konferansı’nın barış işine el koyması fakat bir sonuca varamaması anlatılıyor.

Aynı zamanda Alman hariciye nazırının Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük devletler arasında nüfüz bölgelerine ayrılmasını teklif etmesini ve İngilizlerin de bu konuyu olumlu karşılamalarına değinilmiştir. Bu konuda geniş bir bilgi verilmiştir.

Kitapta (3 ncü cilt) Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edilmesi ile başlayıp (8 Nisan 1904) Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşı’ndan sonra paylaşım görüşmelerine kadar (1913) olan süreçten detaylı bir şekilde bahsedilmektedir. Bu süreç içerisinde büyük devletlerin artık güçsüz durumda olan Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve paylaşmak için yapmış oldukları mücadeleye değinilmektedir. Nitekim bunun en somut örneği 1912 yılında toplanan Londra Barış Konferansı’nda büyüklü küçüklü devletlerin gündelik menfaatleri ve yarın için elde edilmesini gaye edindikleri meselelerin peşine düşmeleridir.]
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:46 #39
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Benim Adım Kırmızı


KİTABIN ADI
Benim Adım Kırmızı
KİTABIN YAZARI Orhan PAMUK
YAYINEVİ VE ADRESİ İletişim Yayın Evi
BASIM TARİHİ Aralık 1998

KİTABIN KONUSU:
Kitap eski İstanbul’da geçen bir aşk öyküsü aynı zamanda bir cinayet romanı özelliğini taşıyor. İki erkek arasında kalan iki çocuk annesi bir kadının ve zamanın İstanbul’unda yapılmaya çalışılan bir sanatın nasıl karışıklıklara yol açtığı anlatılmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ :
Biraz geçmişe gidiyoruz. 1591 senesi, kış ayları, İstanbul. İki erkek çocuğu annesi güzeller güzeli Şeküre’nin kocası dört yıldır savaştan dönmemiştir. Çocukluk aşkı, yeğeni Kara ise aşkını açıkladığı için evden kovulmuş ve ancak on iki sene sonra İstanbul’a dönebilmiştir. Döner dönmez de hala çok sevdiği Şeküre ile evlenmenin yollarını arar.
Babası ve iki çocuğu ile birlikte kalan Şeküre’nin gönlü hem Kara’da hem de kocasının kardeşi Hasan’dadır. Şeküre’nin babası yani Kara’nın eniştesi Padişahın emri ile gizli bir kitap yaptırmaktadır. Kitabın gizli Avrupai usuller kullanarak resmetmekten gelir. Enişte Efendi Osmanlı sarayının ünlü nakkaşları Kelebek, Zeytin ve Leyleği kitabın nakışlarını yapmaları için görevlendirir. Tezhibi de Zarif efendi yapmaktadır. Koyu bir taassup içinde olan Erzurumlu Hoca Efendi ve taraftarları ise geleneklere ve dine aykırı bir şeyler çevrildiğini anlamıştır ve Zarif Efendi de bu düşüncededir. Her gece kahveye toplanan nakkaşlar ve hattatlar bir meddahın resimlerle anlattığı sivri dilli ve Erzurumlu Hoca karşıtı hikayelerle eğlenirler. Zarif Efendinin işlerine köstek olacağını anlayan nakkaşlardan biri Zarif Efendiyi öldürür. Romanın geriye kalan kısmı katilin bulunmaya çalışması, nakışta üslup ve imzanın yeri, doğru ve batının yeri üzerine kahramanların düşünceleri ile örülüdür. Böylece kitap bir çok eğlenceliği bir arada barındırmaktadır aslında…
Eski resim sanatının incelikleri ve düşünce yapısı ile ilgili türlü hikayeler ve bilgiler, eski; İstanbul’un dar sokaklarında gezintiler, bohçacı kadınlar, incili yastıklar, fıstık yeşili feraceler, kırmızı yelekler kuru kayısılı pilavlar, hoşaflar, tarhana çorbaları… Tabii bunun yanında kelle uçurmalar, gözlerine iğneler batıranlar ve daha türlü kan kokulu sahneler de mevcut. Katilin kimliğini bulmaya çalışmak bile kitabın sonuna kadar yeterince oyalayıcı.

KİTABIN ANA FİKRİ :
Hayatta karşılaşılabilecek her türlü olumlu veya olumsuz şartlar karşısında dahi yaşama ümidi ve sevinci kaybedilmemelidir.


KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Şeküre: İki çocuk annesi aradan geçen yıllardan sonra gençlik aşkını seven ancak kocasının kardeşine de aşık olan bir kadın.
Kara: Gençliğinde yapılanlara karşı tekrar yaşadığı yere aşkı için dönen Şeküre’nin yeğeni ve gençlik aşkı.
Hasan: Kardeşinin savaşa gitmesinden sonra Şeküre ile ilgili duygular besler. Ancak yaptığının doğru olup olmadığından emin değildir.

KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitabın bazı bölümleri, Osmanlı Tarihi ve Eski Resim Sanatı ile özellikle ilgilenen personel için hariç, fazla uzatılıp, tekrar edici mahiyette olduğundan sıkıcı bulunabilir. Lüzumsuz tekrarlar kaldırılırsa zevkle okunabilecek bir roman olabilir. Osmanlı tarihi ve eski resim sanatı ile fazla ilginiz yoksa bazı bölümleri fazla uzatılmış ve tekrar edici bulabilirsiniz.

YAZAR HAKKINDA KİŞİSEL BİLGİ:

Orhan Pamuk
1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihî romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.

Yazdığı Eserler : Benim Adım Kırmızı , Beyaz Kale , Cevdet Bey ve Oğulları , Gizli Yüz , Kar , Kar / Sert Kapak , Kara Kitap , Kara Kitap Ciltli , Öteki Renkler , Öteki Renkler 1. Hamur , Sessiz Ev , Yeni Hayat
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-10-11, 01:46 #40
Bahcivanoglu Bahcivanoglu çevrimdışı
Varsayılan C: Kitap Özetleri

Benim Adım Mayıs


KİTABIN ÖZETİ :

Buket UZUNER kitabında halkın derinliklerinden yükselen bir maceranın değişik kesintilerini, anılarını yansıtıyor. İnsanların günümüzdeki yaşantısı, bilgeliği, özlemleri, büyüklüğü ve küçüklüğü, yalnızlığı, hasretliği bizzat insanların yaşadığı olaylar anlatılıyor. Orhan VELİ’nin şiirleri kitaba ayrı bir renk katmaktadır.

Hayatımızda sevgi olduğu sürece kendimizi daha heyecanlı ve daha üretici hissederiz. Sevgi olmayınca da hayatımız boş ve manasızdır. İnsanlar sevginin seçenek olmasını kabullenmede güçlük çekeceklerdir. Kim olursa olsun, hangi ırktan, sınıftan, cinsiyetten ve kültürden... sevebiliyor muyuz? İnsanlar doğuştan iyi yada kötü değildirler. O halde her insanı sevmek olasıdır. Bu kural bizi, sevginin her türlü acıdan kurtaran ve her sorunu çözen, kendi başına bir amaç olan büyülü bir güç olduğuna götürür. Sevgide aşırı bağlılık olmamalıdır. Her insanda bir ölçüde bağımlılığın izlerine rastlanması doğal olarak kabul edilebilir. Bağımlılık ihtiyacı aşırıya kaçtığında kişiyi çevresinden özel isteklerde bulunmaya zorlar. “40 yıllık dostum Sulhi” adlı parçada da: Yakup’un, Sulhi’ye bağlılığı aşırı bir bağlılıktır. Sulhi, Yakup ile ilgilendiği sürece işler yolunda gider, fakat bunun tersi bir durum meydana geldiğinde Yakup’un dayandığı dayanak yıkılır ve kendini yerde bulur. Gerçek yaşamda umduğunu bulamayan insanlar hayallerle veya hayallerindeki kahramanlarla yaşar. “Bozkır Kurdu” yeryüzündeki ilişkileri pek sağlıklı olmadığından dolayı hayali kahramanlarla yaşar. Olmak istediğimiz kişilerin hayalleriyle heyecanlanmak iyidir, ancak kim olduğumuz gerçeği içinde kalmak daha akıllıca olacaktır. Kim olduğumuzu kabul edip, zayıflıklarımız yerine güçlü yanlarımızı koyarak yazmalıyız. Ancak o sayede mutlu bir yaşam sürebiliriz.

Günümüzde insanlar arasındaki ilişkiler öyle sıradan öyle yavan hal almış ki herkes birbirine yabancı, soğuk, sanki ayrı dünyaların varlıkları gibiler. Sosyal bağlar bir yana içten bir gülümseyişi bile unutur olduk. Sebebi nerede arayacağımızı bilmiyoruz, cevabını hiç bulamayacağız.....böyle giderse!

Tüm alışkanlıklarımızı çocukluk yıllarında kazanırız. Bu çağda ne görür, ne kapar isek, o alışkanlıklarımız bir ömür boyu bizimle yaşar. Sağlıklı bir insan, ancak sağlıklı bir ortamda yetişir. Bu da beraberinde sağlıklı bir toplumu getirir. İlişkilerimizde çocuklara gereken önemi vermiyoruz, sanki karşımızda yaşıtımız var gibi davranıyor veyahut hiç görmüyoruz onları. Büyüklerin yapması gereken çocuklara gerçekleri öğretmek, daha iyi bir dünya kurmalarına yardımcı olmalıdırlar. Bu arada okulla gerçek yaşam arasında da uçurumlar olmaması gerekir.

Temel hedefimiz bu olduğu takdirde sağlıklı bir nesil oluşacaktır.

Kaç kişi hayatımda hiç hasretlik çekmedim diyebilir. Elbette hiç kimse. Anneye, babaya, kardeşe, dedeye, nineye, sevgiliye, çocuğa, köpeğe, kediye vb. böylece sürüp gider. Kitapda genelde sevgiliye hasret konu alınmış olup bunları üslubuna yakışır bir şekilde dile getirmiştir. Ancak sevgililer istedikleri sona ulaşamamaktadırlar. Sebebi ya amansız hastalıklar ve sonucu ölüm, veya sonsuz istekler olmaktadır. Parçada dikkat çeken bir yer ise yaşamayan insanlara duyulan hasretliktir. Sebebini sorduğumuzda dünyada yaşayan insanların çoktan ölmüş olduklarını onlarda yaşanacak hiçbir şeyin olmadığını belirtmektedir. Tabii ki böyle insanlarda olabilir aramızda. Kalabalığın içinde yalnızlık çekenlerde diyebiliriz.

Hasretliğin sebebi ise yalnızlıktır. Yazar kitabın genelinde yalnızlıktan dolayı sitemlerde bulunan kahramanlar Gerçekçi bir açıdan bakıldığında insanların devamlı birbirleriyle duygu alışverişinde olduklarını görürüz.

İnsan ilişkileri gittikçe daha yoğunlaştığına göre, insanlar eskiye oranla daha az yalnız olmalıydı. Etkileşimi bu kadar yoğunlaşmış insanın yalnızlığından söz etmek garip gözükebilir. Karmaşıklaşan, yoğunlaşan ilişkiler, kişilerin yaşamında yer alan sıcak ve yakın dostluk ilişkilerini kaldırır, onun yerine geçici, biçimsel ve yüzeysel ilişkiler getirir. Kitabımızdaki kahramanlarımız, istekleri ve arzuları gerçekleşmediği zaman çoğu kez hayal kurmaya başlıyorlar. Bu hayal dünyası sayesinde, gerçek dünyasında onu sıkan düşüncelerden uzaklaşıp, daha doyumlu görünen bir hayal dünyasına giriyorlar. Hayal kurmak bazen gerekli ve yararlıdır. Hayal kurmanınzekayı geliştirdiği ileri sürülmüştür. Ancak kahramanlarımız gerçekle hayal arasındaki sınırı bilmediği ve kurduğu hayaller gerçek dünyasıyla ilişkisini kestiği için zararlarını görmektedirler.

Sonuç olarak, bu kitabın içinde yer alan öyküler insanların psikolojik durumlarını çok güzel yansıtmaktadır. Ayrıca yazarın renkli üslubu sayesinde bir nefeste okunan kitap haline gelmiştir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 11:39
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018