Kapalı Konu
 
Konu Araçları
Eski 26-05-14, 20:24 #1
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Selamun Aleyküm dostlarım,bu konu altında mümkün olduğunca en çok sorulan dini sorular ve cevaplarına yer vermeye çalışacağız.Bunu yaparken cevapları sağlam kaynaklardan ve Kuranı Kerimden alıntılar yapacağız.



1.) Kaza namazları ne zaman ve nasıl kılınır? Sünnetler de kaza edilir mi?
2.) Sabah namazının vakti ne zaman başlar ne zaman sona erer; ezan neden imsaktan bir saat sonra okunuyor?
3.) Allah'ın varlığının delilleri nelerdir? Allah'ın varlığını nasıl ispatlarız / kanıtlarız?
4.) Teheccüd namazı ne zaman ve nasıl kılınır; nasıl niyet edilir?
5.) Cuma namazı kaç rekattır? (Mezhep Farkı)
6.) "Devlet malından bir hırka bile olsa aşıran, çalan şehit olmaz" diye bir hadis var mıdır?
7.) Hz. İsa Allah'ın izniyle ölüleri diriltirken hangi duayı okurdu?
8.) Allah zamandan münezzeh ise, kainatı yaratmaya nasıl karar veriyor?
9.) Ezoterim nedir? İslamda yeri var mıdır?
10.) Müzik dinlemek günah mıdır?
11.) Küfür çok günah mıdır?
12.) Dövme günah/haram mıdır? Gusle engel olur mu?
13.) Gerdek gecesinde neler yapmamız gerekir? Dinimizin bu konu hakkındaki emirleri tavsiyeleri nelerdir? Müslüman genci mutlaka okumalı bilmeli!
14.) Porno yayınları izlemek günah mı; kesinlikle izlenmemesi mi gerekir?
15.) Gözler Nasıl Korunur? (Harama bakma, harama nazar...)
16.) Bir kadının çıplak resim veya film çektirerek bunu medya (gazete, dergi, tv, sinema) vasıtası ile insanlara göstermesi günah mıdır? Bu tür resimlere ve filmlere bakan günaha girer mi?
17.) Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir ve oral yolla yapılan uygulamalar caiz midir?
18.) Cunnilingus (oral ilişki) caiz midir?
19.) Lut kavmi eş cinsel olarak mı yaratıldı? Öyleyse neden cezalandırıldı?
20.) Şeytan'a insanları kandırma mühleti verildiği halde neden Nuh tufanı ile insanları helak edip şeytana bu mühleti vermemiştir?
21.) Zeyd, Peygamberimizin, eşini boşama, emrine neden uymamıştır?
22.) Harut ile Marut adlı meleklerin, içki içtiği, çocuk öldürdüğü ve zina ettiği doğru mudur?
23.) Cinler insanlara ne tür zararlar verebilir? Cinlerle insanlar dostluk kurabilir mi; kurabilirse nasıl kurabilir?
24.) Cinler bizim alemimize nasıl geçebiliyorlar? Bu aleme geçen bir cin ne kadar kalabilir?
25.) Cinlerin mahiyeti ve özellikleri hakkında detaylı bilgi verir misiniz? Cinlerle evlilik olur mu? Cinler namazda cemaat olur mu? Cinler Gözle Görülebilir mi?
26.) Yemin bozmanın kefareti affı nedir?
27.) Küvette gusül alınır mı? Nasıl alınır?
28.) Gusül suyunda hacet olsa abdest almak caiz mi?
29.) Namaz kılmayan ve örtünmeyen kadından dolayı eşi mesul olur mu? Eşime söylememe rağmen, namaz kılmamasından ve başını örtmemesinden veya oruç tutmamasından, eş ve koca olarak ben sorumlu muyum?
30.) Dişlerin arasında kalan et / yemek parçaları gusle mani mi?
31.) Göz çapağının abdest ve gusle bir engeli var mıdır?
32.) İçki Meclisinde Bulunmak
33.) Sigara İçmek haram mıdır ?

34.) Müzik ve şarkı dinlemenin haramlığıyla ilgili ayet ve hadislerden bize örnekler verebilir misiniz?
35.) Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir? Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi...
36.) Müzik dinlemenin caiz olup olmamasıyla ile ilgili videolar.
37.) Hristiyanlar ve İslamı bilmeyenler & Kabul Etmeyenler Cennete Gidebilecek mi ?
38.) İslam tek hak din olmasına rağmen neden dünyadaki karışıklıklar İslami bölgelerde oluyor ve neden teröristler hep İslamın olduğu topraklarda ? Medyanın İslam'a Karşı Tutumu..
39.)Kandillerde oruç tutmayla ilgili dini bir gereklilik var mıdır ?
40.) Başörtüsü konusunda kendimi ikna edemiyorum, başörtüsü gerekli midir ?
41.) Namazda kaç rekat kıldığı konusunda tereddüt eden kimse ne yapmalıdır?
42.) Hangi sebeplerle sehiv secdesi yapmak gerekir? Sehiv secdesi nasıl yapılır?
43.) Allah kaderi yazdıysa sen seçmiyor musun?
44.) Müslümanlar neden kendi aralarında savaşıyorlar?
45.) Neden İslam ?
46.) Allah Var Mıdır ?
47.) Allah'ı Kim Yarattı ?
48.) Fotoğraftan veya hiç görmeden de nazar değer mi? Kişiyi görmeden hasetli düşüncelerle veya başka şekillerde nazar değdirmenin veya kötü etkilemenin imkanı var mıdır?
49.)Adak nedir, dindeki yeri nedir?
50.) Bilerek Bekar Kalmak Günah mı ? Dinimiz evlenmemeye (bekâr kalmaya) nasıl bakmaktadır?
51.) Porno film seyrederken, sadece bakarken cünüp oldum, orucum bozuldu mu?
52.) Gusül abdesti alırken şampuan veya sabun kullanılabilirmi?
yoksa sadece suyla mı gusül yapılabilir?

53.) Ezan okunmaya başlar başlamaz namaz kılnabilir mi?
54.) Ramazan da oruç tutarken, istem dışı ereksiyon olmak orucu bozar mı?
55.) “Orucu bozup sadece kazayı gerektiren bir şeyi, aynı ramazanda, kasten iki veya daha çok kere yaparak orucu bozmak, kefareti de gerektirir” bilgisi doğru mudur?
56.) Oruçluyken mastürbasyon (istimna) yapmak kaza mı gerektirir kefaret mi?
57.) Oruçluyken rüyada ihtilam (cünüplük) olduğunda oruç olur mu?
58.) İstimna, masturbasyon, kendi kendine tatminin dini hükmü
59.) Gusül abdesti aldıktan sonra önceden giydiğimiz giysileri yeniden giyebilir miyiz?
60.) Orucumuzu açarken en faziletli zaman hangisidir? Ezan okunurken orucu ezanın hangi sözünde açmak en uygun olur ya da ezanın bitmesini mi beklemeliyiz?
61.) Rahatsızlığımdan dolayı doktora gittim, masturbasyon yapmam gerektiğini söyledi. Bu durumda caiz olur mu?
62.) Bir kişinin, kendisinin veya başkasının ön ve arka avret yerlerine dokunması guslü bozar mı?
63.) Gusül abdesti alırken konuşmak caiz midir?
64.) Orucu Bozup Keffareti veya Yalnız Kazâyı Gerektiren Haller Nelerdir?
65.) Namazda, Secdede İken Ayak Topukları Nasıl Olmalı?
66.) Allah'ın işitmesi nasıl olmaktadır?
67.) Şeytan, cehenneme gireceğini bildiği halde, neden tövbe etmiyor? İradesi bu kadar zayıf mı?
68.) Yemin Bozmanın Kefareti
69.) Ticaret Karı Nasıl Olmalıdır?
70.) Burçların Dinde Yeri Nedir?
71.) Ruyada Ihtilam Olmak
72.) Mi'racta Peygamberimiz'in Allah'ı görmesi nasıl olmuştur?
73.) Hıdırellezde bir kağıda dileğini gül ağacına asmak caiz midir; bu günah mı, şirke girer mi?
74.) Hıdırellez ne demektir? Hıdırellez hakkında bir mü'minin görüşü ne yönde olmalıdır? Çok fazla batıl itikat var. Mesela para kesmek gibi; gazete sayfalarını para niyeti ile dua ederek kesiyorlar... Ya da gül dibine ev yapmak...
75.) Açlık grevi yapmak (ölüm orucu) dinen caiz midir?
76.) Miraç neden Kudüs'te ve Mescid-i Aksa'da gerçekleşti?
77.) Miraç gecesi namaz elli vakitten beş vakite mi indirilmiştir? Peygamber Efendimiz ile Hz. Musa arasında geçen konuşma doğru mudur? Bu konuşmanın Hz. Musa ile olmasının hikmeti nedir?
78.) Hadisleri Kur'an'a arz etmek ne demektir? Peygamberimiz "Benden size gelen şeyi Allah'ın Kitabı'na arz edin. O'na uygunsa, ben söylemişimdir; şayet ona uygun değilse, ben söylememişimdir." demiş midir? Eğer dediyse, bunu nasıl anlamalıyız?
79.) Hadislerde geçen "Ramazan ve Recep Allah’ın ayı, Ramazan ümmetin ayı" şeklindeki ifadeler nasıl anlaşılmalıdır?
80.) Dinimize göre; küfür devam eder ama zulüm devam etmez, diye biliriz. Filistin neredeyse, yüz yılı aşkın süredir zalimin elinde inim inim inliyor. Bunun sebebi nedir?
81.) Kuran’da, dağların sabit olduğu geçiyor. Kıtaların ve dağların hareketli olduğu söylendiğine göre bunu nasıl açıklamak gerekir?
82.) Besmele nedir? "Besmele her kitabın anahtarıdır." diye bir hadis var mıdır?
83.) Regaib kandilinde neler yapılabilir? Kandil gecelerini nasıl değerlendirmeliyiz?
84.) Bakara Suresi 2. ayeti neden "Huden li'l-muttekîn" / "Takva sahipleri için tarifsiz bir hidayettir." diye biter? Muttakiler için hidayet sözünün anlamı nedir?
85.) Bakara Suresi 219. ayetinde geçen "ihtiyaç fazlasının harcanması" istenirken, zekatı hesaplayıp verdikten sonra, kişide yine ihtiyaç fazlası kalıyor ise bu durumda ne yapılır?
86.) Deccal, Mehdî ve İsâ Aleyhisselâmı herkes tanıyabilecek midir?
87.) Hz. Mehdî Neler Yapacak?
88.) Mehdi'nin Özellikleri Nelerdir?
89.) Hz. Mehdî ne zaman çıkacak?
90.) Türkçe ibadet yapılabilir mi?
91.) Hz. Âdem (as)'in ilk insan olduğuna kanıt olan ayetler hangileridir?
92.) Hadis-i Kudsi'de Allah Teâlâ "Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." buyurmaktadır. Bu hadisi açıklar mısınız?
93.) Kur'an'a göre Allah, insan ayrımı yapar mı yapmaz mı? Bazı ayetleri bahane ederek, Allah'ın kulları arasında eşit davranmadığını iddia edenlere nasıl cevap vermeliyiz? Eşitlik ve adalet aynı şey midir?
94.) İslam'ın öngördüğü bir örtünme şekli var mı? Örtünmenin gayesi nedir? Takva elbisesi ne demektir? Bu zamanda tesettür olur mu?
95.) Allah, iman edip salih amel işleyenlere neleri vadetmektedir?
96.) Doğuştan engelli insanların bir suçu mu vardı ki öyle yaratıldılar?
97.) İşitme engellilerde şer'i mes'uliyet var mı? Böyle kimselerin işiten insanlar gibi mes'ul olmadığı söyleniyor?
98.) Sırat-ı müstakim ne demektir?
99.) İnançlar, ölüm korkusundan ve ölüm kaygısından ötürü rağbet görmektedir, sözünün doğruluk payı var mıdır?
100.) İnanmak ihtiyacı doğuştan mıdır?
101.) Ahiret inancı, ölüm korkusuyla mı uydurulmuştur?
102.) Kâfirler ve müşrikler cehennemde Allah'ı bilecekler mi?
103.) "Hayır ve şer Allah'tandır." sözünü nasıl anlamalıyız?
104.) Peygamberimiz bizlere az yeme konusunda nasıl bir tavsiyede bulunmuştur?
105.) Uhud Savaşı'nda Müslümanların mağlup oluşunun sebeb ve hikmetleri nelerdir?
106.) Peygamberimiz ne zaman nebi oldu, ne zaman resul oldu?
107.) İnsan, yaptığı işlerinde "yarattım veya yarattık" ifadelerini kullanması doğru mudur?
108.) Hz. Muhammed (asm)'ın alemlere rahmet oluşu ne demektir?
109.) Yılbaşı size neyi ifade etmektedir, İslam'daki ve kültürümüzdeki yeri nedir? Yılbaşı münasebetiyle, Noel ağaçları, hindi, Noel baba oyuncakları, parti şapkaları, satmaları caiz midir?
110.) İnsan, rüzgârın önünde bir yaprak gibi iradesiz bir varlık mıdır?
111.) Bir hadis-i şerifte münafığın alametleri, "Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünü tutmaz. Kendine itimat edilince ihanet eder." şeklinde belirtilir. Buna göre, yalan söyleyen insan münafık mı olur?
112.) İnsanoğlunun ömrünü uzatması mümkün müdür?
113.) Sadece Allah'a inanıp da diğer iman esaslarına -mesela peygambere veya kadere- inanmayan mü'min sayılır mı?
114.) Melekler, Hz. Âdem'e niçin secde etmişlerdir?
115.) Meleklerin, bir anda birçok yerde bulunmaları mümkün mü?
116.) Melek, cin ve şeytanların temessülü (görünür hâle gelmesi) hakkında bilgi verir misiniz?
117.) Melekler amellerimizi nasıl yazıyorlar?
118.) Kur'an okuyanın yanına melekler gelir mi? Günah işlenen yerden melekler uzaklaşır mı? Melekler bize dua eder mi? Ayet el- Kürsiyi okuyana koruyucu melek verilir mi?
119.) Bir insanın başında, insana görevlendirilmiş kaç tane melek vardır?
120.) Görülmemeleri dolayısıyla, melekleri inkâr eden kimselere ne demeliyiz?
121.) Kâinatta, insanlardan başka yaşayan mahluklar var mı?
122.) Reenkarnasyon hakkında bilgi verir misiniz? Bu inancın din, akıl, mantık ve hukuk açısından yanlış olduğunu nasıl ispat edebiliriz?
123.) Kur'an-ı Kerim'in son inen ayeti hangisidir?
124.) Hz. Âdem (as) ve Hz. Havva'da aynı kan grubu olduğu hâlde, bugünkü dört kan grubu nasıl oraya çıktı?
125.) İki bayram arasında nikâh yapılır mı?
126.) Süt hısımlığı / akrabalığı ve süt bankası tabirlerini açıklar mısınız?
127.) Süt bankası kurulması caiz midir, sakıncaları ve buna karşılık alınması gereken tedbirler nelerdir?
128.) Yağmur duası yağmurun yağması için mi yapılır?
129.) Sünneti İslâm'dan soyutlamak isteyen guruplar var, bu konuda neler söylersiniz?
130.) "Dünyanın, Cenab-ı Hakk'ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum su ondan içemeyeceklerdi." mealindeki hadis-i şerifi nasıl anlayacağız?
131.) Allah Resulü (asm.)'ın ırkçılığa bakışı nasıldır?
132.) Sünnetin önemi nedir, izah eder misiniz?
133.) Hz. Peygamberin (asm.), "Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar." hadisini nasıl yorumlarsınız?
134.) Fıtrat hakkında bilgi verir misiniz? "Fıtrata uygun hareket etmek? (Rum Suresi, 30/30) ne demektir?
135.) Ölmeden önce ölünüz!" hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?
136.) Allah'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var?
137.) Kur'an'ı okurken teğanni yapmak, nameli ve şarkı söyler gibi okumak caiz midir?
138.) Çocuklarıma Hangi Yaşta İslam'ı Anlatmalıyım?
139.) Alçı Varken Gusül ve Abdest Nasıl Alınır?
140.)
İslam'ın kadına verdiği değer nedir; kadın küçük düşürülmüş müdür? Kadının örtünmesi eziklik göstergesi midir?
141.) Kur'an-ı Kerime göre kadının hakları nelerdir?
142.) Kadının İslâmdaki yeri nedir?
143.)
Bir kadın, erasmus, staj, lisans, yüksek lisans, doktora eğitimi için tek başına yolculuk yapabilir mi?
144.)
Hz. Peygamber (asm) kadınlara perde arkasından mı ders verirdi?
145.)
Kadınlar Cuma ve Bayram Namazlarını kılabilirler mi?
146.)
Peygamberimiz (asm) eşlerine karşı nasıl davranırdı?
147.)
Eşlerin birbiriyle tartışmaları ve dargın durmalarına dinimiz nasıl bakmaktadır?
148.)
Amel-i salih (salih amel) nedir?
149.)
Hamd ve şükür arasındaki fark nedir? Hastalığa şükretmek mi hamd etmek mi gerekir?
150.)
İnsanların kaçınması gereken nefsin istek ve arzuları nelerdir?
151.)
Cuma Namazına erken gitmenin fazileti hakkında bilgi verir misiniz?
152.)
Nefsimize nasıl hakim olabiliriz?
153.)
Nelerde ve hangi durumlarda riya olmaz? İbadetlerde riya olur mu?
154.)
İşlediğim günahların etkisinden kurtulup Allah'ın rızasını nasıl kazanabilirim?
155.)
Hz. Muhammed (asm)'ın alemlere rahmet oluşu ne demektir?
156.)
Cebrail'in ilk vahyi getirdiğinde "oku" demesinin sırrı nedir?
157.) Kuran-ı Kerimde Sirius Yıldızı Nasıl Geçer?

__________________

Mesajı son düzenleyen Göktürk ( 28-05-18 - 16:17 ) Neden: Güncelleme
 
Eski 26-05-14, 20:27 #2
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Soru: Kaza namazları ne zaman ve nasıl kılınır? Sünnetler de kaza edilir mi?



Farz bir namazı vaktinde kılmaya eda, vakti geçtikten sonra kılmaya kaza, bozulan bir namazı tekrar kılmaya da iade denir.

Bir namaz ya bile bile kasden kılınmayıp kazaya bırakılır veya bir özürden dolayı kazaya kalır. Bir vakit namazı kasdî olarak kılmayıp kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Böyle bir hareketten uzak durmalıdır. Bu çeşit bir hatanın işlenmesi durumunda bir an önce kaza edilmeli, borçtan kurtulmalıdır. Çünkü ölümün ne zaman gelip çatacağı belli olmaz. Ölüm gelip de hazırlıksız yakalarsa âhirete borçlu olarak gidilmiş olur.

Bu şekilde kılınmayan bir namaz her ne kadar kaza edilmekle borçtan kurtulunmuş olunsa da, işlenen günah için ayrıca tevbe istiğfar edip, Allah'tan af dikmek lâzımdır. Bunun için hem kaza, hem de tevbe edilmelidir.

Unutmak, uyku veya meşru bir mazeretten dolayı vaktinde kılınamayan namazlar da hatırlandığı veya meşru özür geçtikten sonra fazla vakit geçirmeden kaza edilmelidir.

Bazı özürler vardır ki, bu hallerde kılınmayan namazlar daha sonra kaza edilmezler. Kadınların âdet ve lohusalık hali, beş vakit devam eden sar'a veya cinnet hali bu çeşit özürlerdendir. Zaten âdet gören ve lohusa olan kadının namaz kılması caiz olmayıp haramdır.

Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. Kazası sünnet olan, yalnız sabah namazının sünnetidir. Günün sabah namazı kazaya kalmış ise öğleye kadar kılınınca farzıyla birlikte sünneti de kaza edilir. Öğleden sonraya kalınca sünnet kılınmaz, sadece farz kaza edilir.

Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri de daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır. Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine Cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır, îki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir. Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Meselâ ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman daha sonra kılınmazlar.

Kaza namazları, ne şekilde kazaya kalmış ise aynı şekilde kılınacaktır.

Sabah 2, öğle 4, ikindi 4, akşam 3, yatsı 4 ve vitir 3 rekat olarak kaza edilir.

Her namaz için belirli bir zaman veya mekan tayin edilmez. Yani ikindi namazının kazası ikindi vaktinde kılınır diye bir sınır yoktur. İstediğiniz zamanda kılınabilir. Kaza namazını kılarken ikindi namazının yatsıdan önce veya öğlenin sabahtan sonra kılınması gerekir gibi bir şartta yoktur.

Fakat kerahet dediğimiz zamanlarda kılınmamasına dikkat edilir. Bu vakitler de güneş doğduktan 45 dk sonraya, Güneş batmadan 45 dk. Önceye kadar ve Güneş tam tepede olduğu zaman (öğleye 30 dk. Kala) namaz kılınması hoş görülmemiştir. Bunların dışındaki bütün zamanlarda kaza namazı kılnabilir.

Kaza namazları nasıl kılınır?

Vaktinde kılamayıp kazaya kalan namazları altı vakti bulan veya daha çok olan bir kimse kaza namazları arasında bir sıra gözetmediği gibi, kaza namazları ile vakit namazları arasında da bir sıra takibi yapmaz. Namaz kılmanın mekruh olduğu üç kerahet vaktinin dışında istediği ve müsait olduğu her zaman kılabilir. Çünkü kaza namazları için belli bir vakit yoktur. Meselâ, vaktinde kılınamamış olan bir ikindi namazı yatsıdan sonra, bir yatsı namazı da öğleden sonra kılınabilir.

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından kolay olanı yapmak daha uygundur. Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: "Niyet ettim Allah rızası için, vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "son öğle namazını kılmaya." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.

Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.

Aynı namazları kazaya kalmış olanlar bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.

Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz.


sorularlaislamiyet
 
Eski 26-05-14, 20:30 #3
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Soru: Sabah namazının vakti ne zaman başlar ne zaman sona erer; ezan neden imsaktan bir saat sonra okunuyor?



Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanifilere göre hafif ışıyıncaya kadar bırakmak, Şafilere göre ise erken, karanlık iken kılmak faziletlidir.

Hanefi mezhebinde sabah namazının geç kılınması daha faziletli olduğu için, imsaktan hemen sonra kılınmamaktadır.

Ayrıca imsak vaktinde değil de namaza başlanacağı vakit ezan okunur ki, insanlar namazın kılındığı vakti bilip cemaate gelsinler diye namazdan önce okunmaktadır.

İmsak girer girmez de namaz kılınabilir. Ezanı beklemek şart değildir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanifilere göre namaz bozulur. Kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir, kişi güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra öğlen namazı girmeden kılarsa, hem sünnetini hem de farzını beraber kaza eder.


sorularlaislamiyet
 
Eski 26-05-14, 20:34 #4
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Allah'ın varlığının delilleri nelerdir? Allah'ın varlığını nasıl ispatlarız / kanıtlarız?


Varın ispatı, yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kainatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkansızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki; yok, hiçbir zaman ispat edilemez...

Bir sarayın kapılarından 999'u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkarcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, o inkarcı ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mümin için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!... Zaten 999'u herkese açıktır. Hem de ardına kadar...

İşte o kapı ve delillerden birkaçı :

İmkân Delili: İmkân, birşeyin olması ile olmamasının eşit ihtimale sahip olması demektir. Günlük konuşmalarımızda da mümkün derken olabilir de olmayabilir de manasını kast ederiz. Yaratılmış olan her varlık bize şu gerçeği haykırır: Benim olmamla olmamam eşit idi. Şu an ben varsam, var olmamı yoklukta kalmama tercih eden biri var demektir. O ise ancak Allahtır.


Hudus delili: Hudus, sonradan olma demektir. Hudusun en büyük delili değişmedir. Bir varlıkta değişme varsa, bu hareketin bir ilk noktası olacaktır. İşte o noktadan önce o şey varlık sahasına çıkmamıştı. Henüz yoklukta iken var olmayı kendi kendine irade edemeyeceğine ve buna güç yetiremeyeceğine göre bu var oluş Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmiş demektir. Maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kainatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi hadiseler, bu varlık aleminin bir başlangıcı olduğunu gösteriyor.


San'at: Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kainatta, ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kainattaki her eser şu özelliklere sahiptir:
• Büyük sanat değeri taşır.
• Çok kıymetlidir.
• Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır.
• Çok sayıda olmaktadır.
• Karışık ve çeşit çeşittir.
• Devamlıdır.

Halbuki, kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde san'at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelebilir!..

Devir ve Teselsülün Muhal olması: Devrin muhal olduğu şu misalle açıklanıyor. Bir yumurtayı tavuğun yaptığını iddia eden adama soruyorsunuz. Tavuğu kim yaptı? Buna karşılık onun çıktığı yumurtayı gösteriyor. Buna göre tavuğu aradan çıkardığımızda yumurta yumurtayı yapmış oluyor. Bu ise muhaldir. Teselsül ise bir şeyin silsile halinde ta ilk noktasına kadar gidip o ilk varlığı kimin yaptığını sormak suretiyle Allah’ın varlığını ispat metodudur. Yani bu meyveyi şu ağaç yaptı, o bir önceki meyveden oldu, o da bir önceki ağaçtan. Böylece ilk ağaca yahut ilk meyveye kadar varıyor ve soruyoruz : Bunu kim yarattı diye .

Kur'an yolu devir ve teselsülden çok farklıdır. Yumurtayı kim yaptı? Yahut meyveyi kim yaptı? sorusunun cevabı, doğrudan doğruya, “Allah yarattı” diye cevap verilir. İlim, irade, şefkat, merhamet kavramlarından bir nasibi olmayan, insanı tanımayan, hikmetten, sanattan anlamayan bu sebeplerin (tavuğun ve ağacın) sonucun yaratılmasında hiçbir tesirleri olmadığı ispat edilir. Böylece devir yahut teselsül deliline gerek duyulmaz.

Hikmet ve gaye delili: Her varlıkta kendisine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda takip edildiği göze çarpmakta ve hiçbir şeyde gayesizlik, manasızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşahede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde, ne bitki ve hayvanat dünyasında, ne de eşya ve hadiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin. Öyle ise, kainattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allaha isnat etmekle makul bir yol tutmuş olabiliriz.

Yardımlaşma delili: Yağmurun toprağın imdadına, güneşin gözlerin yardımına koşmalarından, ta havanın kanı temizlemesine kadar, bu alem bir yardımlaşma hareketiyle adeta dolup taşmaktadır. Bu yardımlaşmayı yapan taraflar birbirlerini tanımamakta, bilmemektedirler Öyle ise bu merhametli icraatı sebeplere vermek mümkün değildir.

Temizlik: Kainattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddüs ismiyle müsemma bir Zat'ı (c.c.) anlatmaktadır. Toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar; rüzgar, yağmur ve kar; denizlerde buzullar ve balıklar; gezegenimizde atmosfer, uzayda kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevi esintiler, hep Kuddüs isminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zat-ı Mukaddes'i göstermektedir.

Simalar: Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine birebir benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün, milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenab-ı Hakk'ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilandır.

Fıtrat ve Vicdan Delili: Allahı tanımanın sayılamayacak kadar çok delil ve işaretleri insanın yaratılışında, fıtratında mevcuttur. Bunlardan birkaç örnek: İnsan fıtratı ve vicdanı her nimetin mutlaka şükür istediğini bilir. Bir peygambere kavuşmuş ve hidayete ermişse şükrünü Allaha yapar. Aksi halde batıl mâbutlara tapar. Bu tapma insan vicdanın insanı zorlamasıyla gerçekleşir. Güzelliği takdir hissi de insan fıtratında mevcuttur. Sergiler, fuarlar bu his ile gerçekleşir. İnsan bu yaratılışının gereği olarak, şu sema yüzünde sergilenen yıldızları, zemin yüzünde boy gösteren çiçekleri, ağaçları, ormanları dolduran ceylanları, aslanları, denizlerde kaynaşan balıkları seyretmek ve onlardaki İlâhî sanatın mükemmelliğini takdir etmek durumundadır.

Tarih: Dinler tarihi şahittir ki, insanlık hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Batıl, hatta gülünç dahi olsa, hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevi sistemi takip etmiştir. İnsan fıtratına inanma duygusunu Allah koymuştur ve insan O’na (Allah’a) inanmakla mükelleftir.

Kur'an: Kur'an-ı Kerim'in Kelamullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın varlığını da ispat eder durumdadır. Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna dair yüzlerce delil vardır. Bunlar, Kur’an ile alakalı İslam kaynaklarında en ince teferruatına kadar mevcuttur. Bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle "Allah vardır" derler.

Peygamberler: Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri'nin (a.s.m) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de, yine Cenab-ı Hakk'ı anlatan delillere dahil edilmelidir. Zira Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid; yani Allah'ın varlık ve birliğini ilan etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda, Cenab-ı Hakk'ın varlığına da delil olmaktadır. Bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle "Allah vardır ve birdir" demektedir.


sorularlaislamiyet
 
Eski 26-05-14, 20:41 #5
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Teheccüd namazı ne zaman ve nasıl kılınır; nasıl niyet edilir?


Teheccüt namazı, yatsı namazından sonra geceleyin kılınır. Bir süre uyuduktan sonra kalkılarak kılındığı için "teheccüd" denmiştir. Yorgunluk sebebiyle gece kalkamayacağından korkan kimsenin uykudan önce kılması da mümkündür. İki, dört veya sekiz rekât olarak kılınabilir. Çok faziletlidir ve ümmete sünnettir. Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’e (asm) bu namazı şu âyetle emretmiştir:

Alıntı:
“Ey Resûlüm. Gece vakti de uyanıp, sadece sana mahsus fazladan bir ibadet olarak teheccüd namazını kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makam olan en büyük şefaat makamına çıkarır.” (İsra, 17/79)
Teheccüt namazına, “Niyet ettim Allah rızası için teheccüt namazını kılmaya” diye niyet edilir.

Eğer gece teheccüt namazına kalkacak isek, vitir namazını geciktirip teheccüdün ardından gecenin son namazı olarak kılmamız daha faziletlidir. Vitir namazı gecenin son namazı olarak teşrî kılınmıştır. Gece kalkmak konusunda problem yaşayanlar için bu namaz gene yatmadan önceki son namaz olmalıdır. Yani teheccüdü bu namazdan önce kılmalıdır. Teheccüt ve vitir namazları geceye bırakıldığı zaman, namaz tesbihatını yatsı namazından sonra yapmak gerekir. Vitir namazından sonra ayrıca muhtelif duâlar ve virdler yapılabilir.

Teheccüt namazı, gece boyunca fecrin doğuşuna kadar kılınabilir. Peki, fecir doğduğunda hâlâ kılınmamışsa?

Hazret-i Âişe (ra) diyor ki:
Alıntı:
“Resûlullah Efendimiz (asm) ağrı, sızı veya başka bir sebeple gece namazını kılamadığında, gündüzün on iki rekât kılardı.”

Bir diğer rivayet de Hazret-i Ömer’den (ra):

Alıntı:
Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki:

“Kim devam ettiği gece ibadetini veya virdini yapmadan uyuya kalırsa, onu sabah namazı ile öğle namazı arasında ifa ettiğinde, geceleyin ifa etmişçesine sevap yazılır.”

Hazır söz geceden açılmışken, geceleyin dileklerin kabul edildiği bir saatle ilgili bir hadîsi de buraya almadan geçmeyelim. Cabir (ra) rivayet etmiştir ki:

Alıntı:
Allah Resulü (asm) şöyle buyurmuştur:

“Gecede bir saat vardır ki, bir Müslüman o saate rastlar da Cenâb-ı Allah’tan dünya ve âhiret işinden bir hayır isterse, Allah o kimsenin dileğini muhakkak verir. Bu her gece böyledir.” (Hadisler için bk. R. Sâlihîn, 1178, 1179, 1175.)

Hem kışı, hem kabri, hem berzah âlemini hatırlatan gece vaktinin, ruhumuzun Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine ne derece muhtaç olduğuna bir ihtar ve uyarı hükmünde bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, geceleyin kılınan teheccüt namazının da, kabir gecesi ve berzah karanlığı gibi en muhtaç olduğumuz bir zamanda, en lüzumlu ve en vazgeçilmez bir ışık olduğunu kaydeder. (Sözler, s. 46.)

Hiç şüphesiz her sabah da, haşir sabahını hatırlatır. Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar mâkul, lâzım ve kat’î ise; haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat’iyettedir!


sorularlaislamiyet
 
Eski 26-05-14, 20:52 #6
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Cuma namazı kaç rekattır? (Mezhep Farkı)


Bu sorular daha önceleri de sorulmuş, görüşlerimizi de açıkça arz etmiştik. Anlaşılan, cuma namazından sonra kılınan âhir zuhur ile iki rekat sabah namazı kazası konusunda karışık yorumlar yapılmakta, bu yorumlar da şaşırmalara sebep olmaktadır.

Bunu önlemek için cuma namazını kısa da olsa şöyle bir gözden geçirmeye ihtiyaç var anlaşılan... Zannederim bu kısa tarif, konuyu aydınlatacak, cumadan sonra kılınan fazla namazlarda şaşırmaya hiç de gerek olmadığı anlaşılacaktır. Önce cuma namazını baştan sona şöyle bir gözden geçirelim isterseniz...

- İlk olarak cuma namazının başında dört rekat sünnet kılıyoruz değil mi?.. Buna, cumanın ilk sünneti, diyoruz.

-Bundan sonra imam efendi hutbeye çıkıyor, gereken konuşmasını yaptıktan sonra inerek mihraba geçiyor, birlikte cumanın farzını kılıyoruz. Buna da, cumanın iki rekat farzı diyoruz...

-Bundan sonra ise dört rekat sünnet daha kılıyoruz. Buna da, cumanın son sünneti diyoruz... Böylece ne yapmış oluyoruz?

-Başta dört rekat cumanın ilk sünneti, ortasında iki rekat cumanın farzı, sonunda da yine dört rekat cumanın son sünnetini kılıyor, cuma namazını sünnetleriyle birlikte kılmış oluyor, vaktin ibadetini sünnetleriyle birlikte eda etmiş olmanın huzurunu duyuyoruz.. değil mi?

Bundan sonra ise, isteyenler çıkıp gidebiliyorlar. İstemeyenler de kalıp geçmişte kılamadıkları bir öğle namazı (zuhr-u âhir) ile bir sabah namazı kazası kılıyorlar.

Nasıl bir niyetle kılıyorlar bu namazları, bir de ona bakalım isterseniz:

Herkesin ifadeleri farklı olsa da aşağı yukarı niyetlerini şöyle yapıyorlar:

-Niyet ettim vaktinde kılamadığım en son öğle namazının (zuhr-u âhirin) farzını kılmaya. Bundan sonra iki rekat da sabah namazı kaza etmeye niyet ediyorsa buna da:

-Niyet ettim vaktinde kılamadığım en son sabah namazının farzını kılmaya.. diyerek iki tane de kaza namazı kılmış olmanın huzurunu duyuyorlar.

Ancak cumadan sonra kılınan bu ilave namazların karışıklığa sebep olduğunu söyleyenler de diyorlar ki:

- İşin başında cuma namazından sonra kılınan böyle bir ilave namaz yoktu. Öyle ise şimdi de olmamalıdır. Cumadan sonra fazladan kılınan bu namazlar, cumanın sahih olmadığı yolunda bir şüphe meydana getiriyor! Ayrıca cuma namazını uzunmuş gibi gösterdiğinden cumadan tümüyle vazgeçmelere de sebep olabiliyor...

Bu görüşü yerinde bulanlar, cumadan sonra çıkıp gidiyorlar, kimse onlara “Neden âhir zuhurla iki rekat sabah namazı kazası kılmadan gidiyorsunuz?” demiyor. Dememeliler de. Onlar da kaza kılanlara, “Neden ilave olarak kaza namazı kılıyorsunuz?” dememeliler. Çünkü namazı terk ettirmek bir başarı değildir. Ama namazı kıldırmak bir başarıdır.

Burada akla gelen endişe, Rabb’imizin bize ‘cuma namazından sonra neden fazladan namaz kıldınız?’ diye sorması endişesidir. Bu sorunun muhatabı olmayı göze almak mümkündür. Ama ‘neden öğle, sabah namazı borcuyla huzuruma geldiniz?’ sorusunu muhatabı olmayı göze almak kolay değildir...

Burada şunu bir daha tekrar etmiş olayım. Bir kafa karıştıran da ben olmak istemem. İsteyen cumadan sonra çıkıp gider, istemeyen de kalıp kaza namazı kılar.

Zaten, Şafiilerin kılma titizliğine mukabil, Hanefilerde dileyenler kılıyorlar.

Bu yüzden de ibadet hayatımızdaki uygulamalarda bir sıkıntı söz konusu olmuyor.

sorularlaislamiyet

Mesajı son düzenleyen Göktürk ( 26-05-14 - 21:04 )
 
Eski 26-05-14, 20:57 #7
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Sor: "Devlet malından bir hırka bile olsa aşıran, çalan şehit olmaz" diye bir hadis var mıdır?


Bu anlamda hadisler bulunmaktadır.

Hazret-i Ömer (r.a.)den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Alıntı:
“Hayber savaşının vukû bulduğu gün Resulullah (s.a.v.)in ashâbından birkaç kişi gelerek ‘Filân şehit, filân şehittir!..’ dediler. Nihayet bir kişinin yanına vararak ‘Bu da şehittir!’ dediler.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.):

Alıntı:
“Hayır! Ben onu aşırdığı bir hırka yahut yağmurluktan dolayı cehennemde gördüm.” buyurdu. (Müslim, Îmân 182. Ayrıca bk. Dârimî, Siyer 48.)


Ebu Hüreyre (r.a.)den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Alıntı:
“Resulullah (s.a.v.) ile birlikte Hayber savaşına çıktık. Allah da bize fethi müyesser kıldı. Ganimet olarak altın ve gümüş almadık. Sadece eşya, yiyecek ve giyecek aldık. Sonra Vâdil-kurâ’ya çekildik. Resulullah (s.a.v.)in kölesi gölgeliğe girmek için ayağa kalktı. Bu esnada kendisine bir ok isabet etti, eceli de bundan oldu.
Resulullah (s.a.v.):

Alıntı:
‘Hayır! Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Hayber’de taksim edilmemiş olan ganimetlerden almış olduğu şu hırka ateş olmuş, onun üzerinde alev alev yanmaktadır.’ buyurdu.

Herkesi bir korku almıştı. Derken bir kimse bir veya iki adet pabuç tasması getirdi ve: ‘Yâ Resulellah! Bunu Hayber’de almıştım’ dedi.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Alıntı:
“Ateşten bir pabuç tasması, yahut ateşten iki pabuç tasması!” (Müslim: 115)
Alıntı:
“Kimin ruhu şu üç şeyden uzak olarak bedenini terkederse cennete girer: Kibir, hâinlik ve borç.” (Tirmizî - İbn-i Mâce)

Abdullah bin Amr İbni Âs (r.a.)ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Alıntı:
“Resulullah (s.a.v.)in seferde eşyasına bakan Kirkire adında biri vardı, günün birinde öldü.
Resulullah (s.a.v.) onun için:

‘Bu adam cehennemliktir!’ buyurdu.

Alıntı:
Ashâb: ‘Acaba neden ki?’ diye bakmaya gittiler. Ganimet malından aşırmış bir abayı yanında buldular.” (Buhârî, Cihâd 190. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cihâd 34.)

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin, müslümanların ganimetinden (devlet malından) olan bir hayvana, zayıf düşürüp de öyle geri verecek şekilde binmesi helâl değildir. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin bir elbise eskitip de öyle geri verecek şekilde giymesi helâl değildir.” (Ebu Dâvud)

Rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Selmân-ı Fârisî -radiyallahu anh-ı ganimetleri korumakla vazifelendirmişti. Derken bir kimse gelerek: “Selman! Elbisem yırtık idi. Ganimetten bir iğne iplik alıp onu diktim. Bana günah var mı?” diye sordu. Selman (r.a.): “Herşey miktara göredir.” diye cevap verdi. Bunun üzerine o kimse elbisesinden o ipliği çekip çıkararak, ganimet malının içine kattı.


Bir kimse ganimet içinden bir veya iki ayakkabı bağı alıp:
Alıntı:
“Bunları Hayber günü ben ele geçirmiştim.” dedi.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) Efendimiz:

Alıntı:
“Cehennemde olan bir veya iki ayakkabı bağı!” buyurdu. (Buhârî - Müslim)


sorularlaislamiyet

Mesajı son düzenleyen Göktürk ( 26-05-14 - 21:06 )
 
Eski 26-05-14, 21:01 #8
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Hz. İsa Allah'ın izniyle ölüleri diriltirken hangi duayı okurdu?


Deylem’nin rivayet ettiği bir hadise göre, peygamber efendimizin:

Alıntı:
“Ya Ali! Sıkıntıya düştüğün zaman, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm’ duasını oku!” (Deylemi, 5/324)
şeklinde kısa bir ifadesi vardır.



Hz. İsa Allah'ın izniyle ölüleri diriltme mucizesi gösterirken okuduğu dualar şöyledir:

Alıntı:
"Ya Hayy, ya Kayyûm!.." (bk. Razi, Al-i İmran 49. ayetin tefsiri; Sâlebî, Arais s.394)
Alıntı:
"Ey Allah'ım! Semâ'da İlâh, Sen'sin! Yer'de İlâh, Sen'sin!

İkisinde de, Sen'den gayrı İlâh, yoktur!

Göklerde Cebbar olan, Sen'sin! Yer'de Cebbar olan Sen'sin!

İkisinde de, Sen'den gayrı Cebbar olan, yoktur!

Göklerde Hükümdar olan, Sensin! Yer'de Hükümdar olan, Sen'sin!

İkisinde de, Sen'den gayrı Hükümdar yoktur!

Göklerde hüküm, Senindir! Yerde hüküm, Senindir!

İkisinde de, Senin hükmünden gayrı hüküm yoktur!

Senin, yer yüzündeki Kudretin, semâdaki Kudretin gibidir!

Senin, yer yüzündeki Saltanatın, semâdaki Saltanatın gibidir!

Ben, Senin Şerefli İsimlerinle, Sen'den dilekte bulunuyorum!

Hiç şüphe yok ki, Sen, her şeye Kadirsin, Senin, her şeye gücün yeter!"
(Sâlebî-Arais s. 390)


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 12:21 #9
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Allah zamandan münezzeh ise, kainatı yaratmaya nasıl karar veriyor?


- Allah için kullanılan bazı ifadeler, insanların dar kapasitesinden kaynaklanır.

Allah’ın kader ve kazası için şayet “karar verme” diyorsak, bu gerçekten insanların daha sonra düşünüp bir karara vardığı anlamına gelmez. Bu, insanların kendi örf ve adetlerine uygun gördüğü bir ifade tarzıdır.

- İşin doğrusu şudur: Allah’ın kararı onun iradesinin eşyaya taalluku manasına gelir. Her şeyin sonradan var olacağına dair bilgi Allah’ın ezeli ilminde yer almaktadır. “Mevbcudat-ı ilmi” denilen bu varlıklar arasında bizzat zamanın kendisi de vardır. Çünkü zaman da yaratılmıştır. Örneğin; dünyamızdaki zaman mefhumu, yerküresinin güneş etrafındaki dolanımından meydana gelen bir periyot limitidir.

Allah’ın ezeli ilminde var olan kâinatın diğer unsurları gibi elbette zaman da o ezeli ilmin bir zarfı/bir dairesi olamaz. Olsa olsa, her şeyi kuşatan ezeli ilim zarfı içinde ilmî vücudu ile yer alan bir mazruftur.

- “.. Amma "Levh-i Mahv-İsbat" ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A'zam'ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur. Evet herşeyin bir hakikatı olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikatı dahi, "Levh-i Mahv-İsbat"taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir ....” (Sözler/30.Söz, 548-49)

- “Sonradan karar verme” ifadesi, İslam literatüründe mutezile mezhebinin NESH konusu için kullandığı “BEDA” (sonradan Allah için malum olan) mefhumunu çağrıştırmaktadır. Mutezile bu sebepten ötürü, Neshi kabul etmez.

Ehl-i Sünnete göre, Allah’ın bazı ayetlerin hükmünü sonradan kaldırması, onun sonradan bu hikmetin farkına vardığı manasına gelmez. Bunun tam tersine, Allah sonsuz ezeli ilmiyle neyi ne zaman nasıl yapacağını çok iyi bilmektedir. Onları zamanı gelince yapması ise, yeni verdiği bir karar değil, ezelden beri var olan o kararın, daha doğrusu kaderin kazaya dönüşmesi manasına gelir. Bu ise Allah’ın iradesine bağlı olarak tahakkuk eder. Allah’ın bu iradesinin hareket geçmesi de ezeli ilmine uygundur. (krş. Katade, en-Nasihu ve’l-Mensuh, Müessesu’r-risale, 1418/1998, 1/7)


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 12:24 #10
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Ezoterim nedir? İslamda yeri var mıdır?



1) Ezoterizm, bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara inisiyasyon yoluyla öğretilmesidir.

Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi değildir. Çoğunlukla ezoterik yani ezoterizm ile ilgili veya ezoterizme dair şeklinde kullanılır.

Ezoterizm (içe yönelik anlam/ileti), asıl olarak belirli kişilerin içselliği ile sınırlandırılmış felsefî öğretilerdir. Bu öğretiler herkes tarafından bilinen egzoterik (dışa dönük anlam/ileti) öğretiler değil, tam tersine belirli kişilerin aşamalardan geçerek bilmeye hak kazandığı öğretilerdir.

Ezoterizmin diğer anlamı ise içsel, tinsel farkındalığa sebep olan, Mistisizm ile eşanlamlı kabul edilen önemli ve kesin bilgilerdir.

Ayrıca Ezoterizm geniş, farklı öğreti ve pratik yelpazesine sahip olan bir akımdır. (VİKİPEDİ)

- Sözcük anlamı olarak ezoterizm “sadece belli sayıda müritlere açıklanan halkın düzeyine inmeyen ya da inmemesi gereken doktrine“ denir. Ezoterik doktrin “müritlere sözlü olarak aktarılan tüm bilgi ve öğretilere“ denir. (Petit Robert)

- Özellikle Avrupa’da ve Amerika’da son zamanlarda çok sıkça kullanılmaya başlanan Türkçe’de “içrek” kelimesiyle karşılanan ezoterik sözcüğü, içinde saklı olan anlamı sadece seçilmiş kişilere açıklanan öğretileri tanımlamak için kullanılır.

- Ezoterizm bir din değil, bir doktrindir. Dinlerde de, din dışı düşüncelerde de geçerli olabilir. Örneğin, Müslümanlar arasında “Batinilik” bu anlamda bir ezoterizm olarak adlandırılabilir. Çünkü bu batıl düşünceye göre Kur’an’ın asıl maksadı zahiri ifadeleri değil, herkesin bilmediği, sadece kendi muallimlerinin, kendi cemaatlerinin bildiği batıni yorumlar esastır.

- Nitekim bazı tanımlara göre, Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara bildirilebileceği görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Ve genel olarak, Arapça ve Eski Türkçe' de "Batiniyye", Fransızca' da "Esotérisme" ve İngilizce' de "Esoterism" ya da "Esotericism" karşılığıdır. Bu sözcüğün Türkçe'de yeni kullanılan karşılığı "İçrekçilik" tir.

- Meydan Larousse Ansiklopedisi ise Türkçe eşanlamlısı İÇREK başlığı verdiği bilgiye göre, ezoterizm: “Yalnız vakıf olanlara öğretilen; vakıf olmayanlarca anlaşılmayan bilgi ve ya eserler için kullanılır. ...

- Bu bağlamda Masonların gizli sembollerle yaptıkları ve sadece üst derecedeki rütbelilerin anladığı ifadelerin arka planında sakladıkları anlamları da buna dahil etmek mümkündür.

- Bu doktrinde gerçekten “Her zaman hayırlısı şeklinde dua edilmemesi” şeklinde bir düşünce varsa, elbette bunun -ne dinen ne de aklen- hiç bir kıymeti ve değeri yoktur.

2) Amin ifadesinin Mısır’da bir kralın isminden dine girdiğini iddia etmek saçmalıktır. Çünkü bu iddiacıların iddiasına göre, Amin sözcüğü; "tanrıların kralı" olarak bilinen Antik Mısır tanrısı Amon'un (Amen) adından geldiğidir.

Bir tevhid inancı temeli üzerine kurulan semavi dinlerde Mısır putlarından birinin adını ibadetlerinde yer vermelerinin hiç bir akılla izahı mümkün değildir.

- Doğrusu şudur:

Amen/Amin kelimesi “öyle olsun, ben bunu can-u gönülden isterim” manasına gelir.

Nitekim rivayete göre peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “İmam, Fatiha’yı tamamlayıp âmin dedikten sonra siz de ”âmin” deyiniz. Kimin bu sırada “âmin” demesi meleklerin o anda “âmin” deyişi ile aynı ana rastlarsa geçmiş günahları affolunur.” (Müslim, Salat, 72; Ebû Dâvud, Salat, 167-168; Tirmizî, Mevâkîttü’s-Salat, 116).

Amin/Amen Kelimesi, “öyle olsun/Allah’ım kabul et!” manasında olup Hz. İbrahim’den beri bütün semavi dinlerde kullanıldığı ifade edilir. Aşağıdaki ayetlerde “amin” kelimesinin Hz. Musa döneminde de kullanıldığına işaret edilmiştir. Şöyle ki:

Mûsâ’ya ve kardeşine: “Millet için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi namazgâh yapın, namazı hakkıyla ifa edin ve ey Mûsâ müminleri müjdele!” diye vahyettik. Mûsâ: “Ey bizim Rabbimiz!” dedi. “Sen Firavun ile onun ileri gelen yardımcılarına dünya hayatında muazzam zinet, haşmet ve servet verdin. Ey bizim Rabbimiz! İnsanları neticede Senin yolundan saptırsınlar diye mi onlara bu imkânı verdin? Ey bizim büyük Rabbimiz, mahvet, sil süpür onların servetlerini ve kalplerini şiddetle sık! Belli ki o acı azabı görmedikçe onlar imana gelmeyecekler. Allah buyurdu ki: ‘Dualarınız (ikinizin duası) kabul edildi. Dürüst olmaya devam edin, müstakim olun ve sakın hakikati bilmeyenlerin yoluna tâbi olmayın!’ ” (Yunus, 10/87-89) mealindeki ayetlerde Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’a vahiy edildiği bildirilmiş, sonra yalnız Musa’nın duasına yer verilmiş, ardından ise, “ikisinin de duasının kabul edildiğine” vurgu yapılmıştır.

Yani dua eden yalnız Musa’dır, fakat: “Dualarınız (ikinizin duası) kabul edildi” denilerek duanın iki kişiye ait olduğu bildirilmiştir.

İşte bu meseleye dikkat çeken müfessirler: “Hz. Musa dua etmiş, yanında bulunan Hz. Harun da ‘Amin” demiş olduğu için ikisi de dua etmiş sayılır” diyerek açıklamışlardır. (bk. Taberi, Beğavi, Zemahşeri, Razi, ilgili ayetin tefsiri. - Razi’ye göre bu yorum İbn Abbas’a aittir.)

3) Cennet ve cehennemin olmadığını, bunların sadece insanların içinde bir duygu olduğunu söylemek için kâfir olmak yetmez, çok ciddi bir mecnun olması gerekir. Çünkü, bu duygu cennet ve cehennemin yokluğuna değil, aksine varlığına delildir. Bir çekirdekte bulunan özellğin, ağacından da var olduğunu her akıl sahibi bilir. Kainat ağacının çekirdeği olan insandaki bu duyguların karşılığının, kainat ağacında da olacağı kesindir.

Bütün semavi dinlerde cennet ve cehennemin varlığına, oradaki bulunan azapların şekline ve lezzetlerin çeşitlerine öyle vurgu yapılmıştır ki, bütün bunları “insanın içindeki duygular” olduğunu söyleyerek inkâr etmek için gerçekten deli olmak gerekir.

Şunu demek istiyoruz: İnanmayanlar normal kâfirdir. Bunlar her zaman var olmuş ve bundan sonra da var olacaktır. Ancak, cennet ve cehennemin kavramsal olarak varlıklarına inandığı halde bunları kendi heva ve hevesine göre yorumlamak anormal bir küfürdür. Çünkü, öyle anlaşılıyor ki, bu tür düşünceler sahibi, dinlerin özellikle de İslam dininin varlığını bildirdiği cennet ve cehennemi inkâr etmiyorlar, bir anlamda Kur’an’ın dediklerini doğru kabul ediyorlar, ancak bunların gerçekte değil düşünce bazında var olduklarını söylüyorlar.

İşte bu yelpazede hareket edenlerin akıldan istifa ettiklerini söylemekte hiç bir beis görmüyoruz. Çünkü:

Yüzlerce delil ile mucize olduğu ortada olan Kur’an gibi bir Allah’ın kitabında Cennet ve cehennemle ilgili öyle tasvirler yapılmaktadır ki, bunları hayali farz etmek için gerçekten akıldan fersah fersah uzaklaşmak gerekir.

Örneğin, Cennette, yemek, içmek, evlenmek gibi hususları nereye koyuyorlar? Cehennemdeki çeşitli azaplar, “irinli su içmeleri, zakkum denilen gırtlakları yırtan dikenli şeyler yemeleri”, “onların derileri yandıkça onlara derilerini yenileriz ki azaplarına artsın” gibi ifadeleri ne ile izah ederler?


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 12:32 #11
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Müzik dinlemek günah mıdır?




Alıntı:
"Nikahı ilan edin, onu mescidlerde yapın. Uzerine de def vurun."[Tirmizi, Nikah 6, (1089)]
Alıntı:
"Nikah'da haramla helali ayıran fark, def ve sestir."[Tirmizi, Nikah 6, (1088); Nesai, Nikah 72, (6, 127, 128)]
Alıntı:
Bir kadın (gelerek):

"Ey Allah'ın Resulü! Ben senin yanibaşında def çalmaya nezrettim!" dedi. Aleyhissalatu vesselam:

"Nezrini yerine getir!.." buyurdular.[Ebu Davud, Eyman 27, (3315)]

Rezin şu ziyadeyi kaydetti:

"Kadın dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Çıktığın gazveden sağ-salim ganimetle dönersen sana (zafer alameti olarak) def çalıvereceğim diye nezrettim!" Resulullah (sav) bu talep üzerine: "Eğer nezretti isen haydi nezrini yerine getir, yoksa böyle bir şey yapma!" buyurdular." [Rezin'in ziyadesi İbnu Hibban'ın Sahih'inde geçmektedir (6, 286-287).]

Alıntı:
Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Şarkıcı cariyeleri satmayın, satın da almayın. Onlara (musiki) de ögretmeyin. Onları alıp satmak şartıyla yaptığınız ticarette hayır yoktur, onlar için ödenen para haramdır."

Resulullah (sav) ilave etti: "Şu ayet bu gibiler hakkında nazil olmuştur:

"İnsanlardan bazıları, bir bilgisi olmadığı halde, Allah yolundan saptırmak için boş sözlere müşteri çıkarlar. Allah yolunu alaya alırlar, işte bunlara alçaltıcı bir azab vardır." (Lokman, 31/6) [Tirmizi, Büyu 51, (1282), Tefsiri-Kur'an, Lokman, (3193); İbnu Mace, Ticarat 11, (2168)]
Alıntı:
Resulullah (sav), benim yanımda iki cariye, Buas (savaşı ile ilgili hamasi) türküler söylerken çıkageldi. Gidip yatağın üzerine (yan üstü uzandı ve yüzünü de (aksi istikamete) çevirdi. Derken (babam) Hz. Ebu Bekr (ra) girdi. Derhal beni azarladı ve: "Resulullah'ın hane-i saadetlerinde şeytan çalgısı ha!" dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav), ona yönelip: "Bırak onları (söylesinler!)" buyurdu. (Onlar sohbete dalıp, bizden) dikkatlerini çekince, ben cariyelere göz işareti yaptım, kalkıp gittiler."

Hz. Aişe devamla der ki:

"Bir bayram günüydü. Siyahiler, mescidde kılıç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah (sav)'dan taleb etmiştim (bilemiyorum), yoksa o (kendiliğinden) mi, "Seyretmek ister misin?" buyurdular. Ben: "Tabii!" dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı, yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk. "Ey Erfideoğulları göreyim sizi (oynayın)!" diyordu. Ben usanınca(ya kadar böyle devam ettik. Usandığımı farkedince): "Yeter mi?" buyurdular. Ben: "Evet!" dedim. "Öyleyse git!" dediler.[Buhari, İydeyn 2, 3, 25, Cihad 81, Menakıb 15, Menakıbu'l-Ensar 46, Nikah 82, 114; Müslim, İydeyn 19, (892); Nesai, İydeyn 35-36, (3,195-197)]
Bana ulaştığına göre, Allah Teala Hazretleri Kıyamet günü şöyle seslenecektir: "Kulaklarını eğlence ve şeytan çalgısından uzak tutanlar neredeler? Onları misk bahçelerine dahil edin!" Sonra Melaike aleyhimüssalatü vesselam'a seslenecek: "Onlara benim takdirlerimi duyurun ve haber verin ki, kendilerine artık ne korku var, ne de üzüntü!"(Rezin ilavesidir.)


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 12:37 #12
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Küfür çok günah mıdır?


Küfür ve sövme farklı şeylerdir.

Sövme: Hassas değerleri incitecek argo ve adult sözlerdir.
Küfür: Allah' edilen hakaret ve sövgüler.


İslam dini her türlü kötülük ve incitmeye karşıdır. Çünkü, İslam insanı insan etmeye gayret ediyor. Hakiki insaniyet mertebesine ulaştırır. Bu nedenle İslam, insanı her türlü kemalat ve güzelliğe ulaştıracak emirleri verdiği gibi, her türlü rezillikten ve çirkinlikten götürecek fiilleri de yasaklamıştır.

Bu külli kaidelerden hareketle diyebiliriz ki, küfür ve sövme dediğimiz karşıdaki insanları rencide ve rahatsız eden her türlü fiil, günahtır ve haramdır. Çünkü Müslümanları rencide etmek haramdır ve insanı günahkar eder. Hatta kafir bile masum ve hatasız olsa, onu rahatsız etmek İslam dininde yasaktır. Çünkü, Peygamberimiz ( a.s.m) şöyle buyurmuştur:
Alıntı:
“Kim bir zımmiye eziyet etse, şüphesiz ben onun hasmıyım."
Hangi durumda olursa olsun, sövmek caiz değildir. İster kafire, ister zalime farketmez, sövmek çirkin bir hareket olup mümine yakışmaz.


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 12:39 #13
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Dövme günah/haram mıdır? Gusle engel olur mu?



Dövme, insan cildinde boya maddesiyle yapılan kalıcı şekil demektir.

İnsanlar, çok eski zamanlardan beri vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yaptırmışlardır. Bugün bu adet, yer yer sürdürülüyor. Avrupa ve Amerika'da bazı gençler bunu bir "süs" şeklinde yaparken, yurdumuzda da birtakım havai gençler onları taklit ediyorlar. Cahiliye Arapları dövmeyi süslenmek için yaparlarken; dövme ile bedenlerine çeşitli şekil ve suretler yaparak bununla mafsallarının güç kazandığına inanırlardı. Bugün ise bu tamamen bir özentiden öteye geçmemektedir.

İlkel dövme ana hatlarıyla, deriye yan yana küçük delikler açmak ve bu deliklere is, sürme, mürekkep, kına, çivit gibi boyalı maddeler doldurmak suretiyle yapılır. Bunun yanında bıçakla veya tırnakla derin yarıklar meydana getirerek, yahut süslenecek kısımlara barut gibi yanıcı maddeler sürüp yakarak yapılanları da vardır.

Modern dövmeciler ise özel olarak imal edilmiş elektrikli dövme kalemleri kullanmakta ve dövme yaptıran şahsın acı duymaması için de cildine lokal anestezi uygulamaktadır.

İlkel dövmelerin genellikle mavi renkte olmasına karşılık modern dövmeler çeşitli sentetik boyalar kullanıldığı için bir tablo gibi renkli olabilmektedir.

İlâhî dinler dövmeyi yasaklamıştır. Tevrat vücuda dövme yaptırmayı, ölü arkasından düzenlenen ağıt sırasında ağlayanın tırnaklarıyla yüzünü yırtması olayı ile birlikte ele almış ve, "Ölüler için bedeninizde yara açmayacaksınız, kendinize dövme işaret koymayacaksınız" (Levililer, 19/28) cümlesiyle her ikisini de yasaklamıştır.

Arapça'da veşm kelimesiyle ifade edilen dövme, Hz. Peygamber devrinde Câhiliye çağının bir uzantısı olarak özellikle kadınlar arasında yaygın bulunuyordu.

En güzel şekilde yaratılan insanın tabii görüntüsünde değişiklikler yapılmasını hoş karşılamayan Hz. Peygamber, bu türden çeşitli uygulamalar yanında dövmeyi de yasakladı; dövme yapan ve yaptıran kadınlara Allah'ın lanet ettiğini bildirdi. Bir fiili işleyenin Allah ta*rafından lanetlenmesi onun haram ol*duğunu gösterir. (bk. Buhârî, Libâs, 87; Müslim, Li*bas, 119-120)

Konu ile ilgili hadis metinlerinde sadece kadınların zikredilmesinin sebebi, Arap toplumunda bugün olduğu gibi daha çok kadınların dövme yaptırmasıdır. Dövme yaptırmanın dinî hükmü açısından kadınla erkek arasında fark yoktur.


Dövmeyi yaptıran insan nasıl hareket edecektir?

İmam Nevevî, sağlık bakımından zarar vermediği takdirde dövmenin vücuttan giderilmesi gerektiğini söyler. Yapılacak operasyonun vücuda zarar vermesi veya geride çirkin bir manzara bırakması sebebiyle dövme giderilemezse kişi tövbe etmekle günahından kurtulur. (Şerhu Müslim, XIV, 106)

Bundaki hüküm, dövmeyi yaparken kullanılan maddeye göre değişir. Şayet bu maddeler dinen necis sayılanların arasında bulunuyorsa, dövme de o hükme girer. Şayet temizse, o da temizdir. Bunda yapılacak şey, şayet ufak bir müdahale veya ameliyatla hallediliyorsa gidermeye çalışmaktır. Şayet giderilemiyor, buna da imkan bulunamıyorsa, o şekilde bırakılır. Çünkü Cenab-ı Hak kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez, onun üstesinden gelemeyeceği, yapamayacağı şeyleri istemez.


Dövme abdeste ve gusle engel olur mu?

Dövme derinin altındadır. Yani dış derinin altında yer alıyor. Abdest ve gusulde ise derinin altını değil, üstünü yıkamak farzdır. Dövme de derinin altında kaldığına göre, onun bedenin herhangi bir yerinde bulunması abdeste ve gusle mani olmaz. Üzerinin yıkanmasıyla abdest ve gusül sahih olur.

Ayrıcai dövme, namaz kılmaya, ibadetlerin yerine gitirmeye, camiye ve cemaate gitmeye, Kuran okumaya da asla engel değildir.

Böyle bir günahı işlemiş olan kimse de Allah'tan mağfiret diler, tövbe istiğfar eder. Ve inşallah da kabul edilir.


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 12:48 #14
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Gerdek gecesinde neler yapmamız gerekir? Dinimizin bu konu hakkındaki emirleri tavsiyeleri nelerdir? Müslüman genci mutlaka okumalı bilmeli!



Gerdek gecesi: Evlenmiş karı ve kocanın ilk defa bir araya geldikleri gece. Bu buluşmanın özelliği, kadın ve erkek için daha önce bilinmesi mümkün olmayan maddi ve manevi mahremiyetin ortadan kalkmasıdır. Çünkü o geceden önce, ayrı dünyalarda yaşayan iki insan, birbirlerine yaklaşarak, aynı hayatı paylaşma durumuna gelmişlerdir. Bunun da ötesinde, aile olarak belirli hak ve görevleri "fiilen yaşama" olayını başlatmışlardır.

Gerdek gecesini, sadece cinsi yönden iki farklı cinsin birbirlerini tanıması olarak görmemesi gerekir. Bu beraberlik aynı zamanda, manevi ve hissi bir bütünleşmeninde başlangıcı olmaktadır. Olgunluk seviyesine gelen iki gencin, ondan sonraki hayatları belirli bir ölçü ve plan dahilinde sürecektir. Bu bakımdan gerdek gecesi; son derece ciddi ve ağır sorumluluklarla dolu bir hayatın başlangıç anıdır. Tek kelime ile bir planlama kararının verileceği zamandır. Bir çift paylaşacakları hayatta birbirleri için düşündüklerini açıkça anlatacak ve karşılıklı olarak yekdiğerinden beklediği tavır ve davranıştan konuşacaklardır.

Gerdek, İslami bir olaydır. Çünkü gerdek olayında gözümüze çarpan olağanüstü durum, kadın ve erkeğin meşru ölçüler içersinde bir araya gelmesi ve evlilik gibi büyük bir hadisenin düşünülüp, tartışılarak gerçekleştirilmesidir.

Gerdek olayında, birbirlerini uzaktan tanıyan çiftin yakın bir temas ile ve ciddi bir ortamda karşısındakini ölçülü bir şekilde değerlendirmesi söz konusudur. Çünkü evlilik ile yeni bir hayata başlangıçta, karşıdaki insan bütün özellikleri ile tanınmak durumundadır. İslami mahremiyetin olmadığı durumlarda ve günümüz gibi kadın-erkeğin birbiriyle ölçüsüz ve gayri ciddi bir araya gelmesi hali, gerdek olayına gerek duyurmamaktadır. Çünkü olayda ne bir mahremiyet, ne de geleceğe dönük ciddi bir hesap bulunmaktadır. Taraflar; ya kendilerini bekleyecek akıbetlerden habersizdirler veya bir araya gelişlerinde sadece "cinsel tatmin" ağır basmaktadır.

Dolayısıyla bazen bu tür gayrimeşru ilişkilerde "evlilik" gibi bir müesseseye bile ihtiyaç duymayan insanlar görülmektedir. Tabi ki bu tür ilişkilerin sonu, büyük acılar ve felaketlerle bitmektedir.

İslam'daki evlilik, cinsi duyguların dini bir program çerçevesinde ve beşeri aşkın en temiz özellikleri ile biçim kazanmasıdır. Elbette ki bu temiz ve saf beraberlik, gerdek gecesi gibi başkalarının malumu olmayan ruhi ve bedeni birlikteliğe ihtiyaç duyacaktır.

Lüzumlu (ilk) Evlilik Bilgileri:

İlişki konusunda çok kimse bilgisizlikten bunalımlara düşmektedir. Bunun için önce cimanın ne olduğunu iyi bilmek gerekir. İyi bilinmez ve yanlış yapılırsa, huzursuzluk zamanla artarak ailenin yıkılmasına sebep olur. Bunun için bu mahrem bilgileri doğru öğrenip tatbik etmek gerekir.

Nikahtan sonra, zifaf (gerdek) gecesi, evlilik hayatının en mühim bir dönemidir. Eşler mümkün mertebe temizliğe riayet etmelidir. Temiz ve güzel kıyafet, ilk gecede etkili olur. Zifaf odası tenha, emniyetli bir yerde olmalıdır. Damadın, evlilik tecrübesi olan, güvenilir bir sağdıçın tavsiyelerinden istifade etmesinde mahzur yoktur. Fakat, sağdıç olmasa da olur.


İlk Gecede Eşlerin Dikkat Etmeleri Gereken Hususlar

Her şeyden önce, eşler birbirine çok samimi, nazik ve yumuşak davranmalı, sevgi ve şefkatle yakınlaşmalıdır. Erkek, eşini gerdeğe psikolojik yönden iyice hazırlamalıdır. Ona cesaret vermeli; endişelerinin yersiz olduğunu, rahat bir atmosferde onu da konuşturarak izah etmelidir. Eşini incitecek küçük davranış, hatta imadan sakınmalıdır. Eşinin, özellikle bu gecede sevgi ve şefkat görmeye, iltifat işitmeye çok ihtiyacı olduğu bilinmelidir.

Erkek aceleci ve kaba olmamalıdır. "Artık evlendik, ona istediğim gibi sahip olurum." gibi bir düşünce son derece yanlıştır. Cima, aşk oyunları sırasında meydana gelen bir olaydır. Temasa her iki tarafın da aktif şekilde katılması gerekir. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) de bu hususa dikkat çekerek, erkeğin, eşinin haklarına da riayet etmesini istemiştir. Cinsi tatmin, kadının da hakkıdır.

Genç kız da eşinin heyecan ve sevgisini paylaşmalı, kendisini ona tabii ve fıtri bir şekilde, isteyerek teslim etmelidir. Cimanın bir yaratılış vazifesi olduğunu düşünmeli, mana ve hikmetlerini hatırlamalı, sevgisine ve yaratılış özelliklerine güvenip, yersiz korku ve endişelerden sıyrılmalıdır.

Düğünün stresli ve gergin ortamından sonra eşler, uykusuz, yorgun düşebilir. Bu bakımdan cimaya çoğu zaman hazır olmazlar. Bu durumda, ilk cimanın günü tehir edilebilir. Bunun hiç mahzuru yoktur; aksine çok faydası olabilir.

İlk gece, eşler için en meraklı heyecanların yaşandığı andır. Yıllar yılı beklenen, hasretle gözetlenen, genç kız ve delikanlının rüyalarını süsleyen, sevinçli, tatlı ve heyecanlı bir zaman. Daha önce gayrimeşru hayat yaşayan bu duygudan mahrum kalır.

Damat, tebessüm ve nezaketle içeriye girmeli, geline selam vermeli ve onu tebrik etmelidir. Moral verici sözlerle gelinin gönlü alınmalı, heyecanını yatıştırmaya çalışmalıdır. Gelin de ona güler yüzle karşılık vermeli, lüzumsuz somurtkanlık ve çekingenlik göstermemelidir.

Bu gece, iki rekat nafile namaz kılıp dua edilir. Bugünlere kavuşmanın şükrü ve gelecek günlerin saadeti için, Allah Teâlâ'ya dua edilir. Bu arada, oturup, bir müddet sohbet etmelidir. Böylece, fazla heyecan atılmaya çalışılır.

Her kız, bu ilk gecede, az-çok ürkeklik ve çekingenlik gösterir, utanır, sıkılır. İlk defa bir erkekle baş başa buluşmanın, ona açılmanın utancını hisseder. Bu hali, gayet tabiidir, hoş karşılanmalıdır.

Erkek kızı hiç sıkmadan ve zorlamadan, samimi bir yakınlık göstermeli, ürkekliğini gidermeye çalışmalıdır. Kız konuşmaktan, ona açılmaktan çekinse bile, erkek samimi sohbet ve yakınlığı sabırla sürdürmeli, onun gönlüne yavaş yavaş girmelidir. Kızın sessizce dinlemesi ve arasıra hafif karşılık vermesi de kâfidir.

Damat, güler yüzle yaklaşmalı, gönül alıcı sözler söylemeli, iltifat etmeli, eşini kutlamalıdır. Bu tavır genç kızın heyecanının teskininde çok faydalı olur. Bütün mesele, öpüp okşayarak kızı cimaya hazır vaziyete getirmektir! İlk gecenin değişmez bir ölçü olmadığı unutulmamalıdır. İlk gece yalnızca bir başlangıçtır. İlk deneme başarısız olabilir, bu normal kabul edilmelidir.

İnancı gereği kadından uzak kalan erkek, çoğu zaman kadını yakından gördüğünde veya dokunmasıyla hemen boşalabilir. Ümitsizliğe kapılmayıp, yarım saat kadar sonra ön hazırlıktan sonra, tekrar harekete geçilir. İkinci halde ilk heyecan geçip hemen boşalma olmayacağı için ön hazırlık daha rahat şekilde yapılabilir. Bu durum çok önemlidir. Bu durumu bilip kendilerini buna göre ayarlayan eşler rahat eder. Olduydu olmadıydı endişesine kapılmaz. Çünkü bu normal bir olaydır. Birkaç saat dinlenilebilir veya ertesi güne tehir edilebilir. Böyle bir durumda genç kız da durumu kabul etmeli, anlayışla karşılamalıdır.

Temas başarıyla sonuçlanınca, erkek mutluluk hislerini eşiyle paylaşmalı, ona teşekkürlerini sunmalı ve bütün bir hayat boyunca saadetlerinin devamı için dua etmelidir.

Zifaf gecesinde kızda ürkeklik ve çekingenlik görüldüğü zaman, erkek, ilk karşılaşmanın normal bir neticesi olan bu hali hoş karşılamalı, lüzumsuz telaş ve sabırsızlık göstermemelidir. İlk geceki kabalıktan doğacak ürkeklik, incinme ve tatsızlık, daha sonra uzun müddet silinmeyen etkisini gösterir. Bunun gibi, o gecenin sabır ve nezaketinin mükafatı da sonradan görülür.

İlk olarak bir erkekle buluşmak, yıllarca barındığı ailesinden ayrılıp, yeni bir aile hayatına girmek, bir kız için elbette çok mühim bir olaydır. O anda, erkeğin geniş şefkat ve sevgi kanatlarına ihtiyacı vardır. Bir kadın, kendisiyle buluştuğu ilk erkeği asla unutmaz. Eğer kadın ilk zifaf gecesinde tatlı heyecanlar yaşamışsa, sevgi, sabır, nezaket ve geniş bir anlayışla karşılaşmışsa, o erkeğe ömür boyu minnettar kalır. Bu ilk olay, kadın için unutulmaz bir hatıradır. Hatta o adam o kadını sonradan terk etse, hayal kırıklığına uğratsa bile, kalbindeki o esrarlı hatıra daima yaşar.

Gerdek gecesi, erkeklik gösterisi sanılan, "kedinin bacağını ayırmak" gibi kabalık uygun değildir. Bilhassa bu gece, erkek de çok nazik olmalıdır!

"Bir kadın, on senedir kocasıyla garip bir şekilde yaşıyor. Ancak ayda bir defa temasta bulunuyor ve bu temas esnasında da kadın tamamen soğuk davranıyor. Gerdek gecesi, kocası bu kadının kalbini kırmış. (Ne zayıfmışsın, hem de çirkinmişsin) demiş. Kadın bunu unutamamış."

Kadını yaralayacak, zayıfsın, şişmansın, uzunsun, kısasın, yaşlısın, cahilsin, pasifsin gibi sözlerden uzak durmalıdır!



Ön Hazırlık: Gerdek gecesinde diğer önemli husus da, ön hazırlığın gelini ürkütecek ve gönlünü soğutacak bir vaziyette olmamasıdır. Bunun için bir de, soyunma sırasında dikkatli olmak gerekir. Bir kere damadın, gelini kendi eliyle soymaya kalkması doğru değildir. Gelin ve damat, kendi kendine soyunmalıdır. Çırılçıplak soyunmak da uygun değildir. Ekseriya gelin, erkeğin karşısında ilk defa çıplak olarak görünmekten ve erkeği çıplak olarak görmekten dehşet ve sıkıntıya düşebilir.

Soyunma sırasında, utanma duygularının korunması için, bu işin de perdelenmesi gerekir. Bunun için ya lamba söndürülmeli veya az ışıklı gece lambası bulundurulmalıdır. Çıplak vücutla ortada görünmenin vereceği sıkıntıyı hesaba katmalıdır. Bu durum edebe de aykırıdır.

Bazı erkekler, zifaf gecesinde hem kendi vücutlarını teşhir eder, hem de kadını tamamen soyarak, kaba ve hoyratça davranışlarıyla, gelini sıkıntı içinde bırakırlar. Bu çok yanlıştır.

Soyunma olayında, ayakta büsbütün soyunmaya kalkışmamalı, yalnız üstteki kaba elbiseler çıkartılmalıdır. İç çamaşırlar, yorgan altına girdikten sonra çıkarılmalıdır.



İlk Temas: Zifaf gecesinde aşk oyunu önemlidir. Aşk oyunu nazikâne, erkeğin gelini heyecana getirme tekniği mükemmel olduğu zaman, kadın ne kadar utangaç olursa olsun, yavaş yavaş eşine itimadı çoğalmaya ve rahatlamaya başlar. Ondan sonra teslimiyet duygusu artar, çekingenlik yerine arzu doğmaya başlar. Birçok gelini inciten ve ürküten şey, eşlerinin bu gece kaba ve anlayışsız davranmalarıdır. Henüz mahcubiyet içinde bulunan bir gelini, evlilik hayatına yavaş yavaş alıştırmalıdır. Damat, gelinde arzu uyandırma yollarını aramalı, utangaçlık hislerinden kurtulmasına yardımcı olmalıdır. Normal bir kadın, belki kocasının arzusunu tahrik etmek için önce çekingen davranır. Aslında o, fethedilmekten hoşlanır. Fakat mukavemetin kaba bir şekilde kırılma teşebbüsünü asla hoş görmez. Bunun için güvey, nezaket, sabır ve incelik hususlarını asla gözden uzak tutmamalıdır. Gelin de, hayatının belki en heyecanlı anlarını yaşayan eşinin başarısını baltalayacak davranışlardan, mümkün olduğu kadar kaçınmalıdır.


Bekâretin izalesi: Normal vasıfları taşıyan kız ve erkek için, bunun bir zorluğu olmaz. Yapılacak iş; aşk oyunlarıyla temas ortamı hazırlanır, gelin o safhaya geldikten sonra, yani ilişkiyi kolaylaştırıcı kaygan sıvı gelince, üstten aşağı hafif kuvvette bir tazyikle zifaf ilişkisi tamamlanır. Böyle kaygan sıvı gelmese de, bu iş rahatça gerçekleşir. Cinsiyet organlarına bir miktar vazelin sürmek bu işi kolaylaştırır.

Tahriş, acıma gibi hallerde, sonraki temaslar için bir-iki gün ara vermek iyi olur. Ama bu da şart değildir. Karşılıklı istek varsa, ertesi gün veya birkaç saat sonra temas yapılabilir. Aşırı istek acıyı hissettirmez. Zarın yırtılmasıyla gelen kan durmazsa telaşa mahal yoktur. Genç kız sırt üstü vaziyette dizlerini kaldırıp bacaklarını kasarak bitiştirirse, kanama çoğu zaman kendiliğinden durur. Nadiren de olsa durmayıp aktığı da görülür.

Gerçekten de cinsi temasa her iki tarafın da ruhen ve bedenen çok iyi hazırlanmış olmaları, erkeğin eşini başarılı bir şekilde uyarması ve her ikisinin de cinsi heyecan bakımından tatminkâr bir seviyeye çıkmaları halinde neredeyse hiç acı duyulmaz. Aşırı heyecan, aşırı zevk ağrı hissini ortadan kaldırır. Savaşta ve kavgada yaralanma, neden sonra kan görülmesi ile anlaşılır. Bu arada, eşlerin birbirine yardımcı olması, bilhassa erkeğin çok sabırlı, anlayışlı ve şefkatli olması gerekir.

Zifaf gecesinde acı duymak korkusu, yabancı bir erkekle en mahrem buluşmanın verdiği utanma hissi ve kızlıktan kadınlığa geçiş gibi, çok mühim bir dönüm noktasında bulunuşu dolayısıyla, kadının göstereceği çekingenliği anlayışla karşılamalıdır.

Onu samimiyetle kendisine alıştırdıktan ve ürkeklik hislerini teskin ettikten sonra, nazik ve yumuşak bir surette birleşmelerini temin etmek, erkeğin vazifesidir. Netice olarak; zifaf gecesinin ilk teması ve sonrasında, dikkatli, sabırlı ve ihtiyatlı olmalıdır. Bu hususlara dikkat edilmezse, cinsi temastan kadın, zevk yerine acı ve ızdırap duyabilir. İlk zifaf ilişkisinde, arzulanan cinsi zevkin bulunamaması olağandır.



Zifaf Engelleri:

Zifaf gecesi, ciddi bir engelle karşılaşıldığı zaman, ilişkinin daha sonraki gecelere tehir edilmesi gerekir. Mesela kızın hayz hali devam ediyorsa, beklemeyi tercih zarureti vardır. Esasen gerdek gecesinin, kızın hayzdan temizlendiği zamana getirilmesi gerekir. Zifaf ilişkisinin de, illâ ilk gecede tamamlanmış olması gerekmez. Sabır ve anlayışla hareket edilirse, sonraki gecelerde güçlük ve engeller ortadan kalkar.

Bazı erkekler, bu gece kapıldıkları aşırı heyecan sebebiyle, geçici iktidarsızlığa düşebilirler. Gerdek gecesi böyle bir olayla karşılaşılırsa, teşebbüsü birkaç saat geciktirmek veya sonraki gecelere bırakmak gerekir. Çünkü bu durum geçici bir başarısızlıktır; bir müddet sonra heyecan ve engellerin çözülmesiyle geçer. Duruma göre birkaç saat veya birkaç gece sürebilir.

Zifaf Engellerinin Başlıcaları Şunlardır:

- Kızın Aşırı Ürkekliği:

Bu durum, birçok kızların öteden beri sahip olduğu zifafın çok sıkıntılı geçeceği gibi bazı yanlış kanâatten dolayı olabileceği gibi, o gece erkeğin kaba bir "erkeklik" gösterisiyle, sabırsız, nezaketsiz ve hoyrat davranışlarından da ileri gelebilir.


- Erkeğin Endişesi:

Bazı erkeklerin, zifafta başarısız kalma endişesinin içlerinde yer etmesi, bu duygular içinde telaş ve heyecan göstermesi; ayrıca temas esnasında "erken boşalma" haliyle karşılaşmaları, geçici bir başarısızlık sebebi olabilir.


- Çeşitli Etkiler:

Birçok yerlerde görülen zifaf neticesini bekleme âdetlerinin, erkek üzerindeki psikolojik baskısı, zifaf mekanının elverişsiz, gürültülü ve görüntülü bir yerde oluşu, o anda kadında beklenmedik tatsız bir halin görülmesi, o kadına karşı duyulan sevgi, şefkat ve hürmet duygularının aşırı dereceye varması, geçici iktidarsızlık sebeplerine dahildir.

İşte bu gibi hallerle gerdekte cinsi başarısızlığa uğrayan, bunun geçici olduğunu idrak edip, ilişkisini daha sonraki gecelere ertelemelidir.


Normal İlişkiler:

İlişkilerde, başlangıç safhasının iyi hazırlanması gerekir. Bunu terk etmek erkek için kabalık, kadın için eziyettir. Bunun için beş duyudan gerektiği kadar faydalanmalıdır.


- Görme ve Duyma:

İlişki öncesinde gözler malum hisleri kamçılayıcı meşru şeyler görmeli, duygulara kötü tesir edecek görüntülere takılmamalıdır. Mesela bu vakit gece ise, o andaki mekanın fazla ışıklı olmaması, ışığın söndürülmüş veya -gece lambası gibi- azaltılmış olması uygun olur. En önemlisi, kadında veya erkekte ister giyinik ister çıplak, gözleri rahatsız edecek, az-çok bir soğukluk yapacak görüntülere yer vermemeli, görme hissini okşayıcı bir kıyafetle görünmelidir. Kadının -dışarıya değil- kendi erkeğine karşı süslenmesi gerekir. İlişki öncesinde can sıkıcı sözler duyulmamış olmalı, münakaşaya veya üzücü laflara yer verilmemelidir. O anda gönül alıcı fısıldaşmalar, baş başa tatlı bir sohbet, sevgi dolu birkaç söz faydalıdır.


- Koklama ve Tatma:

İlişki başlangıcında -misk ve lavanta gibi- güzel kokular, zevk alan erkekler için genelde etkileyicidir. Bu inceliği bilen kadın, o anda güzel kokularla kokulanmayı da ihmâl etmez. Bedenin temizliği ve çirkin kokudan arınmış olması da kâfidir. Çünkü eşlerin temiz vücutlarından birbirine verdiği fıtri ve tabii koku, başlıbaşına tesirli bir güce sahiptir. En çok rahatsız edici kokular, ağız kokusu ile ağır ter kokusudur. Öyleyse, vücutta fazla ter toplayan koltukaltı ve kasık bölgeleri, haftada bir tıraş edilmeli ve yıkanmalıdır. Dişler sık sık fırçalanmalı ve daha iyisi misvaklanmalıdır. Ağızda soğan sarmısak veya sigara kokusu rahatsız edici olduğundan, böyle pis kokulu bir havada ilişkiye girmekten sakınmalıdır.


- Dokunma ve Okşama:

İlişkiye hazırlanmada "aşk oyunları" denilen en tesirli oyunlar, vücudun muhtelif yerlerine tatbik edilen dokunma ve okşama işidir. Bunun için önce yeteri kadar soyunmuş olmalıdır. Üst vücutta bir iç elbisesinden başkasını bırakmamak, hatta vaziyete göre, yatak içinde soyunmuş olmak, ilişki zevkinin ziyadesiyle yaşanmasını sağlar. Diğer hususlarda olduğu gibi, dokunma ve okşama vazifesi, kadından çok erkeğe düşer.

Son zamanlarda, sapık kimseler arasından yaygınlaşan oral seks denilen, erkeklik uzvunu kadının ağzına alması dini açıdan çok çirkindir. Ayrıca erkeğin kadının organını öpmesi yalaması da çirkin bir harekettir.



- İlişki Safhası:

Eşlerin ihtiyacına göre uzunca veya kısaca icra edilen başlangıç oyunlarından sonra, şehvet hislerinin iyice uyanmasıyla, kadının mahrem bölgesinde birleşmeyi kolaylaştırıcı mezi denilen sıvı çıkar. Kadın o anda cinsi his bakımından zayıf olur veya yeterince tahrik edilmemiş bulunursa, böyle bir sıvı görülmez.

Eşler, arzu ettikleri temas şeklini tercih ederler.

Temas safhasında en mühim mesele, erkeğin acele etmemesidir. Sabırla idare etmesini bilmek, erkeğe düşen önemli bir vazifedir. Eğer erkek, kadının halini düşünmeden sadece kendi zevki için davranırsa, bir-iki dakika içinde zevkin sonuna geliverir. Bu durum ise, henüz uyanmış olan kadını yarı yolda terk edip, sıkıntı içinde bırakır.

O halde erkek, zaman zaman duraklamalar ve ihtiyatlı tavırlarıyla, sondaki "orgazm" durumuna gelmeyi geciktirmeli, bu noktada kadınla beraberliği sağlamaya çalışmalıdır. Zevkin heyecanlı zirvesi olan orgazm seviyesine varıncaya kadar devam eden temas hali de, sakin ve ferah bir zevk halinde sürüp gider.



İlişki Âdâbı:

Her şehvetin neticesi, kalbi kararttığı ve bunalttığı halde, meşru olarak yapılan cima (ilişki), kalbde ferahlık, ruh ve bedende sükunet ve rahatlık temin eder. Cimadan asıl maksat, nesil üretme gayesidir ve bundaki zevk de, böyle bir maksada binaen lütfu İlâhi olarak verilmiştir. Âdâbına riayet ederek cimada bulunan eşler, bununla ibadet sevabı da kazanır. Nikahlı olarak yapılan ilişkiye "cima" denir; nikahsız olana "zina" denir.

Kadının meşru mazeretsiz olarak ilişkiyi kabul etmemesi büyük günahtır. İnzal anında meniyi "azl" etmek, yani dışarı vermek, kadının rızasıyla olursa mübah, ondan izinsiz yapılırsa mekruhtur. İhtiyaç olduğunda, kadın hayz halinde iken de diz ile göbek arası dışındaki yerlerinden istifade ederek boşalmak caizdir. Bir kavle göre de, istifade için yalnız edep yeri hariçtir.

Kendini haramdan korumayı, helâl ile yetinmeye niyet etmeli, cima ederken şeytandan Allah Teâlâ'ya sığınıp, (Bismillâhi Allahümme cennibnâ-ş-şeytâne ve cennibi-ş-şeytâne mâ razaktenâ) demelidir. Bu durumda hamile kalırsa, şeytan ona zarar vermez. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI, 303; Mansur Ali Nasıf et-Tâc, II, 3082; Gazâli, İhya', Kahire 1967, II, 63-65)


Resulullah Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:
Alıntı:
"Cima da Besmele söyle. Cünüplükten temizleninceye kadar sana sevap yazılır. Bu cimada çocuğun olursa sana, bu çocuğun nefesleri sayısınca ve onun neslinin nefesleri sayısınca sevap yazılır." (Örnek olarak bk. Buhârî, Bed'ul-halk 11; Müslim, Nikâh18)

Hanımda şehvet, istek belirinceye kadar onunla oynaşmalı. Bunda bedenin rahatlığı ve doğacak çocuğun kusursuz olması faydaları vardır. Acele etmemelidir. Hadis-i şerifte şöyle buyuruldu:
Alıntı:
"Erkek hanımı ile cima ederken, horoz gibi, atlayıp inmesin. Kendisi rahatladığı gibi, hanımı da rahatlayıncaya kadar, karnı üzerinde kalsın. Kadın rahatlamadan, sen rahatlarsan, o günün kalan kısmı, kadın için uyuşuk ve tembellikle geçer." (bk. Suyutî, el Camiu's-sağîr (Fethu'I-Kadîr ile) VI/323)
Hayz halinde olan kadın, kocasının rağbetini azaltmak için, eski elbiseler giymeli.

Hanıma arkadan yani dübüründün ilişkiye girmek büyük günahtır. Hadis-i şerifte "
Alıntı:
"Hanımına, dübürden/dışkı yerinden cinsel ilişkide bulunan kimse melundur." (Tirmizî, Tahâre 102; İbn Mâce, Nikah 29; Dârimî, vudû' 114) buyuruldu.


sorularlaislamiyet

Mesajı son düzenleyen Göktürk ( 27-05-14 - 14:03 )
 
Eski 27-05-14, 13:09 #15
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Porno yayınları izlemek günah mı; kesinlikle izlenmemesi mi gerekir?



İsra suresinin 32. ayetinde Cenab-ı Hak, "Sakın zinaya yaklaşmayın!" buyuruyor. Buradaki "yaklaşmayın" emrinden hareketle İslam fıkıh alimleri insanı zinaya götürebilecek her türlü amelin yasak olduğunu ifade etmişlerdir. Müstehcen resim veya görüntelere bakmayı da bu kategori içinde mütalaa edebiliriz. Bu sebeple bu tür resimlere bakmak caiz değildir.

Özellikle cinsel tahrikin ve müstehcenliğin önemli bir ticari sektör olduğu ve gençlerin tabiî cinsel eğilimlerinin acımasızca sömürüldüğü ve giderek anormal ve gayrimeşru tatmin yollarının yayılma özelliği gösterdiği toplumlarda, gençlerin şehevî duygularına hakim olmalarının zorluğu inkâr edilemez. Bu nedenle bireylerin ahlaksızlığına, cinsel dürtülerin açığa çıkmasına neden olacak video, oyun gibi şeyleri yapmak, satmak, almak ve seyretmek caiz olmaz.

Kur'an-ı Kerim'de hem erkeklerin hem de kadınların harama bakmamaları, edep yerlerini iyice örtülü tutup, iffet ve namuslarını korumaları emredilmektedir (Nur, 30-31). Hz. Peygamber (asm) de,
Alıntı:
"…gözlerin zinası şehvetle bakmaktır…" (Buhari, "Kader", 9; Müslim, "Nikah", 44)

buyurarak harama bakmayı, zinaya götüren fiillerden olduğu için caiz olmadığını belirtmiştir. Bu itibarla, erkek veya kadının, birbirlerini tahrik edici hal ve hareketlerde bulunmaktan kaçınmaları gerekir.

Erotik sahnelerin seyredilmesi, kişinin manevi hayatını olumsuz yönde etkiler. Üstelik zamanla alışkanlık ve tutku haline gelerek, birtakım ahlaki zaafların ve hiç istenmeyen durumların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Bu sebeple böyle bir şeyden kesinlikle uzak durulmalıdır.

Bütün günahlar ve ahlâkî bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın ısrarıyla gelişir, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir.


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 13:13 #16
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Gözler Nasıl Korunur? (Harama bakma, harama nazar...)



Hayatın en açık gerçeklerinden biri, kuralsız yaşanmadığıdır. En başta, hayat, bir kuralın meyvesidir. İçinde yaşadığımız kâinat, her zerresiyle, bir `kural` la birlikte vardır. En küçük zerreden en büyük galaksilere kadar her bir şey, bir düzene tâbidir. Tüm mevcudlar ve tüm canlılar, varoluşlarıyla, `kural` denilen evrensel bir gerçeğin varlığını fısıldar.

Öte yandan, insan, sair mahlukların aksine, duygu ve tutkularına sınır konulmamış bir canlıdır. Karnı doymuş bir aslan, yanından geçen en körpe ceylana bile yan gözle bakmaz. Bir ağaç ihtiyacı kadar suyu alır, biraz daha almaya kalkmaz. Oysa insan, sınır konulmamış duygularıyla, hep daha fazlasını ister. Dünyayı da yutsa, yine tok olmaz. Karnı doysa, yarın için saklar. Yarın için saklasa, önümüzdeki hafta için biriktirir. İşi aylara, yıllara, çoluk-çocuğuna ve sonraki tüm nesillere kadar uzatır; durmaksızın yığar, durmaksızın biriktirir. Duygularına sınır konulmadığı için, sık sık, diğer insanların hakkına da göz diker. Hatta, başka bütün varlıkların hukukuna ilişir.

Dolayısıyla, bir `kural` ın varlığı kadar küllî bir gerçek daha vardır: Duygularına fıtraten had konulmayan insan için, onu sınırlayan belli kurallar koyma zarureti.

Bunun alternatifi bazı insanların başka insanların hakkına saldırmasıdır. Hatta, şu asırda yaşanan ekolojik ve nükleer felâketlerin açıkça gösterdiği gibi, bütün canlıların ve bütünüyle kâinatın varoluşunu tehlikeye atmasıdır.

İnsan için bir `kural` koyma gereği böylece anlaşıldığında ise, karşımıza şu soru çıkar: Kuralı kim koyacak`

İnsanlık tarihinin belki de en can alıcı sorusudur bu. İnsan, tek bir Yaratıcının varlığını anlayarak `Hüküm O` nundur` mu diyecektir` Yoksa, o Yaratıcıya ortaklar koşmasıyla birlikte, kural koymada da ortaklar mı icad edecektir` Meselâ, tüm kâinatta geçerli kuralları `tabiat,` `tesadüf,` `zaman` ve `kuvvetler` e mi mal edecektir` Keza, beşerî hayatta `ben,` `toplum,` `çağ,` `ulusal çıkarlar,` `devletin bekası` gibi kural koyucular mı öngörecektir` Veya, bu unsurlardan sadece birini, meselâ kendisini kural koyucu ilan ederek `biricik ben` e mi tapacaktır` Yahut, kural koyuculuk payesini faşizm ile devlete, sosyalizm ile işçi sınıfına, kapitalizm ile sermayedar kesime, aristokrasi ile asillere, milliyetçilik ile ırka mı verecektir`

Bir bütün olarak insanlık tarihine şekil veren en can alıcı hususlardan biri, budur. Bütünüyle düşünce tarihi, baştan sona, bu eksende döner durur. Ve dönüp kendi hayatımıza baktığımızda, o kısacık ömür içinde en temel konularımızdan biri olarak karşımıza yine bu husus çıkar.

Öte yandan, bu sorunun, insan, âlem ve kâinat anlayışımız ile doğrudan bir ilgisi vardır.

İnsanı kendiliğinden var olmuş varsayan birinin, kuralı ben koyarım demesi herhalde beklenen bir durumdur. Onu var eden devlet ise, kural koyma hakkı elbette devletindir. Keza var eden ırk ise, kuralı koyan da ırk olacak; yok eğer toplum ise, kuralı toplum koyacaktır.

Bu bakımdan, `Kuralı ben koyarım` diyen bir kişinin, bunu temellendirmesi, yani kendi kendine varolduğunu isbat etmesi gerekir. Keza, `Kuralı toplum koyar` diyen birinin varoluşunu topluma borçlu olduğunu göstermesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Var eden başka, kural koyan başka ise, açık bir çelişki sözkonusudur.

En başta insan fıtratı, bu çelişkiyi berrak bir şekilde ortaya çıkarır. Bir anne, kendisi çocuğunu dövüyorsa bile, başkasının en ufak bir fiskesine razı olmaz: `Sen benim çocuğumun terbiyesine karışamazsın.` Eşinin kendisine kulak asmayıp başkalarını dinleyerek hareket etmesini normal karşılayan bir koca yoktur. Sahibi olduğu fabrikayı, kendisinin görevlendirmediği birilerinin kendi akılları uyarınca yönetmesine ses çıkarmayan bir patron; memurlarının emri kendinden değil, başkalarından almasına izin veren bir müdür hayal bile edilemez.

İnsanlık tarihine mührünü vuran ve de gündelik hayatımızda yaşadığımız böylesi hakimiyet mücadeleleri bir gerçeğin altını çizer: `Malikiyet kiminse, hâkimiyet onundur.` Diğer bir deyişle, birşeye ilişkin kuralı, o şeyin sahibi koyar.

İşte bu sırdan olsa gerek, Kur` ân sayfaları arasında, insana sık sık sahibi ve maliki hatırlatılır. Tesadüfen var olmadığı, onu yapan Birinin olduğu uyarısı yapılır. Meselâ Şems sûresi, güneşe, aya, gündüze, geceye, semaya ve yeryüzüne dikkat çekerek başlar ve birdenbire insanın yaratılışına geçer. Başka birçok sûrede insana `anılmaya değer birşey değil` iken, `değersiz bir su` dan aşama aşama insan sûretini alışı; doğumundan sonra acizler acizi bir vaziyette iken en saf gıdayla beslenişi; bizatihî yürümeye ve karnını doyurmaya bile kâdir değilken hadsiz nimetlere mazhar edilişi sık sık vurgulanır.

Ve bütün bunlar arasında, tekrar tekrar, şu soru sorulur: `İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? `

Cevap bellidir. En küçük bir sineği bile birçok hikmetle yaratan, insanı elbette başıboş bırakacak değildir. Kâinatı şeriksiz ve nazirsiz idare eden, elbette insanı başka ellere teslim etmeyecektir.

Mâlik-i Zülcelâl O` dur. Mülk O` nundur. O halde, hüküm de O` nun olacak; lâf olsun diye yaratmadığı ve de başıboş bırakmadığı insan için, varediş amacı uyarınca belli kurallar koyacaktır.

Nitekim, Kur` ân, bir yanda insana kâinatın mâlikini ve kendi sahibini hatırlatırken, öte yandan kurallar koyar. Bu kuralların `şakacıktan` konulmadığı konusunda da çok net uyarılarda bulunur. Gelen emri kulak ardı eden kimi geçmiş kavimlerin akıbetine dikkat çeker sözgelimi. Yahut, `Kuralı ben koyarım` diyen Nemrut, Kârun veya Firavun` un hüsranıyla uyarır.

Gelen her bir emir, açık bir imanî talim de taşır. Kur` ân` la gelen her bir kural, imanî bir hatırlatma da yüklüdür. Meselâ, duygularına had konulmayan insan, midesini doldurma pahasına ona buna saldırabilir. Oysa Kur` ân, o midenin ve ona giren nimetlerin Rabbi namına konuşur: `Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.` İnsan iki ayağını sokaktan bulmuş değildir. O ayaklar adi birşey olup, başkalarınca verilmiş de değildir. Kur` ân, ayağı veren Biri namına hitap eder: `Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.` Kadınlara daha latif bir hal verilmiştir. Ama ola ki sahiplenir, ve nefisleri namına kullanırlar. Meselâ, sair insanları kendilerine râm edecek yürüyüşler icad ederler. Kur` ân, o latif biçimi veren Biri namına konuşur: `Cahiliye kadınları gibi, vücudunun hatlarını belli edecek şekilde yürüme.` Keza, bir kudret harikasıdır göz. Bütün bir kâinatı küçük bir noktaya sığdırır, aklımızın önüne koyar. Ama insan o gözün malikini unutup, nefsine mal edebilir. Kur` ân, o gözün sahipsiz olmadığını, insanın da malı olmadığını hatırlatarak, o gözü veren Biri namına konuşur: `Gözünü kaydırma.` `Gözünü haramdan koru.`

Böylesi tüm emirler, açık bir mesaj taşır: Malikiyet kimin ise, hâkimiyet onundur. Mülk kimin ise, hüküm de onundur.

Açıkçası, böylesi âyetler bizi yaşadığımız çelişkiyi gidermeye davet eder. Çelişki, mülkü başkasına, kuralı bir başkasına vermemizdir. İnsan, gerçekten gözünün asıl sahibi ise, onu istediği gibi kullanır` burada bir çelişki yoktur. Ama o göz ona emaneten verilmiş ise, asıl sahibi başkası ise, o gözü ancak o Mâlik-i Hakikî` nin izni ve emri uyarınca kullanabilir. Emaneten verilmiş olan, asıl sahibi olmadığı gözü kendi keyfince kullanamaz` çelişki buradadır. Bu çelişkiyi aşmanın ise yalnızca bir yolu vardır: Gözü, onu verenin veriş amacına göre kullanma.

İşte Kur` ân, bütün olarak kâinatı yaratanın, kâinat içinde insanı yaratanın ve insana `görecek gözler` verenin O olduğunu hatırlatmasıyla birlikte emirler verir: `Gözlerini haramdan korusunlar.`

Bu emirler, bir yönüyle celâl yüklüdür. Çünkü, emre kulak asmayanlar için, çok açık tehditler de içerir. O emri veren emanet sahibinin herşeyden haberdar olan, izzetli, hesabı çabucak gören bir Rab olduğunu da bildirir; emrine uymayanları `va` dedilen azab` la müjdeler! Ateşin azabını tadacağı gün konusunda uyarır.

Öte yandan, celâl yüklü bu emirler, bir cemal de içerir. Onlar, meselâ şu azametli gökyüzünü ürpertici ama son derece güzel bir manzara sûretinde gözümüze arzeden; dağların ve dağ gibi dalgaların azameti içinde eşsiz bir güzellik ve son derece hayatî faydalar derceden bir Rabbin emirleridir. Dolayısıyla, nefse ağır gelen bütün bu emirler, esasen insan içindir. Hatta, nefsin tüm duygular üzerindeki tahakkümünü kırdığı halde, nefsin de hayrınadır. Şefkat haddi aşmış bir hırsıza seyirci kalmayı mı gerektirir; yoksa `Vazgeç, haddini bil, cezadan kurtul` diye uyarmayı mı`

Kur` ân` da yer alan bütün emirlerin hem celâl, hem de cemal barındıran bir muhtevası vardır.

Kur` ânî emirlerden özellikle biri ise, açık-saçıklığın kol gezdiği, çıplak bacaklar karşısında akılların baştan gittiği, hayasızca gözler önüne serilen vücut hatları karşısında kalblerin nefislere esir edildiği bir vasatta, akıl, kalb ve ruhuna rağmen gözlerini adi bir röntgenci durumuna düşüren bizler için manidar dersler taşır:

` Mü` min erkeklere söyle: Gözlerini harama kapasınlar, ırzlarını da korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarından haberdardır.`

Bu âyetin ardından, hanımlara yönelik bir âyet gelir. Bu âyette de, her iki emir tekrarlanır.

Her iki âyetin başlangıç hitabı manidardır: `Mü` min erkeklere söyle...` `Mü` mine kadınlara söyle...`

Açıkçası, iki âyet de `iman` vurgusu taşır. Devamla gelen emre uymanın `iman` la ilgisini açıkça gözler önüne seren bir vurgudur bu. Her iki âyet, `gözünü haramdan koruma` nın ancak mü` min için sözkonusu olduğunu; onun da bunu imanı derecesinde başarabileceğini ihsas eder. Saniini ve Sahibini tanımayan biri, gözün kendisine Rabbi tarafından verilmiş bir emanet olduğunu hiç mi hiç tanımaz. Gözü emanet olarak tanımayan biri, elbette, onu emanet sahibinin emir ve izni dairesinde kullanma yükümlülüğünü de derketmez. Bunu derketmeyen biri, elbette, aksi halde emanete hıyanet edeceğini de düşünmez. Sonuç olarak, böyle birinin gözünü haramdan koruması sözkonusu olamaz.

Aynı şekilde, bir Yaratıcıya inandığı halde, o inancı hayatına taşımayan; yalnızca kendisini darda hissettiği anlarda bir `emniyet sübabı` veya bir `yedek lastik` olarak o imana müracaat eden bir gaflet ehli de bu emre kulak asmayacaktır. İstese bile, asamayacaktır. Çünkü, iç dünyasını her daim o Yaratıcının huzurunda olma şuuruyla diri ve uyanık kılmayan biri, vitesi boşalmış bir araba yahut dümensiz bir kayık misalidir. Eğime ve akıntıya uyar, nefis ve hevası onu nereye sürüklerse, oraya sapar. Vicdanı onu Yaratıcının emri ve de ahiret konusunda uyarsa bile, bunun bir faydası olmaz. Çünkü, ahiret o gaflet anında çok uzaklarda gözükür. Oysa, önünde nefsinin iştihasını kabartan bir manzara vardır. Ve nefis tam bir miyoptur; yalnız önündekini görür, ileriyi görmez, âhireti düşünmez.

Aynı şekilde, bir Yaratıcıya inanan, ama onu esma-i hüsnasıyla tanımayan biri de bu emri uygulamakta zorlukla karşılaşacaktır. Sözgelimi o Yaratıcıyı Hakîm ismiyle tanımayan; her bir mevcuda birçok hikmetler yüklediğini; meselâ bir ele veya bir ağaca binlerce vazife gördürdüğünü bilmeyen biri, o emirde de hikmet görmeyecektir. Görmediği için de, o hikmetli emre uymayacaktır.

Keza, meselâ Rahîm ve Hannân ismini tanımayan biri de bu emre uymakta zorlanacaktır. Kâinat, her bir mevcuduyla, küllî bir rahmet ve şefkat hakikatini fısıldar. Her âciz, acziyetine mukabil, eşsiz bir merhamet ve şefkatle doyurulur` herşeye ihtiyacına en uygun rızkı hazırlayan eşsiz bir Rahman-ı Rahîm` dir O. Hem, acziyetin büyüklüğü ölçüsünde, muhatap olunan merhamet ve şefkat de ziyadeleşir. Bebekler ve yavrular, bunun en açık örneğidir. Böylesi bir merhamet sahibi, elbette, eşsiz bir pırlantayı demirciler çarşısında hurda fiyatına satmaya kalkışan insanı rahmeti ve şefkati gereği uyarır. Ona verdiği gözün ne kadar da değerli olduğunu; onu harama kaydırmanın benzersiz bir elması basit bir cam parçası, eşsiz bir mücevheri bir hurda demir yerine koymak anlamına geldiğini bildirir. Oysa, o göz, haramdan uzak kılınsa, Rabbi namına bakacağı sayısız güzelliğin yanında, yine Rabbi namına kendi helâline de bakacaktır. Ama, bu helâl-haram, emir-nehiy dengesi içinde gözün Sanii ve Sahibi her zaman hatırda olacaktır. Çiçeğe de baksa, eşine de baksa, bakışını emr-i ilâhî belirlediği sürece, O` nu hatırda tutarak, O` nun namına, O` nun sanatını takdir ve tefekkür hesabına bakmış olacaktır. O göz, bütün kâinatı sayısız hikmet ve güzellikler içinde yaratan bir Rabbe nisbetle eşsiz bir değer kazanacak; otuz senede sönmeye yüz tutan basit bir et parçası hükmünde olmayacaktır. Ki, herşeye gücü yeten bir Kadîr-i Rahîm, verdiği gözü O` nun namına kullanan bir kuluna, bütün o san` atlı yaratışındaki sayısız güzelliği O` nun namına temaşa etmesi için, ebedî cennetlere lâyık gözler de verir! Buna muktedirdir.

Öte yandan, o emrin sahibini Rahman, Rahîm ve Hannân isimleriyle tanımayan biri, bütün bu anlamlardan uzak olacaktır. Emrin içerdiği rahmet ve şefkati göremediği için de ya emre zoraki uymaya çalışacak; açıkçası, pek de uyamayacaktır.

Bu bakımdan, her iki âyet, daha en başta `mü` min erkekler` ve `mü` mine kadınlar` tanımıyla, meselenin kilidini açmış olur. Oysa, çoğu kez bu kilit nokta kaçar gözümüzden. O yüzden, kapıyı zorlayarak açmaya çalışırız. Açamadığımız, gelen emre lâyıkınca uymayı başaramadığımız için de, içimizi hem suçluluk, hem de ümitsizlik duygusu kaplar. Oysa, daha en baştaki iman anahtarına hakkını versek, gerisi daha kolay gelecektir` tıpkı, bir emir vahyolunduğunda, tereddütsüz uyan sahabiler gibi. Sahabilerin emri duymaları ile emre uymaları arasında, bizim yaşadığımız gibi uzun zaman fasılaları olmadığı bilinen bir vâkıadır. Çünkü, onlar Kur` ân-ı Hakîm` in verdiği iman dersini, Resul-i Ekrem` in (a.s.m.) sunduğu marifetullah ve muhabbetullah talimini hakkıyla özümsemişlerdir. Vahiyle gelen her emri, bütün âlemleri ve insanı yaratan; hikmeti, rahmeti, şefkati ve kudreti sonsuz; bütün güzel isimler O` nun olan bir Rabb-ı Rahîmden bildikleri için, teslimiyette ne bir tereddüt, ne bir gevşeme, ne bir zorluk göstermişlerdir.

Hem, o emri veren, insanı bu fıtratla yaratandır. İnsan için en fıtrî ve en uygun hali, Fâtır-ı Hakîm` den başka kim bilebilir` Kim o fıtratı verenin üstünde söz söyleyebilir`

Fâtır-ı Hakîm, bu emriyle, bizi fıtratımızın gereği olan bir duruma davet eder. Gözünü haramdan sakınmama, her önüne gelene bakma, fıtratla çelişen bir durumdur. Çünkü, insana verilmiş hadsiz duyguları tek bir duygunun emrine verir. İradesini hükümsüz bırakır. Şu çağda örnekleri çok açık biçimde görüldüğü üzere, bütün hayatını, bütün dünyasını ve bütün düşüncesini uçkurunun hizmetine veren insan bozması kişilikler ortaya çıkarır. Nitekim, bugün nice göz harama bakarken, nice el, nice dil, nice akıl, nice ayak, nice hâfıza da ona eşlik etmektedir. Biraraya geldikleri anları gördükleri haram manzaraların sözünü ederek geçiren; yalnız kaldıkları zamanı da yine o haram manzaraların hayaliyle harcayan nice insan mevcuttur. Nice gözler, nice akıllar, nice ömürler bu yolda heder olup gitmektedir. O kadar ki, bu ruh hali içinde, gördüğü her insanı yalnız maddî bir sûrete indirgeyen, hatta o maddî sûretin de yalnızca belli kısımlarına bakan marazî kişilikler ortadadır. Başka bir amaçla söylenen sözlerden dahi cinsel çağrışımlar çıkaran marazî tipler mevcuttur.

Gözlerin harama kaymasının imanî bir zaafın eseri olup bu zaafı giderek beslemesinin yanısıra, insanı insanlıktan sukut ettiren böyle bir boyutu da vardır. Bütün kâinatı kapsayıp kuşatacak duygu ve kabiliyetlerle donanmış insanı uçkuruna hapsettiren; karşı cinsten olan insanları belli organlara indirgeyen; `insan` tarifini bu denli bayağılaştıran bir boyuttur bu. Bu halin aile ve toplum hayatında getirdiği olumsuzluklar ise, işin ayrı bir yönüdür.

Peki, bu açıdan bakılırsa aslında bütün insanları ilgilendiren bu konuda Kur` ân neden yalnızca `mü` minler` i muhatap almaktadır`

Çünkü, insan ancak imanının derecesi nisbetinde bu emrin içeriğini anlayabilir. Ancak imanı derecesinde gözünü Rabbinin yarattığı güzellikleri Rabbi namına ve Rabbinin izni uyarınca kullanma yükümlülüğünü kavrayabilir. Ancak imanı ile, gözünü nefsin elinde adi bir röntgenci kılan her tavrın emanete hıyanet anlamı taşıdığını bilebilir.

Ve ayrıca, insan ancak imanı derecesinde gözünü haramdan koruma iradesi gösterebilir.

Yoksa, imandan nasiplenmeyen en iradeli, en mert ve makamca en yüksek insanların bile gözünün önüne bir haram iliştiğinde nasıl basitleştiğine ve bayağılaştığına dair bir dizi gözlem hemen her insanın hafıza kaydında vardır.

Her iki âyetle gelen `gözünü haramdan koruma` emrinin manidar bir veçhesi de, öncelikle içe dönük bir çabayı emrediyor olmasıdır. Gerek mü` min erkeklere, gerek mü` mine kadınlara söylenen ilk söz `Gözünüz önüne gelen haramları ortadan kaldırın` değildir: `Sen gözünü koru.`

Bu, Kur` ân` ın önceliği insana veren, düğümü fertlerde çözen genel üslubunun manidar bir yansımasıdır. Çünkü, problemin kökü, `dış dünya` da değildir; içimizdedir. İç dünyası muhkem, iman kalesi sağlam olan biri, tüm dünya haram tablolarla dolu olsa bile, sarsılıp sapmayacaktır. Dış dünyada nice haram mevcut olsa bile, imanın içerdiği haya, şuur ve uyanıklık hali içinde, Rabbinin huzurunda olduğundan gafletle, kendini pazarlayan süflîlerin peşine düşmeyecektir. Hayası, edebi, sabrı ve sebatı buna izin vermeyecektir.

Nitekim, Yusuf (a.s.) kıssası, bunun bir örneğidir. Önünde kendini tüm zinetleriyle sunan bir dünyalar güzeli karşısında, Yusuf` un tavrı, gözünü ve sırtını dönmek olmuştur.Yusuf aleyhisselâm, Kur` ân` da övgüyle aktarılan bu haliyle, tüm insanlığa şu dersivermektedir: İnsan, eğer `gözünün sahibi` ni tanır ve O` nun emrini hakkıylabilirse, en `baştan çıkartıcı` manzara bile onu baştan çıkartamaz.

Ki, Yusuf kıssasının birörneğini oluşturduğu peygamber kıssaları, gün gelip koca bir toplumu kendi yolunun yolcusu kılan nebilerin, yola tek başına koyulduklarını açık açıkortaya koymaktadır. Nebiler, fıtratların bozulduğu, Allah` ın ve ahiretin unutulduğu, insanların nefislerinin istediği gibi davrandığı bir ortamda gelmişlerdir. Ortam onları değiştirmemiş, bozulmuş bir ortamda birer iman abidesi olarak sarsılmadan kalmış; sergiledikleri imanî şuur ve irade ile onlar ortamı değiştirmişlerdir.

Ortada bir `haram` varsa, bundan uzak durmanın yolu, o haramı kaldırmaktan değil, öncelikle kendini o harama karşı korumaktan geçer. Tepeden inme halledilmiş hiçbir şer hali yoktur.O takdirde belki şer zahiren ortadan kalkmakta, yeraltına çekilmekte, ama içten içe, alttan alta varlığını sürdürmektedir. Aslolan, sokak manzaralarına el atmak değil, gözlerimizi bu `haram` lardan korumamızı mümkün kılan bir imanî donanıma ulaşmaktır. Bu yol diğerine göre daha zor ve uzun gözükür. Oysa kısa ve kolay olan, işte bu yoldur. Diğerinde yalnızca `görüntü` kurtarılmakta; hastalık satıh altında öylece kalmaktadır. Yusuf misali bir imanî donanıma erişip Rabbin emaneti olan gözleri Rabbin rızasına uygun bir şekilde kullanıp` haram` dan koruma cehdiyle yaşanırsa, haram tüm dünyada kol gezse dahi, gözler ondan sakınacaktır.

Kaldı ki, haram manzaralar esasen gözlerin harama bakmaya talip olduğu bir ortamda arz edilir. Züleyha` yı hidayete getiren, Yusuf` un onun sergilediği harama karşı gözünü sakınması değilmidir` Meselâ kadın çıplaklığını ele alalım: Erkekler imanî bir şuura erişip gözünü haramdan koruduğunda, hangi kadın açılıp saçılarak sokağa çıkar` Onun sokağa o vaziyette çıkışının ardındaki dürtü, gözünü haramdan korumayan erkekler tarafından zinetlerine bakılması değil midir` Demek, mü` min erkekler gözlerini haramdan koruduğunda, kadınların açılıp saçılmaması yolunda en temelli adım da atılmış olmaktadır.

Bu bakımdan, tesettür emrinin, `mü` min erkekler` in gözlerini haramdan sakınmasını emreden âyetin ardından gelmesi elbette manidardır.

Nur sûresinin 30. âyeti,mü` min erkeklere, `gözlerini haramdan sakınma` larını emrettikten sonra, ikincibir emir daha verir: `ferclerini [ırzlarını] koruma.` Bu da, manidar birhusustur. Zira, ferclerin zinaya düşmesinin ilk basamağı, gözlerin harama bakışıdır. Göz harama kaydığında, irade hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekimalanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır. Gözü Rabbinin emaneti bilip öylece kullanmaktan uzaklaşmanın varacağı yer, fercin de Rabbin emaneti olduğundan gafletle onun bir zina aleti derekesine düşürülmesidir. İsra sûresindeki `Zinaya yaklaşmayın` emrinin de dikkat çektiği gibi, tüm şehvanî şeylerde en kritik husus,yaklaşmaktır. Nefsin hoşuna giden, şehveti kabartan hususlarda, bir eşik noktası vardır: o geçildi mi, gerisi çorap söküğü gibi gelir. Meselâ, açık bacaklara bakan bir göz, onunla yetinmez, daha fazlasının izini sürer. Daha fazlasına eriştikçe, teskin olmak bir yana, daha da azgınlaşır. Ardından, hayal ve heves gibi duyguların da tahrikiyle, `zina` gibi bir son durağa doğru hızla yol alır. Çünkü, `gözü haramdan korumama` gibi eşiklerde, artık iradeyi devredışı bırakan, insanı kalben ve vicdanen istemese bile günahın son kertesine sürükleyen şeytanî bir çekim vardır. Sonuçta, bugün gözünü haramdan sakınmayan, yarın fercini de koruyamaz. Nitekim, bir bütün olarak şu çağ ve şu toplum,bunun aşikâr örnekleriyle doludur. Öte yandan, göz haramdan sakındığında, fercde harama bulaşmayacaktır.

Rabbimizin, öncelikle `gözünü haramdan sakınma` yı emredişinde, şu çağda ve şu toplumda bilfiil gözlenen bir boyut daha vardır.

Son bir asır içinde, gazete ve dergi sayfaları, sinema filmleri, TV programları ile insanların giyimleri ve yaşayışları arasında, şöyle bir bağlantı karşımıza çıkar: Bütün sefahet,rezalet ve müstehcenlikler, ilk olarak dar bir kesimde kendini ifade imkânı bulmuştur. Bu kesim ya `sosyete` dir, ya `sanatçı` lar zümresidir yahut her ikisidir. Bu dar zümre içinde dahi, herkes aynı açık saçıklığı aynı anda irtikap etmez. Bir baloya o güne kadar kimsenin giymediği bir açık kıyafetlegelen bir sosyete kadını, belki ilk anda yadırganır; ama bir eşik aşılmış olur.İçinde böylesi bir meyil olanlar, `yapılabilir` olduğunu görür ve yapma cesaretini `daha doğrusu cür` etini` bulurlar. Dar kesimde sergilenen bir aşırılık, gazete ve sayfalarıyla umuma arzedilir. Diğer yandan, film karelerinede benzer dozajda bir aşırılık taşınır. Bu `kitle iletişim araçları` yla sözkonusu aşırılığı seyreden toplum, göre göre, zaman içinde bunu `kanıksar.` İlk anda ahlâksızlık olarak görüp tepki verdiği şey, göre göre `normal` leşir. Normalleşince, kendisi de öyle yapar. Bu esnada, sözünü ettiğimiz dar kesimde daha ileri bir aşırılık sergilenmekte; o, bu kez ona tepki vermektedir. Ama üç-beş yıl sonra, göre göre onu da `normal` görür hale gelip uygulayacaktır.

Nitekim, `gözünü haramdan sakınmayan,` kural koyuculuk makamına `çağ` ı, `toplum` u ve `kendi` ni de oturtan insanların üç-beş yıl sonra nasıl giyinip nasıl dolaşacağını bugünün filmlerinden, sosyete sayfalarından, sanatçı kostümlerinden, TV sunucularının kıyafetinden.. çıkarmak mümkündür. Bakan kanıksar, kanıksayan normal görür,normal gören uygular!

Yüzyıl önce tiyatro İslâm topraklarına girdiğinde, artistler yalnızca boynu açıkta bırakan bir türbanla sahneye çıkmışlardır. Göre göre bu tarza alışılmış; boynun açıkta kalması tesettür emrine aykırı olduğu halde, `gözü haramdan koruma` emri çiğnendiği için, bu noktadaki hassasiyet aşınmıştır. Ardından türban da atılarak saçlar tamamen açılmıştır. Aynı şekilde, kolu bileğine kadar örten elbiselerin yerini yarım kollu elbiseler almış; bir adım sonra kolsuz elbiseler gelmiştir. Mini eteğe giden yolun başında, topuğun yalnızca bir karış üstüne çıkılan modeller vardır. Onu diz boyu modeller, onu da dizin beş parmak üstüne gelen modeller izlemiştir. Kısalma adım adım devam etmektedir.

Kısacası, hususî bir hayasızlığın umumîleşmesi görme yoluyla gerçekleşir. Göz göre göre,` kural-dışı` olan `kural` haline gelir; anormal olan `normal` leşir. Gerek mü` min erkeklere, gerek mü` mine kadınlara yönelik `gözlerin haramdan korunması` emri, işte bu umumî yozlaşmayı ta başından kesmektedir.

Gözlerin haramdan korunması, Allah böyle emrettiği içindir. Böyle emreden Allah ise, Hakîm ve Kerîm bir Rabbdir. Her emri gibi, bu emrinde de bir hikmet, rahmet, kerem ve terbiye vardır.

İçki, Allah haram kıldığı için haramdır. Bu haram kılmada ise, çok hikmetler ve rahmetler saklı olduğu görülür. İrademizi iptal eden, duygularımızı uyuşturan, düşüncemizi dumura uğratan, aklımızı hükümsüz kılan birşeydir içki. Bizi tüm kâinatta sergilenen İlâhî sanatın nâzenin bir nâzırı olmaktan çıkarıp, aklını ve şuurunu yitirmiş bir bakar kör durumuna getirmektedir. Gözlerin harama bakışında da aynı durum söz konusudur. Nitekim, ciddi bir tefekkür içinde iken gözüne ilişen `haram` bir manzaraya bakmayı sürdürdüğünde, o tefekkür halini devam ettiren biri varmıdır` Yolda yapıyor olduğumuz bir tesbihat, okuduğumuz bir vird, gözümüzü haram manzaralardan alıkoymadığımız ölçüde, aklımızdan kayıp gitmiyor mu`

Duyguları manen uyuşturma,bizi Allah` ın sanatını ve isimlerini tefekkürden alıkoyma noktasında, harama bakmanın, alkol veya uyuşturucudan bir farkı yoktur. Harama nazar da, onlar gibi, tertemiz duyguları nefsin kirli emellerine alet etmektedir. Rabbine muhatap olmak üzere yaratılmış insana emanet edilmiş göz gibi harika bir organı gayrimeşru tatminler peşinde heder etmektedir.

Âyet, bir sonraki cümlede,` gözün harama kapanması ve fercin korunması` nın, `ezkâ` yani asıl temiz olan davranış olduğunu belirtir. Ki bu temizlik, `tezkiye` çağrışımıyla da düşünülürse, esasen manevî bir temizliktir;düşünce ve duygu noktasında bir temizlenme halidir. Bu temiz davranış tercih edilmezse, bütün kâinatı Rabbi adına tefekkür ve tenezzühe vesile olan eşsiz bir cihaz hükmündeki göz, süflî hevesler çukuruna atılarak değersiz ve kirli kılınmaktadır.

Âyet, bir uyarıyla son bulur: `Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarından çok iyi haberdardır.` Genel olarak, böylesi âyetlerin sonunda `yaptıkları` anlamını karşılamak üzere `ya` melûn` veya `yef` alûn` ifadesi kullanılır. Oysa bu âyette `yesneûn` denilir. Dikkatli bir Kur` ân talebesi, bu nüanstan şöyle bir anlam çıkarır: `Yesneûn` ifadesi, gözlerin harama bakması noktasında yapılanların `sanatla yapılan` lar cinsinden olduğuna, keza bunun bir sanayi haline geleceğine işaret eder.

Gerçekten, ilahî emre ve insanın fıtratına aykırı düşen açık saçıklık, her zaman sanat adı altında meşruiyet kazanma çabasında olmuştur. Hatta buna `erotizm` gibi iç gıdıklayıcı ama dokunulmaz bir kılıf bulunmuştur. Bugün ortalık vücudunu bir metaya dönüştüren, bedeninin açık kalacağı yerin oranına göre fiyat belirleyen` sanatçı` larla doludur!


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 13:16 #17
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Bir kadının çıplak resim veya film çektirerek bunu medya (gazete, dergi, tv, sinema) vasıtası ile insanlara göstermesi günah mıdır? Bu tür resimlere ve filmlere bakan günaha girer mi?



Önce açık resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lâzım. Avret yerleri açık resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa günah olmaz diye bir şey yoktur.

Avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günah en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. (Fetâvây-i Hindiyye V/288; Dürer Hâsiyesi Abdülhalîm I/199)

Diğer yönden, zaruret yokken avret sayılan yerlerinin fotoğrafını çektirip teşhir edilmesine izin vermenin bir haram ve bir günah olduğunda şüphe yoktur. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun; canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu ânlatmak için değil; aralarında fark bulunduğunu anlatmak için söylüyoruz.

Zaten yasaklar (haramlar), sebep oldukları mefsedet, eğer akılla anlaşılıyorsa, arttıkça büyür, azaldıkça küçülür. Buna göre başkasının avretine bakmanın iki mahzurlu yönü vardır: Kalbine daha büyük haramları doğuracak kötü duyguların tohumu ekilmesi ve başkasının hakkına (kul hakkına) tecavüz edilmesi. Önce açık resimlerin sahipleri, hattâ (örtünmenin lüzumuna inanmadan) açık gezenler, açtıkları yerlerine bakılmasını kendi haklarına bir tecavüz saymadıkları için, böyle durumlarda kul hakkı söz konusu değildir. (AIâûddîn Ibn Âbidîn, el-Hediyye'I-Aldıyye) Ancak kendi istekleriyle açılan kadınlara bakanlar, Allah hakkı olan haramı çiğnedikleri için günahkar olurlar.

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bakmâyı gözün zinası saymıştır. Çünkü gerçek zinanın ilk sebebi bakmaktır. İşte bakışlar gerçek zinaya yaklaştırdıkları, ya da tahrik ettikleri ölçüde mahzurlu ve haramdırlar. Bu yüzden Rasûllullah Efendimiz (s.a.v.) tahrikin bulunmayacağı "ilk bakış"ı mahzurlu göstermemiş ve "Birinci bakış senindir (hakkındır) ama ikinci bakış senin değildir (aleyhinedir)" (Ebü Dâvud, nikâh 43; Dârimi, edep 28, rikâk 3; Müsned V/351, 353, 357) buyurmuşlardır.

Bütün bunlara göre: Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu, konuda hareketli resim, yani film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Her ne kadar Ibn Âbidîn "Resim haline getirilmiş avret yerlere bakmanın mahzuru konusunda bir şey bulamadım; araştırıla." (Ibn Âbidin, Raddü'I-muhtar VI/373) diyorsa da, bu konudaki haramlığın sebebini (illetini) akıl kavramaktadır. O da çok uzaklardan ve çok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki, Allah (c.c.) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır.


Alıntı:
"Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur."(Isrâ, 17/32)
Bu sebep (illet) açık resimlere bakmakta da az da olsa vardır. Öyleyse bu da o ölçüde mahzurlu olmalıdır.

İstemeyerek bakmak, tasarlamadan ve bir anlık bakmaktır.


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 13:23 #18
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir ve oral yolla yapılan uygulamalar caiz midir?



"Eşlerin birbirine her yerleri mübahtır, haram değildir" şeklindeki bir hüküm doğru değildir; kadına anüsten yaklaşmak (ters ilişki) ehlisünnete göre caiz değildir. Ağız da cinsel temas için değil, başka işler için var edilmiştir; oradan cinsel temas yaratılış amacına da, fıtrata da ters düşer, fıtratları bozulmamış olanlar bundan nefret ederler. (Prof.Dr.Hayrettin Karaman)

İslam, kişinin bütün hayatını içine alan ve her konuyu değerlendiren bir dindir. Bu sebeple insanın hayatında önemli bir yer tutan cinselliği ve eğitimini de ihmal etmemiştir. Belirli ölçüler içerisinde helal dairesinde keyfe kafi gelecek şekilde düzenlemiştir.

Her problemlerini Hz. Peygambere (asv) sorup öğrenen sahabeler ve onların hanımları, cinsellikle ilgili sorunlarını da bizzat sorarak öğrenmişlerdir.

Nitekim, sahabeden birisi hanımına üreme organından olmak şartıyla arka tarafından yaklaşmak istemiş, ancak hanımı buna karşı çıkmış ve doğacak çocuğun şaşı olacağı şeklindeki Yahudi anlayışını da bahane göstererek itiraz etmişti.

Durum Peygamber Efendimize (asv) haber verildiğinde “Eşlere, üreme organından olmak şartıyla, istenildiği şekilde yaklaşılabileceğini” ifade eden ayet geldi.

Bu ayeti açıklayan Peygamberimiz (asv) de “Üreme organından olmak şartıyla arkadan, yandan, üstten, alttan, istenildiği ve hoşa gidildiği şekilde cinsel ilişkiye girilebileceğini" ifade etmiştir.


İslam, kişinin eşiyle cinsel ilişkisini şu durumlarda yasaklamıştır :

1. Adet halinde ve lohusalı iken cinsel temas haramdır.
2. Eşinin dışkı yerinden yani anüsünden yaklaşmak. Zevceye dışkı yerinden cinsel ilişkiye girmek büyük günahlardandır.

Peygamber Efendimiz: "Hanımına dışkı yerinden yaklaşan kimse lanete uğramıştır." buyurur. Başka bir hadîslerinde de: "Erkeğe veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz" buyururlar.


Dinimizin bunların dışındaki cinsel ilişkiyi, üreme organından olmak şartıyla her türlü şekline müsaade ettiğini ve haram kılmadığını anlıyoruz. Eşlerin birbirini yalama, okşama, dudaklarıyla, oral yolla ve elleriyle cinsel ilişkiye hazırlamak için vücutlarının değişik yerlerine yaptıkları her türlü hareketin haram olmadığını söyleyebiliriz.

Ancak kesin bir yasağın olmaması, bazı tavsiyelerinde olmadığı anlamına gelmez.
Cinsel ilişki esnasında dikkat edilmesi tavsiye edilen hususlar şunlardır :

1. Eşlerin cinsel ilişki esnasında üstlerine bir örtü almaları.
2. Eşlerin birbirlerinin cinsel organlarına bakmamaları.
3. Cinsel ilişki anında az konuşmaları.


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 13:27 #19
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Cunnilingus (oral ilişki) caiz midir?


Oral seks (cinsel organın ağza alınması, öpülmesi vs,), bu konuda açık bir hüküm bulunmamakla birlikte, cinsel organlar necaset mahalli olduğundan bu tür ilişkilerden kaçınılması gerekir. Çünkü her müslümanın kesin olarak haram olan hususlardan kaçındığı gibi haram şüphesi olan konulardan da uzak durması gerekir.

Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır. Şüpheli konulardan sakınanlar, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gitgide harama dalar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın ki, Allah'ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir " (Buhârî, Îmân 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, 108. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû' 3; Tirmizî, Büyû' 1; Nesâî, Büyû' 2, Kudât 11; İbni Mâce, Fiten 14). (Diyanet İşleri Başkanlığı)

Oral ilişkinin olabileceği ya da olamayacağı konusunda Kurân-ı Kerim’de ve sünnette açık bir delil yoktur. Buradan hareketle bazı fıkıhçılar ve tefsirciler; madem ki karı kocanın her yerleri birbirlerine helaldir ve madem ki, eşyada aslolan mubah/helal olmaklıktır, çünkü her şey insan için yaratılmıştır, öyleyse karı kocanın oral ilişkileri de helal olmalıdır, diye bir sonuç çıkarmışlardır. Bunu çeşitli tefsir ve fıkıh kitaplarında bulmak mümkündür. Bunun yanlış olduğunu söyleyecek değiliz, ancak bunun hem dinen hem tıbben bir takım çekincelerinini olduğunu da bilmeliyiz. Öncelikle böyle bir davranış onurlu ve kişilikli olmaya aykırı bir davranıştır, tiksindiricidir. İkinci olarak, cinsel organlardan sürekli olarak bir takım maddeler çıkmaktadır ve bunlar pis olan akıntılardır. Böyle bir durumda kişi, Hz. Peygamber’in (sa): "Ağızlarınızı tertemiz yapın çünkü onlar Kuran yoludur” diye nitelendirdiği ağzına pis maddeler almış olacaktır. Üçüncü olarak, İslam’ın insan sağlığına ne kadar değer verdiğini herkes bilmektedir. Oysa bu yolla insan bir sürü mikrobu ağzına almış ve kendisini tehlikeye atmış olacaktır. (Prof.Dr.Faruk Beşer)

Ağız da cinsel temas için değil, başka işler için var edilmiştir; oradan cinsel temas yaratılış amacına da, fıtrata da ters düşer, fıtratları bozulmamış olanlar bundan nefret ederler. (Prof.Dr.Hayrettin Karaman)

Tabi bir sevişme tarzı olmadığı için, oral ilişkinin bir süre sonra nefretimsi duygulara sebep olabileceği ve dolaylı olarak cinsel mutluluğu olumsuz yönde etkileyebileceği gerçeğini de hatırlatarak, kaçınılmasını öğütleriz.


Ek Bilgi: Oral Seks ve Ağız Kanseri

Oral seks, ağız tümörlerine yol açabiliyor. Son yapılan bir araştırmaya göre insan papilom (meme başı gibi çıkıntılar yapan selim tümörler) virüsü ağız kanserine yol açabiliyor. Bilim adamları uzun süredir papilom virüsünün ağız kanserine neden olduğundan kuşkulanıyordu. İyi haber bu riskin çok küçük olması. Ağız tümörü her yıl 10.000 kişiden birinde görülüyor. Ve bu vakaların pek çoğu sigara ve içkiye bağlı olarak ortaya çıkıyor.

İnsan papilom virüsü (HPV) cinsel yolla geçen virüslerin en yaygını. Bu virüsün servikal kansere (rahim boynu kanseri) yol açtığı biliniyor. Bazı araştırmalar bu virüsün ayrıca ağız ve anal kanserlerine de neden olabileceğine işaret ediyor.

Fransa, Lyon'daki Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu'nda çalışan bilim adamları ağız kanserine yakalanmış l670 deneği, l732 sağlıklı denekle karşılaştırdı. Hastalar Avrupa, Kanada, Avustralya, Küba ve Sudan'da yaşıyordu. Servikal kanserlerde görülen HPV-l6 olarak bilinen virüs, ağız kanserlerinde de tespit edildi.

HPV-16 virüsü taşıyan ağız kanserli hastaların arasında oral seks yaptığını açıklayanların sayısı, tümörlerinde HPV-16 virüsü bulunmayan hastalara oranla 3 misliydi. Virüsün kanserlere nasıl yol açtığı konusunda kadın ve erkekler arasında bir fark saptanmadı.

Söz konusu araştırmanın sonuçları "Journal of the National Cancer Institute" isimli bilim dergisinin aralık sayısında yayınlandı.. Bu sonuçlar HPV ile ağız kanseri arasındaki ilişkiyi kesinleştirdi.

Jenital (cinsel organ) HPV enfeksiyonu çok yaygındır. ABD'deki 25 yaşındaki kadınların yaklaşık üçte birinde bu virüs mevcuttur. Bu enfeksiyonların yalnızca yüzde 10'u kansere yol açan türdendir. Bu virüsü taşıyan kadınların yüzde 95'i bu enfeksiyondan bir yıl içinde kurtulur. Ancak bu bile niçin bu kadar az sayıda insanda kanserin geliştiğini açıklayamıyor.

Bu son bulgular ağız kanseri tedavisini de kolaylaştıracak. Dolayısıyla virüs kaynaklı ağız kanserli hastalara antiviral ilaçlar vermek iyileşme olasılığını artırabilir. Bu arada önlem olarak aşı üzerinde çalışmalar yapılıyor. Aşıların ağız enfeksiyonunun yanı sıra jenital enfeksiyonlara da iyi geleceği umut ediliyor. (TR.NET)


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 13:30 #20
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Lut kavmi eş cinsel olarak mı yaratıldı? Öyleyse neden cezalandırıldı?


Allah Lut kavmini doğuştan eş cinsel olarak yaratmamıştır. Bunun böyle olduğunu gösteren ne bir ayet ne de bir hadis sözkonusu değildir. Bilakis, Allah’ın bu kavmi de diğer insanlar gibi kadınlarla evlenecek şekilde bir donanıma sahip olarak yarattığını gösteren ayetler vardır. Örneğin, “Esasen kötü işler yapagelen halkı, kötü niyetle koşa koşa Lût’a geldiler. Lût: "Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir. Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu!" dedi.(Hud, 11/78) mealindeki ayette -dolaylı da olsa-bu gerçeğe de işaret edilmiştir.


Aklen de insanların eşcinselliğe zorlanmış olarak yaratılmış olmaları düşünülemez. Zira, sonsuz adalet ve merhamet sahibi olan Allah böyle bir komplo kurmaktan münezzehtir.

Başta Hz. Yahya, Hz. İsa ve Hz. Meryem olmak üzere, tarih boyunca ve bu gün de bazı Hristiyan ve Müslümanların özgür iradeleriyle evlenmemeyi tercih etmeleri, insanların şehevi duygularını frenleyebileceklerinin canlı göstergesidir.

HIrsızlık yapanların, içki içenlerin, zina edenlerin, uyuşturucu kullananların bu tavırlarını, onların genetik olarak buna zorlandıklarına delil olarak göstermek ne kadar yanlış ise, Lutiliğin yapılmasını da yaratılıştan var olan bir zorlama olarak yorumlamak da o kadar yanlıştır.


sorularlaislamiyet
 
Kapalı Konu

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 15:21
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018