Kapalı Konu
 
Konu Araçları
Eski 08-03-18, 18:03 #141
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Soru : İslam'ın kadına verdiği değer nedir; kadın küçük düşürülmüş müdür? Kadının örtünmesi eziklik göstergesi midir?

Değerli kardeşimiz;

Şüphesiz geçmiş incelendiğinde, kadınların tarihin akışı içerisinde erkeklere nazaran daha mahrum ve daha mağdur bir görüntü çizdikleri görülmektedir. Bugün İslam alemindeki bazı olumsuz görünümler, İslam'ın kadına değer vermediği gibi haksız görüşlerin ortaya atılmasına sebep olmaktadır.
İslam'da insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir fark yoktur. Her ikisi de eşit derecede Yüce Allah'ın emir ve yasaklarına muhataptır. Erkek de kadın da yeryüzünü imar etmek ve orada Allah'a kulluk yapmakla sorumludurlar. İslâm'da insanlık ve Allah'a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi, temel hak ve sorumluluklar açısından da kadının konumu erkekten farklı değildir.

Kadın, yaratılış itibariyle erkeğe göre ikinci derecede bir değere sahip değildir. İlke olarak insanların en değerlisi, 'takvâda (güzel şeyler yapma ve kötülüklerden sakınma da) en üstün olanıdır' (Hucurât, 49/13) Kurân-ı Kerim'de, farklı fizyolojik ve psikolojik yapıya sahip olan kadın ve erkekten biri diğerinden daha üstün veya ikisi birbirine eşit tutulmak yerine, birbirinin tamamlayıcısı kabul edilmiştir.(Bakara, 2/187)
"... Ben, erkek olsun, kadın olsun (ki hep birbirinizdensiniz) içinizden hiçbir çalışanın çalışmasını zayi etmeyeceğim..." (Al-i İmran, 3/195) ve
"O'nun varlığının delillerinden (Allah'ın ayetlerinden) biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır."(Rum, 30/21)
âyet-i kerimeleri, İslam'a göre kadının bir insan olarak asla ikinci sınıf olmadığını ifade etmektedir.
Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim;
"... Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz..." (Bakara, 2/187)
beyanıyla da erkek ve kadının insan olarak birbirlerine olan ihtiyaçlarına açık bir şekilde dikkat çekmektedir.
İslâm dininin kadına tanıdığı hakların değer ve önemini daha iyi kavrayabilmek için İslâm'dan önceki çeşitli toplum ve medeniyetlerde kadının durumu çok iyi değerlendirilmelidir. Kadının insan olup olmadığının, rûhunun bulunup bulunmadığının tartışıldığı, tamamen erkeğe tabi olduğu ve sürekli vesayet altında bulunduğu, hatta mirastan hisse alması bir yana, kendisinin bile miras malı gibi değerlendirildiği bir dönemde, yüce İslam dini; kadının da insan olduğunu beyan etmiş, mirastaki haklarını ortaya koymuş, onu sadece emir alan değil, yerine göre emir veren konumuna yükseltmiş ve kadını olması gereken yere koymuştur.

Hz. Peygamber (asm)'in; kadınlardan ayrıca biat alması ve bu hâdisenin Kur'an-ı Kerim'de açıkça yer alması, (Mümtehine, 60/13) İslam'a göre kadın iradesinin bağımsızlığını göstermektedir. İslam'a göre, bir insan olarak erkeğe tanınan temel insan hakları kadına da tanınmıştır. Buna göre hayat hakkı, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, inanç ve düşünce hürriyeti, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatının gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur.

İslam'ın ilk yıllarında kadının her zaman hayatın içinde olduğu bilinmektedir. Kadınlar camiye gelirler, Peygamberimiz (asm)'in huzurunda oturur; belki bugün bile kadınların sormaya cesaret edemeyecekleri kendi özel durumlarıyla ilgili konuları hiç çekinmeden sorarlardı. Camide ibadetlerini yaparlar, Peygamberimiz'in konuşmalarını dinlerlerdi.

Bu uygulama daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Nitekim, Hz. Ömer (ra) bir hutbesinde, kadınlara verilen mehirin yüksek oranlarda tutulduğunu, bunun miktarının azaltılması gerektiğini söylediğinde, mescitte bulunan kadınlardan birinin ayağa kalkıp; "Allah'ın bize vermiş olduğu hakkı sen bizden alamazsın. Çünkü bu, Kur'an'da bulunan bir hükümdür." diye itiraz ettiği, Hz. Ömer'in de bu itiraz karşısında "Allah'a şükürler olsun, benim halkımın arasında yanlışımı düzeltecek böyle kadınlar var." dediği tarihi kaynaklarda kayıtlıdır.

Diğer taraftan yine Hz. Ömer (ra) döneminde 'hisbe' denilen görevin, yani pazarlardaki düzen ve ahengi kontrol işlerinin bir nevi bugünkü anlamda 'zabıta' hizmetlerinin kadına verildiği tarihî bir vakıadır.
İslam tarihine ve İslam ülkelerindeki uygulamaya bakıldığında, Peygamberimiz (asm) döneminde kadınlara tanınan hakların; geleneklerin din gibi algılanması ve kabul edilmesi gibi sebeplerin etkisiyle, tedrici olarak azaldığı görülmektedir.
Bu anlayışın etkisiyle bazı ülkelerde kadın; cinsel obje olarak değerlendirilmiş, horlanmış ve toplumdan tecrit edilmiştir. Bu uygulama asırlarca dünyanın her yerinde farklı din mensupları tarafından da benimsenmiştir. Yakın zamanlara kadar, bazı istisnalar dışında erkeklerle kadınlar medenî ve siyasî haklarda eşit değildi. Son yüzyıla kadar Batı toplumu kadın hakları konusunda kötü bir sınav vermiştir. Bugün kadın haklarının en fazla olduğu ülkelerde bile XVIII, XIX. asra kadar; kadının ruhu var mı, insan sayılır mı, sayılmaz mı tartışmalarının yapıldığı bir realitedir.

Netice itibariyle söylenecek şey şudur: İslam Dini'ne göre insan insana eşittir. Bu anlayışta kadın-erkek ayırımı kesinlikle söz konusu değildir.

sorularlaislamiyet
__________________
 
Eski 08-03-18, 18:09 #142
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Soru : Kur'an-ı Kerime göre kadının hakları nelerdir?

Değerli kardeşimiz;
İslâm dini, gerek İslâm öncesi Arap toplumundaki dinî anlayış gerekse yerleşmiş örf ve âdetlere nisbetle kadının sosyal, ekonomik ve hukukî konumunda önemli değişiklikler yapmıştır. Kur’an, insan olması bakımından kadını erkekle eşit bir varlık olarak kabul eder. Allah insanları daha huzurlu ve mutlu bir hayat sürmeleri için çift yaratmıştır (en-Nisâ 4/1; er-Rûm 30/21). İslâm’da ilk kadın tarafından işlenen ve erkeğin de işlemesine sebep olunan aslî günah anlayışı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Âdem’le Havvâ’nın şeytan tarafından müştereken kandırıldığından bahseder (el-Bakara 2/34-36; krş. Tâhâ 20/121). İslâm’da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi ilk günah anlayışına dayanan kadın karşıtı bir söylem yoktur. Erkek olsun kadın olsun her doğan kişi günahsız doğar, sonradan işlediği fiiller sebebiyle sorumlu olur.

Kur’ân-ı Kerîm’de gerek yaratılış gerekse hak ve sorumluluklar yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresi çizilmektedir. Kadın Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyededir; dinî hak ve sorumlulukları da aynı düzeydedir (Âl-i İmrân 3/195; et-Tevbe 9/71). Hz. Peygamber’in kadınlara yönelik sözleri ve uygulamaları Kur’an’ın çizdiği bu çerçeveye uygundur. Onun şahsında kadınlar her zaman meseleleriyle ilgilenen, eşleriyle olan anlaşmazlıklarında ara buluculuk yapan, haklarını koruyan, erkeklere eşlerine iyi davranmalarını öğütleyen ve kendi yaşayışıyla da buna örnek olan bir dost ve hâmi bulmuşlardır.
Kadın İslâm hukukunda bir hak süjesi değil hakkın tarafıdır.
“Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri, kadınların da kazandıklarından nasipleri var.”(en-Nisâ 4/32)
meâlindeki âyet , her iki cinsin sadece mânevî kazanımlarını değil maddî kazanımlarını da vurgulamaktadır.
İslâm hukukunda aile reisliği denebilecek “kavvâm olma” yetki ve sorumluluğu kocaya verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah’ın insanların bazılarını diğerlerine nisbetle farklı yeteneklere sahip olarak yaratması ve ailenin geçimi için çalışıp harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınlar üzerinde kavvâmdır” denilmektedir (en-Nisâ, 4/34). Burada “kavvâm” kelimesi koruma ve yönetme hak ve yetkilerine müştereken sahip olmayı ifade etmektedir. Aile reisliğinin kocaya verilmesi, toplumun bu en küçük biriminde ortaya çıkacak karmaşayı önleme ve huzuru sağlama hedefine yöneliktir. Dolayısıyla burada ontolojik bir üstünlükten ziyade fonksiyonel bir yetki farklılığının söz konusu olduğunu söylemek gerekir (Fazlurrahman, s. 93). Bu genel kural, yetenek ve harcama yükümlülüğünün yer değiştirdiği münferit örneklerde farklı bir durumun ortaya çıkmasına engel teşkil etmez. Nitekim bazı çağdaş İslâm âlimleri, harcama yükümlülüğünün yer değiştirebildiği zamanımızda bu kuralın değişmez olmadığı hususu üzerinde durmaktadır (Amina Wadud Muhsin, s. 71 vd.; Fazlurrahman, s. 93-94).

İslâm’da kadına miras hakkı tanınmış ve anne, nine, eş, kız çocuğu, kız kardeş olma durumuna göre alacakları pay ayrı ayrı belirlenmiştir (en-Nisâ, 4/11-12). Bu hak İslâm öncesi dönemdeki uygulamaya nisbetle önemli bir yeniliktir. Çünkü bu devirde en azından bazı bölge ve kabilelerde kadınların herhangi bir miras hakkından bahsedilemez. İstisnaları olmakla birlikte kadının miras payı aynı konumdaki erkeğin hissesinin yarısı kadardır. İlk bakışta kadının aleyhine olan bir hüküm gibi görünen bu düzenleme, İslâm hukukunun erkeğe yüklediği malî yükümlülük ve kocanın aile içindeki sorumluluğuyla birlikte değerlendirildiğinde daha farklı bir sonuca varılmaktadır. Ailenin geçim yükümlülüğünün tamamıyla kocaya ait olduğu, evlenme sırasında kocanın mehir adıyla kadına bir ödemede bulunduğu, ceza hukukunda ortaya çıkan “âkıle” gibi sosyal yardımlaşma uygulamalarına sadece erkeklerin katıldığı göz önüne alındığında iki cinse düşen net payın bir anlamda eşitlendiği görülür.

Kadınların isteklerine özel ayetler nazil olmuştur. Hz. Peygamber (asm)’in hanımı Ümmü Seleme’nin Kur’an âyetlerinde sadece erkeklere hitap ediliyormuş gibi bir izlenim elde edilmesinin sebebini sorması ve bundan dolayı Müslüman erkeklerin ve kadınların sorumluluklarına ayrı ayrı işaret eden Ahzâb sûresinin 35. âyetinin nâzil olması, kocası tarafından evlilik ilişkisine fiilen son verilen Havle bint Sa‘lebe’nin, durumu Resûl-i Ekrem’e kadar götürüp düzeltilmesi konusunda ısrar etmesi ve bunun üzerine, “Allah kocası hususunda seninle tartışan ve halinden Allah’a şikâyet eden kadının sözünü işitti.” sözleriyle başlayan âyetlerin inmesi (el-Mücâdile, 58/1-4), Hz. Ömer’in kadınlara ödenen mehre bir üst sınır getirme teşebbüsünden bir kadının, “Allah kadınlara verilen mehrin yüklerle olsa bile geri alınmayacağını beyan ederken (en-Nisâ, 4/20) siz nasıl buna sınır getirirsiniz?” diye itiraz etmesi üzerine vazgeçmesi sadece birkaç örnektir...

sorularlaislamiyet
 
Eski 08-03-18, 20:18 #143
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Soru : Kadının İslâmdaki yeri nedir?

Değerli kardeşimiz;
İslâmiyet kadına pek büyük bir mevki ve şerefli bir makam vermiştir. Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede
“Ana-babanıza öf bile demeyin.” (İsra, 17/28) buyurmuştur.
Efendimiz Hazretleri de,
“Cennet anaların ayakları altındadır,”(Suyûtî, el-Camiü’s-sağir, 3642)
buyurmakla, validelere çok büyük bir makam vermiştir. Bu münasebetle, İslâm’da kadın-erkek eşitliği olmadığı şeklindeki itirazlara kısaca temas edelim:
Cenab-ı Hak sonsuz hikmetler sahibidir. Mahlukatını, hikmetinin iktizasına göre, istediği gibi yaratır. Bazısına diğerinden farklı kabiliyetler ve meziyetler verir. Hiçbir mahlukun, bu hüküm ve iradeye müdahale etmeye hakkı yoktur.
Allah, erkekler ile kadınları her yönden eşit yaratmamıştır. Bu iki cinsi her cihetle eşit kılmaya çalışmak ancak fıtratı değişmekle mümkündür, bu ise muhaldir. Erkeğin ve kadının mahiyetleri birçok cihetle farklılık gösterir. “Hüküm çoğunluğa göre verilir.” kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz:

Erkekler, “güç ve kuvvette, teşebbüs kabiliyetinde, cesarette”, kadınlar ise, “şefkatte, hassasiyette, vefa ve sadakatte” daha ileridirler.

Gerek kadının gerek erkeğin birbirinden üstün tarafları vardır. Aile çatısı altında, her iki tarafın üstün meziyetleri birleştirilir ve böylelikle ailenin ihtiyaçları yanında, saadeti de temin edilmiş olur.
Erkeklerin güç ve kuvvet yönünden daha ileri olmaları sebebiyle, Cenab-ı Hak, ailenin sorumluluğunu, birinci derecede, erkeklere yüklemiştir. Erkekleri, kadınların ihtiyaçlarını yerine getirmek, onları maddî ve manevî her tehlikeden koruyup gözetmekle mükellef kılmıştır. Bu hakikat şu ayet-i kerimede açıkça beyan buyurulmuştur:
“Erkekler kadınlar üzerine yönetici ve koruyucudurlar. Çünkü bir kere Allah bazılarını diğerlerinden üstün kılmıştır. Bir de erkekler mallarından (kadınlarına) nafaka verirler. Onun için iyi kadınlar, itaatkârdır. Allah onları (kocalarının himayesine vermekle) koruduğu gibi, onlar da gaybı (namuslarını ve kocalarının mallarını) korurlar.” (Nisa, 4/34)
İslâmiyet erkeğin kadına karşı yaptığı bu ihsanlara karşı, kadına da kocasına karşı itaati vacip kılmış ve bu itaati ibadet saymıştır. Bu ayet-i kerime bir taraftan erkeklerin hakimiyetini, diğer taraftan da kadınların kıymet ve faziletini ders veriyor.
Şu var ki, aile reisi olmak başkadır, Allah katında üstün olmak daha başkadır. Kur’an-ı Kerime göre, üstünlüğün ölçüsü cinsiyet değil takvadır. Takva ise en kısa ifadesiyle, Allah’tan korkmak, günahlardan sakınmak, Onun razı olmadığı hareket, tavır, hâl ve sözlerden uzak durmak, Onun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmaktır.
Aile içindeki nizam ve ahengin devamı için erkeğin aile reisi olması ve kadının da ona itaat ile mükellef kılınması zarurîdir. Mutlak eşitlik bu itaati kırmakla ailedeki nizamı bozar; huzur ve saadeti mahveder ve çoğu zaman boşanmalara yol açar.

Kadının erkeğine itaati ne kadar lazım ise, erkeğin de kadının hak ve hukukunu gözetmesi o kadar vaciptir. Buna göre İslâmiyet’te “kadınların erkeklere esir oldukları” iddiası tamamen batıldır. Aksine İslâm’da kadın erkekten daha fazla zevk ve sefa imkânına sahiptir. Zira İslâm, erkeği kadının nafakasını temin ile mükellef kılarken, kadını bundan muaf tutmuş, bunun yerine kadına en zevkli bir vazife olarak “çocuk terbiyesini” vermiştir. Bunun içindir ki, Allah, şefkat hissini kadınlara, erkeklerden çok daha fazla lütfetmiştir.
Bugün kadın hürriyeti diye ortaya atılan şeyler, kadınların ancak sefahate düşmelerini ve sefaletlerini netice vermiş, izzetlerini zillete çevirmiştir. İslâmiyet ise onların iffet ve namuslarını muhafaza altına almakla, şeref ve haysiyetlerini korumuştur.
Bazı çevreler, İslâm’ın örtünme emrini kadının hürriyetinin kısıtlanması şeklinde takdim ediyorlar. Öncelikle şunun bilinmesi gerekir: Kadınların örtünmeleri bütün semavi dinlerin ortak hükmüdür. Rahibelerin örtünmeleri bunun açık bir delilidir.

Öte yandan, örtünme sadece kadınlar için değil, bütün insanlar için fıtrî bir vazifedir. Hiçbir millette erkeklerin veya kadınların çıplak olarak gezdikleri görülmez. Ancak örtünmenin sınırında münakaşa vardır. İslâmiyet’e göre kadın, yabancı erkeklerin şehvetlerini tahrik edecek bütün azalarını örtmekle yükümlüdür. Böylece, dünyada haysiyet ve şerefini, ahirette ise ebedi saadetini kurtarmış olur.
Ayrıca kadınlar, İslâm’ın men ettiği şekilde açılıp saçılmakla, erkekleri günaha sokmakta ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce, onların günahlarının bir katı da kendilerine yazılmaktadır. İslâm, örtünme emriyle kadınları bu tehlikeden de muhafaza etmiş olur.


sorularlaislamiyet
 
Eski 08-03-18, 22:34 #144
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Bir kadın, erasmus, staj, lisans, yüksek lisans, doktora eğitimi için tek başına yolculuk yapabilir mi?

Değerli kardeşimiz;
Bu soruyu, hac ve umre için kutsal topraklara gitmek isteyen ama yanlarında mahrem (nikah düşmeyen, birbiriyle evlenmeleri haram olan) akrabaları veya eşleri bulunmayan bayanlar da çok soruyorlar.
Bu sebeple konuyu, kaynaklarına da işaret ederek açıklamayı yararlı buluyorum.


İslam aileye önem verdiği, aile de ancak -diğer şartlar yanında- eşlerin birbirine sadık kalmaları ve doğacak çocukların kendilerinden olduğu konusunda bir şüphelerinin bulunmaması şartına bağlı olduğu, ayrıca insan haysiyetine yakışan da bu olduğu için zinayı yasaklamıştır. Yalnızca zinayı yasaklamakla onu engellemek mümkün olmayacağından İslam, kadın erkek ilişkilerinde zinaya götüren yolları tıkamış, daha baştan eğitim ve tedbir yoluyla bu çirkin ve -aile hayatı için yıkıcı, toplum hayatı için çürütücü- fiili engelleme yoluna gitmiştir.

Birbirine yabancı ve evlenmeleri caiz olan kadınlarla erkeklerin, kimselerin olmadığı ve görmediği yerlerde baş başa kalmalarını (halveti), kadın ve erkeklerin vücutlarından belirlenen yerleri açmalarını, tenleriyle temas etmelerini, kadınların tek başlarına uzak mesafelere yolculuk etmelerini... yasaklaması da bu tedbirler arasındadır.


Kadınların tek başlarına uzak mesafelere yolculuk etmelerini yasaklamak, onların iffetlerini koruma, tecavüze uğramalarını engelleme hikmetine (sebebine, amacına) yöneliktir.
Kur'an- Kerim'de, kadınların tek başlarına yolculuk etmelerini yasaklayan bir ayet yoktur.
Hadislere gelince, bu konuda rivayet edilen hadisler, yasaklama hikmetine de bağlı olarak, hem mesafenin tayini hem de kadının yanında mutlaka onu koruyacak bir mahreminin bulunması gerektiği hususlarında kesin ifadeli değildir. Tek başına yolculuk yapamayacağı mesafe konusundaki hadislerde, bir "berîd"den (1 fersah yaklaşık 5541) metre; iki fersah olan bir berîd ise yaklaşık 11 Km. dir) evet bir berîdden üç günlük mesafeye kadar farklı ölçüler vardır. (Şevkânî, Neylü'l-evtâr, V, 305-306)

Üç günlük yolculuk denildiği zaman, deve kervanlarıyla günde yaklaşık altı saat yürünerek gerçekleşen yolculuk kastedilmektedir. Buna göre bir kadının, bu kadar mesafelik bir yolculuğa çıkması demek, yanında mahremi bulunmadan bir deve üzerinde veya yaya olarak üç gün yolculuk yapması, geceleri konaklama yerlerinde istirahat etmesi ve diğer ihtiyaçlarını gidermesi demektir. Bütün bunlara rağmen, üç günden az süren yolculuğa kadının mahremsiz çıkabileceği hükmünü benimseyen mezheplere göre -yukarıda zikredilen şartlarda bile- üç günden az sürecek yolculuğa çıkabilecektir.
Öte yandan, yine "yalnız yolculuğun yasaklanmasının güvenlikle ilgili olduğunu, bu şarta göre değişebileceğini” gösteren başka hadisler de var; bunlardan biri şöyle:
Adiy b. Hâtim anlatıyor: Ben Peygamber'in (asm) şehrinde iken ona birisi gelip yokluktan yakındı, sonra bir başkası gelip yol kesme (haydutluk) olayından yakındı. Bunun üzerine Hz. Peygamber bana dönerek sordu:
- Adiy, Hîre şehrini gördün mü? (Hîre, Irak'ta, Kûfe'ye üç mil mesafede eski bir şehirdir).
- Hakkında bilgiler aldım ama onu görmedim.
- Eğer ömrün uzun olursa, devesine binmiş bir kadın yolcunun, Allah'tan başka hiçbir kimseden korkusu olmaksızın Hîre'den kalkıp, Kâbe'yi tavaf etmek üzere yolculuk edeceğini kesin olarak göreceksin!
-Kendi kendime "Tay kabilesinin, ortalığı kasıp kavuran haydutları ne olacak" dedim...
Hadisin devamında Peygamberimiz, İran hükümdarının hazinelerinin, Müslümanlar tarafından ele geçirileceğini, insanların verilen altını (zekat) kabul etmeyecek kadar zenginliğin artacağını haber vermekte, elde imkan varken insanları hayır işlemeye teşvik buyurmaktadır.


Adiy, "Ben Hîre'den yalnız başına yola çıkan bir kadının Allah'tan başka korkacağı bir şey olmaksızın gelip Kâbe'yi tavaf ettiğini ve İran hazinelerinin ele geçirildiğini gördüm, yaşayanlar diğerlerini de göreceklerdir." diyor. (Buhârî, Menakıb, 25; Hac, Kadınların haccı bölümü)
İşte bu farklı hadisler karşısında fıkıh âlimlerinin hangi sonuçlara vardığını ve Hanefî müctehidlerin ne dediklerini, her birinin dayandığı delilleri de inceleyen Tahâvî'den öğreniyoruz. Tahâvî, Şerhu Ma'âni'l-âsâr isimli eserinde (Kahire, 1968, C. , s. 112-116) bu konuda birbirinden farklı beş yorum ve ictihadın bulunduğunu naklediyor.
1. Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça uzak veya yakın hiçbir yolculuğa çıkamaz.
2. Bir berîdden kısa mesafeye gidebilir, daha uzağına gidemez.
3. Bir gün ve daha fazla süren yolculuğa çıkamaz.
4. İki gün ve daha fazla süren yolculuğa çıkamaz.
5. Üç gün ve daha fazla süren yolculuğa çıkamaz, ama daha az süren yolculuğa çıkabilir.

Tahâvî bu son ictihadın Hanefî müctehidlere ait olduğunu ve bunların delillerinin daha güçlü olduğunu söylüyor.
Hac yolculuğuna gelince, farz olan hac yolculuğu için Ahmed b. Hanbel yine mahrem erkeği şart koşarken Mâlik, Şâfi'î, Evzâ'î gibi müctehidler, güvenilir kadınlarla (hatta bir kadın bile olur diyeni var) beraber hac yolculuğunun caiz olduğunu ifade etmişlerdir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, 1968, C. , s. 229)

Günümüzde kadının yolculuğu:
Kadınların, yanlarında mahremleri olmadan yolculuğa çıkmalarını yasaklayan hadislerin hükmü teabbüdî değil, ma'kulü'l-ma'nâdır; yani yasaklama, "niçin, faydası ne demeden yapılacak" bir ibadet değil, dünya hayatının İslam'a göre düzgün yürümesi, kötülüklerin önlenmesi için alınmış bir tedbirdir.
Hadislerde yolculuğun süresi konusunda farklı ölçüler verilmesi de bu hikmete dayanmaktadır; soranların yolculuk şartlarının durumuna göre risk göz önüne alınmış, farklı sürelerden söz edilmiştir. Yolda ve yolculukta can, mal, namus için bir tehlike bulunmadığında kadının, yalnız başına veya güvenilir bir kadın yahut kadınlarla yolculuğa çıkabileceğini ifade eden hadisler ve ictihadlar da bizi aynı sonuca götürmektedir.
Günümüzde üç gün üç gece süren bir yolculuk yok denecek kadar azdır. Mesela hac yolculuğu hava yoluyla gidildiğinde üç saat sürer, kara yoluyla gidildiğinde de üç günden az çeker.
Bir kadın, oturduğu yerleşim yerinden çıkıp varacağı yere üç günden önce varabiliyorsa, başta Hanefîler olmak üzere birçok müctehide (mezhebe) göre, mahremsiz olarak yola çıkmasında bir sakınca yoktur.
Daha uzun süren bir yolculuk yapacaksa bu takdirde de yolun ve yolculuğun güvenli olup olmadığına bakılır. Güvenlik varsa, yukarıda Adiy'den nakledilen hadis bunun da caiz olduğunu açıkça ifade etmektedir.

sorularlaislamiyet
 
Eski 08-03-18, 22:45 #145
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Hz. Peygamber (asm) kadınlara perde arkasından mı ders verirdi?

Değerli kardeşimiz;
İslam dininde ilim öğrenmeye büyük önem verilmekte (bk. Alak 96/1-5), kadın ile erkek, ibadette olduğu gibi, eğitim konusunda da eşit kabul edilmektedir. (İbn Mace, Mukaddime 81)
Kuran’da ve hadislerde ilmin öğrenilmesi ve öğretilmesi konusunda hem erkeğe hem de kadına yönelik genel ifadeler kullanılmaktadır.
Yine Hz. Peygamber (asm), kendisine vahyedilen Kuran ayetlerini, kadın erkek ayrımı gözetmeksizin, herkese ulaştırmakla görevli bir peygamber olduğunu sözleri ve uygulamaları ile insanlığa göstermiştir.

Hz. Peygamber (asm), kendisine gelen ayetleri camide toplanan erkeklere ve kadınlara okuyordu. (İbn İshak, Es-Sîre, 1981:128)
Kadınlar, O’nun cuma ve bayram hutbelerini (Muslim, İman 34; Tirmizi, Iman 6), değişik konularla ilgili açıklamalarını dinliyor, merak ettikleri pek çok konuyu sorarak bizzat O’nun dilinden öğreniyorlardı. (Ali Özek, Hadis ricali.
İstanbul: Fatih Matbaası. 1967: 113-115)
Medine Mescidi’nde haftanın bir günü, Hz. Peygamber tarafından sadece kadınların eğitimine tahsis ediliyordu. (Buhari, İlim 15,35)
Bu durum, Ebu Said el-Hudri’den gelen şu rivayetten de anlaşılmaktadır:

“(Bir gün) Kadınlar “Ey Allah’ın Rasûlü, erkeklerden bize meydan kalmıyor, bize özel bir gün ayırır mısınız?” dediler. Rasûlüllah onlara bir gün belirledi. Kadınlar o günde Rasûlüllah’ın huzuruna gelir, O da onlara sohbet ederdi.” (Buhari, İlim 36)

Konuyla ilgili Abdullah b. Mesud’un; “Rasûlüllah (asm) mescide girdi; orada Ensar kadınlarından bir grup vardı ve onlara vaaz etti...” dediği rivayet edilmektedir.
Bu konuda Cabir b. Abdillah’dan da şu sözler nakledilmektedir:
“Ben Rasûlüllah ile birlikte bayram namazında bulundum. Hutbeden önce ezan ve kamet okunmadan namaza başladı. Sonra Bilal’a dayanarak ayakta durdu ve Allah’tan korkmayı, O’na itaat etmeyi emretti. Ardından cemaate vaaz ve nasihat etti. Daha sonra da yürüyüp kadınların yanlarına gitti ve onlara vaaz etti.” (Muslim, İdeyn, 4)

Hz. Peygamber’in burada zikredilen eğitim uygulaması, cemaate katılan kadınlar içindir. Bunun dışında kadınlar münferit olarak da Rasulullah (asm)’a gelir, O’na sorular sorup bilgi alırlardı. (Tayyip Okic, İslâm’da kadın eğitimi.
Ankara: Diyanet Yayınları, 1978:40)
Hz. Peygamber döneminde kadınlarla erkekler camide karma bir şekilde değil, ayrı ayrı yerlerde oturuyorlardı. Kadınlara caminin hariminin arka kısmında özel bir bölüm ayrılmıştı.
Bu uygulama, Enes b. Malik tarafından rivayet edilen şu sözlerden de anlaşılmaktadır:

“Biz mescidin suffa kısmında Rasûlüllah’ın yanındaydık. Muhacirlerden bir kadınla buluğa ermiş oğlu geldi. Kadın bayanlara ayrılan kısma geçti, çocuk da bizim yanımıza geldi.” (İbn Kesir, el-bidaye ve’n-nihaye. Beyrut,1997:VI, 154)
Mescid-i Nebevi’nin kadınlara tahsis edilen kısmının (İbn Hanbel, 1992:VII-523; Taberani, Kebir, Beyrut, 1985:XXIV-204) günümüzdeki bazı camilerde olduğu gibi, erkeklerin namaz kıldıkları yerden duvar ya da perdeyle ayrıldığı konusunda herhangi bir rivayete rastlanılmamıştır.
Dolayısıyla kadınların, kendilerine ayrılan ancak arada herhangi bir engel bulunmayan bölümde namaz kıldıkları, hutbe, vaaz ve sohbetleri rahatlıkla dinleyip eğitim öğretim etkinliklerine katıldıkları anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber (asm), camide kadınlara özel bir bölüm ayırmanın yanında, onların camide rahat edebilmeleri için bazı tedbirler almıştır.
Öncelikle kadınların camiye rahat girip çıkmaları için gerekli kolaylığın sağlanmasını istemiştir. O dönemde Medine Mescidi’nin üç kapısı vardı. Başlangıçta kapılardan herhangi biri kadınlara tahsis edilmemişti. Ancak camiye devam eden kadınların sayısında artış görülmesi üzerine Hz. Peygamber; “Keşke şu kapıyı kadınlara ayırsaydık” buyurarak, kapılardan birinin onlara tahsis edilmesinin daha uygun olacağını belirtmiştir. Nitekim O’nun bu isteği daha sonra yerine getirilmiş ve kapılardan biri kadınlara tahsis edilmiştir. (Ebu Davud, Salat 17)

Namazdan sonra kadınların camiden ayrılmaları bir düzen ve intizam dahilinde olurdu. İbadet bittiğinde camiden önce kadınlar, sonra Hz. Peygamber ve daha sonra da erkek cemaat ayrılırdı. (Buhari, Ezan 152)
Konuyla ilgili Ümmü Seleme’nin şu açıklamayı yaptığı rivayet edilmektedir:
“Rasûlüllah (asm) selam verip namazı bitirir bitirmez kadınlar hemen kalkarlar, Rasûlüllah ise yerinde oturarak onların dışarı çıkmalarını beklerdi.” (Buhari,Ezan 164).

Hz. Peygamber (asm), camiye gelen kadınların durumunu dikkate alarak, onların sıkıntıya düşmemelerine özen gösterirdi. Namaz sırasında bir çocuğun ağladığını duyduğunda, anneyi düşünerek namazda kıraati kısa tutardı. (Tirmizi, Salat 267)
Cami adabıyla ilgili bazı ahlaki öğütlerde bulunan Hz. Peygamber, camiye gelen kadın ve erkeklerin davranışlarına dikkat etmelerini, karşı cinsin dikkatini çekecek tutum ve davranışlardan kaçınmalarını (Vahidi, Esbabu’n-nüzûl, Kahire,1968:186), giyim kuşamda ölçülü olmalarını (Buhari, Meğazi 537), akşam namazına gelen kadınların güzel koku sürünmemelerini söylerdi. (İbn Hanbel, 1992:IV, 363)
Yine camide kadınlar erkeklerin arkasında namaza durdukları için, erkeklerin avret yerlerinin gözükme ihtimaline karşı, onlar secdeden kalkıp doğruluncaya kadar kadınların secdeden kalkmamalarını tavsiye ederdi. (Buhari, Salat 6; Ebu Davud, Salat 54)
Camide kız çocuklarının ve kadınların eğitimiyle Hz. Peygamber sadece kendisi ilgilenmez, özel kadın öğretmenler de görevlendirirdi. Özellikle kendi hanımları, kız çocuklarının ve kadınların eğitim öğretimiyle yakından ilgilenir, evlerine gelenlere bildiklerini öğretirlerdi. (Özek, 1967: 113)

Camide yapılan sohbetlerde kadınlar sadece dinleyici konumunda değillerdi; onlar bazen soru sorarak, iyice anlayamadıkları konunun açıklığa kavuşturulmasını ister ve böylece cami sohbetlerine aktif olarak katılırlardı.
Bu gayretlerin sonucu olarak, o dönemde toplumda erkeklerle tartışabilen, onların hata ve yanlışlıklarını çekinmeden eleştirebilen, kendilerine danışılıp istişare edilen ve insanlara yol gösteren kadın bilginler yetişmiştir. Sahabe içerisinde yirmi kadar kadın fıkıh bilgininin yetişmesi, Hz. Peygamber döneminde kadınların cami eğitiminden ne ölçüde yararlandıkları konusunda önemli bir ipucu vermektedir. (Hamidullah, İslâm Peygamberi (çev: S. Tuğ). Ankara, 2003, II/79; Okic, 1978: 26)

Kadınların eğitim-öğretimleri sadece dini bilgiler edinmekle sınırlı değildi; onlar, hayatla ilgili pek çok konuyu da camide öğrenme imkanı elde etmişlerdir. Bazı kadınlar şiir, tıp ve hayvancılık alanlarında bilgi ve tecrübe sahibi olmuşlardır. (Sibai, İslâm’a ve garplılara göre kadın (çev: İ. Toksarı). İstanbul, 1969: 80; Detaylı bilgi için bk. Hüseyin Yılmaz, Camilerin Eğitim Fonksiyonu, DEM Yayınları, İstanbul 2005)

sorularlaislamiyet
 
Eski 08-03-18, 22:52 #146
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Kadınlar Cuma ve Bayram Namazlarını kılabilirler mi?

Değerli kardeşimiz;
Cuma namazı farz-ı ayın, bayram namazları vacip, cenaze namazı ise farz-ı kifayedir. Bunlardan cuma ve bayram namazları, ancak cemaatle kılınır. Cenaze namazının cemaatle kılınması şart olmadığı gibi; ister erkek, ister kadın olsun tek bir Müslümanın kılmasıyla kifai farz yerine gelmiş olur. Görüldüğü üzere, gerek mükellefiyet gerek hüküm bakımından cenaze namazında kadın ile erkek arasında hiç bir fark yoktur.

Cuma namazının farziyyetiyle ilgili ayetin (Cuma, 62/9) kadın ve erkekleri içeren umumi hükmü sünnetle tahsis edildiği için, cuma namazı ile sadece hür, mukim ve (cuma namazına katılmaya engel olacak derecede hasta ve yaşlı olmayan) sağlıklı erkek Müslümanlar mükelleftir. Nitekim ayetin umumi hükmünden hür, mukim ve sağlıklı olmayanlara da cuma namazının farz olduğu anlaşılmakta ise de, ayetin hükmü bu yönden de tahsis edilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte,
"Hürriyetine sahip olmayan köle, kadın, çocuk ve hasta müstesna olmak üzere, cemaatle cuma namazı kılmak, her Müslüman üzerinde vacip bir haktır." (Ebu Davud, Salat, 168, Hadis No:1O67; Beyhekı, III/172)
buyurulmuştur. Bu itibarla kadınlar cuma namazı ile yükümlü değildir. Cuma namazının kadınlara farz olmadığı konusunda icma vardır. Asr-ı saadet'ten beri hiçbir İslam müçtehit ve alimi bunun aksini söylememiş, bütün İslam ülkelerinde, her dönemde uygulama da böylece devam ede gelmiştir.

Vakıa, cuma ve bayram namazları ile yükümlü olmadıkları halde kadınlar isterlerse bu namazlara katılabilirler. Bu takdirde, kendisine cuma namazı farz olmayan (mesela dinen misafir sayılan) bir kişinin, cuma namazını kıldığında o günkü öğle namazını kılmasına gerek olmadığı gibi, cuma namazına katılan kadınların da ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez. Nitekim günümüzde beş vakit namazda ve özellikle teravihte olduğu gibi, gerek Asr-ı saadet'te, gerek sonraki dönelerde kadınlardan çok sayıda cuma ve bayram namazlarına katılanlar olmuştur. Ancak ne Hz. Peygamber (asm) döneminde ne de müteakip asırlarda beş vakit namazla mükellef kadınların tamamının cuma ve bayram namazlarına katıldığı sabit değildir. Günümüzde de isteyen hanımların cami adabına uyarak camilerin kendilerine ayrılan bölümlerinde, cuma ve bayram namazı kılmalarında hiçbir sakınca yoktur.
Safların Düzenlenmesine:

İslami hükümlere göre, sadece namaz kılarken değil, ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça kadınların erkekler arasına karışmayıp, uygun olan ayrı bir yerde bulunmaları uygun olur. Bu itibarla ister cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz olursa olsun, kadınlar erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde, erkeklerden ayrı, uygun bir yerde namaza durmaları gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (asm) namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere düzenlemiş;
"Namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde olanı, fazileti en az olanı ise en arkada bulunanıdır. Kadın safların en faziletlisi ise en arkada kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır." (Müslim, Salat , 132; Ebu Daud, Salat, 97; Tirmiz.i, Mevakıt, 52; Nesai, İmame, 32; İbn Mace, İkame, 52)
buyurmuştur. Sünnet olan safların böyle olmasıdır. Sünnete uymayarak, kadınlar erkek safları arasına karışarak imama uyarlarsa, Hanefi mezhebine göre rüku ve secdeli namazlarda kadınların arkasında ve hizasında kalan erkeklerin namazları fasit olmuş sayılır; bu duruma sebep olan kadınlar da günah işlemiş olurlar. Bu durum, rüku, ve secdesi bulunmayan cenaze namazında meydana gelirse, erkeklerin namazı fasit olmazsa da, sünnete aykırı hareket edildiği için mekruh olur.

sorularlaislamiyet
 
Eski 09-03-18, 13:29 #147
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Peygamberimiz (asm) eşlerine karşı nasıl davranırdı?

O’nun (s.a.s.) hanesi yeryüzünde gelmiş-geçmiş ve gelecek hanelerin, kurulacak yuvaların en mesudu, en bahtiyarı ve en bereketlisi olmuştur. O’nun hânesinde her zaman burcu burcu saâdet kokardı. Âlemde hiçbir kadın Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, hanımlarını sevdiği gibi sevilmemiştir. Hiçbir erkek de Hz. Peygamber (s.a.s.) gibi sevilmiş değildir. Bu sevgi halesinin elbette bir sebebi vardı. Allah Rasûlü eli altında bulunanlara uyguladığı terbiye usûlüyle onların kalplerinde, sonsuz bir alâka ve bağlılık hasıl etmiştir.
Peşinen söylemek gerekir ki, onun aile reisi olarak çizdiği portre de hayranlıkla izlenecek mükemmelliktedir: Sabrın, merhametin, teennili davranışın, anlayışlılığın, inceliğin, hoşgörünün ve sorumluluğun timsalidir, o peygamber. Ve bu faziletler belki de hiç kimsede kendini bu denli güzel ifade edememiştir.
Allah katında aile reisinin değeri, eşine ve yakınlarına verdiği değerle ölçülür. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.):
“En hayırlınız, aileniz için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım.” buyurmuştur.
İlgi ve Sevgi: Bir eş ve babanın ailesine olan ilgisinin en önemli göstergesi, onlarla birlikte vakit geçirmesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), buna îtinî eder, ne ibâdeti, ne arkadaşlarıyla geçirdiği vakit ne de dünya meşguliyeti buna mani olmazdı. O, ailesi ile birlikte olduğunda, onlarla sohbet eder, hal ve hatırlarını sorar, şakalaşır ve eğitmeye çalışırdı.
Rivâyetler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in âilevî sohbeti iki istikamette oluştuğunu göstermektedir: Birincisi, âile fertlerinin her biri ile şahsen teması ve husûsî sohbeti; İkincisi, âile fertlerinin tamamının birbiriyle temas ve sohbeti.
Bu her iki sohbetin, günlük siyasi ve irşadi faaliyet ve diğer meşguliyetler içerisinde ihmale uğramaması için Rasûlullah (s.a.s.), birkaç kesin prensibe yer vermiştir:
Hanımlarıyla geçireceği gece, belli bir esasa bağlanmış, kur’a ile tesbit edilen bir sıra ile her gece birinin yanında kalmak, prensip olmuştur. Nevevi’nin açıklamasına göre kadın hayızlı halde olsa bile sohbet nöbetinde atlama yapılmamıştır.
Ayrıca her sabah mescitten çıktıktan sonra ve her ikindi vakti namaz kıldıktan sonra kadınların her birine teker teker ziyaretler yapar, alışılan muayyen bir müddet boyunca onlarla sohbet ederdi.
Bir de özellikle âilenin bir araya gelmesini sağlamak maksadıyla her akşam, bütün hanımlar, Rasûlullah (s.a.s.), o gece kimin yanında geceleyecek ise, topluca oraya gelirler, sohbet ederlerdi. Bu toplantılarda Rasûlullah (s.a.s.)’ın zevcelerine ibretli kıssalar anlattığı, hepsinin güldürücü şakalar yaptığı rivâyet edilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), günlük sabah ve ikindi ziyaretlerine gider, selam verir, elini omuzlarına ya da başlarına koyarak öper, hal hatır sorup meseleleriyle alakadar olurdu. Ondaki bu incelik, hanımlarının ruhlarına bütün letâfeti ve nûrâniyetiyle sirâyet etmiş olacak ki, bir değil bir çok hanım birbirlerine aynı zarâfetle yaklaşmışlardır.
Meselâ, bir gün önce, savaşta babası ve bazı yakınlarını kaybeden Safiyye’nin yanında Hz. Peygamber (s.a.s.) hiç uyumamış, sabaha kadar kendisiyle sohbet edip, ilgilenmiştir. Böyle bir ilgiye de ihtiyacı vardır ve kendisinden bu ilgi esirgenmemiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) hastalandığında “Keşke senin uğradığın hastalığa ben uğrasaydım, senin yerinde yatan ben olsaydım.” deyince, diğer hanımlar birbirlerine göz kırparlar. Bunu gören Rasûlullah (s.a.s.), “Safiyye bu sözünde sâdıktır.” buyurur.
İnsan fıtratında var olan eğlenme ve şakalaşma ihtiyacını bilen Rasûlullah (s.a.s.) buna da imkân tanımış ve bizzat eşleriyle şakalaşmıştır. Muhtelif seferlerde Hz. Âişe (ra) ile koşu yarışması yaptığını vâlidemiz kendisi söyler.

İlgilenme ve değer verme, kendisini, muhâtabının fikrine saygı duyma ve önerilerini dikkate almada da gösterir. Ve tabiî ki Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda da örnek teşkil eder bugünün erkeklerine ve tüm insanlara. Özellikle eşinin sözüne ve düşüncesine, doğrudan hanımını ilgilendiren konularda bile müracaat etmeyen aile reisleri, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşayışı göz önüne alındığında en yakın arkadaşlarına haksızlık etmektedirler. Oysa Hz. Peygamber (s.a.s.) çok kritik anlarda eşlerinin fikrini almış ve uygulamıştır.
Hudeybiye Anlaşması ,Müslümanlara çok ağır gelmişti. Kabe’ye varamadan geri döneceklerdi. Anlaşmayı yazma işinden çıkınca, Rasûlullah (s.a.s.), ashâbına:
"Kalkın kurbanlarınızı kesin, sonra da tıraş olun!"
buyurdu. Ancak (müşriklerle yapılan bu antlaşmadan hiç kimse memnun değildi. Bu sebeple) kimse kalkamadı. Rasûlullah (s.a.s.), emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme'nin çadırına girdi; ona halktan mâruz kaldığı bu hali anlattı. o, kendisine:
"Ey Allah'ın Rasûlü! Bunu (yani halkın kurbanını kesip, tıraşını olmasını) istiyor musun? Öyleyse çık, ashaptan hiçbiriyle konuşma, deveni kes, berberini çağır, seni tıraş etsin!"
dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) kalktı, hiç kimse ile konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, tıraş oldu. Ashâb bunları görünce kalktılar kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş ettiler.

Üzerinde durulması gereken çok hassas bir konu bu. Kim, kadınlara karşı bu denli iltifatkar olabilmiştir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi vardır? Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnek olduğu her alanla ilgili bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ve maalesef soruların çoğunda cevap olumsuz olacaktır. İşte bu nedenledir ki mükemmel olan dinimiz, bizlerin yaşayışında aynı seviyede değildir. Halbuki Efendimiz (s.a.s.) nasıl davranışlarıyla kadınlara karşı lütufkar davranıyordu; nurlu sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu:
“Mü’minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da kadınlarına en güzel davrananınızdır.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Dârimî)
Hz. Peygamber (s.a.s.), âile fertlerine ilgi gösterdiğini, kıymet verdiğini ifade eden çeşitli söz ve davranışlarıyla, onları memnun etmiş ve ruhen tatmin etmeye de ehemmiyet vermiştir. Hanımlarına faziletlerini söylemesi, sevdiğini ifade etmesi, bineğine alması, aynı kabın suyu ile müştereken yıkanılması, hanımının hayvana binmesinde yardımcı olması ve dizine bastırarak bindirmesi, kendisine yapılan yemek davetine “hanım da olursa” kaydıyla icabet etmesi, bir sıkıntıyla kederlenip ağlayanın göz yaşlarını elleriyle silerek teselli etmesi gibi Rasûlullah’ın (s.a.s.) pek çok davranışı hanımlarını memnun etmeye yöneliktir. “Rasûlullah, Hatice’yi anınca artık ne onu senâ etmekten, ne de ona istiğfarda bulunmaktan usanırdı." Nitekim "O’nun gibi var mıydı? O şöyleydi, o böyleydi..." diye faziletlerini sayardı.
Ahmed İbn Hanbel'in bir rivâyeti bu hususu tavzih eder. Ona göre Aleyhissalâtu vesselâm bir seferinde:
"İnsanlar beni inkâr ederken, o inandı; herkes beni tekzib ederken o tasdik etti. Herkes bana haram ederken, o malıyla benim için harcadı. Allah onun vesilesiyle bana çocuk nasib etti, diğer kadınlardan çocuğum olmadı."
buyurmuştur. Şurası muhakkak ki Rasûlullah, Hz. Hatice (ra) hakkında daha nice faziletler saymıştır: "O akıllı idi, o faziletli idi, o ferâsetli idi...” gibi.

Hz. Peygamber (s.a.s.), ehlinin yakınlarına da iltifat ve alakayı ihmal etmemiş, vefat eden eşi Hz. Hatice (ra9’nin yakınlarını ve dostlarını da gözeterek eşi bulunmaz bir vefa örneği olmuştur.
İbn Abbas anlatıyor: "Rasûlullah buyurdular ki:
"Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananınızdır. Ben aileme en iyi olanınızım.”
Rasûlullah (s.a.s.) kadınlara iyi davranmayı emretmiş, en hayırlı kimsenin, hanımına en iyi davranan kimse olduğunu belirtmiştir. Şüphesiz "iyi davranma" izafi bir durumdur. Bu "iyilik"in içine öncelikle kadınların haklarına hakkıyla riâyet gelir: Nafaka hakkı, tahkir edilmeme, hatalarını başına kakmama gibi hadislerde belirtilen haklara riâyet. Ayrıca onların bir kısım huysuzlukları, kıskançlıkları karşısında sabretmek, terbiyelerinde iyi davranmak, geçimi iyi yapmak,.. hep kadınına karşı iyi olmanın içine girer.
Ancak kişinin "en iyi" olması için kadınına karşı iyiliğin yetmeyeceği de açıktır. Âyet ve hadislerde, bunun için başka şartlar da sayılmıştır: Takvâ, zühd, amel-i salih,.. gibi. Şu halde o şartları yerine getiren, hanımına karşı da iyi olunca iyilikte kemale yaklaşmış olur. Rasûlullah (s.a.s.)’ın zevcelerine karşı davranışları ile kadın hususundaki tavsiyeleri tahlil edilince bu "iyilik"ten kastedilen teferruat ortaya çıkarılabilir.
Rasûlullah (s.a.s.),
“Kadın eğe kemiği gibidir, doğrultmaya kalkarsan, kırarsın. Onu bırakırsan eğri olduğu halde istifade edersin.”
buyurarak sert, haşin davranışlardan uzak durmakla beraber, ilgi ve alakanın hiçbir şekilde kesilmemesi gerektiği ikazında bulunmuştur.
Kadın, erkekten daha hassas, daha ince mizaca sahiptir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu telâkkî ile, bazı fırsatlarda “zevcelerini camdan yapılmış şişeye”
teşbih buyurmuştur.
Öyle ise hoşa gitmeyen davranışlarına karşı anlayış ve müsamaha esas olacaktır. Ashâba bir hatırlatması şöyledir:
“Kadınlarınızı nasıl köle ya da hayvan döver gibi dövüyor, sonra da akşam olunca utanmadan, beraberce yatıyorsunuz?”
Buna rağmen eşlerini dövenlere ya da dövmek isteyenlere şöyle der:
“Dövün (ancak bilin ki kadını) sadece şerlileriniz döver.”
Bilindiği üzere Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz.Hatice (ra)’nin vefatından sonra bir çok izdivaç yapmıştır. Birbirine rakip durumdaki hanımların geçinmesi ise pek zordur. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) sabrı, anlayışlılığı, kadını iyi tanımasından dolayı, onları da birbirlerine yaklaştırmış, arkadaş olmalarına zemin hazırlamış, arada bir cereyan eden kıskançlık ve (birbirlerini) çekememezliklerine bazen gülümseyip geçmiş, bazen küsmüş, bazen uyarmıştır. İşte bunlardan bazıları:

Hz. Peygamber (s.a.s.), hanımlarının yetişmesine gayret eder, hepsinin beraber olduğu akşam toplantılarında eğitici sohbetler yaparlardı. Ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) refakatinde bilgilenen hanımlar, bilgi ve tecrübelerini diğer kadınlara [hatta Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından sonra, kadın-erkek herkese] aktarmaya hazır hale gelirlerdi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ev halkı, şehir dahilinde ve haricindeki kadınları kabul eder, itikadi konularla ilgili Hz. Peygamber’in (s.a.s.) talimini onlara bildirerek, din eğitimindeki rollerini yerine getirirlerdi.
* * *
Doç. Dr. Muhittin AKGÜL’ün, “Allah Resûlü’nün (s.a.s.) Eşleriyle Münasebeti” isimli şu makalesini de okumanızı tavsiye ederiz:
Allah Resûlü, hanımlarıyla oturur konuşur; hatta bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini bile yapardı. Peygamber’in, onların düşünce ve fikirlerine kat’iyen ihtiyacı yoktu; çünkü O, vahiy ile müeyyetti. Ancak O, ümmetine bir şeyler öğretmek istiyordu. O güne kadar olanın aksine, kadın, çok muallâ bir yere oturtulacaktı. Allah Resûlü bunun pratiğine de yine kendi hanesinden başlıyordu.
İnsanı yaratan ve ona mutlu olmanın yollarını öğreten Yüce Mevla, gerçek mutluluğun kaynağını ve onun nasıl yakalanacağını da her dönemde gönderdiği peygamberlerle göstermiştir. Arıyı kraliçesiz, karıncayı beysiz bırakmayan Cenâb-ı Hak, insanı da lider ve rehbersiz bırakmamıştır. Hayatın her alanıyla ilgili takip edilmesi ve yapılması gereken en ideal davranışları, rehber insan peygamberlerle bildirmiştir. Bütün peygamberlerin mesajlarının esaslarını özetleyen ve en son ilkeleri insanlığa getiren Allah Resûlü (s.a.s.) ise örnek olma noktasında en zirveyi temsil etmektedir. O’ndan sonra peygamber gelmeyeceğinden dolayı da, herkese örnek olmuş ve herkesin yaşayabileceği bir hayatı temsil etmiştir. Hem Allah’ın son ve seçkin bir peygamberi olması, hem de her davranışının Yüce Yaratıcı tarafından öğretilmiş olması, Resûlullah’a (s.a.s.) ayrı ve önemli bir konum kazandırmıştır. Diğer bir ifadeyle Allah Resûlü’nün bu denli eşsiz bir konumda olması, onu terbiye edenin Allah olmasındandır:
“...Allah, sana Kitâb’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana olan lütfu büyüktür.”(Nisa, 4/113) âyetiyle,
“Beni Rabbim terbiye etti. Hem ne kadar da güzel terbiye etti!”(Münavi, Feyzü’l-Kadir, 1/224) hadisi de bunu göstermektedir.
Evet, O bir üsve-i hasenedir (güzel bir örnek). O’nun (s.a.s.) bizler için örnek olduğu önemli konulardan biri de aile kurumu ve eşler arasındaki münasebetlerdir. O’nun eşlerinin birden fazla olup onların değişik kültür ve yaşta olmasının belki de önemli hikmetlerinden biri, ümmetine aile konusunda örnek olması ve eşlere nasıl davranılacağını detaylı bir şekilde göstermesidir. Günümüz insanlarının aile kurumunu tam olarak ayakta tutamaması, özellikle de O’na inananların ailevi ilişkiler noktasındaki eksikliklerinden dolayı, boşanmaların artması, ailevî kavgaların çoğalması, boşanmadan dolayı arkada kalan çocukların çeşitli sıkıntılara maruz kalması gibi olumsuzlukları da düşündüğümüzde, yeniden O Örnek İnsan’ın bu yönüne ihtiyacımız daha bir önem kazanmaktadır.
İşte bu makalede Allah’ın (c.c.) kendisini terbiye ettiği O Eşsiz Resûl’ün (s.a.s.) ailesiyle olan ilişkisi, onlara nasıl davrandığı, yardım ettiği, değer verdiği, kırmadan ve severek bütün olumsuzluklara rağmen mutlu bir hayatı nasıl yakaladığı ortaya konulacaktır.

Aile Kurumunun Önemi
O’nun insanlığa getirdiği Son Mesaj’da, temelde insanların bir ana-babadan meydana gelen bir topluluk olduğuna (Hucurât Sûresi, 49/13) vurgu yapılır. Buna göre insanların renk, ırk, cins, ülke, soy, sop bakımından farklı olmaları bir ayrıcalık değil, tam tersine bir yakınlaşma, kaynaşma ve tanışma vesilesidir.
Böyle büyük bir insanlık topluluğu içinde aile, toplumun en küçük ve en önemli parçasını teşkil etmekte; bu parçanın da en merkezini karı-koca tutmaktadır.
Son Nebi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği İlahi Beyan’da özellikle erkeğe hitapta bulunularak eşiyle hoşça ve güzelce geçinmesi, onda hoşlanmayacak bir yön görse bile bunu kavga ve ayrılma sebebi yapmaması, bunlara katlanmak suretiyle bilmediği başka yön ve yerlerden mükâfatların takdir edileceği (Nisa Sûresi, 4/19) vaat edilmiştir ki, böyle bir tavsiye, eşler arasındaki ahengin ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından oldukça manidardır.
Başta da belirtildiği gibi, ideal bir eş olma noktasında Kâinat’ın Efendisi (s.a.s.), her mü’min için tanınması ve uyulması gereken mükemmel bir modeldir. Bu ideal modelde ailesiyle ilişkilerine baktığımızda öne çıkan belli başlı ilkelerin şunlar olduğunu görmekteyiz.

Eşleriyle İstişaresi
İnsan, kurulu bir makine ya da robot değildir. Duyguları, düşünceleri, hisleri, belli konularda görüşleri olan ve bunların dikkate alınmasını, bunlara önem verilmesini isteyen bir varlıktır. Hayatı beraberce paylaşan, sıkıntıları beraberce göğüsleyen, uzun bir zaman dilimini beraberce geçirmek mecburiyetinde olan eşler için ise bu durum, daha da bir önem arz etmektedir. Dolayısıyla bir hayatı beraberce geçiren eşlerin, her zaman birbirlerinin fikirlerine müracaat etmeleri, onları dikkate almaları ve onlardan faydalanmaları kaçınılmazdır. İşlerin bir konsensüs içerisinde yürütülmesi, karar vermede zorlanıldığı yerlerde danışılması ve karşısındakine değer vermenin önemli bir işareti olan danışma mekanizmasını kullanması anlamlarına gelen istişarenin, evlilik hayatında vazgeçilmez bir yönü vardır.
Müşaverenin bir anlamı da farklı kovanlardan, çiçeklerden bal çıkarmaktır. Allah Resûlü (s.a.s.) bunu kullanmış, hem de en kritik zamanlarda ve olaylar karşısında tatbik etmiş, böylece eşlerle istişarenin yapılmasının bir Sünnet-i Nebevî olduğunu göstermiştir. Yüce Beyan müstakil bir sureye Şûrâ adını vermekle de buna dikkatleri çekmiş ve istişare yapanları övmüştür. Bu yüce beyanın beşer hayatına en ideal yansımasını, Fahr-i Âlem Efendimiz’in daha ilk vahiyle karşı karşıya kaldığındaki tavrında görüyoruz. Allah Resûlü (s.a.s.) ilk defa Cibril’le karşılaşınca, sevgili ve biricik eşi Hz. Hatice (r.a.) Validemiz’e varmış ve başından geçenleri onunla paylaşmıştı. O firaset sahibi Hz. Hatice de Resûlullah’ı (s.a.s.) teselli ederek gönül okşayıcı ve heyecan yatıştırıcı sözler söylemiştir. (bk. Buhârî, Bed’ü’l-vahy 3)
Allah Resûlü (s.a.s.) değişik zaman ve durumlarda eşleriyle istişare mekanizmasını ihmal etmemiş, böylece konunun ne denli önemli olduğunu göstermiştir. Mesela Peygamberimiz (s.a.s.), Hudeybiye gibi son derece önemli olan bir anlaşmayı yaparken şartların zahiren Müslümanların aleyhine olduğunu gören Müslümanlar, yaşadıkları şokun tesiriyle Resûlullah’ın (s.a.s.), “kurbanlarını kesip ihramdan çıkmaları” şeklindeki emrini yerine getirmede işi ağırdan almışlardı. Bu, bir peygamber için oldukça zor ve hassas bir durumdu. İşte böyle zor bir durum karşısında Allah Resûlü (s.a.s.) eşlerinden Ümm-ü Seleme Validemiz’le istişare etti. Yaptığı istişarenin de hakkını vererek kendisi kurbanını kesip ihramdan çıktı. Bunu gören ashap efendilerimiz de hemen durumu anlayıp aynı şeyi yaptılar. Böyle bir danışma, tarihin belki de şahit olmadığı bir danışmaydı.
Bugün bile devlet başkanları, kadın haklarına önem verdiklerini iddia eden ülke ve milletler, aradan bu kadar süre geçmesine rağmen hâlâ böyle bir örnek sergileyememişlerdir. Allah Resûlü’nün (s.a.s.) mümtaz eşi Hz. Aişe (r.a.) Validemiz’e atılan iftira karşısında da aynı istişare ilkesinin uygulandığını görüyoruz. Böyle bir durumda Resûlullah (s.a.s.), Hz. Aişe ile ilgili istişareyi, diğer eşi Zeyneb binti Cahş’la yapıyor. Örnek Rehber’imizin hayatı böyle olmasına rağmen, bugün “Kadına danış ama tersini yap!” şeklindeki bir anlayışın, nebevî çizgiden ne kadar uzak olduğu aşikârdır.

Eşlerine Yardım Etmesi
İnsanların tek başlarına hayatlarını devam ettirmeleri oldukça zordur. Beraberce yaşama, ancak birlikte iş yapmayla olur. Aynı yuvayı paylaşan eşler ise yardımlaşmaya en fazla muhtaç olanlardır. Bir evin işleri, eşlerin beraberce taşın altına ellerini koymalarıyla kolaylaşır, hayatları çekilir hâle gelir, zorluklar aşılır. Eşlerin konumu ne olursa olsun, bir eş, evinde eştir. İşi ve makamı evdeki bu fonksiyonuna hiçbir engel teşkil etmez, etmemelidir. “Şu konumdayım! İş yerindeki makamım bu işleri yapmaya engeldir! Toplumdaki statüm şudur!” gibi bahaneler, sadece sorumluluktan kaçma ve rahatı seçmenin yalancı kaçamaklarıdır. Hiç kimsenin konumu Kâinatın Efendisi kadar yüksek, işleri O’nun kadar yoğun ve statüsü de O’nunki kadar yüce değildir. O ki (s.a.s.), her an vahye muhataptı ve Cebrail’le sohbet ediyordu. Melekler selam duruyor, âlemin işi O’nu bekliyordu. Ama O (s.a.s.) yine de eşlerine yardımdan geri durmuyordu. Durmuyor ve ümmetine bu konudaki ideal ölçüyü gösteriyordu.

İşte Âlemlerin Efendisi’nin (s.a.s.) eşlerine yardımdaki birkaç örneği. Evinde ailesinin işleriyle kendisi ilgilenirdi. Elbisesini mübarek elleriyle kendisi dikip yamardı.

Koyunlarını kendisi sağıyor, ayakkabılarını kendisi tamir ediyordu, kendi hizmetini kendisi görüyor ve devesini de kendisi yemliyordu. Hizmetçisiyle beraber yemek yiyip hamur yoğurduğu zamanlar da olurdu. Çarşıdan aldığı malları kendisi taşır, çocuk işlerinde eşlerine yardım ederdi.

Eşlerine Değer Vermesi
İnsanî ilişkilerde karşıdakine değer verme, sevginin devam etmesine ve artmasına vesiledir. Bu değerin ifadesi bazen bir söz, bazen bir bakış ve bazen de bir muameleyle kendini gösterir. Başkasına haddinden fazla bir iltifat yersiz olduğu gibi, aradaki sevginin artmasına vesile olacak taltifi esirgemek de nankörlüktür. Dünya hayatında uzun bir süreç diyebileceğimiz bir ömrü beraberce sürdüren eşlerde ise, bu durum daha da önem kazanmaktadır. Böyle bir durumda Örnek İnsan Allah Resûlü (s.a.s.) şu muameleleri yapmıştır:
Eşlerini sevdiğini bizzat ifade ederdi. Aynı zamanda eşlerine kendilerinde bulunan faziletlerini ihsas ettirir ve söylerdi. Hayvana binmesi için yardımcı olma gibi (Buhari, Megâzî 38) sevginin bir yansıması olarak kabul edeceğimiz nazik davranışı yaparak, aradaki sıcaklığı pekiştirirdi. Bir gün kendisini yemeğe davet etmişlerdi de O Nezaket Âbidesi (s.a.s.), böyle bir davete katılmasının şartı olarak:“Hanım da olursa!..”kaydını koymuştu. (Müslim, Eşribe 139).
Eşlerinin bir sıkıntısı olduğunda onlarla ilgilenir, ağlayan birini gördüğünde teselli eder, elleriyle onun gözyaşlarını siler ve böylece ağlamasını dindirmiş olurdu. Mesela bir gün Safiyye Validemiz’in üzüldüğünü görmüştü.
Hanımlarından biri Safiyye Validemiz’in Yahudi asıllı olduğunu hatırlatmış: “Ey Yahudi kızı!” demişti. O, bu durumu Allah Resûlü’ne aktarmış ve üzüntüsünü dile getirmişti. Efendimiz de (s.a.s.) onu şöyle teselli etmişti:
“Bir daha sana böyle bir şey diyecek olurlarsa, sen de onlara şu cevabı ver: ‘Benim babam Hz. Harun, amcam Hz. Musa, kocam da gördüğünüz gibi Hz. Muhammed Mustafa’dır. Siz bana karşı neyinizle övünüyorsunuz?’” (Tirmizî, Menâkıb 63; Hâkim, el-Müstedrek, 4/31)
Böyle mükemmel bir çözüm kimi sevindirmezdi ki! Zaten öyle de oldu. Safiyye Validemiz Allah Resûlü’nün (s.a.s.) huzurundan bütün üzüntülerini geride bırakmış, öyle ayrılıyordu.
Hz. Aişe'nin (r.a.) çocuğu yoktu. Bunun için künyesi de yoktu. Araplarda künyeye çok ehemmiyet verilirdi. Bunun için Hz. Aişe üzülürdü. Bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.s.) bunu arz etmiş ve Peygamberimiz (s.a.s.) de buyurmuştu ki:
“Sen yeğenin Abdullah bin Zübeyr'i kendine evlat edinirsin ve onun ismine izafeten de künye alırsın.” Bundan sonra Hz. Aişe yeğeni Abdullah bin Zübeyr'e izafeten Ümmü Abdillah diye künyelendi. (İbn Sa’d, Tabakât, 8/66).

Onlara Hoşgörü ve Şefkat Göstermesi
Eş, insana Allah’ın bir emanetidir. Emanete hıyanet ise bir nifak sıfatıdır. Yüce Beyan değişik ayetleriyle eşlere muamelenin nasıl olması gerektiğine vurgu yapmış, Allah Resûlü de (s.a.s.) lâl ü güher sözleriyle bunu pekiştirmiştir.
“...Erkeklerin hanımları üzerinde bulunan hakları olduğu gibi, hanımların da kocaları üzerinde meşrû çerçevede hakları vardır…” (Bakara Sûresi, 2/218) buyrularak haklara dikkat çekilmiş,
“...Onlarla hoşça, güzelce geçinin. Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur…”(Nisâ Sûresi, 4/19),
buyrularak da onlara karşı güzel bir muamele içerisinde bulunulmasının, âyette belirtilen haklardan biri olduğu açıkça belirtilmiştir.
Konuyla ilgili olarak Resûlullah (s.a.s.) de, eşlere karşı güzel muameleyi, Allah katında hayırlı olarak kabul edilmeye vesile teşkil eden önemli bir davranış olarak kabul etmiş ve,
“En hayırlınız, aileniz için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı en hayırlı olanınızım.” (Tirmizi, Menakıb 63)
buyurarak, eşlerine nasıl davrandığını göstermiştir. Başka bir sözlerinde de:
“Kadınlara karşı hayırhah olun. Çünkü onlar sizin yanınızda emanet gibidirler. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik işlemesinler.” [Tirmizi, Tefsiru Tevbe (9) 2]
buyurarak, hanımların, Allah’ın insanın uhdesine verdiği birer emanet olduğuna, dolayısıyla bunda kusur edilmemesi gerektiğine vurgu yapmıştır.

Hayırlı olmanın bir ölçüsü de onların hataları karşısındaki tutumdur. Rahmet Elçisi (s.a.s.), erkeğin, eşine karşı nezaketli ve sabırlı olmasını, özellikle de hanımların hassas olmalarından dolayı da daha nazikçe davranılmasını tavsiye etmiştir. Bir teşbihle onların “eğe kemiğinden yaratıldıklarını” (Buhari, Nikah 79; Enbiya 1) belirterek, nezaket ve incelikteki konumlarına işaret etmiş, yerli yerince muamele yapılmadığında ise kırılmanın mukadder olduğunu belirtmiştir.
İnsan, kusursuz bir varlık değildir. Ancak kusurların da bir telafi yöntemi, hatta bunlardan dersler ve ibretler çıkarmanın söz konusu olduğu metotlar vardır. İşte Allah Resûlü (s.a.s.) de zaman zaman eşleri arasında meydana gelen bu kabil olaylar karşısında hemen karşılık vermiyor, teenni ile hareket ediyor, böylece öfkeyle alacağı müspet neticeden daha fazla netice elde ediyordu.
Safiyye Validemiz çok güzel yemek yapardı. Bir defasında Resûlullah (s.a.s.) Hz. Aişe Validemiz’in odasındayken ona yemek yapıp göndermişti. Bunun karşısında Hz. Aişe Validemiz bir kıskançlık hissetmiş ve kendisini bir titreme sarmıştı. O kadar ki yemek tabağını aldığı gibi yere atıp kırmıştı. Resûlullah (s.a.s.) sesini çıkarmamış, sabır ve tahammülüyle işin sonunu hayra çevirmişti. Bir süre sonra Aişe Validemiz pişman olmuştu. Hatta sadece pişmanlıkla yetinmemiş, aynı zamanda bunun kefaretini de sormuştu. Resûlullah (s.a.s.) da kefaretinin tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek olduğunu bildirmişti. (Ebu Davud, Büyu’ 91; Nesai, İşretu'n-Nisa 4).
Kadınlara karşı hayırlı olmanın bir ölçüsünün de onlara hakaret etmeme ve onları asla dövmeme olduğunu görüyoruz. Başka insanlara bile hakareti hoş karşılamayan Hz. Peygamber (s.a.s.) özellikle eşlere karşı daha hassas olunmasını tavsiye etmiş, hele dövme gibi insana yakışmayan kaba-güç gösterisini asla tasvip etmemiştir. Bilhassa gündüz, kadını hayvan döver gibi dövüp gece de yanına gitmeyi sert bir lisanla kınamıştır. Dolayısıyla gece, bütün bağları koparmak zorunda olan insanın gündüzkü tavrı hiç hoş karşılanmamıştır. Fiili olarak da Allah Resûlü’nün hayatında asla böyle bir şey görülmemiştir.

Hanımlarının Yakınlarına da Değer Vermesi
Allah Resûlü’nün (s.a.s.) hanımlarıyla ilişkisinde dikkate değer bir davranışı da, eşlerinin yakınlarına ve dostlarına itibar göstermesi, zaman zaman onlara hediye göndermesiydi. Evine uğrayan yaşlı bir kadına itibar gösterir, iltifat ederdi. Hz. Aişe Validemiz sebebini sorunca,
“Ey Aişe, bu kadın Hatice’nin arkadaşıdır. Onun sağlığında bize uğrardı. Dostluğa vefa göstermek imandandır.”
demiş, böyle bir davranışı Hz. Hatice’yi sevmenin bir belirtisi olarak kabul etmişti. Aynı zamanda Resûlullah (s.a.s.) her koyun kesiminde Hz. Hatice’nin arkadaşlarına da bir pay gönderirdi. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 7/84).

Onlara Karşı İlgi ve Sevgisi
Birbirlerini sevenler, birbirlerine katlanırlar, kusurlarını görmezler. Varsa müsamahayla karşılarlar. Hayat arkadaşlarının bu konuda daha duyarlı olması gerekir. Zira sadece burada değil, aynı zamanda ahirette de beraber olacaklardır.
Kâinatın Efendisi (s.a.s.) o kadar yoğun işlerinin arasında şefkatli bir eş olarak eşlerine kıymet veriyor, onları dinliyor, anlattıkları haberlerle ilgili onlara yorumlar yapıyor ve sevdiğini söylüyordu. Hz. Aişe Validemiz, bir gün Resûlullah’a (s.a.s.), o zaman Araplar arsında yaygın olan ve 11 (on bir) hanımın bir araya gelerek kocalarıyla ilgili birbirlerine anlattıkları hikayeyi anlatmıştı da Resûlullah (s.a.s.) bunu dinlemiş ve yorum yapmıştı. (Buhari, Nikah 82).

Allah Resûlü’nün eşlerine karşı gösterdiği sevginin bir alameti, onlarla birlikte vakit geçirmesidir. Hem bir devlet başkanı, hem bir peygamber olmasına ve hem de yoğun işlerine rağmen ailesini ihmal etmiyordu. O’nun (s.a.s.) en mükemmel kul olmasından dolayı ibadet hayatı ve sahabesiyle geçirmek zorunda kaldığı çok önemli zaman dilimleri, asla ailesini ihmale götürmüyordu. Buna son derece dikkat ediyor, onlarla beraberliklerinde sohbet ediyor, hâl ve hatırlarını soruyor ve şakalaşıyordu.
Hatta özellikle ailenin bir araya gelmesini sağlamak maksadıyla her akşam, bütün hanımlar, Resûlullah (s.a.s.), o gece kimin yanında geceleyecek ise, topluca oraya gelir, sohbet ederlerdi. Bu toplantılarda Resûlullah’ın (s.a.s.) eşlerine ibretli kıssalar anlatır, hepsini tebessüme sevkedecek latifeler yapardı.
Bu sevginin en önemli göstergelerinden biri de eşlerinin zevklerini nazar-ı itibara almasıydı. İnsan sarrafı Ufuk İnsan (s.a.s.) o kadar ince şeyleri düşünürdü ki, böyle bir inceliği de zaten ancak bütün eğitimini Allah’ın (c.c.) nezaretinde yürüten birisi gösterebilirdi. Hz. Aişe (r.a.) ile kaldıklarında kılacağı nafile namaz için ondan izin istemişti. Hz. Aişe (r.a.) de böyle bir soruyu şeref kabul etmiş ve istediğini ona vermişti. Hz. Aişe Vâlidemiz anlatıyor:
“Allah Resûlü (s.a.s.), bir gece bana hitaben; ‘Ya Aişe’, dedi, ‘müsaade eder misin, bu gece Rabbimle beraber olayım?' (O, Rabbiyle beraber olmak için bile hanımından müsaade isteyecek kadar incelerden ince bir insandı.) Ben, ‘Yâ Resûlallah! Seninle olmayı isterim; fakat senin istediğini daha çok isterim.’ dedim. Sonra, Allah Resûlü (s.a.s.) abdest aldı, namaza durdu, kırâatinde ‘İnne fî halkissemâvâti ve’l ardi’ âyetini okudu, okudu ve sabaha kadar gözyaşı döktü.”
Görüldüğü üzere Hz. Peygamber (s.a.s.) sadece dünyevi konularda değil, uhrevi konularda bile, eşine gösterilmesi gereken ihtimamı asla esirgemiyordu.

Sonuç
Allah Resûlü’nün (s.a.s.) her yönüyle Müslümanların örnek almaları gereken bir konumu vardır. Bunlardan biri de bir aile reisi olarak Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yapmış olduğu muameleleridir. Günümüz Müslüman aile yapısı çeşitli sıkıntılarla karşı karşıyadır. Bunun temeline inildiğinde, aslında bunun çok küçük dikkatsizliklerden meydana geldiği açıkça görülecektir. Bu anlamda eşlerin değişik konularda şahsi davranıp istişareye kapalı olmaları, aynı zamanda bir sevgi emaresi olan evde hanıma yardım konusunun esirgenmesi, eşe verilen değerin doyurucu bir derecede olmaması, onlarla muamelede azı detay da olsa aslında önemli olan hususların gözden kaçırılması, sevgi, şefkat ve hoşgörünün verilmesi gereken ölçü ve şekilde verilmemesi, başlıca sebeplerdendir. Yukarıda sayılan bütün önemli durumlarda, Resûlullah (s.a.s.) önümüzde ideal bir rehberdir. Bu rehber, takip edildiği ve davranışları uygulandığında, aksaklıkların giderileceği ve sıcak bir aile yuvasının temin edileceği hususundaki inancımız tamdır.

sorularlaislamiyet
 
Eski 09-03-18, 13:37 #148
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Eşlerin birbiriyle tartışmaları ve dargın durmalarına dinimiz nasıl bakmaktadır?

İslâm, milletin varlığını teşkil eden âile hayatının mesut ve huzurlu olması için, gerçek ve keskin hükümler beyan etmiştir. Bir milletin huzûru, terakkî ve teâlisi, o milletin bireylerini teşkil eden âile ocaklarının huzur ve saâdetine bağlıdır. Binaenaleyh, âilenin çatısını teşkil eden ev reisi erkek ile medeniyet ve terakkinin tamamlayıcı unsuru ve erkeğin felâketini önlemeye sebep olan ev hanımı olan kadındır.
Aile bireyleri olan karı ile kocanın geçimsizlik yapmamaları ve birbirlerine sevgili ve saygılı olarak yaşamaları için şu hususlara riayet etmeleri şarttır:

1. Kadın, erkeği âile ve ev reisi olarak tanınması ve bilimesi lâzımdır. Bu bir dinî, ahlâkî ve ilâhî hükümdür. Binaenaleyh helâl ve doğru olan her emrine itâat etmesi lâzımdır.
2. Kadın ve erkeğin huy ve tabîatlarında birbirlerini anlaması ve anlaşması lâzımdır.
3. Fikir ve ahlâk bakımından birbirlerine saygı ve hürmet etmelidirler. Yani ev işlerinde ve emsali şeylerde istişâre ve fikir teatisinde, birbirinin fikrine iltifat ederek değer vermelidirler.
4. Kadın ve erkek, her iki taraf da birbirbirinin haklarına riayet etmesi lâzımdır.
5.
Erkek île kadın, müşterek veya her birinin kendisine has vazifelerine riâyet etmeli ve birbirinin vazîfesini küçümsememeleri lâzımdır. Her ikisi de birbirinin vazifelerinde yardımlaşmaları veya vazifelerini takdir etmelidirler.

Meselâ; erkek,
devamlı hayatta ve mematta lâzım olacak evin ihtiyacını, âilenin nafakasını, mehrini ve her türlü ihtiyaçları karşılamak için çeşitli vazife ve iş görmektedir. İşyerinden, dükkânından dairesinden, câmisinden, cemaatinden ve sair vazifelerinden evine geldiği zaman, karısı güler yüzle, tatlı dille ve en güzel saygı ve sevgi ile taltif etmesi ve gereken hizmetinde bulunması lâzımdır.

Kadın da, kocası gittiği zaman onun evini, çocuklarını bekliyor, yemeğini yapıyor, cinsi arzusunu tatmin ediyor ve erkeklerin yapamayacağı pek çok vazifeleri görmektedir. Kadının, bu ve benzeri vazifelerini de erkeğin takdir etmesi ve iyi muâmele yapması lâzımdır.

Binâenaleyh, şuurlu ve îmanlı olan her erkek ve kadın, birbirlerini kötülemek değil, son derece birbirlerine ve yaptıkları vazifelere saygı gösterirler. Böylece karşılıklı sevgi, saygı ve takdirle mesut bir âile yuvasında yaşarlar.

Ailenin yönetimi genel olarak erkeğe yüklenmiştir.
"Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdır. Çünkü Allah insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamaktadırlar …" (Nisâ, 4/34)
anlamındaki âyet ve
"Erkek aile fertlerinin yöneticisidir." (Buhârî, Nikâh, 81. VI/46; Müslim, İmare, 20. II/1459; Ebû Dâvud, İmare, 1. III/342-343. no. 2928. Tirmizî, Cihad, 27. IV/208. No: 1705)
anlamındaki hadis, ailenin yönetiminin erkeğe ait olduğunu ifade etmektedir. Erkeğin, aile kurumunu yönetmekten aciz olması veya başka nedenlerle ailenin yönetimini kadın üstlenir.
"Kadın; eşinin, evinin ve çocuklarının yöneticisidir." (Buhârî, Nikah, 81. VI/146. Müslim, İmâre, 20. II/1459. Tirmizî, Cihad, 27. IV/208. No: 1705)
anlamındaki hadiste ifade edildiği üzere, kadının da aile içinde yönetim sorumluluğu vardır.

Eşi ile iyi geçinmek ve ona yumuşak davranmak
"Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur." (Nisâ, 4/19)
anlamındaki âyet, eşlerle iyi geçinilmesini ifade etmektedir. Hatta aile reisi, evliliğin sağlıklı olarak devamı ve huzuru için eşine karşı şefkatli ve merhametli, güler yüzlü ve yumuşak davranmak, kaba ve kırıcı olmamak durumundadır.

Ev halkını selamlamak

Yüce Allah, Nur suresinin 27. âyetinde müminlere başkalarının evlerine izin aldıktan sonra selam vererek girmelerini emrettiği gibi 61. âyette de kendi evlerine girince selam vermelerini emretmektedir:
"… Evlere girdiğiniz zaman birbirinize Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak selam verin…" (Nur, 24/61)
Selamlaşmak Allah ve Peygamber (asm)'inin müminlere bir tavsiyesidir.

Ev halkına güzel söz söylemek

"Güzel söz"den maksat; yalan, aldatma ve kırıcı olmayan yapıcı, doğru ve gönül alıcı söz söylemektir. Yüce Allah Kur’ân’da müminlerin doğru sözlü olmalarını (Ahzab, 70) istemekte ve kötü sözlerin açıktan söylenmesini sevmediğini bildirmektedir:
"Allah zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıktan söylenmesini sevmez…" (Nisâ, 4/48)
Sorunları büyütmemek ve dargın durmamak

Aile fertleri arasında zaman zaman bir takım sorunlar ve tartışmalar çıkabilir. Bunu olağan karşılayıp büyütmemek, işi kavgaya götürmemek ve dargın durmamak, dinimizin istediği bir davranıştır. Peygamberimizin (a.s.m),
"Müslümanın, mümin kardeşi ile üç günden fazla dargın durması helâl olmaz." (Tirmizî, Birr, 24. III/329. No: 1935)
anlamındaki hadisi bırakın aile fertlerini, Müslümanların birbirleriyle dargın durmamaları gerektiğini ifade etmektedir.

İşlerini aile fertleriyle istişare etmek

Her seviyede işlerin, istişare ederek karara bağlanıp yürürlüğe konulması Allah’ın emridir. Bu husus,
"(Ey Peygamberim!) … İş konusunda onlarla (müminlerle) müşavere et…" (Al-i İmrân, 3/159)
anlamındaki âyetinden açıkça anlaşılmaktadır. Şûrâ suresinin 36-43. âyetlerinde Allah’ın övdüğü insanların nitelikleri arasında "işleri aralarında danışma ile olanlar" da sayılmaktadır. Talak suresinin 6. âyetinde eşler arasındaki sorunlar ile ilgili olarak, "…Aranızda iyilikle/güzellikle danışıp görüşün/konuşup anlaşın ..." denilmektedir.

Kusurları affetmek

İnsanlar, istemeseler de kusur işleyebilirler. Kusurları affedebilmek olgunluğun göstergesidir. Yüce Allah, Âl-i İmrân suresinin 133. âyetinde cennetin muttakîler için hazırlandığını bildirdikten sonra 134-135. âyetlerde muttakîlerin niteliklerini saymıştır. Bu niteliklerden biri de onların "…öfkelerini yenenler ve insanları affedenler …" olmalarıdır. Allah, bu kimseleri "muhsinler" olarak niteleyip onları sevdiğini ve onları bağışlayacağını ve cennete koyacağını bildirmektedir.

Eşini kötülememek ve dövmemek

Erkeklerin; eşlerini yermemeleri ve onlara şiddet uygulamamaları, evlilik kurumunun sağlıklı ve mutlu olarak devam etmesi için önemli bir husustur. Sahabeden Muâviye el-Kuşeyrî anlatıyor: Resûlüllaha gittim ve ona dedim ki:
"(Ey Allah’ın Elçisi!) Kadınlar hakkında ne tavsiyede bulunursunuz?" O da;

"Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onlara vurmayın ve onları kötülemeyin." buyurdu. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42 II, 607. No: 2144. İbn Hıbbân, Nikah, IX, 482. No: 4175)
"Mü’minlerin iman bakımından en mükemmel olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır. Sizin hayırlınız kadınlarına/eşlerine en hayırlı olanlarıdır." (İbn Hıbbân, Nikah, IX, 483. No: 4176. Tirmizî, Rada, 11.III, 466. No: 1162. Buhârî, Edeb, 112. Ahmed, II, 250)
"Sizin hayırlınız, eşi ve aile fertlerine hayırlı olanınızıdır. Ben sizin, eşi ve aile fertlerine en hayırlı olanınızım." (İbn Hıbbân, Nikah, IX, 484. No. 4177)
anlamındaki hadisler de erkeklerin, eşlerine iyi davranmalarını ve onlara şiddet uygulamamalarını öngörmekte ve eşlere iyi ve yumuşak davranmayı iman ve ahlâk ile irtibatlandırarak tekit etmektedir. Veda hutbesinde konu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
"Ey insanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz…" (Müslim,Hac, 147. I, 889-890. Ebû Dâvûd, Hac, 57. II, 462. No: 1905)
KADININ SORUMLULUK VE GÖREVLERİ

Eşine iyi davranması, saygılı olması

Karşılıklı olarak eşlerin birbirlerine saygılı olmaları esastır. Kadının, eşinin meşru isteklerini makul ve olumlu karşılaması gerekir. Bu, Allah ve Peygamberin isteğidir. Allah iyi / saliha kadınları, iffetini koruma ve itaatkâr olma ile övmektedir:
"…İyi / saliha kadınlar itaâtkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da gaybı (namusu, eşinin malı-mülkünü ve haklarını) korurlar …" (Ebû Dâvûd, Nikâh, 41. II, 605. İbn Hıbbân, Nikah, IX, 470. No: 4162)
Kadın, eşinin Allah’a isyan olan isteklerine uymaz. (Buhârî, Nikah, 4. VI, 153)
"…İnsana günah olan bir şeyi yapması emredildiği zaman, bu emir dinlenmez ve o kişiye itaat edilmez." (Buhârî, Ahkâm, 4. VIII/106) ve
"İtaat ancak dine ve akla uygun olan (ma’ruf) şeylerde olur." (Buhârî, Ahkâm, 4. VIII/106)
Güler yüzlü davranması, iyilik ve hizmetlerine teşekkür etmesi

Hoşgörülü ve güler yüzlü olmak, iyilikler karşısında müteşekkir olmak insanın temel görevidir. Peygamberimiz (a.s.m),
"İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.", (Tirmizî, Birr, 35.IV/339. No: 1954-1955. Ahmed, IV/298)
"Aza teşekkür etmeyen, çoğa da teşekkür etmez." (Ahmed, II/370)
sözleriyle, bu genel ilkeye işaret etmiştir. Kadının, eşine teşekkürü için şöyle demektedir:
"Eşine teşekkür etmeyen kadına, Yüce Allah itibar etmez (merhamet nazarıyla bakmaz). Kadın, eşinden müstağnî olamaz." (Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Uşretü’n-Nisâi, 58. V/354. No: 9135)
Peygamberimizin(asm) eşi Hz. Aişe (ra);
"Rasûlüllah’a ‘kadının üzerinde en büyük kimin hakkı vardır.’ diye sordum, ‘Eşinin hakkı vardır.’ diye cevap verdi."…demiştir. (Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Uşretü’n-Nisâi, 63. V, 363. No: 9198)
Kadının, eşini hoşnut etmesi ile ilgili olan şu hadisler dikkat çekicidir:
"Eşi kendisinden razı olarak ölen mü’min kadın cennete girer." (Tirmizi, Rada’, 10. III/466. No: 1161. İbn Mâce, Nikâh, 4. I/595. No: 1854)
"Kadın beş vakit namazını kıldığı, Ramazan orucunu tuttuğu, ırzını koruduğu ve eşine itaat ettiği zaman, hangi kapısından isterse cennete girer." (İbn Hıbbân, Kitâbü’n-Nikâh, No: 4163. IX/471)
Şunu baştan kabullenelim; aile içinde karı-kocanın şu ya da bu sebeple birbirine dargın olduğu, konuşmadığı, ayrı yerlerde geceledikleri zamanlar olabilir. Haklı ya da haksız gerekçelerle girilen bu süreç eğer çabuk hall u fasl edilmezse, düzen İslami değerleri benimsemiş ailenin uyması gerekli olan minimum standartlara göre yeni baştan kurulmazsa, hele bu sürecin uzaması veya sık tekrarı dolayısıyla ailenin hayat modeli, yaşam şekli bu olursa, böyle bir ailede problemler hiçbir zaman bitmez.



sorularlaislamiyet
 
Eski 09-03-18, 13:43 #149
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Amel-i salih (salih amel) nedir?

Amel-i salih; “iyi, güzel ve faydalı iş,” “Allah’ın rızasına uygun amel” demektir.
“Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz, insan hüsrandadır. Ancak, iman edip, salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr, 103/1-3)
Kur'an-ı Kerim'de, imandan sonra hemen amel-i salihin zikredildiği pek çok âyet vardır. Bu bir irşattır, bir dikkat çekmedir. Allah’a iman eden bir insanın, bu imanını, kulluk şuuruyla ve ibadet hayatıyla desteklemesi gerektiği konusunda bir İlâhî ikazdır.
İmanla salih amelin birlikte zikredildiği bir başka âyet:
“İman eden ve salih amel işleyen mü’minleri müjdele ki, altından nehirler akan cennetler onlarındır.”(Bakara, 2/25)
Amelin salih olması büyük önem taşır. Amelin salih olmasının en önemli şartı, ihlastır; yani o işten, o ibadetten, o hayırdan sadece Allah rızasının beklenmesi, başka bir gaye gözetilmemesidir.
Nur Müellifi, “salih amelin ruhunun ihlas olduğunu” beyan etmekle, ihlas şartından yoksun amelleri ruhsuz varlıklara, heykellere benzetmiş oluyor. Yüzlerce insan heykelini bir araya getirseniz bir insan etmezler, çünkü hayatları yoktur, ruhları yoktur. Riya için, maddî menfaat için, desinler yahut demesinler için yapılan bütün ibadetler bu guruba girer.
Şu var ki, salih amel için, ruh yanında bedenin de ayrı bir önemi vardır. İhlas ile yapılan ibadetlerde, şekil şartı beden vazifesi görür.
Akşam namazının farzı üç rekattır ve bunun dört kılınması hâlinde, şekil yönünden, amel batıl olur. O dört rekatlık namazın şekillendiğini, tecessüm ettiğini düşününüz; ona kimse akşam namazı demez. Aynı şekilde, ramazan orucunun şekil şartı, imsakla başlayıp, güneşin batışıyla son bulmasıdır. İmsaktan sonra başlayıp, yatsıya kadar devam eden bir açlığa “oruç” denmez. Şekil yönünden o, oruçtan başka bir şeydir. Demek ki, amellerde şekil şartı da önemle dikkate alınacak, Allah’ın razı olduğu tarz nasılsa ameller ona uygun olarak yapılacaktır.
Şekil şartının yerine getirildiği ibadetlerde, kişi sorumluluktan kurtulabilir. Ancak o ibadetten alacağı feyz ve onunla kazanacağı manevî kemal, amelin ruhu olan ihlas nispetindedir.
Salih amel için Nur Külliyatı'nda yapılan çok önemli bir tarif şöyledir:
“İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Mesnevî-i Nuriye)
İnsanların maddî ve manevî hukuklarına tecavüz etmemek “salih amel” tarifi içine girmiştir. İlk bakışta bunun, daha çok, takva mânâsına geldiği sanılırsa da takva ile salih amel arasında kuvvetli bir ilgi olduğu düşünüldüğünde, bu ifadelerin salih amel için de geçerli olduğu hemen anlaşılır. İnsanların ne maddî ne de manevî hukuklarına tecavüz etmeden geçen bir ömür, salih bir ömürdür.
Yalan söylememek takva, doğru söylemek salih ameldir. İbadet etmemeyi büyük bir suç görmek takva, ibadet etmek ise salih ameldir.
İnsanlar Allah’ın kullarıdırlar. Onların haklarını çiğnemekten Hakkın razı olmadığı açıktır. Kâfire bile zulüm edilmesine Rabbimiz razı değildir. O hâlde, Hakk'ın kullarını incitmemek, onların gıybetlerini yapmamak, onlara iftirada bulunmamak, haset etmemek, canlarına, mallarına kıymamak Hakk'ın razı olduğu fiiller ve hâller olup, salih amelin tarifi içinde yer alırlar.
“Hukukullah” denilince, daha çok kişinin itikat ve ibadet hayatı anlaşılır. İtikadı yanlış olan bir insan, Hakk'ın hukukuna tecavüz etmiş olacağı gibi, inancına göre yaşamayan ve Hakk'ın emirlerine uymayan bir insan da hukukullaha riayet etmemiş olur.
Yaptığı isyanlarla başkalarına kötü örnek olmak ise, hem hukukullaha riayetsizliktir hem de kul hakkına tecavüzdür.



sorularlaislamiyet

Mesajı son düzenleyen marifetyolcusu ( 09-03-18 - 13:47 )
 
Eski 09-03-18, 13:52 #150
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Hamd ve şükür arasındaki fark nedir? Hastalığa şükretmek mi hamd etmek mi gerekir?

Hamd : “Bir ihsana karşı kalbin medih ve şükür duygularıyla dolması ve o ihsan sahibini tâzim etmesi”

Hamd ile şükür ilişkisi umum husus olarak özetlenebilir. Yani her şükür aynı zamanda bir hamddir. Ancak her hamd şükür değildir. Hamd, bize ve bütün mahlukata yapılan ikram ve izetleri Allah'a takdim etmektir. Şükür ise daha hususi olarak bize yapılan ikramlara karşılık gelir. Bu nedenle şükür kelimesi hamdin yerini tutamaz. Hamd daha geniş ve şumüllüdür.

Kur’an’ın hülâsası olan Fatiha sûresi, “Âlemlerin Rabbine hamd” ile başlar. Demek ki âlemlerin terbiye edilmeleri insan için bir ihsan, bir ikramdır; Ona Rabbinin bir lütfudur.

Güneş bir terbiyeden geçmiş de ziya veriyor, ısı veriyor; gezegenlerini etrafında döndürüyor. Onu böylece terbiye eden Allah’ı medih ve sena ederiz. Bir de bu terbiyenin insana bakan ciheti var. Güneşin böylece terbiye görmesi sayesinde insanoğlu ondan istifade edebiliyor. Yâni, bu terbiye insana bir ihsan. Bu ihsana karşı da Rabbimize şükür borçluyuz. İşte hamd, bu medihle bu şükrü birlikte ifade eden mühim bir zikir.

Oksijenle hidrojeni ayrı ayrı terbiye eden, sonra bunların ikisini yeni bir terbiyeden geçirerek su hâline getiren Rabb-ül Âlemin’e hamdederiz. Zira, su yaratmak, nehir, göl, deniz yaratmak Allah’ın azim bir sanatı olduğu gibi insanoğluna da büyük bir ihsanıdır.

Gözümüzü görmeğe, elimizi tutmağa, ciğerimizi solunuma uygun olarak terbiye eden Rabbimize hamdederiz.

Dünyanın Güneş etrafında, Ay’ın da Dünya etrafında döndürülmesi büyük bir kudret tecellisi olduğu gibi, insan için büyük bir İlâhî ihsandır ve ikramdır. Onları böylece terbiye eden Allah’a hamdederiz.

Mü’minler için cenneti, kâfirler için cehennemi terbiye eden Hâlıkımıza hamdederiz.

Kur’an-ı Kerim'in “Rabb-ül Âlemin’e” hamd ile başlayıp, “Rabbünnâsa” sığınmakla son bulması ne kadar mânidardır. Rabb-ül Âlemin; bütün âlemlerin terbiye edicisi. Rabbünnas da insanı bütün organlarıyla ve bütün duygularıyla terbiye eden Allah. Âlemlerin terbiyesi, insana baktığı, insanın faydalanmasına en uygun şekilde yapıldığı için, âlemleri terbiye eden ancak insanın Rabbidir. Bir diğer ifadeyle insanın Rabbi ancak âlemleri terbiye eden zât olabilir. İşte insan bu tabloyu tefekkür ettiğinde ruh ve kalbi sonsuz bir minnet, medih ve şükür ile dolar. Allah’a sonsuz hamdeder.

Fikrimize kâinat kitabını okuma gücü veren, kalbimize iman ve marifeti yerleştiren Rabbimize hamdederiz. Kalb gözümüzü hidayetiyle açması ve bize kendini bildirmesi, tanıttırması, sevdirmesi, Allah’ın en büyük bir ihsanı bir ikramı olduğu kadar, en ince bir san’atıdır da. Dünün nutfesi bugün Rabbini tanıyor, O’nu seviyor, O’nun san’atlarını tefekkür edebiliyor.

San’atkârını bilen eser, kâtibini tanıyan kitap... Bunlar beşer hayâlinin erişemeyeceği noktalar. İşte hidayetle nurlanan bir mü’minin kalbi, Allah’ın böyle harika bir san’atı.

İnsan kendisinde tecelli eden bu kemal için hem Rabbini medih ve sena eder, hem de bu büyük lütuf karşısında O’na sonsuz derecede şükreder.

Hamd sadece insana mahsus değil. Diğer mahlûkların da en azından hâl diliyle hamdleri vardır. Bir yıldız, Allah’a hamdeder; yok iken var olduğu için. Zira, yoğu var etmek hem İlâhî bir san’at, hem de o yıldıza bir ihsandır.

Bir çiçek de Allah’a hamdeder. Suyu, toprağı terbiye ederek çiçek hâline getirdiği için Allah’ı hâl diliyle medih ve sena ettiği gibi, kendisine çiçek olmayı lütfettiği için de yine Rabbine şükreder. İşte bu medih ve şükür onun hamdidir.

Diğer varlıkları da bunlara kıyas ettiğimizde, her varlığın Allah’ı tesbih ettiği gibi O’na hamd de ettiğini bir derece hissedebiliriz.
* * *
İnsan, başına gelen musibeten dolayı şükretmesi gerekir. Ayrıca her şükür bir hamddir.
Şükretmek, sabretmenin bir alameti olduğu gibi Allah'tan gelen her şeye razı olmanın göstergesidir. Bu bakımdan gelen hastalıklara şükretmek de kulun Rabbine teslimiyetinin ve onun rızasından başka bir şeyi gözetmediğinin delilidir.
Şükretmekle hastalık artmaz, belki hastalıktan gelen ısdıraplar ve meyusiyetler azalır.


sorularlaislamiyet
 
Eski 09-03-18, 13:56 #151
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : İnsanların kaçınması gereken nefsin istek ve arzuları nelerdir?

Nefis derken, çoğu zaman nefs-i emmareyi kastederiz. Kur'ân'da nefis, cimrilik, vesvese, fücur, emmâre gibi nahoş sıfatlarla ittihâm olunmakladır. Kur'an-ı Kerim ve hadisi şeriflerde helal ve haramlar belirtilmiştir. Bunları tek tek saymamız mümkün değildir. Bir kaç misal vermek gerekirse içki, kumar, zina, helal haram demeden mal edinme hırsı, hakkı ve adaleti dikkate almadan makam elde etme isteği nefsin arzuladığı şeylerdendir.

Kötülüğü emreden bu nefis, zamanla terbiye göre göre, günahlardan uzaklaşa uzaklaşa safiyet kazanır. Sonunda Allah’ın razı olduğu bir nefis olma makamına kadar çıkar. Bu imtihan dünyasında, insanlar nefislerinden ve şeytandan gelen kötü telkinlerle, İlâhî fermandan gelen hidayet haberleri arasında bir mücadele verirler. Kazanılan her mücadele, yani yapılan her ibadet, vazgeçilen her kötülük, uzak durulan her haram nefis için bir terakki basamağı ve bir temizlenme ameliyesi olur. Yükselme yoluna giren bu nefsin son durağı rıza makamıdır; Allah’ın taktir ettiği her şeyi rıza ile karşılayan ve böylece Allah’ın da kendisinden razı olduğu bir nefis olma makamı.
Bu makama eren nefse, Cenab-ı Hak şu hitapta bulunur:
“Ey mutmainne nefis (Güvenceye kavuşmuş ruh)! Sen Ondan O da senden razı olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına karış (dahil ol) ve cennetime gir.”( Fecr, 89/27-30)
Nefis, zinanın günah boyutunu düşünmeden buna mübtela olmak ister. İnsan, arzu ve şehvetinin esiri olup, sırf zevki için yaşar hale gelmemelidir. Bu, ondaki hayvanî güçleri geliştirir, melekî güçleri zayıflatır ve insanı alçaltır. Halbuki, bütün zevkler gibi cinsel ilişki zevki de bir gaye değildir; bir gaye için yaratılmış insana Allah'ın bir hediyesidir. İnsandan, neslini sürdürmesini istemiş ve bunu Allah'ın istediği doğrultuda yapması halinde kendisine cennet vadedilmiştir. Nikah ile helal kılınan evlilik ile hem nefsin bu istekleri kontrol altına alınmış olur, hem de Allah'ın razı olduğu evlilik ve nesillerin devamı ile sevap kazanmasına da vesile olmuş olur.
Bulunduğu makamdan daha üst mevkilere çıkmayı vatana ve millete daha çok hizmet edebilme vesilesi olarak görme şuuruna erişmişse, bu istekleği nefsi emmarenin makam ve mevki arzusundan çıkmış ilahi rızanın içerisine girmiştir. Bu niyet, sahibine sevap kazanma kapısı haline gelmiştir.
Evet, bunu başarmak zor olarak görülebilir. Ancak her şeyini Allah'ın rızası üzerine kuran insanlar için bu zorluk da Allah'ın inayeti ile rahatlıkla aşılacak bir engeldir. Sabırla başarılacaktır.

Nefis terbiyesini "nefsi öldürmek" şeklinde uygulayanlar, nefsin hoşuna giden her şeyden uzak kalırlar. Bunun neticesinde; dünyayı sevmez, hırs göstermez, inat etmez, hiç öfkelenmez bir hale gelebilirler. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsi öldürmek yerine, onu hayra yönlendirmenin daha iyi olacağı kanaatindeyiz. Birincisi, atın yemini kısıp, onu zayıflatarak ona hakim olmaya; ikincisi ise, yemini normal verip, ama onu iyi bir terbiyeden geçirerek güçlü bir atla hedefe daha kısa zamanda varmaya benzer.
İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır. Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur; coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi.


sorularlaislamiyet
 
Eski 09-03-18, 14:01 #152
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Cuma Namazına erken gitmenin fazileti hakkında bilgi verir misiniz?

İslâm'da Cum'a gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum'a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre'den Allah Rasûlû'nün şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah'ın kendilerine farz kıldığı bu Cum'a gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün Yahudilerin, daha ertesi gün ise Hristiyanlarındır. " (Buhârî, Cum'a, 1; Müslim, Cum'a hadis no: 856. Müslim'in lafzı az farklıdır).

Yine Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.)'a Cum'a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: "Babanız Âdem'in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum'a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur." (Ahmed b. Hanbel, İstanbul 1981, II, 311)

"Her kim Cum'a günü, cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam Cum'a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur'ân-ı dinlerler. " (Müslim, Cumua, 2, hadis no: 850)

"Bir kimse Cum'a günü gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum'a'dan o Cum'a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur. " (Buhârî, Cumua, 6)
İmam Halîl b. Ahmed ile diğer bir takım lügat ulemâsına göre erken gitmek, erken davranmak mânâsına gelir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in : «Tehcirde neler olduğunu bilseler, onun için müsabaka yaparlardı.» hadîs-i şerifi bu mânâya tefsir edilmişdir. Yâni hadîsden murâd: «Her namaza erken gitmekde ne derece sevab olduğunu bilseler, herkes evvelâ mescide ben varayım diye acele eder, bu husûsda âdeta müsabaka yaparlardı.» demekdir.

Alimlerinden tehcîr'in, hâcirede (yânî güneş semânın ortasına dikildiği zaman) yürümek mânâsına geldiği rivayet olunmuşdur.
Kaadî Iyâz: «Burada sahîh olan, erken gitmek mânâsına gelmesidir.» diyor.
Hadîsde zikri geçen deve, inek ve koç gibi hayvanlar kurbanlıklar cinsindendirler. Tavukla yumurta kurbanlık cinsinden değildirler. Bu*nunla beraber onlara da «kurban» denilmesi, müşâkele / benzerlik kabîlindendir, Maksad tavuk ve yumurta tesadduk eden gibidir; demekdir.
Hadisimizde asıl anlatılmak istenen şey, cuma namazına erken gidilmesi gerektiğidir. Çünkü böyle bir kimse câmiye varınca ön saflara geçip oturacak ve ön safta oturmanın sevabını elde edecek, cuma vaktine kadar ibadet ederek, Kur’an okuyarak, tesbih ve zikirle meşgul olarak vaktini değerlendirecektir.

Hadîs-i şerîfte cuma namazına erken gitmeyi ifade etmek üzere kullanılan birinci saat, ikinci saat, beşinci saat gibi sözlerle, altmış dakikalık zaman diliminden ibaret olan saat değil, cuma namazı için câmide toplanılmaya başlanan zamandan, imamın minbere çıktığı ana kadar olan süre kastedilmiştir. Bu süre içinde erken davranıp câmiye gidenler, sırasıyla deve, inek, boynuzlu koç kurban etmiş gibi sevap kazanacaklardır. Daha sonra gidenler ise sırasıyla tavuk veya yumurta sadaka etmiş gibi sevap elde edeceklerdir. İmam minbere çıktıktan sonra ise melekler câmiye erken gelenleri kaydettikleri defterleri kapatıp hutbeyi dinlemek üzere topluluğun arasına katılacaklarından, o andan sonra câmiye gidenlerin adı deftere kaydedilmeyecek, dolayısıyla onlar câmiye erken gelme sevabından mahrum kalacaklardır.

İmam minbere çıktıktan sonra câmiye giren kimse, cumaya erken gitme sevabını kaçırmış olsa bile, cuma namazını kılma sevabını kaçırmamış olur.

Sonuç olarak; imkânı olan kişi Cuma günü gusledip, güzel koku sürünmeli ve mescide giderek Cuma vaazını dinlemeli, hutbeyi dinleyip namaz kılmalıdır. Bu şekilde davranan kimse hadis de geçen övgülere mazhar olacaktır. Çalışan kimseler de mümkün oldukça imam hutbeye çıkmadan Camiye gitmeye gayret etmelidirler.


sorularlaislamiyet
 
Eski 09-03-18, 14:05 #153
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Nefsimize nasıl hakim olabiliriz?

Allah'ı sevmek ve onun razı olduğunu bilmek soyut bir durum olduğu için anlamak zordur. Bir insan "Ben Allah'ı seviyorum." diyebilir. Fakat bu durum içimizdeki bir duyguyu anlattığından dolayı, dışımızda bunu göstermemiz gerekir.

Diğer taraftan, Allah bizden razı mı? Biz onun yanında nasıl bir kuluz?
Bu sorular da aynı şekilde anlaşılması zor konulardır. Bunu anlamanın da bir yolu olmalı.

İşte hem bizim Allah'ı sevdiğimizin anlaşılması, hem de Allah'ın bizden razı olduğunu anlamanın yolunu şu ayeti kerime de Allah'ımız bildiriyor:
"Ey Muhammed deki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun, ta ki Allah ta sizi sevsin." (Al-i İmran, 3/31)
Dikkat edilirse Allah'ı sevmemizin göstergesi Hz. Peygamber Efendimize (asm) uyarak İslamı yaşamaktır. Biz Peygamberimize (asm) uyarak hayatımızı yaşarsak, netice de Allah'ın da bizi sevdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Mesela, babanızı ve annenizi sevdiğiniz nasıl anlaşılır. Onların isteklerini yapar, memnun olmadığı şeyleri de terk ederseniz, o zaman sevdiğiniz ortaya çıkmış olur. Onlar bize demeseler bile biz bundan anlarız ki onlar da bizi seviyorlardır. Tam tersi olsa dediklerinin hiç birini yapmam ama, kalbime bak onları çok seviyorum dese kime inandırabilirsiniz.

Demek ki Allah Peygamberimizi (asm) bir model olarak yaratmış ve en güzel örnekleri onda göstermiş. Bize de, eğer beni seviyorsanız, size Peygamber gönderdiğim Hz. Muhammed'e uyunuz. O takdirde anlayın ki ben de sizi seviyorum.

Sözün özü: Allah'ın bizi sevdiğinin göstergesi, bizim ne kadar Hz. Muhammed'e benzediğimizdir. Ona göre sonuca varabiliriz.

Size, bize ve tüm insanlara yol haritası Kur'an ve Sünnettir. Bundan başkasını size tavsiye edemeyiz. Yani Kur'anı ve sünneti Rasulullahı (asm) kendimize rehber edinmek, kendimizi onlara endekslemek ve imani bahis ve kitapları tefekkür ile okumaktır. Yani imanın ve Kur'an'ın anlattığı ve bahsettiği Kur'anî ve imani kitaplar bulabilseniz veya bu konuları tefekkür ve mütalaa eden şahsiyetlerle beraber olmakla onlardan istifade edebilseniz, sizin hem dünyanıza hem de ahiretinize faydalı olacaktır.

Namazları vaktinde kılmak, büyük günahlara dikkat etmek ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmak ayrıca sizi tekamül ettirecektir.


sorularlaislamiyet
 
Eski 09-03-18, 14:11 #154
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Nelerde ve hangi durumlarda riya olmaz? İbadetlerde riya olur mu?

Riyâ, genellikle bir kimsenin diğer insanlardan farklı bir şekilde yaptığı güzel işlere sızar. Çünkü, riya gösteriş demektir. Bir işi başkasının nazarını celp etmek için yaptığınızda, onun dikkat edilmeye değer olması gerekir. Böyle bir konuma sahip olması için, o işin bir imtiyazı olması gerekir. Yapılan iş, -ne kadar güzel olursa olsun- eğer genellikle herkesin yaptığı iş türünden ise onun özel bir imtiyaz alanı olmaz. İmtiyaz alanı olmayan bir işin “albenisi” olmaz. Albenisi olmayan bir işi, “bulunmaz Hint kumaşı” olmaktan çıkar. Dolayısıyla bu tür işlere gösteriş duygusu sızma fırsatını bulamaz. Çünkü, insanlar akıl ve fikriyle bu “alelâde” işin -gösteriş amaçlı- piyasaya sürülmesinin bir anlamı olmadığını idrak ettiği için onu bu alıverişe zorlayan dürtüleri olmaz.
İşte bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, farzları eda etmek ve haramlardan kaçınmak gibi herkesin prensip olarak yaptığı işlerde gösteriş duygusunun sızma hareketine imkân veren bir unsur yoktur. Çünkü bunları yapmak adettendir; “bulunmaz hint kumaşı” türünden işler değildir. Bu sebeple, insanın gösteriş duygusunu kamçılayan bir zemin olmadığından iman şuuru bu gibi olağan üstü sayılmayan işlere nefsin burnunu sokmasına kolay kolay fırsat vermez.
Farzları yerine getirmek ve haramlardan kaçınmak ve prensip olarak Hz. Peygamber (asm)'in sünnet-i seniyesine / İslam yoluna uymakta riya olmaz. Farz namazlara bağlı olarak kılınan sünnetler de buna dahildir. Meğerki kişi zayıf bir imana sahip olmakla beraber, fıtraten / iç mekanizmaları itibariyle zamanla riyakâr bir karakter kazanmış ve bu riyakârlık onun sesi-soluğu haline gelmiş olsun.

Buna mukabil, sünnet türünden olan hayır hasenat işlerinde bir imtiyaz olabilir. Örneğin herkesin yapmadığı hayır işlerinde bulunmak, çevresinde başkasının pek kılmadığı kuşluk, evvabin namazlarını kılmak, herkesin tutmadığı pazartesi-perşembe oruçlarını tutmak, fakirlere sadaka vermek ve benzeri işlerde kişiye bir imtiyaz alanı açılabilir. Bu imtiyazı göz ardı etmek, bunları normal işler olarak görmek, Allah’ın iltifatını bütün iltifatların üstünde görmek her kişinin değil, er kişinin işidir.
Bu sebepledir ki, “bu tür sünnetleri gizli yapmak daha sevaplıdır”, denilmiş. Ancak, iman şuuru güçlü olan ve başkasına örnek teşkil eden kimsenin, bu sünnetleri açıktan yapmasında bir sakınca yoktur. Fakat çok dikkat etmek gerekir.


sorularlaislamiyet
 
Eski 09-03-18, 14:17 #155
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : İşlediğim günahların etkisinden kurtulup Allah'ın rızasını nasıl kazanabilirim?

Allah'ı sevmek ve onun razı olduğunu bilmek soyut bir durum olduğu için anlamak zordur. Bir insan ben Allah'ı seviyorum diyebilir. Fakat bu durum içimizdeki bir duyguyu anlattığından dolayı, dışımızda bunu göstermemiz gerekir.
Diğer taraftan, "Allah bizden razı mı? Biz onun yanında nasıl bir kuluz?" Bu sorular da aynı şekilde anlaşılması zor konulardır. Bunu anlamanın da bir yolu olmalı.
İşte hem bizim Allah'ı sevdiğimizin anlaşılması, hem de Allah'ın bizden razı olduğunu anlamanın yolunu şu ayeti kerime de Allah'ımız bildiriyor.
"Ey Muhammed de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun, ta ki Allah da sizi sevsin."(Al-i İmran, 3/31)
Dikkat edilirse Allah'ı sevmemizin göstergesi Hz. Peygamber Efendimize (asm) uyarak İslamı yaşamaktır. Biz Peygamberimize (asm) uyarak hayatımızı yaşarsak, neticede Allah'ın da bizi sevdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz
Mesela, babanızı ve annenizi sevdiğiniz nasıl anlaşılır. Onların isteklerini yapar, memnun olmadığı şeyleri de terk ederseniz, o zaman sevdiğiniz ortaya çıkmış olur. Onlar bize demeseler bile biz bundan anlarız ki onlar da bizi seviyorlardır. Tam tersi olsa dediklerinin hiç birini yapmam ama, kalbime bak onları çok seviyorum dese kime inandıra bilirsiniz.
Demek ki Allah Peygamberimizi (asm) bir model olarak yaratmış ve en güzel örnekleri onda göstermiş. Bize de bu ayeti şu şeklinde anlamalyız,:
"Eğer beni seviyorsanız, size peygamber olarak gönderdiğim Hz. Muhammed (asm)'e uyunuz. O takdirde anlayın ki ben de sizi seviyorum."
Sözün özü: Allah'ın bizi sevdiğinin göstergesi, bizim ne kadar Hz. Muhammed (asv)'e benzediğimizdir. Ona göre sonuca varabiliriz.
Size, bize ve tüm insanlara yol haritası Kur'an ve sünnettir; bundan başkasını size tavsiye edemeyiz. Yani Kur'an'ı ve sünneti Rasulullahı (asm) kendimize rehber edinmek, kendimizi onlara endekslemek ve imani bahis ve kitapları tefekkür ile okumaktır. Yani imanın ve Kur'an'ın anlattığı ve bahsettiği Kur'ani ve imani kitaplar bulabilseniz veya bu konuları tefekkür ve mütalaa eden şahsiyetlerle beraber olmakla onlardan istifade edebilseniz, sizin hem dünyanıza hem de ahiretinize faydalı olacaktır.
Namazları vaktinde kılmak, büyük günahlara dikkat etmek ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmak ayrıca sizi tekamül ettirecektir.

- Takva nedir, müttaki kime denir?
Takva, korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan korunmak demektir. Muttaki, takva üzere yaşayan mü'min demek olur.
Takvada ilk akla gelen, haramları terktir. Bunu, mekruhlardan sakınma takip eder. Mekruh, çirkin bulunan, hoş karşılanmayan fiil, söz ve hâllere denir. Bunların terk edilmeleri de takvadandır. Daha sonra şüpheliler karşımıza çıkar. Bunların da mekruhlar gibi haramla bir başka komşulukları vardır. Hakkında kesin bir hüküm olmayan işlerde, takvaya uygun olanı, haram olma ihtimalini gözeterek o fiilleri terk etmektir. Sonra mübah ve helâl olanlar gelir. Bunlardan yeteri kadar istifade edip israftan sakınmak da takvadandır.
Allah Resûlü (asm) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:
"Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır. Nasıl bir çoban, koruluğun kenarında koyun otlattığında, koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın da harama düşme ihtimali öylece vardır." (Buhari, İman, 39)
Şüpheli, haramın en yakın komşusudur. O araziye girenin bir süre sonra haram sahasına düşmesi kuvvetle muhtemeldir. Şüpheliden sakınanlarla haram arasına bir tampon bölge girmiş oluyor.
Kur'an-ı Kerim'den bir takva dersi:
"...Yakıtı insanlar ve taşlar olan ve kâfirler için hazırlanan o dehşetli ateşten sakının." (Bakara, 2/24)
Tefsir alimlerimiz, bu âyet-i kerimede sözü edilen taşların, putlar olduğunu söylerler. Bu âyet-i kerimede yakıtı taşlar olan bir cehennemin dehşeti yanında, mümini ürperten bir başka tehdit daha vardır. O da putlarla beraber yanma, aynı mekânda birlikte bulunma, onların tâbi olduğu muameleye maruz kalma zilletidir.
Takva ve salih amel, ruh ve kalbin terakkisinde iki esastırlar. Salih amel ile manevi kârlar elde edilir. Takva ile de bu kâr korunur ve zararlardan uzak kalınır. Zarar yollarını kapamayan bir insan, kazandığından çok daha fazlasını kaybedebilir ve bu yolun sonu iflasa çıkar.
İflasla ilgili şu hadis-i şerif çok ürkütücü ve korkutucudur:
"Ümmetimden müflis o kişidir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât gibi ameller ile gelir. Buna karşılık ona buna sövmüş, iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını dökmüş ve kimini de dövmüştür. Ahirette bu iyilikleri hak sahiplerine dağıtılır. İyilikleri yetmeyip bittiği zaman da hak sahiplerinin günahlarından bir kısmı alınıp kendisine yüklenir ve cehenneme atılır."(Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâme, 2; Ahmed b. Hanbel, 2/303)
Takvanın üç mertebesi vardır:
1. Şirkten takva: İman ederek şirkten korunmak. Kişi böylece ebedî cehennemde kalmaktan korunmuş olur.
2. Masiyetten takva: Büyük günahları işlemekten, küçüklerde de ısrardan sakınmak. Takvanın en yaygın mânâsı budur.
3. Masivadan takva: Kalbini, Hak'tan alıkoyan her şeyden uzak tutmak.


sorularlaislamiyet
 
Eski 11-03-18, 00:39 #156
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Hz. Muhammed (asm)'ın alemlere rahmet oluşu ne demektir?

Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed (asm)'in alemlere rahmet olarak gönderildiğini ifade eder. (Enbiya, 21/107) Yağmur nasıl ki bir rahmettir, yeryüzünün hayat bulmasına sebep olur, öyle de, Hz. Muhammed (asm) dahi insanlığın manen hayat bulmasına sebep olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Onun getirdiği din ile insanlığın mühim bir kısmı puta tapmaktan, vahşetten, bedevilikten kurtulmuştur.
Onun engin şefkatini, sınırsız merhametini gösteren bir kaç olaya bakalım. Mesela:
- Tufeyl bin Amr, Resulullah (asm)'a gelir, kabilesinin İslama girmeyi reddettiğini söyler ve onlar için beddua talebinde bulunur. Hz. Peygamber (asm) ellerini kaldırır ve söyle dua eder:
"Allah’ım, onlara hidayet ver, onları imana getir."
- Benzeri bir durum Sakif kabilesi için söz konusu olur. Yapılan savaşta Sakif okçuları Müslümanlara hayli zarar vermiştir. Sahabeden bir kısmı,
"Ya Resulullah, Sakif kabilesinin okları bizi yaktı, onlara beddua et!" deyince, Resulullah (asm) şu duayı yapar:
‘’Allah’ım, Sakife hidayet ver!’’
- Hımar isimli birisi müzmin sarhoştur. Kendisi bu yüzden bir kaç defa cezalandırılmıştır. Yine bir ceza uygulanacağı sırada, oradakilerden birisi ona lanet okur. Hz. Peygamber (asm) hemen müdahale eder ve şöyle der:
"Öyle demeyin. Ona lanet yerine ‘Allah’ım ona merhamet et, kusurlarını affet.’ deyin. Vallahi, onun hakkında benim bildiğim şudur: O, Allah ve Resulünü seviyor.’’
Onu öldürmek isteyenler bile onun engin merhametinden nasiplerini almışlar, onunla hayat bulmuşlardır. Mesela:
Bir sefer dönüşü Hz. Peygamber (asm) bir ağacın altında istirahat ederken bir bedevi müşrik elinde kılıçla gelir. Tam vuracağı sırada Peygamber (asm) gözlerini açar. Müşrik, "Seni benim elimden kim kurtaracak?.." der. Peygamber (asm) sakin bir şekilde "Allah!.." diye cevap verir. Müşrik o sırada gayptan bir darbe yemiş gibi sendeler ve kılıç elinden düşer. Peygamber (asm) kılıcı eline alır "Şimdi seni kim kurtaracak?.." diye sorar. Müşrik, "Hiç kimse." der. Peygamber, "Haydi, gidebilirsin, seni affettim!.." deyince bu zat Müslüman olur.

Onun "Rahmet peygamberi" oluşundan hayvanlar bile pay almışlardır. Mesela:
- Hz. Muhammed (asm) ve bazı arkadaşları bir sefer esnasında yol alırlarken ağaç altında uyuyan bir ceylana rastlarlar. Hz. Peygamber (asm) arkadaşlarına "Aman rahatsız etmeyin!" der, sessizce yollarına devam ederler.
- Hz. Peygamber (asm), kedi yüzünden bir kadının ilahi cezaya uğradığını bildirir. Bu kadın kediyi hapsetmiş, kendisi bir şey vermediği gibi, rızkını aramasına da engel olmuştur. Kedi sonunda ölür. Kadın, bu yüzden azap görecektir.
- Bir başkası ise, köpeğe yaptığı iyilik yüzünden cennete girecektir. Hz. Peygamber (asm)'in bildirdiğine göre, çölde yol alan birisi iyice susamıştır. Sonunda bir kuyuya rast gelir. Aşağıya inip kanasıya su içer. Kuyudan çıktığında, susuzluktan dili sarkmış, neredeyse ölmek üzere olan bir köpek görür. Onun hâline acır, tekrar kuyuya iner, ayakkabısıyla köpeğe su çıkarır, içirir. Bu fiiliyle Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanır.



sorularlaislamiyet
 
Eski 11-03-18, 00:47 #157
marifetyolcusu marifetyolcusu çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru : Cebrail'in ilk vahyi getirdiğinde "oku" demesinin sırrı nedir?

Hz. Peygamber (asm), inzivaya çekilmeyi âdet edindiği Hira mağarasında iken, Ramazan ayının 27. gecesi (Pazar-Pazartesi) tan yerinin ağarmaya başlamasından az önce ufukta nurdan bir şekil görmüş; o zamana kadar hiç karşılaşmadığı bu nurânî varlığın (Cebrail) kendisine seslendiğini duymuştur.
Hz. Peygamber olayı şöyle anlatır:
"Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra 'Oku!' dedi. Ben yine, 'Okuma bilmem.' dedim. Beni tekrar kollarımn arasına aldı, kuvvetle sıktı ve 'Oku!' diye tekrar etti. Ben yine 'Okuma bilmem.' dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi:
'Yaratan rabbinin adıyla oku; O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretmiştir.'" (bk. Buhârî, Bed'ü'I-vahy, 3; Müslim, İmân, 252)
Öncelikle ifade edelim ki, Peygamberimiz (asm), ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyor. Gecenin karanlığında garip bir şahıs ortaya çıkıyor ve “oku” diyor. Böyle bir durumda -okuma yazması olmayan- Peygamberimizin “Ben okumayı bilmem.” demesinden daha tabii ne olabilir ki!..
Arapçada “ikra=oku" emri muhatap tarafından iki şekilde anlaşılmaya müsaittir:

Birincisi, yazılı bir metnin okunmasıdır.
İkincisi, hafızasında, ezberden okunmasıdır. Bu ilk vahiyde yazılı metin olmadığına göre “oku” emri muhatabın kendisine okunacak ayetlerin ezberlenmesine yönelik bir emirdir.
"Elbette bu Kur’ân Rabbülâlemin’in indirdiği bir kitaptır. Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir." (Şuara, 26/192-195),
ayetlerinde de buyurulduğu gibi, Kur'an-ı Kerim sözlü olarak Peygamberimizin kalbine inmekteydi ve onu ezber olarak bilmekteydi.
Bununla beraber, burada ki “oku” emri, yakın bir gelecekte Peygamber Efendimize (asm) vahiy olunacak ayetlerin yazılı bir metin olarak kaydedilmesine bir işaret ve bu emrin yerine getirilmesine dair bir manevî fermandır. Onun içindir ki, Peygamberimiz kendisine inen her ayeti anında -katipleri vasıtasıyla- yazıya geçirmiştir. Bunun yanında kendisi de derhal ezberlemiş ve arkadaşlarına da ezberletmiştir.
Bu ayetler, Hz. Peygamber (asm)'e inen ilk vahiy olup ona ve onun şahsında tüm Müslümanlara okumayı emretmiş, onları kalemle yazmaya ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin "oku" emriyle başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve ilmin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Kur'an'ın, canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile tanımlaması son derece anlamlıdır. (Ayrıca bk. Bakara, 2/31) Âyette Hz. Peygamber (asm)'e emredilen okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması, yani üzerinde inceleme yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir.

Kuşku yok ki yaratanı tanımak, bilimin de dinin de temelini teşkil eder. Bu sebeple "Yaratan rabbinin adıyla oku." buyurularak, Hz. Peygamber (asm)'in okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, Yaratan Rabbin adıyla başlaması ve O'ndan yardım istemesi emredilmiştir.

Âyette "Yaratan Rabbinin adına oku." şeklinde de mâna verilebilir. Sonuçta okumanın (veya herhangi bir faaliyetin) Allah'ın adıyla, Allah için ve Allah adına yapılması emredilmiştir.

Ayrıca, Âyette "Yaratan Rabbinin adıyla oku." buyurularak, özellikle yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği ve imkânını hem de onun okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah'tır.
İnsan, bilgi edinme sürecinde Allah'ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O'nun yarattığı şartlarda ve onun yarattığı varlıklar üzerinde bilimsel inceleme ve araştırmalar yapmaktadır.

Durum böyle iken, yani O'nun yarattığı yeteneklerle O'nun yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lütufları görmezlikten gelerek Allah'a şükretmemek, O'nu tanımamak, üstelik bunu bilim adına yapmak büyük bir nankörlüktür.


sorularlaislamiyet
 
Eski 14-04-18, 15:56 #158
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan Kuran-ı Kerimde Sirius Yıldızı Nasıl Geçer?

Soru: Kuran-ı Kerimde Sirius Yıldızı Nasıl Geçer?


 
Eski 20-06-18, 13:23 #159
Derin Sızı Derin Sızı çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

İddaa, at yarışı, toto, loto, piyango gibi oyunların dinimizdeki yeri nedir? Helal mı yoksa haram mıdır?



Bazı oyunlar kumara âlet edilmektedir. At yarışları, piyango, spor toto, loto ve karşılıklı bahis bunlardan bazılarıdır.

Piyango ve spor toto gibi oyunlar zaten kumar sayılmaktadır. Zira kumarın bütün özelliklerini içinde taşıyor. Piyango şeklindeki kumarın İslam öncesi Cahiliye devrinde de olduğu bilinmektedir. Onlar oklar üzerine işaretler koyar, oktaki çıkan işarete göre para alırlardı. İslâmiyet kumarın her çeşidini haram kıldığından, piyango da bunların içindedir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

“Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzuk durun ki kurtuluşa eresiniz.”(Mâide Sûresi, 90.)

İslâmiyet böylece ortaya mal ve para konarak oynanacak hiçbir şans oyununa izin vermemiştir. Bazıları burada toplanan paraların fakirlere gittiğini iddia etmektedir. Eğer fakirlere, zayıflara ve düşkünlere yardım edilecekse, bu tip kurumlar kanalıyla olmasına gerek yoktur. İslâmın hukuk, toplum ve ahlâk düzeni, kimsesizleri korumak, hayır müesseselerini yaşatmak için kumar tertibine ihtiyaç duymamaktadır.

Karşılıklı bahis ve iddialaşmak gibi tertip ve oyunlar da aynı şekilde kumar sayılmaktadır. Meselâ, iki kişi yarışa çıkmadan önce birisi, “Eğer beni geçersen sana şu kadar vereceğim, şayet ben seni geçersem bana şu kadar vereceksin.” derlerse böyle bir bahis kumara girer. Ancak tek taraflı olursa caiz olur. Yani taraflardan birisi,”Beni geçersen sana şu kadar vereceğim, fakat ben seni geçersem sen bana bir şey verme.” der ve anlaşırlarsa böyle bir iddia meşrudur. Bu parayı alan kimsenin onu kullanması caizdir.

Top oyunlarında da, namazın geciktirilmesine veya terkine, başkalarına gösterilmesi caiz olmayan yerlerin açılmasına meydan verilmediği, vücudun yaralanmasına ve sakatlanmasına sebep olmadığı müddetçe bir mahzurdan söz edilemez. Bu hususlardan birisi söz konusu olunca meşru olmaktan çıkar.(Mehmed Paksu, İbadet Hayatımız -1)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
 
Eski 20-06-18, 13:28 #160
Derin Sızı Derin Sızı çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Kur'an’da İsrailoğullarına neden çok yer verilmiştir?

Kur’an’da İsrailoğullarına çok yer verilmesinin bir çok hikmeti vardır:

- Evvela, Hz. Musa’nın hayatından söz ederken onun kavmi olan İsrail oğullarından da söz edilmiştir. Hz. Musa, ilk büyük kitap verilen bir peygamber olarak, Kur’an’da çokça yer almıştır. Onun, Firavundan çektiği sıkıntılar, Peygamberimizin (a.s.m) müşriklerden çektiği sıkıntılarına karşı bir teselli unsuru olarak zikredilmiştir. Nitekim, Efendimiz (a.s.m) Ebu Cehil için “Ümmetimin Firavunu” demiştir.

- Kur’an’dan öğreniyoruz ki, İsrail oğulları, Hz. Musa’ya iman ettikten sonra da, putlara tapanları görünce, kendileri de putçuluğa heveslenmişler ve Hz. Musa’dan şiddetli azar görmüşlerdir. Yine, Hz. Musa’nın gıyabında buzağıya tapmaya başlamışlardır. Bu konu, şirkten yeni çıkmış bazı müminler için önemli derslerdir.

- Kur’an’ın söz konusu ettiği tarihî olaylar, geçmişte olmuş bitmiş birer vaka olduğu için değil, aynı olaylar her zaman tekerrür edeceği için yer verilmiştir. İsrail oğullarına çokça yer verilmesinin en önemli hikmetlerinden biri, onların -İslam’dan sonra da- tarih boyunca üstelendiği olumsuz rolleridir. Faiz, ihtikâr, kapitalizm, materyalizm gibi zalim sistemlerin fikir babası ve banisi onlardır. Bulundukları her yerde gizli komiteler kurarak, ihtilaller çıkaran yine onlardır. Dinlerin kabul ettiği bazı gerçekleri çürütmeye çalışan, pozitivist felsefe akımlarının öncüleri onlardır. Hayata en çok düşkün ve ölümden en fazla korkan bir millet oldukları için daima zillet ve sefalet sillesini yemişlerdir.

- Hz. Musa’ya “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz yerimizde oturacağız” diyecek kadar korkak ve hayata düşkündür. Yine kadınlarının toplum hayatında olumsuz bir rol üstlendiği de Kur’an’ın işaretlerinden anlaşılıyor.

Kur’ân-ı Kerimde Hz. Musa’nın (as.) kıssası birkaç sûrede tekrarlanmıştır. Ancak, bu kıssa her bir surede ayrı bir maksat için zikredildiğinden bu tekrarlar gerçekte tekrar ve kusur sayılmazlar. Bunlardan bir kaçını şöyle sıralayabiliriz:

- Birçok peygamber gibi Hz. Musa’nın da mucizelerine zamanın müşrikleri sihir isnadında bulunmuşlardır. Nitekim, Peygamber Efendimizin (asm) Ay'ın ikiye yarılması mucizesini inkâr edemeyen müşrikler “Yetim-i Ebu Talibin sihri semaya da tesir etti demişlerdir.”

İşte Hz. Musa’nın asasının sihirbazların bütün sihirlerini yutmasının nakledilmesi, Peygamber Efendimize (asm) yapılan bu sihir isnadının Hz. Musa’ya da yapıldığını hatırlatmaktadır.

- İlahlık taslayan kibir timsali Firavun'un akıbeti nazara verilmekle İslâm’a karşı çıkan müşriklerin de sonlarının hezimet ve mağlubiyet olacağı, hakkın batıla mutlaka galip geleceği müjdelenmekle müminlere ümit ve teselli verilmektedir. Bu teselliye, sadece sahabeler değil, kıyamete kadar gelecek ve zulme maruz bütün müminler de muhtaçtırlar.

- Hz. Musa’nın (as) Hz. Hızır’la yaptığı seyahatin nakledilmesi, kader konusunda çok önemli mesajlar vermekte, Hz. Musa aleyhisselâmın dahi bilemediği ve Hz. Hızır’dan ders alma ihtiyacı duyduğu bu gibi İlâhî sırlarla müminlerin fazla meşgul olmamaları, özellikle belâ ve musibetler karşısında kadere itiraz yoluna gitmeyip Allah’ın hikmetine ve rahmetine itimat etmeleri ders verilmektedir.

- Cenab-ı Hakk'ın, dilerse, fâcir ve kâfirleri bile dine hizmet ettireceği gerçeğine, Hz. Musa’nın Firavunun sarayında büyüyüp yetişmesi en güzel bir örnektir.

“Allah size yardım ederse size galip gelecek kimse olamaz.” (Âl-i İmran, 3/160)

ayet-i kerimesindeki hakikat dersine Hz. Musa’nın Firavuna galip gelmesi en büyük bir örnektir ve Müslümanların en güç şartlarda bile ümitsizliğe düşmelerine gerek olmadığının en müessir bir dersidir.

- Hazreti Musa’nın Allah’ı görme talebine karşı “Sen beni göremezsin.” buyrulması, Allah’ın bu âlemde görülemeyeceğini ders verir. Peygamberimiz (asm) Cenab-ı Hakk’ı bu dünya âleminde değil, miraç ile gittiği beka âleminde görmüştür, ahirette müminler de bu şerefe nail olacaklardır.

Kur'an'da anlatılan Musa aleyhisselam ile ilgili böyle daha nice hakikat dersleri verilmesi, bu kıssanın tekrarını kusur zannedenlerin aldandıklarını ve tekrarların son derece hikmetli olduğunu gösterir.

İşte bu ve benzeri davranışları sergileyen ve o dönemde Medine’de Müslümanlarla iç içe yaşayan İsrail oğullarının bu olumsuz karakterlerinden derslerin çıkarılması gibi hikmetlerden ötürü Kur’an’da çokça yer almışlardır.

Sorularla İslamiyet
 
Kapalı Konu

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 00:40
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018