Kapalı Konu
 
Konu Araçları
Eski 27-05-14, 13:32 #21
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Soru: Şeytan'a insanları kandırma mühleti verildiği halde neden Nuh tufanı ile insanları helak edip şeytana bu mühleti vermemiştir?


Şeytana verilen mühlet, tufan hadisesiyle inkıtaa uğramamış ve arkası kesilmemiştir. Çünkü, Gemide hayatta kalan insanlar yine var olmaya devam etmiş ve şeytanın görevi de buna paralel olarak sürmüştür. Ayrıca Nuh Tufan'ı ile bütün insanlık değil o bölge halkının helak olduğu da belirtilmektedir.

Kaldı ki, Kur’an’da verildiği belirtilen “Mühlet”, şeytanın hayatta kalmasıyla alakalıdır. “İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi. Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu”(Araf, 7/13-14) mealindeki ayette bunu görmekteyiz. Şeytanın ölmemesi, bu mühletin devam ettiğini göstermektedir.


sorularlaislamiyet
__________________

Mesajı son düzenleyen Göktürk ( 27-05-14 - 14:18 )
 
Eski 27-05-14, 13:39 #22
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Soru: Zeyd, Peygamberimizin, eşini boşama, emrine neden uymamıştır?



- Hz. Peygamber (asm) halasının kızı olan Zeyneb’i, azad ederek hürriyetine kavuşturduğu Zeyd ile evlendirmek istemesi, o günkü cahiliye devrinden kalma “efendi-köle” farklılığı, “aristokrat-avam” olan insanların varlığına indirilen şiddetli bir tokattır. Yüce Allah bunu kaldırmak isterken, en güçlü bir senaryoyu tatbik etmek istemiştir.

Bu maceranın son halkasında “Evlatlık” safsatasını bizzat Hz. Peygamberin Zeyneb ile evlendirilerek gerçekleştirildiği gibi, bu ilk halkası olan Hz. Zeyneb gibi aristokrat bir bayanın Zeyd gibi bir azatlıyla evlendirilmesiyle tahakkuk ettirilmiştir.

Bu gerçeklere bakıldığı zaman, Hz. Peygamberin Zeyneb ile Zeyd’in evliliğine aracı olması ilahi bir ilhamın sonucu da olabilir. Bununla beraber, Hz. Peygamber İslam inancı perspektifinde konuya baktığı için, “bütün insanları bir tarağın dişleri gibi gören” bir anlayışa sahipti ve bu evliliğe ön ayak olması da bu düşüncenin bir sonucuydu.

Kaldı ki, Hz. Zeyneb’in buna red cevabı vereceğini de bilmiyor olabilir. Ancak Zeyneb buna karşı çıkınca, Allah işi elçisine bırakmadan bizzat kendisi devreye girdi ve “Allah ve Resulü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, hiçbir erkek veya kadın müminin, o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse besbelli bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 33/36) mealindeki ayetle bu evliliği tahakkuk ettirdi.

- Hz. peygamberin, “Eşini yanında tut Allah’tan kork!” (Ahzab, 37) mealindeki ayette ifade edilen emrine rağmen Hz. Zeyd’in buna yanaşmadığına dair soruya gelince;

a) Evvela, ayette Hz. Zeyd’in bu emri dinlemediğine dair bir ifade söz konusu değildir. Aksine, Hz. Peygamberin bu emri ile onun karısını boşaması arasında bir sürenin geçtiğine dair işaretler vardır. Mesela, ayette, “Hani hem Allah’ın nimet ve ihsanına, hem de senin iyiliğine nail olmuş (olup da hanımını boşamaya karar vermiş olarak sana danışmaya gelmiş) olan kişiye sen: “Hani sen ‘Eşini yanında tut Allah’tan kork!’ demiştin. Allah’ın açığa çıkaracağı bir durumu içinde saklamıştın, çünkü insanlardan çekinmiştin. Halbuki asıl Allah’tan çekinmen gerekirdi” mealindeki ifade ile “Neticede, Zeyd eşini boşayıp onunla ilişkisini kestikten sonra, Biz onu sana nikâhladık” mealindeki ifade arasında epey bir zaman geçtiğini çağrıştırmaktadır. Mealde “Neticede” şeklinde geçen kelimenin aslı olan “Felemma” zaman edatı “ne zaman ki” manasına gelir ve belli bir zaman süresine işaret eder.

Demek ki, Hz. Zeyd bu emre itaat etmiş, ancak bir süre sonra geçimsizlik daha da arttığı için artık Resulullah’a durumu şikayet etmeye gerek duymadan hanımını boşamıştır.

b) Bununla beraber, Kur’an’ın aktardığına bakılırsa, Hz. Peygamberin, “Eşini yanında tut Allah’tan kork!” şeklindeki emri, farz ve uyulması şart olan bir emir değil, aile arasında uygun görülen bir tavsiyedir. Hz. Zeyd de ailenin bir ferdi olarak bunu şefkatli bir baba hükmünde olan Hz. Peygamberin bu emrini -nebevi bir emir değil- Ebevî (babaya ait) bir tavsiye olarak telakki, etmiş olabilir. Kur’an’da bu konuda Hz. Zeyd’i azarlayan bir ifadenin bulunmaması buradaki emrin bir nasihat, bir tavsiye olduğunu gösterir.

c) “Hani sen ‘Eşini yanında tut Allah’tan kork!’ demiştin.” mealindeki ifadesinden sonra, “Allah’ın açığa çıkaracağı bir durumu içinde saklamıştın, çünkü insanlardan çekinmiştin. Halbuki asıl Allah’tan çekinmen gerekirdi.” mealindeki ifadeye yer verilmesi, Hz. Peygamberin emrinin ilahî iradeye uygun olmadığının göstergesidir.

Bununla beraber, bu emri veren/tavsiyeyi yapan Hz. Peygamber de bu işin netice itibariyle nereye varacağını -Allah’ın ilhamıyla- biliyordu. Ancak bir beşer olarak belki de bu emriyle konuyu biraz daha geciktirmek istemişti.

Bu açıdan bakıldığında da buradaki emir, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir nebevi ferman olmaktan ziyade, işin hakikatini bilen birinin zavahiri kurtarmaya yönelik beşeri bir tavrın yansımasıydı. İşte Hz. Zeyd de aklıyla olmasa da latifeleriyle bu emrin bu yönünü hissetmiş ve buna göre tavrını ortaya koymuş olabilir.

Hz. Zeyneb ile Hz. Zeyd arasında geçen konuları, karı-koca arasında beşeriyet gereği var olan sorunlar olarak görmek gerekir...


sorularlaislamiyet

Mesajı son düzenleyen Göktürk ( 27-05-14 - 14:19 )
 
Eski 27-05-14, 13:46 #23
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları


Soru: Harut ile Marut adlı meleklerin, içki içtiği, çocuk öldürdüğü ve zina ettiği doğru mudur?


- Harut-Marut konusu Kur’an’da şöyle geçiyor:

Alıntı:
“Tuttular, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları sözlere tâbi oldular. Halbuki Süleyman küfre gitmemişti. Fakat asıl o şeytanlar küfre gittiler. Halka sihri ve Babil’de Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: “Biz sırf imtihan için gönderildik, sakın kâfir olma!” demedikçe hiç kimseye sihir öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni olmadıkça onlar bununla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Onlar kendilerine zarar getirip fayda vermeyen şeyler öğreniyorlardı. Büyüye müşteri olan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını pek iyi biliyorlardı. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötü! Keşke bunu anlasalardı!” (Bakara, 2/102)
- Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde (2/134) Abdullah b. Ömer’den nakledilen soruda geçen bilgiler anlamında bir rivayet vardır.

İbn Kesir bu ayetin tefsirinde bu rivayete yer vermiş ve bu konudaki tüm rivayetlerin Kab'ul Ahbar'a dayanmakta olduğunu bildirmiştir. Kab'ul Ahbar da İsrailoğullarının kitaplarından rivayet etmiştir. Bu rivayet İsrailiyat olup Peygamberimiz'e ait değildir. (İbn. Kesir, ilgili ayetin tersiri)

Hz. Ali’nin Resûlullah’tan rivayet ettiği nakledilen, “Allah Zühre’ye lânet etti; çünkü Zühre, Hârût ve Mârût adlı iki meleği fitneye sevketti” bilgi de sahih değildir. (İbn Kesir, a.y)


Yine Hz. Ali’ye isnat edilen bir rivayette, iki meleğin imtihanına vesile olan kadına Araplar’ın Zühre, Acemler’in Enahîd dedikleri, kadının onlara semaya çıkıp yeryüzüne inmelerinin sırrını sorduğu, böylece ism-i a‘zam duasını öğrenip semaya çıktığı ve yıldıza dönüştüğü nakledilir. (Süyûtî, el-Habâik, s. 58)

İbn Abbas’tan gelen benzer bir rivayette de denenmek üzere yeryüzüne gönderilen iki melekten bahsedilir. Bu iki melek Enahîd adlı çok güzel bir kadın tarafından baştan çıkarılır ve melekler bu denemede başarısız olurlar. Kadın Zühre yıldızına dönüştürülür. Daha sonra Hz. Süleyman iki meleği dünya veya âhiret azabını seçmekte serbest bırakır, onlar da dünya azabını seçerler. (Suyûtî, el-Habâik, s. 59)

Sened yönünden değerlendirilen bu rivayetler zayıf bulunmuştur. (İyâde b. Eyyûb el-Kebîsî, Kıssatü Hârût, XXVII/3, s. 12-28)

Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî de gerek Peygamber efendimize gerekse Hz. Ali’ye atfedilen rivayetlerin tamamen uydurma olduğunu ifade eder. İbn Cerîr et-Taberî, Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, Fahreddin er-Râzî, Kādî İyâz, İbn Hazm, Ebû Bekir İbnü’l-Arabî gibi önde gelen müfessirler, ayrıca Ebû Ca‘fer et-Tûsî, Tabersî gibi Şiî âlimleri de bu rivayetleri şüpheli bulur.

Özellikle tefsir kitapları Hârût ve Mârût’un kişiliklerine dair İsrâiliyat’a dayanan pek çok rivayet aktarır. Ancak müfessirlerin çoğu bu rivayetlerin asılsız olduğunu kabul etmektedir. Muhaddisler de Hârût ve Mârût’la ilgili hadisleri tahlil edip aynı sonuca ulaşmışlardır. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Harut Marut md.)

- Şayet bu rivayet doğru ise, yeryüzüne indirilen melekler insan şekline sokulmuştur. Rivayette, “insanların fitne fesat çıkaracak, kan dökecek mahluklar olduğunu” söyleyen meleklere bir cevap teşkil etsin diye onlardan Harut ve Marut adında iki melek yeryüzüne gönderildiği ifade edilmiştir. Bu da onların tam bir insan şekline çevrildiklerini göstermektedir. Yoksa, meleklerde erkeklik-dişilik olmadığı gibi, şehevî duyguları da yoktur. Allah’a isyan etmeleri de söz konusu değildir:

"Belki onlar (melekler), Allah'ın şerefli kullarıdır. Onlar Allah'ın sözünden önce söz söylemezler ve O'nun emrettiklerini (hemen) yaparlar." (Enbiya, 21/26-27);

"Onlar (melekler), Allah'ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar." (Tahrim 66/6)

- Bu konuyla ilgili rivayetlere, Gazali ve Mevlana gibi zatların eserlerinde yer vermesi, kıssadan hisse çıkarma adına olabilir. İsrailî de olsa madem bu kıssalar İslam kaynaklarında da önemli yer işgal etmiştir; Gazali ve Mevlana da bunun mahiyeti ne olursa olsun kıssadan hisse çıkarmaya kabiliyeti var olduğunu düşünmüş ve bu fırsatı da değerlendirmeyi uygun görmüştür. “Temsilde hata olmaz” diye meşhur bir sözün manası şudur ki, kıssadan hisse çıkarmaya yönelik olarak kullanılan temsillerde hata aranmaz, bu tür kıssalarda yanlış araştırılmaz. Çünkü, doğru olmazlarsa bile maksat hakikate işaret eden müşahhas/somut bir örnek sunmaktır.

- İbn Hacer ise, konuyla ilgili bazı rivayetleri verdikten sonra “bu rivayetler, bu kıssanın bir aslının olduğunu gösterdiğini” söylemiştir. (İbn Hacer, ilgili rivayetin şerhi)

Muhtemelen, tarihte buna benzer bazı olaylar olmuştur. Böyle bir olayın aslı da olabilir. Ancak bunun Harut ve Marut adlı iki melekle bir ilgisi yoktur.


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 13:58 #24
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Cinler insanlara ne tür zararlar verebilir? Cinlerle insanlar dostluk kurabilir mi; kurabilirse nasıl kurabilir?


Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;
Alıntı:
“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar.”
buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel’in oğlu Abdullah kendisine “Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, “Onlar yalan söylemişlerdir.” diye cevap vermiştir.


Cinlerin insanlara “hangi şartlarda zarar verebileceği” konusunda ise, Gülen şunları söylüyor:

Alıntı:
“Cinler, ehl-i imana, daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde; abdestsiz, namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girerler. Tabii ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlal ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de, cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, hela ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Evet Efendimiz, helaya girerken, “Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habais.” dememizi öğretiyor, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor."

"Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır.
Cinlerde insanlar gibi iman etmekle mükelleftir. İster bu aleme geçme özelliği olsun ister olmasın, cinlerin hepsi insanlar gibi mükelleftir. Onlara da peygamberler gönderilmiştir. Kur'an-ı Kerim okunduğu zaman cinlerin kafirleri olan şeytanlar insanlara yaklaşıp zarar verememektedir. Ancak Müslüman cinler Kur'an-ı Kerim okunan yerlere girebilirler.

Asr-ı saadetten bir hadise bize bu konuda ışık tutmaktadır:
Alıntı:
"Hz. Ayşe (r.a.) validemiz bir gece cinler tarafından yatağından kaldırılarak yüksek bir mahkemenin huzuruna getirilir. Hz. Ayşe validemiz sebebini sorunca: 'Sen cinlerden bir Müslüman katlettin. Bunun mahkemesi yapılacak.' denildi. O da: 'Ben nerede bir cin öldürdüm?' dediğinde ona cevap verildi:"

"Sen Kur'an-ı Kerim okurken, bizim Müslüman cin kardeşlerimizden birisi bir yılanın içine girerek seni dinlemeye geldi. Siz hanenizde o yılanı görünce öldürdünüz. Dolayısıyla içinde bulunan kardeşimiz de öldü. Bunun hesabı görülecek." ) Hadisenin sonunda barış ve anlaşma yapıldı. Olay tatlıya bağlandı."
Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zeka, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de,
Alıntı:
“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.” (Tin, 95/4)
buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 14:00 #25
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Cinler bizim alemimize nasıl geçebiliyorlar? Bu aleme geçen bir cin ne kadar kalabilir?


Cinlerin metafizik alemden şehadet yani görünen, fiziki aleme geçişinde çeşitli sebepler vardır. Ya bizim alemimizde manyetik bir hadise vuku bulur, ya iki alem arasında bir menfez, koridor meydana gelir ya da medyum özelliğine sahip bir kişi, bilerek veya bilmeyerek bünyesi gereği buna vesile olur. Yoksa hiçbir cin kendi aleminin hudutları dışına kendi iradesiyle çıkamaz.

Aynı dünyada olmamıza rağmen boyut farklılığı bir hakikattir. Cinler, canları istediği zaman metafizik alemden, fizik aleme geçemezler.

Cinler, kendi alemlerinden, şehadet alemine geçtiği zaman, rasgele kişilere musallat olamıyor, herkese tesir edemiyor. Ancak, doğuştan medyumluk özelliği olan insanlarla muhatap olabilir veya bünyesinde bir menfez, bir açık, bir rahatsızlık bulunan kişilere musallat olurlar. Bu kişiler de genellikle içine kapanık, korkak, çekingen, psikolojik olarak dengesiz, şizofreni ve beyin yönünden bir rahatsızlığı olan kişilerdir.

Cinler kendi alemlerinden şehadet alemine devamlı kalmak üzere geçemez. Muhakkak belli bir zaman sonra geri dönmek zorundadır. Nasıl ki, komaya giren bir insanın belli bir zaman sonra uyandırılması gerekiyorsa, suya giren bir insan belli bir müddet sonra sudan çıkmak zorundaysa, cin de bir vakit sonra kendi alemine dönmek zorundadır. Tek imkanı vardır o da, ya medyumluk özelliğe sahip manyetik enerjili bir insan bulmak ve onunla muhatap olup enerjisinden istifade etmek, ya onun içine girip bir müddet vaziyeti idare etmek, ya zayıf ve hasta bünyelerden enerji hırsızlığı yapmak ya da herhangi bir sinek, böcek vs. hayvanın içine girip zaman kazanmaktır.

Asr-ı saadetten bir hadise bize bu konuda ışık tutmaktadır.

Hz. Aişe validemiz anlatıyor:
Alıntı:
'Bilmeyerek, evde dolaşan bir canlıyı (muhtemelen bir yılanı kastediyor) öldürmüştüm. O gece rüyamda beni yüksek bir mahkemeye çağırdılar ve benim cinayet işlediğimi söylediler. 'Hayır, ben kimseyi öldürmedim..' dediysem de, ısrarlarından gündüz öldürdüğüm canlıyı kastettiklerini anlamıştım. Meğer o bir cinnî imiş. Kendimi müdafaa için: 'O niçin eve gelip beni gözetliyor?' deyince: 'Hayır, o asla sana bakmak için gelmezdi. Hele saçın-başın açıkken, kat'iyen odana girmezdi. Fakat o, bir Kur'an aşığı idi. Rasûlullah'tan ilk dinlediği Kur'an zevki, onu o kadar sarmıştı ki, Allah Rasûlü'nden sonra o manevî zevki, hep senin Kur'an'ında arardı. Evine gelişi işte bu sebepleydi..' dediler. Hz. Aişe validemiz diyor ki; 'uyandığımda rüyanın dehşetinden kan-ter içinde kalmıştım. Hatamı affettirmek için de, sadaka dağıtıp, bazı köleleri hürriyete kavuşturdum...' (Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 16/214,215)
Bu olayı yorumlayan F. Gülen Hoca Efendi şöyle bağlar: ”Evet, anlaşılan Kur'an dinlemek için o eve gelen, cinlerden bir Sahabi idi ve Hz. Aişe validemiz, yanlışlıkla böyle bir Sahabiyi katletmişti ve bundan dolayı manevi bir mahkemede hesaba çekilmişti.” (Bk. F. Gülen, Varlığın Metafizik Boyutu, Cinlerde Sahabilik)
Zaten rivayetlerden bize gelen, evde her hangi bir haşarat, muzır mahluk görürseniz yılan, çıyan, böcek vs. bunları hemen telef etmeyin. Zararları yoksa ilişmeyiniz, denilmiştir.


sorularlaislamiyet
 
Eski 27-05-14, 14:09 #26
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Cinlerin mahiyeti ve özellikleri hakkında detaylı bilgi verir misiniz? Cinlerle evlilik olur mu? Cinler namazda cemaat olur mu? Cinler Gözle Görülebilir mi?



Cin kelimesi, lûgatta bir şeyi örtmek mânâsına gelir. Terim anlamı ise, gözle görülmeyen bir takım ruhani varlıkların adıdır. Cinler, türlü şekillere girebilen, havadan ve ateşten yaratılmış, akıllı ve gözle görülmez varlıklardır. (Dr. Süleyman Ateş, İslâm’a itirazlar ve Kur’ân-ı Kerîm’den Cevaplar, 34.) Çeşitli hayvanlar görüntüsünde, hattâ çok defa da yılan suretinde görüldükleri rivayet olunmaktadır. (M. Vehbi, Hülâsatü’I-Beyân, 15, 6175.)


Rağıb el-İsfehânî’nin, Müfredat’ında açıkladığına göre, cin kelimesi, şu iki mânâda kullanılır:

1) Duyulardan (beş duyu) gizli kalan bütün ruhanî varlıklara denir ki, bu takdirde melekler ve şeytanları da içine alır. Bu mânâya göre, her melek cindir; fakat her cin melek değildir.


2) Cin, ruhanî varlıkların hepsi değil, bir kısmıdır. Ruhanî varlıklar üçe ayrılır:
a) Hepsi hayırlı olan ruhanîler: Bunlar yukarıda zikrettiğimiz meleklerdir.

b) Hepsi şerli olan ruhaniler: Bunlar insanları kötülüğe sevkeden şeytanlardır.

c) Hem hayırlısı, hem de şerlisi olan ruhanîler: İşte cin denilince, asıl bunlar anlaşılır. (Ragıp el-Isfehanî, el-Müfredat, “CİN” maddesi.)
Cinler de insanlar gibi îman ve ibadetle yükümlüdürler. Resûl-i Ekrem (S.A.V.), hem insanlara, hem de cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Ey insanlar ve cinler topluluğu!” (er-Rahmân, 30) diye başlayan âyetler vardır.


“Sizin de hesabınızı göreceğiz ey sekalân” (er-Rahmân, 31) mealindeki âyet-i kerîmede, SEKALÂN, iki sekal demektir. Bu iki sekalden birisi, cinler; diğeri, insanlardır. Sekal ise, ağırlık demektir. Cinler ve insanlar yere cisimleriyle ağırlık verdiklerinden veya günahlarla yüklü olduklarından dolayı, onlara bu isim verildiği söylenmiştir. (Dr. Süleyman Ateş, a.g.e., 36)


Cinlerin de insanlar gibi Müslümanı-kâfiri, iyisi-kötüsü vardır. Onlar da yaptıkları işlerinin karşılığını görecekler; iyileri Cennete, kötüleri de Cehenneme gidecektir.



Kur’ân-ı Kerîm’de cinler hakkında müstakil bir sûre mevcuttur. Bu sûrede, onların Müslümanı-kâfiri, iyisi-kötüsü bulunduğu, Allah’a karşı hiç birinin bir kuvveti olmayıp hepsinin aciz ve sorumlu olduğu, Allah’a inanan mü’minlerin onlardan korkmaması gerektiği. Peygamberin gönderilmesiyle cinlerin artık cehalet ve fetret zamanlarında yaptıklarını yapamayacakları, çünkü Hazret-i Muhammed (S.A.V.) ‘in gönderilmesinden sonra, artık eskisi gibi göklerden haber çalmak ve bu haberleri kâhinlere bildirmek için, semâvatın üst tabakalarına sokulamadıkları, zira üzerlerine ateşten kıvılcımlar gönderildiği, hâlâ kötülüklerine devam etmek isteyenler varsa da Allah’ın kudretine karşı onların bir tesiri olmayacağı, Allah’a inananlara bir zarar veremeyecekleri, bilâkis, kendilerinin helak olup Cehennem yakıtı olacakları, Müslüman olan cinlerin ise kötülüğe değil, iyiliğe çalışacakları, mescidlerde ve diğer yerlerde Allah’tan başka kimseye dua ve ibadet edilmemesi gerektiği anlatılmaktadır.



Yine Kur’an’ın bildirdiğine göre, cinlerden bir grub gelip Kur’-an’ı dinlemiş, Müslüman olmuş, milletlerine gidip onları imana çağırmışlardır. (Cin. 1)



İbn-i Abbas’tan gelen bir rivayet, bu mevzuda bize şu bilgiyi vermektedir:



“Hazret-i Peygamber (S.A.V.), Ashâb-ı Kirâm’dan birkaç kişi ile Ukâz panayırına giderken Nahle denilen yerde sabah namazını kıldırdıkları sırada okuduğu Kur’an’ı cinlerden bir grub dinlemişti. O sıralarda şeytanlar ve cinler gökten haber alamaz olmuşlar, üzerlerine ateşten kıvılcımlar atılmıştı. Aralarında: “Her halde yeni bir hâdise oldu ki, bizimle gök haberleri arasına perde gerildi. Yerin doğusuna, batısına gidip bakın, o olay nedir?” demişler ve bu sebeple doğuyu ve batıyı araştırmışlardı.



Tihâme tarafına giden grub, Hazret-i Peygamber’in Nahle’de sabah namazında okuduğu Kur’an’ı işitince, dikkatle dinlemişler ve “İşte sizin gök haberlerini almanıza mani olan şey budur” demişler; oradan milletlerine gidip: “Ey kavmimiz! Bizi hidâyete sevkeden ibretli ve acîp bir Kur’an dinledik ve ona iman ettik. Artık; bundan böyle Rabbimize ortak ve şerik koşmayacağız” diye haber vermişlerdi.



İşte bu olay üzerine Cenâb-ı Hak, “Cin sûresi”ni göndermiş ve cinlerin bu sözlerini Resûl-i Ekrem’e (S.A.V) nakletmiştir.” (Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VII, 5381 vd)



Ayrıca, Hz. Resûlüllah, cinlere hususi olarak da birkaç kere Kur’an okumuştur. Bunların en meşhuru İbn-i Mes’ud’un rivayet ettiği hâdisedir.



Bu rivayete göre Tâifte Resûlüllah’tan Kur’an dinlemek ve kavimlerine tebliğ etmek üzere cinden bir taife gelmiş, Kur’an’ı öğrenmiş ve Resûlüllah tarafından kendi kavimlerine de öğretmeleri için me’ mur olmuşlardır.


Cinlerle evlilik olur mu?

-İnsanlarla cinler arasında nikâh cereyan etmez. Çünkü nikâhın gereği; eşlerin birbirine ülfet etmeleridir. Halbuki, insanlarla cinniler arasında ülfet mümkün değildir. Zira yeme ve içmede, mesken ve barınmada yekdiğeriyle hiç bir ortak nokta olmadığından, imtizaç olamaz. Şu halde evlilikten beklenen ünsiyet olamadığı cihetle aralarında nikâhın cereyanında bir fayda yoktur. Binaenaleyh nikâh da yoktur. Çünkü nikâhın cevazı kabul edilse, zinadan hamile olan kadınlar, hamlinin cinnîden olan erkeğinden olduğunu iddia eder, bu sebeble âleme fesat saçılmasına sebeb olur. Bu sebeple bu fesadın giderilmesi için de, nikâh caiz olmamak lâzım gelir.



Cinler namazda cemaat olur mu?

Cinnîlerle ilgili hükümlerden biri de, onlarla namaz kılmakla cemaat mânâsı gerçekleşir. Hattâ bir kimse ezanla ve kametle yalnız olduğu halde namaz kılsa, sonra “ben cemaatle namaz kıldım” diye yemin etse, yemininde yalancı olmaz. Zira ezan ve kametle eda ettiği için, o mekânda bulunan müslim cinnilerin kendisine iktida etme ihtimali vardır. (M.Vehbi, Hülâsatü’I-Beyân, 15, 6176)



Cinler Gözle Görülebilir mi?


Cinler ışık gibi lâtif cisimlerdir. Elle tutulmazlar, fakat gözle görülebilirler. Gerçi İmam-ı Şafiî’nin A’raf sûresinin yirmi birinci ayetine istinaden, cinlerin görülemeyeceğini söylediği ve “Cinni gördüm, diyenin şahadeti kabul edilmez” dediği rivayet ediliyorsa da, “Hayatu’l-Hayvan” adlı eserin sahibi Demiri: “Bu sözün cinlerin asıl mahiyetleriyle görülemeyeceği mânâsına anlaşılması lâzım geldiğini” beyan etmiştir. Zira çeşitli şekillere girmiş cinleri, sahabîlerden ve başka kimselerden pek çok gören olmuştur. (Ek: Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1/279-280)



İmam-ı Gazali de aynı noktaya temas ederek, melek ve cinleri asıl şekilleriyle ancak peygamberlerin görebileceğini, sair insanların -bilhassa keşfi açık maneviyat erbabının ise- ancak çeşitli şekillerde müşahade edebildiklerini söylemektedir. (İmam-ı Gazali, İhyâu Ulumiddin, 111/53, Mısır, 1387)


sorularlaislamiyet
 
Eski 05-06-14, 23:04 #27
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Yemin bozmanın kefareti affı nedir?

Bunun telafisi yeniden tövbe etmek ve bir daha bu günaha girmemektir. Ayrıca yemininizi bozduğunuz için de "yemin keffareti" ödemeniz gerekir.

Ettiği yemini yerine getirmeyip bozmaktan dolayı lâzım gelen keffârete, "yemin keffareti" denir.

Yeminin keffâreti olarak 10 (on) fakiri akşam ve sabah olarak günde iki öğün doyurmak veya giydirmek cihetine gidilir.

Keffaret, yiyecek ve elbise olduğu gibi karşılığı başka bir şey de olabilir. Keffaret, ister yiyecek veya bedeli olsun, ister elbise veya bedeli olsun, hepsini birden bir defada bir fakire vermek caiz değildir. Ancak başka fakir bulmakta zorluk çekiyorsa o takdirde aynı fakire her gün sabahlı akşamlı doyacak kadar yiyecek ya da bedelini veya aynı fakire her gün bir elbiseyi vermek kafi gelir. Yani keffaret ödenmiş olur.

Buna güç yetirilmezse, üç gün ardarda oruç tutulur. Bu oruçların arasına hiç bir mâni girmemelidir. Girerse keffâret bozulur, yeni baştan tutulması gerekir.

Birden fazla yeminini bozan kimse, her bir yemin bozma için ayrı bir keffaret vermesi gerekir.

Şâfiîlere göre yemin keffâretini ardarda tutmak mecburiyeti yoktur.

Gerek yemin, gerekse oruç keffâretlerinde yapılacak ilk iş, bir köle azâd edilmesidir. Ancak günümüzde kölelik kalktığı için, bu maddenin tatbikına imkân kalmadığından zikretmeye lüzum hissetmedik.


sorularlaislamiyet
 
Eski 05-06-14, 23:11 #28
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Küvette gusül alınır mı? Nasıl alınır?


- Havuza veya -büyük bir- küvete bir defa dalıp çıkmakla gusül abdesti alınmış olur. Ancak, burada havuz veya küvetin su kapasitesi önem taşımaktadır:

Şafiilere göre, bir suyun temiz olması ve temiz kalması için, içinde en az iki kulla/ yaklaşık iki yüz altı (206) litrelik (İSAM İlmihal, 1/189), bazılarına göre, 270 litrelik (el-Fıkhu’l-İslamî, 1/122) su bulunmalıdır.

Hanefî mezhebine göre ise su, avuçlandığında elin dibe değmeyecek derinlikte olması kaydıyla, yüzeyinin yaklaşık olarak 50 m2 olması bir suyun çok sayılmasının şartıdır.

- Su kapasitesi açıklanan miktarın altında olan havuz ve küvette, bazı organlarını gusül abdesti niyetiyle yıkarsa, bu su müstamel olduğu için manen temizleyicilik vasfını kaybetmiş olur ve başka uzuvların gusül abdesti için uygun bir su olmaktan çıkar (V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/122-126; İSAM, İlmihal, 1/188-189).

Buna göre bir kişi suyu temiz, fakat kapasitesi küçük olan küvet veya havuz gibi bir şeyin içine, önceden hiç bir organını batırıp çıkarmadan, bütün bedeniyle dalıp çıkarsa guslü geçerli olur. Yeterki su temiz olsun ve tüm vücudu ıslanmış olsun. Ayrıca, hiç kullanılmamış bir su ile de ağız ve burnuna da su alması gerekir.

En güzeli ve en güvenlisi, küçük şu hükmünde olan böyle havuz ve küvetlerin içine girmeden, dışında durup suyu el veya bir kap ile alarak gusül yapmaktır.


sorularlaislamiyet

Mesajı son düzenleyen Göktürk ( 05-06-14 - 23:13 )
 
Eski 05-06-14, 23:12 #29
Göktürk Göktürk çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Soru: Gusül suyunda hacet olsa abdest almak caiz mi?

Necaset, büyük havuza düşerse, pisliğin üç eserinden biri, yani rengi, kokusu veya tadı belli olmayan her tarafından abdest ve gusül caiz olur. Mesela göle idrar yapılmışsa, aşağı tarafında bir eseri görülmezse caiz olur.

Lağımların aktığı kısımlar gibi, necis olan yerler hariç, denizin her tarafından abdest alınır. Temiz olan denize veya göle girip çıkan, ağzına ve burnuna su verince, gusletmiş olur.

Yağmurdan ıslanan da, ağzına ve burnuna su verince, gusletmiş olur.

Abdestte ve gusülde kullanılan suya müstamel su denir. Müstamel su, İmam-ı a’zama göre kaba necasettir. İmam-ı Ebu Yusuf’a göre de hafif necasettir. İmam-ı Muhammed’e göre de temizdir; fakat hadesi temizleyici değil, yani bu suyla tekrar abdest alınmaz, gusledilmez ve içilmez.

Müstamel suyu temiz kabul eden âlimlere göre, küçük havuza, mesela küvete karışan müstamel su miktarı, sudan çok veya eşitse, abdest ve gusül caiz olmaz. İçine su akmayan küçük havuzdan abdest alanın, derisine değen su miktarı, yarısı olduğu ve havuza, az da olsa, necaset düştüğü bilinmedikçe, buradan abdest almak caiz olur.

Her gün suyu değiştirilen küçük havuzda birçok kimse abdest alsa ve müstamel sular havuza tekrar düşse, abdest sahih olur; fakat bu havuza, pek az da necaset düşse, abdest almak caiz olmaz.

Bazı âlimlere göre, küçük havuza, bir uzuv sokulup yıkanınca, bütün havuz, müstamel su olur. Bunun için, su bol olan yerlerde, uzuvları havuzda yıkamamalı, havuzdan avuçla su alıp, dışarıda yıkamalıdır! Suyu olmayan yerlerde caiz diyen âlimlere göre, havuzda abdest ve gusül alınabilir.

Bütün âlimlere göre guslün sahih olması için, küvetteki suya girip yıkanmamalı, girilmişse, o suyu boşaltmalıdır! Tasla dökünerek veya duşla yıkanmalıdır! Müstamel sular akıp gitmeli, bedene dökülmemeli. Dökülen yer olursa, orayı temiz suyla yıkamalıdır!


dinimizislam
 
Eski 16-06-14, 14:23 #30
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Alıntı:
Namaz kılmayan ve örtünmeyen kadından dolayı eşi mesul olur mu? Eşime söylememe rağmen, namaz kılmamasından ve başını örtmemesinden veya oruç tutmamasından, eş ve koca olarak ben sorumlu muyum?

Değerli kardeşimiz;
Erkek eşinin baş açık gezmesine rıza gösteriyorsa kendisi de mesul olur. Ancak kendisi razı olmadığı halde eşi başı açık geziyorsa veya namazını kılmıyorsa, mesuliyet kadına ait olur. Erkek bundan dolayı mesul olmaz.

Kadın eğer dinin emirlerini yerine getirmiyorsa, kocası ona nasihatta bulunur. Ona örtünmenin ve namazın hükmünü ve ehemmiyetini anlatan eserler okutmaya ve iyi hatipleri dinletmeye çalışır.

Bunu yaptığın halde bir türlü yola gelmezse, ebedî hayatını kurtarmak gayesiyle kendisine karşı biraz sert davranmak, bununla da yola gelmezse geçici olarak ondan uzak kalması gerekir. Bununla da yola gelmezse vazifesi sona ermiş olur. Artık vebal kadına aittir.

Böyle bir kadını boşamak icab etmez. Özellikle yuva kurup çocuk sahibi olduktan sonra boşamaya başvurmak çok acıdır. İslâm dininde iyi olmazsa da Hristiyan ve Yahudi bir kadınla evlenmek caiz olduğuna göre, fasike (günahkâr) bir Müslüman hanım ile evlenmek elbette caiz olacaktır. Fasıke bir kadın Yahudi ve Hristiyan bir kadından çok üstündür.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Kaynak
 
Eski 17-06-14, 20:04 #31
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Alıntı:
Dişlerin arasında kalan et / yemek parçaları gusle mani mi?

Değerli kardeşimiz;
Ağız ve burunu yıkamanın ölçü ve sınırı, abdest konusunda belirtildiği gibi, ağıza bol su verip çalkalamak, buruna bol su verip genize kadar çıkmasını sağlamaktır.

Belirtilen şekil, yıkayıp temizlemenin sünnete uygun olanıdır. Bunun dışında konuyu inceliyecek olursak, cünüp kimsenin sadece ağzına su alıp çalkalamadan onu içse bile yine de ağzını yıkamış sa*yılır. Böylece farz olan guslü yerine gelmiş olur. Yeter ki ağıza alı*nan su ağzın her tarafını ıslatmış olsun. O halde suyun çok az bulun*duğu veya havanın tazla soğuk olduğu veya olağanüstü bir durum meydana geldiği vakitlerde ağıza bir yudum su alıp onunla yetin*mek caizdir. Normal vakit ve şartlarda sünnete uygun ideal şeklini yapmak çok daha faziletlidir.

Ayni meseleye Fetâvâ-yi Hindiyye, Bedâyi' ve Bahrirâik'de yer verilmiştir. Dişler arasındaki ufak kırıntılar suyun dibe nüfuz et*mesine engel bile olsa yine de farz yerine gelmiş sayılır. Ne var ki ihtiyata uygun olanı, dişler arasındaki kırıntıları çıkarıp ağzı öylece yıkamaktır. Fethulkadîr'de özellikle bu husus üzerinde durulmuş ve ihtiyata uygun olduğu belirtilmiştir. Bunun için burun deliklerinde kuruyup kalan sümük bol su ile temizlenmelidir. Aksi halde guslün yerine gelmesine engel sayılır.

(Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/50)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Kaynak
 
Eski 17-06-14, 20:05 #32
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Alıntı:
Göz çapağının abdest ve gusle bir engeli var mıdır?

Değerli kardeşimiz;
Ağıran bir gözde çapak meydana gelir ve bu gözün daha çok dış kısmında bulunursa, yüzü yıkarken, gözler yumulduğunda dışta kalan çapağın altını yıkamak gerekir. Aksi halde abdest yerine getirilmiş sayılmaz.

İslam Fıkhı Celal Yıldırım
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Kaynak
 
Eski 17-06-14, 20:09 #33
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Alıntı:
İçki Meclisinde Bulunmak:

Müslüman sadece haramı işlememekle değil, elinden geldiği ölçüde işlenmesine engel olmakla da mükelleftir. Bu kaide onun, kat`i bir mecburiyet olmadıkça, içki içilen yerde oturmasına mânidir. Resûlüllah Efendimizin bu konudaki îkazları şöyledir:
"Allah`a ve âhiret gününe îman eden kimse, üzerinde içki dolaştırılan sofraya asla oturmasın..."
Kaynak
 
Eski 18-06-14, 11:29 #34
Usta Usta çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Alıntı:


Sigara içmek haram mıdır ? :


İslam’ın evrensel helal ve haramları Kur'an-ı Kerim’de ve onun açıklaması olan sünnette zikredilmiştir. ‘Evrensel helal ve haram’ derken kastettiğimiz şey, her zaman ve her mekana göre genel geçer olan helal ve haramlardır.
Sigara konusu gerek sünnette, gerekse Kur’ân-ı Kerim’de yer almaz. Çünkü Kur’an’ın indiği zaman sigara denen bir şey yoktu. Sigara XV. asırdan sonra ortaya çıkmıştır.

İslam’ın temel kaynaklarında adı geçmeyen bir şeyin hükmünü anlamak için İslam’ın bazı genel kuralları vardır. Bunlardan birisi şudur: “Eşyada aslolan, ibahadır.” Yani, her şey insanlar için yaratılmıştır. Bazı şeylerin ise haram olduğu açıklanmış, böylece hükmü bildirilmeyen şeyler de helal olarak kalmıştır, demektir. Bir diğeri de şudur: “Temiz ve güzel olan şeyler helaldir, pis ve zararlı şeyler ise haramdır.”

Bu iki genel kural, beraberce düşünüldüğü zaman sigara için karşımıza şöyle bir sonuç çıkar: Sigara hakkında kaynaklarda bir şey söylenmediğine göre, onun hakkında hüküm verebilmemiz için onun pis ve zararlı olup olmadığına bakmalıyız: Eğer onun pis ve zararlı olduğunu söyleyebileceğimiz özellikleri varsa haram olduğuna, yoksa, helal olduğuna hükmetmeliyiz.



Kaynak .
 
Eski 18-06-14, 13:05 #35
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Alıntı:
SORU : Müzik ve şarkı dinlemenin haramlığıyla ilgili ayet ve hadislerden bize örnekler verebilir misiniz?

CEVAP :İslam’da insanın nefsani heveslerini kabartıp şehevi duygularını tahrik eden ve genellikle günah ehlinin dinlediği ve kullandığı müzikler haramdır. Bunun Kur’an ve hadislerde bir çok delili vardır ki biz bunlardan sadece bazılarına değinmekle yetineceğiz:
1- “…İğrenç bir pislik olan putlardan kaçının; batıl sözlerden de kaçının.”(Hac, 30)
ayetindeki “Batıl Söz”den maksadın ne olduğu İmam Muhammed Bakır’a (a.s) sorulunca, “Müzik” diye cevap verdi.
Yine
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün lehv (boş ve amaçsız) olanını satın almaktadırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.”(Lokman, 6)
ayetindeki “lehvi söz”den maksadın ne olduğu sorulunca “Müzik onlardan birisidir.” buyurdu.
(Bihar-ül Envar, C.79, S.245)
2- Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakledilmiştir:
“Çalgı aletlerini ve müziği-şarkıyı dinlemekten kaçının; zira bunlar su ekini yeşerttiği gibi kalpte nifakı yeşertir (kalpte münafıklık doğurur).”
(Kenz-ül Ummal, Hadis: 40667)
3- İmam Cafer-i Sadık şöyle buyurmuştur:
“Müzik-şarkı Allah Azze ve Celle’nin ateş (azabı) vaad ettiği şeylerdendir. Zira şöyle buyurmuştur: ”
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün lehv (boş ve amaçsız) olanını satın almaktadırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.”
(Lokman, 6)
4- İmam Cafer-i Sadık (a.s)
“(Tevbe edip salih amelde bulunanlar) o kimselerdir ki batıl söze şahitlik etmez ve boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman, onurlu olarak (onun yanından geçerler (onu dinlemezler).”
(Furkan, 72)
ayetinin tefsirinde, “Maksat müzik-şarkıdır buyurdu.”
(Nur-us Sekaleyn Tefsiri, C.4, S.41)
5- Allah Resulü’nden şöyle nakledilmiştir:
“Müzik-şarkı, zinaya götüren bir merdiven gibidir.”
(Bihar-ül Envar, C.79, S.247)
6- Yüce Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakledilmiştir:
“Dört şey insanın kalbini bozar ve su ağacı yeşerttiği gibi insanın kalbinde nifakı (münafıklığı) yeşertir:
Lehvi (müzik-şarkı) dinlemek, ağzı bozukluk, (zalim sultanın kapısına gelmek (onunla haşir-neşir olmak) ve av peşine gitmek.”
(E-Hisal, S.227)
7- Resulullah (s.a.a):
“Müzik-Şarkı dinleyen kimseye, Ruhanilerin sesini dinleme izni verilmeyecektir. “Ya Resulallah, Ruhaniler kimlerdir?” sorulunca, şöyle buyurdu:
“Cennet karileri.”
(Tefsir-i Kurtubi, C.14, S.54)
8- Hz. Ali (a.s) Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakletmiştir:
“Ümmetimden bir grup maymunlaşacak; bir grup da domuzlaşacak (bu hayvanların sıfat ve özelliklerini kazanacaklar). Diğer bir grup yere batacaklar, bir grup ise şiddetli fırtınalara müptela olacaklar. Bu belalara yakalanmalarının sebebi, içki içmeleri, ipek elbise giymeleri (erkekler için) ve şarkıcı kadınlara ve müzik aletlerine ilgi duymalarıdır.”
(Ed-Dürr-ül Mensur, C.2, S.324)
9- Adamın birisi İmam Cafer-i Sadık’a (a.s) şöyle dedi:
“Benim bazı komşularımın şarkı söyleyen ve ud çalan cariyeleri vardır. Ben bazen tuvalete giderken onları dinlemek için orada gecikiyorum. (bunun bir sakıncası var mıdır? İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Yapma bunu.” Adam “Vallahi ben özellikle kendi ayağımla bunun için tuvalete gitmiyorum. Ama oraya giderken dinlemeye çalışıyorum.” diye cevap verince, şöyle buyurdu:
“Seni Allah’a yemin veriyorum, Allah Azze ve Celle’nin şu buyruğunu duymadın mı:
“Hiç şüphesiz kulak, göz ve kalp (dinlediğinden, gördüğünden ve algıladığından) sorumludur?” Adam şu cevabı verdi:
“Sanki ben Allah Azze ve Celle’nin kitabından bu ayeti (önceden) hiçbir Arap ve Acem’den duymadım! Hiç şüphesiz artık bunu terk ettim ve ben Allah’u Teala’dan bağışlanma diliyorum.”
(Men La Yahzurh-ul Fakih, C.1, S.80)
Kaynak
 
Eski 18-06-14, 13:07 #36
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Alıntı:
Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir? Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi...

Değerli kardeşimiz;
Musikî hususunda umumî ölçümüz şu ifadeler olmalıdır:

“Şeriatça bazı savtlar (dinî bakımdan bazı sesler) helâl, bazıları haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları iras eden (hatırlatan) sesler helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.” (İşaratü’l-İ’câz, s. 78; Sözler, s. 382, 687-688)

Musikîde iki ses kullanılır: insan sesi ve âlet sesi. Bir eser icra edilirken ya tek başına insan sesi veya müzik âletleri kullanılır; çok kere de her ikisinden birden istifade edilir. Her üç halde de insanın hoşuna giden, onun zevk duyduğu ve tesirinde kaldığı ölçülü, belli bir makamda ses çıkarılır. Bu sesler mahiyetine, mevzuuna ve tesirine göre değerlendirilir. Ya insanın ruhuna tesir eder, onda ulvî, dinî, hamâsî hislerin canlanmasına sebep olur; ya da dinlediği bir musikî parçası, nefsine ve süflî hislere hitap ederek yüce hislerin körelmesine sebebiyet verir.

Yukarıdaki ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi, meşru olan, dinlenilmesinde bir mahzur bulunmayan ses, insana ulvî hüzünleri, yani dünyanın fâniliğini, ölümün her an gelebileceğini, insanın bir gün gelip toprak olacağını, Allah korkusunu hatırlatmalı veya ilâhî aşkı, Allah sevgisini, dünya üzerinde Cenab-ı Hakk'ın güzel sanat eserlerindeki yüce isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerini hatıra getirmeli. Bu hisleri tahrik eden her türlü sesi dinlemek helâl ve caizdir. Fakat yetimane hüzünleri; insana ümitsizlik veren, sevdiği kimselerden ve nimetlerden ayrılmanın ıztırabını hatırlatan, insanı bedbinliğe, karamsarlığa iten; insanın şehevanî hislerine hitap eden, dinlediği zaman nefsin hoşuna giden sesler ise haramdır, dinlemek caiz değildir.

Bu iki sınıfa girmeyen birtakım sesler de vardır ki, insandan insana değişir. Meselâ aynı musikî parçasını dinleyen iki kişiden birisi nefsânî bir his duyarken, diğeri ondan daha ulvî bir mânâ çıkarmaktadır. Mesel⠓İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş, gezer elif elif diye.” parçasını bir musikî eşliğinde dinleyen iki kişiden birisi “elif”ten Allah’ı hatırlayıp, ilâhî aşkı düşünürken, öbürü zahirî mânâsına bakarak “elif”ten bir kadını hatırlar, mecâzî bir aşk düşünür.

Bir başka misâl: Yunus’un,

“Aşkın aldı benden beni/ Bana Seni gerek Seni

Ben yanarım dünü gün/Bana Seni gerek Seni

Aşkın şarâbından içem/Mecnûn olup dağa düşem

Sensin dünü gün endîşem/Bana Seni gerek Seni”

şiiri, bugün hem ilâhî olarak, hem de türkü olarak söylenmektedir. Şimdi biri burada geçen “aşk”tan ilâhî aşkı düşünürken, diğeri zâhirî mânâsına bakarak mecâzî bir aşkı hatırlar.

İmam Gazalî Hazretleri ise (İhyâ, II/279-81) musikîyi, haram, mekruh ve mubah olmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der:

Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden sesler haramdır.

Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.

İmam Gazalî daha sonra, musikîyi haram kılan şeyin kendisi değil, sonradan ârız olan bazı sebepler olduğunu ifade eder, bunu da şöyle tasnif eder:

"Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir."

"Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır."

Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, vaktinin çoğunu bu yolda geçirirse sefih olur.
Kaynak
 
Eski 18-06-14, 13:21 #37
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Müzik dinlemenin caiz olup olmamasıyla ile ilgili videolar.










Mesajı son düzenleyen EDEP ( 18-06-14 - 16:02 )
 
Eski 18-06-14, 13:27 #38
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Hristiyanlar ve İslamı bilmeyenler & Kabul Etmeyenler Cennete Gidebilecek mi ?





Alıntı:
Mekke’de doğan bir çocukla, dünyanın her hangi bir yerinde doğan İslam’dan habersiz bir çocuk manevi mesuliyet yönünden bir tutulabilir mi?

Tarih, Mekke’de doğduğu halde Allah’a inanmayan, hatta inananlara düşmanlık eden birçok insan kaydetmiştir. Mesela Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ümeyye bin Halef ve benzeri müşrikler, Mekke’de doğdukları, hatta Peygamberimizi (a.s.m.) gördükleri, onun mucizelerine şahid oldukları halde iman etmemişlerdir.Yine, babası peygamber olduğu halde Nuh’un (a.s.) oğlunun tufanda helak olduğu; kocası peygamber olduğu halde Lut’un (a.s.) hanımının müşrik olduğunu da unutmamak gerekir.Diğer taraftan, Rusya’da veya Çin’de doğduğu halde Müslüman olan ve inancı uğrunda her türlü işkenceye tahammül etmiş olan Müslümanlar yok mudur? Demek ki, Rabbini arayan bir kul, Firavun’un sarayında bile olsa iman nuruna kavuşur. Hakka karşı kör olan bir insan da peygamber oğlu, peygamber hanımı veya peygamber babası olsa da iman nimetine erişemez.
Ayrıca, iman bir hidayet meselesi ve Cenab-ı Hakkın bir nimetidir. Cenab-ı Hak, zenginliği dilediğine verdiği gibi, hidayeti de dilediği kimselere nasip eder. Bununla birlikte, Allah, kullarının küfre girmelerine rıza göstermez. Bunun içindir ki, peygamber göndererek kullarını kendisine iman etmeye davet etmiş; küfrün ve günahın neticesinin Cehennem olduğunu; imanın ve itaatın neticesinin ise Cennet olduğunu bildirmiştir.Ayrıca akıl gibi bir duygu ihsan ederek insanların, yaratıcısını bulmasını sağlamıştır.
Zira insanın ruhunda yaratıcısını tanıma kabiliyeti; kulakların sesleri işitmeye, gözlerin dış alemi görmeye el verişli olarak yaratılması gibidir. Bir insan dünyanın neresinde dünyaya gelirse gelsin, Allah’ın ismini hiç duymamış olsa da kendisini bir yaratanın bulunduğunu idrak eder. Zaten böyle ıssız bir yerde doğup da Allah’ın ismini hiç duymayan insan, İmam Maturidi’ye göre, sadece Allah’ı tanımakla ve Ona inanmakla mesuldür. Namaz, oruç ve benzeri ibadetlerden mesul değildir.İmam Eş’ari’ye göre ise, Allah’a inanmakla da mükellef değildir. Çünkü teklif, ancak peygamber göndermekle olur.(1) Bunlar itaat etseler sevap görürler, etmezlerse azap görmezler.(2)
Bir diğer husus da, dinin yasak edildiği bir ülkede dünyaya gelen ve Peygamberimiz (a.s.m.) kendisine yanlış olarak tanıtılan kimsenin de mesul olmayacağıdır. Nitekim İmam Gazali, Peygamberimizin kendisine yanlış tanıtılan bir kimsenin, Resulullahın ismini hiç duymamış biri gibi olacağını; bunların ehl-i necat olduklarını söylüyor ve devamla şöyle diyor:
“Çünkü bunlar Hz. Peygamberin ismini, sahip bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikatı araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.”
Zamanımızda televizyon, radyo ve gazete gibi yayın vasıtaları yaygın olmakla birlikte, bu tarifin içine girecek kimselerin olması da mümkündür. İslam’a göre, akıl nimetinden mahrum olan kimse mesul olmadığı gibi, Peygamberimizin, kendisine yanlış tanıtıldığı bir kimse de mesul değildir.
Unutmayalım ki, Cenab-ı Hak, Kullarına karşı çok merhametli ve daha şefkatlidir. Allah’ın şefkat ve merhametinden daha fazla şefkat göstermek ise uygun olmasa gerektir. (3)

Kaynaklar
1. İsra Sûresi, 15
2. Mektubat, s. 361
3. Sözler, s. 29
 
Eski 18-06-14, 13:39 #39
EDEP EDEP çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

İslam tek hak din olmasına rağmen neden dünyadaki karışıklıklar İslami bölgelerde oluyor ve neden teröristler hep İslamın olduğu topraklarda ? Medyanın İslam'a Karşı Tutumu..

 
Eski 18-06-14, 13:40 #40
Usta Usta çevrimdışı
Varsayılan C: En Çok Sorulan Dini Sorular ve Cevapları

Alıntı:

Kandillerde oruç tutmayla ilgili dini bir gereklilik var mıdır?


Kandil gecelerinin gündüzlerinde oruç tutmak bazı alimlerce müstehap sayılmıştır. Zira sıhhati tartışmalı da olsa bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.s.) “Şabanın ortasında yani berat gecesinde ibadet ediniz, gündüz oruç tutunuz. Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu benden af isteyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim, yok mu şöyle, yok mu böyle! ‘ der.” (bkz. Tirmizi, Savm 39; İbn Mace, İkame, 191) buyurmuştur.
Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.s.) Zilhiccenin ilk on günü (Ebu Davud, Sıyam, 62; Tirmizi, Savm, 52), pazartesi ve perşembe günleri, aşure ve arefe günü oruç tutar (Müslim, Sıyam, 196-197), pazartesi orucunu soranlara; “Bugün benim doğduğum, Peygamber olarak gönderildiğim ve Kur’an’ın vahyedildiği gündür.” diye cevap verirdi (Müslim, Sıyam, 198).
Sonuç itibariyle şu söylenebilir ki, kandil gecelerinde iyilik ve ihsanda bulunmak, daha çok dua, zikir, namaz gibi ibadetlerle meşgul olmak veya ilim ve tefekkür ile geceyi ihya etmek ve gündüzleri oruç tutmak müstehabtır.
Kaynak .
 
Kapalı Konu

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 00:37
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018