Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 16-10-06, 05:02 #1
hülür hülür çevrimdışı
Varsayılan Dua


YAŞAMAK İÇİN DUA, YAŞATMAK İÇİN DUA
Ebubekir Sifil

“Duanız olmadıktan sonra Rabbim sizi neylesin?” (Furkan Suresi, 77. ayet)

***

İnsanın kendi acziyetini, Alemlerin Sahibi’nin sonsuz kudretini idraki ve itirafıdır dua.

Bize bizden yakın olana, bizi bizden iyi bilene teslim olmakır dua.

İçimizde saklı dünyayı, dışımızdaki kainatı her an görüp gözeten Yüce Yaratıcı'nın huzurunda olmaktır dua.

Yürekten kopup gelen niyaz, edeple eğilen baş ve gözden süzülen bir damla yaştır dua.


Sonsuz kudret ve merhamet sahibinin kapısında heyecan ve umutla bekleyiştir dua.

Kurumuş dudakların, rahmet ve lütuf pınarlarından içmeye iştiyakıdır dua.

Karşılıksız, sınırsız verilmiş nimetlere teşekkürdür dua.

Dostun dostla, sevenin sevgiliyle muhabbetidir dua.

En mahrem sırları Padişahlar Padişahı’na açabilmektir dua.

Dünya gurbetinden gerçek sılaya yöneliştir dua.

Seher vakitlerinin kandili, hak yolcusunun menzilidir dua.

İslâm olmaktır, mümin olmaktır, özgür olmaktır, kul olmaktır dua...

“Ey Rabbim! Senden başka ilâh yok. Seni her türlü kusur ve eksiklerden tenzih ederim. Ben, kendine zulmedenlerden oldum.”

“Ey Rabbimiz! Hata eder veya unutursak bizi sorumlu tutma.

Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme.

Ey Rabbimiz! Güç yetiremiyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma.

Bizi affet. Kusurlarımızı bağışla. Bize merhamet et. Sensin bizim mevlâmız...”

***

Sözlükte “birisini çağırmak, birisinden bir şey istemek, birisini bir şeye sevketmek, niyaz, nida, yalvarış, namaz, salavat” gibi anlamlara gelen “dua” kelimesi, kavram olarak “kulun, Allah Tealâ'dan, talepte bulunması, bir şey dilemesi” manasında kullanılır.

Günümüzde her ne kadar insan “dilediğini, dilediği zaman ve dilediği biçimde yapabilen canlı” olarak tanımlansa da, insanoğlu hiçbir zaman böyle “mutlak” bir kudrete sahip olmamıştır.

Dua: İlahi İradenin Farkında Olmak

Evet, insanda bir “dileme” kudreti vardır. Ancak insanın bir işi, bir faaliyeti gerçekleştirebilmesi için sadece “dilemesi” yeterli değildir. Birbiri peşinden gelen ve birbirine bağlı olan bir dizi sürecin varlığı şarttır. Şöyle ki:

İnsan, kendisinde bulunan “dileme” kudreti ile bir işi yapmayı diler.

Eğer Allahu Tealâ da o insanın o işi yapmasını murad etmiş ise;

İnsanda da o işi yapma gücü mevcut ise, o zaman o iş hayata geçer, vücut bulur. Birbirine bağlı bu üç süreçten birisi eksik ise, o iş gerçekleşmez.

Mesela eğer bir insanda kitap okumayı "dileme" bilinç ve kudreti yoksa, veya Allahu Tealâ o an o kişinin kitap okumasını murad etmemiş ise, yahut o insanda kitap okuma faaliyetini gerçekleştirecek güç (görme, idrak gücü vs.) ve bunun için gerekli organlar yok ise, o kişinin kitap okuma faaliyetini hayata geçirmesi mümkün olmayacaktır.

Demek ki, günlük hayatımızda yapıp durduğumuz en tefarruat işlerde bile ilâhî iradenin tecellisi var. O irade olmadan nefes alıp-vermek bile mümkün değil.

İşte o iradeyi hatırlamak, gerçek kudretin sahibinin farkında olmak dua. O’nu unutmak, kudreti kendimizde mal etmek ise duasızlık.

Bir işin meydana gelmesi için, sadece o işi yapmak niyetinde olan insanın dilemesinin yeterli olmayacağı Kur'an'da şöyle ifade buyurulur: “Hiçbir şey için, ‘yarın ben bunu yapacağım’ deme. Ancak ‘Allah dilerse yapacağım’ de.” (Kehf/23-24.)

Diğer taraftan günlük hayattaki iş ve faaliyetlerimizin hepsinin “kitap okumak” gibi basit eylemlerden ibaret olmadığını söylemeye lüzum yok. Bazen öyle zamanlar olur ki, kendi güç ve kudretimiz de dahil olmak üzere, bir işi gerçekleştirebileceğimize dair görünür bir sebep, hatta bir işaret dahi bulunmaz. Ama biz yine de olmasını istediğimiz o iş için mutlak kudret sahibi olan ve gücü her şeye yeten Yüce Yaratıcı'ya yönelir, el açar, tazarru ve niyazda bulunuruz da, yağmurlu bir havada gökyüzünü kaplamış bulutların arasından güneşin aniden yüzümüze gülüvermesi, içimizi ısıtıvermesi gibi birden kapımız çalınır, telefonumuz çalar veya bir “dost”a rastlarız.

Aslında o kapıyı veya telefonu çaldıran da, o dostu karşımıza çıkaran da, bize şah damarımızdan daha yakın olan ve yüreğimizden kopup dilimizden dökülen yalvarışları, sığınışları hakkıyla işitip, bize karşılık veren Yüce Allah’tır.

O, Kendisinden İsteyeni Sever

Mü'min bilir ki, “insan” olarak, “kul” olarak acizdir, muhtaçtır; gücü ancak istemeye yeter. Bilir ki Yüce Yaratıcı “Ganî”dir, lütuf, kerem ve ihsan sahibidir, cömerttir. Ve yine bilir ki, yöneldiği Rabbi, bu yönelişi sever, kendisinden istenmesinden hoşnut olur. Kendisinden istiğna edilmesinden, kendisine muhtaç olunmadığı anlamına gelecek tavırlar sergilenmesinden ise hoşlanmaz, gazaplanır...

Dua'nın mü'min kulun hayatındaki önemini, “Dua ibadetin ta kendisidir.” (Tirmizî, Ebu Davud) ve “Dua ibadetin özüdür." (Tirmizî) buyurarak özetleyen Peygamber A.S. Efendimiz, kulun duasının Yüce Allah nezdindeki önem ve anlamını da şöyle ifade eder:

“Kim Allah'tan dilekte bulunmaz, istemezse, Allah ona öfkelenir.” (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, İbnu Mâce),

“Allah'ın fazl u kereminden isteyin. Zira Yüce Allah, kendisinden istenmesini sever.” (Tirmizî)

Dua, Acziyetin İtirafıdır

Kulun Allahu Tealâ'dan birşey istememesinin O’nu neden gazaplandırdığı ilk bakışta anlaşılamayabilir. Ancak Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişki ve yaratılanın Yaratıcı karşısındaki konumu üzerinde biraz düşündüğümüzde, buradaki inceliği keşfetmemiz zor değildir.

Her şeyden önce insan, anlatmaya çalıştığımız gibi mutlak manada kendisine yetebilen ve kendi varlığı da dahil olmak üzere eşya ve olaylar üzerinde mutlak belirleyici kuvvete sahip bir varlık değildir. Kalbinin çalışması, kalbin pompaladığı kanın vücudundaki bütün hücrelere dağılması ve temizlenmek için geri toplanması, soluk alıp vermesi gibi bedensel faaliyetleri üzerinde bile tasarruf gücü bulunmayan insanoğlu, şeytanın ve şeytanî düşünce biçimlerinin aldatmasıyla kendisini bu evren üzerinde herşeyden müstağni ve bağımsız görmeye başladığı anda azgınlaşmaya, tuğyana ve dalâlete doğru gidiyor demektir.

Bu, insanoğlunun, kendisinde “ilâhî” bazı güç ve özellikler vehmetmesi demektir. Tıpkı bugünün insanının, uzaya çıkmakla, genlerin şifresini çözmeye başlamakla veya birtakım hastalıkların şifasını keşfetmekle kendisinde vehmettiği güç ve yetiler gibi.

İşte bu durum, azgınlığa, dalâlete ve yeryüzünde ilâhî sınırları tanımama azgınlığına sapma durumudur ki, insana, “kainatın tek hakimi” olduğunu fısıldayan şeytanî bir tuzaktır.

Böyle bir halet-i ruhiye içinde bulunan insan, elbette kendisini Yaratıcı'dan müstağni sayacak, O'nun huzurunda aczini itirafı küçüklük görecek ve O'na dua etmeyi, yalvarmayı, tazarruda bulunmayı kendi “şanına” yakıştırmayacaktır!

Böyle bir isyan, tuğyan ve tekebbür halinin Alemlerin Sahibi’ni gazaplandırmasından daha doğal ne olabilir?

Kendi biyolojik varlığı üzerinde, bir çiçeğin açmasında, toprağa düşen yağmurla bir tomurcuğun patlamasında, güneşin doğmasında, yıldızların ışımasında ve evrendeki muhteşem düzen ve dengenin kusursuz yürüyüşünde hiçbir zaman en küçük bir tasarrufu ve belirleyiciliği bulunmamış ve bulunamayacak olan insanoğlunun, haddini aşarak azgınlaşması ve kendisinde, adı konmamış bir ilâhlık vehmetmesi elbette gayret-i ilâhiyyeye dokunacaktır!

İşte insanın duayı terketmesi, Yaratıcı ile ilişkisini kesmesi ve O'na muhtaç olmadığı vehmine kapılması anlamına geldiği için Yüce Allah'ı gazaplandırır.

Bu sebeple Yüce Rabbimiz, “kendisine yalvararak, kendisinden korkarak ve umarak” dua etmemizi istemekte ve duayı gizlice yapmamızı tavsiye buyurmaktadır. (Araf/55-56)

Bir diğer ayette ise: “Ve Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Şüphesiz kibirlenerek bana kulluktan uzaklaşanlar, aşağılık kimseler olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mümin /60) buyurulur

Kulun duası ile ilâhî rahmet arasında doğrudan ve sıkı bir ilişki vardır. Duayı terk eden kimse, kendisini ilâhî rahmetten mahrum etmiş demektir. İlâhî rahmetten mahrum olan kimsenin de duadan nasibi olmaz.

Peygamber A.S. Efendimiz bu ilişkiyi şu şekilde ifade buyurur: “Sizden kime dua kapısı açıldı ise, ona rahmet kapıları açılmış demektir.” (Tirmizî)

Yaratıcı İle Sürekli irtibat Hali

Yaratıcı ile insan arasında gerçek bir “iletişim” bulunduğunun en canlı ve somut yansımasının dua olduğunu söylersek yanlış olmaz. Bizler, sadece başımıza gelen bir sıkıntının gitmesi veya yapmak istediğimiz bir işin gerçekleşmesi için dua etmeyiz. İleride başımıza gelebilecek sıkıntıların gelmemesi veya bize isabet etmeyebilecek iyiliklerin isabet etmesi için de dua ederiz. Aynı şekilde, geçmişte bir anlık gafletle işlediğimiz hatalardan tevbe veya geçmişte yaşadığımız güzelliklerin şükrünü eda anlamında da dua, vazgeçilmez sığınağımızdır.

Nitekim Rasul-i Ekrem A.S. Efendimiz, “Şüphesiz ki dua, hem başa gelen, hem de henüz gelmemiş olan şeylere faydalıdır. Bunun için dua etmek suretiyle Allah'a ibadet edin” (Tirmizî) buyurur.

Yaratıcı ile kul arasındaki bu iletişimin mahiyetini ve önemini, hadis kitaplarımızdaki “Deavât” bölümleri ile, dua konusunda ulemamız tarafından “ed-De'avât”, “el-Ezkâr” adıyla yazılmış müstakil kitaplarda yer alan hadis rivayetlerinin çeşitliliği en çarpıcı biçimde gösterir.

Bütün bu rivayetlerde küfürden korunup, iman ve hidayet üzere bulunmayı istemek için okunması tavsiye buyurulan dualardan tutun, tuvalete girerken-çıkarken, abdest alırken, yatağa girerken, yolculuğa çıkarken, eve dönerken, alışverişe başlarken, namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetleri ifa etmeden önce ve ifa ettikten sonra, bir bela ve sıkıntı ile karşılaştığımızda, ondan kurtulduğumuzda, rızık istemek için, borçtan kurtulmak için, hastalandığımızda ve hastalıktan kurtulduğumuzda, elbise giyerken, yemeğe başlarken ve sofradan kalkarken, nikâhlanırken, misafirliğe gittiğimizde, gece karanlığı bastırdığında, sabaha çıktığımızda, korktuğumuzda, sevindiğimizde, gamlandığımızda okunacak dualar, adeta ömrümüzün her anını ve günlük hayatımızın her safhasını, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Yüce Yaratıcı'nın yanıbaşımızda bulunduğu hissi ile yaşamamızın yolunu, yöntemini gösterir.

Yüce Allah Kur'an'da bize “şah damarımızdan daha yakın” olduğunu haber verir (Kâf/16) ve şöyle buyurur: “Dua eden bana dua ettiği zaman, onun duasına karşılık veririm.” (Bakara/186)

Resulullah A.S. Efendimiz, müminin günlük hayatında Allahu Tealâ ile irtibatını sağlayan duanın yerini vurgulamak için şöyle buyurur: “Sizden her biriniz, Rabbi’nden bütün ihtiyaçlarını istesin. Hatta ayakkabısının bağı koptuğunda onu bile istesin!” (Tirmizî)





MÜMİN ve BUNALIM

Mümin kulun Yüce Yaratıcı ile irtibatı öyle kalıcı ve sağlamdır ki, hayatındaki hiçbir kırılma noktası onu Rabbi'nden uzaklaştırmaz. Aksine O'na daha da yaklaştırır.

Rabbi ile irtibatı kuvvetli olmayan insan, önemli bir konuda bir tercih yapmak durumunda kaldığında gerginleşir, strese girer. İyi bir mümin ise böyle bir durumda “istihare duası” okur.

Günümüzde çoğu insan, başına bir sıkıntı geldiğinde bunalıma girer, içkiye veya yatıştırıcı ilaçlara sığınır. Hakiki mümin ise böyle durumlarda “salât-ı tefriciye” okur.


Birçok insan, bir işin sonucu istediği gibi olmadığında isyan eder, lânet okur. Mümin ise tevekkül eder ve “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" diyerek kendisi için mutlaka bir hayır bulunduğunu düşünür.
Ve mümin, bir haceti, sıkıntısı olduğunda “hacet duası” okur ve hacet namazı kılar.

Müminin hayat tarzı bellidir: Gücünün yettiği tedbirleri alır ve Alemlerin Rabbi’ne sığınır. Yaşadığı her olay onun için bunalım ve stres kaynağı değil, Yüce Allah’la bir irtibat sebebidir. Yani dua için bir vesile...

Sözlükte “birisini çağırmak, birisinden bir şey istemek, birisini bir şeye sevketmek, niyaz, nida, yalvarış, namaz, salavat” gibi anlamlara gelen “dua” kelimesi, kavram olarak “kulun, Allah Tealâ'dan, talepte bulunması, bir şey dilemesi” manasında kullanılır.

Günümüzde her ne kadar insan “dilediğini, dilediği zaman ve dilediği biçimde yapabilen canlı” olarak tanımlansa da, insanoğlu hiçbir zaman böyle “mutlak” bir kudrete sahip olmamıştır.





YARDIM KAPILARI NASIL AÇILIR?

Hz. Ömer R.A. halife olup insanların idare ve terbiye işini üstlenince, adeta bütün müminler adına ağlama görevini de üzerine almıştı. Derdi olan ona gelir, o da bu dertleri bildiği bütün tedbirleri kullanarak çözmeye çalışırdı. Aciz kaldığı işleri de Alemlerin Rabbi’ne arz ederdi. Bu arada yaptığı en önemli şey ağlamak ve istiğfara sarılmaktı. Bunları göğün kapılarını açmak ve ilâhî desteği çekmek için yapıyordu. Kendini aşan her haceti böyle görüyordu.


Bir gün kuraklık ve kıtlıktan şikayet ettiler. “Tarlalarımız, hayvanlarımız telef oldu” diye yakındılar. Yağmur için dua etmesini istediler. Kabul etti ve halkı mescitte topladı. Minbere çıkarak ellerini açtı ve şöyle yakarmaya başladı:
“Allahım! Bize acı. Bize rahmet et!..”

Hiç durmadan istiğfar ediyordu.

Yağmur için dua etmesini rica edenler hayret ettiler. “Biz yağmur için dua talep etmiştik. Oysa o hep istiğfar ediyor.” dediler. Hz. Ömer R.A. onlara:

“Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır. Mağfiret dileyin ki, üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın. Size güzel rızıklar sunan bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.” (Nuh/10-12) ayetini okudu ve şöyle dedi:

“Ben üzerinize göğün kapılarını açacak ve size yağmur yağdıracak asıl işi yapıyorum!..”

* * *

Onlar, dermanı derdi verenden istiyorlardı. İçine düştükleri her türlü sıkıntı ve bunalımı önce kendi hallerini düzelterek çözmeye başlıyorlardı.

Uyarı ve azabı hak eden azgın nefislerini Yüce Yaratıcı’ya şikayet ediyor, O'ndan özür diliyorlardı. İnsan düzelmeden hiçbir şeyin düzelmeyeceğini biliyorlardı.

Günahta israr eden bir nefsin, nimetler içinde yüzmesini hayırlı bir hal değil, gizli bir felaket olarak görüyorlardı. Allah'tan imkanların da hayatın da hayırlısını istiyorlardı.

Bugüne gelince; acaba biz, kendimiz için dert olan şeylere derman diye sarılıyor olabilir miyiz?





KALPLERDEN GÖKLERE Muhammed Emin Gül
Murat Hafızoğlu

Kainatın kalbi ve ilâhî hükümlerin icra makamı olan Arş-ı Azam, duaların yükseldiği ve kabul edildiği yerdir. Her kul için semada Arş'a açılmış kapılar vardır. Tevbe kapısı, dua kapısı, rahmet kapısı, rızık kapısı, amellerin arz kapısı gibi. Bu kapılar insan ölene kadar kapanmaz. Yeter ki insan, bu kapılardan içeri girmesini bilsin.

Dua, ilâhî huzura sunulan bir dilekçe gibidir. Dua, kulun gönlünü ve derdini Yüce Rabbine açmasıdır. Ve arz edildiği makama uygun olan her dua muhakkak kabul edilir.

Duaların arz edildiği makama uygunluğu derken, işin usül ve adabından söz etmiş oluyoruz. Bunlar manevi edepler ve zahiri edepler olarak ikiye ayrılır. Duanın Cenab-ı Mevlâ katında kabulü

için önce manevi usül ve adaba dikkat etmek gerekir. Zira manevi edepler duanın özü, ruhu gibidir ve kalple ilgilidir. Zahiri usül ve adabın, ancak manevi edeplere uyulduğunda bir mana ifade edeceğini unutmamamız gerekir.

Önce Samimiyet ve İçtenlik

Duanın manevi edeplerini şöyle özetleyebiliriz:

İnsan, önce duasız kulluğun ve ilâhî dostluğun olmayacağını bilmelidir. Dua ibadetlerin özüdür. Bütün ibadetler Yüce Allah'a kulluğun bir ifadesidir. Dua bu kulluğu en güzel şekilde ifade ve ispat eder. Çünkü insanın her an ihtiyaç içinde olduğunu bilmesi ve muhtaç olduğu her şeyi sebepli veya sebepsiz olarak yaratacak Yüce Yaradan’a yönelmesi en büyük kulluktur. Bunu bilmek ve O’na yönelmek farzdır,

Dua, ümit, sevgi ve gönül hoşluğu içinde yapılmalıdır. Çünkü kendisinden bir şey istediğimiz Yüce Allah, bizim hakiki dostumuz ve sahibimizdir. O bize gönlümüz kadar yakındır. Kalbimiz O'na yöneldiğinde ve derdimiz dilimizden döküldüğünde bizi dinlemekte ve “ne istiyorsun kulum?” diye karşılık vermektedir (Bakara/186). Bize kendisinden istemeyi O emretmiştir. “Benden isteyin ki size vereyim” demiştir. Duadan kaçanları kınamıştır. Güzel kulluk ve samimi dua edenlere cenneti müjdelemiş, kibirlenip dua ve ibadetten kaçanlara cehennemi hazırlamıştır. (Mümin/60)

Rasululllah A.S. Efendimiz’in belirttiği gibi Yüce Rabbimiz öyle zengindir ki, kendisinden istendikçe hoşnut olur. Kendisinden istemeyene kızar, kapısını çalmayana gazap eder. Kapısı herkese açıktır. Bütün kullara her istediklerini verse, hazinesinden hiçbir şey eksilmez. O, affedilmek isteyeni affeder, hidayet isteyeni hidayete ulaştırır, sıhhat ve afiyet isteyeni rahatlığa kavuşturur, rızık isteyeni genişliğe çıkarır, ateşten korunmak isteyeni cehennemden uzaklaştırır. Sevgi ve rızasını isteyeni rahmetiyle destekler, cennet yoluna sevkeder. (Buharî Müslim, Hakim)

Kısaca kendisinden isteyeni seven, her istenene gücü yeten Yüce Rabbimiz’den bir şey isterken devamlı sevinçli, ümitli ve tevazu içinde olmalıyız. Bir arifin dediği gibi, eğer Allahu Tealâ kullarına vermek istemeseydi, benden isteyiniz diye emir vermezdi.

Duada samimi ve ısrarlı olmalıdır. Bir kere istedim verilmedi demek yanlıştır, Allahu Tealâ'dan bir şey istemek kendi başına bir ibadettir. Her ibadete en azından on sevap verilir. Rasulullah A.S.: “İnsan, ben Allah'tan istedim de bana isteğim verilmedi demediği ve istemeye devam ettiği müddetçe, istediği kendisine verilir.” buyuruyor. (Müslim, Tirmizî)

Dua ederken, kul kimden ne istediğini bilmelidir. Yani dil ucuyla değil, kalbin içiyle dua etmelidir. Çünkü kalp ile Yüce Allah arasında gafletten başka bir perde yoktur.

Efendimiz A.S.'ın şu müjdesi duaya sarılmak için yeterlidir: “Allahu Tealâ, yeryüzünde dua eden hiçbir müslümanın isteğini boş çevirmez, muhakkak bir karşılık verir. Ya kulun istediği şeyi verir, ya onun yerine kendisinden bir kötülüğü kaldırır ya da isteğinin karşılığını ahirete saklar.” (Tirmizî, Hakim)

Ayrıca kul şunu bilmelidir ki, Allahu Tealâ devamlı kendisine yalvaran kullarını çok sevmektedir. Onun için bazen kulunun iniltili sesini dinlemek için istediği şeyi geciktirir. Çünkü bu samimi yalvarmalar en güzel zikir çeşididir. Bu hal ayrıca kulun acizliğini ispat etmekte ve nefsi Yüce Rabbi’ne yöneltmektedir.

Demek ki kul Rabbinden bir şey ister, Rabbi onu dinler ancak verilecek şeyi O tercih eder. Bu, hastanın durumuna benzer. Hasta doktoruna rica eder, ondan şifa bulacağını umduğu bir şey ister. Fakat doktor bazen hastanın arzu ettiğini değil, başka bir ilacı verir. Çünkü hastanın şifa sebebi ondadır. Kısaca, “ey Rabbim!” diye yakaran hiç bir kul eli boş dönmez.

Usülsüz Vusül Olmaz

Duayla ilgili bu manevi edeplerin yanı sıra, dualarımızı Arş'a yükseltecek ve ilâhî huzurda kabulüne vesile olacak diğer hususları Allah Rasulü A.S.’ın tavsiyeleri ışığında şöyle sıralayabiliriz:

Rasulullah A.S. Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz dua ederken, ‘ya Rabbi! Dilersen beni mağfiret eyle, dilersen bana merhamet eyle’ demesin. İstediğini, sağlamca ve kesin bir ifade kullanarak istesin. Çünkü Allah'ı şu veya bu işe zorlayabilecek hiçbir kuvvet yoktur.” (Buharî, Müslim)

Buradan anlaşılan odur ki, mümin kul birşey dilemek için Rabbi'ne yöneldiğinde, o şeyin olmasını bütün benliğiyle istemeli, kalbinde “olmasa da olur” şeklinde bir gevşeklik bulunmamalıdır.

Duaya, Allah Teala'ya hamd ve sena, Rasulullah A.S. Efendimiz'e salât ve selam ile başlamalıdır.

Efendimiz A.S., bir adamın duasını duydu ve “bu adam acele etti” buyurdu. Sonra da onu yanına çağırtıp şöyle dedi: “Biriniz namaz kılıp arkasından dua için ellerini kaldırdığında, Allah'a hamd ve sena ile başlasın, sonra Peygamber’e salât ve selam okusun, ondan sonra istediği duayı yapsın.” (Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî)

Duayı, "amin" kelimesi ile bitirmelidir. Bu kelime, “Rabbim, kabul eyle” anlamına gelir.

Sahabe'den birisi şöyle anlatır:

Bir gece Rasulullah A.S. ile dışarı çıkmıştık. Israrla dua eden bir adama rastladık. Rasulullah A.S. durup onu dinlemeye koyuldu. Sonra da şöyle buyurdu: “Eğer sonunu iyi bağlarsa, istediklerini hak eder.”

Cemaatten birisi, “Ey Allah'ın Resulü! Duayı nasıl bitirmesi gerekir?” diye sordu. Allah Rasulü A.S.: “Amin kelimesi ile... Eğer böyle bitirirse, istediği kendisine verilir.” buyurdu.

Rasulullah A.S.'a soran adam, oradan ayrılıp dua eden kişinin yanına geldi ve şöyle dedi:

“Duanı Amin kelimesi ile bitir ve gözün aydın olsun.” (Ebû Davud)

Dua ederken elleri açarak kaldırmalıdır. Rasulullah A.S. Efendimiz, dua ettiği zaman ellerini kaldırdığında (elbisesinin yenleri geniş olduğu için) koltuk altlarının göründüğü olurdu. (Buharî)

Dua ettikten sonra elleri yüze sürmelidir. Rasulullah A.S. Efendimiz dua için ellerini kaldırdığı vakit yüzüne sürmeden indirmez ve ashabına da böyle yapmalarını söylerdi. (Ebu Davud, Tirmizî)

Alimlerimiz, dua adabı olarak bunlardan başka, yine Rasulullah A.S.'ın hadislerine ve uygulamasına dayanarak aşağıdaki hususları da tavsiye etmişlerdir:

- Abdestli bulunmak.

- Namaz sonrasında dua etmek.

- Kıbleye yönelmek.

- Eğer kıtlık, umumî sıkıntı ve felaketlerin kalkması için dua ediliyorsa, elleri kaldırarak avuçların içi aşağya gelecek şekilde dua etmek ve böyle dualardan sonra elleri yüze sürmemek.

- Rızkını helal yollardan kazanmaya ve helal lokma yemeye titizlikle dikkat göstermek.

- Sünnetullah'a, yani varlığa hakim tabiat kanunlarına aykırı birşey istememek.

- Duada, Allah Tealâ'nın rızasına uygun olmayan şeyler talep etmemek.

Şunu da ilave edelim: Mümin, kendisi, sevdikleri ve malı hakkında bedduada bulunmamalıdır. Rasulullah A.S. Efendimiz bundan sakındırmış ve şöyle buyurmuştur:

“Kendinize beddua etmeyin! Çocuklarınıza beddua etmeyin! Hizmetçilerinize beddua etmeyin! Mallarınıza da beddua etmeyin! Çünkü o bedduanız Allah tarafından kabul edileceği bir saate rastlar da, kabul edilir (ve sonunda yine kendiniz üzülürsünüz.)” (Ebu Davud)

Ayrıca mümin, sadece ihtiyaç ve sıkıntı anında Rabbi'ne yönelmez. Aksine, genişlik ve rahatlık içinde bulunduğu zamanlarda da duayı ihmal etmez ki, darlık ve sıkıntı zamanlarında Yüce Allah onunla birlikte olsun.

Resulullah A.S. Efendimiz'in bu konudaki tavsiyesi açıktır:

“Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin.” (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel)

Evet, dua başlı başına bir ibadettir ve diğer bütün ibadetler gibi ancak usül ve edebine riayet edildiğinde makbul olur. Arifler, “usül olmadan vusül, yani hedefe ulaşma olmaz” derler. Edebe dikkat etmeyene dost kapısının açılmayacağı da bilinir.

Dua İçin Zaman ve Mekan Tercihi

Efendimiz A.S.’ın hadislerinde dua etmek için hassasiyet göstermemiz gereken zamanlar şöyle haber verilir:

Gecenin son üçte birlik kısmı.

Farz namazların sonrası.

Secde hali.

Hac veya Umre.

Ezan okunduğu vakit.

Ezanla kamet arası.

Namaz için kamet okunduğu zaman.

Düşman karşısında iken.

Yağmur yağdığı zaman.

Kur'an hatminden sonra.

Gözlerimiz iman hasssiyetiyle yaşardığı zaman.

Bizi sadece Allah Teala'nın gördüğü tenha yerler.

Kâbe'de Rükn ile Makam arası.

Kabul Olunacağı Bildirilen Dualar

Rasulullah A.S. Efendimiz'in hadislerinde, şu kimselerin duasının reddolunmayacağı haber verilir:

Evine dönünceye kadar hacının ve gazinin duası.

İyileşinceye kadar hastanın duası.

Mü'min bir kimsenin, diğer mü'min kardeşi için gıyaben yaptığı dua.

İftar edinceye kadar oruçlunun duası.

Adaletli devlet başkanının duası.

Babanın evladına duası.

Esma-i Hüsna, salih ameller, peygamberler ve diğer büyük zatlar ile tevessül edilerek yapılan dua.

Misafirin ev sahibine duası.

Mazlumun duası ve bedduası.





DUA KULLUĞUN TA KENDİSİDİR Mehmet Gayretli

Kur'an-ı Kerim, birçok surede peygamberlerin dualarını nakleder. Sanki Rabbimiz, nebilerin dualarına özellikle dikkat çekiyor gibidir. Diğer taraftan hangi hadis kitabına baksanız, Efendimiz A.S.’dan nakledilen yüzlerce dua görürsünüz. Sahabilerle ilgili anlatımlarda da böyledir. Sanırsınız ki, onların sözlerinin neredeyse tamamı duadan ibaret.

Dua kitapları ve hadis kaynakları, Hz. Peygamber A.S. Efendimiz’in kalkarken, yatarken, elbisesini giyerken, evden

çıkarken, eve girerken, yerken-içerken, kısaca her an için yaptığı bir duayı aktarırlar. Hayatı duadan ibaret. O bir dua peygamberi. Onun kurduğu medeniyet de bir dua medeniyeti.

“Ey Habibim de ki; duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan/77) ayeti, Hak Tealâ katında insanın gerçek değer ölçüsünü ifade etmekte. O halde en kıymetli insan, en güzel dua eden, en çok yalvaran, gözyaşıyla niyaz edendir. İki Cihan Serveri Efendimiz A.S., adeta her adımda yaptığı dualarla o değere ulaşmada bize örneklik yapmış olmuyor mu?

Günahtan korunmuş olduğu halde sabahlara kadar, ayakları şişinceye kadar namaz kılan, sonra da ağlayarak dua eden bir peygamberimiz var. Her gün yüz defa İstiğfar eden bir peygamber. Her anı dua için fırsat bilen bir peygamber.

“Kulluğun özü duadır, dua kulluğun ta kendisidir” (Tirmizî) diyor Efendimiz. Aslında kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, kurbanımız, zekâtımız da birer duadan ibaret. Namazın arapça aslı olan “salât” kelimesi, sözlük anlamı itibarıyla dua demektir. Belirli zamanlarda, belirli şekillerle yapılan özel bir dua.

Yani ameller fiilî dualardır. En geniş anlamıyla ibadet, acziyetin idraki, Allah'ın himayesini, rahmetini, O'nun sevgisini, rızasını talep etmek demektir. Bu duyguyu yansıtmayan bir secde ne işe yarar ki?

Hz. Peygamber A.S. Efendimiz’in Taif yolculuğunda başına gelenlerden sonra yaptığı duayı hiç okudunuz mu? Yusuf’unu kaybeden Hz. Yakub A.S.'ın “gamımı ve kederimi ancak Allah'a arzederim” niyazındaki gönül inceliğini görürsünüz o duada. Mübarek başlarından akan kanlar sanki gözlerinden geliyormuşçasına şöyle yalvarıyordu;

“Ya Rabbi! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halkın nazarında hor görüldüğümü ancak sana arzederim, ancak sana şikayet ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin hor görüp de dalına bindiği çaresizlerin rabbi sensin! İlâhî! Huysuz, yüzsüz bir düşman eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile bırakmayacak kadar beni esirgersin. Allahım, yeter ki gazabına uğramayayım, çektiğim mihnetlere, belalara aldırmam. Fakat senin af ve himayen, bana bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Allahım! Gazabına uğramaktan, rızandan uzak düşmekten, senin o karanlıkları pırıl pırıl aydınlatan, dünya ve ahiret işlerinin medar-ı salâhı yüzünün nuruna sığınırım. İlâhi, sen razı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Her kuvvet ve kudret ancak seninle kaimdir..."

Rahmet Peygamberinin yalvarışıdır bu. O’nun gönül dünyasını yansıtan yalvarışı. O biliyordu ki, kendisi herşeyden önce bir kuldu.

Kul deyince aklınıza ne gelir? Şöyle düşünürüm ben: Her şeyiyle annesinin şefkatine muhtaç haylaz bir çocuk vardır ya hani... İşittiği azardan, hatta yediği dayaktan sonra, iki gözü iki çeşme yine anne diye ağlar, yine ona koşup sarılır ya... İşte kul da böyledir. Birazcık şefkati olan anne, o gözyaşına, o mahzun bakışa nasıl dayanabilir? Bu sefer anne başlar çocuğunun gönlünü almaya, saçlarını okşamaya, göz yaşlarını silmeye. Kul o anneden daha şefkatli Rabbi’ne yakarmaya başladığında, O da meleklere karşı onunla övünür, başını okşar gibi...

Bir hadis-i şerif vardır. Hz. Peygamber A.S. Efendimiz buyururlar: “Allah'a yemin ederim ki, eğer sizler günah işlemiyor olsanız, Allah sizi giderip yerinize günah işleyen bir topluluk getirir de, onlar Allah'a yalvarırlar, mağfiret dilerler; Allah da onları affeder.” (Müslim, Tirmizî)

İstenen kulun yaramazlık yapmamasıdır. Ancak yapsa da yapmasa da kula yaraşan, her halükârda boynu bükük, gözü yaşlı, kalbi melül olmasıdır. İşte Efendimiz bunun için her gün istiğfar ediyor, her vesileyle duaya sarılıyordu. O’nun bu mübarek hadis-i şeriflerini, “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” ayetiyle birlikte düşünmek gerekir.

Günümüz ariflerinden biri “insan gönülden ibarettir” diyor; “gerisi sadece şekil ve surettir, başka bir şey değil!” Rabbimiz de, “sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı” buyuruyor. Yaptığımız her şeyi Allah yarattıysa, bizim sorumluluğumuzun sebebi nedir o halde? Elbette gönlümüz, kalbimiz ve ondaki cüz’î irademiz. O iradenin yapabildiği tek şey var: istemek, dua etmek. “Bana dua edin, kabul edeyim. İbadetten geri duranlar hiç şüphesiz zillet içinde cehenneme gireceklerdir.” (Mümin/60) ayetindeki “ibadet”i, Efendimiz A.S. “duanın ta kendisi” diye tefsir buyuruyorlar. (Tirmizî, Ebu Davud)

Dua, varlık sebebimiz. Dua, görünür-görünmez bütün düşmanlarımıza karşı en etkili silahımız. Dua, bizi biz yapan tek şey. Dua, her şeyimiz...

__________________
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-06, 22:57 #2
kapuzbasi kapuzbasi çevrimdışı
Varsayılan Cvp: Dua


Harika bir paylaşım, Allah (c.c.) sizden razı olsun.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-11-06, 09:07 #3
hülür hülür çevrimdışı
Varsayılan C: Cvp: Dua


Alıntı:
Gerçek Mesajı Gönderen kapuzbasi Mesajı Göster
Harika bir paylaşım, Allah (c.c.) sizden razı olsun.
ecmain sizdende Allah razı olsun bilgi paylaştıkça güzeldir.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-11-06, 21:12 #4
Capk1n Capk1n çevrimdışı
Varsayılan C: Dua

Tesekkürler paylasım için...bu bölüm daha uygun oldugu için tasınmıstır...
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-12-06, 22:47 #5
errahhman errahhman çevrimdışı
Varsayılan C: Dua

amin
Yakma Ya Rabbi ne olur!!!
Allah razı olsun......
Şükran kesiran
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-12-06, 23:24 #6
Lecay Lecay çevrimdışı
Varsayılan C: Dua

Eyvallah Kardeşim Allah ( Azze ve Celle ) Razı Olsun
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 24-03-07, 13:16 #7
ℓα¢к ℓα¢к çevrimdışı
Varsayılan C: Dua

Teşekkürler, paylaşımın için.
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-12-17, 16:25 #8
MusTi MusTi çevrimdışı
Varsayılan C: Dua

Bilgilendirme icin Tesekkur Ederim
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 16:55
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası. Tatil
Copyright © 2018