Eski 22-02-09, 13:12 #1
uиkиoωи..! uиkиoωи..! çevrimdışı

bynogame
Arrow Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Hiç şüpheniz olmasın, dünyadaki türlerin en bencili, her şeyi nalıncı keseri gibi kendine yontanı İNSAN'dır. Başka türlerle, başka canlılarla ilgilenirmiş gibi yapar, onların dertleri hakkında odalar dolusu kitap okur, ama bilin ki, kıyısından köşesinden kendisini, kendi türsel çıkarını ilgilendirdiği için yapar bunu...

Alalım at fosillerini... Atların ataları, nereden gelip nereye gittikleri, kimden türeyip kimi türetecekleri hakkındaki fosil kayıtlarını zevkle, merakla, heyecanla inceler, sonuçlar çıkarırız. Ama, at türünün geleceğini düşündüğümüz için yapmayız bunu... "Acaba atlarla da akrabalığımız var mı?" gibisinden minicik sorular vardır bilinçaltımızda... Ya maymunlar? işte, maymunlardan söz edildi mi işler biraz değişir, ilgimiz daha bir yoğunlaşır, belirginleşir. Darwin'in Türlerin Kökeni'nden önce sezgilerimizle, ondan sonra bilgi ve bilincimizle gördüğümüz "akrabalık" ilişkilerinin derecesi, yüzlerce yıldır, en yoğun ilgi ve tartışma alanlarımızdan biri olmaya devam ediyor.
Moleküler biyolojinin son bir yıl içinde geliştirdiği en yeni ve etkili yöntemlerden biri olan "DNA Saati" ile ilgili çalışmalar da bu yüzden büsbütün ilgimizi çekiyor.
ŞAŞIRTICI AÇIKLAMA...
Son yüzyıldır, kesine yakın bir bilimsellikle, maymun türleri gibi insanın da "primat" sınıfında yer aldığını, en yakın akrabalarımızın şempanze ve goriller olduğunu, yine bu sınıf içinde orangutan ve gibbon'larla uzak akrabalık ilişkilerine girdiğimizi söylüyor biyologlar... Yine çok az istisnasıyla, tüm biyologlar, insanları ve maymun türlerini "Hominoidea" adını verdikleri bir süper-familyaya yerleştiriyorlar. Yerleştirmesine yerleştiriyorlar da, ayrıntı sayılabilecek üç temel noktada yoğun tartışmaları sürdürüyorlar. Sorular şunlar:

1. İnsanlar, yaşayan maymunlar ve nesli tükenmiş maymun türleri arasındaki akrabalık ilişkilerini doğru gösteren soyağacını nasıl çizmek gerekir?
2. Salt genetik açıdan maymunlarla benzerlik derecemiz nedir?
3. İnsanla maymunun bilinen en yakın ortak atası ne zaman yaşadı?
Çok yakın geçmişe kadar, "mukayeseli anatomi" diye bilinen uzmanlık alanı, bu üç sorudan ilk ikisine doğru yanıtı bulduğu inanandaydı. İnsanların gerçi şempanze ve gorillere önemli ölçüde benzediğini söylüyorlardı, ama beynin büyüklüğü, dik duruş, vücuttaki kıl miktarı gibi çok önemli noktalarda büyük farklar vardı aralarında...
Ama, aradan zaman geçti. Daha gelişkin tekniklerle, daha bilimsel gözlemlerle, mukayeseli anatominin bulgularının üstüne gidildi. Durumun hiç de sanıldığı gibi olmadığı çıkıverdi ortaya... İnsanlarla hayvan akrabalarının anatomik mukayesesi yapılırken, hangi anatomik özelliklere ağırlık ve öncelik verileceği, hangilerinin "ikincil" sayılacağı önemliydi. Bu öncelik ve ağırlık vermede herkes aklına yatan yolu tuttu. Sonunda da, ortaya, tastamam beş ayrı soyağacı çıktı.
EVRİMİN "YOL AYRIMI!''

Bugünlerde beş değişik soyağacını tek bir ağaca indirgemeye çalışıyor biyologlar... Gerçi tam bir uzlaşmanın sağlanmasına daha çok var, ama bazı ortak paydalar da belirmiş durumda... Sözgelişi, insanın en uzak akrabasının gibbon olduğu, "hominoid" soyağacından ilk onun ayrıldığı konusunda hemen hemen herkes aynı fikirde...
Asıl ayrılık noktası, hominoid soyağacından ikinci kopmanın ne zaman, kim tarafından gerçekleştirildiği... Çoğunluk görüşüne göre orangutan, azınlık görüşüne göre insan kopmuş... Büyükçe bir bölüm biyologa göre,orangutanla şempanze arasındaki benzerlikler bunlardan herhangi birinin insanla olan benzerliklerinden fazla olduğu için, daha şempanzeyle orangutan ayrılmadan önce, soyağacında, insanın kendi ayrı dalını vermiş olması gerekiyor (Ağaç No. 2).
İnsanların en yakın yaşayan akrabasının goriller (Ağaç No. 3), şempanzeler (Ağaç No.1) olduğunu savunanlar da var. Bir başka bölüm bilim adamı da, insan, goril ve şempanzenin soyağacında birbirlerine eş uzaklıkta yer aldıklarını söylüyorlar (Ağaç No. 4).
İyi, güzel, ama, salt anatomi açısından, hem üçüncü (maymunlardan ne zaman ayrıldığımız), hem ikinci (genetik uzaklık derecesi) sorulan yanıtsız bırakıyor bu yaklaşımlar... Sözgelişi, çağdaş anatomi bilimi, genlerimizin yüzde 0.1, yüzde 0.5 ya da yüzde 50'sinin mi gorillerden, şempanzelerden farklı olduğunu ölçemiyor, ortaya koyamıyor.
Bu "ölçememe" durumu şaşırtıcı doğrusu... İlke olarak, hem doğru soy ağacının belirlenmesi, hem de değişik dallarına tarihler verilmesi için fosil kayıtlarına bakmak yeterli olsa gerek... Ama, pratikteki durum öyle değil işte... Bir kere, elimizde yeterli miktarda hominoid fosili yok... ikinci olarak, eldeki fosillerin çok büyük bölümü kırık, ufalanmış... Üçüncü olarak da, fosillerin yaşıyla ilgili olarak tutarlı ölçümler yapılamıyor. Paleontologların ölçüm ve tahminlerine göre, 4 milyon yılla 19 milyon yıl arasında değişiyor, hominoid soyağacında "insan dalı"nın belirişi... Genetik uzaklık-yakınlık konusundaysa, yalnızca fosil kalyıtları değil, yaşayan maymunlar üstünde yapılan anatomik çalışmalar da suskun, yetersiz...
"MOLEKÜLER" SAAT...
İnsanoğlunun hızla geliştirdiği modern bilimin, "insanın nesebi"ni böylesine karanlıkta bırakması elbette beklenemezdi. Yeni arayışlara gireceği, akrabaları ve akrabalık derecelerini sağlıklı biçimde soruşturacak ölçüm teknikleri geliştirmeye çalışacağı açıktı. Öyle de oldu zaten... Bundan yaklaşık çeyrek yüzyıl önce. biyologlar (1), genetik uzaklıkları ölçmek (2), soyağacındaki bireysel dallanmaların tarihini koymak için, "moleküler saat" adını verdikleri bir yöntem üstünde çalışmaya, kafa yormaya başladılar.
"Moleküler saat" varsayımının altında yatan düşünce basitti aslında... Türlerin çok büyük bölümünde, neredeyse tamamında ortaklaşa bulunan belli bir molekül olabilir, genetik mutasyonların etkisiyle bu molekülün yapısı zaman içinde tek düze bir hızla değişebilirdi. Aynı ortak atayı paylaşan iki ayrı türde, daha yolun başında, özdeş olması gerekirdi bu molekülün... Ama, evrim süreci içinde bu türler birbirlerinden ayrıldıkça, bu ayrılma süreci içinde ortak atalarından giderek uzaklaştıkça, meydana gelecek mutasyonlarla bu molekülün de değişim sürecine girmesi, biçim ve içerik değiştirmesi gerekirdi. Bu yapılabilirse gerisi kolaydı. Anılan molekülün belli bir andaki mimari yapısı incelenip başka türlerdeki durumla mukayese edildiğinde (1), hem iki türün genetik olarak birbirlerinden ne kadar farklı oldukları (2), hem mukayese edilen türlerin evrimsel yol ayrımına ne zaman geldikleri, yol ayrımının üstünden ne kadar zaman geçtiği somut ölçümlere dayandırılabilecekti.
Bu noktayı biraz daha açmak için küçük bir örnek verelim. Fosil kayıt ve kanıtlarına göre 5 milyon yıl önce birbirlerinden ayrılmış iki türün molekülleri arasındaki farklılık derecesi yüzde 1 ayrılabilir. Yapısal farklılaşma hızı bütün türlerde tekdüze olduğu için, elimizde fosil kayıtları bulunmayan, ama moleküler yapılarının yüzde 2 oranında farklılaştığı ölçülebilen iki başka türün evrimsel yol kavşağına 10 milyon yıl önce ulaştıkları çıkarsanabilir.
Salt teorik planda, kağıt üstünde çok çekiciydi "moleküler saat" fikri... Ama, bunu yürürlüğe koymak, hele bilimsel geçerliğini sürdürmek kolay değildi. Dört ayrı noktanın kapsanması gerekiyordu bunun için... Bir kere, en uygun molekülü saptamak zorunluluğu vardı. İkincisi, molekülde meydana gelen yapısal değişimlerin ölçülmesi gerekliydi. Üçüncüsü, bu moleküler yapının değişim hızının istisnasız tüm türlerde aynı olduğunun saptanması zorunluydu. Son olarak da, yapısal değişim hızının ölçülmesi gerekliydi.
1970 yılına gelindiğinde, moleküler biyologlar, moleküler saati çalıştıracak dört kilit unsurdan ikisini geliştirmeyi başarmışlardı. Saatin çalışmasında esas alınacak ideal molekülün, babadan çocuğa geçen tüm genetik bilgileri taşıyan, daha küçük moleküllerin sıralanmasıyla bir moleküler zincir oluşturan DNA (deoksiribonunükleik asit) olduğu anlaşılmıştı artık... DNA'nın yapısında meydana gelen değişmelerin hızı da, iki ayrı türün değişik DNA'larının karıştırılarak, karışımının erime derecesinin karışımdaki tek bir DNA'nın erime derecesinin ne kadar altına indiğinin saptanmasıyla ölçülecekti. Buna göre, karışımın erime derecesinin 1 derece Celsius düşmesi halinde, iki türün DNA'ları arasındaki farkın miktarı da yüzde 1 'di.
Buraya kadar işler yolundaydı, ama, yapısal değişim hızının bütün yapılarda özdeş olduğunun saptanması ve bu değişim hızının ölçülmesi o kadar kolay değildi. Önce DNA'ları elde etmek, sonra da bunlardaki delta-T (1 derece Celsius) değerlerini ölçmek gerekiyordu. Bu da taksonomi uzmanlarının işiydi. Oysa, taksonomi uzmanlarının büyükçe bölümü moleküler biyolojinin nüanslarından habersiz oldukları gibi, yeni yöntemin sağlayabileceği büyük katkıların da pek bilincinde değillerdi.
Bunun tek istisnası Yale Üniversitesi Peabody Doğa Tarihi Müzesi Direktörü, ornitoloji uzmanı Charles Sibley oldu. Araştırma yardımcılarından John Ahlquist'le birlikte kolları sıvadı Sibley... "Moleküler saat" yöntemini kullanarak değişik kuş türleri arasındaki evrimsel ilişkileri araştırmaya, çözümlemeye koyuldular.
On yıllık bir zaman kesidi içinde, binden fazla kuş türünü inceledi Sibley...
DNA evrim hızının sabit, yani binden fazla kuş türünde aynı olduğunu ortaya çıkardı. Moleküler saatin her türde şaşmaz biçimde aynı hızla çalıştığı öğrenilmişti artık... Artık sıra, saatin kalibrasyonunun yapılmasındaydı. Sibley ve yardımcısı, bu amaçla, bağımsız fosil kayıtlarından ve jeolojik kanıtlardan, hem delta-T değerlerini, hem de evrim ağacında birbirlerinden ne zaman ayrıldıklarını tam olarak bildikleri "avian" türleri üstünde çalışmaya başladılar. Yapılan kalibrasyon sonucunda, 1 derece Celsius'a eşit bir delta-T değerinin, 4,5 milyon yıllık bir evrimsel zaman farklılaşmasına tekabül ettiğini çıkardılar ortaya...
Çok büyük ve görkemli bir başarıydı bu... Ama, tartışmalara da bütünüyle son vermede yetersiz kalıyordu. Bir kere, uyguladıkları yöntemin incelikleri ve ayrıntıları herkesçe bilinmediği, kavranamadığı için, değerlendirme tartışmalarına yetkinlikle katılabilecek, katkıda bulunabilecek bilim adamlarının sayısı sınırlıydı. İkinci olarak, bu yöntemi kullanarak bazı kuş türleri arasında ortaya çıkardıkları akrabalık ilişkileri, geleneksel anatomi yöntemleriyle varılan sonuçlardan bazı durumlarda enikonu farklıydı. Dilerseniz, bazı bilim adamlarının bu konudaki gözlem ve tepkilerini aktaralım sizlere...
  • "Bu palavraları dinlemekten bıktım artık... Onların yazdıklarını kesinkes okumuyorum" (Bir anatomici).
  • "Yöntemleri fena değil, ama kuş kadavraları üstünde bu kadar çalışmak da neyin nesi?" (Bir moleküler biyolog)
  • "Vardıkları sonuçların geçerliğini kabullenmemiz için, çok miktarda ayrıntılı testler yapmak gerek" (Bir evrim biyologu).
  • "İster inanın, ister inanmayın, ama söyledikleri gerçeğin ta kendisi"(Bir genetikçi).
Bize sorarsanız, bu görüşlerden en geçerlisi, er geç kanıtlanacağı gibi, bu sonuncusu... Neden mi? Nedeni açık... "Moleküler Saat", ya da "DNA Saati" yönteminin dayandırıldığı temel ilkeler, bilimsel açıdan geçerli ve tutarlı... Üstelik, varsayımlarını 18 bin çift kuşluk bir nüfus üstünde sınamışlar. Daha ne yapsınlar?
ACELECİLİK YOK...Sibley ve yardımcısı Ahlquist'in en övünülecek yanları, buluşlarından sonra işi aceleye getirmemeleri, her adımlarını uzun uzadıya düşünüp tartıktan sonra atmaları... insanın türeyişi konusundaki görüşlerini açıklamadan önce, uzun yıllar Galapagos takımadalarındaki kuş türlerinin evrimiyle kendisini sınırlayan, ancak ayaklarının sağlam biçimde yere bastığına karar verdikten sonra "sansasyonel" teorisini açıklayan Charles Darwin gibi, onlarda kuşlarla sınırlı tutuyorlar çalışmalarını...
Ama, yavaş yavaş insan türeyişine de el atmaya başladılar artık... Öğrenildiği kadarıyla, Sibley, DNA yöntemini kullanarak, insanın genetik molekülleriyle yakın akrabaları şempanze (Pan troglodyte), pigme şempanze (Pan paniscus), goril (Gorilla gorilla), orangutan (Pongo pygmaeus), adi gibbon (Hylobates'lar), siamang gibbon'u (Hylobates syndactylus) ve beş tür Eski Dünya maymununun genetik molekülleri arasında ayrıntılı mukayeselere başlamış durumdalar...
Yaptıkları ilk açıklama fazla şaşırtıcı değil... Anatomik yöntemlerle varılan sonuçlarla da uyum içinde... Sözgelişi, yalnızca insanlarla maymunlar değil,maymunlarla şempanzeler arasında da önemli DNA farklılıkları var. Buna karşılık, şempanze ve pigme şempanzelerin insanlara olan DNA yakınlığı, 0,7 derecelik bir delta-T değeri... Primatlar arasında gözlenen en düşük değer, dolayısıyla da en yakın akrabalık derecesi bu... Öte yandan, insanla bu şempanze türleri arasındaki "genetik mesafe" (1,9 derece) iki şempanze türü arasındaki genetik uzaklığın yaklaşık iki katı... Gorilin hem insandan, hem iki şempanze türünden uzaklık derecesiyse, sırasıyla 2,1 ve 2,4 derece Celsius... Bundan çıkan sonuç da, ortak soyağacının dallanması süreci içinde, gorilin, insanla şempanzenin ayrılmasından daha önceki bir tarihte, ikisinden birden ayrıldığı... Görüntülediğimiz soyağaçları içinde, bilim adamlarının benimsediğinin aksine, 2 numaralı soyağacının değil de 1 numaralı soyağacının "işin doğrusu" olduğu sonucu çıkıyor bundan... Bir başka deyişle, şempanzenin yaşayan en yakın akrabası goril değil, İNSAN...
Sibley ve Ahlpuist'in öncülük ettikleri "DNA Saati" çalışmalarından yola çıkarak, İNSAN'ın hayvanlar alemindeki yer ve konumuna ilişkin çıkarsamalar, genellemeler yapılabilir mi? İşte, bu noktada biraz durup düşünmek, vereceğimiz yanıtları tartmak gerekiyor.
Biyologların yerleşmiş sınıflandırmalarına göre, insan ile maymun türleri "primat" sınıfına giriyor, "Hominoidea" süper-familyasında yer alıyorlar. Ama, birinin "hominadae", ötekinin "pongidae" olarak sınıflandırılmalarından da anlaşılacağı gibi, familyaları değişik... Şimdi, Sibley ve Ahlquist'in çalışmalarının bu sınıflandırmaları etkileyip etkilemediğine bakalım.
Geleneksel taksonominin sınıflandırmadaki bakış açısı, belli türler arasındaki farkların önem derecelerinin öznel kıstaslarla belirlenmesine dayanır. Bu bakış açısına göre, daha büyük bir beyin ve iki ayak üstünde durma gibi belirgin işlevsel farklılıklar nedeniyle, insanlar ve maymunlar ayrı bir familyada yer alırlar. Türler arasındaki genetik uzaklık, bu sınıflandırmayı etkilemez.
Taksonominin bir başka (ve görece daha yeni) kolu olan "kladistik" (Eski Yunancada klados "dal" demektir) yaklaşıma göre, türlerin sınıflandırılması, genetik uzaklığa ya da evrimsel ayrışma zamanına dayalı olarak, nesnel ve tekdüze olmalıdır. Sözgelişi, bütün taksonomlar, adi gibbon'larla siamang gibbonlarının aynı genus'ta, Hylobates genusunda yer aldıkları ortak görüşündedirler. Ne var ki, bu iki türün genetik uzaklığı, yani evrim sürecinin hangi zaman kesitinde ayrıştıkları, insan, şempanze ve goril arasındaki genetik uzaklıktan fazladır. Durum böyle olduğunda, insanın şempanze ve gorille aynı genus içinde sınıflandırılması gerekir. Dahası, "homo" genus adı adların en eskisi olduğu için, zoolojik adlandırmanın kurallarına göre, Pan ve Gorilla gibi görece yeni adlar karşısında öncelik kazanır. Bundan çıkacak sonuçsa tektir; bugün, dünyamızda, tek değil, dört ayrı tür "homo" vardır. Homo gorilla olarak bilinen goril, iki şempanze Homo troglodytes ve Homo paniscus, insan Homo sapiens...
Bilimsel gözlemlerden çıkması kaçınılmaz bu sonuçları kabullenmek kolay değil... Çok yakın geçmişe kadar, "Kusursuz ve Kudretli İNSAN "ı öteki tüm akrabalarının çok üstünde görürdük. Goriller, şebekler, şempanzeler aynı kefeye konmuş, zavallı yakınlardı sanki... Şimdiyse, yakınlarına tepeden, küçümseyerek bakan İNSAN'ın egemenlik tahtı sallantıda... Horladığı akrabalarını "eşit" saymak durumunda kalacak belki de...
İşte, o zaman, olaylara bakış açısını da değiştirmek gerekecek... Bundan etkilenecek alanların sayısı çokça...
İnsanın maymunlara bakış açısının değişmesinin çok alanı etkileyeceğine şüpheniz olmasın... Etkilenecek alanlardan biri, belki de en önemlisi, insanların maymunları nasıl kullanacağıyla ilgili... İnsanların maymunlarla ilişkilerini, onlara nasıl davranacağını belirleyen yürürlükteki ahlak anlayışının temelinde, insanlarla maymunlar arasında kesin bir ayrım bulundurulmasına dayanıyor. Sözgelişi, maymunları hayvanat bahçesinde demir parmaklıkların arkasında sergilemek ya da tıbbi araştırma amacıyla onları kobay olarak kullanmak mümkün... Ama, aynı şeyleri insanlara yapamıyorsunuz? Töreler, yasalar engelliyor bunu... Aslına bakılırsa, bu yeni yaklaşımın bizi zorlayacağı yön, iyiyle kötü arasında yapılacak basit bir seçim değil... Çok daha derine giden boyutları var olayın...
Sözgelişi, son on yılın en korkunç hastalıklarından biri sayılan ölümcül AiDS'e tedavi bulabilmek için, değişik aşılar sınanıyor şempanzeler üstünde... Aynı şekilde, şempanzeler kobay olarak kullanılıp, bir "sıtma aşısı"nın geliştirilmesine çalışılıyor. Doğrudur; AİDS, ya da sıtmanın tedavisi için nesilleri hızla tükenen şempanzelerin kobay olarak kullanılması çoklarının yufka yüreklerine ters gelebilir.Onların da yaşama haklarının olduğu, kutsal yaşama hakkının dokunulmaz olduğu öne sürülebilir. Ama, madalyonun bir de öteki yüzü var. Kara Afrika'da, Asya'da her yıl milyonlarca insan ölüyor sıtmadan... Diliniz dönerse, vicdanınız elverirse, Afrika'nın, Asya'nın sıtmaya her yıl milyonlarca kurban veren o insanlarına, hayatlarının şempanze hayatından daha değersiz olduğunu anlatın isterseniz...
Bu yeni bakış açısının etkileyeceği alanlardan bir başkası maymunları nasıl gözleyeceğimizle ilgili... Yerleşik düşüncenin aksine, gözlerinin önünde olup bitenleri bir fotoğraf makinesinin, bir video ya da ses bantı kayıt cihazının hassasiyetiyle izleyip kaydetmez bilim adamları... Kendi değer yargılarına, yaptıkları araştırmanın gereklerine, kimi zaman da öznel irdelemelere dayandırırlar gözlemlerini... Bir başka deyişle, gözlerinin önündeki gelişmelerden işlerine gelenlerine bakarlar. Maymunlara ilişkin gözlemlerimizde durum hiç farklı değil... "Bugüne kadar gözlemci olarak en büyük ihmalimiz, maymun topluluklarındaki ortak tutum ve davranış kalıplarına yeterince bakmayışımızdı" diyor Sibley. "Maymunların, yalnızca birey değil, topluluk üyesi olduklarını ancak yeni yeni görmeye başladık. Bu yeni bakış açısının zorlamasıyla maymunların alet kullanma becerilerini nasıl geliştirdiklerini, yapay dilleri nasıl öğrendiklerini, ensest tabusunu nasıl uyguladıklarını, yeni tutum ve davranış kalıplarını nasıl geliştirdiklerini daha iyi görüyoruz. Gözlemeyi akıl etmediğimiz daha nice maymun davranışı olduğunu düşündükçe, insanın doğrusu yitip giden zamana içi sızlıyor."
Hele Sibley ve Ahlquist biraz daha çalışsınlar kan bağları üstüne... Belki o zaman üstlenmeye hazır oluruz, şu dünyadaki tek yakınlarımızın "hayatta kalma" faturalarını..
Kaynak:Bilim Dergisi
 
Eski 15-09-09, 18:26 #2
nazın nazın çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
çok saol abi
 
Eski 16-09-09, 20:35 #3
Asprn28 Asprn28 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
darvin haklıysa tanrı diye bir kavram yoktur ama darvinin bir lafı vardır tvlerde duymuştum bu atomlarla veya hücrelerle ilgili galiba eğer bunu benden sonra bilim insanlarıda bulamazsa benim teorim tamamen uydurmacadır diye bi açıklaması olmuş
 
Eski 16-09-09, 20:35 #4
karuslu2 karuslu2 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
madem maymundan gelioz nie dier maymunlarda insan olmadıda maymun kaldı darvinin yalan söylediği kendide sonradan kendinden şüpelendiği bilinen bi gerçek
 
Eski 16-09-09, 20:38 #5
Asprn28 Asprn28 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Alıntı:
Gerçek Mesajı Gönderen karuslu2 Mesajı Göster
madem maymundan gelioz nie dier maymunlarda insan olmadıda maymun kaldı darvinin yalan söylediği kendide sonradan kendinden şüpelendiği bilinen bi gerçek
orasıda ayrı bi konu
 
Eski 18-09-09, 18:05 #6
forz@_bjk forz@_bjk çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Eyw..
Açıklanamayan Bir Konu..
 
Eski 18-09-09, 19:17 #7
ByMaster ® ByMaster ® çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Teşekkürler .
 
Eski 18-09-09, 23:25 #8
kate815 kate815 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
bence çok saçma... insanı hayvanlaştırarak olmaz bu işler
 
Eski 19-09-09, 01:38 #9
izocan1905 izocan1905 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
arkadaşım eğer darwin bu evrim teorisi konusunda haklıysa tüm bu adem havva olayları güme gider ki sanmıyorum Allah' a inandıımdan doalyı
 
Eski 19-09-09, 02:41 #10
anılanıl94 anılanıl94 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Darwin'in evrimine de inanmam çünkü ona inanmak Kur'an'a inanmamak ve dinden çıkmaktır
 
Eski 20-10-09, 12:38 #11
jambolin jambolin çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Yaw Bırakın dedeLerini goriL kabul edenLer etsinLer ben Hz Adem'in torunuyum DarwinistLeri biLemem artık goriL torunumudur Maymun torunumudur
 
Eski 20-10-09, 19:30 #12
soviet soviet çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Bilgi İçin Teşekkürler
 
Eski 26-10-09, 11:13 #13
barbar21 barbar21 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
hasrbiden çok ii konuya değindin
 
Eski 26-10-09, 11:23 #14
wehcle wehcle çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Çok tartı$ılcak bir konu kafadan herhangi bir yorum yapılamaz dü$ünüp öyle yorum yapılmalıdır çünkü hassas bir konudur.
 
Eski 24-11-09, 16:32 #15
deathmachine9 deathmachine9 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Teşekkürler
 
Eski 03-02-10, 13:17 #16
kestel16 kestel16 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
adam kendini maymun hissediosa bizi ilgilendirmez
 
Eski 04-02-10, 03:03 #17
aWaR3 aWaR3 çevrimdışı

bynogame
Thumbs up C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Alıntı:
Gerçek Mesajı Gönderen karuslu2 Mesajı Göster
madem maymundan gelioz nie dier maymunlarda insan olmadıda maymun kaldı darvinin yalan söylediği kendide sonradan kendinden şüpelendiği bilinen bi gerçek



aynen sadıcım katılıyom
 
Eski 04-02-10, 14:42 #18
kestel16 kestel16 çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
önceden paylaşılmıştı ama yinede saoll
 
Eski 04-02-10, 17:33 #19
Semenkare Semenkare çevrimdışı

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Alıntı:
Gerçek Mesajı Gönderen ©@N Mesajı Göster
senin adem baban aşağı yukarı 6 bin yaşında. dünya 4.5 milyar yaşında belkide bu süreci hayal gücünde canlandıramıyorsundur sorun burdan kaynaklanıyordur.
Hz.Adem'in ne zaman doğduğu belli değildir.Bu konuda bir tarih veremezsiniz.
 
Eski 05-02-10, 03:07 #20
Derin Sızı Derin Sızı çevrimiçi

bynogame
Varsayılan C: Darwin: Ya Haklıysa...

bynogame
Bu tezi çürütecek çok kanıt sunuldu..
İnanan kaldı mı yahu bu teoriye..
 
Kapalı Konu

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 12:24
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Tatil


bynogame