Eski 22-02-09, 10:21 #1
uиkиoωи..! uиkиoωи..! çevrimdışı

bynogame
Arrow İnsanla Makine Arasındaki Fark

bynogame
İnsanlar canlı organizmaların mekanik benzetimlerini yapacaklarsa bunun en ilginç olabileceği alan kuşkusuz insan beyni olacaktır. Yani insanın düşünme süreçlerinin bir benzetimini yapan, insan gibi düşünen bir makine...
İnsan nasıl makine değilse, aynı mantıkla, makine de insan değildir: Ne var ki, bilim ve teknolojinin baş döndürücü gelişmesine bağlı olarak, insanlarla makineler arasındaki farkların belirsizleştiklerini, iki apayrı şeyin giderek benzerlik peydahladıklarını, ayırt edilemez duruma geldiklerini görüyoruz.
İnsanla makine arasındaki farkın ne olduğunu sorduğumuzda, akla gelen en önemli nokta, insanın, yaşayan öteki tüm organizmalardan çok daha fazla kendini düzenlediği, denetlediğidir. Bir başka deyişle, insan, bilim adamlarının "özdüzenleyici sistem" olarak nitelendirdikleri bir organizmadır.Dahası, insan, yalnızca kendini değil, çevresini de denetleyip düzenlemektedir. İnsan, kendinden bağımsız olarak çevrede meydana gelen değişmeler karşısında, pasif bir teslimiyetçiliğe gireceği yerde, kendi istek ve ölçütlerine göre bu değişmelere tepki koyabilmektedir. Durum böyle olunca, insanla makineler arasındaki farkın anlaşılabilmesi için, makinelerin ne ölçüde "özdüzenleyici" olduklarına bakmak gerekir. Bizde, bu yazımızda, bunu yapmak niyetindeyiz.

Kendi kendini düzenleyen aygıtların en eski biçimlerinden biri, İS 50 yılında İskenderiyeli Hero'nun geliştirdiği kontrollü valf'dır. İnsan müdahalesi olmaksızın sıvıları tutup dağıtan bir aygıttı bu... Bundan sonra, 1679 yılında Denis Papin'in geliştirdiği "düdüklü tencere"yi, "özdüzenleyici" olarak görev yapan "emniyet supabı"nın ilk örnekleri arasında görüyoruz. Papin'in buluşu aslında çok basitti. Üstü kapalı bir tencereden buharın kaçmasını bir noktaya kadar önlediğinde, yemeklerin çok daha kolay ve çabuk piştiğini bir rastlantı sonucu fark etmişti. Yemek pişirilen tencerenin kapağını sıkı sıkıya kapatmış, buharın basıncıyla kapağın fırlamasını önlemek için de üstüne bir ağırlık oturtmuştu. Ancak, kapağın üstüne konulan ağırlık, tencere patlama noktasına geldiğinde fırlayıp buharı havaya bırakacak kadardı. Bugün evlerde kullanılan düdüklü tencerelerin emniyet subapları kuşkusuz çok daha karmaşıktır, ama, Papin'in koyduğu mekanik ilkeler hiç değişmemiştir. Buhar basıncı fazla arttığında, buhar bırakıp basıncı kendiliğinden azaltan bir özdüzenleyici sistem olarak çalışmaktadırlar.
Yukarıda kısaca anlattığımız özdüzenleyicilerin "tek-atımlık" oldukları hemen göze çarpıyor. Gerçekten de, buhar basıncının tencere kapağını fırlatıp atmasından sonra, tekrar kapağın yerine konması gerektiğinde, "insan elinin değmesi" zorunluluk oluyor.
İlk özdüzenleyicilerin bu "tek-atımlık" niteliklerini algılayan ve bunu bir eksiklik olarak gören mucitler, kesintisiz ve sürekli biçimde aynı işlevi görecek özdüzenleyicilerin arayışına girmişlerdi. Nitekim, 1745 yılında, Edmund Lee adındaki bir ingiliz, yel değirmenlerinin sürekli rüzgâr yönünde bakmalarını sağlayacak bir "kuyruk kanadı" geliştirdi. Rüzgârın yön değiştirmesine bağlı olarak onunla birlikte rüzgârın esiş yönüne dönen küçük vanalardan oluşuyordu bu sistem... Rüzgârla birlikte dönen vanalar, bağlı oldukları bir dişli donanımını da beraber döndürerek, yeldeğirmenini rüzgâra doğru çeviriyorlardı. Böylece de ana vanaların sürekli rüzgâr yönünde bakmaları sağlanmış oluyordu. Ana vanalar rüzgâr yönüne dönünce küçük vanaların "(ya da kuyruk kanatlarının) dönmesi duruyor, ancak rüzgâr tam cepheden alınamayınca hareket etmeye başlıyorlardı. Basit, ama etkili bir özdüzenleme sistemiydi bu...



Modern mekanik regülatörlerin asıl prototipinin buhar makinesi için James Watt'ın geliştirdiği "düzenleyici" olduğunu biliyoruz. Motorunun buhar çıktısını hep aynı düzeyde tutmak isteyen Watt, dikey bir şaftın kenarlarından çıkan bir çubuğun iki ucuna ağırlık yerleştirmiş, böylece de buhar basıncıyla şaftın dönmesine, ağırlıkların inip çıkmalarına olanak sağlamıştı. Buhar basıncının artmasıyla doğru orantılı olarak şaft daha hızlı dönüyor, merkezkaç etkisiyle de ağırlıklar bulunduklarından daha yukarı düzeye çıkıyorlardı. Ağırlıkların bu yukarıya kayışı,bağlı bulundukları valvı kısmen kapatıyor, böylece de sisteme giren buharın miktarı kısıtlanmış oluyordu. Buharın basıncının azalmasına bağlı olarak tam karşıt bir durumun meydana gelmesi doğaldı. Şaftın dönüş hızı azalıyor, yerçekiminin etkisiyle ağırlıklar iniyor, inişe bağlı olarak da valvlar açılarak sisteme daha fazla buhar girmesi sağlanıyordu. Watt'ın buluşuyla, şaft hızının kontrolü mümkündü. Hızda meydana gelebilecek farklılıklar, valvların açılıp kapanmasıyla belli sınırlar içinde tutulmuş oluyordu.
İşte, "geri-iletim" (feedback) olarak da anılan sistemin temelinde bu ilke yatmaktadır. Uygulamada belirebilecek yanlışlar ya da sapmalar kesintisiz biçimde ana sisteme bilgi iletmekte, böylece de geri-iletim ihtiyaç duyulan düzeltmenin hangi ölçülerde yapılacağının kıstasını sağlamaktadır.
Geri-iletim aygıtlarının bir başka tipik örneği de, ilk kez Hollandalı mucit Cornelis Drebble tarafından onyedinci yüzyılın başlarında geliştirilen "termostat"tır. 1830 yılında İskoçyalı Kimyager Andrew Ure tarafından geliştirilip bugün de çok az değişiklikle kullanılan termostatların öncüsüdür bu... Değişik madenlerden kesilmiş iki şerit birbirleriyle yüzleştirildikten sonra kaynakla tutturulmakta, iki madenin değişik ısılarda genleşip büzülmelerine bağlı olarak çift-şeritli çubuk eğilmektedir.Diyelim ki, termostatı 20 derece santigrada ayarladınız. Oda ısısı bunun altına düştüğünde, çubuk, belli bir biçimde eğilerek elektrik devrelerini kapatmakta, bu da ısıtıcının harekete geçmesini sağlamaktadır. Aynı şekilde, odanın ısısı 20 derece santigradın üstüne çıktığında, çubuk başka yöne eğilerek teması kesmektedir. Görüldüğü gibi, geri-iletim sistemlerinin işleyişi hep aynıdır. Normal işleyişten meydana gelen sapmalar, ana sisteme sürekli bilgi yollayarak, onların düzeltilmesini sağlamakta ve aygıtın kendi işleyişini kendisinin düzenlemesine olanak tanımaktadır.
İşte, insan vücudu denilen yapının işleyişine yön veren geri-iletim.sistemi de bundan farklı değildir. Sayısız örnek arasından birini seçersek, ensülin salgılayarak kandaki glükoz düzeyini sürekli denetleyen pankreasın işleyişiyle, ev ısısını denetleyen termostatın işleyişi arasında hiçbir fark yoktur. Kendi işini kendisi görmekte, normalden meydana gelebilecek sapmaları geri-iletim yoluyla düzeltmektedir. Ev ısısını tekrar normale döndürecek sistemin işletilmesinde normal ısıdan sapmalar nasıl ölçüt oluyorsa, aynı şekilde, pankreasın ensülin salgılaması da, kandaki glükoz konsantrasyonunda görülen sapmalarca denetlenmektedir. Düşük ısının ısıtıcıyı çalıştırması gibi, kan şekerinin artması da ensülin salgılama süreçlerini harekete geçirmektedir. Yalnızca insan vücudunun değil, öteki tüm canlı organizmaların belli normlar tutturarak normal biçimde varlıklarını sürdürmelerini sağlayan bu özdüzenleyici mekanizmaya, Amerikalı Fizyolog Walter Bradford Cannon tarafından "homeoostasis" adı verilmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında bu konuda yapılan araştırmalara damgasını vuran, öncülük eden kişidir Cannon...
Canlı ve cansız sistemlerin geri-iletime gösterdikleri tepkilerin zamanlamasında bazı farklılıkların olacağı açıktır. Örneğin, ısıtıcının kapanmasından hemen sonra ısının düşmesi beklenemez. Birikmiş ısının bir süre daha havaya verilerek aygıtın boşalması gerekir ki, "soğuma" etkisi meydana gelebilsin. Aynı şekilde, ısıtıcı çalıştıktan sonra da, oda, bir süre soğuk kalacak ve ancak ondan sonra ısınacaktır. Bunun da anlamı açıktır: Odanın norm sıcaklığı 20 derece santigrad olarak belirlenmişse, hep 20 derece santigrad olmayacak, kimi zaman biraz altında, kimi zaman biraz üstünde, ama ortalama olarak 20 derecede seyredecektir.
"Arama-tarama" olarak da adlandırılan (vaftiz babası İngiltere Baş-gökbilimcisi George Airy'dir) bir olgudan söz etmek gerekiyor bu aşamada... Yerküresinin dönüş hareketine bağlı olarak teleskopların da dönerek gökcisimlerini izlemelerine olanak veriyordu, Airy'nin geliştirdiği sistem...
Mekanizmasını ilk kez Airy'nin bulup çıkardığı "arama-tarama", kandaki glükoz miktarının denetlenmesinden tutun da, bilinçli davranışa kadar bir dizi canlı süreç için de geçerlidir. Örneğin, yerde yatan bir çişimi almak için elinizi uzattığınızda, yaptığınız hareket, bütünlük gösteren tek bir hareket değil, yön ve hızı sürekli olarak düzenlenip amaca göre ayarlanan bir hareketler dizisidir. Doğru hareket yönünden meydana gelebilecek, gözle saptanan sapmalar, beyinden kaslara gönderilen sinyallerle, kaslar tarafından düzeltilip düzenlenmektedir. Bu düzeltmeler öylesine doğal ve otomatiktir ki, insan, gerekli düzeltme ve ayarlamaları yaptığının farkında bile olmaz.
Zamanla edinilen, tecrübeyle geliştirilen alışkanlıklardır bunlar... Ne dediğimizi daha iyi anlamak için.yerden bir şey almaya çalışan bebeğin hareketlerini gözlerinizin önüne getirin. Görsel geri-iletime alışkın değildir bu bebek... Eğilip eliyle yerden birşey almaya alışmamıştır. Belki de ilk kez denemektedir bunu... Kaslar aracılığıyla yürütülen düzeltme-ayarlamalar tam hassas olmadıkları için, bebeğin eli kimi zaman hedefin gerisinde kalır, kimi zaman onu aşar. Karanlıkta insanın el yordamıyla bir şeyi arayıp bulması gibi, bebek de yerden kaldıracağı şeyi arar. Görsel geri-iletim sistemlerinin düzenli işleyişini aksatacak biçimde sinir sistemi özürlüsü olan kişilerin durumu da, bundan pek farklı değildir. Koordineli kas hareketleri yapmaya çalıştıkları zaman, görmez kişilerinkini andıran, panikli bir arama-taramaya girişirler.
Normal, yatkın bir el.düz bir çizgi üstünde hedefe şaşmadan ulaşır, duracağı yer ve zamanı çok iyi bilir. Bunun nedeni görsel geri-iletimi düzenleyen kontrol merkezinin ileriyi kolayca görebilmesi, el hedefe yönelirken önceden gerekli düzeltme-ayarlamaları yapabilmesidir. Araba kullanırken viraj alan kişinin köşe tam dönülmeden direksiyonu bırakması ve böylece virajı aldıktan sonra arabanın düz çizgi üstünde yol almasına imkan tanıması da bunun bir başka örneğidir. Köşeyi döndükten sonra kaldırıma çıkmamak için gereklidir, görsel geri-iletim yoluyla gerçekleştirilen bu düzeltme.
Geri-iletim yoluyla hareketlerin düzenlenip ayarlanmasını beyincik sağlar. İleriyi görür, kolun bir an sonra nerede olacağını önceden kestirir, gerekli düzeltmeleri yaparak hareketi organize eder. Üst gövdedeki büyük kasları, değişik gerilim derecelerinde tutarak hareket süresince vücudun dengede kalmasını sağlar. İnsanın ayakta durmasının güç ve yorucu bir iş olması da, beyincikten gelen komutlarla değişik vücut kaslarının değişik gerilim dereceleri tutturarak vücudu dengede tutmaya çalışmalarındandır.
İnsan vücudunu örnek alarak verdiğimiz bu temel ilkeleri, makinelerin işleyişine de uygulayabiliriz. Gerekli düzeltmelerin verilip sistemin normale dönüşe geçmesi sağlandıktan sonra, bulunulan durumla gelinmek istenen durum arasındaki farkın kapanmasıyla birlikte, düzelticiler otomatik olarak devre dışı bırakılabilirler. Düzeltmenin ilk momentiyle normale kendiliğinden dönülür. 1868 yılında, Fransız Mühendis Leon Farcot, bu ilkeden yola çıkarak, gemilerin buharla işleyen dümenleri için bir otomatik kontrol aygıtı geliştirmişti. Dümenin istenen pozisyona giderek yaklaşmasına bağlı olarak, otomatik kontrol aygıtı buhar supabını kapatıyor, dümen arzulanan yere tam geldiğinde de supap tam olarak kapanmış oluyordu. Aynı şekilde, dümenin arzulanan pozisyondan uzaklaşmaya başlamasıyla birlikte supap da açılıyor, buhar çıkıyor, tekrar "geriye dönüş" başlıyordu. Farcot, aygıtına "servomekanizma" adını vermişti. 1946 yılında vaftiz-babalığını Amerikalı Mühendis D.S. Harder'ın yaptığı "otomasyon" çağının da başlangıcıydı bu...
"Servomekanizma" deyimi, sözlük anlamıyla, "kendi işini kendisi gören makine"dir. Farcot'nun mütevazi şekilde başlattığı bu dönemin rayına oturması için, "elektronik" olgusunun ortaya çıkması gerekmiştir. Servomekanizmalara elektroniğin uygulanması, makinelere, canlı organizmalardan çok daha duyarlı, çok daha hızlı tepkime yetenekleri kazandırmıştır. Dahası, radyoların, telsizlerin de işin içine girmeleriyle birlikte, hareket sığaları da alabildiğine genişlemiştir. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların geliştirdikleri "vızıltı bombası", ilkel bir "servomekanizma" olarak, yalnızca güdümlü füzelerin değil, yerden ve uzaktan komutalı tüm araçların da öncüsü durumundadır. Metrolardan uzay gemilerine kadar her türlü araçta kullanılabilmektedir bu sistem...
Askeri harcamaların genellikle ülke bütçelerinde aslan payını kaptıklarını biliyoruz. Bu yüzden de, servomekanizmaların özellikle savaş teknolojisinde kendini göstermesini doğal karşılamak gerekir. Top ve füzelerin nişan alma ve ateşleme tertibatlarına yerleştirilen bu servomekanizmalar, yüzlerce kilometre uzaklıkta büyük hızla seyreden hedefleri tespit etmekte, hareket hızı, rüzgâr yönü, ısı ve benzen durumları hemen hesaplayıp şaşmaz bir isabetle ve insan yardımı olmaksızın hedefi bulabilmektedirler.
OTOMASYON KORKUSU
Otomasyon...
İnsanların yerini giderek makinelerin alacağı korkusunu yüreklere salan bir sözcüktür bu... Ama, çoklarına ve özellikle bilim adamlarına göre de, insanlığın kaçınılmaz yazgısıdır.
Farcot'nun servomekanizmasıyla başlatılan "otomasyon çağı"nın en hararetli savunucularından birinin Matematikçi Norbert Wiener olduğunu biliyoruz. 1940'lı yıllarda Wiener ve arkadaşları, Massachussetts Teknoloji Enstitüsü'nde başlatmışlardı,"geri-iletim" sorununun temelinde yatan matematiksel ilişkileri bulup çıkarma çalışmalarını... Eski Yunanca'da "dümenci" anlamına gelen "sibernetik" adını koymuştu, çalıştığı alana... Yine Eski Yunanca'da, Watt'ın makinesine koyduğu "düzenleyici" adı da aynı kökeni taşıyordu., Düzenleyicilerden servomekanizmalara, oradan da sibernetiğe uzanan gelişme sürecinin bir mantıksal bütünlüğü, birbirlerini tamamlar bir nitelikleri vardı kısaca...
İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen dönemde otomasyonun Amerika ve Sovyetler Birliği'nde baş döndürücü gelişmeler gösterdiğini biliyoruz. Petrol rafinerilerinin yanı sıra, telsiz cihazlarıyla alüminyum pistonlar yapan fabrikalar bütünüyle otomatik çalışmakta, bir taraftan aldıkları hammaddeleri öteki uçtan yapılı mal olarak çıkarmaktadırlar artık... İnsan eli işin içine hiçbir aşamada karışmamakta, her şeyi "kendi işini kendi gören makineler" yapmaktadır. Tarıma bile girmiştir otomasyon... Amerika'nın Wisconsin eyaletindeki bir deneme çiftliğinde, mühendisler, belli saatlerde hayvanlara gereksinme duydukları miktarda yiyecek veren bir "besleyici" geliştirmişlerdir.
Çoklarına göre, otomasyon, yeni sanayi devriminin de başlangıcı, habercisidir. Tıpkı ilk sanayi devrimi gibi, yalnızca işçilere değil, ekonomiye de sancılı, acı-dolu günler yaşatabilir. Olayın değişik boyutları konusunda bir fikir verebilmek için, ülkenin önde gelen sendika yöneticilerinden birini tam-otomatiğe geçmiş araba fabrikasında gezdiren bir sanayici ile ilgili bir öykü aktaralım. "Korkarım, makinelerimizden sendika aidatı toplayamayacaksın" der sanayici... Sendikacının cevabı hazırdır: "Üzgünüm, ama sen de onlara araba satamayacaksın."
Aslında, otomasyonla ilgili tehlikeler fazla abartılıyormuş gibi geliyor bana... Buhar motoru ya da elektrik insanı nasıl devre dışı bırakmamışsa, aynı şekilde, otomasyon da bırakmayacak. .. Ama, öte yandan üretimin vurgu noktasının değişeceği de muhakkak... İlk sanayi devrimi, buhar ve elektriği insanın emrine koşarak, onu yalnızca kaslarıyla çalışan bir sütçü beygiri olmaktan çıkarmıştı. İkinci sanayi devrimi, onu, Şarlo'nun "Asrî Zamanlarındaki "otomat" olmaktan kurtaracak...
Geri-iletim ve servomekanizmaların, mühendisler arasında olduğu kadar, biyologlar arasında da ilgi uyandırması kaçınılmazdı. Nitekim öyle oldu. Sinir sisteminin işleyişinin incelenmesinde, özdüzenleyici makinelerden basitleştirilmiş birer "model" olarak yararlanıldığı biliniyor.

Bundan bir kuşak öncenin insanlarını, Karl Capek'in R.U.R. (Rossem'in Evrensel Robotları) adlı tiyatro oyunu çok heyecanlandırmış, tedirgin etmişti. "Robot" sözcüğünü Çekçe "çalışma" sözcüğünden türetmişti Capek... Ama, insanlar, aradan geçen süre içinde kendilerini alıştırdılar robotlara... Bazen de "otomata" olarak anılan bu mekanik aygıtlara, insanların yapacakları işleri yapan makineler olmaktan öteye, canlı organizmaları incelemede sayısız yararlan dokunan araçlar olarak da bakıyorlar artık... Örneğin, Bell Telefon Laboratuvarları uzmanlarından L.D. Harmon, tıpkı bir nöron gibi, gerekli uyarıyı aldığında elektrik nabız atışlarını ateşleyen bir transistorlu devre geliştirmişti. Bu tür devrelerin, göz ve kulak işlevlerinin benzetimi yaparak yakından incelenmelerine olanak tanıyan aygıtlarda kullanılabilecekleri biliniyor artık... İngiliz biyolog Ross Ashby de, basit refleks tepkiler sergileyen bir devreler sistemi kurmuş durumda... Kendini dengeli ve istikrarlı bir durumda tutabildiği için, icadına "homoeostat" adını veriyor Ashby...
Bilim adamlarının çalışmaları burada bitmiyor elbette...
İngiliz nörologu William Grey Walter'ın geliştirdiği aygıt bu bakımdan özellikle ilginç... Sistem, yalnızca çevresini araştırmakla kalmıyor, ona tepki bile gösterebiliyor. "Testudo" (Latince'de kaplumbağa anlamına geliyor) adını verdiği, kaplumbağa biçimindeki bu aygıta, göz yerine kullanacağı bir fotoelektrik hücre yerleştirilmiş. Temasa duyarlı bir sisteminin yanı sıra, biri ileri-geri hareketi, öteki de geriye dönüşü düzenleyen iki motoru var. Karanlıkta geniş daireler çizerek dolaşıyor, yabancı bir cisimle temasa geldiğinde durup biraz geri çekiliyor, hafifçe dönerek yoluna devam ediyor. Önüne çıkan cismin çevresinden dolaşıp geçene kadar sürdürüyor bu manevralarını... Gövdesine yerleştirilmiş fotoelektrik hücre ileride bir ışık görünce dönme motorları kendiliğinden durup "testudo" düz çizgi üstünde hedefine, ışığa doğru yöneliyor. Ama, ateşin içinde düşen güvelerden farklı olarak, testudo'nun fototropizması kontrol altında...Işık çok fazlalaşınca durup geriliyor. İlginç bir özelliği daha var! Bataryaları deşarj olunca ışığa yaklaşıp kendini yeniden şarj ediyor, yeterince şarj olduktan sonra da devrelerini yakmamak için uzaklaşıyor.
Robotlardan söz edildiğinde insanların aklına gelen bir başka konu da, bunların, canlı sistemlerinin birer benzetimi oldukları... Çok da yanlış değil bu görüş... Alet yapıp kullanan tek yaratık olarak bildiğimiz insanın, bunu yaparken, gözlediği tabiattan örnek aldığı açık... Bıçak ya da kılıcın yırtıcı hayvanların uzun sivri dişleri, manivelanın insan kolu, tekerleğin de bayır-aşağı yuvarlanan bir ağaç gövdesinin benzetimi olduğunu söylemek, bu noktayı vurgulamak için yeterli örnek...
İnsanların belli araçları geliştirirken doğadan örnek almaları gibi, makineleri yaparken kendi vücutlarını "model" olarak kullanmaları da bu bakımdan doğal...
Canlı doku ve organların incelenerek benzeri mekanizmaların insan-yapısı makinelere de takılması çalışmaları henüz emekleme çağında... Amerikalı Mühendis Jack Steele'in ilk kez 1960 yılında kullandığı "biyonik" kavramında özetleniyor bu çalışmalar... "Biyoloji" ve "elektronik" sözcüklerinin bir melezi bu disiplin...
"Biyonik"ten yararlanılarak yapılabilecek işler şimdilik sınırsız görünüyor. Örneğin, kendisiyle eş büyüklükte bir teknenin deniz suyunda meydana getireceği kıpırdanmalar esas alındığında, yunusların normal hızlarında yüzebilmeleri, 2.6 beygirlik bir güç gerektirir. Ne var ki, yunuslar, yüzerken suyu tekne kadar kıpırdatmamakta, bu yüzden de suyun direncini aşmak için fazladan bir çaba gerekmemektedir. Bilim adamlarının belirttiklerine göre, bunun nedenleri, yunusun derisinde yatmaktadır. Yunus derisinin bir benzetimi geliştirilip de deniz araçlarının gövdelerine konulabilirse, daha az enerjiyle çok daha hızlı yol alan tekneler yapılabilecektir.
Amerikalı Biyofizikçi Jerome Lettvin'in, optik sinire küçük platin elektrotlar yerleştirerek kurbağaların retinalarında yaptığı gözlemlerin sonuçları da ilginç... Lettvin, gözlemleri sonucunda, retina yoluyla kurbağanın beynine belli bazı siyah noktalarla ışık gönderip, bunların yorumunu beyne bırakmadığı sonucuna varmış bulunuyor. Tam aksine, kurbağanın retinasında, her biri ayrı işlev üstlenmiş beş ayrı hücre tipinin varlığını saptamış bulunuyor. Örneğin, hücrelerden biri, köşeli biçimlere tepki gösterecek biçimde programlanmış... Kurbağayla gökyüzü arasına giren bir ağaç gövdesinin ışığı keserek "köşe" izlenimi vermesi bunun bir örneği... O köşeli cisimden kaçması için bir uyarı bu... Bir başka hücrenin işlevi, yuvarlak karaltılara tepki göstermek... Kurbağanın beslenmesinde baş köşeyi tutan küçük böcekleri kapsıyor, bu yuvarlak karaltılar... Hızlı hareket eden cisimlere karşı kurbağayı uyaran hücreler de var retinada... Kurbağa için hayatî tehlike gösterebilecek etoburlara karşı uyanık olunması için gerekli uyarıları gönderiyor, bu özel uzmanlaşmış hücreler... Dördüncü hücre ışıktaki azalma ve artmalara, beşincisi de kurbağanın yaşadığı suların mavisine duyarlı...
Eskiden bilim adamları retina tarafından algılanan mesajın "hammadde" olarak beyne gittiğini, orada işlenip yorumlandığını sanırlardı. Bugünse, bu algıların en azından "yarı-mamûl madde" olarak retinadan kurbağanın beynine gittiğini biliyoruz. Kurbağa retinasının bu işlevlerini insan için yerine getirecek algılayıcılar geliştirilebilse, insan-yapısı makinelerin bugün bulundukları duyarlılık ve etkinlik düzeyinin çok üstüne çıkabileceklerini söylemeye herhalde gerek yok...
Basit emniyet subaplarından başlayıp servomekanizmalara, oradan da "otomata"lara uzanan bir süreç içinde, insanoğlu, insan müdahalesi olmaksızın kendi işini kendi gören makinelerin arayışı içinde... Kesintisiz bir çabaya girmiş, bunu gerçekleştirmek için... Önemli ölçüde de yol almış...
Bugünkü arayış çabalarının odak noktası, canlı bir mekanizmayı, yaşayan bir yaratığı "taklit edecek" bir aygıtın geliştirilmesi... Çok kısa zamanda bu alanda basbayağı ilerlendi. Daha da ilerlenileceğe benziyor.Ama, bunun sonu nereye varacak? Bunu da sormaktan geri kalmıyor insanlar...
Sözünü etmeyi sona bıraktık, ama insanlar, canlı organizmaların mekanik benzetimlerini yapacaklarsa, bunun en ilginç olabileceği alan, kuşkusuz, insan beyni... Yani insanın düşünme süreçlerinin bir benzetimini yapan, insan gibi düşünen bir makine... Makineler insan gibi düşünebilir" mi? Dilerseniz, bu soruya yanıt aramayı bir başka yazımıza bırakalım.
Kaynak:Bilim Dergisi1983 sayısı
  Alıntı Yaparak CevaplaAlıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 12:29
(Türkiye için artık GMT +3 seçilmelidir.)

 
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Tatil


bynogame