|
||||
|
|
|||||||
|
|||||||
Üniversite Bilgileri Kategorisinde ve Siyasal Bilgiler / Hukuk Forumunda Bulunan Yahudİ Soykirimi Konusunu Görüntülemektesiniz => YAHUDİ SOYKIRIMI Türklerin kıyıma uğrayan azınlıklarla ilk teması Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu sırasında oldu. 14. Yüzyılın başlarında Osman Bey Bizans topraklarını ...
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
--- FRM-TR AŞIĞI ---
![]() ![]() Giriş Tarihi: 15-09-2006
Yer: KLAVYEmin OLDUĞU HERYER
Mesajlar: 2,689
Rep Puanı: 5619981
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
YAHUDİ SOYKIRIMI Türklerin kıyıma uğrayan azınlıklarla ilk teması Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu sırasında oldu. 14. Yüzyılın başlarında Osman Bey Bizans topraklarını zaptetmeye giriştiğinde Bizans’ın elinden kurtulmuş olan museviler Osmanlı zaferinin en önemli yardımcısı oldular. Ümitleri Ataları’nın Abbasi ve Emevi dönemlerinde yaşadıkları hoşgörü ortamını bir başka müslüman devletin şemsiyesinde yaşamaktı. Sonraki asırlarda Osmanlılar batı Avrupa’dan İberya yarımadasındaki ve İtalya’daki engizisyondan kaçan binlerce musevi mülteciyi kabul ettiler.17. yüzyılın sonu, 18. Yüzyılın başında Sırbistan ve Bulgaristan’daki Habsburg istilasından kaçan binlerce Müslüman ve Musevi Osmanlılar’a sığındılar. 18. Yüzyılda Rusların Rumen prenslikleri, Kırım, Orta Asya ve Karadeniz’in kuzeyinde yaptıkları kanlı ve yıkıcı işgallerden canını kurtarabilen müslümanlar da Osmanlı topraklarına kaçtılar. 19. Yüzyılda ise güneydoğu Avrupa’da Osmanlı’ya isyan edip bağımsızlığını kazanan hristiyanların katliamlarından kaçan müslüman ve musevi mülteciler kurtuluşu yine Osmanlı himayesinde buldular. 1848’deki liberal devrimler sonrası ortaya çıkan baskılardan kaçan Hristiyanlar da aynı şekilde mülteci olarak kabul gördüler. Fransa’nın Kuzey Afrika’yı işgalinden, Avusturya’nın Bosna’yı işgalinden, Balkan Savaşlarından, Yunan Devriminden, Bolşevik Devrimi ve iç savaşından dolayı yokolma tehdidi altında bulunan müslüman ve museviler sürekli olarak, toprakları gitgide küçülen Osmanlı’ya sığınıyorlardı.Türkler Kurtuluş Savaşı yaptıkları sırada bile 1918-1923 yılları arasında İstanbul’a Rusya’nın güneyinden binlerce musevi, müslüman ve Rus iç savaş mağduru geliyordu. Tüm bu asırlar boyunca Türkiye hiç bir zaman 1933 yılından İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar süren dönemdeki gibi zorlu bir durumla karşılaşmadı ve bu dönemde eşi görülmemiş bir asalet sergiledi. 1930’larda Türkiye’ye gelen profesyoneller Türkiye Cumhuriyeti 1930’lu yıllarda Nazi kıyımından kaçan yüzlerce mülteciye kapılarını açmıştı. Bu mülteciler Almanya’nın önde gelen profesörleri, hocaları, doktorları, hukukçuları, sanatçıları, laboratuvar görevlileri ve diğer musevilerdi.Bu kişiler Naziler tarafından işlerinden atılmalarından sonra Türkiye’ye davet ediliyor ve altı ay içinde önemli görevlere getiriliyorlardı. Davetin düzenlenmesi işini "Alman Bilimadamları İçin Acil Yardım Derneği" yürütüyordu. Hocaların çoğu İstanbul Üniversitesi’nin önemli görevlerine, Ankara Üniversitesi’nin yeni kurulan bölümlerine atanıyor, bir kısmı da sonradan bir çok Türk bilimadamı yetiştirecek olan araştırma kuruluşların temelini atıyorlardı. 1933 yılında Türk Hükümeti’nin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip ile Sağlık Bakanı Refik Saydam Alman bilim adamlarının ilk temaslarından sonra Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün de bu projeye şahsi desteğini aldılar. 1933 yılından itibaren Türkiye’ye gelen profesörler, sadece musevi oldukları için Naziler tarafından görevinden alınan, alanlarının en ünlü ve önemli hocalarıydı. Çalışma ekonomisti Alfred Isaac, ekonomist ve sosyolog Alexander Rüstow, Roma dilbilimcisi Leo Spitzer, Roma Hukuku profesörü Andreas Schwartz, Ceza Hukuku profesörü Richard Hönig, kütüphaneci Walter Gottschalk, uluslararası ticaret hukukçusu Ernst Hirch, sosyoloji ve ekonomi profesörü Gerard Kessler, şehir planlamacısı Ernst Reuter, ekonomist Fritz Neumark bu parlak isimler arasındaydı ve Türk üniversitelerinde yeni kürsüler, kütüphaneler, öğretim sistemleri kurdular, şehir planları yaptılar. Albert Einstein da İstanbul Üniversitesi’ne davet edilmişti. Son anda Princeton Üniversitesi’nden gelen teklif üzerine Amerika’ya gitti. Türkiye’nin kültür ve sanat hayatına büyük katkısı bulunanlar arasında ise yine o dönemde Türkiye’ye gelen şehircilik mimarı Gustav Oelsner, heykel profesörü Rudolf Belling, TBMM’nin mimarlığını yapmış olan Clemens Holzmeister, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni kuran Bruno Taut, Fransa’dan gelen ressam Léopold Lévy, Ankara Devlet Konservatuarının kuruluşuna yardımcı olan besteci Carl Hindemith, tiyatro yapımcısı Carl Ebert, orkestra şefi Ernest Praetorius bulunuyordu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in batı klasiklerini Türkçeye kazandırma projesinde birlikte çalıştığı kişi ise yine bir Alman musevisi klasik filolog Georg Röhde idi.Önemli bilim adamlarını da özellikle tıp, botanik, jeoloji, kimya, biyokimya gibi alanlarda öğretim hizmeti verdiler. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 12 enstitünün 9’unu, 17 klinikten 6’sını Alman hocalar yönetiyordu. Asurolog Benno Lansberger ile Hititolog Hans Güterbock birlikte Anadolu’da çeşitli tarihi kazılar yaptılar ve bir kuşağın Türk arkeologlarını yetiştirdiler. Mülteci Alman hocalar ile İstanbul’da yaşayan Alman cemaati birbirine uzak duruyordu. Hocaların çoğu teklif edildiğinde Türk vatandaşlığını kabul ettiler. Nazileri destekleyen resmi Alman kuruluşları olan konsolosluk, Teutonia klübü, Alman Lisesi, Alman basınının resmi temsilcileri ile temasları pek yoktu. İki grup Almanın biraraya geldiği yerler ise Alman Arkeoloji Enstitüsü, Alman Hastanesi ve Alman Protestan Kilisesi idi. Rum ve Ermenilerin musevi karşıtı olarak o dönemde Nazileri desteklemeleri, Alman Hükümeti’nin sürekli olarak bu kişilerin cezalandırılmak üzere geri gönderilmesini istemesi, dil problemi, bazı hocalarda Türklere karşı varolan önyargılar, Türk hocaların kendilerinden 5-6 kat fazla maaş alan bu hocalara pek sıcak bakmamaları gibi sorunlara rağmen, sözkonusu akademisyenler, Türk akademik ve entellektüel hayatına önemli katkılarda bulundular. Türkiye’deki Nazi propogandası 1930’larda Nazi etkisi sonucunda Türkiye’de ortaya çıkmış olan en önemli anti-semitik yayın İzmir’de C.R. Atlıhan tarafından yayınlanan "Anadolu" gazetesiydi. Bu yayın 5 Eylül 1930’da Fethi Okyar tarafından yönetilen bir grup asker tarafından basılarak kapatıldı. Atlıhan ırkçı musevi avcısı Julius Streicher’in davetlisi olarak 1934 yılında Almanya’ya gider. Dönüşünde yeni bir musevi aleyhtarı gazete olan "Milli İnkilap"I Doğu Trakya’da çıkarır. Buradaki musevi düşmanı rum nüfusunun da etkisiyle museviler hakkındaki yalan dedikodular etkisini gösterir, yerel musevilere saldırılar başlar. Anadolu’da İran Şahı'’ın ziyareti sebebiyle kendisine eşlik eden zamanın başbakanı İsmet İnönü bu olaylar üzerine hemen Ankara’ya döner ve bu gazetenin kapatılmasını emreder. 5 Temmuz 1934’te İnönü Meclis’te musevi düşmanlığının ne Türk kafasından çıktığını ne de Türk düşünce yapısının bir parçası olduğunu, yabancı ülkelerden gelen bir akım olarak Türkiye’ye nüfuz etmek isteyen bu düşüncenin hep reddedildiğini belirten güçlü bir konuşma yaptı. Hemen sonra Anadolu Ajansı’da bir bülten yayınlatan İnönü, Batı Trakya’daki musevi karşıtı hareketlerden kaçıp İstanbul’a gelen musevilerin haklarını adalet karşısında aramalarını, olaylarla ilgili soruşturma açacağını, ülkenin her yerinde güvenlikte olacaklarını bildirdi. Nazi destekli propogandaya karşı görüşlerini savunmak için Türk musevileri siyasete aktif olarak katılmaya karar verdiler ve Dr. Abravaya Marmaralı 1934 yılında liberal bağımsız milletvekili olarak Meclis’e girdi.Diğer museviler de yerel belediyeler çerçevesinde siyasette aktif rol aldılar. Günlük hayatta musevi-İspanyolcası yerine Türkçe’yi yoğun olarak kullanırlar, edebiyet adamları yetiştirdiler, soyadı kanununu büyük bir hevesle uyguladılar. 1937’den itibaren Türkiye’deki Alman propoganda aktiviteleri hızla arttı. İstanbul’da Cağaloğlu’nda Alman Enformasyon Ofisi açıldı. Almanca yayın yapan günlük gazete "Türkische Post" ve Yunus Nadi tarafından yayınlanan Cumhuriyet, Nazi propogandası yapmaya başladı. Yunus Nadi’nin Almanya’da özel iş imtiyazlarına sahip olduğu belirtiliyordu ve propoganda çabaları sonunda kendisine bir çok Türk arasında "Yunus Nazi" takma adı takılmıştı. Nazi propogandası özellikle Pan-Türkizm alanında başarılı olmuş, Bolşevik Devrimi sırasında yerinden yurdundan olan Türk sürgünler üzerinde etkili olmuştu. Pan Türkist ve ırkçı Nihal Atsız Türkiye’nin Almanya ile işbirliği yapmasını ve musevilerden, komüneistlerden ve masonlardan kurtulmasını savunuyordu. Nazi’lerin milliyetçilik propogandası hem Türklere hem de Sovyet toprakları üzerindeki Ermenilere dönük yürütülüyordu. Amaç hem Türkiye’de hem de Sovyetler Birliği’nde istikrarsızlık yaratmak, Pantürk imparatorluğu ile Bakü petrollerini Alman kontrolüne sokmak ve muhtemel bir Nazi işgali halinde gösterilecek direnci azaltmaktı. Türk hükümeti bu faaliyetleri çok yakından takip ediyordu. Atatürk’ün "Yurtta Barış, Cihanda Barış" ilkesine paralel olarak bu hevesler hiç bir zaman desteklenmedi ve Pan-Türkizm ideolojisinin bazı liderleri savaşın sonuna doğru hapse atıldılar. Nazi propogandasının yol açtığı musevi aleyhtarı yayınlara Tan gazetesinin editörü Zekeriye Sertel ve Ahmet Emin Yalman tarafından şiddetle karşı çıkıldı.Yalman’ın bir seri makalesi 1939 yılında Türkiye’nin İngiliz ve Fransızlar ile ittifak anlaşması yapmasını çok eleştiren Alman Enformasyon Ofisi’nin kapatılmasına yol açtı. Almanlar, Bayer ve Daimler Benz’I de içine aldıkları bir boykot kampanyasını Tan gazetesine karşı yürüttüler. Cumhuriyet dahi basın özgürlüğü adına bu boykota karşı çıktı, ama bu boykot savaş sırasında da devam etti. Alman ve İngiliz ajanlarının Türkiye’deki faaliyetlerine karşılık Türk hükümeti ülkede yaşayan tüm yabancılar üzerinde ciddi kontrol uygulamaya başladı. Türkiye’ye Nazizmden kaçan mülteciler geldikçe Nazi propogandasının tonu yükseldi. Ama bu propoganda hiç bir resmi destek bulamadı. 1938 yılında Başbakan Celal Bayar :"Bizde musevi sorunu ya da herhangi bir azınlık sorunu sözkonusu değildir. Biz dış etkilerle suni bir musevi problemi yaratılmasına izin vermeyiz" şeklinde konuşmuştu ve TBMM’de musevi göçünün kısıtlanmasını öngören yasa tasarısı reddedilmişti. İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Naziler karşısındaki tavrı İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin savaşa girmemesi, diğer tarafsız ülkelerin durumuna benzemiyordu. Türkiye İngiltere ve Fransa’nın yanındaydı, ancak savaşa girmesi halinde ülkesi Alman işgaline uğrarsa bu ülkeler Türkiye’ye yardım edecekleri garantisini veremedikleri için savaşa katılmamıştı. Bu durum Türk diplomatlarının Nazi işgali altındaki Avrupa’dan binlerce museviyi kurtarmalarını ve Türkiye’nin musevi mülteciler için Doğu Avrupa ve Filistin arasında bir köprü oluşturmasına imkan sağlamıştı. Bu gerçekler, Türklerin 1942 yılında azınlıklara karşı uyguladıkları Varlık Vergisi’nin anti-semitizm ve onları Türkiye’den uzaklaştırma düşüncesine dayandığı iddiasını çürütüyor. Museviler İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Avrupa’da ancak yerel halkın yardımıyla kendilerini saklayabiliyorlardı. İtalyanlar, Nazilerle birlikte işgal ettikleri bölgelerde musevilerin kaçmasına yardım ediyorlardı. Ama anti-semitist duyguların yüksek olduğu Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’nın bir çok kesiminde museviler yerel halkın yardımıyla Nazilere teslim ediliyordu. Bu ülkelerde musevi karşıtı hareketler daha 19. Yüzyılda ulusal bağımsızlıklarını kazandıkları dönemde başlamıştı. Türkiye’ye yapılan baskılar Türkiye ise Türk musevilerinin sınırdışı edilmeleri ve Almanya’daki ölüm kamplarına gönderilmeleri için büyük bir Nazi baskısı altındaydı. Bu sürekli baskılara karşı direniyordu.İngilizler de Türkiye’ye Filistin’e fazla sayıda musevi mülteci gitmesini engellemek için büyük baskılar yapıyordu. Transit geçiş hakkı verilmemesi, Türk gemilerinin mülteci taşımaması ve hatta mülteci geçişine Boğazların kapanması gibi İngiliz talepleri Türk Hükümeti tarafından sürekli reddediliyordu.Ancak bu sürekli baskıya karşı Almanları bazı konularda tatmin etmek ve Macaristan, Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Yunanistan’dan sonra işgal sırasının kendisine gelmemesi için bazı tedbirler alıyordu. Bunlar Türk musevilerinin askeri okullara girişinin sınırlandırılması, ve ordudaki musevileri sadece çalışma birliklerinde tutmak gibi uygulamalardı. Bu ve musevi kurtarma örgütlerinin faaliyetlerini yasaklıyormuş gibi yapmak, ama el altından aktif biçimde bunlara yardım etmek, hep Türkiye’nin Nazi tehditine karşı aldığı göstermelik tedbirlerdi. İngiltere ve diğer musevi karşıtlarının tavrı Türkiye’nin tavrını, İkinci Dünya Savaşı’na girmeyen diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda karşımıza çarpıcı bir farklılık ortaya çıkıyor. Örneğin İsviçre, musevi kurtarma örgütlerinin faaliyetine izin verse de Türkiye’nin hiç bir zaman yapmadığı bir şeyi yapıyordu: Almanya’dan kaçan ve pasaportlarına Naziler tarafından "musevi" damgası konmuş olan mültecileri sınırlarından içeri almayı reddediyordu. Romanya ise, tarihi anti-semitizmine paralel olarak Son Çözüm’ü tamamen kabul etmişti, İngilizlerin baskısına da uyarak musevilerin Filistin’e gitmelerini engellemek için bir yasaklama uyguladı ve Adolph Eichmann’ın ajanlarıyla kendi geniş musevi nüfusunu toplama kamplarına göndermek üzere işbirliği yaptı, ta ki müttefiklerin zaferi barizleşip bu politikaları değiştirmek zorunda kalıncaya dek. Türkiye ise hem Trakya sınırına dayanmış olan Nazi işgali tehtidi, hem de İngilizlerin baskısı altındaydı. İngilizler Türkiye’nin musevi mültecilere yardımı yasaklamasını ve Almanya izin verse dahi hiçbirini kabul etmemesini istiyordu. Çünkü onların Filistin’e gideceğinden korkuyordu. 1944 yılında Gestapo bizzat İstanbul’daki Musevi Ajansı’na Macaristan, Çekoslovakya, Romanya ve Polonya’da bulunan ve anlaşamazlarsa Auschwitz kampına gönderilecek olan 1 milyon museviyi vererek karşılığında kamyon, gıda maddesi ve döviz istemişti. Bu teklif İngilizler tarafından reddedildi, İngiliz Savaş Komitesi’nin mülteci raporunda yazdığına göre şu sebepten: "Musevilerin Türkiye üzerinden geniş sayılarla tahliyesi bizim Filistin’e idare edemeyeceğimiz sayıda musevi mülteci kabul etmemize yol açacaktır." 1943 yılında İngiliz Savaş Kabinesi Komitesi Başbakan Clement Atlee başkanlığında yapılan bir toplantıda İngilizler mültecilerin Türkiye’de kalması, Filistin’e gitmemesi şartıyla ABD ve Güney Amerika’nın mültecilerin toplanması konusunda yardım etmesini istediler. Böylece bu museviler Filistin’e gitmeyeceklerdi, Türkiye ise daha fazla mülteciyi barındıramayacağını söylerse insaniyet duygusunun eksikliğiyle suçlanacaktı. İngiltere için barındıracak yer yoksa musevileri kurtarmak lüzumsuzdu. İngiliz donanması Akdeniz’demülteci geçişine blokaj uygularken, Avrupa’da Nazi’lerin mülteci göç yasağının uygulanabilmesi için tüm güçlerini kullandılar. İngilizlerin bu tavrı musevi mültecilerle dolu gemilerin batmasına yol açan olaylara dahi sebep oldu. 12 Aralık 1940’ta Salvador gemisi Marmara denizi’nde battı. Bununla ilgili İngiliz Dışişleri Bakanlığı mülteciler bölümünde direktörlük yapan T.M. Snow bu konuda şu yorumu yapmıştı:"Bu trafiğin durdurulması için bundan daha talihli bir felaket olamazdı". En kötüsü 200 tonluk gemi Struma Karadeniz’de battığında Romanya’dan gelen 769 musevi mülteci hayatını kaybetmişti. Gemi İngiltere’nin baskısı ve geminin kendi blokajndan geçmesini reddetmesi yüzünden 10 hafta beklemek zorunda kalmıştı.Struma felaketinden sonra dahi kurtulan iki kazazede mülteci Filistin’e gitmek istediklerinde İngiliz yetkililer tarafından engellendiler. Bir süre sonra Londra’da Chaim Weizmann tarafından felaketten İngiliz hükümetini suçlayan büyük bir protesto gösterisi düzenlendi. Ardından parlamentodaki tartışmalarda İngiliz Hükümeti yetkilileri, ülkedeki anti-semitist eğilimleri arttırmamak için musevi mültecileri kabul etmedikleri gibi şaşırtıcı bahaneler ileri sürdüler. İngiltere’nin Filistin Yüksek Komiseri Sir Harold MacMichael Bulgaristan’dan musevi mülteci gönderilmesi isteğinin reddedilmesini tavsiye ederken şöyle diyordu:"Bulgar Hükümeti bizim musevileri kabul ettiğimizi düşünürse korkarım ki trenlerin alabileceği kadar museviyi sayısal veya diğer nitelikleri hiç düşünmeden göndermeye kalkacaklardır". İngiliz Dışişleri Bakanlığı Kuzey Amerika Masası’ndan N. Butler, bu tavrın kaynaklarından birini şöyle anlatıyor: "Eğer Filistin politikasıyla Arapların karşısına geçersek, onlar da taraf değiştirip Almanların yanına geçebilirler. Almanyar da bunu memnuniyetle karşılarlar. Halbuki biz musevilerin karşısında olursak onların başka tarafa geçme imkanı olmadığı için yine ırklarının geleceğinin bizim zaferimizde yattığını bilecekler. Museviler ve ABD’deki siyonistler bunu bilsinler". ABD soykırımın vehametini geç anlıyor Orta Doğu’daki Arap petrolüne ilgisi artan ABD de musevi mültecileri kendi ülkesine kabul etmek veya Filistin’e gitmelerine izin verme konusuna İngğlizlerden daha sıcak bakmıyordu. Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi Romanya’daki Amerikan Büyükelçisi’ne 300,000 Rumen Musevisinin diktatör Antonescu rejiminde Nazi tehlikesi altında bulunduğu için Filistin’e gönderilmesi gerektiğini söylediğinde ABD Dışişleri Bakanlığı bu plana karşı çıkmıştı. Amerika Birleşik Devletleri Soykırım’ın vahametini ancak1944 yılı başlarında anladı ve Başkan Franklin Roosevelt, musevi mültecileri Avrupa’dan kurtarmak için istanbul’da operasyon yapacak Savaş Mültecileri Kurulu’nu tesis etti.Orta Doğu’yu kendi bölgesi olarak gören İngiltere bu girişimden hoşlanmadı ama savaşta Anglo-Amerikan işbirliği gerekli olduğu için fazla sesini çıkarmadı. Yunanların İşbirlikçiliği Musevi karşıtı Yunanistan ise İkinci Dünya Savaşı sırasında musevi mültecilerin göçünü önlemek için Nazilerden ve İngilizlerden dahi iyi çalıştı. I. Dünya Savaşı ve sonrasında Makedonya’da meydana gelen şiddet olaylarını bahane ederek Selanik’teki hemen hemen tüm musevileri sürdü. Musevilerin Nazilerden kaçması için elinden gelen tüm engelleri kullandı, gemilerine yasak koydu. İngiltere de Güneydoğu Avrupa’daki tüm ülkelerin kendi vatandaşlarına mülteci gemilerinde çalışma yasağı koydurttu. Yunanistan’da 19. Yüzyıldan beri süren musevi kıyımı sonrası 1942 yılı itibarıyla kayan 70,000 musevinin üçte ikisi yokedildi. Bunun içinde Selinak’teki 56,500 musevinin hemen hepsi Nazilerin eline teslim edildi. İçlerinden sadece bir kaç Türk ve İtalyan vatandaşı kurtulabildi. Bu Nazi vahşetinin yanısıra yerel işbirliğinin veya pasif kabullenme sonucu meydana geldi. Türkiye’nin direnişi Bu baskı ve tehlikelere karşı Türkiye bazı göstermelik tedbirleri kullanarak hem musevi mültecilere yardımını sürdürdü, binlerce museviyi Türk vatandaşı diye kurtardı, hem de musevilere yardım etmek isteyen tüm kuruluşlar için önemli bir üs görevi gördü.Üstelik Türkiye, musevilerin Avrupa’dan Filistin’e kaçmaları için tek geçit yolu olarak kalmıştı. Boğazları mülteci geçişine kapatmayı da redddetmişti. Daha önce Musevi Ajansı’nın kullandığı Marsilya-Akdeniz hattı Fransa’nın işgali ve 1940’ta İtalya’nın savaşa girmesiyle kapanmıştı. Türkiye’nin artan önemi sebebiyle Musevi Ajansı genel merkezini Cenevre’den İstanbul’a kaydırdı.Kuruluşun Başkanı Haim Barlas anılarında şunları yazıyor:"Filistin’e musevi göçünün başarılı olmasındaki en önemli etken Alman etkisi ve işgal tehlikesine rağmen Türkiye’nin kuruluşumuzun isteklerine uygun biçimde musevi göçmenlerin geçişine izin vermesidir. Türk Hükümeti tarafından 12 Şubat 1941 tarihinde çıkarılan ‘Transit Kararnamesi’ bu göç hareketinin ana temelini oluşturdu". Böylece, Avrupa’dan İstanbul’a gelen musevi mülteciler eğer Filistin’e girebilmek için vizeye veya Latin Amerika pasaportlarına sahip iseler Sirkeci ve Haydarpaşa’dan Toros Ekspresi ile Suriye üzerinden Filistin’e gidiyorlardı. Vizesi olmayanlar ise Marmaris ve Bodrum’dan küçük teknelere bindirilip kaçak olarak Filistin’e gönderiliyorlardı. İngilizler buna sürekli itiraz ediyor, eğer bu tekneler batar veya yolcuları açlıktan ölürse Türkiye’nin uluslararası eleştirilerin hedefi olacağını belirtiyordu. Romanya’daki Türk Büyükelçisi Hamdullah Suphi Tanrıöver ise bu ülkenin 600,000 museviyi Nazi ölüm kamplarına gönderme planlarının bozulmasında önemli rol oynadı. Türk Kızılayı ve İstanbul’daki Musevi Ajansı Doğu Avrupa’daki musevilere düzenli olarak giysi ve tıbbi malzeme gönderiyordu. Bazen Bulgaristan bu malzemenin kendi ülkesindeki musevilere dağıtılmasını reddediyordu. 1940 yazından başlayarak Türk hükümeti Doğu Avrupa’ya kamyonlar, trenler ve buharlı gemi Sakarya’yı göndererek Karadeniz üzerinden sürekli olarak İstanbul’a musevi mülteci taşıyordu. Savaşın sonuna kadar Avrupa’dan Filistin’e 100,000 cıvarında musevi mülteci Türkiye üzerinden ulaştı. Bunların 75,000 kadarı Türklerin yardımıyla kaçak olarak geçmişti. Kaçakların çoğu Mossad tarafından yapılan organizasyonlarla gitmişti. İstanbul aynı zamanda Nazilerin "Son Çözüm"ünün yani musevilerin yokedilmeleri kararının ardından dahi Cenevre ve Ankara’daki Kızılhaç temsilcilerinin müzakere ettiği Değişim Planı çerçevesinde İngiliz kolonilerinde savaşın başlamasından sonra kalan Alman vatandaşları ile, Nazi kontrolündeki ülkelerdeki musevilerin takasına da sahne oldu. İşte soykırımın başlamasından sonra İstanbul’a gelen bu museviler buradan Amerika’ya ve tüm dünyaya Nazilerin uyguladıkları vahşeti anlatma fırsatı buldular. Bu talihli kişilerin yanısıra ne pasaportu ne vizesi olan musevi mülteciler vardı. Türk Hükümeti bunları da Transit Kararnamesi kurallarına uymamasına rağmen kabul ediyor, bu kişilere İstanbul’da musevi yardım kuruluşlarının yanısıra Kızılay ve diğer Türk kuruluşları da destek sağlıyorlardı. YAHUDİ SOYKIRIMI 2 Avrupa’daki Soykırımdan musevilerin kurtarılmasında Türkiye’nin rolüİkinci Dünya Savaşı’nın başında Fransa’da yaşayan 300,000 musevinin 10 bini Türk musevisiydi. Diğer 10 bin Türk musevisi de Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşıyordu. Türk musevilerinin çoğu 1909 musevi dostu II. Abdülhamit tahttan indiğinde, diğer bir bölümü de I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi işgal eden Fransız ordusuyla birlikte Fransa’ya gelmişlerdi. Bunların büyük bir kısmı da düzenli olarak Türk konsolosluklarına kayıtlarını yaptırmadıkları için vatandaşlıklarını kaybetmişlerdi. Naziler musevilerin mal ve paralarına el koyuyor Alman işgali altındaki Fransa’da musevileri belirlemek için özel sayımlar yapılıyor musevilerin banka hesaplarına, özel kasalarına el konuyordu.Ardından musevilerin gayrimenkullerine de el konmaya başlandı. Musevi işletmeleri, dükkanları önce bir hristiyan Fransız vatandaşının kayyumluğuna veriliyor, sonra onun tarafından minimum bir fiyata satılıyor, elde edilen para "Caisse des Dépots et Consignations" adlı bankaya yatırılıyordu. Şekilde bu para ilk sahiplerinin kullanımı içindi, ama işletme sahibi museviler gerçekte bu paraların sadece yıllık yüzde 2,5 oranında tutan miktarını alabiliyorlardı. Türk diplomatlarının gayretleri O dönemde genç bir konsolos yardımcısı olan Büyükelçi Namık Kemal Yolga, kendisinin ve arkadaşlarının hemen hemen tüm mesaisinin musevi Türk vatandaşlarını Nazi kıyımından kurtarmaya ayırdıklarını belirtiyor:"Naziler işgal ettikleri Fransa’da 1941 ortalarından itibaren musevileri tutuklamaya ve ölüme göndermeye başladılar. Vatandaşımız olan musevileri bundan korumak en önemli ve acil konumuz oldu. Bu iş sadece vatandaşlarımız arasında ne dine ne başka şeye bağlı olarak hiç bir ayrım yapılmamasını öngören Anayasamıza uymak çerçevesinde kısıtlı değildir. Bir çok ülkede değişik derecelerde görülen anti-semitizm Türkiye’de tarihin hiç bir döneminde mevcut olmadı. Türk musevileri hiç bir zaman devlet tarafından ayrıma tabi tutulmadı. Başkonsolosluğumuzun görevi hem Türk vatandaşlarının hem de musevi ve diğer dinden olan Türklerin korunmasını içeriyor". Türk diplomatları tarafından verilen en önemli hizmetlerden biri, bir zamanlar Türk vatandaşı olan, sonradan evlenip Fransız vatandaşlığına geçen ve Türk vatandaşlığını sürdürmeyi ihmal etmiş olanlara Türk vatandaşlığı belgelerinin sağlanmasıydı. Çünkü museviler o dönemde hayatlarını Türk vatandaşlığının kurtaracağını anlamışlardı. Savaş sırasında bir çok konsolosluğun kapanmış olması bu konuda büyük zorluk yaratmıştı.Kalan konsolosluklara vatandaşlık müracaatları binlerle yağmaya başladı. 1942 yılında Türkiye’deki, İngiltere ve ABD’deki musevi cemaatlerinin liderleri Türk Hükümeti’nden yardım ricasında bulundular. Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı Fransa’daki konsolosluklara bu müracaatların acil bir şekilde Ankara’ya gönderilmesini istedi. Konsolosluklar müracaatları sonuçlanana kadar musevileri tehlikeden korumak için himaye sağlyor, bazen acil durumlarda Ankara’dan onay gelmeden musevilere "Vatandaşlık İlmühaberi" ve pasaport veriyorlardı. 1941-1944 yılları arasında Marsilya ve Grenoble’da konsolos Yardımcısı olarak görev yapan Büyükelçi Necdet Kent o günleri şöyle anlatıyor: "Naziler Kuzey Fransa’yı işgal ettiklerinde museviler güneye, işgal edilmemiş Vichy Fransa’sına kaçtılar, ama burası da işgal edildiğinde her şey daha kötü oldu. İlk yaptıkları şey bulabildikleri tüm musevileri yük vagonlarına doldurarak Almanya’ya yollamak oldu. Bu konuda Türk vatandaşı olanlardan şikayet gelince müdahale ettik. Eğer bu kişiler bize müracaatlarını düzenli yapan vatandaşlarımız ise hemen kendilerine vatandaşlık ilmühaberi verdik, ayrıca işyerlerinin ön cephesine orasının Türkiye’nin koruması altında olduğu beyanını koyduk. Önceleri Naziler bu tür vatandaşlarımızı rahat bıraktılar. Vatandaşlığını sonradan sürdürmemiş olanlara dahi, bu kişilerin Türk vatandaşı olduğunu, işlemlerin devam ettiğini belirten bir belge veriyorduk. Ama zamanla Gestapo şefleri değiştikçe Nazi saldırıları arttı. Gözaltına alınan ve tutuklanan musevi vatandaşlarımızı kurtarmak için günde üç dört kez Gestapo karargahına gidiyorduk. " O dönemde Paris’teki Türk Müslümanları’nın camisi bile bazı musevilere müslüman oldukları yönünde belge vererek hayat kurtarıyordu.Türk konsoloslukları bir kişiyi kurtarmak için gestapo şefine, onlara yardım eden, musevileri tutuklayan Fransız polisine, toplama kampı yönetimine yaptığı yazışmalar ve sıkı takip sonucu Türk vatandaşı musevileri tek tek kurtarıyor, bunlardan bazıları tekrar tutuklanıyor, onlar için tekrar başa dönülüp aynı işlemler yapılıyordu. Sorunlar sadece vatandaşların özgürlüğe tekrar kavuşması ile bitmiyor, mühürlenen evlerine tekrar girebilmeleri, eşyalarını satabilmeleri için gerekli izinlerin alınması da Türk diplomatlarınca sağlanıyordu. 1941 yılında Vichy hükümeti kurulunca Türk Büyükelçiliği buraya taşınmıştı ama resmi olarak Paris Büyükelçiliği adını taşıyordu. 1941-1943 arasında Türkiye Büyükelçisi Behiç Erkin, 1943-1944 arasında Ali Şevket Berber ve 1944-1956 arasında da Dışişleri Eski Bakanı Numan Menemencioğlu idi. Alman ve Fransız resmi yetkilileri ile temaslar Paris, Lyon ve daha sonra Grenoble’a taşınan Marsilya konsoloslukları tarafından yürütülüyordu. Savaş başladığında Paris Başkonsolosu Cevdet Dülger idi (1939-1942), sonra Namık Kemal Yolga 1942 Nisan-Temmuz arasında bu göreve vekalet etti, 1942-1945 arasında Fikret Şefik Özdoğancı başkonsolosluğa atanında Yolga başkonsolos yardımcısı olarak görevini sürdürdü.Marsilya ve Grenoble başkonsoloslukları ise Bed’I Arbel ve Fuat Carım tarafından yardımcıları Necdet Kent ile birlikte yürütüldü. İşte bu diplomatlar İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık yıllarında, yoğun Alman baskısı altında ve kendi hayatlarını tehlikeye atarak çalıştılar. Kurtarma çalışmaları Vichy’deki Türk Büyükelçiliğinden çok Berlin’deki büyükelçiliğin talimatı altında yürütülüyordu, çünkü Berlin’deki elçilik Alman karar mekanizmalarına daha kolay ulaşabiliyordu. Tüm museviler eşit Bu arada Türk Büyükelçiliği Vichy hükümeti’nin Dışişleri Bakanlığı’na şu anlamlı mektiubu yazıyordu:"Türkiye kendi vatandaşları arasında ırk, din veya diğer unsurlara dayalı ayırım yapmaz. Bu açıdan Fransız Hükümeti tarafından Fransa’da yaşayan vatandaşlarımıza ayırımcılık yapılmasından rahatsızlık duyuyoruz.Türk Hükümeti musevi ırkından olan vatandaşlarını ilgilendiren her konudaki haklarını saklı tutacaktır". Fransa Dışişleri Bakanlığı ise bu mektuba verdiği cevapta Fransa’da yerleşmiş olan herkesin bu ülkenin kanunlarına uymaları gerektiğini, Fransız ve diğer uluslardan olan museviler arasında hiç bir ayrım yapılmadığını belirtiyordu. ABD Büyükelçiliği de kendi vatandaşlarına, museviler arasında hiç bir ayrım yapılmadığı gerekçesiylebu argümanı kabul etmelerini tavsiye ediyordu.(derleyenin notu: ölümde eşitlik çok etkileyici bir prensip!) Türkiye ise yapılanın uluslararası anlaşmalara aykırı olduğu gerekçesiyle anti-musevi kanunlarının kendi vatandaşlarına uygulanmasına itiraz ediyordu. Marsilya Başkonsolosu Bedi’I Arbel Türk musevilerine Vichy Hükümeti’nin kimlik, ikametgah ve yiyecek karnelerine "musevi" damgası basılması şeklindeki kurala uymamalarını söylüyordu. Bunu yaptıkları takdirde başlarına daha kötü şeyler gelebilirdi. Sünnetliler Marsilya Konsolos Yardımcısı Necdet Kent Gestapo ile mücadelelerinden bir sahneyi şöyle anlatıyor:"Almanlar her gün musevileri yakalamak için yeni yöntemler buluyorlardı. Son dönemlerde sokakta bir musevinin etrafını çevirip pantalonunu indirmesini istiyorlardı, sünnetli olup olmadığını görmek için. Bu yöntem sonucunda bir çok müslüman da musevi sanılıp tutuklanmıştı. Böyle bir şey olduğu an Gestapo karargahına gidip müslümanların da sünet olduğunu, hata yaptıklarını anlatıyordum. Gözlerinden anlamadıklarını hissettiğim zaman onlara beni şahsen bir doktorun muayene edebileceğini söyledim. Bu şekilde bir çok masum insanı kurtarabildim". Hepsi Türk Necdet Kent’in anlattığı bir diğer olay ise şöyle:"Marsilya’da bir akşam konsoloslukta tercüman olarak çalışan Sidi İşcan çok heyecanlı bir şekilde evime geldi ve Almanların 80 museviyi toplayıp istasyona götürdüklerini, burada hayvanların konduğu yük vagonuna bindirilip Almanya’ya gönderileceklerini söyledi. Gözyaşlarını zor tutuyordu, derhal Saint Charles tren istasyonuna gittik. Buradaki sahne inanılmazdı. Hayvan vagonlarının içinde ağlayan ve inleyen insanlar vardı. Burada hafızamdan silemediğim bir yazı vagonların üstünde şöyle diyordu:’Bu vagon 20 büyükbaşhayvan ve yarım ton saman alır’. Her vagonda üstüste 80 kişi vardı. Gestapo subayı benim istasyonda olduğumu duyunca gelip ters bir şekilde ne aradığımı sordu. Nezaketimi korumaya çalışarak bu insanların Türk vatandaşı olduğunu, onların tutuklanmasının büyük bir hata olduğunu söyledim. Bana emirleri yerine getirdiğini, bu insanların Türk değil sadece musevi olduğunu söyledi. Sidi İşcan’a dönüp :’Hadi trene biz de biniyoruz’ dedim. Önümü kesen Alman subayını itip trene Sidi İşcan ile bindim. Şimdi bağırma ve yalvarma sırası Gestapo subayındaydı. Subayın ağlayan bakışları altında tren hareket etti.Arles ya da Nimes’e geldiğimizde tren durdu. Alman subayları binerek yanıma geldiler. Onları çok soğuk karşıladım, selam bile vermedim.Bana bir hata olduğunu, trenin ben bindikten sonra hareket ettiğini, sorumluların cezalandırılacağını söylediler. Ben onlara yapılanın bir yanlışlık olmadığını, 80 Türk vatandaşının sadece dinleri sebebiyle tutuklanıp hayvan taşıma vagonlarına doldurulduğunu, dini inançların böyle davranılmayı gerektirmediğini düşünen bir hükümetin temsilcisi olarak vatandaşlarımı yanlız bırakamayacağımı söyledim. Subaylar hataların düzeltileceğini belirtip, vagondakilerinin hangilerinin Türk vatandaşı olduğunu sordular.Etrafımdaki bütün insanlar, kadın, erkek, çocuk donup kalmış, hayatları için oynanan bu oyunu izliyorlardı. Aldıkları emirler ve benim tavizsiz tutumum sonucunda hepsini bıraktılar. Bir süre sonra bizi yanlız bıraktıklarında olanları hiç unutmayacağım. Kurtulan tüm bu insanlar gözlerinde şükran ifadesi ile boynumuza sarılıp ellerimizi sıktılar. Hepsini evlerine gönderdikten sonra Almaünyarın bize temin ettikleri Mersedes arabaya dönüp bakmadan Sidi İşcan ve ben odunla çalışan bir araba kiralayıp Marsilya’ya döndük." Türk Hükümetinin kararlılığı ve diplomatlarının insanüstü çabalarıyla bir cok musevi Türk vatandaşı olduğu gerekçesiyle kampalar gönderilmeden kurtarıldı .Drancy toplama kampında hapiste olan çeşitli milletlere ait 70,000 museviden kurtulan 3,000 kişinin ise büyük çoğunluğu Türk musevisiydi. Türk diplomatları her zaman kurtarma işinde sonuca ulaşamıyorlardı. Bazen Naziler Türklerin tutuklanan bir museviyi kurtarmak için girişimde bulunduğunu duyar duymaz onu Almanya’ya gönderiyorlardı. Nazilerin intikamı Türk diplomasisi Fransa’nın yanısıra Belçika, Hollanda, İspanya ve İtalya’da da musevileri kurtarmak için çalıştılar. Yitzhak Kerem’in yaptığı araştırma Türk diplomatlarının Yunanistan’daki musevileri kurtarmak için yaptıklarını ortaya koyuyor. Özellikle Türk Konsolosu Selahattin Ülkümen Almanların Rodos adasını işgalinden sonra 2,000 kişilik musevi cemaatinden Türk vatandaşlarını kurtardı. Ülkümen aynı zamanda İtalyan askerlerini mülteci olarak Türkiye’ye kaçırdıkları için ölüme mahkum edilmiş 39 Türk ve Yunanlı kayıkçının da canlarını kurtardı. Bu arada Yunanlılar kendi vatandaşları olan 1,673 museviyi ölüme yollamışlar, bunlardan sadece 150’si sağ kalabilmişti.Türkiye müttefiklerin yanına geçip alman ittifakına savaş ilan eder etmez, Almanya Rodos’taki Türk konsolosluğunu bombaladı. Bombardımanda Ülkümen’in hamile eşi Mihrinnisa hanım ile iki görevli hayatlarını kaybettiler. Prof. Stanford J. SHAW * * Stanford J. Shaw, Los Angeles California Üniversitesi’nde Türkiye ve Musevi-Türk Tarihi profesörüdür. 1990-1991 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde Fulbright Hayes Araştırma Profesörü olarak çalışmalar yapmıştır. |
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
ForumTR Servisleri:
ForumTR Video -
ForumTR Haber -
ForumTR Oyun -
ForumTR Chat -
ForumTR Mail -
ForumTR IRC
ForumTR Mail'den Ücretsiz Bir Mail
Almak veya Mail'inizi Okumak İçin Tıklayınız.
Almanya Vizesi | Rusya Vizesi | Ukrayna Vizesi | Fransa Vizesi | Vize İşlemleri | Almanya Otelleri | Tatil | Haberler | Karel Santral | Daily News
Sitemiz bir forum sitesi
olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında
siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar
bulursanız sikayet@frmtr.com email
adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
abuse@frmtr.com