Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında.
Forum TR
Go Back   Forum TR > Bilgi Bankası (Databank) (Ödev) > Lise Bilgileri > Türk Dili ve Edebiyatı
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]

Orhan Veli Kanık

Lise Bilgileri Kategorisinde ve Türk Dili ve Edebiyatı Forumunda Bulunan Orhan Veli Kanık Konusunu Görüntülemektesiniz => Orhan Veli Kanık 1914 yılında İstanbul'da doğdu.Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdi (1932). İstanbul üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ndeki öğrenimini yarıda bıraktı ...

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 19-05-07, 10:06   #1

Varsayılan Orhan Veli Kanık


Orhan Veli Kanık
1914 yılında İstanbul'da doğdu.Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdi (1932). İstanbul üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ndeki öğrenimini yarıda bıraktı (1935), Ankara'ya giderek PTT Umum Müdürlüğü'nde çalıştı (1936-1942), Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'na memur oldu (1945), oradan ayrılınca (1947) Yaprak dergisini çıkardı ( 1 Ocak 1949'dan 15 Haziran 1950'ye kadar 28 sayı çıktı, Son Yaprak adlı özel bir sayı ölümü üzerine arkadaşları tarafından çıkarıldı). 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü. Rumelihisarı mezarlığına gömüldü.
Kişiliğini belli eden ilk şiirlerini arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet'le birlikte Varlık dergisinde yayımlamaya başladı, büyük bir ilgi gördü, sağlığında kendinden çok bahsettiren şair oldu. Şiiri bir takım kalıp ve klişelerden, şairanelikten, yıpranmış benzetmelerden kurtararak, daha kısa daha basit bir şekle soktu; yalın bir halk dili kullandı, gündelik sözlerle zaman zaman (Aralık 1936-15 Nisan 1940, 38 şiir), çok kısa zamanda büyük yergi ve espriden faydalanarak, gündelik yaşantılar üzerine yazdı.
ESERLERİ
Şiir kitapları: Garip (Oktay Rıfat ve Melih Cevdet'le beraber, 1941), Garip [yalnız kendi şiirleriyle, genişletilmiş 2. baskı,1945), Vazgeçemediğim (1945), Destan Gibi (1946), Yenisi (1947), Karşı (1949).
Sağlığında bu altı kitaba aldığı şiirleriyle, bu kitaplara girmemiş başka şiirleri, ölümünden sonra tek kitap halinde basıldı: Orhan veli, Bütün Şiirleri (1951).
Düzyazıları, eleştiri ve hikayeleri: Orhan Veli, Nesir Yazıları (1953, 2.b. Denize Doğru adıyla, 1970) adlı kitapta toplandı. La Fontaine'nin 49 fable'ini nazımla Türkçe'ye çeviren şair (La Fontaine Masalları, 2 kitap, 1943), aynı şekilde Nasrettin Hoca Hikayeleri (1949) adlı kitabında da Hoca'nın 72 fıkrasını nazma çevirdi. Çeviri kitaplarının sayısı 12'dir.
Asım Bezirci'nin derlediği çeviri şiirleri ise Çeviri Şiirler (1982) adıyla; düzyazıları da, yenide Bütün Yazılar I, II (1982) adıyla yayımlandı.
Orhan Veli / Bütün Eserleri dizisinin ilk kitabı Edebiyat Dünyamız (1975)'da şairin düzyazıları, konuşma ve röportajları (haz. Asım bezirci), ikinci kitapta bütün Şiirleri (1975) derlendi.
HAKKINDA YAZILANLAR
Adnan Veli Kanık, ağabeyinin biyografisi ile basında çıkmış yazılarından seçme parçaları şu kitapta derledi: Orhan Veli İçin (1953).
Şair üzerine bir inceleme Asım Bezirci'nin, zengin bir bibliyografya da veren Orhan Veli Kanık adlı eseridir (1967).
ANLATAMIYORUM
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerin kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
GARİPÇİLER
Cumhuriyet devri şiirinde varlığını 1935 yılından sonra göstermeye başlayan yeni şiirin kurucuları Orhan Veli Kanık(1914-1950), Oktay Rıfat Horozcu (1914-1988) ve Melih Cevdet Anday (1915-?)â??a verilen ortak ad. Bu üç şair, görüşlerini yansıtan şiirlerini Garip(1941) adlı bir kitapta topladıkları için 'Garipçiler' diye anılmışlardır.
1936'dan itibaren dergilerde şiirleri görülmeye başlayan Orhan Veli (Mehmet Ali Sel takma adıyla da yazıyordu.), Oktay Rıfat ve Melih Cevdet vezinli, kafiyeli, sembolik-romantik şiirler yazarlarken Garip'te, konu, şekil ve üslûp bakımından tamamıyla yeni, gelenekten hiçbir özellik taşımayan şiirlerini topladılar. Satışa sundukları kitabın üzerine â??Bu kitap, sizi, alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir.â? ibaresi yazılı bir de kuşak geçirdiler.
Garipçiler, Orhan Veliâ??nin yazdığı bildiri mahiyetindeki ön sözde şiir anlayışlarını açıklarlar: Nazım dilindeki nahiv acayiplikleri vezinle kafiye zaruretinden doğar. Vezin ve kafiye şiirde ahengin tek vasıtası kabul edilmemelidir. Lafız ve mana sanatları şiiri tabiilikten uzaklaştır. Tabiat herkesin kullandığı kelimelerle anlatılmalı, teşbih ve istiarelerden kaçınılmalıdır. Eskiye ait her şeyden, özellikle şairane duygulardan uzak durulmalıdır.
Garipçiler şiirlerinde büyük hayallere, ihtiraslara, yüce duygulara yer vermemişler, ruh sarsıntılarından uzak basitin şiirini yazmışlardır. Şiirlerinin konusu insanın iç dünyasını zenginleştirmeyen küçük sathî şeylerdir. Fakat Garipçilerin bu tutumları çok sürmemiş, 1946'dan sonra yavaş yavaş kafiyeli şiirler yazmaya, benzetme ve istiarelerden istifade etmeye başlamışlardır.
1950'de Orhan Veliâ??nin ölümünden sonra Oktay Rıfat ve Melih Cevdet kendilerinin açtığı yoldan yavaş yavaş ayrıldılar. Fakat onları taklit eden bir grup Garip türünde yazmaya devam etti.
Garipçiler, 1930 sonrası Türk şiirinde gelişmeye başlayan 'Yeni Şiir'in bir kolu kabul edilir.
Oct 26, 2003
Yazarı: Mustafa Nazif
Ayında Orhan Veliâ??nin öldüğünü duyduğu gece bütün şiirleri yakarâ?¦
"Yahya Kemal eski şiir dilini yıktı, o dilin şiir için bir zincir olduğunu gösterdi; Nazım Hikmet vezni yıktı, vezinsiz de şiir olabileceğini, vezinsiz de ahenge erile bileceğini, veznin şiir için, ahenk için vazgeçilmez bir unsur değil, tam tersine hız kesen bir zincir olduğunu gösterdi... Orhan Veli çok daha ileri adim attı: şiirin kendine öz bir dili, bir vezni olmadığı gibi, kendine özgü konuları da olmayacağını gösterdi, ahengin, musikinin de şiirden kaldırılabileceğini" (Nurullah Ataç, 1950)
'Bunca yıldır yazarım, bana: "en çok ne ile övünürsün?" diye sorsalar: 'Orhan Veli gibi iki üç şairi kimsenin beğenmediği sıralarda anlayıp beğenmiş olmamla övünürüm' derim:
Ataç'ın Orhan Veli hakkında söylediği belki de en son sözlerdi bunlar.. Zamanı yaşayanlar, zamanının çok gerisinde yaşayanlar olduğu gibi zamanının çok ilerisinde yaşayan insanlar da var.. Bulunduğu zamanın bütün kalıplarını yıkıp yerine yeni bir kalıp inşa etmek sadece Orhan Veli'nin bulunduğu devirde değil bütün devirlerde de yapılması en zor işlerden birisiydi..
Şanslıydı Orhan Veli.. Hem zamanında, hem de zamanından sonra hatırlanan ender şairler arasında yerini belki de hiç kazınamayacak şekilde (bana göre) tıpkı kendisini hiç beğenmeyen Necip Fazıl Kısakürek gibi, Nazım Hikmet gibi altın harflerle yazdırdı.. Bütün kalıpları, bütün vezinleri yıkıp yerine oldukça basit cümlelerden oluşmuş yepyeni bir şiirle ortaya çıktı.. Hayatının ve belki de görünümünün bütün â??garipâ??liklerini yansıttı `garip' akımını verdiği şiirlere.. Garipti Orhan Veli; Rumeli Hisarı'nda cigarasını tüttürürken tüttürdüğü türküleri yazdı şiirlerinde.. İstanbul'un bütün güvercinlerine inat belki de martıları en çok o yazdı.. Belki de İstanbul'u en çok sevdi şiirlerinde..
Mahallemizde
Senden başka ağaç olsaydı
Seni bu kadar sevmezdim.
Fakat eğer sen
Bizimle beraber
Kaydırak oynamasını bilseydin
Seni daha çok severdim.
Güzel ağacım!
Sen kuruduğun zaman
Biz de inşallah
Başka mahalleye tasınmış oluruz.
İşte bu satırlarla başladı edebiyat dünyasındaki tartışmalar ve ardı arkası kesilmedi.. Necip Fazıl Kısakürek gibi kafiyeye göbek bağı ile bağlı şairler hiçbir zaman kabul etmedi Orhan Veli'nin şairliğini.. Hatta `en çok hangi şairi beğenirsiniz' şeklinde bir soru sorulduğu zaman, "Memlekette şair mi var ki?" diyecek kadar `Tekil bir şair' anlayışı vardı o dönemlerde.. Ne yazdığı şiirler ne de çıkarttığı kitap ve dergiler Şairleri Şair yapıyordu o zamanlar!..
Fakat o yılmadı.. Belki de şu an şiirleri ingilizceye çevrilen en çok şairler arasında yerini alan Orhan Veli gözlemleyebildiğim kadarıyla en çok okunan ve sevilen şairler arasında.. Yılmadı ve 1 Ocak 1949'da yayımlamaya başladığı Yaprak dergisini 28 sayı çıkardı..
Yazdığı bütün â??garipâ?? şiirlere rağmen aslında Orhan Veli aynı zamanda aruz da yazıyordu.. Fakat anızla yazdığı şiirler onu tatmin etmiyordu.. Serbest nazımla yazanlar için, 'vezinli, kafiyeli, söz söyleyemiyorlar da ondan..: diyenlere karşılık;
Hakikat bunun aksidir demeyeceğim; çünkü bazı şairlerin, bir takım kaidelere itaat edemedikleri için serbest nazımla yazdıklarını biliyorum. Fakat onların serbest nazmı hiç bir şeye benzemiyor. Serbest nazımla yazan hakiki şair, kendine kurduğu, fakat belki söylemeğe lüzum görmediği bir takım kaidelere itaat eder. Zaten bugün serbest nazımla iyi şiir söyleyenlerin hepsi, ya aruzun, yahut hecenin discipline'ininden geçmiş olanlardır. Mesela Orhan Veli, şimdiki vezinsiz şiirlerine başlamadan evvel, hece veznini en iyi kullanan şairlerimizdendi " cevabını veriyordu Nurullah Ataç...
Nitekim Orhan Veli'nin "Masal" isimli Manzum şiiri de buna en iyi örneklerden birisidir..
Çocuk ruhum kaygılardan azade,
Yüzlerde nur, ekinlerde bereket...
At üstünde mor kaküllü şehzade,
Unutmağa başladığım memleket...
Şakağımda annemin sıcak dizi,
Kulağımda falcı kadının sözü,
Göl başında padişahın üç kızı;
Alavlarla Kaf dağına hareket
Aruz'un sürekli Serbest Nazım'dan zor olduğu iddia ediliyordu.. Oysaki her zor olan şey güzel demek değildi.. Orhan Veli bir köylü kadın bile okuduğu zaman şiirimi anlayabilmeliydi diyordu..
Ağaca bir taş attım
Düşmedi taşım
Düşmedi taşım
Taşımı ağaç yedi
Taşımı isterim,
Taşımı isterim!
Altı satırlık `Ağaç' isimli şiiri de yine en yakın arkadaşı olan Oktay Rıfat ile beraber yazar Orhan Veli.. Yine kıyamet kopar.. `böyle de şiir mi olur' denir.. "Senin o şiirlerinde öldürdüğün Süleyman Efendi sakın şiirlerinde öldürdüğün Türk Edebiyatı olmasın şeklinde sözleri söyler Hikmet Feridun Esen peşine de bir Süleyman Efendi karikatürü ekler..
Bu şiiri Orhan Veli o zamanlar Ağaç isimli bir edebiyat dergisinin yönetmenliğini yapan ÇİLEâ??keşâ?? şair Necip Fazıl Kısakürek'e yollar.. Aylarca şiirin yayınlanması beklenir ama yayınlanmaz.. Sonraları şiiri geri isterler fakat şiir bir daha geriye dönmez... "Ağaç, `Ağaç'ı yutmuştur!.."
Ataç 1937 senesi varlık dergisinde yayınlanan bu şiir için şöyle der: 'Giriştiği işi başaramamış, umutları boşa çıkmış bir kişinin perişanlığını duyuyorum o şiirde, o duygu bence çok iyi anlatılmış.'...
Oysa ki başarısız sayılmazdı Orhan Veli.. Sene 2oog halen Orhan Veli okunuyor ve halen Orhan Veli çok seviliyor, belki hayatı ve şiirleri en çok sahnelenen ve kitabı en çok baskı yapan şairlerden birisi.. Aslında başarısız fakat bunu çok iyi anlatmış diyerek aslında onu yermek yerine göklere çıkarttığının bile farkında değildi Ataç.. başarıyı anlatmak belki mümkündür.. ama başarısızlığı, bir çocuğun eski mahallesindeki ağaca duyduğu özlemi belki de en güzel anlatan kişiydi Orhan Veli..
Güzel giyinmeyi severdi.. cebindeki son parasını hatta bütününe yakınını güzel kıyafetlere verirdi.. parasız kaldığı zamanlarsa o kıyafetleri bir eskiciye aldığı fiyattan çok düşük bir fiyata verirdi. Yürümeyi çok severdi.. Gidebileceği hemen hemen her yere yürüyerek giderdi.. Yine Ankaraâ??da çıktığı bir gece yürüyüşünün ve belediyenin kazdığı bir çukurun onun ölümüne sebep olacağı aklına bile gelmezdi. Belki de yine asfaltların ve yürüdüğü yolların düşündürdüğü şeylerdi yollar üzerine yazdığı şiirler. Temizliğe tıpkı kıyafetlerine önem verdiği kadar çok önem verirdi. Ruhunu teslim ettikten sonra cebinden çıkan diş fırçasına sarılı bir kağıttan yazdığı son şiir çıkar bu onun aşklarının resmî geçidiydi"...
Asfalt üzerine şiirler
I
Ne kadar güzel şey;
Yolun üstündeki bina
Yıkıldığı zaman
Bilinmeyen bir ufuk görmek.
II
Kaldırımın kenarına dizilip
Bacası olan silindirin
Yürüyüşünü seyreden
Çocuklara imreniyorum.
III
Onun sesi
Bir arkadaşıma
Denizden geçen
Motorları hatırlatıyor.
IV
Kırık taşlara bakıp
Işıklı bir asfalt düşünmek
Acaba yalnız
Şairlere mi mahsus?
Edebiyat ve Şiir dünyasındaki kavgalar halen sürmekte.. Orhan Veli gibi şairleri şair saymayan fikirler, yazarlar ve şairler; Kafiyesiz şiirleri şiir saymayan fikirler veya kafiyeli şiirleri belirli noktalara odaklanmış doğal olmayan şiirler sayan fikirler de mevcut.. Yapılan hiçbir işin kötü niyetli olmadığı bu dünyada kabullenmemiz gereken bir şey var ki Orhan Veli de bu dünyaya bir çok şey katmış, Necip Fazılın da etkisinin olduğu, Nazım Hikmetin de varlığının inkar edilemez olduğudur.. Belki tasvip edilmeyen bir şiir için söylenecek en fazla şey, "hoşuma gitmiyor" olacaktır.. Şiir eşittir yazıp bir çok şey söylenebilir.. belki Orhan Veli'nin kabul ettiği şekliyle bunun bir kalıbı olamaz veya benim tabirimle tıpkı yemek yemek gibi, nefes almak gibi doğal olan bir şey..
Ne kadar çok şey söylenirse söylensin sonuçta şiirin tam bir anlamı hiçbir zaman verilmeyecek.. Yine kendi şiirlerimin tarifini yaparken içsel ve düşsel dünyamın bir dışavurumu diyerek kapalı cümleler kurulabilir belki de.. Şiiri veya Şairi bir kalıba sokmak aynı zamanda kalıba sokulmayı da gerektirebilir ki esas kavga da burada başlıyor.. Halk arasındaki amiyane tabiri ile "her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır" ve her şairin de kendini anlamlandırdığı bir tarz olacaktır.. Eğer bu dünyaya gerçekten emek veren, kendisini bu dünyanın içinde hisseden ve yine kendisine bu dünyadan sunulan mısraları satırları okuyan bir şiir dostu, edebiyat dostu olarak görüyorsak bunları da bir şekilde kabul etmeliyiz..
İçin bir şeref addedilebilir ve benim için de bu böyledir.. KANIKâ??sadığım bir şairdi, Yazdığım şiirlerin küçük bir kısmında dahi olsa Orhan Veliâ??nin etkileri olduğu görülür. Fakat bu bile bir eleştiri konusu olmakta ne yazık ki. Bana göre birisine benzemenin kötü bir yanı olmamalı ki bu birisi bu dünyaya birçok şey vermişse bazıları için bir şeref addedilebilir ve benim için de bu böyledir. KANIKâ??sadığım bir şairi, örnek aldığım bir şairi elbetteki yazdığım birkaç sayfa yazı ile anlatmayacağım ve beni tanımak isteyenlere söylediğim sözlerin aynısını Orhan Veli için de söylemek istiyorum.. â??Bir şiir adamını ancak onun şiirleri ile tanırsınız.â?.
Şiirce kalın..
Sevgilerâ?¦
MEHMET ANDAY
Yeni tarla açmaya çalışan bir çiftçiye benzetirim Orhan Veli'yi ben. Gayrı .. yozlaşmış, verimi azalmış, alışılmıştan başkasını getirmeyen alanı değiştirme gereğini duyar. Elinde kazına, kolay değildir işlenmemiş yerleri ekilir duruma getirmek. O günde değin güzel, yararlı bellenenleri, vazgeçilmez sayılan şeyleri bile kökler çıkarır. Sınır taşlarını kaldırıp atar. Hatta biraz keloğlanca yapar bunu. Eskicileri çileden çıkarır: babadan görmelerle yetinenleri şaşkına çevirir...
İş yürüdükçe, alışkanlıkların, beğenilenlerin kabuğu kırılmış, sınırlar genişlemiş, yeni bir dil, bir öz uç vermeye başlamıştır. Gerçek yaşam, değişik bir duyarlık, düşünüş tonuyla, kanlı canlı güncel dille girmiştir şiirimize. Doğa, insan o güne değin sarılıp sarmalandığı dumanlı, alacalı bulacalı (süslü) görünümünden sıyrılıp, gün gibi çıkmıştır ortaya:
Deli eder insanı. bu dünya
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç
Ağır yüklerin altından kalkıp; yaman bir soluk alıştır bu. Çift sürerken yorulan, öküzlere "Ooha!" diyerek, alnının terini kuruladıktan sonra sabanın kuyruğuna yaslanıp sigara sarmaya koyulan köylünün doğallığı, yalınlığı, içtenliği görülür dilde. Yöremizdeki güzelliklerin örtülerini kaldırır, yeniden boyar gökyüzünü Dalgacı Mahmut. Deniz, insan, kuş, balık, vapur, bulut, çatana, düdük, duman değişik bir coşkuyla sarmaş dolaştır Galata köprüsünde...
"Dünyaya başka türlü bakma hevesini, gücünü" vermiyor, "bilincin coşkusal içeriğini tazeleme yolunu tutmuyor" mu "Anlatamıyorum", "Sizin İçin", "Karşı", "Sere Serpe"?... Halk diline yaslanan, halkça yakılmış yeni bir türkü değil mi "İstanbul Türküsü"?
Eyuboğlu, "Sanatçı, sanatıyla düşüncemizin eski alışkanlıklarını değiştirecektir, kafamızı yeni düşünceleri kendiliğinden bulacak hale getirecektir" diyor, Orhan Veli için yazdığı bir yazıda. Gerçekten de onun şiirlerinde birdenbire aydıran, ayakları suya erdiren bir yan vardır. Geleneksel şiirin tozu dumanı içinde yitenler şu dizelerde tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıyor mu:
Neler yapmadık bu vatan için
Kimimiz öldük
Kimimiz nutuk söyledik
. "İyi. ama ya şiirin o güne değin bulup getirdikleri, sökülüp atılanlar (ölçü, uyak, imge vb.)" mi diyeceksiniz, "açına" yapıyordu. Sonra da başak kırmıştı; kendince cılız gördüğü yanlarını koparıp atmıştı başaklarını, iri taneli bölümleri vardı elinde yalnız. "Kırmabaşak" ekiyordu. Çimlenme, kardeşlenme daha gür, taneler kızılcık gibi olurdu tohum yenilenince...
Yeni hasatlar beklenebilirdi Türk şiirinde...
DİZ ÇÖKERTEN ACAİP MISRALAR
Sait Faik bir gün Orhan Veli'ye sorar: "Sende nasır var mi?" "Süleyman Efendi şiirinden sonra ahi tuttu. Bende de nasır çıktı" Nasırdan önce midir, sonra midir ya da Orhan Veli nasırı için ne yapmıştır bilmiyoruz ama, bir ecza laboratuarının Orhan Veli'ye sunduğu teklifi Adnan Veli söyle anlatır:
"Kitabe-i Seng-i Mezar'ı yazdığı vakit, herkes işi alaya almıştı. Orhan durmadan hücuma uğruyor, ama gazetelerde çıkan karikatürler, aleyhine yazılan yazılar onu güldürmekten başka bir netice vermiyordu. Bu şiir kısa zamanda meşhur oldu. Herkesin diline dolandı Orhan'a çok yazık oldu Süleyman Efendi'ye mısraları tanımıyordu. Bir akşam gülerek yanıma geldi, Şu mısraları okudu:
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahâ??ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.
Ve sonra anlattı: İstanbulâ??daki ecza laboratuarlarından biri, satışa çıkaracağı nasır ilaçlarının ambalajına bu şiiri koymak istiyor, Orhan'a da epeyce bir para teklif ediyormuş. 'Kabul etmedin mi yoksa?' diye sordum. O vakit birden ciddileşti: 'Ben ne yaptığımı biliyorum, dedi. O şiir nasır ilaçlarının kutularına değil, bir gün batı edebiyatı antolojilerine girecek.'..."
Yürük Çelebi, Akşam Gazetesi için yaptığı röportajda â??Yazı oldu Süleyman Efendiâ??ye!â?? mısraları ile ilgili olarak şunları sorar, Orhan Veliâ??ye:
- Biz bunun halk tarafından kullanıldığına sık sık rastlıyoruz. Siz de rastlıyor musunuz?
- Evet, çok.
- Mesela?. En garip tesadüf ne oldu?
- Bir ecnebi kadın, bunu bana söyledi. Sonradan mısraım olduğunu öğrenip pek şaşmış. 'Ben bunu eski bir atalar sözü sanırdım!' dedi.
1947'de Yedigün dergisi için röportaj yapan Sait Faik, Orhan Veli'nin çok konuşulan bir diğer dizesini, 'rakı şişesinde balık olmak' dizesini sorar. Orhan Veli'nin verdiği yanıt şudur: "O sırada yoksulluklar içinde yasayan bir adamın hayatını anlatır o şiir. Böyle insan birçok şey ister. Esvap ister, yemek içmek ister. Bu arada rakı içmek ister. Bu işi mübalağalı bir şekilde anlatılmıştır."
Bir başka röportajda, Kemal Dayanâ??ın "Balık sizi şiirlerinizde dahi alakalandıran bir ses olduğuna göre..." lafını bitirmesine şans tanımadan konuşur Orhan Veli: "Durun. Onun size bir tarifini yapayım: Balık, rakı şişesinde yaşayan bir mahluktur."
Belli ki sıkılmış şairimiz bu sorudan, çünkü her yerde karşılaşıyor ama, verdiği en önemli yanıt arkadaşlarından Muvaffak Sami Onat'in 10.12.1950 tarihli Zafer Gazetesi'ndeki yazısındadır:
"Bir gün kendisine 'bir de rakı şişesinde balık olsam'ı hakikaten şiir diye inanarak mı yazdığını sormuştum. 'Hayır tabii!' dedi. 'Ama ne yapayım görüyorsunuz yazık Oldu Süleyman Efendiâ??ye yi yazmasaydım asıl şiirlerim okunmayacak, kendimi anlatamayacaktım. Garip'i o malum ve meşhur dize okuttu. Vazgeçemediğimin okuduğu için kitabın sonuna o deli saçmasını koymaya mecbur oldum. Baksanıza Destan Gibi okunuyor mu? Bilseydim ona da böyle acayip bir mısra eklerdim.' Bu hareketi ve sözleri Orhan Veli, sakal bırakışındaki manayı da anlatmış oluyordu. Alay edilmek, delilikle, züppelikle itham olunmak riskini göze alarak kendisini okutmayı bildi."
Araya bir sürü laf girdi ama, asıl söylemek istediğim "Orhan Veli en çok Ahmet Haşimâ??in şiir anlayışıyla dalga geçmiştir" olacaktı. Yukarıdaki söz konusu olan meşhur 'Bir de rakı şişesinde balık olsam' dizesinde Ahmet Haşim'in Bir Günün Sonunda Arzu şiirinden şu dizeye bir takılma vardır:
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam
Cevdet Kudret, 1959'da kalemle kağıdı buluşturduğu Açık, Kapalı adlı yazıda; Ahmet Haşim'in dizesinin de o yıllarda yadırgandığını söylerken Orhan Veli'nin yaptığının temelinin Halk şiirinde de göründüğünü söyleyerek farklı bir bakış gösterir:
"Hasim'in yukarıda adı geçen şiirinde, güller altın kuleler, uçan kuşlar, akşamlar anlatılırken, şair uzun bir sıçrayışla:
Göllerde bu dem bir kamış olsam
deyivermiştir. İşte bu istek yadırganmış, mizah hatta alay konusu olmuş, ozanın karikatürleri çizilmiştir. Yıllarca sonra Orhan Veli'nin bir isteği de Haşim'inki gibi yadırganmış, şiiri kapalı görülmüştü. Ozan, Eskiler Alıyorum adlı şiirinde şöyle der:
Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler alıp musikiler alıyorum
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Eskiler alıp vermekten söz ederken birdenbire 'rakı şişesinde balık olma' isteğine atlayarak okuyucuyu şaşırtıyor. Çünkü son dize ile ondan önceki dizeler arasında hiçbir bağ yok.
Oysa, bu, edebiyatımızda olmadık bir şey değil. Hep biliyoruz, Halk şiirinde, birçok manilerin ilk iki dizesiyle son iki dizesi arasında anlam bağı yoktur:
Bu dere derin oldu,
Gölgesi serin oldu;
Benim sevdiğim güzel
Ellere gelin oldu.
Manilerde bir düşünceden başka bir düşünceye ansızın atlayıştan doğan sürpriz, hoşa gitmektedir. Bu çeşit atlamalara bazı türkülerde de rastlıyoruz:
Çanakkale Türküsü'nde beyitlerin birinci dizeleriyle ikinci dizeleri arasında anlam bağı yoktur:
Çanakkale içinde aynalı çarşı,
Ana ben gidiyom düşmana karsı.
Çanakkale içinde bir uzun selvi,
Kimimiz nisanlı, kimimiz evli.
Çanakkale içinde bir dolu testi,
Analar babalar umudu kesti.
Türküdeki ana düşünce, Çanakkale içinde vurulan kişinin 'düşmana karşı gitmesi, gidenlerin nişanlı ya da evli olması, anaların babaların umudu kesmesi'dir. Bunlar ikinci dizelerde anlatılmıştır. Birinci dizelerdeki 'aynalı çarşı, uzun selvi ve dolu testi'nin bu düşünce ile hiçbir ilgisi yoktur. Şiirimizde böyle bir gelenek bulunduğu halde, Orhan Veliâ??nin 'rakı şişesinde balık olma' isteği neden yadırgandı? Bu, herhalde 'sıçrayıştan' isteğin 'garip' görünmesinden olsa gerek..."
Yadırgamaları yadırgama konusunda yalnız değiliz ama, yadırgamaları yadırgamamız yadırganabiliyor...
Ana konumuza, yani Ahmet Haşim'e dönersek; bir tek bu mısra da değil, 01.02.1951 tarihli Yeni Dergi'de yayımlanan Canan şiirinde de Ahmet Haşim'in bir şiirine gönderme vardır:
Canan ki Degüstasyon'a gelmez,
Balıkpazarı'na hiç gelmez.
Ahmet Haşim'in Havuz şiiri de şöyledir:
Canan ki gündüzleri gelmez
Akşam görünür havuz üzerinde.
Canan şiirinin birkaç şekli olduğu da bir başka gerçek. Örneğin; Nahit Hanımâ??a göre ilk mısra "Gece yarısından sonra hiç gelmez" şeklindedir; Asım Bezirci'ye göre de "Akşam hiç gelmez"...
Dalgacı Mahmut da diyebileceğimiz yaramaz çocuğun takılmaları bu kadarla kalmaz. Karanfil şiirinde de Ahmet Haşim şiirinden karanfil kokuları alınır:
Hakkınız var, güzel değildir ihtimal
Mübalağa sanatı kadar
Varşovaâ??da ölmesi on bin kişinin
Ve benzememesi
Bir motorlu kıtanın bir karanfile,
«Yarin dudağından getirilmişÂ».
Ahmet Haşim ve işte O'nun Karanfil'i:
Yarin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil
Ruhum acısından bunu bildi.
Düştükçe vurulmuş gibi yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler
Gönlüm ona pervane kesildi.
Sırf şiirlerine değil, yazılarına da konuk ederdi Ahmet Haşim'i. 1 Haziran 1949 tarihli Yaprak'ta yayımlanan İssizlik adlı öyküsünde Erdoğan adlı bir gençle olan konuşmaları yazar:
"Erdoğan biraz şiirle uğraşmalı. Yazmamalı da, konuşmalı. Ara sıra mısralar okumalı. iyi olurdu! Onunla hep Şiirden söz açardık. O, ihtimal, giyimi kuşamıyla modern bir genç olmasına rağmen, kafasıyla bir hayli eski olacaktı. Mesela şair olarak Haşim'i severdi. Hatta Haşim'i sevmeyi ilerilik bile sayabilirdi. Bense Nazım Hikmet'i severim; bir türlü anlaşamazdık. O bana şiirle maddenin bağdaşamayacağını, şiirin, görünmez parmak içindeki tellerden çıkardığı ilahi nameler olduğunu' söylerdi. Zavallı ben, bu sözlerle ne demek istediğini sormaya bile cesaret edemezdim. Onun inancını sarsmaya gücüm yetmezdi ki! Ama ne olursa olsun, bütün softalar gibi, bu delikanlının da sevimli tarafı olabilirdi. Kendisini öğrendiklerinden geçirmeye gücüm yetmeyeceğini bildiğim halde onunla şiir tartışmalarına tutulmaktan da kendimi alamazdım. Benim şair Orhan Veli olduğumu da herhalde öğrenmemeliydi. Gözünden fena düşerdim yoksa. Hatta aleyhime atıp tuttuğunu bile duysam kendimi tanıtmamalıydım. Varsın o rahat konuşsun. Desin 'Orhan Veli mi? Onlar da mı Şair? Bırak şu bobstilleri Allah aşkına! Bu türlü maskaralık Avrupa'da çoktan geçti. Yazsalar ya vezinli, kafiyeli doğru dürüst şiir. Yazsalar ya! Yazamayınca ne yapacaklar? Tabi böyle bin bir şaklabanlıkla nazar-ı dikkati celbetmeye çalışacaklar. Kolay iş bunlar, kardeşim, kolay iş. Halbuki sanat o kadar kolay değil.' Ve söylesin Erdoğan. Söylesin. Boşaltsın içini. Tutup ona şiir nazariyeleri dökecek değilim Hem ne işe yarar zaten? Karşı gelebilir miyim peşin hükümlere?
Ara sıra vilayet merkezinden kamyon gelir. Kamyoncuya mektup sorarız; 'Yok!' der. ' geldi mi?' deriz; 'Gelmedi!' der. İshal oluruz. İlaç ısmarlarız. İlaç gelinceye kadar iyileşemeyiz. Apteshaneler bir hayli uzaktadır. Veca ansızın bastırır. Koşup apteshaneye gitmek bir meseledir. Onun için odalarda oturak bulundururuz. Ben Erdoğan'la aynı odada yatarım. Aksamları ya kağıt oynarız, ya şiirden bahsederiz. O yine Haşim'i tutturur. Bunu kabul etmek istemem; o kızar. 'Haşim, Haşim!' derken birdenbire karnı ağrımaya başlar. Oturduğu yerden 'oturak' diye bağırarak zor atar kendini. Telaştan yüzü mosmor kesilmiştir. Karyolanın altından oturağı çeker; oturur üstüne. Yüzüne hemen bir sükunet gelir. Rahatlar. Biraz evvelki karin ağrısını bir anda unutur. Gözleri, uzak bir noktada, dalgın, düşünür. Sonra bana döner; bütün fikirlerini özetleyen bir mısra mırıldanır: Mana anlamayan nesle aşina değiliz."
Orhan Veli neden Ahmet Haşim'e bu kadar takılırdı? Bunun yorumu için de sözü Asım Bezirci'ye verelim:
"Elbette, bu şaka yollu takılmalar Ahmet Haşim'den çok, onun kişiliğinde «eski şiir anlayışı»nı yıpratmak için yapılmaktadır. Böylece Orhan Veli eskiyle savaşını şiirleriyle de yürütmüş olmaktadır. Ne var ki, bu davranışın Orhan Veli'ye -az da olsa- zararı dokunmuş, kimi şiirlerini araç düzeyine indirmiştir. Ayrıca yazıyla yapılacak bir görevin şiirle yapılması, Orhan Veli'nin kendi şiirine ayırdığı zamanı biraz kısmış, yıkıcılık eğilimi bir süre yapıcılıktan ağır basmasına yol açmıştır."
Lasse Söderberg tarafından İsveççeâ??ye çevirtilen bu acayip mısralar,bakın İsviçreâ??den, tepkiler aldı. Ülkenin en büyük gazetesi Dagens Nhyeterâ??in eleştirmeni Göran Greider 15 Temmuz 1991 tarihli gazetesinde yayımlanan yazısına göre sırasıyla daktilosunun tuşlarına bastığı görülür:
â??Çoğunlukla Veliâ??nin şiirleri öylesine kısa ve her telden çalıyor ki ben okur olarak, onun böylesi bir yanılgıya cesaret etmiş olması karşısında diz çöküyorum.â?
ORHAN VELI'NIN PESINDEKI POLIS
a) Sivil polisler pek çok şairi, yazarı, ressamı izledikleri gibi bir dönem Orhan Veli'yi de takip ederler. Bunun farkında olan Orhan Veli, kimi zaman da takip edenleri azarlayıp, kovalardı!...
Hatta bir dönem 'başkent', sakallı bir şaire katlanamadığı için şairimizin İstanbulâ??a dönmesine bile neden olmuşlardır. Mehmet Kemal'in tanımlamasıyla 'sıkı bir polis ter vardır o günlerde.
b) "Siyasal dalgalanmaları izlemeye güçleri yetmediğinden sakal makal gibi ıvır zıvır şeylerle uğraşıyorlar, şairleri, aydınları tedirgin ediyorlardı. O devirde sendika, sanat özgürlüğü, sosyal adalet diyenin pesinde polisler vardı. Eğer bu sözleri o gün İsmet Paşa deseydi İsmet Paşanın polisleri, İsmet Paşanın peşine düşerlerdi. Hele sakallı bir şairin Başkent sokaklarında sere serpe dolaşması mümkün değildi. İstanbulâ??da diyeceksiniz. İstanbulâ??u kaldırır, papazı var, hahamı var, insan tanınıncaya dek bir süre geçinir, gider. Orhan bunu bildiğinden: 'ver elini İstanbul...' demiş, annesinin Rumeli Hisarıâ??ndaki evine yerleşmişti. Ne de olsa rahat ediyor, pek sıkıştırmıyorlardı. Burada otel köşelerinde iç Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat Bürosu'ndan da uzaklaştırmışlar, iyice boşta geziyordu Çıkardığı 'Şiir Sayısı' hala aranır. O ne temiz şiirler, ne güzel seçim. Adil Hanlı imzası ile çevrilen şiirler de Orhan'a aittir. Bu takma adı, Doğan Aslan, Gelibolu, Koru köyü, Adil yöresinde askerlik ettiği için almıştı. Askerliğini oralarda yapanlar Adil Hanâ??ı çok iyi bilirler.
Salim diye bir meyhaneci var. Orhan'a veresiye veriyor. Orhan kaytardığı günler solu Salim'de alıyor. Odasının kapısına şöyle bir kağıt iliştiriyor: â??Herkes gider talime.. Orhan gider Salim'eâ?
(Dayanamayarak Mehmet Kemal'in yazısını bölüyor ve yine kendisinin bir başka yazısındaki şu açıklamayı buraya iliştiriyorum: "Orhan'dan sonra Gelibolu'da biraz biz de askerlik yaptık, biz de Salim'in meyhanesine dadandık. Orhan gidiyor diye değil, daha ucuz gidecek bir başka yer olmadığı için... Orhan, askerken arada bir talimi asarmış. Çadırın kapısına da şöyle bir kağıt iliştirirmiş: Herkes gider talime / Orhan gider Salime Yani, bu demek ki, 'Gelin, birer tek atalım.' Talimi asan, kaytaran, içkiden hoşlanan soluğu orada alırmış")
"Orhanâ??ı, şimdi yıkılan İstanbul Pastanesi yakınında ki otelinde sıkıştırıyorlar, yokken odasına giriyorlar, kitaplarını karıştırıyorlar, otelciye göz dağı veriyorlardı. Otelci bir gün dayanamamış: 'Orhan Bey, otel parasını bile veremeyen fakir bir insansınız. Polisler ne isterler sizden?' diye sormuştu. Orhancık bu ne desin, verecek cevap bulamamış, boynunu bükmüş: 'Ne bileyim ben...' demiş. Gerçekten de polislerin ne istediğini bilmiyordu. Ona sorsalar, öğrenmek istediklerini polislere Orhan kendisi anlatırdı."
' Buraya da Orhan Veli'nin Sere Serpe şiirini yerleştirmenin tam sırasıdır. 1986 yılında, yeni Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasasıâ??nı öğrenen Sinan Nahit, şiire bir mısra ekler. Ben de sizleri bir taşla korkutup, iki şiir okutmuş olacağım
Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama...
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!
Yürü karakola!..
Bir başka olay da Caddebostan Plajıâ??nda gerçekleşir. Burası Orhan Veli'nin 'vazgeçemediği yerlerden birisidir. Her yaz, fırsat buldukça, o çok sevdiği denizle, burada bütünleşir. bir temmuz günü, arkadaşlarıyla, kumsalda otururken, plajın girişindeki setin üzerinde kendilerini takip eden bir genç adam görür. Böylesine açık açık takip eden bu gencin acemi bir polis olduğunu anlayan Orhan Veli, biraz da eğlenmek için, üzerine bir şeyler giyerek hızla plajın kapısına yönelir. O'nun bu hareketi acemi polisi de hareketlendirir. Bir an göz göze gelirler. Genç polis önce bir ağacın arkasına saklanmaya çalışır, Orhan Veli durmadan kendisine doğru koşmaya devam etmesi üzerine de kaçmaya başlar. Orhan ise arkadan 'kaçma ulan' diye başlayan okkalı bir küfür savurur. Bu olay hem eğlendirmiştir Orhan Veli'yi hem de son zamanlardaki sıkıntısını dağıtmıştır.
Bu olaylardan birkaç yıl önce, Salah Birsel'in Fransızca öğretmenliği ve müdür muavinliği yaptığı Nişantaşı Ortaokulu'nun öğrencilerinden biri Rıfat İnkayaâ??dır. Kendisinin söylediğine göre, şiirle tanışması, edebiyat öğretmeninin sınıfa ezberletmeye çalıştığı Mehmet Akifâ??in Safahatâ??ı ile gerçekleşmiştir. Okul dışında bulabildiği Nazım Hikmet ve Yahya Kemal şiirlerini okuyan İnkaya, Taksim Erkek Lisesi'nde okumaya başlayınca edebiyat öğretmenlerinin vasıtasıyla yeni şiirle tanışır. Varlık Dergisi ve diğer yayınlardan Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday'ın şiirlerini okur.
Okul bittikten sonra Hukuk Fakültesi'ne başlayan İnkaya, ayni zamanda Akşam ve Dünya gazetelerinde düzeltmenlik yapar. Yıllar geçtikçe Orhan Veli'ye olan sevgisi artar ve bugün, ortaokuldan beri yazdığı şiirlerini, daktiloyla temize çekerek bir şiir dosyası oluşturur. Amacı Orhan Veli'yi bulup O'na okutmaktır şiirlerini.
Orhan Veli'nin ara sıra Beyoğluâ??ndaki Lambo'nun meyhanesine gittiğini öğrenir. Soğuk bir nisan gecesinde, koynunda hazırladığı şiir dosyasıyla beraber Lambo'nun önünde bulur kendisini. Tereddütle içeriye girer. Cahit Irgat, Mücap Ofluoğlu ve birkaç sanatçıyı da tanır ama, Orhan Veli yoktur. Tezgahın kenarına oturur ve şarap içmeye baslar. İki-üç bardaktan sonra, şarabin da etkisiyle Lambo'ya sorar:
- Orhan Veli geliyor mu?
- Çoktandır buraya gelmiyor.
Bu konuşmayı duyan yanındaki adam dönerek sorar:
Orhanâ??ı neden arıyorsun?
İçkinin etkisiyle utangaçlığından kurtulmuştur, yanıtlar:
- Orhan Veli'nin okumasını istediğim bir şiir kitapçığım var.
- Ben bakabilir miyim?
O birkaç kadeh şarabı içmeseydi belki bunların hiçbirini yapmayacaktı ama, elindeki, daktiloda temize çektiği şiirleri, tanımadığı bu adama uzatır. Okuduktan sonra;
- Bak genç kardeşim, her başlangıçta umut vardır. Amatör bir sair olarak bazıları fena değildir ama, sanat, hele sür çok uğraş gerektirir. Kültürsüz insan hiç bir şey yapamaz. Devam edip etmeme kararı senin. Ayrıca ne yaparsan yap bu tip yerlerden uzak dur. de Orhan'ı görmek istiyorsan yazın Caddebostan Plajı'na git. Orda görebilirsin. Şimdi iyi geceler.
Kendisine, içtiği içkilerin parasını bile ödetmeyen bu adamın kim olduğunu öğrenemeyen Inkaya, bir kaç ay sonra Caddebostan Plajı'na gitmeye başlar ve bir gün setin üzerinde otururken Orhan Veli'yi görür. Biraz cesaret kazanmak için beklerken, Orhan Veli'nin bir şekilde üzerine doğru geldiğini görür. Şaşkınlıkla önce bir ağacın arkasına saklanır sonra da...
Yanılmadınız. Orhan Veli'nin sivil polis sanarak korkuttuğu kişi Rıfat Inkaya'dir.
Bu olaydan bir süre önce, genç bir sairle konuşur Orhan Veli, şiirlerini okur "Hayatini alnının teriyle kazanan, yirmi yıllık geçmişi yalnız kahırla dolu bir Türk köylüsü. Yeryüzünde bir tek sahici değer tanımış, o da, el emeği" olan genç şair sorar:
- Bu şiirleri bir mecmuada bastırabilir miyim?
Rıfat Inkaya'nin şiirlerini okuyamayan Orhan Veli, okuduğu bu şiirler için neler yazmış? Hep beraber okuyalım:
"Saf, temiz duyuşları yanında bir kaç okur - yazar tarafından öğretilmiş bazı iğreti hususiyetleri olmasaydı hiç düşünmeden 'elbette' diyecektim; diyemedim. Eni konu güzel şiirler olduğu halde, mecmualarda çıkan şiirlerin alayından güzel olduğunu gördüğüm halde diyemedim. Nasihati sevmem; kimseye nasihat etmek istemem. Daha doğrusu hakkim yoktur. Ama, bu genç saire birkaç söz olsun söylemenin cazibesinden de kendini, alamadım. Bir takım cevherler yumurtlayıp, bir sürü büyük hakikatler söylediğimi sanmayın. Hayır! Ben ona sadece o cevherler yumurtlayan insanlardan şüphe etmesi büyük hakikatlere körü körüne inanmamasını söyledim. 'Büyük hakikatler sür üstüne midir, bil ki çoğu şiirden anlamayan insanlar tarafından söylenmiştir. Sen sairsin. Belki ömrünün sonuna kadar şiiri düşünecek, en çok onun çilesini çekeceksin. Sahici şiirin hangisi olduğunu anlamak, onu sanat yapan çabanın nasıl bir çaba olduğunu bulup meydana çıkarmak, senin mi daha çok hakkindir, yoksa o laf ebelerinin, o çene kavaflarının mi?' dedim..."
Rifat Inkaya'nin şiirlerine ne olduğunu merak ediyor musunuz?
Orhan Veli'yi görebilmek için bir daha çaba göstermeyen Inkaya, 1950 yılının kasım
ORHAN VELİ'NİN KATİLİ
"Her ne kadar Orhan Veli, 'Gemliğe doğru / Denizi göreceksin / Sakin Şaşırma' demişse de, İzmirâ??e doğru da denizin gözüktüğünü başka bir sairden, İlhan Berk'ten öğreniyoruz:
«Bir arkadaşla, bisikletle, İzmir'i, daha çok da denizi görmeye gidiyoruz. Manisaâ??nın dışına ilk çıkıyorum. Ortaokulda olacağım. Bisikleti, tatillerde orda burda çalışarak biriktirdiğim paralarla aldım. İzmirâ??i bütün çocuklar gibi ben de merak ediyorum. İzmir demek, deniz demek. Denizi ilk kez göreceğim. > >"
İlhan Berk'in yazdıklarıyla Orhan Veli'yi birleştiren bu yazar, aslında Orhan Veli'nin de katilidir. O'nu biraz sıkıştırarak bunu itiraf ettirebilmişizdir.
"Evet, itiraf ediyorum: Ben bir katilim! Çok cinayet işledim, elimi şiire buladım. Okuyup da etkilendiğim tüm şairleri ve dizeleri bir bir öldürdüm. Saman Sarışıâ??nın, Bir Gün Mutlaka'nın, Göçebe'nin, Sonsuz ve Öbürü'nün katili benim. Metin Eloğlu'nu, Can Yücel'i, Bertolt Brecht'i, ee Cummings'i, Nazım Hikmet'i, İlhan Berk'i ve daha birçok sairi ben öldürdüm. 'Eskitiyorum eskitiyorum / Kalıyor ne kadar güze) olduğunun, 'Bir viyolonsel gibi çök yanıma'nın, 'Yanına bir anlam aldı / Ve açıldı'nın, 'Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler'in ve daha binlerce güzel dizenin katili de benim. Bütün bunları kendim olmak için yaptım, çünkü okuduğum her incili sairden ve pırıl pırıl şiirden etkileniyordum."
Cinayetleri için iyi bir nedeni olsa da katil olan bu yazarın, öldürdüklerinden yaptığı alıntılarla dolu olan yazılarından alıntı yaparak devam edelim:
"Garip akimini şapkasından bir tavşan gibi çıkaran şairlerden bir diğeri olan Orhan Veli, bir İstanbul sevdalısıdır. Ama o, güvercinlerden çok martıları yakıştırmıştır İstanbulâ??a. Vapurların dantelidir martılar. Oysa Oktay Rıfat, anadan doğma bir güvercin tutkunudur. O, doğanın yüreğini dinleyen bir hekim gibi dolaşır ağaçların, çiçeklerin, kayaların arasında. Doğanın içindeki şiirsel gizi arar. Güneşin altında yasamın ipuçlarını bulmanın sevinciyle gezinir durur. Bacaları, kapıları, pencereleri, saçak altlarını gözler. Ve güvercine uçup kurtulmayı yakıştırır:
Bir kedinin ağzından kurtulur
Gibidir, fırlarken saçakların
Altından; kanat çırpar ve uçar.
Bizse eski sapanla pusuda,
Dökülürken üstümüze tüy tüy,
Uçmanın ve konmanın sevinci,
Susarız yari kus, yari avcı.
Işık tekerlekleri döner, yürür ,
Geceye otla ağaçla bahçe,
Güneş yalar kırmızı diliyle
Havada paçalı güvercini.
Oktay Rıfat, güvercini kedinin ağzından kurtarırken, has arkadaşı Melih Cevdet ise, bir aslan terbiyecisine özenir gibi, kafasını kedilerin ağzına sokar:
Oktay Rıfat, çağdaş şiirimizin bu üç ustasının el verdiği 'Garip' akımıyla ilgili bildiklerini söyle anlatır bizlere:
â?? On yıl kadar önce sıcak bir yaz günü, orta yaşlı bir köylü yolunu sormak için yanıma yanaştı. Üstünde partal bir palto, paltonun altında bir ceket, ceketin altında yelek, yeleğin altında da yakası iliklenmiş mintanı vardı. 'Yolunu gösteririm ama önce üstünden su paltoyu çıkart!' dedim. Çıkarttı. 'Ceketi de çıkart!' Onu da çıkarttı. 'Şimdi de yeleği çıkart!' Çıkarttı. 'Çöz mintanının yakasını!' Çözdü. 'Sıva kollarını!' Sıvadı. 'Senin sorduğun yere şuradan gidilir!' dedim. Yürüyüp gitti. Giderken bir iki kez arkasına dönüp baktı. Kıssadan hisse: Garip hareketi her şeyden önce bir havalandırma hareketidir.â?
Oktay Rıfatâ??ın bu sözleri, beni iki yeni şiir tanımına, yani Melih Cevdet'in sairlerin ne olduğunu ilmediklerini söylediği şiirin kıyılarına kadar götürür. Bence şiir, yeryüzündeki tüm kuşları ayni anda havalandırma hareketidir. Ya da kuşun kafesinden soyunmasıdır. Evet, sür Akgün Akova'ya göre biraz bunlar, bunlar ve dilinin dönmediği başka şeylerdir."
İşte! işteeee, O'na ismini de söylettik ki böylece bizim ismimiz edebiyat tarihine 'gammaz' olarak geçmedi. Katil, şair ve yazar Akgün Akova'nin kitaplarını okuyanlar, O'nun kimleri öldürdüğünü rahatça görebilir. Bak Postacı Ölüyor şiirinde isim isim yazdıklarına bir bakin:
işte şimdi tam sırası değil mi
Edip Cansever'in resmini bir pula basmanın
Nazımâ??ın, Hasan Hüseyin'in, Orhan Veli'nin
işte şimdi tam sırası değil mi
bir pula yazmanın bir Attila İlhan şiirini
İlhan Berk'in, Turgut Uyar'in, Cemal Süreya'nin bir
şiirini
ne güzel olurdu
bir mektup onlarla dolaşımda
Akova'nin itirafini okuyan polisler, katil Sairi tutuklamasalar da PTT'ye haber verirler ve basta Orhan Veli olmak üzere kimi şair ve yazarlarımızın resimlerinden, şiirlerinden pullar basılır. Her ne kadar pul yapıştırmak tercih edilmese de pul kullanan mektup postalayıcılar da bu işin öncülüğünü kime borçlu olduklarını bilsinler. Elbette sırf şiirlerinde değil düz yazılarında da katilimizin marifetlerini okuyabilirsiniz:
"Güvercinlerin yüzlerce türü vardır. Cüce güvercin, gazzi güvercin, gök güvercin, paçalı güvercin, taklacı güvercin, trampetçi güvercin bu türlerin yalnızca bir kaçıdır. Kumrular ise, yerde yaşayan büyük boylu güvercinlerdir. Orhan Veli, Kumrulu Şiirâ??inde onları da anar:
Duyduğum yoktu ne vakittir
Güvercin sesi, kumru sesi pencerede;
İçime gene
Yolculuk mu düştü, nedir?
Nedir bu yosun ,kokusu,
Martıların gürültüsü havalarda;
Nedir?
Yolculuk olmalı, yolculuk.
Penceredeki güvercin sesi midir, kumru sesi midir? Orhan Veli'ye göre ikisi de evet, bana göre ikisi de hayır! Penceredeki ses, Bidi Hasan'in abisinin saldığı güvercinlere tuttuğumuz alkışa karşılık veren sestir. Ve bu yazıyı yazmama yol açan da o alkış sesidir."
Bize de bu yazıyı yazmamıza neden olan Akgün Akova'ya katilliği için teşekkür etmekten başka bir şey kalmıyor. Kendisinin 'sanatın içine tüküren adam: Melih Gökçek'e yazdığı yazıyı unutmuş değiliz.
"Yıllar önce, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat, Türk şiirinin sokağa çıkma hareketi olan 'Garip'i başlattıklarında, kendilerine, büyük eleştiriler yöneltilmiş ve Gökçek'le akrabalığı olup olmadığını bilmediğim Yusuf Ziya Ortaç Söyle bağırmıştı: «Sizi bu ahlak sızların yüzüne tükürmeye davet ediyorum.» Tükürüğün kime gittiğini, bilmem söylemeye gerek var mi?"
"Okuma yazmayı söküp, öğretmenim önlüğüme kırmızı bir kurdele taktiği zaman, Terzi Orhan elime bir kitap tutuşturup 'Bunu büyüyünce okursun!' demişti. Kitabin üzerindeki adi çat pat hecelemiştim: 'Or..han..Ve..li'
'Sen mi yazdın bu kitabi Orhan amca?' diye sormuştum. Gülmüştü. 'Yok be küçük dostum' demişti. 'Benim adaşım yazmış Bana okumak düştü. 38 numara gömlek giyermiş Orhan Veli. Sik giyinmeyi severmiş. Melih Cevdet ve Oktay Rıfat adlarında iki sair arkadaşı daha varmış. Üçü, kumaş, iplik ve düğme gibi birbirlerinden ayrılmazlarmış. şiire gündelik hayatin elbisesini giydirmişler. Ne de iyi etmişler. Bak ne demiş 'Dalgacı Mahmut' adli şirinde Orhan Veli:
Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim."
Bir süre sonra o sokaktan tasindiklarini ve daha sonra Terzi Orhan'in basina gelenleri, yazının devamında okuyabilirsiniz ama, Akgün Akova'nin ne zaman Orhan Veli'nin Kapalı Çarşı süreni okursa aklına suç ortağı Terzi Orhanâ??ın geldiğini söylemeliyim :
Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkanın öyle kokar iste.
Ablamı tanımazsın,
Hürriyette gelin olacaktı, yasasaydı;
Bu teller onun telleri,
Bu duvak onun duvağı iste.
Ya bu camlardaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı...
Geceleri de ayakta mi dururlar böyle?
Ya su pembezar gömlek?
Onun da bir hikayesi yok mu?
Kapalı Çarşı deyip te geçme;
Kapalı Çarşı, Kapalı kutu.
Kara Kedi Mirnav Pist adli şiirinde intihar eden Mayakovski'ye kızar ve kedilerin intihar etmeyeceği sonucuna bağladığı şiirinin arasına Orhan Veli'yi de almadan edemez:
Bi' gözü leyla bi' gözü leylak akrabaları vardır
Van'da
bi' Doğu ilinden bi' İstanbul şiirine
Orhan Veli'nin el yazısında ağız dalaşı yaparlar
dört ayak üstüne düşerler her seferinde
Akgün Akova'dan tek beklediğim; bir gün beni de öldürmesi...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat