Reklamsız Forum İçin Tıklayınız. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde. * FrmTR'nin resim sitesi Resimci.Org yayında
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 14-12-06, 03:29   #1
adamus

Varsayılan Xvi. YÜzyil TÜrk Edebİyati



XVI. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI
A) XVI. Yüzyılın Siyasi ve Sosyal Durumu
XVI. yüzyıl her yönüyle Osmanlı için bir altın çağdır. Bu devirde devletin sınırları üç kıtaya yayılarak Türk tarihindeki en geniş sınırlara ulaşmış kudret ve zenginlikte üstünlüğü övülecek duruma gelmiştir. Devlet adamları zeki, dürüst, ahlaklı, adil ve yetenekli kişilerdir. Ordu ve donanama tam manasıyla bir disiplin içindedir. Ekonomik durum yerli yerinde, halkın geliri ve rahatı gayet iyidir. (SOYSAL, 2002, s.379).
XVI. yüzyılın olaylarını şöyle sıralayabiliriz:
Osmanlı Devletinin başına geçen Yavuz Sultan Selim ilk seferini doğu sınırlarında durmadan karışıklık çıkaran Şah İsmâil üzerine düzenler. Safevî Devleti’nin başında bulunan Şah İsmâil, Türk asıllı olduğu halde siyasi emelleri uğruna doğu Anadolu halkını bölüp ayırmaya uğraşmaktadır. Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Devleti’ni uzun süre uğraştıran Şah İsmâil’i ( 23 Ağustos 1514) Çaldıran’da yener. Böylece imparatorluk için manevi bir tehlike olan Şîî-Safevî propagandasının önüne geçer. (TDEK, 1992,s.13).
Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran’da kazandığı bu zafer devletin başarılar zincirinin başlangıcı olmuştur. Bu seferin ardından Ridâniye (1517) ve Merc-i Dâbık (1516) zaferleriyle Suriye, Filistin, Hicaz ve Mısır Osmanlı ülkesine katılır. Ayrıca Ramazan Oğulları ve Dulkadir Oğulları gibi önemli merkezlerde Maraş, Mardin, Kayseri, Diyarbakır, Adana ve çevreleriyle birlikte Osmanlı ülkesine katılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin Doğu’da kazandığı bu başarıların önemli bir sonucu olarak İslam dünyasında egemenliğin sembolü olan “Halifelik” Osman Oğulları ailesine geçmiştir. 10 Temmuz 1517’de Mekke Emiri, Mekke ve Medine’nin ana hatlarıyla Mukaddes Emanetler ve Peygamberimizin bayrağı olan Sancak-ı şerîf’i teslim eder. (İSLAM, 1992, s.96).
Yavuz Sultan Selim’in 21 eylül 1520 gecesi vefat etmesi üzerine Sultan Süleyman Han 30 Eylül 1520’de tahta çıkar. Sultan Süleyman Han hukuka bağlılığı ile ünlüdür. Adildir. Zulme sapanları affetmez. Devlet memurlarını geçerli bir gerekçe olmadıkça azletmez, mutlaka haklı sebeplere dayandığı zaman azlederdi. Kanuna ve adalete bu derece düşkün olması sebebiyle ona “Kanûnî” unvanı verilmiştir. Avrupalılar arasında ise “Muhteşem Süleyman” ve “Büyük Türk” diye anılmaktadır. (GÜNENSAY, 1943, s.142)
Osmanlı İmparatorluğu Yavuz Sultan Selim’den sonra oğlu Kanûnî Sultan Süleyman zamanında da muazzam kudret ve hakimiyetini devam ettirdi. Hem doğuda hem batıda fakat bilhassa batıda önemli başarılar kazandı . Kırk altı yıllık saltanatı döneminde Avrupa seferlerine ağırlık verildi. 1521’de Belgrat, 1522’de Rodos Kalesi fethedildi. Macaristan üzerine düzenlenen sefer başarıyla sonuçlanır ve 1526’da Budin teslim alınır. 1529’da yapılan seferde Viyana kuşatılır. 1532’de Almanya seferine çıkılır. Kanije ve Temeşvar alınır, Avrupa’yı bölmek için 1537’de Fransızlara “Kapitülasyon” olarak adlandırılan ticari müsaadeler verilir. (İSLAM, 1992, s.92).
Osmanlı Devleti üç kıtayı kendisine bağladığı gibi denizler üzerindeki hakimiyetini de başarıyla sağlamıştır. Daha Yavuz Sultan Selim zamanından itibaren büyük denizci Barbaros Hayrettin ile birlikte Cezâyir ve Tunus’un Osmanlı Devletine bağlanmasıyla denizlerdeki hakimiyet başlamıştır. Preveze Deniz Zaferiyle birlikte Akdeniz bir iç deniz haline getirilmiştir. Kemal Reis, İlyas Reis, İshak Reis, Oruç Reis, Hızır Hayrettin Reis ( Barbaros Hayrettin Paşa), Pîrî Reis, Uluç Ali Reis, Turgut Reis, gibi namlı kaptanlar Cebre, Cezayir, Tunus, Sakız, Korsika Adası ve Trablusgarb’ı Osmanlı topraklarına kattılar. Osmanlı denizcileri XVI. yüzyılın başında itibaren Hind sularında da görülmeye başladılar. (İSLAM, 1997, s.97).
Fakat önce Kıbrıs Lepant malubiyeti daha sonrada İran ve Avusturya savaşları bu muazzam askeri ve siyasi kuvvetin yükseldiği yerden aşağıya düşmeye başladığına birer işaret oldu.
Kanûnî’nin ölümünden sonra Sultan II. Selim Osmanlı tahtına geçmiştir. II. Selim devlet işleriyle uğraşmaktan çok kadın, kız ve içki sohbetlerine düşkündü. Sultan II. Selim devrinde Sokulu Mehmet Paşa’nın tedbirli yönetimiyle devletin bütünlüğü ve ihtişamı sürmüş ama yüzyılın sonunda çok değişik ırk, dil ve dine mensup toplulukların oluşturduğu Osmanlı Devleti’nde bazı aksaklıkların, yanlışlıkların ortaya çıkmaya başladığı, alınan bazı tedbirlere rağmen açık bir şekilde görülmeye başlamıştır. (TDEK,1992,s.131)
Askeri ve idari Osmanlı kurumları özellikle Sokulu Mehmet Paşanın ölümünden sonra süratle bozulmaya başladı. Bu zorluklar o dönemdeki bazı mütefekkirler ve tarihçiler tarafından görülmüş ve tehlikenin büyüklüğü az çok hissedilmiş olduğu halde imparatorluğun dıştan görünen göz kamaştırıcı parlaklığı içinde bunlar esaslı bir şekilde göze çarpmamıştır. (BANARLI, 1998, C.1,s.516)
Sultan II. Selim zamanında devletin büyüklüğü ve ihtişamı belirli bir süre daha devam eder. Kuşkusuz bunda vezir-i azam Sokulu Mehmet Paşa’nın payı büyüktür. Bazı tedbirler alınsa da aksaklıklar kendini XVII. yüzyılda göstermiştir.
Sultan II. Selim zamanında daha çok deniz muharebeleri yapılmıştır. Kıbrıs’ın fethi, İnebahtı yenilgisi, Batı Avrupa topluluklarının Osmanlıya bağlanması devrin önemli hadiseleridir. Sultan II. Selim zamanında devletin kaderini değiştirebilecek üç projeye başlanır. Süveyş kanalının açılması, Karadeniz’i Hazar denizi ile birleştirecek kanalın açılması ve Marmara ile Karadeniz arasında İznik ve Sapanca gölleri ile Sakarya’yı birbirine bağlayacak kanalların açılması fakat bu projelerin ortak bir olumsuz yanı olmuştur ki buda hiçbirinin tamamlanamamış olmasıdır.
Sultan II. Selim’in 1571 yılında vefat etmesi üzerine Osmanlı tahtına Sultan III. Murad Han çıkmıştır. Bu dönemde de yine Sokullu Mehmet Paşa vezîr-i azam görevinde bulunmaktadır. Yalnız eski gücünün kalmadığı görülmektedir. 1577’de Sokullu Mehmet Paşa’nın itiraz etmesine karşılık Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu İran seferine çıkmıştır. Safevi devleti ile zorlu savaşlar yapılmış barış ise ancak savaşın başlamasından on üç yıl sonra 1590’da yapılmıştır.
1595’de vefat eden Sultan III. Murad Han yerine Sultan III. Mehmet Han tahta çıkmıştır. Bu arada aldığımız Estergon Kalesi de geri verilmiştir. Padişah sefere çıkar ve Macar ovasına girilir. 1596’da Eğri kalesi fethedilir. Haçova zaferi bu asırda Osmanlı Devleti’nin kazandığı son zafer olmuştur. (İSLAM, 1992,s.96).
XVI. asır Osmanlı Devleti’nin zirveye ulaşması ve hemen ardından duraklama devresine girmesi ve düşüşe geçmesine karşın Safevîler ve Bâburlular (Hind Timurî) bir yükseliş devresine girmişledir. İran ve Azerbaycan’da siyasi ve askeri hakimiyet kuran Safevî Devleti’nin kurucu olan Şah İsmâil çok kısa bir süre içinde Ceyhun nehrinden Basra Körfezine ve Afganistan’dan Fırat nehrine kadar büyük bir alanı alarak buralara hakim oldu. İran, Horosan ve Azerbaycan Safevî hakimiyeti altına girdi. Fakat Şîî olan Safeviler ile Sünnî olan Osmanlılar arasında manevi zıddiyet nihayet Şah İsmâil’in orduları ile Yavuz Sultan Selim’in ordularını karşı karşıya getirince Yavuz’un 23 Ağustos 1514’te kazandığı Çaldıran Meydan Muharebesi ile Şah İsmâil’in Safevî hakimiyetine tamamen son verilmekle birlikte bu devletin bir İran devleti halinde yaşaması gibi bir netice ortaya çıktı. Nihayetinde büyük Safevî Devleti son buldu. (GÖNENSAY, 1943,s.143)

XVI. asır sadece Anadolu’daki gelişmelerle kalmamış bu dönemde Ortaasya’da da önemli hadiseler meydana gelmiştir. Türkistan’da hakimiyet kuran Timûr hanedanının çocukları bu dönemde Türkistan’daki hakimiyetlerini hemen hemen terk etmek zorunda kalmışlardır. Bunun sebebi ise Timûr varislerinin Özbek’lerle yaptıkları mücadeleler olmuştur. Türkistan’da birçok büyük ülkeler ve mamur şehirler Özbekler tarafından işgal edilmiştir. Fakat kesin bir hakimiyet kurulamamıştır. İstiklal davasında bulunan mahalli beylerin isyanlarıyla karşılaşılmıştır. Böylelikle bütün XVI. asır Türkistan’da geçek bir düzenin ve otoritenin oluşamadığı karışık bir düzen olarak geçmiştir. Bunlarla beraber Timûr’un çocuklarından olan Bâbür Şah bir Türk-Moğol hakimiyeti ve Türk devleti kurmayı başarmıştır. Yalnız bu devlet Türkistan’da değil Hindistan’da kurulmuştur. Özbeklerin baskısı sonucu Hindistan’da devlet kuran Bâbür Şah’ın burada oluşturduğu medeniyet Türk tarihinin iftiharla anacağı medeniyetlerden biri olmuştur. (BANARLI, 1998.C.1, s.516).
Bâbür Şah’ın kurduğu bu saltanat yirmi yıl sürmüş ve ondan sonra bunu çocukları devam ettirmiştir. Bunlar içinde Celâleddîn Ekber Padişah babası gibi devleti huzur içinde yönetip yarım asırlık saltanatı boyunca Türk-Moğol imparatorluğunun en parlak devrini yaşatmıştır. XVI. asırda Hindistan’da kurulan bu büyük medeniyetin zor dönemleri başladı ve birkaç asır daha yaşatılsa da Hindistan hakimiyeti Avrupalıların eline kalmıştır. Bunlar da gösteriyor ki Bizans’ı yıkan ve Avrupa’da siyasi ve askeri büyük bir hakimiyet kuran Osmanlı İmparatorluğu’ndan başka on altıncı asırda Bâbürlüler ve Safevî’ler gibi iki büyük Türk-İslam devleti de doğu dünyasında Türk hakimiyetini ve dolayısıyla Türk medeniyetini yaşatmaya muvaffak olmuşlardır. Bâbürlüler ve Safevî’ler tarafından meydana getirilen eserler uzun süre Türklerin izini ve varlığını hissettirmiş dünya mimarisinde önemli bir yer ve itibar kazandırmıştır. (BANARLI, 1998,C.1.s.516).
Bu yüzyılın siyasi tarihine genel olarak baktığımız zaman Osmanlı Devleti’nin bütün müesseselerinde gelişme görülür. Kanûnî Sultan Süleyman zamanında ihtiyaçlara ve siyasi hayatın gereklerine göre kanunlar yeniden düzenlenir. Bununla birlikte eksikliği duyula ilim kurumları geliştirilmeye çalışılmıştır. İmar faaliyetleri yoğunlaşmıştır. Mimar Sinan gibi bir deha şahsiyet ve onun elinden çıkan öğrencilerinin, usta mimarların yaptıkları cami, medrese, han, hamam, köprü gibi ölümsüz eserlerle bütün ülke donatılmıştır. Osmanlı Devleti bu sosyal konular ve yapılan işlerle ilgili bütün konuların şeriata ve töreye uygun olmasına bilhassa özen göstermiştir. Bunları yaparken de devletin birliği ve bölünmezliği ile dini üstünlüğü esas alınmıştır. Bu düzeni bozmak isteyenler ise her kim olursa olsun hemen cezalandırılmıştır. Osmanlı padişahları, adaleti mülkün temeli ve halkı da yüce Allah’ın (c.c.) emaneti saymışlar kurulan düzende ırk, din, dil, ayrımı gözetmeden insanların huzur içinde yaşamalarına gayret etmişlerdir.


B) XVI. Yüzyılın Dil, Sanat ve Edebiyatı

XVI. yüzyıl dil, kültür, sanat ve edebiyat sahasında Osmanlı Türkçe’si edebiyatının imparatorluk tarihindeki en üstün seviyeye ulaştığı dönemdir. Osmanlı’da fikir ve sanat hayatı devletin siyasi, askeri ve medeni ihtişamına uygun bir şekilde gelişerek kendini diğer Türk devletlerine kabul ettirebilecek klasik bir edebiyat meydana getirmiştir. Bu dönemdeki gelişme sadece edebiyat alanında değildir. Devlet bir bütün olarak yükselişe geçmiş ve her kurumda büyük ilerlemeler görülmüştür. İlim alanında birbirinden büyük alimler yetişmiş, mimari alanda Mimar Sinan gibi dünyanın en büyük mimarı yetişmiştir. Minyatür, süsleme, hat sanatı gibi zevk, çizgi, desen, renk ve işleme güzellikleri bakımından da bu yükselişin boyutlarını gösteren şaheserler meydana getirilmiştir. (BANARLI, 1998, C.1, s.557).
Devletin bütün kurumlarında görülen bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak kültür, dil, sanat ve edebiyat ilerlemiş bunda da Osmanlı padişahlarının özel çabalarının büyük bir etkisi olmuştur. Osmanlı padişahları kültürlü ve sanatçı kişiler olup bu özellikleri dolayısıyla da ilim ve sanat hayatının korunup kalkınmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bu asrın kültürü Osmanlı’nın geniş sınırlarda sahip olduğu zenginlikleri, farklı sanat anlayışlarını, türlü dilleri, sanat ve kültürleri bir arada toplayabilmesi sayesinde daha da ileri bir düzeye ulaşmıştır. Ayrıca padişahların ilim ve sanat adamlarını sürekli kollamalarının yanında onlara hediyeler vermeleri, sohbetlerine dahil edip mükafatlandırmaları, yazdıkları şiirler karşılığında akçe vermeleri ve birçoğuna da inanılması güç derecede aylıklar bağlamaları sanatın değerini arttırmış ve zirveye ulaşmasını sağlamıştır.
Osmanlı padişahlarının Sultan II. Murat’tan başlayarak şiir ve edebiyatla ilgilendikleri, kendilerinin de şiir söyledikleri görülür. Fatih Sultan Mehmet (Avnî), Sultan II. Beyazıt (Adlî), Yavuz Sultan Selim (Selimî), Kanûnî Sultan Süleyman (Muhibbî), Sultan II. Selim (Selimî), Sultan III. Murat (Muradî); şehzadelerden Sultan Cem, Sultan Korkut (Harîmî), Sultan Mustafa (Muhlisî), Sultan Mehmet, Sultan Beyazıt oldukça tanınmış şairlerdir. İçlerinden en çok şiir yazan ve neredeyse dönemin birkaç şairi hariç diğer şairlerini geçen kişi Muhibbî mahlaslı Kanûnî Sultan Süleyman’dır. Divanında sadece 2799 gazel bulunmaktadır. (İSLAM, 1992, s.98)
Bu asırda Osmanlı Devleti’nin bütün şehirlerinde ilim ve sanat faaliyetleri görülmekle birlikte devletin merkezi şehri İstanbul’dur. Diğer ilim merkezleri ise Anadolu’da; Bursa, Kütahya, Manisa, Konya, Kastamonu, Trabzon, Denizli, Amasya, Rumeli’de; Edirne, Filibe, Sofya, Piriştine, Üsküp Ve Acem’de ise Bağdat şehridir. Bu şehirlerdeki alimlerin ve şairlerin toplantıları akademik bir değer almıştır. Padişah sohbetlerinde, saraylarda, konaklarda, savaş yollarında ve ilmi sınıflara göre evlerde hatta yazları köy kahvelerinde bile bu ilim sohbetleri bir gelenek halini almıştır. Başta ilme, edebiyata, okumaya ve musikiye meraklı münevver bir sadrazam olan Makbul İbrahim Paşa olmak üzere devrin padişahlarından sonra gelen büyükleri de genellikle alimleri, sanatkarları, şairleri korumak ve onlara maaş bağlamak, ilim ve sanat adamlarının geleceklerini emniyete almak için çalışıyorlardı.
Bu dönemde sanata ve sanatçıya verilen bunca emekte sonuçsuz kalmamıştır. Dönemin ünlü ilim adamları arasında başta Zenbilli Ali Efendi olmak üzere Kemalpaşa-zâde Şemseddin Ahmet (İbn-i Kemal), Taşköprülü-zâde İsameddin Ahmet, Gelibolulu Mustafa Sürûrî, Kınalı-zâde Ali Efendi, Ebussuûd Efendi, Pîrî Reis, Seydi Ali Reis gibi ilmi şahsiyetler bulunmaktadır.
Bu yüzyılın önemli tarihçileri ise Kemalpaşa-zâde, Hoca Sadeddin, Lütfi Paşa, Selanikî ve Gelibolulu Ali’dir.
Yine bu dönem Klasik Türk edebiyatında, edebiyat tarihleri için çok önemli bir kaynak olan tezkireler ve yazarları şunlardır:
Heşt Bihişt (1538) – Sehi Bey, Tezkire-i Latîfî (1546) – Kastamonulu Latîfî, Meşâirü’ş-Şuarâ (1568) – Aşık Çelebi, Tezkiretü’ş-Şuarâ (1586) – Kınalı-zâde Hasan Çelebi, Gülşen-i Şuarâ (1546) – Ahdî ve Tezkiretü’ş-Şuarâ (1596) – Beyâni.
XVI. yüzyıl Klasik Türk edebiyatının tanınmış şairleri Zâtî, Hayâlî, Bâkî, Halîmî, Âhî, Benli Hasan, Nihânî, Revânî, Figânî, Kemal-zâde, Sâgarî, İshak Çelebi, Edirneli Nazmî, Bursalı Rahmî, Celilî, Fevrî, Taşlıcalı Yahyâ Bey, Nev’î, Gelibolulu Mustafa Âlî, Bağdatlı Rûhi, Güvâhi, Bursalı Lâmi’î ve Fazlî’dir.
XVI. asırda halk edebiyatına ilişkin fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Ağırlık divan edebiyatı ve dini-tasavvufi Türk edebiyatı ürünlerine verilmiştir. Ancak halk edebiyatının sözlü geleneğe sahip olduğu düşünülürse bu dönemin hareketli bir halk edebiyatı olduğu kanısına ulaşılabilir. Osmanlı Devleti’nin bu şaşaalı dönemini destanları, koşmaları ve türküleriyle yaşatıp onları nesilden nesile aktararak günümüze ulaştıranlar halk şairleridir.
Bu asırda bütün Türk coğrafyasında halk edebiyatı geleneği içinde halk arasında söylenip gelen destanlarımız ve halk hikayelerimiz de bulunmaktadır. Halk arasında dost toplantılarında veya kahvehanelerde anlatılıp okunan Dede Korkut Hikayeleri, Köroğlu Destanı, Leyla ve Mecnûn, Kerem ile Aslı, Fehat ile Şirin, Âşık Garip hikayeleri, mesneviler, menkıbeler, masallar, meddah hikayeleri halkın hikaye dinleme ihtiyacını karşılamaktaydı. Anlatılan hikayelerin birçoğu yüzyıllar öncesine dayanmakta ve farklı şekilleri bulunmaktaydı.
Genellikle halk edebiyatının bir kolu olarak adlandırılan Tekke edebiyatı da aslında başlı başına bir edebi kol durumundadır. Bu alanın diğerleri ile karıştırılmaması gerekir. Klasik Türk Edebiyatı şairlerinin ve Halk Edebiyatı şairlerinin pek çoğu Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı (Tekke Edebiyatı) alanında da eserler vermişlerdir. Anadolu’daki tekkelerde yetişen pek çok şair Allah aşkını terennüm eden şiirler yazmışlar ve Bektaşîlik, Bayramîlik, Melamîlik, Halvetîlik gibi tarikatların yaygınlaşmasına katkıda bulunmuşlardır. Bu asrın önde gelen şairleri arasında İbrahim Tırsî, Sümbül Sinan, İbrahim Gülşenî, Ahmet Şarban, Ümmi Sinan ve Azmî gibi şahsiyetler bulunmaktadır.
Bu yüzyılda Halk şiiri alanında yetişmiş olan en büyük şahsiyet, hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Karacaoğlan’dır. Bu asrın diğer halk şairleri ise Kul Mehmet, Öksüz Dede, Köroğlu, Hayalî, Bahşî, Geda Muslu, Çırpanlı, Armudlu ve Hüseynî gibi şahsiyetlerdir. (İSLAM, 1992, ss.99-100)
XVI. yüzyılı dil açısından incelediğimizde edebi dilin Arapça, Farsça kelimelerle ve dil kurallarıyla yoğunlaştığı görülmektedir. Türkçe kelimeler nazma uymadığı için aruz kalıplarına daha iyi ve daha kolay uyan yabancı kelimeler Türk nazmını kuşatmış ve Türkçe kelimeler gittikçe azalmıştır. Kullanılan kelimelerin yarısı bile Türkçe değildir. Bu şekilde aruza uygun bir dil oluşturulmuştur. Bu nedenle Türk dili bütünüyle nazım tekniği, mısralardaki sanat örgüsü açısından çok başarılı bir düzeye ulaşmıştır. Ayrıca şiir dili üslup ve ahenk bakımından da çok yükselmiştir. Dildeki Türkçe sözlerin bazıları kaba ve kalın diye kullanılmamış bunların yerine süslü ve sanatlı olanları tercih edilmiştir. Sanat kullanmak bu dönemde büyük bir maharet sayılmıştır. Ancak bu kadar sanat ve süs Türkçe’nin güzelliğini kaybettirmiş, yapma bir güzellik almış ve süslü yazı üstün duruma geçmiştir.
Bu asrın süslü sanatına karşılık Necâti Bey ve onun yolundan yürüyen bazı şairler şiirlerinde Türkçe atasözlerine yer vermişlerdir. Trabzonlu Derûnî, Âgehî, Aşkî, Yetim gibi şairler mahalli gemici deyimleriyle kaside ve gazeller yazmışlardır.
Ayrıca XV. yüzyılda Aydınlı Visâli tarafından başlatılan Türkî-i Basit Akımı, bu yüzyılda daha da güçlenmiş olarak Tatavlalı Mahremî ve Edirneli Nazmî gibi iki önemli temsilci yetiştirmiştir. Arap ve Fars dillerinin Türkçe üzerindeki etkisi karşısında milli bir akım temsilcisi olarak ortaya çıkan Türkî-i Basit’çiler edebiyat tarihimizde önemli bir yer almışlardır. (SOYSAL, 2002,ss.383-384).
Bu asırda gelişen en önemli özelliklerden biriside son derece yüksek bir seviyeye ulaşan edebiyat ve sanatın artık taklitten kurtularak bir Türk klasiği haline gelmesidir. Yani bu dönemden sonra artık İran ve Arap Edebiyatı’nın yüksek şaşaası geçilmiş ve Türk Edebiyatı kendi klasiğini oluşturmuştur. Yeni yetişen şairlerde artık bu asırdaki zirve şairleri esas almış ve onların yolundan yürümüşlerdir. Ayrıca yine bu dönemden önce dilimize girmiş olan Arapça ve Farsça kelime ve terkipler Türkçe gibi kullanılmaya başlanmış ve zamanla Türkçe’nin gramatikal yapısına uydurulup Türkçeleştirilmiştir. Bunun en büyük faydası Türkçe’nin daha çok zenginleşmesi olmuştur. Zararı ise, estetik yönden daha ilgi çekici Arapça, Farsça karşılığı olan kelimelerin zaman içinde unutulmaları olmuştur.
Bu asrı kısaca özetleyecek olursak Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi ve askeri alandaki başarısı, zaferleri sadece bu alanla sınırlı kalmamış bir bütün olarak devletin tüm kurumlarında birden bir yükseliş sağlamıştır. Hem dini, hem sosyal, hem siyasi, hem de ekonomik açıdan tarihinin en parlak devrini yaşamıştır. Yalnız bir meyvenin en olgun ve en lezzetli hali olgunlaşmanın bittiği andır. Bu da çürümenin başladığını gösterir. Osmanlı’nın da bu zirve noktası onun düşüşe geçtiği zamanın başlangıcını göstermektedir. Bu nedenle yükselişin hazin inişi Osmanlı’yı bir süre sonra sarmaya başlamıştır.

1) XVI. ASIR ÇAĞATAY SAHASI TÜRK EDEBİYATI

XVI. asırda Çağatay Sahası Türk Edebiyatı olgunluğunun son devresini yaşamıştır. Bu asrın kültür ve edebiyatı Türk dünyasının Mâverâünnehir, Harezm, Altınordu gibi doğu ve kuzey bölgelerinde gelişme göstermiştir. XIV. yüzyılda Kutub, Harezmî, Rabgûzi; XV. Yüzyılda Ali Şîr Nevâî, XVI. yüzyılda Bâbur Şah; XVII. yüzyılda Ebulgazi Bahadır Han gibi büyük sanatçılar yetişmiştir. Çağatay Edebiyatı altın devrini XVI. yüzyılda Ali Şîr Nevâî ile yaşamıştır. Bu asırda kültür, sanat ve edebiyat hayatı Harezm, Mâverâünnehir ve Horosan’da Şeybanlılar, Hindistan’da Bâburlular tarafından himaye ve teşvik edilmiştir. Bu yüzyıl Timurlular için felaket ve yayılma devri oldu. Batu’nun kardeşlerinden Şeyban’a ait prenslerin idaresi altındaki göçebe Özbekler sonra da Horosan’ı ele geçirerek Timurluların buradaki egemenliğine Bâbur’un bütün gayretlerine rağmen Mâverâünnehir ve Harezm Özbek egemenliğinden kurtulamadı. Timurlu sülaleleri ancak Bâbur’un Hindistan’da kurduğu yeni imparatorluk sayesinde varlığını koruyabildi. (SOYSAL,2002, s.380).
Ortaasya’da XVI. asırda Timur Oğullarının iktidarına kesin bir son veren göçebe Özbekler’in hükümdarı Şeybânî Han ve onun prensleri Ortaasya Türk hakimiyetini oldukça uzun müddet ellerinde tutmuşlardır. Şah İsmâil ile Şeybânî Han arasında Şîî-Sünnî kavgaları devam etti ve birçok maddi zararın yanı sıra insanların zihninden silinmeyecek manevi zararlar meydana geldi. Ancak çeşitli siyasi ve ulusal sebeplerden doğan her türlü zorluklara ve ihtilallere rağmen fikir, sanat ve kültür hayatının gelişmesine hizmet ettiler. XVI. asırda Timur Oğullarıyla Özbekler arasındaki bu kavgalar medeniyet merkezlerinin yıkılıp harap olmasına sebep olmuş, fakat bu durum fikir hayatının da yıkılmasına sebep olmamıştır. Çünkü XV. asırda Ali Şîr Nevâî’nin attığı sağlam temeller ve yaşanan muhteşem edebi ve fikir hayatı etkisini XVI. Asırda da sürdürmüş böylelikle edebiyat ve fikir hayatı sosyal ve siyasi hayata göre daha fazla direnç gösterebilmiştir (BANARLI, 1998, C.1, s.517).
Safevî Şîîliği ve Şeybânî Sunnîliğinin karşı karşıya gelmeleri dıştan bakıldığı zaman bir iman ve mezhep çatışması gibi görünse de gerçekte siyasi hakimiyet kavgasından ibaretti. Bu mezhep kavgalarının bu derece şiddetle devam etmesi ise halkın tekrar maneviyata sarılmasına sebep oldu. Halkın bu şekilde maneviyata yönelmesi de bilhassa Yesevî tarzı hikmetlerin sayısını arttırdı.
Ahmed Yesevî tarzında yeniden dini ve tasavvufi şiirler söylendi. Bu da hem hece vezni hem de dörtlüklerle söylenen Yesevî tarzı şiirler milli edebiyata bir canlılık verirken Nevâî tarzı söyleyişin tesiriyle İran edebiyatı geçen asırdaki ihtişamlı hayatına devam yolları buldu. Bundan dolayı Ortaasya Türk Edebiyatı’nda XVI.Asır XV.Asrın bir devamı niteliğini almıştır. Aynı şey kısmen yaşanırken edebiyat hayatı bir önceki asrın şaşaasını devam etmiştir. Gerçi aynı düzeye çıkılamamıştır ama Osmanlı ile benzerlik göstermektedir (BANARLI, 1998, C.1, s.517).
Çağatay Edebiyatı Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’na göre; “Timurların saray çevresinde gelişti. XVI. yüzyılın ilk yarısında yetişen Çağatay şairleri hem Çağatayca’yı hem de Farsça’yı kullanıyorlardı. XV. yüzyılın ikinci yarısında Herat edebi çevreleri sadece Horosan ve Mâverâünnehir’in büyük merkezleriyle yetinmeyerek İran ve Irak, Tebriz ve İstanbul’daki bilim ve sanat çalışmalarını da takip ediyorlardı. XV. yüzyılın ikinci yarısında Timurlu prenslerin saraylarında resmi dil ve kültür dili olarak Farsça kullanılmıştır. Ancak Hüseyin Baykara devrinde Farsça’nın yanında Türkçe’de değer kazandı ve şairlerin büyük bir kısmı Türkçe şiirler yazmaya başladı. Hüseyin Baykara devrinde yetişen şairler arasında Çağatay edebiyatının gelişmesinde büyük ölçüde rol oynayan Ali Şîr Nevâî başta gelir.
Hüseyin Baykara’nın ölümünden yirmi yıl geçmeden, Herat bilim ve sanat merkezi olarak eski parlaklığını kaybetti. Çağatay edebiyatı bundan sonra Şeybanlıların hâkimiyeti altındaki Buhara ve Semerkant gibi büyük kültür merkezlerinde oldukça kuvvetli bir gelişme gösterdi. XVI. yüzyılda Şeybanlı hanlarının koruyuculuğu altında büyük şehirlere yerleşen şairler arasından Çağatayca’yı kullananların Farsça yazanlardan çok daha az olduğu göze çarpar. Çünkü Farsça yalnız bilim ve edebiyat dili olarak değil resmi dil olarak da kullanılmıştır.
Zahîrüddin Muhammed Bâbur’un Hindistan’da büyük bir imparatorluk kalması üzerine Çağatayca’nın rolü Bâburlular arasında bir kat daha arttı. Bu imparatorlukta XVI. yüzyılda resmi dil olarak Farsça’nın yanında Türkçe de kullanıldı. Hindistan’da yetişen şairler arasında özellikle Bâbur anılmaya değer. Çağatay edebiyatının Nevâî’den sonra en büyük temsilcisi olan Bâbur, lirik şiirler yazdığı gibi daha çok Bâburnâme diye anılan Vekâinâmesi ile Çağatay nesrinin en güzel örneğini verdi. Bu devirde Bâbur’un yakından arkadaşı olan amir Hoca Kahan da Penâhî mahlası ile Farsça şiirlere, yer veren Bayram Han ve oğlu Abdurrahim Han’da bu bakımdan anılmaya değer… XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Çağatay edebiyatı alanında hiçbir büyük yazar yetişmedi…” (KARAALİOĞLU, 1980, ss.154-155).
XVI. yüzyılda Çağatay Türkçesi Bâbur ve çocukları zamanında Hint saraylarında yüksek aristokrasi edebiyatı şeklinde devam etmiştir. Siyasi ve medeni bakımdan Türklerin altın devri sayabileceğimiz XVI. yüzyılda Çağatay dil ve edebiyatı yalnız Ortaasya’da egemen olmakla kalmamış Nevâî’nin büyük etkisi sayesinde Osmanlı ve Azeri Edebiyatları alanında da manevi etkisini korumuştur. Fakat buna karşılık Osmanlı ve Azeri Edebiyatlarında Çağatay alanları üzerinde etkilerini kuvvetle sürdürüyorlardı (SOSYAL, 2002, s.383).
Bu asrın en önemli şahsiyetlerinden birisi bizzat kendi devrinin değerli bir âlimi ve şairi olan Muhammed Şeybânî Han’dır. Sanatla ve edebiyatla olan uğraşı ona bir divan tertib ettirmiştir. İlim ve fıkıh sahalarında yazmıştır. Şeybânî Han kendi devletinin hükümdarlığını yapmış hem de kalemini kullanarak döneminin en önemli şahsiyetlerinden biri olmuştur. Yani hem kılıç hem kalem ustası olmayı başarmıştır. Şeybânî Han ile birlikte bu dönemin önemli isimlerinden biri de onun yeğeni Ubeydullah Han’dır. Kul Ubeyd veya Ubeydî mahlaslarıyla Yesevî tarzında şiirler söylemiştir. Bu asrın diğer bir şairi de Şah Melik’in torunu Muhammed Sâlih’tir. Şeybânî Han’ın zaferlerini yazdığı Şeybân-nâme adlı manzum eseriyle tanınır.

A) Bâbür Şah (1483-1530) : Ortaasya Türk Edebiyatı’nın Nevâî’den sonraki en büyük temsilcisidir. 14 Şubat 1483’de Fergana’da doğmuştur. Babası Ömer Şeyh Mirza Timur’un bir kazada ölmesi üzerine hükümdarlık tahtına oturdu (1494). Hayatı savaşlarla ve tehlikeli maceralarla geçti. 1507’de padişahlığını ilan ederek Timurlular sülalesini devam ettiren tek hükümdar olmuş ve büyük bir güç toplamıştır. Hindistan’da bir Türk-Hind İmparatorluğu kurdu (1527). Çok zeki, gayet cesur, iyi bir komutan, iyi bir siyaset adamı, ehliyete kıymet veren, çevresinde değerli kişileri toplamasını bilen aynı zamanda kendine ve talihine sonsuz güveni olan kudretli bir şair ve devlet adamıdır. Hindistan için dört yüz yıllık bir uygarlık yarattı. İmparatorluğu’nu oğlu Humâyun Şah’a bırakıp Ağra’da vefat ettiği zaman henüz kırk yedi yaşındaydı. Bugün torunu Şah Cihan’ın yaptırdığı Kâbil’deki muhteşem bir türbede yatmaktadır (KARAALİOĞLU, 1980, s.167).
Bâbür Şah Türk tarihinde kendi azim ve çabası sonucu bir devlet kurmayı başaran büyük bir şahsiyet olması dolayısıyla çok önemlidir. Bâbür Şah Türk tarihinin en büyük simalarından olduğu gibi Türk Çağatay edebiyatının da Ali Şîr Nevâî’den sonra en büyük şairidir. Müstesna bir kişiliği vardır. İyi saz çalar, beste yapar, hattat ve nakkaştır. Bin türlü idari, siyasi, askeri işler arasında divanlar dolduracak kadar şiirler, anılar kaleme alır, her türlü sporlara, avlara, musiki meclislerine zaman bulur. Fuat Köprülü onun için şöyle der: “Kılıç kullanmakta, ok atmakta, ata binmekte ne kadar mahir ise insan ruhunu tanımakta, fertleri ve kitleleri idare etmekte de o kadar mahirdi.” Çağatay nesir dilini en ileri bir sanat dili haline getiren Bâbür Şah’ın en önemli hareket düsturu şudur: “Eğer babası iyi kanun koymuşsa, onu sakla; eğer bu kanun fena ise yenisini yap.” (KARAALİOĞLU, 1980, s.167).
Bâbür Şah’ın bir Dîvân’ı bir Aruz Risâlesi, Hanefi fıkıhına ait Mübeyyen isimli bir mesnevisi ve tasavvuf ahlakına dair Hoca Ahrâr’ın Farsça eserlerinden manzum olarak Türkçeleştirilmiş bir Risâle-i Vâlidiye’si vardır. Fakat bu hükümdar şairin hemen dünya ilim ve edebiyat âlemince tanınmış en mühim eseri Bâbürnâme’dir (BANARLI, 1998, s.519).

Bâbürnâme: Bâbür’ün çocukluğundan son senelerine kadar bütün hayatını hikaye eden bir otobiyografi ve gezip gördüğü yerleri, tanıştığı insanları, kültürleri, coğrafyaları, hayvanları vs anlattığı bir seyahat ve hatırat kitabıdır. Çağatay lehçesiyle çok sade bir dille ve doğal bir üslupla yazılmıştır. Bâbür Şah bu eserinde sadece büyüklüklerini başarılarını değil aynı zamanda hatalarını, eksik yönlerini ve başarısızlıklarını da anlatmıştır. Anlatımındaki tasvir, tahlil ve açıklamalarında kuvvetli ve derin bir gözlem ve tahlil kabiliyetine sahiptir. Bu eser birçok dile de çevrilerek yayımlanmıştır (The Bâbürnâme in English) (SOSYAL, 2002, ss.387-388).
Bâbürnâme, Bâbür Şah’ın anılarını içeren bir eser olup Çağatay edebiyatının anı türünde yazılmış en önemli eseri olduğu gibi, Türk coğrafyası üzerinde yazılmış ilk anı türü eserdir (MENGİ, 1999, s.139).



2) XVI. ASIR AZERİ SAHASI TÜRK EDEBİYATI

XVI. yüzyılda Safevî Devleti İran’da ve Azerbaycan’da fazla uzun sürmemesine rağmen yükseliş devresini yaşamıştır. Şah İsmâl’in başkanlığında Safevîler İran, Horosan ve Azerbaycan’ı egemenlik altına alarak Ceyhun’dan Basra Körfezi’ne kadar, Afganistan’dan Fırat nehrine kadar yayılırlar. Yavuz Sultan Selim tarafından Çaldıran Meydan Savaşı’nın kazanılması da bu yayılma ve fetihleri sona erdirmiştir (SOYSAL, 2002, s.380).
Azeri Edebiyatı Türk dünyasının Azerbaycan, İran, Doğu Anadolu, Irak bölgelerinde gelişerek XVI. yüzyılda Hatâî ve en büyük şairimiz Fuzûlî gibi sanatçıları yetiştiren edebiyat kollarımızdan biridir. Azeri Edebiyatı da İslam ve Batı uygarlığının etkisinde gelişir. Genceli Nizâmî Fars diliyle yazdığı eserlerle bu edebiyata uluslararası bir nitelik kazandırır (KARAALİOĞLU, 1980, s.177).
Azeri lehçesiyle Türk Edebiyatı XVI. asırda Safevî iktidarının hüküm sürdüğü alanlarda gelişme göstermiştir. Fakat bu edebiyat sadece edebiyat sahasında değil aynı zamanda Türk edebiyatının da en büyük şairini yetiştirmiştir. Azeri lehçesiyle vermiştir. Bu dönem Azeri lehçesinin en ünlü ve en başarılı eserlerinin verildiği dönem olmuştur.

A) Hatâî (1487-1524) : Hatâî, XVI. asırda Safevî hükümdarlarından büyük bir devlet kurmayı başarmış Şah İsmâil’in mahlasıdır. Erdebil şeyhleri ailesine mensuptur. Henüz çocuk denebilecek yaşta tahta çıkmış ve Şîî mezhebini devletin manevi propagandası yapmıştır. Kendisinden daha büyük bir devlet kurması beklenen bu genç, enerjik, azimli ve zeki hükümdarı suni olan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in askeri dehası karşısında isteklerine ulaşamamıştır. Çaldıran’da canını zor kurtarmış ve bundan sonra da eski gücüne ulaşamamıştır. Nitekim bundan on yıl sonra 24 Mayıs 1924’de Erdebil’de vefat etmiştir.
Hatâî, kuvvetli bir tahsil görerek yetişmiştir. Kendi devrindeki diğer padişahlar gibi o da şairdir. Şiir söyleyecek derecede Farsça biliyor, Türkçe’de hem divan hem de Halk şiiri tarzında tasavvufi şiirler söylüyordu. Şiîliği devlet ve tarikat mezhebi yapan şahlık ve şeyhliği birleştiren Hatâî şiirlerini Azeri Türkçe’siyle halk şairleri geleneğine bağlı kalarak deme ve nefes nazım biçimleriyle yazmıştır. Didaktik bir karakter gösteren bu şiirler Bektâşî-Kızılbaş edebiyatımızın en kudretli örnekleri sayılır. Divan tertip edecek kadar rubâîler, gazeller ve mesneviler yazmıştır. Divanında yer alan bin dört yüz beyitlik “Dehnâme” dikkat çekici eserleri arasındadır (KARAALİOĞLU, 1980, s.206).
Hatâî Azerbaycan’da yetişen Nesîmî, Nizâmî-i Gencevî, Evhâd-i Meragâî, Şirvânî, Kişver-i Tebrîzî, Habîbî gibi şairleri okumuş ve Nesîmî’nin etkisinde kalarak aruzla şiirler yazmıştır (SOYSAL, 2002, s.386).
Günümüze mal olmuş şiirlerinden başka üç eseri vardır. Bunlar; bütün şiirlerini topladığı Divan’ı, Türkçe Mesnevisi, Deh-nâme ve mesnevi tarzında yazılmış nasihat-name’dir.

B) Fuzûlî (?-1556) : Türk Azeri edebiyatının en büyük, en ünlü şairidir. Doğu-İslam kültürünün duygu, düşünce, iman, kültür, tarih ve sanat değerlerini kendisinde toplamış ve bunları eserlerine yansıtmış yüksek kültürlü bir şairdir.
Fuzûlî’nin hayatı hakkındaki bilgiler şöhreti kadar fazla değildir. Bağdat dolaylarında Hille veya Kerbela’da doğduğu sanılmaktadır. Asıl adı Mehmet’tir. Oğuzların Bayat aşiretinden geldiği bilinmektedir. Çok iyi bir eğitim görmüş küçük yaşta Arapça’yı, Farsça’yı devrinin bilimlerini ve biraz da hekimliği öğrenmiştir. Mahlası konusunda da Farsça Divan’ın önsözünde beğendiği bütün mahlasları başkalarının aldığını söyleyip arsız, gereksiz, boş anlamına gelen “Fuzûlî” mahlasını almıştır. Fuzûlî mahlasının bir diğer anlamı da erdemlilik, olgunluk anlamına gelen “Fazl” kelimesinin çoğuludur (MENGİ, 1999, s.140).
Gençliğinin büyük bir kısmını Hille’de geçirmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fethi (1534) üzerine Bağdat’a gitmiş bir koruyucu edinmek için padişaha ve çevresindeki vezir, kadı gibi devlet süremeyen şair, takdir edilmemekten yakınmıştır. Bağdat’ın fethi sırasında orduda bulunan şair Hayâlî ve Taşlıcalı Yahyâ ile tanışmış kurdukları dostluk sonucu birbirlerinin şiirlerine nazireler bile söylemiştir.
Şiiliği tarihsel bir gerçek olan Fuzûlî, bâtinî değildir. Şair, vahdet-i vücûd anlayışına mensup bir sûfî ve on iki imam mezhebini kabul etmiştir. Bütün hayatını Hille, Kerbela ve Bağdat çevresinde geçirmiş Irak çevresinde hüküm süren ve veba hastalığından kurtulamayarak 1556’da vefat etmiştir (SOYSAL, 2002, ss.390-391).
Fuzûlî’nin edebi şahsiyetinin oluşmasında içinde bulunduğu coğrafyanın büyük etkisi olmuştur. Yaşadığı tarihi ve sosyal buhranların yanı sıra Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in şehit edildiği yerlerde yaşaması duyduğu bu acıyı terennüm etmesine sebep olmuştur (BANARLI, 1998,C.1, s.533).
Fuzûlî his kudreti bakımından edebiyatımızın tek şairi kabul edilmektedir. Hislerinin derinliği ve samimiliği özellikle gazellerine üstün bir değer kazandırmıştır. Şiir tekniğini çok iyi bilen Fuzûlî şiirlerinde daha çok muhtevaya önem vermiştir. İlham aldığı çeşitli unsurları kendi şahsiyeti ile bütünleştirerek kendine özgü sanat eserleri meydana getirmiştir. Mesnevi ve gazellerinin başlıca konusu aşktır. Bu tarz şiirlerinde beşeri aşkla tasavvufi aşk ilk bakışta anlaşılmaz. Fuzûlî acı ve ızdırab şairidir. Aşkı da bu yönüyle ele alır. Tasavvuf şairlerinin aksine sevgiliye kavuşmayı, neşe ve mutluluğu istemez. Kavuşmak aşkı öldürür. Bu nedenle şair, ayrılık, dert ve üzüntüyü aramış acı çekmenin insanı olgunlaştırdığı ve yücelttiği fikrini savunmuştur. Fuzûlî’nin dünya görüşü karamsardır. Ona göre dünya geçici ve acılarla doludur. Bu yüzden dünyaya ve aldatıcı zevklere bağlanılmaması gerekir. İnsan kadere rıza göstermelidir. Dünyada mutlu olanlar cahiller ve kötülerdir (İSLAM, 1992, s.103).
Türkçe, Arapça ve Farsça pek çok eseri bulunan Fuzûlî’nin manzum eserleri yanında mensur eserleri de vardır. Bunlar içerisinde tanınmışları, Türkçe Divan ve Leylâ vü Mecnûn Mesnevisi’dir. Fuzûlî’nin üç dilde Divan’ı bulunmaktadır.
Fuzûlî’nin Türkçe eserleri şunlardır: Türkçe Divan, Leylâ vü Mecnûn, Beng ü Bâde, Hadîs-i Erbâin Tercümesi, Sohbetü’l Esmâr ve Hadikatü’s-Süedâ.
Fuzûlî’nin Türkçe dışında Farsça olarak Divan, Sâki-nâme, Hüsn ü Aşk, Enisü’l Kalb, Rind ü Zâhid, Risâle-i Muamma; Arapça olarak da Divan ve Matlaü’l-i’tikad adlı eseri mevcuttur. Ayrıca şairin çeşitli mektupları da kitap halinde yayımlanmıştır. (MENGİ, 1999, ss. 142-149)




3) XVI. ASIR OSMANLI SAHASI TÜRK EDEBİYATI

A) Divan Edebiyatı

Divan şiiri, XV. yüzyılda devletin bütün alanlarda yükselişin bir sonucu olarak sağlam temeller atmış ve XVI. asırda atılan bu temeller sayesinde en üst seviyesine ulaşmıştır. Şiirin iç ahengi, süslenişi, ses güzelliği, nazım tekniği, sanatları, mazmunları, mecazları, mecazları gibi bütün unsurları bakımından genel olarak bütün asırlardan üstündür. Bu asrın şiir yapısı öylesine üzerine itina ile durulur bir dereceye getirilmiş ki divan şairleri şiirlerindeki her kelimeyi söz ipliğine dizilen incirler gibi kabul etmeye ve o kadar önem vermeye başlamışladır.
Bu asrın sanat özellikleri kendini şiirle birlikte saraylardaki süslemelere, resim sanatı eserlerine, minyatürlere, kabartmalara, kitap başlıklarının tezhiplerine, sahife kenarlarına, kitap ciltlerinin şemselerine, camileri süsleyen çinilere, vazolara varıncaya kadar göz alıcı bir güzellik göstermektedir. İşte bu nedenle Nihat Sâmi Banarlı “XVI. asır Divan şiiri, asrın bütün plastik ve süsleme sanatlarındaki ince işleyiş zevkini kendi mısralarına aksettiren şiirdir” der (BANARLI, 1998, C. 1, s. 563).
XVI. yüzyılda Türk edebiyatına edebi eserler kazandırmış değerli çalışmalarıyla kendilerinden daha büyük şairlerin yetişmesinde tesiri olmuş bu büyük şairler ve alimler grubuna katılarak Türk edebiyatına gücü yettiği kadar hizmet etmiş şairlerin sayısı çoktur. Bu asırda ülkedeki umumi gelişmenin doğal sonucu olarak bahsettiğimiz ilim, kültür ve edebiyatta devletin büyümesiyle orantılı olarak büyük bir gelişme göstermiştir.
Şiir ve edebiyatın bu kadar gelişmesinde padişahlarla birlikte devletin ileri gelenlerinin edebiyata ve şiire önem vermeleri, şairleri ve sanatkarları koruyup değerli hediyelerle ödüllendirmeleri olmuştur. Bu şekilde devlet büyüklerinin çevrelerinde bir edebi çevre olmuştur. İstanbul’da saray çevresi, sadrazam, şeyhülislam, kazasker, vezir, nişancı, defterdar gibi devlet büyüklerinin konakları İstanbul dışında şehzade sarayları, paşaların ve beylerin konakları, şairlerin ve sanatkarların toplandıkları, korundukları yerler olmuştur (TDEK, 1992, C.III, s. 132).
XVI. asırda birkaçı dışında Osmanlı padişahları, şiir ve edebiyatla ilgilenmişler ve Sultan II. Murad’dan başlayarak çoğu da şiir söylemiştir. Fatih Sultan Mehmet (Avnî), Sultan II. Bayezid (Adlî), Yavuz Sultan Selim (Selimî), Kanûnî Sultan Süleyman (Muhibbî), Sultan II, Selim (Selimî), Sultan III. Murat (Muradî) mahlaslarını kullanmışlardır. Şehzadelerden Sultan Cem, Sultan Korkut (Harîmî), Sultan Mustafa (Muhlisî), Sultan Mehmet, Sultan Bayezid oldukça tanınmış şairlerdir. Bazılarının müretteb divanları vardır (BTK., C.3, 196).
Yüzyılın başında Ahdî mahlasıyla şiir söyleyen Sultan II. Bayezid divan tertip etmiş şairlerdendir. Sultan Bayezid yakınında olanlara şairlere, sanatkarlara ve fakirlere karşı cömert bir padişah olarak tanınmıştır. Çevresinde pek çok şair barındırmıştır. Kendine sunulan her kasideyi okur, değerlendirir ve bol bahşişle ödüllendirirdi. Devrinde otuzdan çok şaire “salyâne” denilen yıllık maaş verilirdi.
Yavuz Sultan Selim ise şiirlerini Farsça yazmıştır. Bir divan tertipleyecek kadar çok şiiri vardır. Yavuz Sultan Selim çıktığı seferlerde şairlerin çoğunu yanında götürür ve sefer tarihini nazm etmelerini isterdi. Bundan dolayı onun adına birçok Selimnâme yazılmıştır. Selimnâmeler, Yavuz Sultan Selim’in saltanatını konu edinip onun dönemindeki belli başlı onayları anlatan manzum veya mensur eserlerin adıdır. Bu eserler daha sonra ortaya çıkan Süleymannâmeler’le birlikte devletin en güçlü dönemlerini dile getirdikleri için baştan sona zafer ve başarıların anlatımıyla doludur. Bundan dolayı halkın milli şuurunu okşayıp askeri savaşa teşvik etmişlerdir.
Sultan Selim’in kısa saltanatından sonra Osmanlı tahtına çıkan Kanûnî Sultan Süleyman’ın saltanat süresinde Osmanlı İmparatorluğu ilim, kültür ve edebiyatında yüksek noktalara çıktığı devir olmuştur. Şiirle uğraşan Osmanlı sultanları içinde en çok şiir söyleyen Muhibbî olmuştur. Divanındaki 2802 gazel, 23 muhammes ve tahmis, 30 murabba ile edebiyatımızda Edirneli Nizamî’den sonra en çok gazeli olan şair olmuştur.
Uzun saltanatı boyunca Kanûnî Sultan Süleyman yüzlerce şairi koruması altına almıştır. Ayrıca padişahın çevresindeki bu şairler ona Süleymannâmeler yazmışlardır. Bilindiği gibi bunun aslı Selimnâmelere dayanmaktadır.
Sultan II. Selim babası öldüğünde büyük bir imparatorluğun başına geçmiştir. Sakin yaratılışlı, savaşı sevmeyen, şiir sohbetlerine ve eğlenceye daha düşkün olan bir padişahtı. Devletin idaresini Sokullu Mehmet Paşa’ya bırakmış okumakla, ibadetle, avcılıkla ve eğlenceyle vaktini geçirmiştir. Divan tertib edecek kadar şiir yazamamıştır. Ama yine de ödüllendirmeyi ihmal etmemiştir. Şemsî Ahmet Paşa ve Bâkî, onun da takdirini kazanmıştır.
Sultan II.Selim’den sonra tahta geçen III. Murad ise şair ve dine bağlı bir padişahtı. Üç dilde divan tertib edecek kadar çok şiir söylemiştir. Türkçe olarak 1400 gazel yazmıştır. Saltanatı boyunca şair ve sanatkarlarla da fazla ilgilenmemiştir. Devrinin ünlü sanatçıları dedesi ve babası dönemindeki meşhur şairlerdir (TDEK, 1992, C.3, ss.134-135).
Osmanlı sarayında şairlerin korunması bir gelenek halini almıştı. Yalnız padişah değil şehzadeler, sadrazamlar, vezirler ve diğer ileri gelenleri de şairleri koruyorlar içlerinden bir kısmı özellikle divan şiiri için gerekli bilgilere sahip yüksek öğrenim görmüş kişiler şiir yazmakla da uğraşıyorlardı. Yüzyılın sanat ve kültür merkezi İstanbul idi. Ancak Bağdat, Konya, Bursa, Edirne, Vardar Yenicesi gibi birçok önemli kültür ve sanat merkezi daha vardı (CENGİZ, 1972, s.276).
XVI. yüzyılda ilmin, sanatın, şiirin ve edebiyatın gelişmesini hazırlayan böyle uygun bir zeminde büyük ilim adamları, tarihçiler, şairler ve nesir ustaları yetişmiştir. Osmanlı Devleti’nin büyüklüğüne layık bir Osmanlı-Türk kültür ve edebiyatı meydana getirilmiştir.
XVI. yüzyılda yetişen ilim adamlarının başında Ali Cemal Efendi bulunmaktadır. Devrinde tefsir, hadis ve fıkıhta derin bilgisiyle tanınmıştır. Yine de bu devirde bütün İslam aleminde tanınmış Kemalpaşa-zâde Şemseddin Ahmet de önemli bir ilim adamıdır. Bunlarla birlikte biyografi ve bibliyografi alanında üstad olan Taşköprülü-zâde İsameddin Ahmet ve Gelibolulu Mustafa Sürûri dönemin tanınmış bilginlerindendir (TDEK, 1992, C.3, ss.135-137).
Tarih alanında da bu asırda bir hayli gelişmeler olmuştur. Özel tarihler, manzum Süleymannâme, Selimnâme ve gazavatnâmeler yazılmıştır. Bu yüzyılda Kemalpaşa-zade Şemseddin 228 yıllık (1299-1527) Osmanlı tarihini Tevârih-i Âlî Osman adlı eserinde toplamıştır. Lütfi Paşa da Lütfi Paşa Tarihi diye bilinen bir eser yazmıştır. Bu asrın bir başka önemli tarihçisi Selanikîi Mustafa Efendi’dir. Bu devrin en büyük tarihçisi ise kuşkusuz Gelibolulu Mustafa Ali’dir. En önemli eseri Künhü’l-Ahbar’dır (BTK, 1986, C.3, ss.199-200).
XVI. yüzyıl biyografi alanında da çok değerli eserlerin yazıldığı bir devirdir. Bu asrın şuarâ tezkirecileri Sehi Bey, Latâfî, Aşık Çelebi, Ahdî ve Beyânî’dir. Şairlerin hayatlarından söz edip eserlerinden örnekler veren şuarâ tezkireleri geleneği Anadolu Türk Edebiyatı’nda ilk kez bu yüzyılda görülür. Bu tezkerelerde şairlerin doğum yeri, adı, lakabı, öğrenim durumu, meslek veya makamı, başlıca hocaları, hayatlarındaki en önemli değişiklikler, ölüm tarihleri, bazen, şiirle ilgili hikaye, edebi durumuyla ilgili değerlendirmeler, eserleri ve bunlardan örnekler yer alır.
Edebiyatımızın şuarâ tezkireleri gibi önemli eserlerinden olan nazire mecmuaları, şairlerin birbirine söyledikleri şiirleri toplayan kitaplardır. Bu yüzyılın ile mecmuası Eğridirli Hoca Kemal tarafından 1512 yılında düzenlenen Câmi’ün-Nezâir adlı büyük kitaptır.
XVI. yüzyılın kaside, gazel ve mesnevi de parlak bir devirdir. Türk şiiri bu duruma gelinceye kadar üç asırlık bir deneme, uygulama ve gelişme süresinden geçmiştir (TDEK, 1992, C.3, ss.139-142).
XVI. yüzyılda Osmanlı Türkçesi de klasik biçimini almış Eski Anadolu Türkçesi özelliklerinden sıyrılarak birçok Türkçe kelime yerine Arapça ve Farsça’dan deyimler, kelimeler ve uzun tamlamalar yerine göre kullanılmaya başlanmış Türkçe yeni bir şekle bürünmüştü. Bu asrın dili öncekilerden oldukça farklı daha süslü ve ağdalı bir dildir. Dili aruza uydurabilmek için birçok Arapça ve Farsça kelime alınmış ve Osmanlıca adı verilen zor anlaşılır bir dil oluşturulmuştu. Divan şiiri kelimelerdeki bu değişmenin yanı sıra giderek simgeci, kavramsal bir şiir özelliği kazandı. Bu dönemde ağırlaşan dili yabancı kelimelerden kurtararak sadeleştirmek için bazı teşebbüslerde de bulunulmuştur. Güvâhi, Tatavnalı Mahremî, Edirneli Nazmî, Terzi-zâde Ulvî gibi şairler bunlardan bazılarıdır.
XVI. yüzyılda kaside, gazel ve mesnevi dalında büyük şairler yetişmiştir. Asrın başında zati ve ortalarında Hayâlî Bey daha sonra da Bâkî bu türde eserler vermişlerdir.
Yine bu asırda mesnevi türünde de pek çok eser yazılmıştır. Bazı gazel ve kaside şairleri aynı zamanda mesnevi de yazmışlardır. Bu devirde daha çok didaktik ve ahlaki konu yerine tasavvufi ve tarihi konular işlenmiştir. Anadolu’da ilk Hamse’yi Bihişt Sinan Çelebi yazmayı başarmıştır.
Bu döneme ilişkin önemli bir bölümde şehrengizlerdir. Bilindiği gibi şehrengiz Türk edebiyatına has türlerden biri olup ilk kez bu yüzyılda edebiyatımızda görülür. Bir şehrin güzelliklerinden bahseden bu tür, ilk örneklerini bu yüzyılda vermiştir. XVIII. yüzyıldan sonra gündemden çekilmiştir. Ali (Gelibolu), Azîzî (İstanbul), Âşık Çelebi (Bursa), Beyânî (Sinop) bazı şehrengiz yazarlarımızdır.
Sonuç olarak baktığımızda XVI. yüzyıl hem nazım hem de nesir alanında ortaya koyduğu yüzlerce edebi ürünle kültürel alanda da zirvenin yaşandığı bir dönemdir. Sanat yönünden de Türk müellifler İran edebiyatı ve İranlı ustaların gölgesi olmaktan kendilerini kurtarmışlar ve Osmanlı Devleti’ne üstün bir devir özelliği katmışlardır (TDEK, 1992, C.3, ss.142-152).

B) Halk Edebiyatı
XVI. asır Divan Edebiyatı’nın zirveye çıktığı bir dönem olduğu gibi Türk Halk Edebiyatı’nın da önemli şahsiyetlerinin ve eserlerinin tanınmaya başlandığı dönemdir. Halk edebiyatının temelinin atıldığı bir dönemdir. Aydın kesime değil halka halkın ruhundan doğan, halkın ruhunda yaşayan değerlere hitab eden bir edebiyattır. Halk edebiyatı ürünleri başlangıçtan beri olmasına karşın Osmanlı’da sanatın ince zevklerine değer verilmesi nedeniyle varlığı ancak XVI. asırdan sonra ortaya çıkabilmiştir.
Halk şairleri sazlarıyla köy köy dolaşarak şiirler söyler, halkın çektiği acıları ve ızdırapları dile getirir, gördükleri yanlışlıkları ve haksızlıkları ince bir zekâyla şiire dökerlerdi. Her gittikleri yerde bir güzele âşık olup onun için samimi aşk şiirleri yazarlardı. Ayrıca halkın kahramanlık duygularına hitab eden şiirlerde söyleyip insanları coştururdular. Türk yurdunun güzelliklerini anlatan sade ve güzel türküler, destanlar, koşmalar yazıp Türk âleminden büyük bir sevgi ve itibar görürdüler.
Milli kahramanlık destanları, hikayeleri anlatan yahut çok ince ve zeki buluşlar ve görüşlerle günün içtimai hayatının bozuk taraflarını, gülünç sahnelerini karikatürize eden halk hikayecileri bu asırda daha çok şöhret kazandılar. Hikayecilerin yaptığı işi gölge oyunu (Karagöz Tiyatrosu) halinde canlandıran halk tiyatrocuları yine bu asırda Osmanlı ülkesinin her tarafında Türk halkının tiyatro ihtiyacını tatmine çalıştılar. Bu yüzyıla ait bol tarihi kaynak olması halk şairleri, hikayecileri ve tiyatrocularıyla ilgili kolay bilgi edinmemizi sağlamıştır. Fakat bu asrın yüksek zümre şairleri halk şairlerine hiç değer vermemişler ve onları tezkirelerinde anlatmamışlardır. Ancak halk şairleri bu dönemdeki varlıklarını eserlerini günümüze ulaştırarak göstermeyi başarmışlardır (GÖNENSAY, 1943, s.181).
Halk hikâyeciliğinin ve halk şiirinin oluştuğu alanlar arasında kışlalar, hudut kaleleri, tekkeler, bozahaneler, kahveler, panayırlar, mesireler, meyve bahçeleri, üzüm bağları, mısır, tarlaları, düğün yerleri gibi halkın toplanıp eğlenebileceği pek çok yer vardır. Buralarda Türk Halk Edebiyatı’nın kuvvetli eserleri meydana geliyordu. Devrin umûmi kültür hayatı halk üzerinde de tesir uyandırmakta gecikmiyordu. Halk kültürü gittikçe zenginleşen verimli bir şekle dönüşüyordu (BANARLIK, 1998, C.1, s.624).
Türk Halk Edebiyatı halk kültürüne dayalı atalardan torunlarına aktarılan duygularla düşüncelerden örtülü söz hazinelerimizdir. Behçet Kemal Çağlar halk edebiyatı için; “Halk edebiyatı, divan edebiyatı, Tanzimat edebiyatı gibi hatta ondan çok Türk edebiyatının esaslı bir zümresi,, baş zümresidir. Bizdeki bütün edebiyat mahsulleri bugünkü cihan sanat telakkilerinin mihengine vurulunca asıl öz ve edebiyat sayılabilecek olanın halk edebiyatı olduğu görülür” demiştir (KARAALİOĞLU, 1998, s.224).
Halk edebiyatında XVI. asırda ve diğer asırlarda kullanılan türleri şu şekilde sıralayabiliriz. Hece ölçüsüne dayalı olan ninni, mani, koşma, varsağı, semâi, destan, türkü, güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt, muamma, nasihat, hikaye ve destan aruz ölçüsüne dayalı olan dîvân, selis, semâi, kalenderi, satranç, vezn-i âher ile nesir türünde de masal, atasözü, bilmece, fıkra, halk hikayeleri, halk tiyatrosu gibi türleri sayabiliriz (GÜZEL, 1999, s.10-11).

C) Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı XVI. yüzyılda Yunus Emre’den beri onun yolunda bir şair yetiştirmemekle beraber (Akşemseddin misalinde olduğu gibi) aynı yolda eserler vermeye devam ediyordu. Tekkelerde ve tekke mensupları arasında bestelenerek okunmak için yine ilahiler söyleniyordu. Mutasavvıf halk şairleri bu ilahileri yine Yunus Emre tarzında ve onun yolunda söylüyorlardı. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri içinde medreseden yetişenler ve divan tarzı şiirler söyleyenlere de eksik değildi. Bunlar şiirlerini umumiyetle aruz vezniyle ve gazel tarzıyla yazıyorlardı.
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın bu çeşit şiirlerinde Mevlâna ve Yunus tesiri mevcuttu. Fakat Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın en bol ve güzel şiirleri yine bu dervişler arasında Yunus tarzının bir devamı halinde idi. Halk söyleyişinin ve hece ile ilahi tarzının bu kuvvetli terennümleri ardı arkası kesilmeyen bir takım ses ve heyecan dalgaları halinde memleketin her tarafına yayılıyordu. Bu asrın tasavvuf şairleri arasında Gülşenî tarikatının kurucusu Şeyh İbrahim Gülşenî’nin; Melâmiyye-i Bayramiyye tarikatına mensup Ahmed-i Sabran ve Halvetiyye tarikatı mensuplarından Vâhip Ümmî, Ümmî Sinan’ın müstesna mevkileri vardır. Bu isimlere Şeyh Aziz Mahmud Hudâi’nin üstadı ve Hacı Bayram Velî’nin müritlerinden, Bursalı Muhyiddin Üftâde, Seyyid Seyfullah Halvetî’yi, İdris Muhtefî’yi katmak yerinde olur.
İbrahim Gülşenî, Halvetîliğin bir kolu halinde gelişen Gülşenî tarikatının kurucusudur. Hem divan tarzında hem de Yunus tarzı şiirleriyle tanınmış bir sofi şairidir.
Bu asırda Bektâşî şairlerinden; Şah İsmâil Hatayî, Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal, Muhiddin Abdal, Yetim Ali Çelebi, Askerî vb. sayabiliriz (GÜZEL, TORUN, 2003, ss. 287-288).
Müslümanlığın Orta Asya’da Türkler arasında yayılmaya çalışılması sırasında onlara şiirle hitap edilmiştir. Bu şiirlere tekke şiiri denir. Yani Tekke şiiri fikri kaynağı tasavvuftan almaktadır. Dil açısından da Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı’nda XVI. asra kadar ve bu asırdan sonra Türk Milli lisanı kullanılmış, halk vezniyle yazılmış ve geniş kitlelere hitab edilmiştir. Bunlar Ahmet Yesevî ve Yunus Emre gibi büyük mutasavvıf şairler sayesinde mümkün olmuştur. Bir silsile olarak örneğin saraydaki padişahtan dağdaki çobana varıncaya kadar her zümreye hitab ettiği için büyük bir kitle toplamıştır (GÜZEL, 1999, ss.30-40).
Ahmet Yesevî ile temelleri atılıp Yunus Emre ile gelişen Dinî-Tasavvufî Halk Edebiyatı XVI. asırda da bu geleneğin devamı şeklinde ilerlemiştir. Bu dönemde kullanılan nazım şekilleri Aşık ve Divan Edebiyatı ile ortaktır. Ancak türler konusunda farklılık vardır. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı’nda ilâhi, münâcat, tevhid, na’t, mirâciye, mevlid, hilye, ramazaniye, mehdiye, hikmet, nutuk, devriye, şathiye gibi daha ismini sayamadığımız birçok tür kullanılmıştır. Dili her kesime hitab edebilme özelliğinden dolayı ne çok duru ne de Divan şiiri kadar ağdalıdır. Okuyan her insanın anlayabileceği bir dile sahiptir (GÜZEL, 1999, ss.43-47).

Ç) Âşık Edebiyatı
Âşık Edebiyatı yada diğer adıyla Anonim Halk Edebiyatı, halk arasında söylenip dilden dile dolaşan ve söyleyeni çoğu zaman belli olmayan, sözlü, ortaklaşa, birçoğu bestesiz, dili sade ve herhangi bir edebi tesir altında kalmayan, hece ölçüsüyle yazılan eserlerin oluşturduğu bir edebiyat koludur. Atasözü, deyim, bilmece, orta oyunu, mani, halk hikayesi, destan gibi birçok türü vardır.
Anonim Halk Edebiyatı, folklora dayalı folklor kaynaklarından doğan bir türdür. İsimsiz yani Anonim Edebiyat dilin kendiliğinden doğurduğu ürünlerin yarattığı edebiyattır (KARAALİOĞLU, 1980, s.237).
Sözlü yeteneklerle, cönk adı verilen defterlerle, âşıkların hafızaları ile bazı tarihi kaynaklarla ve divanlarla az çok bilgi edinebildiğimiz saz şiirinin ilk devreleri hakkında tam bilgimiz yoktur. Divan edebiyatı mensuplarının bu şiiri oluşturan şairlere düşmanlık beslemesi, tezkirelerinde onların biyografilerine ve eserlerine yer vermeleri yüzünden XVI. asırdan Karacaoğlan, Kerem Dede, Kul Mehmet, Öksüz Ali, Hayâli, Bahşî, Armutlu, Çarpanlı, Kul, Çulha ve Köroğlu gibi bazılarını 3–5 şiirle tanımak zorundayız. Birçoğu asker ocağından yetişme bu âşıkların teknik itibarıyla zayıf oldukları görülür. Adeta bir hazırlık devri karakteri gösteren bu asırdan sonra Âşık Edebiyatı’nın altın devrine ulaştığını görüyoruz (ELÇİN, 2000, s.10).
Âşık şiiriyle ilgili en kapsamlı çalışmaları yapan ve saz şairlerimiz için söylenebilecek sözlerin en güzellerini ortaya koyan Fuat Köprülü’dür. O, Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden önceki devirlerde dini inanışlarını yerine getirirken yaptıkları merasimlerde halk şairlerinin de bulunduğunu kaydedip bu şairlerin cemiyette önemli bir yeri olduğunu belirtmektedir. İslamiyet’in kabulünden sonra ise bugün metinleri elimizde bulunmamakla beraber bu geleneğin aynen devam ettiğini biliyoruz (Türk Dili; Halk Şiiri, 1989, s.106).
XVI. yüzyılda Osmanlı’nın gelişmesine paralel olarak Âşık Edebiyatı’nın inkişaf ettiğini söyleyebiliriz. Askerlerin içinde âşıkların sayısı çoğalmıştır. Şehir ve kasabalarda, değişik sosyal tabakalara mahsus ayrı ayrı kahvehaneler, bozahaneler, meyhaneler gibi umumi toplantı yerleri vardı. Onlar belli mevsimlerde buralarda toplanıp âşık fasılları yaparlardı. Bunlar dışında sazlarını alıp seyahate çıkar ve köy köy dolaşıp şiirler söylerlerdi (GÜZEL-TORUN, 2003, ss.226-237).
XVI. yüzyılın başlıca âşıkları arasında Armutlu, Bahşî, Çırpanlı, Gedâ Muslî, Hayâlî, Karacoğlan, Köroğlu, Kul Çulha, Kul Mehmet, Kul Pîri, Oğuz Ali, Ozan, Öksüz Dede gibi şairleri sayabiliriz.

D) XVI. Asırda Nesir
XVI. yüzyılda nazım gibi nesirde gelişmiştir. Çeşitli konularda pek çok eser kaleme alınmıştır. Bunlardan bazıları ağır, ağdalı bir anlatımla, bazıları sade bir dille yazılmıştır. Sanat yapmak amacıyla genellikle süslü bir divan nesri egemendir. Bu nesirde Arap, Fars, dillerinden alınmış kelime ve dil kuralları, söz sanatları, secîler, zincirleme olarak “ve” bağlacıyla bağlanmış uzun cümleler görülür (SOYSAL, 2002, s.448).
Bu yüzyılda sade dille yazılmış mensur eserler arasında tarihler bir hayli tutar. Divan Edebiyatı devrinde tarih kitaplarının, tarih kitapları odluları ölçüde birer edebi eser sayıldıkları malumdur. Böyle, hem tarih hem edebi nesir vasıflı kitaplar yazmak yolunda XV. asırda başlayan hummalı faaliyet XVI. asırda hızlanmıştır. Bu asırda daha büyük tarihçiler yetişmiş ve bugün hala Türk-Osmanlı tarih araştırmacılarına ciddi kaynak teşkil eden tarihler yazılmıştır. Bu devirde tarih anlayışı tarihi vakalar mevzuunda, güzel, bilgili, biraz da hikmetli ve fikirli nesirler yazmak yolunda gelişmiştir. Üslupta edebi sanatlara; mevcuda hayal, hatta masal unsurlarına çokça yer verilmesi bu dönemin bir özelliğidir (BANARLI, 1998, C.1, ss.604-605).
Tarih alanında XV. yüzyıldaki sıkı çalışma, XVI. yüzyılda padişahların teşvikiyle gelişmiştir. Her ne kadar bu eserlerin çoğu belgeye dayanma, objektif olma, olaylara saygılı olma niteliklerinden yoksunsa da bugün için kaynak kitap özelliğidir (SOYSAL, 2002, s.448).
Bu yüzyılın en önemli tarihçileri arasında önce İbni Kemal (Kemal Paşaoğlu) gibi, Celalzâde (Celaloğlu) gibi ve XVI. asır tarihçiliğini daha yetkili bir şekilde temsil eden Lütfi Paşa, Selâniki Mustafa Efendi, Hoca Sadedin ve Ali Efendi gibi şahsiyetler vardır (BANARLI, 1998, C.1, s.606).
Kemal Paşa-zâde (1468-1534) : Türkçe, Arapça ve Farsça çok sayıda ve çok çeşitli mevzulardaki eserleriyle asrın belli başlı alimleri arasında bulunan Kemal Paşa-zâde umumiyetle İbni Kemal diye anılmıştır. İlim adamlığının yanı sıra aynı zamanda şair olan İbni Kemal’in Türkçe bir Divan’ı 7777 beyitlik bir Yusuf u Züleyhâ mesnevisi, her biri, din, hukuk, iktisat ve içtimaiyat bakımından çok mühim tarihi vesikalar halinde yazılmış fetfâ’ları ve daha başka eserleri vardır. Türkçe, Arapça, Farsça eserlerinin genel sayısı ise 200 civarındadır. En önemli eserlerinden biri olan Tevârîh’i Âl-i Osman’ı Sultan II. Bayezîd’in emri ve teşviki ile yazmaya başlamıştır (BANARLI, 1998, C.1, s.605).
Celâl-zâde Mustafa Çelebi (1494-1567) : Devrin külfetli ve sanatlı nesirle yazan diğer bir tarihçisi de Nişancı Celâl-zâde Mustafa Çelebi’dir. Bey, paşa, kocanişancı gibi unvanları da vardır. Aynı zamanda şair olan ve Nişânî mahlasıyla söylediği şiirleriyle küçük bir Divan da vücuda getiren Celâl-zâde asrın sayılı ilim ve devlet adamlarındandır. Celâl-zâde’nin ilim ve edebiyat tarihindeki asıl mevkisi Tabakaatü’l-Memâlik fi Derecâtü’l-Mesâlik adlı tarihi dolayısıyladır. Bu eserin en önemli kusuru, dilinin ağır külfetli ve edebi sanatlarla yüklü bir üslupla yazılmış olmasıdır. Bununla birlikte Koca Nişancı’nın Yavuz Sultan Selim devrini hikaye eden Selimnâmes’si vardır. (BANARLI, 1998, C.1, s.606).
Lütfi Paşa (1488-1563) : Tevârih-i Âl-i Osman. Bir şair de olan Lütfi Paşa eserinin içinde manzum kısımlara da yer vermiştir. Ancak bunların çoğu, kendine ait değildir. Kitabın büyük bir kısmı eski, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman’lardan aktarılmıştır. Kendi yaşadığı, bizzat şahit olduğu Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman devirlerini oldukça basit ve ilkel bir tarih felsefesi ile zaman zaman taraf tutucu olarak yazmıştır. Ancak kitabın, kendi vezir ve sadrazamlık devirleri ile ilgili verdiği bilgiler ile imparatorluğun zayıf ve bozulmaya yüz tutan yanlarını açıklayan kısımları değildir (SOYSAL, 2002, s.449).
Gelibolulu Ali (1541-1600) : Künhü’l-Ahbâr. XVI. yüzyılının büyük tarihçisidir. Temiz, açık ve sade bir dille yazdığı Künhü’l-Ahbâr’ı bir önsöz, dört rükun olmak üzere düzenlenmiştir. Kitap, 1593-1597 yılları arasında yazılmış olup beş cilt olarak yayımlanmıştır. Ali’nin söz konusu eserinden başka âdâb-ı muâşeretten bahseden Mevaidü’n-Nefâis fi Kavâidi’l-Mecâlis” adlı önemli bir kitabı vardır. Ayrıca, “Menâkıb-ı Hüner-verân” adlı Osmanlı hattat, müzehhib ve mücellidlerini konu edinen bir başka eseri de vardır (SOYSAL, 2002, s.448).
Hoca Sâdedin Efendi (1536-1599) : Tâcü’t Tevârih, III. Murad’ın emriyle kaleme alınan eser, devletin resmi kayıtları demek olan Vak’a-nüvis Tarihçiliği’nin müjdecisi olarak kabul edilir. Eser kadar geçen dokuz padişah zamanındaki tarihsel olayları anlatır. Ayrıca, her padişah devrindeki ilim adamları, şeyhler vb. gibi ünlülerle ilgili bilgiler verir. Üslubu zamanın modası gereğince ağırdır. Seçili söylemiş olmak için bir düşünceyi türlü deyim ve deyişlerle tekrar eder. Hoca Tarihi diye adlandırılan Tâcü’t-Tevârih, iki cilde ayrılmıştır. İlk cilt Fatih’in ölümüne, ikinci cilt ise II. Bayezid’in tahta geçişinden Yavuz Sultan Selim’in ölümüne kadar olan olayları anlatır (SOYSAL, 2002, ss.448-449).
Selânikî Mustafa Efendi (?-1602) : Târih-i Selânikî. Kanûnî Sultan Süleyman’ın son zamanlarından başlayarak III. Mehmet’in saltanatı ortalarına kadar olan olayları konu edinir. XVI. yüzyıl devlet idaresinin nasıl bozulduğunu, objektif biz gözle ve sade bir dille anlatır (SOYSAL, 2002, s.449).
XVI. yüzyılın nesir alanındaki eserlerinden bir kısmını da tezkireler oluşturur. Tezkire, Klasik Şark Edebiyatı’nda edebiyat tarihi vazifesi gören ve bugünkü edebiyat tarihlerine kıymetli kaynak olan bir nevi âlimler ve şairler ansiklopedisidir. Eski veya çağdaş âlimlerle şairlerin hayatlarını ve eserlerini, ya tabakalara ayırarak yada isimlerinin ilk harfleri sırasıyla tanıtan eserlerdir. Aslı Arap Edebiyatı’na dayanır. Araplardaki tabakat kitaplarından etkilenerek oluşturulmuştur. İran Edebiyatı’nda yazılan tezkirelerin ilki ve en önemlisi Levâmiü’l-Hikâyât müellifi Avfî’nin Lübâbü’l-Elbâb’ıdır. Bugünkü bilgilerimize göre ilk Osmanlı Tezkiresi Edirneli Sehi Bey tarafından yazılandır.
Sehi Bey (?-1548): Asrının divan tertipleyen şairlerinden olmakla beraber edebiyat tarihinde şiirleriyle değil de tezkiresiyle yer almıştır. Sehi Bey tezkiresinin adı Heşt Behişt’dir. Anlamı Sekiz Cennet’tir. Eser 1538 yılında tamamlanmıştır. Sekiz tabakadan oluşmaktadır.
Latîfî (1491-1582): Bu asrın daha muvaffakiyetli bir tezkiresi Kastamonulu Latîfî tarafından yazılmıştır. Latîfî, âlim ve araştırmacı bir edib, çok sayıda şiirler söylemiş oldukça başarılı bir şairdir. Tezkiretü’ş-Şuâra adlı eseri 1546’da tamamlanmış ve Kanûnî Sultan Süleyman’a armağan edilmiştir. Üç fasıl olarak düzenlenmiştir.
Âşık Çelebi (1520-1572) : Bu asrın hem şair hem de münşi olan mühim bir tezkire müellifidir. Eseri Meşâirü’ş-Şuâra’dır. 1566’da tamamlanıp II. Selim’e sunulmuştur. Bu tezkire bütün tezkireler içinde en ayrıntılı olanıdır.
Kınalızâde Hasan Çelebi (1546-1607) : Asrın önemli bir tezkire yazarıdır. Onun Tezkiretü’ş-Şuâra adlı eseri, umumiyetle Kınalızâde Tezkiresi veya Hasan Çelebi Tezkiresi diye isimlendirilir. 1586’da tamamlanıp III. Murat’a armağan edilmiştir. Gayet ağır ve tumturaklı bir üslupla yazılmıştır. Eser üç fasıldan oluşmaktadır.
Ahdî (?-1593) : Asrın diğer tezkiresi Anadolu Türkçesi şairleri yanında Azeri bilhassa Bağdat şairleri hakkında bilgi vermesi bakımından mühim Ahdî Tezkiresi’dir. Tezkirenin asıl adı Gülşen-i Şuâra’dır. 1563’de tamamlanmış ve II. Selim’e sunulmuştur. 1552–1563 yılları arasında yetişen şairleri içerir. Kitap dört Ravza’dan oluşmaktadır (BANARLI, 1998, C.1, ss.613-617).
Beyânî (?-1597) : Asrın diğer mühim bir tezkire yazarıdır. Eserinin ismi Tezkiretü’ş-Şuâra’dır. Eser 1592 yılında tamamlanmıştır. Bu tezkire Hasan Çelebi Tezkiresi’nin kısaltılmışı olmakla beraber bir ekidir. Kitap padişahlara ve şairlere hitap eden iki kısımdan oluşmaktadır (SOYSAL, 2002, ss.451-452).
XVI. asrın edebiyat ve edebiyat tarihi açısından önemli bir kısım eserleri de nazire mecmualarıdır. Anadolu’da Türk Edebiyatı’nın başlangıcından bu yana, tanınmış, kaside, gazel, murabba, muhammes, tesdis vb. manzumelerini bir araya toplayan antolojilerdir. Bu alandaki ilk eser Eğridirli Hacı Kemal tarafından yazılan Câmiü’n-Nezâir adlı eserdir. Diğer mühim bir nazire mecmuası ise Edirneli Nazmî’nin Mecmâin-Nezâir adlı eseridir (BANARLI, 1998, C.1, ss.617-618).


I. BÖLÜM
XVI. YÜZYIL TÜRK ŞÂİRLERİ
A) XVI. YÜZYIL DÎVÂN ŞİİRİ
1) ZÂTÎ ( 1471–1546 )

a) HAYATI

Zâtî, Balıkesir’in Karesi vilayetine bağlı bir kasabada hicrî 876, mîladi 1471–2 tarihinde dünyaya gelmiştir. Divan edebiyatımızın ünlü şairlerinden olan Zatî’nin asıl adı konusunda çeşitli kaynaklarda değişik bilgiler verilmektedir. Zati şiir mahlası olup asıl ismi Latîfî, Sehi, Kınalızâde tezkirelerine göre Bahşî, Âşık Çelebi’ye göre Satılmış ve bugün halk tarafından kısaltılmış olan Satî’dir bu ismi “Zâtî” ye çevirerek mahlas edinmiştir. Şair hayat hikayesini Âşık Çelebi’ye anlatmıştır. Aşık Çelebi, şairin kendi ifadesiyle asıl adının “İvaz” olduğunu belirterek bu kelimenin ebced hesabı ile şairin doğum tarihi olan 876 (1471-72)’yi verdiğini kaydetmektedir. ( TDEA, C.8, ss.645-646)
Zâtî’nin ailesiyle ilgili fazla bir kaynak yoktur. Babasının bir dükkanı olduğu ve burada çizmecilikle uğraştığı bilinmektedir. Şüphesiz Zâtî’de de şiire ve edebiyata karşı bir ilgi bir yönelme olmasaydı O da babası gibi çizmecilikle uğraşıyor olacaktı. Şairin babasının cahil bir insan olması dolayısıyla Ali Nihad Tarlan “Zâtî Divanı” adlı eserinde oğluna ebced hesabı ile doğum tarihini gösteren bir isim koymasını uzak bir ihtimal olarak değerlendirmiş, Zatî mahlasına telaffuz itibariyle yakın olan Sati isminin olmasını muhtemel görmüştür.
Şair şiirle uğraşmaya başladıktan sonra Bursa, İznik, Edirne ve Manisa’da bulunmuştur. Yaklaşık 1500 yılında II. Beyazıd zamanında İstanbul’a geldi. Burada devrin şairleri ile tanıştı. Bilgi ve görgüsünü artırdı. Sultan Beyazıd’a yazdığı İydiyye, Bahariye ve Şîtâiyye kasidelerle onun ihsanlarına nail oldu. Ali Paşa’ya yazdığı şiirleriyle onunda gönlünü kazanıp himayesine girdi. Birçok para, elbise ve yiyecekle ödüllendirildi. Vezir Ali Paşa’nın emriyle biri nevruz ikisi de şeker ve kurban bayramları olmak üzere senede üç tane kaside yazıp bunlar karşılığında bolca para ve hediyelik eşyalar alıyordu. Ekonomik olarak oldukça rahattı. Refah içinde bir ömür geçiriyordu.
Zâtî’nin bu imkanlarının yanı sıra bir özrü vardı. O da kulaklarının çok ağır işitmesiydi. Bu nedenle birçok şeyi tam anlayamıyor ve eksik kalan çok şey oluyordu. Fakat bu açığını zekâsı ile tamamlıyordu. Padişaha yazdığı bir gazeli çok beğenilmiş ve padişah tarafından ona bir memuriyet verilmesi istenmiş ama sağırlığı nedeniyle bu mümkün olmamıştır. Bunun üzerine Bursa’da 20–30 akçelik bir tevlîyat verildi fakat sahip olduğu imkanları ve ihsanları bırakıp gitmek istememiştir. Bunun acısı ise daha sonraları kendini göstermiştir.
Ali Paşa’nın şehit edilmesinden sonra Zâtî’nin hayatı değişti ve fakir düştü. Eski günlerini özler oldu. Remîl sayesinde geçimini sağladı. Sultan Selim, padişah olduğu zaman ona kasideler sundu ve onun ihsanlarına mahzar oldu. Durumunu yeniden düzeltmeye başladı fakat talihi bir kere kötüye dönmüştü. Sultan Süleyman zamanında kasideler yazıp padişaha sundu ama fayda etmedi. Çünkü bu dönemde İbrahim Paşa’nın gözde şairi Hayâlî ile yolları kesişti. İki tarafta birbirinden hoşlanmıyordu. Zâtî’nin sözlerine göre Hayâlî onu kıskandığı için onunla ilgili Vezîr-i Âzam’a telkinatta bulunup Paşa’yı sevmediğini söylüyor ve Zâtî’yi sürekli kötülüyormuş. Hayâli ile girdiği bu çekişmelerden mağlup ayrılan Zati, yine remîl dökerek kazancını sağlamaya başladı.
Zâtî’nin evi Sarıgüzel Mahallesinde, dükkanı ise Bayezıd Camisi’nin avlusunda idi. Her gün dükkana yürüyerek giderdi. İhtiyarladığı için bu durum onu gittikçe yormaya başladı ve artık gidemez oldu. Geçimini devam ettirebilmek için de çalışması gerekiyordu. Bu sefer dükkanını evinin yakınında bir yere taşıdı. Üç dört ay böyle devam etti ve nihayetinde 953 (1546) senesi Ramazan’ının ikinci yarısında vefat etti. Öldüğünde 77 yaşındaydı fakat cenazesini kaldıracak parası yoktu. Parası olmadığından cenazesi Âşık Çelebi, Selikî, Yahyâ Bey gibi şairlerin yardımıyla kaldırılarak Edirnekapı dışarısına gömülmüştür.
Şairin vefatına Zuhûrî Acem ( Eş’ar kaldı yadîgar ), Abdî ( Suhanver göçdî ) ve Âşık Çelebi ( Gitti zali nazım ) tarih düşmüştür. ( TARLAN, 1976, ss.XI-XVIII )

b) EDEBİ ŞAHSİYETİ

Âşık Çelebi Tezkîresinde şairin, çiçek bozuğu büyük burunlu ve ağır işiten biri olduğunu yazıyordu. Hoş sohbet, nüktedan, hazırcevap bir kişiliği vardır. Yakınları onu tahrik ederek haklarında bir nükte beyit veya kıt’a söyletir; bundan zevk alırlarmış. Letâif’i bu çeşit fıkralarla doludur. Gelibolulu Ali dışında bütün şuara tezkireleri şairliğini övmektedir. Necatî Bey’den sonra gelen en büyük şair olarak gösterilir. ( TDEA, C.8, ss.646 )
Zâtî, Velut bir şairdir. Latîfî’ye göre 3000 gazeli, 100rubaisi ve kıt’ası şehrengizi, lugazları, Hikayet-i Ahmed ü Mahmud’u, Siyer-i Nebî’si, Mevlîd’i, Şem ü Pervane’si, Hüsrev ü Şirin tarzında Ferruhnâme’si vardır.
Bu kadar çok yazmış bir şair olması Zâtî’nin değersiz eserler meydana getirmesine yol açmıştır. Çoğu ısmarlama yazılmış bu basit manzumelere bakarak Zâtî’yi değerlendirmek ve onu küçültmek kuşkusuz hatalı bir davranıştır. Geçimini sağlamak için bir floriye bazen 30’a yada 20 akçeye bir kaside yazmak zorunda kalan bir şairin sık sık tekrarlara düşmesi ve aldığı ücret karşısında basit şeyler yazması doğaldır. Zâtî’nin gerçekten güzel, değerli gazelleri, kasideleri de elimizdedir ki bunları Zâtî gibi yarım yamalak bir öğrenim görmüş bir kimsenin yazmasına ihtimal verilmez. Bu bakımdan Zâtî’nin bilinenden daha fazla okumuş olduğunun ya da olağanüstü bir zekaya ve sanat kudretine sahip bulunduğunun kabulü gerekir. Çağının en değerli şairlerindendir. Genç şairlere hocalık etmiş zaman zaman devlet büyüklerinin de takdirini görmüş ama layık olduğu hayat düzeyine erişememiştir. Bunda sağırlığı kadar avare yaradılışının da etkisi olduğu söylenir. Çağdaşları bile şayet yoksul ve sağır olmasaydı verdiklerinden kat kat daha değerli eserler verebileceğini ifade etmişlerdir. (CENGİZ, 1972, s.302)
Zâtî hayatının muayyen bir devresinden sonra sağırlığı ve fakirliği dolayısıyla kimseye yaklaşmaz, büyüklere gidip gelmezdi. Dükkanın da müşteri beklerdi. Onu tanıyanlardan bir kısmı eğer sağırlık ile fakirlikten halas bulsaydı, dostlarıyla sohbet eder, şairlerle görüşür, şiirler üzerinde fikir teali ederdi. Bu suretle şimdi olduğunun on misli olurdu, derler. Bir kısmı da şiirdeki bu kudreti, bu iki arızadan dolayıdır. Zira dostları ile daima musahabet onun dikkatini dağıtır, onun başka şeylerle meşgul olmasına sebep olurdu derler. Halbuki bu şekilde bütün gayretini şiire hars edebiliyordu derler. İkisinin de bazı cihette hakları vardır. Evinde yalnızca otursa onu kimse ziyaret etmezdi. Dükkan ana sermaye, remilse onu avutan bir meşgale idi. Şairler dükkanına gelirler ona şiirlerini gösterirler. O da böyle manaları alır kendi şiirlerinde ya aynen alır ya da biraz değiştirerek kullanırdı. Böyle başkasının malına sahip çıkma kabullenme kendine söylendiğindeyse ; “Bir hoş manacıktır, gördüm siz gerçekten şair değilsiniz, divanınız yoktur, hep bunlar zail olur. Biz divan sahibi şairleriz. Kıyamete kadar divanımız durur ve gazellerimiz hokkabazlar, kasebazlar ve canbazlar, belki ağaç ayaklıklarla şarka ve garba yürür. Bizim divanımızda bulunan zayi olmaz. Bu manacığı esirgediğimden divanıma aldım. Yoksa ona karşı bir heves ve ihtiras beslediğimden değil” derdi. Lakin bir diğeri kendisinin bir beytini bozsa, evini barkını elinden almışlar gibi bî-huzur olurdu. Tamam gazelini alsalar adeta çıldırırdı.
Bu asrın ilk yarısına damgasını vuran Zatî, asrın ikinci yarısına ve Türk edebiyatına damgasını vuran büyük şair Bakî’ye hocalık yapmış, onun yetişmesine katkıda bulunmuştur. Bu yönüyle de büyük değer görmüştür.
Zâtî’nin en büyük eseri Divan’ıdır. Ömrü boyunca binlerce gazel ve yüzlerce kaside söylediği rivayet edilen şairin bütün şiirlerini bir araya toplayan bir divana rastlanmamıştır. Bazen çok zengin hayallerle süslediği ve zaman zaman çok düzgün söylediği şiirlerle bu yaptığı hizmete rağmen ciddi bir mesleği olmayışı ve hatıralarda gönlü kırık bir insan intibaı bırakması yüzünden Tanzimat şairi Ziya Paşa onun şiirini ve şiire hizmetini anarken:
“Eslafta Ahmed ü Necâtî
Âvâre vü dil-şikeste Zâtî.”
Türkî suhane temel komuşlar demek ihtiyacını duymuştur. ( BANARLI, 1998, C.1 , s.573 )


c) ESERLERİ

I) ŞEMS Û PERVANE : 5000 beyti aşan eser benzerlerinden oldukça farklıdır.

II) MECMU’ATÜ’L-LETAÎF: İki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım devrin şairleri, ileri gelenleri ve sıradan kişilerle ilgili manzum latifeleri ihtiva eder. Diğer kısım ise ahkam risaleleri tarzındadır. Devrin her türlü meslek ve sanat erbabını birer cümleyle mizahi şekilde tanıtır. Bunların dışında bir başka latifesi Delibirader Gazali’nin Mekke’den gönderdiği padişahtan başlayıp bütün devlet adamlarının ve diğer dostların ahvalini soran manzum mizahi mektubuna Zatî’nin aynı üslup ile verdiği cevaptır.

III) EDİRNE ŞEHRENGİZİ: II. Bayezıt zamanındaki Edirne’yi ve oranın güzelliklerini tasvir eder. Zatî’nin bunların dışında kaynaklarda adları verilen lakin ele geçmemiş olan şu eserleri bulunmaktadır; Sırf birinin ısrarı üzerine para karşılığında yazılan Ahmed ü Mahmud, Siyer-i Nebî, Mevlûd, Ferruhnâme ve Kur’an Falı. ( TDEA, C.8, s.647 )






ç) ZÂTÎ’DEN ÖRNEKLER

GAZEL I

1- Ey felek döne döne alma günâhum hazer et
Yıldırım kamçılı bir kimsedür âhum hazer et

1- Ey felek! Dönüp dönüp günahımı alma, bana iftirâ etme; Benim âhım yıldırım kamçılı bir adam gibidir; ondan kendini koru.
(Felek, gökyüzü ve baht anlamlarında, döne döne de hem gökkubbesinin dönmesi, hem de tekrar tekrar anlamında da kullanılmıştır. Aşıkların ahı kara dumanlı ve ateşlidir; göğü yakar. Yıldırım gibi, günahsız bir kişinin günahını almak yani iftira etmek, ahını almakta tehlikelidir).

2- Şâh-ı aşkum şerer-i âteş-i âhum sipehüm
Yanar addur benüm ey şâh sipâhum hazer et

2- Ben aşk sultânıyım.Âhımın ateşinin kıvılcımları askerimdir.
Sultanım , benim askerim kor halinde harlı bir ateştir;ondan kendini koru.

3- Ey gözümün nûrı beni yakma firâk âteşine
Âlemi zulmet eder dûd-i siyâhum hazer et

3- Ey gözümün nuru! Beni ayrılık ateşine yakma. Yoksa gönlümden çıkan âhın kara
dumanı, dünyayı kapkaranlık eder, bundan sakın.

4- Hırmen-i mâh yanar dâne-i encüm kül olur
Âh etdürme bana ey yüzi mâhum hazer et

4- Ey yüzü aya benzeyen sevgili! Bana acı cektirip âh ettirme.Yoksa aynı harmanı yanar , yıldız tâneleri kül olur . Bundan çekin.

5- Zâtî`yâ sâ’i kadan hırmen-i sabrun tutuşur
Çekilürken göge bu ejder-i âhum hazer et


5- Ey Zâtî! Bu âhımın ejderhası güğe çekilirken ağzından fışkıran şimşeklerle sabrımınharmanı tutuşa bilir Bundan çekin,bana ah çektirm.
(Ejder , ejderhâ masal ve destanlarda görülen yedi başlı ve ağzından ateş saçan büyük yılanlardır.Başları kesilince iki baş birden çıkar.Ançak kesilen başlar dağlanırsa öldürüle bilir.İnanışa göre yüz yıl yaşayan yılan ejderha olurmuş meleklerbunları zincirlere bağlar ve Kaf dağının ardına atmak için göğe fırlatırlarmış)

GAZELII


1- Her kimün lâle –veş destinde lâ`lin câmı var
Gül gibi gâyetde vakti hoş güzel eyyâmı var

1- Her kimin elinde –lâle biçiminde yâkut renkli bir kadehi varsa, onun gül mevsimi gibi çok hoş vakti , güzel günleri var demektir.

2- Vakt-i sâki mülâyim sûfiyâ meyen bana
Tevbe etdürme yüri her nesnenün eyyâmı var

2- Ey kaba sofu! Şimdi tam güllerin açıldığı ilkbahar mevsimi iken , şarap sunan da yumuşak davranırken bana içkiden tövbe ettirmeğe kalkma , yürü git.Herşeyin bir zamanı var.

3- Sûfiyâ bin serv-i Firdevs-i berîne dik gelür
Gülsitân-ı meclisün bir serv-i sîm-endâmı var

3- Ey kaba sofu! Toplantı gül bahçesinin gümüş bedenle, selvi boylu öyle bir güzeli var ki , yüce cennetin binlerce selvi ağacına kafa tutar.
(Dik gelmek, önünde dikilmek, dik dik konuşmak, kafa tutmak ve direnmek mânâlarında kullanılmıştır).

4- Mest olup ol serv-kamet gözlerinden dökdi yaş
Benmümüz bir baga döndi kim gül ü bâdâmı var

4- O selvi boylu güzel sarhoş olup gözlerinden yaşlar dökmeğe başladı. Böylece toplantımız bir bahçeye döndü; badem çiçeğimizde var.
(Gül, aslında çiçek demektir. Gül-i nâr: nar çiçeği, gül-i nergis: nergis çiçeği ).



5- Zâtî`ye vasf-ı cinân eylersin anda vâizâ
Sâkî-i meclis kadar bir dilber-i ra`nâ mı var

5- Ey öğüt veren! Zâtî`ye durmadan cennetleri anlatır, öğersin. Acaba orada toplantımızın şarap sunucusu kadar güzel bir dilber var mı? Hiç bundan söz etmiyorsun.

GAZEL III



1- Göricek hüsnüm inân-ı ihtiyâr eden gider
Tîg-i hışmı lûtf et ey çâbük-süvâr eden gider

1- Güzelliğini görünce düşüncemin , kararımın dizgini elimden kaçar.Ey usta binici sevgilim , lûtfen bu öfkeli bakış kılıcını elinden bırak.

2- Başın için nakş edüp ayağa salma âşıkı
Reng-i hınnâ-yı melât ey nigâr eden gider
2-Ne olur , başın için hileler edip âşıkı ayaklara düşürme Güzelim , güzellik kınasının engi bir gün gelir , elden gider

3- Gırre olma bunca murg-ı dil şikâr ettüm deyu
Âkıbet şehbâz-ı hüsn ey şehriyâr elden gider

3- Sultânım , bunca gönül kuşunu avladım diye grurlanma .Sonunda güzellik doğanı elden kaçıp gider, unutma.
(Güzellik doğan kuşuna benzetilmiş. Kuş avlanmakta kullanılan doğan avcısının kolunda durur ve avı yakaladıktan sonra avcıya getirir).

4- Murgueş el üzre tut âşıklara râğbetler et
Bu tarâvet âhir ey kaddi çınâr elden gider

4- Ey boyu çınara benzeyen sevgilim , âşıklara iyi davran sygı göster; kuş gibi el üstünde tut . Çünkü sonunda bu tazelik bu güzellik yok olup gider.
(Sevgili Çınara âşıklar kuşa benzetilmiş . Çınar yapraklan el biçimindedir. Sevgilininde çınarında tazeliği kalmayınca âşıkta kuşta kalmaz).

5- Zâtî-i mûra elünden geldügince eyle lûtf
Hâtem-i hüsn ey Süleymân-iştihâr eden gider


5- Ey Süleyman gibi namlı sevgilim! Bu, karınca gibi küçük, değersiz Zâtî’ye elinden geldiğince iyilik göster Çünkü güzelliğin Mührü bir gün olur kaybolur gider.
(Hz. Süleymân kibrit-i ahmerden ve üzerinde Tanrı adlı yazılı mührüyle bütün insanlar, hayvanlar, kuşlar, cinler ve devlere, hatta rüzgara emrederdi. Parmağında taşıdığı bu yüzük mührünü şeytana kaptırmış ve geri alıncaya kadar saltanatını kaybetmişti.
Hz. Süleyman bir gün savaşa giderken karıncalar ülkesinde karınca beyinin adamlarına “yuvanıza girin Süleymân’ın askerleri sizi çiğnemesin “seslendiğini duydu. Atından inip beyle konuştu ve ondan çok öğütler aldı. Karınca beyinin sunduğu bir çekirge buduyla ordusunu doyurduğu gibi yarısını da azık olarak yanında götürdü).

GAZEL IV



1- N`oldu inlersin felek hercâyi cânânun mı var
Sery eder her menzili bir mâh-ı tâbânum mı var

1-Felek ne oldu sana, inleyip duruyorsun? Yoksa seninde benim gibi hevâyi, kararsız bir sevgilin mi var? her yerde dolaşan, her yanı gözleyen parlak bir ayın mı var? (Felek kelimesi gökyüzü, baht, çark mânâlarında kullanılır. Durmadan dönmesiyle Botan dolabına ve çarka benzetilir. Bu yüzden dolap gibi inlediği düşünülür).

2- Benzüni ey bûtsân hazân mı etdi zerd
Yohsa başı taşra bir serv-i hırâmânun mı var

2- Ey bahçe! Benzimi güz mevsimi mi böyle sapsarı etti? Yoksa seninde benim gibi boyu yüksek, aklı başka yerlerde, vefâsız salınan bir selvi boylun mu var?

3- Ağlayup feryâd edersin her nefes ey abdelîb
Hâr ile hem-sâye olmış verd-i handânun mı var

3- Ey bülbül, böyle her an ağlayıp inliyorsun.Yoksa sende benim gibi dost olan, gülüp açılmış bir güle mi âşıksın.
(Bülbül güle âşıktır. Diken ise aralarına girer. Şâirinde, sevgiliye kavuşmasını önleyen, onun yüz verdiği rakiptir).

4- Yoluna cânum revân etsem gerek cân`a dedüm
Yüzüme bin hışm ile baktı dedi cânum mı var

4- Canım sevgilim! Yoluna canımı akıtmalı, sana kurban olmalıyım, dedim. Yüzüme öfkeyle baktı, dedi; Senin canında var mı?


5- Zülf-i dilber gibi ey Zâti perîşânsın yine
Cevri bî-had yohsa bir yâr-ı perişânum mı var

5- Ey Zâti! Yine sevgilinin saçı gibi dağınık, bitkinsin. Yoksa cefâsı, eziyeti sınırsız peri gibi güzel`bir sevgilin mi var?












































2) HAYÂLÎ BEY ( ?-1556 )

a) HAYATI

Hayâlî Bey 16. asrın Fuzûlî’den sonra gelen en büyük şairleridir. Asıl adı Mehmet, lakabı ise bekâr Memi’dir. Selanik vilayetinin kuzey doğusunda bulunan Vardar Yenicesi’nde doğmuştur. Vardar Yenicesi Hayâlî devrinde ufak bir ilim ve edebiyat merkezi idi. Hayretî, Usûlî, İlâhî, Garîbî gibi şair ve mutasavvıflar yetişmiştir. Orada istinsah edilmiş klasik kitaplardan başka birçok da laik ilimlere ait kitaplara rastlanır.
Hayâlî, Kınalızâde’nin “Mecma’ı Şu’arâ” ve “Menba’i Bulagâ” dediği Vardar Yenicesi’nde II. Bayezıd zamanında 886–918 (1481–1512) dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi belli değildir. İlk tahsilini memleketinde yapmıştır.
Âşık Çelebi, kendi üslubu ile bu tahsilin Gülistan ve Bostan gibi o zaman klasik olan edebi eserler etrafında olduğunu ima ediyor. Hayâlî’nin kuvvetli bir medrese tahsili görmediği eserlerinden anlaşılır. Bu tahsili yaparken de muhtelif memleketleri dolaştığını zikreder. O sıralarda Baba Ali Mest-i Acemî adlı bir Kalenderî mürşîdi dervişleri ile beraber Yenice’ye uğramıştı. Hayâlî, bu serazat dervişlerin sohbetinden pek zevk aldı. Daha çocuk denecek yaşta iken bunların içinden bir ışık dilberine aşık olarak o kafileye katıldı. İstanbul’a gelip gitmeye başladı. Hayâlî, bu seyahatleri sırasında gerek Baba Ali Mest-i Acemî’den ve gerek içinde bulunduğu muhitten tasavvufa dair bir çok şeyler öğrenmiştir. Hayatının bu ilk devresinin geçiş tarzı kendisinin baba ihtimamından mahrum kaldığını gösterir. Yine böyle bir gelişte İstanbul Kadısı Sarıgürz Nurettin Efendi böyle güzel, yakışıklı bir genci Kalenderiler arasında bulunması “ne meşru ve ne de makuldür” diyerek Hayâlî’yi onlardan ayırarak “Şehir muhtesibi Uzun Ali’ye emanet etti.” Bu devrede dev Hayali, tahsile ve belki de biraz medrese tahsiline devam etmiştir. ( TARLAN, 1992, ss.13-14 )
Hayâlî, ruhen kuvvetli istidada sahip olduğu için kısa zamanda şiirler söylemeye başlayıp yavaş yavaş şöhret yolunu tutmuştur. Bu sırada Defterdar İskender Çelebi’nin dikkatini çeken şair, daha sonra Sadrazam İbrahim Paşa’ya takdim edilir ve zamanla Kanunî Sultan Süleyman’ın nedimleri arasına girer. Âşık Çelebi’nin ifadesiyle “pençe-î sultanîden tu’me yiyub sâid-i saadette karar îden bir şahbaz” olur. Utangaç bir mizaca sahip olan Hayâlî, padişahın meclisinde bir müddet şiir söyleyemez. Kendisi bu durumu şöyle ifade eder.

“Bir bezm-i hasa mahrem oluptur Hayâlî kim
Açılmaz onda gonca-i cennet hicabdan”

Ancak şair daha sonra takdim ettiği gazel ve kasidelerle padişahın lütfüne fazlasıyla karşılık vermiştir. Bir kaçı istisna olmak üzere kasidelerinin tamamına yakını padişaha sunulmuştur. Rodos’un fethi dolayısıyla verdiği kasidede görünen uzun ve canlı tasvirler şairin bu savaşa iştirak ettiği hissini uyandırmaktadır.
Padişahın yakın dostluğunu kazanan Hayâlî’ye yapılan ihsanları tezkire sahipleri anlata anlata bitiremez. Şaire önce ulufe sonra da tımar ve zeamet verilmiştir. Ayrıca sunduğu her gazel ve kaside karşılığında bahşiş ve ihsanda bulunulmuştur. Bu insanlara padişahın yanında İbrahim Paşa ve İskender Çelebi’nin de katıldığı görülmektedir. O devre ait bir mevâcîb ( maaş, ulufe ) defterinde Hayâlî’nin 1525–1526 yılında günlük 10, aylık 290 akçe aldığı kayıtlıdır. Şairin bu ikbali başta Yahya Bey olmak üzere devrin diğer şairleri tarafından kıskançlıkla karşılanmıştır. En büyük hamileri İskender Çelebi ve İbrahim Paşa’nın katlinden sonra şairin talihi döndü. Yeni gelen Rüstem Paşa edebiyata fazla değer veren bir insan değildi. Önemsemediği gibi şair olarak da Yahya Bey’i destekliyordu. Hayâlî Bey kendisini kıskanan ve çekemeyenlerin kışkırtmalarından çekinerek hayatını emniyette hissetmediğinden İstanbul’dan uzaklaşmak istedi. Bu düşünce ile padişahtan “Sancak Beyliği” istedi. Daha sonra da Rumeli Kethûdalığı istedi. Şair bu istekleri kendi iradesiyle vermemiş yakın çevresindeki eşinin dostunun ısrarı üzerine vermiştir. Daha sonra yaptığı bu hareketin hatalı olduğunu düşünmüş ve pişman olmuştur. Hamilerinin ölümünden sonra da padişah tarafından iltifat gördüğü söylense de bu pek inandırıcı olarak görülmemektedir. Çünkü bu derece de bir kişiliğe ve sanat gücüne sahip bir insanın bu tür isteklerde bulunması söylenilenlerin aksini doğrulamaktadır.
Padişah ile Hayâlî Bey arasındaki soğukluk İskender Çelebi ve İbrahim Paşa hayatta iken de olduğu tahmin edilmektedir. Hatta bir defasında Edirne’ye giden padişah Hayâlî’ye iltifat etmeyip onu yanında götürmemiştir. Bu durum ise şairi çok üzmüştür. Şair padişahtan daha farklı isteklerde de bulunmuştur. Fakat bunların ne olduğu konusunda bir fikir yoktur. Bazı kasidelerinde ise bıçağın kemiğe dayandığını söyleyerek tevliyet ve dirlik istemiştir. Bir başka kasidesinde padişaha vasf-ı halini dinlemesi için adeta yalvarır ve bunu bile büyük bir ihsan görür. ( KURNAZ, 1996, ss. 21-26 )
Ahmet Reşit Efendi, “Tarihi Osmanlı” eserinde Sultan Mustafa’nın katli hadisesinde Hayâlî’nin bir etkisi olduğunu söylemekte ancak Hayâlî Bey gibi rind, meşreb, dünya nimetlerinden uzak bir insanın bunu yapması pek ihtimal işi değildir. Zira sebep olarak Şehzade Mehmed Han’a mersiyeler yazdığı halde Sultan Mustafa hakkında bir şey yazmaması gösterilmiştir. Sultan Mustafa için çok kuvvetli bir kaside yazan Yahya Bey ile araları açık olduğu için böyle bir şey yazmamış olması yüksek ihtimaldir.
Hayâlî Bey 1557 senesinde Edirne’de vefat etmiştir. Âşık Çelebi : mezarının Salh hane yolunda Haydarhane Hatîresinde bulunduğunu söyler. Bu gün Edirne de mezarının bulunup bulunmadığını Edirne Halkevinden soran Ali Nihat Tarlan’ın aldığı cevaba göre Hayâlî, Edirne’de Uzun Kaldırım Mezarlığına karşı dedelerinden kalan Vize Çelebi Mescîdî’nin avlusu önüne kendi yaptırmış olduğu iki lüleli denmekle maruf çeşmenin sol tarafına pencere boyuna gömülmüştür.
Uzun yıllar boyunca bekar yaşamış olan Hayali Bey’in evlendiği ve iki çocuk sahibi olduğu bilinmektedir. Eşi kendisinden önce vefat etmiştir. Çocuklarından Ömer Bey, Muradiye Camîsi’nde uzun yıllar mesnevi okutmuştur. 20 yıl Halep Defterdarlığında bulunmuş ve emekli olduktan iki yıl sonra vefat edince Koca Mustafa Paşa Mezarlığına defnedilmiştir. Hayâlî Bey’in diğer oğlu İbrahim Bey’de şair ve edip bir insandır. (TARLAN, 1992, ss.16-19 )

b) EDEBİ ŞAHSİYETİ

Hayâlî Bey’in en önemli özelliği çok cömert bir insan olması ve dünyevi değerlere kıymet vermemesidir. Âşık Çelebi Tezkîresinde onun bu özelliğini uzun uzun anlatmaktadır. Hayâlî, zamanında kendisine verilen değer noktasından incelersek bu günkü düşüncelerimize oldukça aykırı bir sonuca ulaşmakla beraber o devir şair ve tezkirecilerinin şiara büyük kıymet verdiklerini görürüz.
Hayâlî, doğuştan şair yaradılışlı bir şahsiyettir. Kuvvetli bir şair ve tarikat kültürü merkezi olan bir muhitte yetişmişti. Doğal yeteneği tesirini derhal göstermiş ve Hayâlî, on dört yaşında şiir söylemeye ve şöhret yapmaya başlamıştır.
Şairin yirmi yıllık arkadaşı Aşık Çelebi, tezkiresinde Hayâlî’ye ait bir çok aşıkane maceralar anlatır. Lakin hayatına ait aşk maceraları ilk Kalenderîlik devresinde aldığı tasavvufi terbiyenin altında bu tefekkür sitemine bürünerek şiirine intikal etmiştir. (TARLAN, 1992, ss.22-23 )
Hayatında şiir yoluyla az şaire nasip olacak bir takdir ve imkan elde eden ve bu yüzden çeşitli kıskançlık hiciv ve dedikodulara hedef olan şairin aslında tok gözlü zengin gönüllü, onurlu eli açık, paraya, mevkîye, mala değer vermeyen, dünyayı hiçe sayan, kayıtsız, serbest yaşamayı seven, sıkıntı ve zora girmeyen, çatışma ve huzursuzluklardan hoşlanmayan bir yaradılışa sahip olduğunu Aşık Çelebi, açık ve etraflı bir dille ortaya koyar. Hoşgörü ve dost canlısı olup kendine hiciv yazılmadıkça başkalarını hicvetmezdi. Böyle olmakla beraber ikbal ve şöhreti etrafında doğan kıskançlıklar karşısında mevkisini korumak için bazen yakın dostları aleyhinde bunu yapmaktan çekinmediği belirtilmektedir. ( TDEA, C.4, ss.170-171)
Vardar Yenicesi, Hayâlî Bey’in edebi şahsiyetinin tekamülünde önemli bir yer teşkil eder. “Gaziler Ocağı ve Arifler Durağı” olarak nitelendirilen bu küçük Rumeli Kasabası Şeyh Abdullah-ı İlahi olmak üzere çok sayıda edebi şahsiyet yetiştirmiştir. Vardar Yenicesi, o dönem itibariyle tam bir kültür ve sanat merkezi özelliğindeydi. Bu edebiyat ve sanat merkezinde doğan büyüyen şair hem bu yörenin olanaklarından hem de kendisinin sahip olduğu olanaklarla ve yeteneklerle önce burada sonra da İstanbul’da namını duyurmayı başarmıştır. Tabi ki onun yetişmesinde Ali Mest-i Acemî’nin katkılarını göz ardı etmemek gerekir. Çünkü bu şahsiyet, Hayâlî’yi oğlu gibi sevmiştir. Nitekim Hayali’nin şiirlerindeki tasavvufi unsurlarını doğduğu yerin manevi havası yanında Baba Ali tesirini görmek mümkündür.
Hayâlî Batınî olmasına rağmen ehl-i sünneti incitecek bir tarafın olmadığını Ali Nihat Tarlan yaptığı incelemelerde göstermiştir. Şiirlerindeki tasavvufi unsurlara rağmen onu kuvvetli bir mutasavvıf şair saymak yanlış olur. ( TDVİA., 1998, C.17, s.6 )
Devrinin tezkire yazarları ve şairleri onun dönemin en büyük şairi olduğunda birleşir ve ona “Diyâr-ı Rum’n Sultânü’ş Şuarâsı, meşhur maraf Hayâlî Bey” adını vermişlerdir. Hatta bazı şairler Hayâlî’yi Hafız-ı Şirâzî’ye benzeterek onun şairlik değerinin yüksekliğini göstermeye çalışmışlardır.
O dönemin en önemli şairi Zâtî’yi, Hayretî, Kara Fazlî ve Yahya Bey gibi şairleri şiir alanında yaptığı mükemmel yükselişle gölgede bırakmış ve ne kadar büyük bir şair olduğunu göstermiştir. Ali Şîr Nevâî ve İran şairleri hakkında saygın bir ifadeyi daima kullanan Hayâlî, kendisini onlarla eşit görür. Osmanlı şairleri arasında da kendisinin Necatî Bey’in yerini tuttuğunu söyler. Bu yönüyle birlikte atasözü,deyim ve halk tabirleriyle şehirli Türkçe’sini kullanma yolunda Necatî Bey’in takipçisi olduğunu da ifade etmektedir. O dönemde Hayâlî’ye rakip olabilecek tek kişi Fuzulî idi. Ancak o bu şöhreti gölgelemeyecek kadar İstanbul’dan uzaktaydı. Ali Nihat Tarlan’a göre, Hayâlî tasavvufi özellikleri itibariyle Bakî’den üstündür.
Canlı ve kuvvetli bir üslupla yazılmış olan kasideleri olan Hayâlî asıl şöhretini yansıtan şiirleri ve gazelleri olmuştur. Bu şiir ve gazellerinde Rumeli şairlerinde görülen samimiyet, ilham kudreti, gurur ve istiğna, mahalli renklere itina gibi özellikler dikkati çeker. Klasik edebiyatta fazlaca kullanılan “müşebbehün bih”lerdeki benzetme unsurlarını kendi şiir anlayışında eriterek kullanmayı bilmiştir.
Şiirlerinde tasannu bazen ruhundan doğan şiddetli ilhamın heyecanı içinde kaybolur. Mısralarındaki şekil mükemmelliğinin olmayışı, onun kayıt altına girmek istemeyişinden ve yeteri kadar bir tahsil görmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun kanıtı olarak şiirlerindeki bazı imla ve söyleyiş kusurlarını Aşık Çelebi’nin düzeltmesi olarak gösterebiliriz.
Hayâlî, çağdaşı olan Sufî, Huşuî vb. gibi şairlerce övüldüğü gibi Fuzûlî, Ulvî, Vahîdî, Rahmî gibi şairler üzerinde de etkili olmuştur. Fuzûlî’nin meşhur “Su Kasidesindeki su redifini” Hayâlî’den almış olması kuvvetli bir ihtimaldir. Devrinden başlayarak Hayâlî’nin gazallerinin Gunâhî, Ali, Şeyh Galip, Keçecizade İzzet Molla, İzzet Ali Paşa, Bayburt’lu Zihnî gibi şairler tarafından tanzir ve tazmin edilmiş olması tesirinin ne kadar etkili ve sürekli olduğunu gösterir.
Hayâlî’nin divanındaki neşre göre, Kanunî Sultan Süleyman hakkında olmak üzere yirmi beş kaside, sekiz musammat, bir terkibi bend, beş müteferrik manzume, 688 gazel ve 33 kıt’a mevcuttur. ( TDVİA., 1998, C.17, s.6 )

c) ESERLERİ

Hayâlî Bey’in divanından başka eseri bilinmemektedir. Bazı kaynaklar kendisinin divanını bizzat tertip etmediğini hatta Kanûnî bir defasında Divan’ı görmek istediğinde divanın onun şiirlerini toplamış olan Vefalı Şehzade Ali Çelebi’de bulunabildiğini kaydederler. Bununla birlikte bazı şiirlerinde bizzat divan tertip ettiğini gösterir.
Âşık Çelebi bir mesnevi yazması konusunda Hayâlî Bey’e baskı yapmış olsa da bu bir işe yaramamıştır. Fakat bir gün bir mesneviye başladığını ve iki yüz beyit yazdığını söylemişse de Aşık Çelebi’nin kaydetmesine razı olmamıştır. Bazı kaynaklarda onun Leyla ve Mecnun Mesnevisi bulunduğu yazılıdır. Fakat bunun Hayâlî mahlaslı başka bir şaire ait olduğu anlaşılmıştır.
Hayâlî Bey’in divanının Ali Nihat Tarlan tarafından İstanbul Kütüphanelerindeki On üç nüsha karşılaştırılarak bunlar arasında yedi nüshası üzerinden tenkitli neşri yapılmıştır.
Hayâlî Bey divanı kasideler, musammatlar, (murabba, muhammes, tahmis, muaşşer vs.) gazeller ve mukattaat bölümlerinden meydana gelmiştir. 668 gazel, 25 kaside, 15 musammat ve 33 mukatta bulunmaktadır. Kasidelerden 12’si, gazellerden 449’u rediflidir. Redifli şiirler şairin muhayyilesinin bütün genişliği ile aksettiği şiirlerdir. Denilebilir ki müşahhas rediflerde şairin en geniş manasıyla kültürü ve hayal gücü aksederken dil ve mefhum zenginliği kazanmaktadır. Redifin ahenk yönünden şiiri kanatlandırdığı ve bir bütünlük kazandırdığı da unutulmamalıdır.
Ayrıca divandaki 668 gazelden 604’ü beş beyitten meydana gelmiştir. Zaten gazelin 5,7,9 tek rakamlı beyitlerle yazılması gelenektir. Bu sebepten 6 ve 8 beyitli gazellerin bir kısmı nüsha farkıyla ortaya çıkmış olmalıdır. ( KURNAZ, 1996, ss.31-33 )
Hayâlî Bey divanı ile ilgili bir çok çalışma yapılmıştır. Bunlardan biri Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan tarafından incelenerek 1946’da İstanbul’da neşredilmiştir. Ayrıca Hayâlî hakkında geniş çapta bilgi için Prof. Fuat Köprülü’nün “Anadolu’da Türk Dili Ve Edebiyatı’nın Tekamülü” makalesine: Ali Nihat Tarlan’ın Hayâlî Bey Divanı Mukaddimesine ve bu konuda bibliyografik malumat için de Th. Manzel’in Türkçe İslam Ansk.’deki Hayâlî maddesine bakılmalıdır. ( BANARLI, 1998, C.1 , s.574 )










ç) HAYÂLÎ ‘DEN ÖRNEKLER

GAZEL I


1- Cihân-ârâ cihân içindedür ârâyı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler.

1- Dünyâyı süsleyen dünyânın içindedir. Ama insanlar onu aramasını bilmezler. Tıpkı denizin içinde olup da denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi.
(Beyitte tasavvufun esası anlatılmış: Mutassavvuflara göre Tanrı, vücûd-ı mutlaktır ve ondan başka bir varlık yoktur; bütün kâinât, hayvan, nebât ve eşyâ Tanrı zâtının görüntüsüdür. Tasavvufta ana kaide “Lâ mevcûdu illallah” -Tanrı`dan başka varlık yoktur - sözüyle özetlenmiştir.)

2- Harâbât ehline dûzah azâbın anma ey zâhid
Ki bunlar ibn-i vakt oldı gam-ı ferdâyı bilmezler

2- Ey ham sofu, meyhanede oturup burayı mesken edinenlere cehennem azabından, çekecekleri cezâlardan söz etme. Bunlar vaktin oğlu oldular, geleceğin sıkıntısını çekmezler.
(İbna`l-vakit zamanın oğlu, yaşadığı zamana uyup, gereklerini yerine getiren, insan demektir. Tasavvuf terimi olarak da geçmiş ve gelecekle uğraşmayan, geleceği düşünmeden Tanrı`nın her hükmüne, her-emrine itiraz etmeden uyan, gerçek sofi anlamındadır. Çıkarcı, dalkavuk anlamında ise İbnu’z-zamân sözü kullanılır. Beyitteki hârabât, dünyâ ve ilâhî aşk şarabının içildiği tekkedir.)

3- Şafak-gûn kan içinde dâğını seyr etse âşıklar
Güneşde zerre görmezler felekde aynı bilmezler.

3- Âşıklar kıpkızıl kan içindeki yaralarına baka baka güneşi zerre kadar görmezler, gökyüzünde ay oldugunu bile fark etmezler.
(Şafak, güneş batarken gökyüzündeki kızıl aydınlıktır. Türkçe’de daha çok güneş akması doğarken görülen kızıllık ve alaca karanlık anlamında kullanılır. Kan maddedir. Kanın maddeden kurtulmaktır. Gerçek aşka ulaşan âşıklar acılarıyla baş başa kalıp yaralarını seyredince artık dünyâdan soyutlanmışlardır, hiç bir şeyle ilgilenmezler. Hayâlî Bey kendini ilahî aşka yönlenmiş bu âşıklardan sayıyor.)


4- Hamîde kadlerine rişte-i eşki takup bunlar
Atarlar tîr-i maksûdi nedendür yayı bilmezler

4- Bu âşıklar yay gibi iki büklüm boylarına gözyaşı ipliğini takıp, istek okunu hedeflerine atarlar. Ama yayın neden yapıldığını düşünmezler bile.
(Göz yaşı sürekli aktığından ipliğe benzetilmiş Bugünde sicim gibi gözyaşı dökmek deyimi kullanılır. Âşıkların boyu her zaman iki büklümdür. Çeng aletine, dal harfine yada yaya benzetilir.Beyitte âşıkların amacı; Tanrı ya kavuşmaktır. Kullandıkları yayın kendi vücuttan mı, yoksa Tanrı zâtının tecellisi mi olduğunu düşünmüyorlar ilâhi aşkla o kadar sarhoş olmuşlardır.)

5- Hayâlî fark şalına çekenler cism-i uryânı
Anunla fahr ederler atlas u dîbâyı bilmezler.

5- Hayâlî! Çıplak vucûtlarını yoksulluk şalına sararlar,bununla öğünenler . Bunların atlas ve dibâ gibi değerli kumaşlarda gözleri yoktur.
(Fakr tasavvufta Tanrı`dan başka her şeyi bırakma, dünyâ ile ilgiyi kesmektir. Kulun Tanrı karşısında hiçliğini ve yokluğunu duymasıdır. Fakr, gönül zenginliğidir. Beyitte “El-fakru fahri “-Fakirliğim ile övünürüm “ hadisine tehmil yapılmış Sahih hadiselerden olmayan ve Hicri üçüncü yüzyılda ortaya çıkan bu hâdis mânâsı doğrudur diye benimsemiştir.


GAZEL II



1- Ol gün kanı ki gün gibi sûzân idüm sana
Olsan revâne sâye-i bî-cân idüm sana

1- Güneş gibi sana yandığım o günler nerde kaldı? Sen yürüyüp gitsen, cansız bir gölgen gibi ardından ayrılamazdım.
(Bu gazel tümüyle tasavvufidir. İnsanların henüz can verilip yaratılmadan Tanrının varlığıyla bir odluları günlerden sözedilmiş).


2- Esrâr-ı kâ`inâta azel cüradân iken
Ben hânkaah-ı aşkda hayrân idüm sana

2- Ezel toplantısı, kâinâtın esrârından birer nefes çekilen eski kabağı iken, ben aşk teknesinde senin hâyranın idim.
(Tanrı`nın insanların ruhlarını topladığı Bezm-i ezel, bir esrâr kabağına benzetilmiş. İnsanlar ilâhi sırlardan biri nefes alıp varlık âlemine inanıyor. Hayâlî Bey, ben daha o zaman, henüz yaratılmadan senin aşkınla kendimden geçmişim demiş. Hayrân, aynı zamanda esrâr sarhoşu mânasındadır.)

3- Ne gülde reng ü bû var idi ne sabâda fer
Ben gülşenünde bülbül-i nâlân idüm sana

3- Henüz ne gülde renk ve koku, nede sabah yelinde tâzelik varken, ben senin gül bahçende aşkından inleyen bülbülün idim.

4- Sen nâz ederdün ehI-i niyâza Medîne-vâr
Ben Ka’be gibi çâk-i girîbân idim sana

4- Sen büyük şehirler gibi, sana yalvaran kullarına naz ederken, ben Ka`be gibi, yakamı açmış, sana buyur diyordum.
(Medine, şehir demektir. Büyük şehirler, dışarıdan gelen yersiz yurtsuzları kabul etmek istemezler. Her devirde dışardan gelenlerin yerleşmeleri için bazı kısaltmalar konmuştur. Beyitte Medine iki anlamda kullanılmış Ka`be ise beytu`llah, yâni Tanrı`nın evidir. Her kulu kabul eder. Ka`be örtüsünün açılması, yaka yırtıgına benzetilmiş. Yaka yırtığı âşıkların işâretidir. Acıdan, kederden âşıklar yakalarını yırtarlar. Tanrı, kulun gönlünde tecelli eder. Gönül Kâ’be’ye benzetilir. Hayâli Bey, gelip gönlüme girip yerleşsin diye yakamı parçaladım, diyor.)

5- Şâhum Hayâlîyem ki cihân lâ-mekân iken
Ben bir mekân-ı hâsda mihmân idüm sana

5- Sultânım! Dünyâ henüz yaradılmamışken, yeri belli değilken, ben özel bir yerde senin konuğun olan Hayâliyim.
(Mekân-ı hâs sözüyle bezm-ı ezel anlatılmak istemiştir.)



GAZEL III







1- Bir âleme ermiş durur erbâb-ı harâbât
Kim düşde dahî görmez anı ehl-i münâcât

1- Meyhâne halkı öyle yüce bir âleme erişmişlerdir ki, yalnız, duayla, yalvarmayla ham sofular bunu düşlerinde bile göremezler.
(Meyhâne, tasavvufta tekke, şarap ilahî aşktır. Meyhâne ehli de tekkedeki derviş, sofi anlamında kullanılır. Mutasavvıflara göre Tanrı`ya yalnız ibadete değil aşkla ulaşılır).

2- Mey telh oluçak hâlet olur anda ziyâde
Zevk ehline yeter bu kadar keşf ü kerâmât

2- Şarap acı olursa, ondaki lezzet de çok olur. Zevk sahibi olanlara bunun sırrını anlatmak ve erimişçe buluş yeter.

3- Ârâm edemez dil göricek sâgarı pür-mey
Hurşîdi göricek n`ola raks eylese zerrât

3- Gönül, kadehi şarapla dolu görünce, yerinde duramaz, olur; zerreler güneşi görünçe oynaşmağa başlasalar şaşılırmı?

4- Ferzîn gibi kec-revliği ko nat`-ı felekde
Çarh etse gerektür seni bir lu`b ile şehmât

4- Felekle oynadığın satranç oyununda vezir gibi eğri gitmekten vazgeç. Felek seni bir oyun yapıp mat eder, bozguna uğratır.

5- Sevdâ-yı cihânı koma gönlünde Hayâlî
Ol Kâ`be-i ulyâyı niçün mesken eder Lât

5- Hayalî! Dünyâ sevgisini gönlünde yaşatma; kaldır at. Lât, o yüce Kâ`be`de niçin yerleşip otursun.
(Lât, Müslümanlıktan önce Arabistan yarım adasında Uzzâ ve Menât gibi çok inanılan bir ilâhedir. Sülü, beyaz birtaş biçiminde yapılırdı. Kâ`be de bulunan putlardan biridir)

GAZEL IV






1- Başumda mûy-ı jülîde tenümde taze dâgum var
Melâmet mülkünün sultânıyam tûgum otagum var

1- Başımda karmakarışık saçlarım , vucûdumda taze yaralarım var.Ayıplanıp kınanma ülkesinin sultanıyım;tuğum da ortağımda var.
(Melâmet, ayıplanma, kınanma dile düşüp rezil olma demektir. Melâmiyye ve melâmetiyye, usûl, zikir, özel giysi ve tekkeye önem vermeyen bir inanış biçimidir. Bir tarikat olup olmadığı tartışılmıştır. Taraftarlarına Melâmî veyâ kalbiyyun denir. Saç, baş karışık: perişân durumda dolaşır. Halk, değişik davranışları ve giyinişleri yüzünden Melâmileri küçük görmüş, ayıplamıştır.

2- Diyâr-ı sûzub oldum şem` gibi ben de serdân
Nice Ferhâd ile Mecnun gibi yanar çerâgum var

2- Mum gibi ben de yanım tutuşma ülkesinin başkomutanı oldum. Nice Ferhâd ve Mecnûn gibi yanan kandilim var.
(Çerağ kelimesi kandil ve çırak, öğrenci anlamlarında kullanılmış. Âşıkların pîri sayılan Mecnûn ve Ferhâd, benim çıraklarım, öğrencilerimdir; ben onlardan çok yanan bir âşığım denmiş).

3- Fezâ-yı aşkda ben ol Nihâl –i ser-firâzam ki
Nihâl-i Sidre gibi sâye salmış bir budağum var

3- Ben aşk göğünde başı göklere ulaşan öyle bir fidanım ki, Sidre fidanı üstüne gölge salan bir dalım var.
(Sidre, Arabizstan kirazı denen bir ağactır. İnsan ilminin ve idrakının sınırı sidretü-I-müntehâ. Arştaki yüksek, kutsal ağactır. Ondan ötesi Tanrı`nın zât âlemidir. Mi’râç sırasında Cibril aleyhisselam “ Bir parmak daha ilerlersem yanarım” deyip Sidre`de kalmış. Hz. Peygamber ilerlemiştir).

4- Sipâh-ı gussa vü gamdan beri saklar penâhumdur
Yüzünde hâl-i müşginün gibi bir kara dâğum var

4- Senin yüzündeki mis kokulu benim gibi beni gam ve keder askerlerinin saldırılarından koruyup saklayan kara bir yaram var.

5- Hayâlî şâh-ı aşk oldum dahi bu akl-ı hercâî
Gönül mülküne ayak basmasın muhkem yasağum var

5- Hayâlî, aşk diyarının sultanı oldum. Bundan böyle bu kararsız akıl gönül ülkesine ayak basmasın: kesin olarak yasakladım.









3) KANÛNÎ SULTAN SÜLEYMAN (1494-1566)
(MUHİBBÎ)

a) HAYATI

Kanûnî Sultan Süleyman; Avrupalıların ona verdiği isimle Muhteşem Süleyman, Büyük Türk.
Yavuz Sultan Selim’in oğlu olan Kanûnî Sultan Süleyman, 6 Kasım 1494 tarihinde Trabzon’da dünyaya geldi. Annesi Hafsa Sultan’dır.
Osmanlı kaynaklarında kanun koyuculuğundan dolayı “Kanûnî” unvanıyla anılır. Tarihçilerin genel kanaatlerine göre Osmanlı tahtının onuncu padişahı olmasına karşın bazı batılı tarihçiler Yıldırım Beyazıt’ın şehzadelerinden Emir Süleyman’ın Fetret devrinde (1402-1413) Edirne’de saltanatını ilan etmesine dikkatleri çekerek Kanûnî’nin onuncu padişah olmadığına dikkat çekmektedirler. “On” rakamı sayı başı olmasından dolayı uğurlu sayılmaktadır. Tarihçi Ali ise Emir Mûsa’nın da tahta geçtiğini söyleyerek on ve on iki sayılarının faziletlerinin Kanûnî’de toplandığını belirtmektedir.
Kanûnî’ye isim verilmesinde isimlerin gökten indiği hakkındaki inanışa uyularak Kur’an’dan bu hususta faydalanılmış ve rast gele açılan bir sayfadaki “innehu min Süleyman” ayetinden alınarak kendisine Süleyman adı verilmiştir. (İSLAM ANS., 1970, C.10, S.99)
Süleyman ilk öğrenimini Trabzon’da tamamlamış ve on beş yaşına gelinceye kadar babası tarafından görevlendirilen değerli hocalardan ders görmüştür.
Şehzadelere on beş yaşına gelince idari bakımdan yetişmeleri için bir sancak idaresi verilirdi. Şehzade Selim’de oğlu Süleyman için padişahtan bir sancak beyliği istedi. Sancak beyliği olarak Süleyman’a önce Şebin Karahisar bölgesi verilmiş bunu kabul etmeyen Sultan Ahmet’in itirazı üzerine Bolu sancağına tayin edilmiştir. Hükümdar olmayı kafasına koyan Sultan Ahmet sancak beğliğinin kendisine çok yakın olduğunu öne sürdüğü için Sultan Süleyman’ın yeri tekrar değiştirilerek Kefe Sancağı beyliğine gönderilmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman bir müddet de İstanbul’da kaymakam olarak kalmıştır. (ÇUBUK, 1980, SS.11-12)
1513’de Saruhan sancak beyliğine gönderilen Kanûnî, babası Sultan Selim’in .Çorlu (Edirne) civarında ölümü üzerine Piri Paşa’nın davetiyle Üsküdar’a gelip 1 Ekim 1520’de Osmanlı tahtına oturdu. Aynı gün tahta çıkma merasiminden sonra babasının cenazesine katıldı ve saraya dönerek cülüs bahşişi dağıttı.
Yuvarlak yüzlü, ela gözlü, arası açık kaşlı, doğan burunlu ve seyrek dişli olarak tarif edilen Kanûnî, uzun boylu mevzun ve yakışıklı idi. Söz ile hareketleri ölçülü ve son derece nazik idi. Alim, şair ve hekimlerle bulunmaktan hoşlanır, hoşsohbet, hülasa maddi ve manevi bütün iyi özellikleri kendinde toplayan biridir.
Kanûnî’nin devlet idereciliğinden, kanun yapıcılığından, muhteşem hükümdarlığından ve birbirinden önemli sefer ve zaferlerinden bahsetmeye gerek yok. Ancak kırk altı senelik saltanatının on altı seneden fazlasını seferlerde geçirmiş ve milletinin tarihine Mohaç gibi nice zaferler kazandırmıştır. (AK, 1987, S.1)
Yavuz Sultan Selim’in ölünde 6,557,000 km olan devletin yüz ölçümü Kanûnî döneminde iki mislinden fazla büyüyerek 14,893,000 km’ye yükselmiştir. Osmanlı’nın en geniş sınırlarına ise torunu III. Murat zamanında ulaşılmıştır.
Bunların yanında Kanûnî, Osmanlı’nın en ballı padişahlarındandı. Devletin başına geçtiği zaman dopdolu bir hazine, çok güçlü bir ordu ve deneyimli devlet adamlarına sahipti. (YILMAZ, 1996, S. 5)
Kanûnî bir lafıyla ortalığı yerle bir edecek kudrete sahip olup bir tatar kızının karşısında yerin dibine giren tek padişahtır.

Stanbulum Karamanım diyâr-ı milket-i Rumum
Bedahşanım ü Kıpçağım ü Bağdadım Horasanım

(BANARLI, 1998, C.1, s. 568)
Kanûnî Sultan Süleyman bu beytiyle sahip olduğu devletin tüm sınırlarını çizerek sevdiği kişinin de bunlar kadar değerli olduğunu dile getirmiştir. Eşi Hürrem Sultan’a karşı büyük bir aşk beslemektedir. Zekası ve güzelliği ile kısa zamanda Kanûnî’nin gözdesi olmayı başarmıştır.
Şehzade Mustafa, Kanûnî’nin ilk eşi Mâhidevrân Hâtun’dan doğan oğludur. Eşi Hürrem Sultan tahta varis olan bu en büyük oğlu yerine kendi oğullarından birini geçirmek için damadı Sadrazam Rüstem Paşa ile türlü entrikalar çevirerek ihtiyar padişahı onun ölümüne ikna etmişler. Nihayet Nahcivan seferi sırasında 6 Ekim 1553 Cuma günü Kanûnî’nin huzuruna çıkan Şehzade Mustafa karşısında sağır ve dilsiz cellatları bulmuş uzun bir boğuşmadan sonra bedeni padişah çadırı önünde orduya gösterilmiştir. Bu durum asker arasında bir hoşnutsuzluk yaratmış ve Kanûnî’nin Sadrazam Rüstem Paşa’yı görevden azletmesi ile isyana dönüşmemiştir. Fakat memleketin her köşesine matem ve nefret havası çökmesine engel olamamıştır. Bu matem Türk edebiyatı tarihinde Şehzade Mustafa’ya hiçbir şahsa nasip olmayacak sayıda mersiye yazılmasına sebep olmuştur. (ŞENTÜRK, 1999, s. 392)
Hayatının yaşlılık yıllarında tekrar sefere çıkan Kanûnî Sultan Süleyman Avusturya üzerine yürür Zigetvar’ı kuşatır. Bir aydan fazla süren kuşatma çok fazla zayiata mal olur. Padişahı bir hayli yoran bu kuşatma nihayet fetihle sonuçlanır ancak yaşlı ve yorgun padişah kuşatmanın son günlerine yaklaşılan 7 Eylül 1566’da fethi göremeden vefat eder. Hastalığının eklemlerde meydana gelen ağrılı bir hastalık olan nikris olduğu ileri sürülür.
Kanûnî iki mezar sahibi bir padişahtır. Sefer sırasında vefat ettiği için cenazesinin İstanbul’a getirilmesi yaklaşık iki aylık bir zaman alıyordu. Bu süre içinde çürüme ve kokmayı engellemek için iç organları sefer yerine defnedilip vücudu da kısa bir süreliğine mumyalanarak İstanbul’a gönderilmiştir. İstanbul’a gönderilen cenaze Süleymaniye Camisi’nin avlusuna gömülmüştür. (ÇUBUK, 1980, C.1, s. 28)
Kanûnî’nin ölümünden sonra O’nun ve Hürrem Sultan’ın istediği gibi II. Selim tahta geçmiştir. Osmanlıda da bu dönemden itibaren başlayan bozulmalar devletin giderek zayıflamasına ve çöküşe geçmesine sebep olmuştur.
Kanûnî, Şehzade Mustafa’dan sonra şahsiyet, kültür ve askeri bakımdan II. Selim’den daha üstün olan Şehzade Bayezid’i de öldürttüğü ve tahta kadın-kız düşkünü, içki müptelası II. Selim’i geçirttiği için bir nevi Osmanlı’da duraklamanın başlamasına sebep olarak gösterilmiştir. (BANARLI, 1998, C.1, s. 567)

b) EDEBİ ŞAHSİYETİ

Kanûnî Sultan Süleyman siyasi hayatında gösterdiği başarıyı sanat hayatında da gösterebilmiş bir padişahtır. Onun ilim ve sanat adamlarını koruması, sık sık meclislerinde bulunması, şiire olan ilgisi ve şair yaratılışlı bir kişi olması en fazla şiir yazan padişah olmasını sağlamıştır. Zaten Osmanlı padişahları şair yaratılışlı kişilerdir. Divanları olanların sayısı ondan fazladır. Ayrıca diğerlerinin de divan oluşturacak kadar olmasa da parça parça şiirleri vardır. (ÇUBUK, 1980, C.1, s.29)
XV. yüzyılın ortalarında Fatih Sultan Mehmet ile başlayan Osmanlı devletinin yükselme devri siyasi ve ekonomik alanda olduğu gibi kültür ve sanat alanında da çok hızlı bir gelişme gösterdi. Özellikle Yavuz sultan Selim’in İran ve Mısır’ı fethedip burada bulunan bilgin ve sanatkarları İstanbul’a getirmesi Kanûnî’nin de bunları himaye etmesi kültür ve sanat faaliyetlerinin yüksek düzeye çıkmasını sağladı. Padişahtan yardım gören bu bilgin ve sanatkarlar çok değerli eserler ortaya koydular. (BANARLI, 1998, C.1, SS.567-568)
Bu gelişmeler içinde Kanûnî Sultan Süleyman’da edebiyata merak saldı ve güzel şiirler ortaya koydu.
Arapça, Farsça, ve Sırpça’yı çok iyi bilen Kanûnî Sultan Süleyman doğu İslam kültürüne vakıf olduğu gibi batı kültürünü de çok iyi tanımaktaydı. Devrinde İstanbul’da iki yüz kadar şair ün kazanmış ve bunların bazıları dönemlerini aşarak günümüze kadar ulaşmışlardır. Bu kişiler arasında Ahmet Paşa, Necâti Bey, Zâtî, Bâkî, Hayâlî, ve Fuzûlî gibi üstatları söyleyebiliriz. Türk divan şiiri bunlar sayesinde en yüksek seviyeye ulaşmıştır.
İşte şair Muhibbî mahlaslı Kanûnî Sultan Süleyman da bu şairler arasında çok güzel şiirler yazmış ve onlardan etkilenmiştir.
Muhibbî, kelime manası olarak Arapça “hubb” kökünden “seven, sevgi besleyen, dost” anlamlarına gelir. Kanûnî, Muhibbî mahlasının dışında Meftûnî ve Âcizî mahlasları ile de şiir yazmıştır. Meftûn, Arapça “fitne” kökünden gelir. Anlamı ise 1) fitneye düşmüş, 2) gönül vermiş, tutkun, vurgun, 3) hayran olmuş, şaşmış. Âcizî mahlası ise kabiliyetsizlik, beceriksizlik ile tevazu ve alçak gönüllülük anlamına gelir.
Devrinin ünlü şairlerinden Zâtî, Bâkî ve Hayâlî gibi şairlerin etkisinde kalan Muhibbî, İran şiirinde de başta Nizâmî olmak üzere Selman ve Sâdi’den etkilenmiştir.
Aruza genellikle hakim olmasına karşılık bazen vezni bulamamakta ve bu yüzden şekil ahengi bozulmaktadır. Zaten devrinde büyük şairlerin yetişmesi, devlet işlerinin ağırlığı dolayısıyla kendini şiire tam olarak verememesi, çok şiir yazması ve yazdıklarıyla yeniden uğraşacak vakit bulamaması gibi sebeplerden dolayı devrinde ikinci sınıf bir şair olarak tanınmıştır. Diğer asırlar göz önünde bulundurulursa Muhibbî, kuşkusuz daha başarılıdır. Çünkü bu dönem Osmanlı’nın zirvede olduğu bir dönemdir.(ÇUBUK, 1980, SS.30-31)
Şairler genellikle övülmek veya padişahtan maddi bir karşılık almak için şiir yazarlardı. Kanûnî için böyle bir şey söz konusu olmadığından şiirleri şairler tarafından sürekli övgü görüyordu. Bu durum da Kanûnî’nin kusurlarını ortadan kaldırmasını engelliyordu.
Şiirlerinde babası ile birlikte Şehzade Cem ve Fatih’in de etkileri görülmekle beraber daha çok aşk ve tabiat konularının dışına çıkılmaması şiirlerinin bu iki konuda toplanmasını zorunlu kılmıştır.
Kanûnî Sultan Süleyman hemen hemen bütün şiirlerinde aşk ve tabiat konularını işlemiştir. Sosyal ve siyasi konulardan tamamen uzaktır. Yalnız bir-iki şiirinde kahramanlık duygularına kapılıp İran üzerine askeri ile yürümeyi arzu ettiğini dile getirmiştir. Kendine olan övgüsü bile büyük bir tevazu halinde tezahür etmektedir.
Muhibbî’nin şiirlerinde nadir olarak dini-tasavvufi unsurlara da rastlanmaktadır. Yalnız bu şiirler bir amaç olmaktan uzaktır. Bir İslam halifesi olarak dini unsurları çok iyi biliyor, zaman zaman Allah’a olan şükran duygularını dile getiriyor, Hz. Peygamber’den övgü ile bahsedip şefaat diliyordu.
Kanûnî Sultan Süleyman’ın şiirleri oldukça sadedir. O devrin klasik Osmanlıcacısıdır. Terkipler fazla değildir. Arapça ve Farsça kelimelerin en çok kullanılanlarını seçmiştir. Her türlü sana endişesinden uzaktır. Şiirlerinde aynı manaya gelen farklı kelimeleri sıkça kullanmıştır. Kullandığı kelimelerin çokluğu onun hem kültür hem de kelime hazinesi bakımından oldukça zengin bir yazı diline sahip olduğunu gösteriyor. (ÇUBUK, 1980, C.1, s.32)
Belli başlı Osmanlı şairleri tezkirelerinde Muhibbî’nin edebi yönüne temas etmekteler. Sehî Bey, Ahdî, Beyâni, Âşık Çelebi, Riyîzi, Hasan Çelebi, Latîfî ve Seyyit Rıza tezkirelerinde Muhibbî’den övgü ile bahsetmektedir. (AK,1987, s.2)
Şairleri bu derece koruyan, onları her zaman mükafatlandıran Kanûnî Sultan Süleyman bizzat kendiside edebi eserlerin konusu olmuştur. Şairler tarafından hayatını, kahramanlığını ve şahsiyetini anlatan müstakil eserler yazılmıştır. Eyyûbî’nin yazdığı Padişah-nâme ve Celâl Zâde Sâlih tarafından yazılmış olan Süleyman-nâme bunun iki güzel örneğidir. Kanûnî, ayrıca divanlarda yer alan kasidelerin de konusu olmuştur. Bu kasidelerde Kanûnî’ye çeşitli isimler verilmiştir. Hükümdar olarak “cihân padişahı, hüsrev-i âfâk (ufukların padişahı), şeh-i hâverâne (doğunun ve batının padişahı), pâdişâh-ı bahr u berr (denizlerin ve karaların padişahı)” dini şahsiyet olarak da “zıllu’llah, sâye-i Hâk, şîr-i Hüdâ (Allah’ın aslanı) ve mücâhit (Allah yoluna cihad eden)” gibi isimler verilmiştir. Bu kasidelerde Kanûnî’den çeşitli isteklerde bulunuyorlardı. Bunlar umumiyetle ekonomik maksatlı isteklerdi. Örneğin Hayâlî; sıkıntılarının giderilmesini, kendi köyünün dirliğinin ona verilmesini ve bir beylik makamı, Fuzûlî; padişahın övgüsünü almayı ve rahata kavuşmayı, Figânî ise turna kuşuna gösterdiği ilgi kadar kendisine de ilgi gösterilmesini istiyor.
Kanûnî Sultan Süleyman gerek devleti iyi yönetmesi, gerek sanatkar ve şairlere gösterdiği ilgi gerekse başarılı bir şair olması nedeniyle XVI.. yüzyıla damgasını vurmuş ve gelecek asırlara da ulaşmış başarılı bir şahsiyettir.
Yazdığı aşk, tabiat ve kahramanlık şiirleriyle büyük bir divan meydana getirecek başarıyı gösteren Muhibbî bilhassa ilk beyti dillerden düşmeyen şiiri ile akıllara kazınmıştır. Bu şiirin güzelliğinin yanı sıra onu Kanûnî‘nin söylemiş olması ona daha büyük bir değer kazandırmıştır.

c) ESERLERİ

Muhibbî en fazla şiir yazan Osmanlı padişahıdır. Ayrıca Zâtî’den sonra en çok gazel yazma rekoruna sahiptir. Biri Farsça olmak üzere dört divançesi vardır. Bunlardan birincisi 30 yaprak, ikincisi 118 yaprak, üçüncüsü ise 261 yapraktır.
Divanları üzerine yapılan araştırmalarda 2799 gazeli, 1 terci-i bendi, 30 murabbası, 18 muhammesi, 56 kıt’ası ve 217 beyti olduğu ortaya çıkmıştır.














ç) MUHİBBÎ’DEN ÖRNEKLER

GAZEL I



1- Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

1- Halkın gözünde iktidâr gibi, zenginlik gibi değerli bir şey yok. Halbuki şu cihânda bir nefes sıhhat gibi hiç mutluluk olamaz.

2- Saltanat didükleri ancak cihân gavgasıdur
Olmaya baht ü saâdet dünyede vahdet gibi

2- Saltanat dedikleri sadece bir dünyâ kavgasıdır. Bu kavga, gürültüden uzak yalnızlık gibi büyük saâdet ve baht açıklığı olamaz.

3- Ko bu ayş ü işreti çünkim fenâdur âkıbet
Yâr-ı bâkî ister isen olmaya tâat gibi

3- Bu eğlenceyi yeme içmeyi bırak, sonu kötüdür. Eğer ebedî bir sevgili istiyorsan ibâdetten ayrılma.

4- Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çerh içre bir saât gibi

4- Ömrün, kumlar sayısınca sınırsız ve hesapsız olsa bile, o, şu dünyâ içinde bir saât gibi geçip gider.

5- Gel huzûr etmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol
Olmaya vahdet cihânda kûşe-i uzlet gibi

5- Ey Muhibbî, eğer huzûr içinde olmak istersen, ferâgat sâhibi ol, dünyâdan vazgeç. Yalnızlık köşesi gibi dünyâda huzûr olmaz.


GAZEL II



1- Müjde ey bîçare dil kim nâzla dilber gelür
Hicr içinde mürde iken yine cisme cân gelür

1-Ey çaresiz gönül, müjdeler olsun sevgili naz ile yanına gelir. Ayrılık içinde ölmüşken, ölmüş bedene can gelir.

2- Girye ile gözlerüm Ya’kup-veş a’mâ idi
Rûşen adlı gün gibi çün Yûsuf-ı Kenan gelür

2- Gözlerim ağlamaktan Yakup gibi kör olmuştu. Şimdi gün gibi aydınlandı. Çünki Kenan Yusuf’u gelir.

3- Ey dil-i şûrîde bülbül gibi efgân eyle kim
Ol letâfet ma’deni ol gonce-i handân gelür

3- Ey perişan gönül, bülbül gibi sende ağlayıp inle. Zira o boşluk madeni, o gülen gonca gelir.

4- Firkât ile hâlümi sorsan şehâ görsen ne der
Dem olur kim yâş yirine gözlerimden kan gelür

4- Ey pâdişah, eğer sensiz, ayrılık ile halimi sorarsan, zaman olur gözlerimden yaş yerine kan gelir.

5- Bu harâb olmuş gönül ma’mûr olısardur yine
Ey Muhibbî nâz ile çün ol şeh-i hûbân gelür.

5- Ey Muhibbî, bu harap olmuş gönül yine yapılacaktır. Çünki naz ile güzeller padişahı gelir çeker.








GAZEL III



1- Geç kaşıyla gözleri her lahza âl üstündedir
Kırmağa âşıkları her dem hayâl üstündedir

2- Bilse idin rahm ederdin derd-i dil ahvâlini
Görse idin gözlerim yaşı ne hâl üstündedir

3- Dâd sarsaydın Bi’hamdullah ki kurtuldu zemin
Mevsim-i güldür havalar i’tidâl üstündedir

4- Sahn-ı gülşende yine sultan gül divan edüb
Ayak üzre sorular kendü nihâl üstündedir

5- Bağlanup virmez Muhibbî dâr-ı dünyâya gönül
Anınçün kim bilür anı zevâl üstündedir


















4) MURÂDÎ (1546-1595)


Osmanlı padişahıdır. II. Selim ile Haseki Nur-Bânû Sultan’ın oğludur. Babasının Saruhan sancak beyliği sırasında (4 Temmuz 1546) Pazar günü, Manisa’nın Boz-Dağ yaylasında dünyaya gelmiştir. On bir yaşına geldiğinde (1557) Manisa’da yapılan bir törenle erkekliğe ilk adımını atmış sünnet edilmiştir. Sultan Selim’in 1558 yılında Karaman valiliğine nakli üzerine Şehzade Murat’a da Akşehir sancak beyliği verilmiş ve Konya ovasında meydana gelen savaş sırasında Konya kalesi muhafazasında bulunmuştur. Büyük babası Sultan Süleyman’ın kendisini görmek istemesi üzerine bir ara İstanbul’a gelmiştir. Murat, babasını9n Konya valiliğine getirilmesi üzerine 1562 martında Manisa sancak beyliğine tayin edilmiş ve padişah oluncaya kadar bu vazifede kalmıştır.
II. Selim’in vefatı üzerine Sokullu Mehmet Paşa tarafından büyük oğul olma sıfatıyla saltanata da çağrılan Sultan Murat Manisa’dan çıkarak saraya gelmiştir. II. Selim’in ölümü ve III. Murat’ın cülûsu ilan edilerek ilan edilerek kabul ve tasdik merasimi yapılmış ve Sultan Selim’in boğdurulan beş şehzadesinin cenaze namazları kılınmıştır. Daha sonra padişah kapı-kullarına cülûs bahşişi dağıtıp Eyüp Sultan Türbesine giderek kılıç kuşanmış, sonra Edirne kapısından şehre girerek ecdadının kabirlerini ziyaret etmiştir. İçerde bu olaylar yaşanırken dışarıda da III. Murat’ın cülûsu üzerine muhtelif devletler elçiler göndererek tebriklerde bulunmuşlar ve hediyeler göndermişlerdir. (İSLAM ANS., 1960, C.8, s.615)
III. Murat yirmi bir yıl süren saltanatı boyunca İstanbul dışına çıkmamıştır. Onun döneminde Yavuz Sultan Selim’in doğuda sağladığı huzur bozuldu ve 1587’den itibaren Safavi devleti ile savaşlar devam etti. Bu savaşlar Lala Mustafa Paşa, Özdemiroğlu, Osman Paşa, Ferhat Paşa gibi vezirlerin idaresinde bulunmaktaydı. Daha sonra 1590 yılında barış sağlandı ve bu barış III. Murat’ın vefatına kadar bozulmadı. Fas’da Akdeniz Hıristiyanlığının son haçlı ordusuna karşı 1578 yılında büyük bir savaş kazanıldı. Bu zafer Osmanlı Devleti’nin Kuzey ve iç Afrika’daki nüfuzunu artırdı. Bazı eyaletlerde (Lübnan, Yemen, Trablus, Kiği) zaman zaman çıkan isyanlar bastırıldı. Batı da ise 1593’ten itibaren Avusturya ile yapılan savaş devam etti. Bu savaş aynı zamanda kuzeydeki Hıristiyan devletleri arasında Osmanlı Devletine karşı kutsal bir ittifakın kurulmasına zemin hazırladı.
Osmanlı Devleti’nin çöküşe başladığı dönem III. Murat dönemi olmuştur. Uzun süren savaşlar ve iktisadi gerileme devlet makamlarına rüşvet nedeniyle hakkı olmayan kişilerin getirilmesi bu çöküşü hızlandırmıştır. Akçe giderek değerini kaybetmiştir, kapıkullarının maaşları zamanında ödenememiş bu sebepler de sık sık huzursuzluk çıkmasına yol açmıştır. Çift bozan reayanın da kapıkulu zümresine dahil olmak istemesi önde gelen meselelerdendir. (TDEA, C.8, s.442)
III. Murat, kumral, orta boylu, sağlam yapılı, kuvvetli, iyi silah kullanan ve ata iyi binen bir kişiydi. İhtişamlı elbiseler giyer, mücevheratı çok sever ve kavuğu üzerinde çok kıymetli taşlar bulundururdu. Yani süsüne fazlasıyla düşkün bir insandı. Servete hırslı olmakla birlikte sevdiği kadınlara, çocuklarına ve onların hocalarına karşı çok cömert idi. Öldüğü zaman sekiz yüz yük akçe borcu çıkmış ve devlet hazinesinden karşılanmıştır. Neşeli, yumuşak huylu ve merhametliydi. Kan dökmekten çelinirdi. “Hayır” kelimesini pek fazla kullanmazdı. (İSLAM ANS., 1960. C.8, s.624)
Padişahın bu kişiliğe sahip olması eskiden görülen askeri başarıların görülmemesine sebep olmuştur. Ayrıca padişah zevk ve eğlenceye de çok düşkündü. Musiki ve raksı sever, etrafına musikişinaslar, rakkaslar ve toplardı. Uğursuzluğa inanışı ve bilhassa rüya tabirlerine meraklı olması sebebiyle sarayı müneccimle ve rüya tabircileri doldurmuştur. Nakşibendi şeyhi Şaban Efendi ve bilhassa daha şehzadeliğinde yaptığı isabetli rüya tabirleriyle takdirini kazanan Halveti şeyhi Şeyh Şu’ca devrinde büyük nüfuz sahibi olmuşlardır. Yirmi bir yıllık saltanatı boyunca İstanbul’dan hatta saraydan çıkmayan Sultan Murat, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman devrinden beri devleti başarı ile idare etmiş olan Sokullu Mehmet Paşa’ya değer vermeyerek onun nüfuzunu kırmış ve ölümünden sonra on sadrazam değiştirmesine rağmen kuvvetli bir şahsiyet bulamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun epeyce zayıflamaya başladığı devirde siyasi ve iktisadi çöküntü ile birlikte şiir ve edebiyatta eski parlak devri ile mukayese edilemeyecek derecede zayıflamıştır. Kendisi de şair olduğu halde sanatkarlara fazla ehemmiyet vermemiştir. Padişahın himayesini ve iltifatını yakın muhitte olan şairlerin çoğu kazanmış, bunların en büyükleri ise babası, hatta dedesi döneminden kalan şairler olmuştur. Bu şairlerin başında Bâkî, Nev’î, epeyce zayıflamaya başladığı devirde siyasi ve iktisadi çöküntü ile birlikte şiir ve edebiyatta eski parlak devri ile mukayese edilemeyecek derecede zayıflamıştır. Kendisi de şair olduğu halde sanatkarlara fazla ehemmiyet vermemiştir. Padişahın himayesini ve iltifatını yakın muhitte olan şairlerin çoğu kazanmış, bunların en büyükleri ise babası, hatta dedesi döneminden kalan şairler olmuştur. Bu şairlerin başında Bâkî, Nev’î, Yahya, Gelibolulu Ali gibi şahsiyetler gelmektedir. (İPEKTEN, 1996, ss.125-126)
Sultan Murat dedeleri kadar büyük hatta babası kadar tedbirli bir padişah değildi. Bununla beraber çok iyi yetiştirilmiş ve iyi bir eğitim görmüştür. Hoca Sâdeddin Efendi gibi âlimlerden tarih ve siyaset dersi almıştır. Osmanlı Türkçesi’ne hakim olmanın yanı sıra Arapça ve Farsça’yı bu dillerde şiir söyleyecek kadar iyi öğrenmiş bir hükümdardı. Maneviyata bağlı bir ruhu, kuvvetli bir tasavvuf kültürü ve imanı vardı. Sade bir Türkçe ile özellikle gazel şeklinde yazdığı şiirlerinin çoğunu tasavvuf duygu ve düşünceleriyle yazmıştır. (BANARLI, 1998, C.1, s.571)
Şair padişah şiirlerinde “Murâdî” mahlasını kullanmıştır. Daha çok din ve tasavvufla ilgili yazdığı şiirlerde coşku ve heyecandan ziyade kudretini geniş bilgiden aruza ve lisana hakimiyetten alan bir hava hakimdir. Ayet ve hadisler Arapça ve Farsça beyitler ile mülemma şiirleri içeren divanında çok miktarda gazel bulunmaktadır. Mecmualarda ve tezkirelerde bazı şiirleri bulunmaktadır. Bazen anlaşılamayacak derecede kapalı olan Arapça ve Farsça gazelleri padişahın arzusunu yerine getirmek ve hediyeler almak için zamanın edipleri tarafından şerh edilmiştir. Çoğu Arapça ve Farsça olan bazı şiirlerinin Hâşimî, Bâkî, Subhî, Hoca Sadeddin, Zekeriyâ vb. tarafından yapılmış şerhleri bulunmaktadır. (İSLAM ANS., 1960, C.8, ss.624-625)
Sultan III. Murat’ın murabba, mesnevi, müferdât gibi istisna şiirleri olmakla beraber nerdeyse tamamı gazellerden oluşan oldukça büyük bir Divan’ı vardır. Gazelleri alfabe harfleri sırasıyla düzenlenmiştir. Sultan Murat’ın Fransız Milli Kütüphanesi’nde 1030 numarada kayıtlı bir Divan’ı vardır. Bu divan II. Murat adına kaydedildiği için heyecan uyandırmıştır. Divan çok güzel bir nesihle, lüks bir yazma halinde tertiplenmiştir. 270 yaprak tutarındaki bu divanın içinde 750’ye yakın gazel vardır.
Yine aynı kütüphanede 274 numarada kayıtlı Levayih-i Tayyibe adlı bir mecmua vardır. Bu eser III. Murat’ın seçme gazelleri ile tertiplenmiş daha küçük bir yazmadır. Ancak bu eser çok güzel bir yazı ve süsleme ile meydana getirilmiş olduğu için çok değerlidir. III. Murat’ın ayrıca İstanbul kütüphanelerinde de yazmaları bulunmaktadır. (BANARLI, 1998, C.1, ss.571-572)



a) MURADÎ’DEN ÖRNEKLER

GAZEL I



1- Âh kim her dem kılar ben mübtelâyı zâr aşk
Bilmez idüm müşkil imiş dostlar bu kâr-ı aşk

1- Ne yazık ki ben tutkunu aşk sürekli ağlatır, inletir. Dostlar aşk işinin bu denli zor olduğunu bilmezdim.

2- Tîg-i gamla dembedem bu sînemi çâk eyledi
Yakdı yandurdı bu bağrum ey dirîga nâr-ı aşk

2- Gam kılıcıyla sürekli bu sinemi parça parça etti; yazık ki aşk ateşi bu bağrımı yaktı, yandırdı.

3- Bir saçı leylî nigâra şöyle mecnûn etdi kim
Tâ kıyâmet etmeyiserdür benihuşyâr aşk

3- Beni bir saçı kara güzele öylesine mecnûn etti ki, kıyamete dek aklım başıma gelmez.
(Leylâ ve Mecnûn kelimeleri siyah ve deli anlamları yanında, şark dünyasının tanınmış aşk hikayesi. Leylâ vü Mecnûn’a da delâlet eder.)

4- Ol cemâle şöyle kıldı âşık u şeydâ beni
Eyleyiser âkıbet Mansûr-veş berdâr aşk

4- Aşk beni o güzele öylesine çılgınca âşık etti ki sonunda beni Mansûr gibi idâm ettirecektir.





5- Bende kıldı ise sultân u gedâyı gam degül
Hükm ederse âleme cânâ eger hunkâr-ı aşk

5- Ey sevgili eğer aşk sultânı bütün evrene hükmettikten sonra, sultânı ve dilenciyi kendine kul yapmış, ne gam!

6- Ol lebi gonca nigâra bülbül edelden beni
Kıldı cümle âlemi bu gözlerüme hâr aşk

6- Aşk, o dudağı goncaya benzeyen güzele beni aşık ettiğinden beri bütün âlem gözlerimi diken görünür oldu.

7- Aşkı âsân mı sanursın ey Murâdî bilmiş ol
Nakd-ı cân ile olur dâim hemân bâzâr-ı aşk

7- Ey Murâd, sen aşk işini kolay mı sanırsın, bilki aşk pazarlığı dâimâ can sermâyesiyle olur.

GAZEL II

1- Hum-hâne-i vahdetde ben mestâne-i akşam yine
Kâşâne-i uzletde ben dîvâne-i akşam yine

1- Birlik meyhânesinde yine ben aşk sarhoşuyum. Yalnızlık köşkünde de yine ben aşk çılgınıyım.

2- Bu kâr u bârı terk edüp râh-ı fenâyı gözleyüp
Ummân-ı irfâna talup dürdâne-i aşkam yine

2- Bu işi gücü terk edip, fânilik yolunu gözlüyorum. İrfân okyanusuna dalıp yine ben aşk incisi oldum.

3- Kâlû belâ bezminde çûn ahd eyledüm cânân ile
Hikmet kitâbın okuyup ferzâne-i aşkam yine

3- Çünkü ben kâlû belâ meclisinde sevgili ile sözleştim. Hikmet kitabını okuyup yine ben aşkta üstün oldum.
(Tanrı, insanları yaratıp onlara, “Elestü bi-rabbiküm = Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği zaman, onlarda “Kâlû Belâ = Evet” dediler.)

4- Bu yerde bir olmag içün ikilik etmem ihtiyâr
Agyâr oluben gayrîye cânâne-i aşkam yine

4- Bu yerde tek kalmak için, ikiliği kabul etmiyorum. Başkalarına düşman olup yine ben aşkın dostuyum.




5- Her dem murâd olan Murâd’a dilberun maksudıdur
Aşk âteşinde mahv olup pervâne-i aşkam yine

5- Her an, Murâd’ın arzu ettiği, sevgilinin isteğidir. Aşk ateşinde yanan, aşk pervânesi yine benim.

GAZEL III

1- Gülistan-ı aşka girdim bülbül güyâ menem
Yârimin gördüm cemâlin vâle ü şeyda menem

2- Pâdîşâh-ı dehrim oldum yâr eşiğinde gedâ
Çün gedâyım âlem içre rütbe vâlâ menem

3- Râzımı bildirmezem ağyâr nâ-hemvâra ben
Gene sere dâyımâ çün hâkim-i a’lâ menem

4- Ey halîlim ka’be- î kasdın eyleyüb çekme elem
Gel tavat eyle beni kim ka’be-î âliyâ menem

5- Ey Murâdî âlem-i vahdetde kesretdir vahîd
Sen temâşâ kıl beni kim kesret-ü tenhâ menem


























5) TAŞLICALI YAHYA BEY (?-1582)

a) HAYATI

XVI. asır Osmanlı şiirinin önde gelen temsilcilerinden olup divan ve hamse sahibi, mesnevi sanatkarı birinci sınıf bir şairdir. Fuzûlî’den sonra yüzyılın en üstün mesnevi sanatkarı sayılır. Dîvân’ında ve Hamse’sinin çeşitli yerlerinde Arnavutluk asıllı olmasından dolayı “sengistandan, taşlı yerden, taşlıktan” koptuğunu söyler. Muallim Naci’nin Esâmî’sinden sonra bu güne kadar “Taşlıcalı” diye anılmıştır. Arnavutluk’un ünlü Dukakin ailesine mensuptur. Milliyeti ile her zaman övündüğü halde mücahit Osmanlı gazisi hüvviyetini daima korumuş, şiirlerimde büyük bir heyecanla terennüm etmiştir. Yahya Bey devşirme olarak alınıp Acemi Oğlanlar Ocağı’na getirildi. Burada ilim ve sanata olan hevesi ile tanındı. Şairin odabaşsısı da bilgili ve hünerli bir kişiydi. Dışarı çıkıncaya kadar bu zatın himmet ve kendi gayreti ile o zaman için lüzumlu bilgileri öğrendi. (İSLAM ANS., 1997, C.13. s.343)
Yahya Bey, Yeniçeri Ocağı’na geçince buranın kâtibine çırak oldu ve onun sayesinde yeniçerilere uygulanan teklifattan muaf tutuldu. Böylece birçok şair ve nâsirle tanışma imkanı buldu. Nihayet bölüğe çıktı ve pek çok sefere katılıp “Yayabaşı” rütbesini kazandı. Divanından ve Yavuz Sultan Selim’e takdim ettiği bir kasidesinden onun Çaldıran ve Mısır seferlerine katıldığı anlaşılmaktadır. Kanûnî Sultan Süleyman’ın tahta çıkışından sonra alimlerin meclislerine ve devrin şairleri arasına katılarak şöhreti yayılmaya başladı. Divan’ında ne Selim’e bir mersiye ne de Kanûnî’ye bir cülûsiye vardır. Bu da şairin o dönemde devrin henüz büyük şairleri arasında yer edinecek kadar ilerlemediğini göstermektedir. Bizzat kendisi Kemal-paşazâde’den ders okuduğunu, Kadri Efendiye üstadım dediğini ve Fenârizade Muhyiddin Efendi’den istifade ettiğini söylemiştir.
Hayatı Anadolu ve Rumeli’de bir savaştan ötekine koşmakla geçen Yahya Bey, Kanûnî’nin Viyana ve Alman seferlerinde bulundu. I. Irakeyn seferine katıldı. Bu sırada Defterdar Çelebi’ye, sefer esnasında çekilen sıkıntı ve açlığı tasvir ile yiyecek ve para talebinde bulunduğu bir kaside sundu. Aynı dönemde orduda bulunan Hayâlî Bey ile aralarında bir rekabet başladı. Kaynaklarda açıkça belirtilmemekle birlikte divanında bulunan “Su” redifli gazelden aynı redif ve kafiyedeki meşhur na’tın şairi Fuzûlî ile bu sefer esnasında tanıştığı muhakkaktır. O sıralarda Bağdat’ta bulunan Hayâlî Bey’in de aynı tarzda bir gazeli vardır. 1548 yılında açılan II. Irakeyn Seferi dolayısıyla Kanûnî’ye sunduğu bir kaside de Hayâlî Bey ile kendisini mukayese edip padişahın ona iltifatından yakınır. Bununla da yetinmeyerek Hayâlî’ye hakaretlerde bulunur. Bu sırada kendisi sipahi zümresine dahil olmuştu. Selefi İbrahim Paşa’nın koruduğu Hayâlî Bey’i pek sevmeyen Rüstem Paşa, Yahya Bey’e hemen Eyyûb-ı Ensâri tevliyetini verdi. Seferden dönüşte Kaplıca, Orhan Gazi ve Bolayır tevliyetleri ile İstanbul’daki Bayezid tevliyetleri buna eklendi.
Yahya Bey saray çevresindeki şairler gibi yaltakçı değildi. Kendisine verilen hediyeleri şairlik ve kahramanlığının doğal bir karşılığı olarak görüyordu. Kanûnî’nin Nahcivan seferi sırasında Konya Ereylisi yakınlarında oğlu şehzade Mustafa’yı katletmesi üzerine Yahya Bey’in yazdığı meşhur mersiye Rüstem Paşa ile aralarındaki bağı koparmakla kalmadı onu kendisine düşman yaptı. Padişah isyan çıkmaması için Rüstem Paşa’yı görevden aldı fakat askerin hislerine tercüman olan Yahya Bey’e dokunmadı. Bu durun aynı zamanda Türk Edebiyatı Tarihi’nde hiçbir şahsa nasip olmayacak kadar Şehzade Mustafa’ya mersiye yazılmasına sebep oldu. Rüstem Paşa 1555’te yeniden sadrazam olunca Yahya Bey’in talihi tersine döndü. Otuz bin akçe ile İzvornik Sancağına sürüldü. Süleymaniye Camisi için her mısrası tarih olan bir kaside yazarak Kanûnî’ye sundu ve içinde bulunduğu zorluğu sıkıntıları anlattı. Rüstem Paşa’nın 1561’de ölümü üzerine bir hicviye yazarak ondan intikamını aldı. Şair, yeni sadrazam olan Semiz Ali Paşa’ya ve diğer devlet ricaline zaman zaman şiirler sundu ama umduğu ilgiyi göremedi. Sonunda Rumeli serhaddına varıp Yahyalı Akıncıları Ocağı’na katıldı. Son kasidesini padişaha Zigetvar seferi sırasında sundu. Padişahtan kendisi için bir şey istemeyip çocuklarının himayesini diledi. Hayatının son yıllarında Gülşeni şeyhi Uryani Mehmet Dede’ye bağlandı kendisini tasavvufa verdi. Kaynaklarda ölüm tarihi ile ilgili çeşitli bilgiler vardır. Üzerinde anlaşılan ortak tarih ise 1582’dir. İzvornik’te toprağa verilmiştir. (TDEA, C.8, ss.542-543)

b) EDEBİ ŞAHSİYETİ

Yahya Bey kuvvetli bir Divan şairi olmakla birlikte Türk Edebiyatı’ndaki asıl yeri mesnevi sahasındaki ustalığı dolayısıyladır. Bu taşralı şairin bir başka özelliği de sadece mesnevilerinde değil kaside ve gazellerinde de sade ve temiz bir dil kullanmış olmasıdır.
Yahya Bey beş mesnevi yazarak bir hamse sahibi olmaya çalışmış ve bu idealine ulaşmıştır. Divan Edebiyatı’nda büyük İran mesnevicisi Nizâmî’den beri beş mesnevi sahibi olmak Klasik Doğu romancılığının en sevgili ideallerindendir. Türk Edebiyatı’nda hamse sahibi olmuş şairler az değildir. Fakat Yahya Bey gibi beş mesnevisinin her biri ayrı bir değer taşıyan kıymetli mesnevi yazmak her şahsa nasip olamamıştır. (BANARLI, 1998, C.1, s.599)
Yahya Bey’in mesnevicilikte en üstün tarafı İran’da yazılmış olan örneklerden aktarmayarak kendi buluş ve ilhamlarına bağlı kalmasıdır. Eserlerinin önsözlerinde bu hususu önemle belirtmektedir. Bundan dolayı devrinin bazı tiplerini, kıyafetlerini, manzaralarını, düşünce tarzlarını Yahya’nın Hamse’sinde görebiliriz. Gelecek asırlarda bilhassa Lale devrinde gelişerek yerleşme akımının ilk belirtilerini Necâti ile birlikte Taşlıcalı Yahya Bey’de görmekteyiz. Sırf mesnevilerinde değil kaside ve gazellerinde de yerli çizgiler bulunmaktadır. Gününden aldığı motif ve intibaları aşırı süse kapılmaksızın oldukça açık bir üslupla anlatmıştır.
Dışa dönük, sinirli ve hırçın kişilikte olan Taşlıcalı Yahya Bey, Hayâlî’nin içe dönük mutasavvıf derviş mizacına uymayan ona aykırı denilebilecek bir karakter taşıyor. Şiirlerinde değişiklikler yenilikler arıyor. Şiirde kapalılık anlayışı onu ancak XVII. yüzyılda “Sebk-i Hindi” ile derinleşen Nâilî, Neşâtî, gibi şairlere yaklaştırıyor. Mesnevilerinin konularında, mecazlarında, şaşırtıcı orijinallik, mahalli tasvir, töre yorumu ve az çok sadelik gösterdiğini belirttiğimiz Yahya’nın bazı gazellerinde bu özellik derinleşiyor. (KABAKLI, 1990, C.2, ss.528-529)
Bunların yanı sıra Taşlıcalı Yahya Bey, korkusuz ve atılgan bir karaktere sahiptir. Divanında, mesnevilerinde kendinden bahsederken kahramanlığı ve savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarla iftihar ettiğini belirtir. İçkinin ve içki içenin aleyhinde dindar bir kişidir. Divanının pek çok yerinde bilhassa kaside, musammat ve şehrengizlerde, ayrıca hamsesinde devrinin siyasi, içtimai ve askeri özelliklerini aksettiren çok kıymetli bilgiler vardır.
Giyim kuşamı, kişiliği, üslup ve muhtevası ile kendine has bir karakter gösterir. Bilhassa kasidelerinde onun savaşçı ruhunun ve askerlik mesleğinin tezahürleri hemen fark edilir. İlk gazellerinde aşıkane bir eda görülse de Üryâni Mehmet Dede’ye intisab ettikten sonra yazdıklarında tasavvufi fikirler hakimdir. Dili sadedir. Orijinal olmak için düşünce ve duygularını lafız ve mana sanatları ile perdelemek gayesine kapılma ve yapmacıklığa düşmez. Türkçe kelimeleri aruza uydurmak için başvurulan tatsız imaleler onda yoktur. Samimi ve akıcı bir üslubu vardır. Türkçe düşünmek ve Türkçe söylemek yolunda Necati’den başlayıp gelen ve Zâtî’nin çevresinde devam eden geleneğe bağlıdır. Bu özelliği seferlerde geçirilen bir ömür memleketin her köşesini tanımak ve her sınıf vatandaşla ilgilenmek sonucu elde etmiştir. (TDEA, C.8, ss.543-544)

c) ESERLERİ

Yahya Bey’in elimizde bir Divan’ı bu divan içinde yer alan biri Edirne diğeri İstanbul hakkında iki şehrengizi ve beş mesneviden oluşan Hamse’si bulunmaktadır. Bunların dışında Latîfî, “Nâz u Niyâz” adlı bir eserin varlığından bahseder. Ancak elimizde böyle bir eser yoktur. Ayrıca 2000 beyitlik “Süleyman-name” yazdığı ve Peygamber’in mucizelerinden bahseden “Gül-i sadberk” adlı eseri olduğu kaynağı meçhul rivayetlerdir. Kendisi Gülşen-i envâr’ının “Hatimetü’l-kitab” bölümünde ve Divan’ının dibacesinde hamse sahibi olduğunu belirtir. Hamsesinin tamamı Kanûnî döneminde yazılmış ve ona ithaf edilmiştir.

1) Divan: Yahya Bey divanını üç defa tertip etmiş olup her seferinde önemli değişiklikler yapmıştır. Bağdat’ın fethi sırasında İbrahim Paşa’ya takdim ettiği “livâ” redifli kasideyi de sonradan bazı değişiklerle Kanûnî’ye sunması bu hususu açıkça göstermektedir. Âdem Çelebi, şairin divanını ölmeden önce tertip ettiğini söyler. Buna göre divanının son tertibi 1575’ten sonradır. Yahya Bey, Necâtî Bey gibi önce zamanın padişahını (III. Murat) övdükten sonra Divan’ını Zigetvar’ın fethinde Rumeli Beylerbeyi olan Şemsî Ahmet Paşa’ya ithaf etmiştir. Altı nüshası karşılaştırılarak Mehmet Çavuşoğlu tarafından tenkitli basımı yapıldı. (İSLAM ANS.,1997, C.13. s.345)

2) Şâh u Gedâ: Eser, sevgili’de ilahi güzelliği görerek ona platonik bir aşkla vurulan Gedâ adlı biriyle Şâh adlı sevdiğinin hikayesidir. Burada bir insanın mecazi aşka kapılması bu aşkı dolayısıyla çektiği sıkıntılar ve nihayet kalp gözünün açılarak hakiki aşka yönelişi nakledilmektedir. Kitap, Tevhîd, Münâcât, Naat gibi dini manzumelerle başlar. Kasidelerden ve kitabın yazılış sebebinden sonra İstanbul’a ait bir bölüm bir bölüm ile devam eder. İstanbul surlarının, Ayasofya, At meydanı (Şimdiki Sultan Ahmet meydanı) ve buralardaki güzelliklerin tasviri mesneviye bir hayli zengin bir mahalli renk verir. Esasen Yahya Bey’in hemen bütün ederlerinde bu mahalli renk vardır. Nitekim eserinin sonunda kimsenin eserinden bir şey almaksızın tamamını kendi buluşlarıyla yazdığını belirtmeye ihtiyaç duyar.

3) Yusuf u Züleyha (Zeliha): Bir aşk macerasıdır. Yahya Bey’in bu eseri Türk Edebiyatı’nın belki de Şark Edebiyatı’nın bu konuda meydana getirdiği en muvaffakiyetli eserdir. Şark Edebiyatı’na önce Tevrat vasıtasıyla giren, sonra Kur’an-ı Kerim’in en güzel suresini teşkil eden Yusuf’un hikayesi aslında Şark’ın hem ilahi hem de cismani bir aşk ve ihtiras macerasıdır. İran Edebiyatı’nda dini-tasavvufi inanışlarla da birleştirilen hikaye aslında bir İbrani menkıbesidir.
Mesnevisinin konusunu bu menkıbeden; onun Kur’an-ı Kerim’de “Kıssaların en güzeli” halindeki hikayesinden ve Şark Edebiyatı’nda kendisinden önce Yusuf u Züleyha yazan tanınmış mesnevicilerin eserlerinden alan Yahya Bey bütün bunlara rağmen orijinal bir eser meydana getirmiştir. Eser, Kıssa-i Yusuf’taki diğer hadiseleri de bulundurmakla birlikte bilhassa aşk ve ihtiras sahneleriyle dikkate değer bir sanat eseridir. Şair, ahlak ve iman ötesine taşmayan, platonik bir aşkın değil daha çok beşeri bir aşkın insan ruhunda ve insan hayatında yarattığı arzu ve ihtiraslarını kısa fakat kuvvetli çizgilerle ve büyük ustalıkla göstermeye muvaffak olmuştur. Eserde aşk ve ihtirasın hakim karakteri Züleyha’dır. Dini ve ahlaki inanışlarla kendini Züleyha’nın dayanılmaz cazibesine kapılmaktan korumaya çalışır. Yusuf, nefse hakimiyetin kuvvtli fakat hayali bir tipidir. (BANARLI, 1998, C.1, s.600)

4) Gencine-i Râz: Yahya Bey, Nizâmî’nin Mahzan al-asrar, Câmî’nin Tuhfat al-ahrar mesnevileri ve Sa’di’nin Gülistan ve Bostan’ı gibi ahlaki ve dini hikayelerden oluşan bu eserini Peygamber’i rüyasında görmesi üzerine yazdığını söylemektedir. Eser Kanûnî’ye ithaf edilmiştir. Çeşitli konularda yazılan makaleler kırk bölüme ayrılmıştır. Her makalenin sonunda konu ile alakalı bir hikaye vardır. Eser Hamse içinde telif tarihi taşıyan tek mesnevidir. 1540’ta yazılmıştır. (İSLAM ANS., 1997, C.13, s.346)

5) Kitâb-Usûl: bu eserin ismi gerek bazı kaynaklarda gerekse son zamanlarda yazılan bazı monografilerde “Usulnâme” diye geçmekteyse de Yahya Bey eserine “Kitâb-ı Usûl” adını vermiştir. Değişik konuları ele almış ve bunları yüzün üzerinde hikaye, temsil ve latife ile açıklamıştır. Ele aldığı meseleler çoğunlukla kendi hayatının ve müşahedelerinin mahsulü olup devrin genel manzarasına ışık tutmaktadır.

6) Gülşen-i Envâr: Yahya Bey’in hamsesinin sonuncu kitabıdır. Bu eserde Gencine-i Râz ve Kitâb-ı Usûl tarzında tertib edilmiştir. Dini-ahlaki hikaye ve temsillerden oluşur. Süleymaniye Cami’sinin övgüsü eserin en dikkate değer tarafıdır. “Sebeb-i telif” bölümü kendi hayatını özeti, mürşidi Mehmet dede ile tanışması hamsesinin tamamlanışının hikayesini verir. Kitabın sonunda iyice ihtiyarlayıp belinin büküldüğünü, yazarken ellerinin titrediğini, ayrıca gözlük kullandığını belirtir. (TDEA, C.8, s.544)
























ç) TAŞLICALI YAHYA BEY’DEN ÖRNEKLER

GAZEL I


1- Dâr-ı dünyâ delü gönlüm gibi vîrân olsa
Ne cihân olsa ne cân olsa ne hicrân olsa

1- Dünyâ evi deli gönlüm gibi vîrân olsa; ne dünyâ olsa, ne can olsa, ne de ayrılık olsa.

2- Kâşki sevdüğümi sevse kamu ehl-i cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa

2- Keşke sevdiğimi herkes sevseydi de hepimiz onu konuşsak, sürekli ondan söz etseydik.

3- Bir demür tağı delüp boynına almak gibidür
Her kişi âşık olurdı eger âsân olsa

3- Aşık olmak demir dağı delip boynuna almak gibidir; eğer bu iş kolay olsaydı herkes âşık olurdu.

4- Şâdmânam gam-ı yâr ile sevinmez yokdur
Bir gedâ cümle cihân mülkine sultân olsa

4- Bende sevgilinin derdi var diye mutluyum; bir dilenci bütün dünyâya hâkim olsa sevinmez mi?

5- Cân atar karşu çıkar izzet eder ey Yahyâ
Hançer-i dilber ile bir çıkışur cân olsa

5- Sevgilinin hançeri ile baş edebilecek bir can olsaydı, hemen karşılar, can atar, ona saygı gösterirdi.




GAZEL II


1- Mecnûn-ı aşkı lâle gibi taga saldılar
Hem taga hem benefşe gibi bâga saldılar

1- Aşk delisini lâle gibi dağa saldılar; hem dağa hem de menekşe gibi bağa saldılar.
(Mecnûn, deli anlamı dışında Mecnûn anlamında da tevriyeli kullanılmıştır.)

2- Başlandı çünki kasr-ı mahabbet yapılmaga
Ferhâdı taşa Husrevi topraga saldılar

2- Sevgi sarayı yapılmaya başlanınca; Ferhâd’ı taşa, Husrev’i toprağa saldılar.

3- Kayd-ı gam-ı cihândan alup dest-i aşk ile
Şehbâz-ı rûh-ı âşıkı uçmaga saldılar

3- Dünyânın gam bağını aşk eliyle alıp, âşıkın rûh doğanını uçmağa bıraktılar.

4- Cânânı kalb-i âşıka sôfiyi Kâ’beye
Kimin yakına kimini uzaga saldılar

4- Sevgiliyi âşıkın kalbine, sofuyu Kâbe’ye, kimini yakına, kimini ise uzağa saldılar.


5- Müstagrak etdi gözyaşı Yahyâyı nâgehân
Berg-i hazânı sanki bir ırmaga saldılar

5- Ansızın Yahyâ’yı gözyaşı, hazan yaprağını nehre atmış gibi sürükleyip boğdu.









GAZEL III


1- Cihânın cânısın sensiz vücûdumda hayat olmaz
Bana senden cüdâ olmak gibi müşkil memât olmaz

2- Seni ben câna teşbiye etdim amma cândan â’lâsın
Zehîr-i hüsn melahat-zât pâkin gibi zât olmaz

3- Ne gam uşşâkna gâhi vefâ gâhi cefâ etsin
Kuluna pâdişâhdan hemîşe iltİfât olmaz

4- Gözümden çıktı yaşım gibi dünyâ aşık olaldan
Menâl ü mâlı dünyânın bana lât ü menât olmaz

5- Muhabbet mihneti dâl etse tekmî kadd Yahyâ’yı
Cihânda bir kapudan geçmez olakim iki kat olmaz






















6) NEV’Î (1533-1599 )

XVI. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş Osmanlı şehzadelerine hoca seçilerek ve onları yetiştirmeye memur edilecek kadar ilmi ve faziletiyle mevki ve takdir kazanmış müderris bir şairdir. Pir Ali-zade Nev’î olarak bilinir asıl adı ise Yahya’dır. 1533’de Malkara’da doğmuştur. Halveti tarikatı şeyhlerinden Pir Ali Efendi’nin oğludur. İlk öğrenimini sıbyan mektebi muallimi olan babasının yanında tamamladıktan sonra 1550’de İstanbul’a gitti. Asıl ilmi kimliğini burada aldığı tahsille kazanmıştır. ( BANARLI, 1998, C.1, ss.578 )
Nev’î’nin hayatında dönüm noktası olan İstanbul’a gelişinden sonra Mollo Aheveyn adıyla bilinen devrin tanınmış âlimlerinden Karamanlı Ahmed ve kardeşi Mehmed Efendilerden ders aldı. Bilhassa Karamanlı Mehmet Efendi’den büyük feyz alan Nev’î hocasının 1558 yılında Edirne’deki Bayezid Medresesine tayin edilmesi üzerine onunla birlikte Edirne’ye gitmiş ve 1563’te yine birlikte İstanbul’a dönmüştür. Nev’i 1566 yılında tahsilini bitirdi. Aynı yıl önce Gelibolu’da Balaban Paşa Medresesine, ardından da Mesih Paşa Medresesi müderrisliğine getirildi. Sonra İstanbul’a döndü. 1572 tarihinden sonra İstanbul’da Şahkulu daha sonra sırasıyla Murad Paşa, Cafer Ağa, Edirnekapı’da Mihrimah ve Fatih’te Çınarlı Medreselerinde müderrislik yaptı. 1590’da Bağdat kadısı oldu. İki hafta sonra Sultan III. Murad tarafından kendisine Şehzade Mustafa’nın öğretmenliği görevi verildi. Ayrıca Şehzade Osman Beyazîd ve Abdullah’ın eğitimiyle de görevlendirildi. 1595 yılına kadar görevde kalan Nev’î daha sonra Kazaskerlik rütbesinden emekli oldu. 24 Haziran 1599’da vefat etti. Şeyh Vefa Haziresinde Şeyh Şaban Efendi’nin yanına defnedildi. Vefatına oğlu Nevizade Ata’i şu tarihi düştü, “Cihân gülzârını câ etti Nev’î” (BTK, 1986, C4., ss.66 )
Devrinin seçkin bilginlerinden olan Nev’î bulunduğu en yüksek ilmi mevkilere rağmen mütevazı ve yoksul kalmıştır. Öldüğünde cenazesini kaldıracak para bırakmayan bu içli şair, dürüstlüğü, kibarlığı, faziletiyle temiz şöhret sahibidir. (KABAKLI, 1990, C2, ss.532 )
Nev’î XVI. asırda Bâkî’den sonra gelen şairlerin ilki kabul eldir. Hatta bazıları onu Bâki’den bile üstün bulurlar. Rind edalı derviş meşrepli, tasavvuf ve takvaya mütemayil bir kişidir. Devrinin şeyhlerinden Bâlî Efendi, Kurt Mehmet Efendi ve Şaban Efendi’ye intisab etmiştir. ( TDEA, C7, ss.42 )
Şiirde üslubu sade ve doğaldır. Süslü söyleyişi sevmez hatta XVI. asırda bir moda halini almaya başlayan süslü söyleyişlerden, sanat ve manzum merakından hoşlanmazdı.

Bu sade nazmı ehl-i sanayi beğenmese
Nev’î ne gam bizim sözümüz aşıkanedir.

diyecek kadar da şiirde dahi söyleyişin zevkinde ve farkında idi. Halis şiirin kendi devrindeki en sade lisanla istifini yapacak kudrette bir şairdi. Nev’î bir şeyh olan babasının rind ve olgun derviş ruhunu aynen sürdürmüş ve hemen bütün hayatı boyunca tasavvuf, tefekkür ve heyecanından uzak kalmamıştır. Devrinin tanınmış şeyhlerinden tasavvuf kültür ve terbiyesi almaya devam etmiştir. ( BANARLI, C.1, ss.578-79 )
Türkçe, Farsça, Arapça birçok şiirleri, eserleri bulunan ve şiir kadar nesirde de güçlü olan Nev’î bilhassa gazelleri ile ün salmış ve Divan şiirinin klasik üstatlarından birisi sayılmıştır. Gazelleri lirizm, sadelik, rahat söylemişlik aşıkane ve hazan hikmetli eda bakımından Bâki’nin şiirlerine denk hatta üstün tutanlar görülmektedir. (KABAKLI, 1990, C2, ss.532 )
Nev’î’nin müretteb bir divanı; ilmi, edebi çok sayıda eserleri ve risaleleri vardır. Kasideler, tercihi bend, muhammes, tahmis, tesdis manzumeleri ve kıt’alardan müretteb divanında 400’den fazla gazel bulunmaktadır. Kasidelerinin tasvir ve girizgah bölümleri de takdir toplamakla beraber bu samimi aşk şairinin en güzel şiirlerine gazelleri arasında rastlanır. Bu gazeller çoğunlukla âşıkane, rindane ve kısmen felsefi-tasavvufî bir eda ile terennüm edilmiştir. ( BANARLI, 1998 , C2, ss.579 )
Nev’î’nin divanının yanı sıra hikmet, mevize, tevazu, sıdk vb. gibi konularda 40 hadisin manzum tercümesi olan Hadîs-i Erbâi’n, tasavvufi aşkı terennüm eden ve başında II. Selim’e bir mehdiye bulunan Hasb-ı Hal, Nevî’nin en önemli mensur ansiklopedik eseri olup tarih, hikmet hey-et, kelam, usul-i fıkıh, hilat, tefsir, tasavvuf, rüya tabiri, remel, tıb, nuzum, fal ve zic gibi konularda bilgi veren III. Murad’a ithaf edilmiş. Başında “Civan-ı Fazıl” sonunda “Beşir ve Şadan” hikâyeleri bulunan “Netâicül Fünûn” ve “Mehasinül Mutûn” ve İbn Arabi’nin meşhur eserinin tercümesi ve şerhi olan “Fususu’l Hikem” tercümesi vardır. Bu eserin yazılmasında Şeyh Şaban Efendi’nin de büyük etkisi olmuştur. Sade bir dil yazılmış bu tercümede yer yer manzum parçalarda bulunmaktadır. Ayrıca oğlu Nevizade Ataî’nin bahsettiğine göre Nev’î, tefsir, kelam, tasavvuf, âkâid, fıkıh, mantık vb. gibi mevzularda otuzdan fazla risale yazmıştır. Bunlardan çoğu ele geçmemiştir. Bazıları: Risâle-i Nevayı Uşşak, Risale-i Mantık, Hace-i Cihan’ın münşeatından tercümeler, Kıssa-i Hızır ve Musa Tercümesi, Munazara-i Tûtîbûzağ olarak sıralamak mümkündür. (TDEA, C.7, s.43 )































a) NEV’İ’DEN ÖRNEKLER
GAZEL I



1- Senün mahzûnun olmak bana şâdân olmadan yegdür
Gamunla aglamak ilerle handân olmadan yegdür.

1-Senin başkalarıyla yüzünden mahzun olmak beniö için mutlu olmaktan, gamınla ağlamak gülüp eğlenmekten yeğdir.

2- Cihânuz izz ü câhın böyle iz`ân eyledüm ben kim
İşigünde kul olmak dehre sultân olmadan yegdür

2-Cihânın ululuk ve yüceliğini ben şöyle anlıyorum; eşiğinde kul olmak kâinâta sultân olmaktan yeğdir.

3- Düşüp kûy-ı harâbât içre sûfi kâse-lis olmak
Serîr-i devlete fağfûr u hâkan olmadan yegdür

3- Düşüp harâbât köyü içinde çanak yalayan sûfi olmak devlet tahtına sultân olmaktan yeğdir.

4-Cihân-ı bî-sebâtun rağmına devr itdürüp câmı
İçüp lâ-ya`kul olmak şâh-ı devrân olmadan yegdür

4- Dönek dünyâya rağmen kadehi elden ele dolaştırıp çeyrek akıl kaydından kurtulmak, dünyâ pâdişâhı olmaktan yeğdir.

5-Şarâb-ı aşk ike Nev`î gibi mest-i müdâm olmak
Bakup bu ni`met-i dünyâya hayrân olmadan yegdür.

5- Aşk şarabıyla Nev`i gibi sürekli sarhoş olmak, bu dunyâya bakıp hayrân olmaktan yeğdir.



GAZEL II



1-Geldümse n`ola ben şuarâ devrine âhır
Âdet budur âhırda gelür bezme akâbir

2- Ben bu şairler toplantısına en son geldimse ne çıkar. Âdet budur, büyükler toplantıya en son gelirler.
(Derv kelimesinin, zaman, dünya, baht anlamları yanında kadeh anlamı da vardır. Toplantılarda çepçevre oturulur. Kadeh elden ele dolaştırılır).

2- Sôfi zarar etmez sana etfâl ile sohbet
Gam çekme girür cennette erbâb-ı sagâ`ir

2- Ey sofi! Küçük çocuklarla görüşmek sana zarar getirmez. Üzülme, küçük günahları onlar da cennete girerler.

3- Ey meh n`ola şehbâz-sıfat el üzre
Şehründe bizüz şimdi gözi boğlumüsâfir

3-Ey ay yüzlü güzel, şimdi senin şehrinde gözü bağlı, garip misafirler biziz. Doğan kuşu gibi bizi el üstünde tutsan ne olur.

4- Hiç neyleyenin bu dil-i âvâreyi bilmem
Ne vuslata kâdir sana ne fürkata sâbir

4- Bu başıboş gönlümü ne yapayım bilmem; ne kavuşmağa gücü yetiyor, nede ayrılığına dayana biliyor.

5- N`etsün ya güzel sevmeyüp Allah`ı seversen
Nev`î gibi bir rind hususâ ola şâir

5-Nev`î gibi bir rind, özellikle şâir de olursa, söyle Allahını seversen; güzel sevmeyip de ne yapsın!





GAZEL III



1- Belâ dildendür ol dildâr elinden dâdumuz yoktur
Gönüldendür şikâyet kimseden feryâdumuz yoktur

1-Bela gönlünden geliyor; o sevgilinin yüzünden bir şikâyetimiz yok. Bizim şikâyetimiz kendi gönlümüzdedir; başka kimseden şikayetçi değiliz.

2- Niçün aşk ehlini yâd etmez ol lâ`l-i Mesîh-âsâ
Bilür hod âlem-i ervâha nisbet yâdumuz yoktur

2-Bizim kimsenin ölüler âlemi kadar bile anlamadığını bilir de, o İsâ gibi dudakları can veren sevgili âşıkları niçin hiç anlamaz.

3- Harâbât ehline rûz-ı hesâbı anma ey vâiz
Bizüm hergiz bu varlık defderinde adumuz yoktur

3- Ey öğüt veren! Meyhanedeki oturup kalkanların meyhanedeki hesap gününü hiç anma. Bizim bu varlık defterinde adımız, sanımız hiç geçmez.
(Varlık defderi sözüyle harabat ehlinin yazıldığı defder ve dünyada yaşayanların defderi söylenmek istemiş).

4-Toğup kumrî-sıfat biz anadan tavk-ı mahabbetle
Esî-i kayd-ı derd ü mihnetüz âzâdumuz yoktur

4- Biz, kumru gibi, anamızdan boynumuzda aşk halkasıyla doğmuşuz. Bunun için dert ve keder bağının tutsağıyız. Kurtulup, serbest kalma umudumuzda yok.
(Tavk, gerdanlık ve suçluların boyunlarına geçirilen zincire bağlı halka anlamındadır. Buna lâle de denir. Kumru gibi bazı kuşların boyunlarındaki değişik renk teki tüylerden halka ya da tavl adı verilir).

5-Mukarrer şâir-i şirin-zebânuz nev`iyâ ancak
Bu derv içinde bir şöhret verür Ferhâd `umuz yoktur

5-Ey Nev`î! Şüphesiz biz, tatlı dilli bir şâiriz, ama bu devirde bizi üne kavuşturacak bir Ferhad`ımız yok .
(İlk mısra`daki şirin sözü hem tatlı, hem de Ferhâd`ın sevgilisi Şirin anlamındadır.Şirin`i dünyâya tanıtan Ferhâd`ın ona olan aşkıdır).

GAZEL IV



1- Âşıkuz dîvâneyüz bağ ile gülzâr isterüz
Bir güle bağlanmışuz illâ bi-hâr isterüz

1-Âşıkız, deli divâne olmuşuz; bağda, bahçede eğlenmek isteriz. Bir güle bağlanmışız ama ille de dikensiz olsun isteriz.

2- Şâm-ı herci mihr-i ruhsâriyle rûz-i id eder
Âşıkun kadrin bilür âlemde bir yâr isterüz

2- Ayrılık, akşamını, yanağının güneşini gösterip bayram gününe döndüren; yani dünyâda âşıkının değerini bilen bir sevgili isteriz.

3- Gül gibi her gördügi hâr u hasa yüz vermeyüp
Mâil-i ehl-i hevâ bir serv – reftâr isterüz

3- Gül gibi, her gördüğü çalı çırpıya yüz vermeyen, gerçek âşıklara düşkün selvi
yürüyüşlü bir güzel isteriz.


4- Kasd ederse gerd-i râhın görmeye çeşm-i rakib
Sürmeyi gözden siler bir şûh-ı ayâr isterüz

4- Yabancının gözü ayağının tozunu görmeğe kalksa, gözünden sürmeyi çeken,
aldatıcı bir sevgili isteriz.

5- Hatt-ı bâkî bulmağa gülzâr-ı-fânîden bugün
Nev`iyâ sâgar sunar bir lâle-ruhsâr isterüz

5- Ey Nev`î! Bu geçici dünyâ gül bahçesinden ölümsüzlüğe giden yolu bulmak için,
şarap sunan lâle yanaklı güzel isteriz





7) CİNÂNÎ ( ?-1595 )

a) HAYATI VE ŞAHSİYETİ

Osmanlı’nın en önemli kültür merkezlerinden biri olan Bursa’da doğdu. Asıl adı Mustafa’dır. Babasının adı ise Mehmet’tir. Bu asrın ikinci sınıf sayılan şairleri arasında önde gelenlerindendir. Şairin kullandığı mahlas yeni harfli bazı metinler de “Cenânî” şeklinde geçmektedir. Bilindiği gibi “Cinân” cennetler demektir : “cenan” ise gönül manasına gelmektedir. Başta S. Nüzhet ve Fuat Köprülü olmak üzere bütün Türk müelliflerinin de bu şekilde tercih ettikleri görülmektedir. Fakat şairin “Ciânu’l-Kulûb-ni eseri incelendiğinde bunun “Cinânî” olması gerektiği anlaşılır. (OKUYUCU,1994, s.III. )
Doğum tarihi kesin olarak tespit edilemeyen Cinânî’nin küçük yaşlarda tahsil hayatına atıldığı bilinmektedir. Manisa müderrisi ve müftüsü olan Muallimzâde’den mulazemet olarak tahsilini bitirdi. Hocasının Rumeli Kazaskerliği sırasında onun yanında kazaskerliği yaptı. Bir müddet Karesi’de kassam ( miras taksimini yapan memur ) olarak da bulunan şair daha sonra ilmiye sınıfına geçti. 1581’de Malülzâde Mehmet Efendi’nin yerine meşihata getirilen Çivizâde tarafından 1586’da Köserler Medresesine tayin edildiği bir tarih manzumesinden anlaşılmaktadır. Cinânî aynı yılın sonlarına doğru Bursa’daki Îvaz Paşa Medresesine müderris oldu. Bir ara bu medresedeki görevinden azl edildiyse de Ekim 1594’te tekrar aynı medreseye tayin edildi. Cinânî, buradaki görevi sırasında vefat etti ve Hazma Bey Mezarlığına defnedildi. Tezkirelerde vefatı dolayısıyla yazılmış birçok tarih manzumesi bulunmaktadır. ( TDVİA., 1993, C.8, s.11 )
Cinânî’den bahseden biyografik eserler onun bazı fiziki özelliklerine de temas etmektedirler. Güldeste, şairin sağ gözünün kör olduğunu söylerken, Şakayık Zeyli’de şişman olduğunu söyler. Yine şairin şiirlerinden anlaşıldığına göre, oldukça uzun boylu bir yapıya sahiptir. Hayatının birçok kısmında hastalıklarla uğraşmış sıhhatli bir hayat geçirememiştir.
Cinânî’nin Divan’ını dolduran caîzenâmelere, şikayetlere ve yardım taleplerine dayanarak pek rahat bir hayat sürmediğini söyleyebiliriz. Şair sık sık evinin harabeliğinden, atının olmayışından, kışlık yakacağını ve giyeceğini temine güç yetirememekten, iaşe hususundaki fark u zaruretinden bahisle etrafındaki varlıklı insanlardan yardım ister.
Şairin eserlerinde gerek babası gerekse diğer aile fertleri ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Babasının Mehmet Efendi isminde bir zat olduğundan bahsetmiştik. Caize talebiyle yazdığı bir kaside de ailesinin kalabalık olmasından şikayet eder. Abdulbâki isminde bir çocuğu ve ilmiye sınıfına mensup bir kardeşi olduğundan bahsetmiştir. Şair Riyâzü’l-Cînân isimli mesnevisinde üst üste gelen birader ve hemşeri vefatlarından bahsediyor.
Cinânî, Osmanlı Devleti’nin hem siyasi hem de edebi bakımdan kemal devrini idrak eden bir şairdir. Klasik edebiyatımızın en büyük temsilcileri ile aynı devirde yaşamış pek çoğunu şahsen tanımak ve bazılarına da nazireler yazmak, söylemek imkanı bulmuştur. İşte bütün ikinci sınıf şairler gibi Cinânî de bu büyük kıymetlerin gölgesinde kalmış ve belki biraz da bu yüzden edebiyatımızda orijinal bir şahsiyet olduğu halde hak ettiği şöhreti kazanamamıştır.
İlk edebi kaynaklardan olan Âşık Çelebi ve Kınalızâde tezkireleri telif edildiği yıllarda şair, henüz edebi kişiliğini ortaya koymaktan uzak idi. Herhalde bu iki kaynakta şairimize kısa çizgilerle yer verilmesi bundandır. Daha sonraki eserlerden Atâyî’nin Şakâyık Zeyl’inde ve Beliğ’in Güldeste’sinde ise onun uzun uzadıya ele alındığı ve hararetle övüldüğü görülmektedir. Kaynaklara göre, Cinânî, Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmış ve hat sanatıyla da meşgul olmuştur. Şairin Farsça’yı iyi bildiği anlaşılmaktadır. Divanındaki Farsça şiirlerin tutarı bir divançe teşkil edecek sayı ve kalitededir. Genellikle basit bir Farsça ile yazmakla beraber arada pek kullanılmayan kelime ve tabirlere de yer vermektedir.
Cinânî’nin Fars edebiyatının temsilcileri arsında en fazla Nizâmî, Hüsrev, Camî, Attar, ve Firdevsî etkisinde kaldığı söylenebilir. Mevlana’nın da ismi hiç geçmemesine rağmen gerek fikirleri gerekse ondan tercüme sayılabilecek bazı beyitleri ile derin bir surette hissedilir. Cinânî, Türk şairleri içinde gerek kendi muasırlarına gerekse kendisinden evvelki hemen belki belli başlı bütün şairlere nazireler yazmıştır. Şairin hayatı daha çok tahmis ve tesdis vadisinde inkişaf etmiştir. Cinânî, kaynaklarında bahsettiği üzere nazm ve nesri sağlam, kıymetli, orijinal bir şahsiyet olarak anılmaya layıktır. Kendisi de bunun farkındadır ve büyük şair gibi övülmeyi sever. Bıraktığı eserleri onun övünmelerini haklı çıkarır niteliktedir.
Cinânî’nin eserleri incelendiğinde dünya ve hayat karşısında divan edebiyatındaki umumi temayüllere uygun görüşler ortaya koyduğu görülür. Buna göre, dünya fanidir, bir geçiş yeridir. Bu düşünce ise divan şairlerinde; dünyadan gam almak, geçici günleri zevk u sefa ile değerlendirmek vs. şeklinde tezahür eder.
Cinânî, Kainat karşısında bazen müşteki, bazen isyankar bazen de mütevekkildir. Mütevekkil anlarında her şeyde bir hikmet arayan arif tavrı ile alemi müsamahalı bakışlarla seyr eder. Bütün şikayetlerine rağmen insanlar dünyadaki hayatlarından memnundurlar. Allah herkesi bir şeyle avutmakta, teselli etmektedir. ( OKUYUCU , 1994, ss.III.-XX. )

b) ESERLERİ

1) DÎVÂN: Cinânî divanının üç nüshası mevcuttur. Bunlardan biri İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde biri İsveç Uppsala Üniversitesi Kütüphanesi’nde diğeri ise Gemlik’te ikamet eden şair Dr. A .Özdemir Hacıtarihoğlu’na aittir. Bu nüshaları yanında pek çok şiir mecmuasında şairimizin epeyce yekûn teşkil edecek sayıda manzumesi mevcuttur.
Cinânî divanında yaklaşık yedi varak tutan mensur bir dibace vardır. Gayet ustaca bir üslup ile kaleme aldığı bu kısımda şair, eserin telif sebebini hikaye ediyor. Bu divanda toplam 41 kaside yer alır. Bunlardan dokuz tanesi Sultan III. Murat’a ithaf edilmiştir. Sultan Mehmed’e ise bir cülüsiye kaleme almıştır. Diğer kasideler umumiyetle saray efradına ve devrin ulemalarına ithaf edilmiştir. Cinânî, edebi türler içerisinde en çok musammat vadisine hususunda tahmis ve tesdise iltifat etmiştir. Musammatlar kısmında başka divanlarda rastlanmayacak sayıda tahmis ve tesdis mevcuttur. Bu kısımdaki musammat sayısı 7 mersiye de dahil 108’dir. Divandaki gazeliyet kısmında toplam 311 gazel mevcuttur. Gazellerde üslup nispeten sade ve akıcı, tasvirler ise oldukça realist ve beşeri aşk çerçevesindedir. Şairin en fazla ilgi gösterdiği alanlardan birisi de müfretlerdir. (OKUYUCU , 1994, ss.XXI.-XXIV. )



2) RİYÂZÜ’L-CÎNÂN: Cinânî’nin önemli eserlerinden birisi Riyazü’l-Cinân isimli mesnevisidir. Bu eser hem şairin hayatı hemde edebi kıymeti itibariyle tedkike layık olmakla beraber üzerinde yapılan çalışma bir talebe tezinden ibarettir. Eserin yurt içi ve yurt dışında pek çok nüshası bulunmaktadır.
Eser didaktik-ahlaki bir mesnevidir. Yaklaşık 3310 beyit tutarındadır. Eser birbirini takip eden çeşitli nasihat ve hikayelerden müteşekkül olup 53 fasla ayrılmaktadır. I-VII bölümler arası klasik mesnevi tertibine uygun olarak münacat, naat, mirac, söz ve kalemin vasıfları gibi konulara yer veren şair XIII. bölümde de seletleri olan Nizâmî, Câmî ve Nevayî hakkında takdirlerini izhar eder. Fasıl eserin telif sebebi ve X.bölüm Sultan Murad’ın mehdine ayrılmıştır. Asıl eser bundan sonra başlamakta ve 20 nasihat ile her nasihati takiben yer alan 20 destan hikaye birbirini takip etmektedir. XI. ve XII. Ravzalar padişahların vasıfları hakkındadır. (OKUYUCU , 1994, ss.XXV.-XXVII. )

3) CİLÂLI’L KULUB: Şairin bu ikinci mesnevisi yirmi bölüm üzerine tertip edilmiş didaktik-ahlaki bir eserdir. Bu eser Cinânî’nin vefatına yakın yıllarda telif edilmiş olduğu cihetle Riyazü’l Cinân’a nisbetle daha ağır başlı dini tarafı daha kuvvetli bir mahiyettedir. Bu sebeple metinde sık sık ayet ve hadislerin yer aldığı görülür. Yirmi “ıkd”a ayrılan eser baş tarafta yer alan; kalemin vasıfları münacat, naat ve sözün ehemmiyeti gibi kısımlardan sonra Sultan III. Murat’ın mehdi ile devam eder. (OKUYUCU , 1994, ss.XXVII.-XXXII. )

4) BEDAYÎÜ’L ÂŞÂR: Cinânî’nin çeşitli hikayelerinden meydana gelen bu mensur eseri onun en büyük teliflerinden biri olarak kabule layıktır. Sultan III. Murat’ın isteği üzerine tertip edilmiştir. Eserin birbirinden hacimce farklı birkaç nüshası bulunmaktadır. Devrin içtimai durumu, günlük hayat, folklorik bilgiler, inançlar, bazı vaka ve şahsiyetlerle ilgili malumat bakımından büyük bir öneme sahiptir.
Eserde çeşitli konularda hikayeler bulunmaktadır. Bunlar kadınların hile ve fitneleri cinsinden hikayeler, cin, peri, sihir, şekil, değiştirme vs. dini hikayeler, kara ve deniz harpleri ile efsanevi hikayeler ile acibe ve garibe türünden hikayelerdir.


















c) CİNÂNÎ’DEN ÖRNEKLER

GAZEL I


1- Hokka-i la’l-i güherdir bu dehân-ı şi’râ
Şah-ı merândır anın içre zebân-ı şi’râ


2- Bilmez kıymetini her kişi açılmayacak
Çü her ma’nî şimşir beyân-ı şi’râ

3- Rüstem Zâl ile bu menzili hallac etmez
Berkir ey kaşı ya seht-î güman şi’râ

4- Yazmağa deftere dîvân muhabbet-i şi’rin
Safha-i levha kalem oldu beyân-ı şi’râ

5- Hâtif gaybdan olursa Cinânî nü ola feyz
Vahdır hafya-i ilhâm lisân şi’râ




Testis Cinânî Efendi Serbendeş ez ân Fuzûlî
1

Men edüb kadden hevâsı dil ribâlardan beni
Kesdi şimşir mizan gayri hevâlardan beni
Her peri rû add iderken mübtelâlardan beni
Kurtarub aşkın senin bu ibtilâlardan beni
Ferâğ etti mührün özge mübtelâlardan beni
Harz imiş aşkın senin saklar belâlardan seni

5

Ey Cinânî olmasa yâr-ı suhandânım benim
Sine de bir lahza arâm eylemez cânım benim
Girye mâil değil çün kalb-i nâlânım benim
Nâ ola dirsem yâre ey ser-ü harânım benim
Ferâğ etti mührün özge mübtelâlardan beni
Harz imiş aşkın senin saklar belâlardan seni



8) ÂŞIK ÇELEBİ (1519–1571)

a) HAYATI VE ŞAHSİYETİ

Asrın hem şair hem münşî olan mühim bir tezkîre yazarıdır. Âşık Çelebi’nin asıl adı Pîr Mehmet’tir. Dedesinin babası Mehmet Nattâ, XIV. yüzyılın sonunda Emir Sultan İle Bursa’ya gelerek yerleşmiş bir seyyîd ailesindendir. Babası Seyyid Ali meşhur âlim ve kazasker Müeyyedzâde’nin kızı ile evlenmiş ve Aşık Çelebi bu izdivaçtan doğan çocuklardan biri olarak babasının Üsküp’te Kadılık yaptığı bir tarihte Prizen’de doğmuştur.
Çocukluğunu Rumeli’de okuma çağını İstanbul’da geçiren Pîr Mehmet, Âşık mahlasını kullanmış ve bu mahlasla şiir söylemeye başladığı zaman tanınmıştır. Daha çocukluğundan itibaren kendini edebi ve ilmi bir muhit içinde bulan Âşık Çelebi ilk bilgileri öğrendikten sonra mesnevi şairi Surûrî, Taşköprülüzâde, Arapzâde, Saçlı Emir, Hasan Çelebi, Ebussuûd Efendi ile eniştesi Muhîddîn Fenârî gibi büyüklerden ders aldı. Tezkîresini yazabilmek için gereken bilgileri de yine İstanbul’da talebelik yıllarında karıştığı edebi çevrelerde toplamaya başlamıştır. Bu devirde başta Zatî, Hayâlî ve Yahya Bey olmak üzere devrin bir çok büyük şairi ile tanışmıştır. ( BANARLI, 1998, C.1, s.616 )

Âşık Çelebi önce Bursa Mahkemesinde kâtiplik vazifesi aldı. Daha sonra Emir Sultan Vakıflarına mütevelli tayin edildi. Burada beş yıl görev yaptıktan sonra Bursa vakıflarını teftiş eden Rûşenizâde’nin kendisi hakkında iyi bir rapor vermemesi sonucu bu vazifeden azledildi ve İstanbul’a döndü. Eski hocası Gisû sayesinde İstanbul’da mahkeme kâtipliğinde bulundu. Daha sonra Ebussuud Efendi’nin fetva kâtipliğini yaptı. Âşık Çelebi hocası Muhyîddîn’in ölmesi sebebiyle zorlukla da olsa icazetnamesini aldı. Emîr Gisû’nun destekleriyle mulazım oldu. İlk kadılık görevine Silivri’de başladı. Daha sonra kendisini Silivri’den Priştine’ye naklettirdi. Priştine’den Serfiçe’ye oradan Narda’ya tayin edildi. Burada da fazla kalamayan Âşık Çelebi Manavgat’a bağlı Alâiye’ye( Alanya ) kadı olarak gönderildi.
Kanunî Sultan Süleyman’ın;

“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”

Matlalı gazeline yazdığı tahmis üzerine 1963’te Niğbolu kadılığına tayin edildi. Burada çok mutlu olduğunu tezkiresindeki Tuna redifli manzumesinden öğrenmekteyiz. Bir hadise üzerine tekrar azledilen Âşık Çelebi bu aziller ve tayinlerle bir müddet daha kadılık yaptıktan sonra tezkiresini tamamlayarak II. Selim’e bir Şakayık Zeyl’î yazarak Sokollu Mehmet Paşa’ya takdim etti. Bunun üzerine ölünceye kadar aynı vazifede kalmak şartıyla Üsküp Kadılığına tayin edildi. Bir süre sonra da vefat etti. ( TDEA, C.2, s.187 )
Nesirde olduğu kadar nazımda da maharet sahibi olan Âşık Çelebi’nin rind meşreb, hoş sohbet, arkadaş canlısı, vefakâr ve zeki şahsiyetinin yanı sıra çok keskin bir gözlemci olduğu ünlü eseri Meşâirü’ş-Şuarada açıkça görülür. Mahlas olarak Âşık adını seçmesi ise onun güzelliklere düşkünlüğünü ve hayata bağlılığını göstermektedir. Türkçe’den başka Arapça ve Farsça’yı da çok iyi bilen Âşık Çelebi asıl şöhretini klasik edebiyatımızın gerçekten en önemli ve güvenilir kaynaklarından biri olan tezkiresi ile yapmıştır. Tezkiresinde kullandığı süslü nesir üslubu da ayrıca eserin bir özelliğini teşkil etmektedir. Arkadaşlarını, eğlence yerlerine kişilerin özel hayatı ile ilgili ayrıntıları öylesine güzel bir dille anlatır ki canlı tasvirleri ile okuyucuyu adeta çizdiği tablonun içine çeker. Nesrine göre, nazmı oldukça basittir. (TDVİA, 1991, C.3, s.549 )

b) ESERLERİ

1) Meşâirü’ş-Şuârâ: Âşık Çelebi’nin bir çok eseri içinden adı günümüze ulaşmış ve en tanınmış eseridir. Bu tezkire, Anadolu’da yazılan dördüncü ve tarihimizde tezkire türünün en güzel örneklerinden biri olan bu eser 1556 yılında tamamlanmış ve II. Selim Han’a sunulmuştur. Âşık Çelebi böyle bir eser meydana getirmeyi çok gençken düşündü. Bu amaçla hazırlıklar yaptı ve daha önce bu alanda yazılmış eserleri inceledi. Yaradılış olarak girişken ve meraklı mizacının yardımıyla Osmanlı şairleri hakkında teferruatlı bilgiler toplayıp derlerdi. Bu arada Latîfî de tezkire yazmak niyetindeydi. İkisi anlaşıp birlikte bir tezkire yazmak konusunda anlaştılar. Âşık Çelebi şekle ait bir orijinalite ile o güne kadar denenmemiş bir tasnif usulü düşünerek eseri alfabetik olarak düzenlemeyi teklif etti. Fakat iş birliğini Latîfî, bu tekniği de alarak bozdu ve tek başına eserini tertip etti. Bunun üzerine Âşık Çelebi tezkiresini ona benzemesin diye ebced usulüne göre tasnif etti. Tezkîre nüshalarına göre şair sayısı, 360 ile 324 arasında değişmektedir.
Âşık Çelebi, XIV ve XV yüzyıl şairleri hakkında Sehî Bey ve Latîfî’den fazla bir bilgi vermez. Ama eser yaşadığı dönem olan XVI. yüzyıl için eşsiz bir kaynaktır. Tezkîre konu edindiği şairlerin karakter özelliklerini belirttiyse onların hayat ve çevresi hakkında küçük dedikodulara kadar inerek bilgi verişi ile bu türden eserler içinde tek olmak gibi seçkin bir hüviyete sahiptir. Verdiği bilgilerin çoğu gördüklerine, bildiklerine ve işittiklerine dayanır. Zaten şairlerin hemen hemen tamamıyla yakın dosttur. Tezkirenin asıl değerli yanı anlatılan şairlerin psikolojisini, iç dünyalarını samimi bir görüş ve derin bir anlayışla tahlil ve tasvir etmesinde onların portrelerini güçlü bir tarzda resm etmesinde ve canlandırmasındadır. Bu yüzden şairlerin hal tercümelerini anlatırken sözlerini fıkra ve hikayelerle süslemiş, araya ortak hatıralarını katmış böylece eserine ayrı bir renk ve hava vermeyi başarmıştır. Ayrıca bu eser zengin bir nesir örneğidir. Çok kez secî, cinas ve süslerle dolu ağır ve ağdalı bir dille karşılaşılır. Fakat bu samimi üslubu, renkli tasvirleri, okuyucuyu sürükleyecek kadar çekici ve canlıdır. ( BTK, 1986 , C.3, ss.418-419 )

2) Tercüme-i Revzatü’ş-Şühedâ: Yazılışı 1546’dan önce olduğu tahmin edilmektedir. Hüseyin Va’iz-i Kaşifî’nin maktel türündeki eserin Türkçe’ye tercümesidir. Tesbit edilebilen üç nüshası vardır. Ayasofya nüshasının sonu eksiktir.

3) Tercüme-i Şakâikun-Nûmâniyye: Taşköprülüzâde’nin aynı addaki Arapça eserinin Türkçe’ye çevirisidir. Atai’nin bildirdiğine göre Âşık Çelebi bu eserini Taşköprülüzâde’ye bizzat kendisi sunmuştur. Mevlânâ bizde Türkî gibi yazmış idik, bîhude zahmet etmişsiniz diyerek kitabını kolay bir Arapça ile yazdığını söylemiştir. Nedense Mecdî’nin tercümesi kadar tutulmayan eserin nüshasına da henüz rastlanmamıştır.

4) Tercümetü’t-Tibri’l-Mesbük Fî Nasîhati’l Mülük: Gazzalî’nin Sultan Sencer’in emriyle kendi huzurunda geçen konuşmaları Farsça olarak kaleme aldığı eserinin Arapça’sında Türkçe’ye yapılan bir tercümedir. Bir nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

5) Şerh-i Ehâdis-i Erbaîn: Ataî’nin bildirdiğine göre, Aşık Çelebi’nin iki Hadisi-i Erbaîn’i vardır. Birisi kendi derlemesi diğeri ise Kemalpaşazade’nin Arapça olarak derlediği eserin ve şerhinin Türkçe’ye tercümesidir. Aşık Çelebi’nin kendi eserinin nüshası henüz ele geçmediği halde diğeri Hadis-i Erbaîn Tercümesi adıyla basılmıştır.

6) Tercüme-i Ravzü’l Ahyâr: Muhyîddin Mehmet Hatipzâde’nin Siyasetnâme türündeki eserinin Arapça’dan Türkçe’ye tercümesidir. II. Selim adına çevrilen ve aslında Zemahşehrî’nin Rebiü’l Ebrar adlı eserinin iki nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir.

7) Mi’racü’l-Ayâle ve Minhâcü’l-Adale: II.Selim adına Türkçe’ye yapılan bir tercümedir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kayıtlı iki nüshası vardır.

8) Zeylü’ş-Şakâik: Sokollu Mehmet Paşa’ya sunulan bu eserde kırk iki şahsın biyografisi bulunmaktadır. Şakayık’a zeyl olarak yazılmıştır. Eserin tam nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır. Berlin Devlet Kütüphanesi ile Paris Milli Kütüphanesi’nde iki nüshası daha vardır.

9) Sigetvarnâme: Kanûnî Sultan Süleyman’ın Sigetvar seferi ile ilgili bir gazavatnamedir. Mesnevî tarzında kaleme alınan bu eser henüz ele geçmemiştir.

10) Şehrengiz-i Bursa: Kınalızâde Hasan Çelebi Sunî’nin hayatını anlatırken yakın arkadaşı olan Âşık Çelebi’den de bahseder ve Onun Bursa’nın güzelliklerini anlatan bir Şehrengiz yazdığını söyler. Âşık Çelebi, Şehrengizi 1541’de yazdığını bizzat kendisi de söylediği halde eserin nüshasına henüz rastlanmamıştır.

11) Divan: Tek nüshası Millet Kütüphanesinde kayıtlıdır. Divandan ziyade divançe niteliğinde olan bu eseri Âşık Çelebi, Serfiçe Kadılığı sırasında düzenlemiştir. (TDVİA, 1991, C.3, s.549-550).


















c) ÂŞIK ÇELEBİ’DEN ÖRNEKLER








Aşık Çelebi Tezkiresinden
Ahmed Paşa

Veliyü’d-dîn oğlu Ahmed Paşadır ki babası Sultan Mehmed merhûma kazı asker olmuştur. Bahsibü’l-hab fevâzil ü fezâyil ile mevsûf ü benesibü’l-nesb sıhhat-i intisâb hazrele ma’rûdur. Mehûm Sultan merkûm ki gülşen-i zaman saltanatında nevş ü nemâya kâbil ko nihâl emellerin nesîmat-ı semât karbiyeti reşhât sehâb tenmiyeti ile seyrâb ü şâdâb olmasın zimmet-i himmetlerine lâzım ‘ad iderlermiş merhûm Ahmed Paşa’nın nehâdında kubule kâbiliyet ü hüsn terbiyyete ehliyet-i fehm idüb pertev-i mihr-i sipher nevâzişiyle geliben isti’dâdına nümâyiş ü reşh’-i nisân ahsâniyle sıdf-ı terbiyette güher her merdâne perveriş verübnisâb atfından müsayyibi enva’kemâl ü ma’rifet ü pâye irtekâsı rütbe-i münassib vüzArat oldu belî beyt.

Himmet eli der yrdd-i beyzâ olan Er nefsi der dem ‘iysâdan

Mûcibince nesîm kabûl şâhı ravza-i ahvâline vezân olmağla şukûfe-zâr emeli vezân olmağla şukûfe-zâr emeli tasâvet buldu ve himmet-i bâğbân ikbâl-i pâdişah ile behcet buldu. Ba’de tedrîcile kedilere hoca eylemşler ondan sonra vezîr idüb kaderin yüce eylemişler.münassib vezâretde iken birkaç ehl-i fesâd hased âmin ‘and enfesihim harîm hasda olan üç oğlanlardan birine ‘âşık olub ‘Âşık bazlık vü sevda-yı hâmile beden simitini dem-sâzlık eder diyü isnâd-ı töhmet ederler Sultan Mehmed imtihan için ol galamı Sûyar Ahmed Paşa’yı bile kendiyle hamama koyar ol galâmın zülfünü teraş eyler Ahmed Paşa dahi bedihe bu beyti diyub râz derûni fâş eyler. Beyt:

Zülfün gidermiş ol sanem kâfir legen komaz henüz
Zenârını kesmiş veli dâhi Müslümân olmamış

Pâdişah evvelâ katl-i kasd eyler ba’de kapucılar odasına hasb eyler kapucılar odasında iken pâdişâha Kerem Kasîdesin gönderir. Sultan Mehmed mürevved edüb otuz akçe ile berûsede Orhan Vakfına mütevelli eyler ba’de Hazret-i Emir Evkâfına mütevelli eyler ol halde iken Emir Efendi’nin esrâr tayyibesinden istimdâd edüb bu terci-i bendi der. Beyt:

Ey ‘âlim vilayete sultân olan emir
Vey-i melik revme rahmet rahmân olan emir

Rûhâniye emir Ahmed Paşa’nın hâline rûh kester olub eğlenmeyub Sultan evini sancağın verüb müteselli eyler ba’de Sultan Bayezid serir saltanâtına cülüs edüb Bursa sancağın verüb kaderin ‘âlî eyler oluncıdan ‘örü Bursa’da şi’râ vü zarîfâ müsâhebeti ile güzer edüb evkâtın tevzi’ edüb her fasılda keşiş tağı bayraklarının bir münâsib mekânında ‘ıyş ü ‘iret edüb âhir kasîde ömrüne mukatta‘ erüşüb diyâr-ı âhireti mahlas eyledi. Tarihin eflâtunzâde bu menvâl üzere demiştir. Târih sene esneyn ü tamâh da vâkı’a olmuştur……
Hakka ki şi’râyı ruma mukaddim ü kendi zamanına dek olan şi’râdan râcih eydü ki müsellem ü ol zümreye muhattır sâhib tıbl ü ‘âlimdir fi’l-hakika eşârı metin ü kâ’ide nazmı muhkem ü rasîn ‘izleri üstâdâne ü kasâyidi hod latîf ü yekdeset ü hemvâre ü muhakkakâne der ba’zı müverrihin merhûm Necâti’den merhûmu tercîh etmişlerdir. Hattâ Necâti’den söz ü gele Ahmed Paşa’nın mâbeyni nicadır diyenlerinde Necâti ki adı ‘îsa idi ol sebebten kendiden tercihe işâret edüb bu mısra’ ile cevab vermiştir. Mısra’ ulusu yektir. Ahmed’in deriyyesinden müseyyihâ’nın beyt.

Necâti’nin derisinden ölüsü Ahmed’in yokdir
Ki ‘îsa gönüllere agısa yine dem urur ahmed’den


































B) XVI. YÜZYIL TEKKE ŞİİRİ

1) İBRAHİM GÜLŞENÎ ( ?-1533)

a) HAYATI

İbrahim Gülşenî evliyanın büyüklerindendir. İsminin uzunca söylenişi İbrahim bin Muhammed bin İbrahim bin Şehabeddin bin Aydoğmuş bin Gündoğmuş bin Oğuz Ata şeklindedir. Lakabı Gülşenî’dir. Doğum yeri ile ilgili birçok kaynakta farklı bilgiler bulunmasına karşın genel kanaat Diyarbakır Amid’de dünyaya geldiğidir. Bu konuda ileri sürülen bir diğer iddia ise Azerbaycan’ın Barda şehrinde doğduğudur. Fakat şairin Amidî nisbesini taşıması ve türbesinin Diyarbakır’da bulunması ileri sürülen bu iddiaların doğru olmadığını göstermektedir. Yinede bu konu ile ilgili kesin bir yargıya ulaşabilmiş değiliz. (İSLAM ALİMLERİ ANS., C.14, s.135 )
İbrahim Gülşenî’nin hayatı hakkında bilinenlerin büyük bir kısmı oğlu Hayâlî’nin halifesi Muhyî-i Gülşenî’nin Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî adlı eserine dayanmaktadır. Ancak bu eserde Muhyî onun nerede doğduğuna ilişkin herhangi bir bilgi vermemiştir. İbrahim Gülşenî’nin doğum yeri olduğu gibi doğum tarihi de tartışmalıdır. Ataî, Şakayık Zeylî’nde “830-1426” da doğduğunu yazar. Muhyî de onun 1534’te vefat ettiği zaman 114 yaşında olduğunu söyler. Bu duruma göre 826-1422 senesinde doğmuş olması gerekir. Yine Muhyî’nin eserinden alınan bilgiye göre babası Muhammed Amidî anlatılırken onun Akkoyunlu Sultanı Hamza Döneminde (1434-1444 ) yetişmiş ve İbrahim iki yaşındayken ölmüştür. Buna göre, babasının Sultan Hamza’nın saltanat devri olan 1434- 1444 tarihleri arasında veya 1444’ten sonra ölmüş ve İbrahim Gülşenî’nin de hemen hemen bu tarihlerde doğmuş olması gerekir. (TDEA., C.3, s.398)
Muhyî başka bir yerde İbrahim Gülşenî’nin 15 yaşında Tebriz’e gittiğini ve orada Uzun Hasan’ın kazaskeri Molla Hasan ile görüşerek ondan bazı görevler aldığını anlatır. Fakat onun bu sıralarda 15 yaşında acemi bir çocuk olmaktan ziyade yaşının biraz daha büyük olması en azından aldığı görevi bilinçlice tetkik edebileceği olgun bir yaşta olması gerekir. Aksi halde bir kazaskerin görevlerini bir bölümünü bu yaştaki bir çocuğa bırakması pek fazla akıl karı olmaz. Uzun Hasan’ın Tebrîz’i alışı ve burayı başkent yapışı 1468 yılına denk gelir ki daha önceki ihtimaller göz önüne alındığında İbrahim Gülşenî’nin 38-40 yaşlarında olması gerekir. Muhyî, İbrahim Gülşenî’nin kendi soyunu yedi kuşakla Oğuz ataya ulaştırdığını söyler. Onunla aynı zamanlarda yaşayan Uzun Hasan’ın soyunun da 52. veya 54. kuşakta Oğuz ataya dayandırıldığı bilinmektedir. Ayrıca İbrahim Gülşenî’nin kendi soyunu Hz. Peygamber’e veya Sahabeye değil, Oğuz ataya bağlaması Akkoyunlular da kavmiyetçi duyguların canlanması sürecinin başlamasıyla ilgili olarak düşünülmüştür.
Gülşenî, kültürlü bir ailenin çocuğudur. Babası kelam, fıkıh, mantık konusunda eserleri olan bir âlimdi. Dedesi ise müderristi ve aynı zamanda “Tekkü’l Muğlak” adlı bir kitabın ve tasavvufa dair bir çok eserin müellifiydi. Aynı şekilde amcası da ilimle uğraşan ve yaklaşık 200 müridi olan bir şeyhti. Gülşenî’nin babası ölünce onu amcası yanına aldı ve eğitimini üstlendi. İlk öğrenimini burada yaptı. Çok küçük yaşta eğitime başladığını hatta 4 yaşındayken Kur’an-ı hatmettiği, Türkçe kitaplardan ayet ve hadisler okumaya başladığı, 10 yaşında ise mübarek geceleri ihya ettiği, oyun ve eğlenceye değer vermediği Muhyî tarafından söylenmektedir. Daha sonra bilgisini ve görgüsünü daha da arttırmak için Maverâünnehir’e gitmek için yola çıkmıştır. Tebrîz’e vardığında Uzun Hasan’ın kazaskeri Molla Hasan ile karşılaşır, onun kabiliyetini fark eden Molla Hasan, tahsil görmek için Maveraünnehre gitmeye gerek yok diyerek Tebrîz’de de bunu yapabileceğini söyleyerek
İbrahim Gülşenî’yi kalması konusunda ikna eder. Burada Uzun Hasan’ında yardımıyla medrese eğitimini görür ve Molla İbrahim olarak tanınmaya başlar. Tebrîz’de itibarı gittikçe artan İbrahim Molla daha sonra Uzun Hasan’la tanışma imkanı buldu ve sürekli huzuruna girip çıkabilmesi için ona “tarhan” unvanı verildi. Daha sonra Herat’a gönderildi. Burada Abdurrahman-ı Cuma ile tanıştı. ( TDVİA., 2000, C.12, s.302 )
Gülşenî, Halvetiyye tarîkatı ikinci pîri Seyyîd Yahyâ’yı Şirvanî’nin halîfelerinden Dede Ömer Rûşenî ile tanışıp ona intisab etti. İbrahim Gülşenî, bir süre daha onunla kaldıktan sonra Tebrîz’e geri döndü. Bunun ardından sıkı bir zühd ve riyazet hayatı yaşamaya başladı. Dede Ömer Rûşenî, Uzun Hasan döneminde Tebrîz’e geldiğine göre İbrahim Gülşenî ona 1487 yılından önce intisab etmiş olmalıdır. Dede Ömer Rûşenî vefatından birkaç gün önce İbrahim Gülşenî’yi halife ilan etti. Rûşenî’den hilafet alarak tarikat kurmaya koyuldu. Gülşenî’ye Sultan Yakub’da büyük değer vermiştir. Hatta onu kendisiyle birlikte bazı savaşlara götürerek askerlerinin maneviyatını yükseltmeye çalışmıştır. Gülşenî de Tebrîz’i anlattığı bir şiirinde Sultan Yakub’dan övgü ile söz etmiştir. ( TDEA, C.3, s.398 )
Sultan Yakub’un ölümünden sonra Akkoyunlu ailesi içinde meydana gelen taht kavgaları nedeniyle sıkıntılı bir dönem geçiren İbrahim Gülşenî 900 yılında çok sayıda müridi ile birlikte hacca gitti. Mekke de bazı Mısır’lı âlimlerle tanıştı ve sonra Tebrîz’e döndü. Şah İsmail, Tebrîz’e girince ailesi ile birlikte buradan ayrılıp Diyarbakır’a gitti. Burada “Ma’nevi” adlı eserini yazmaya başladı. Burada ona intisab eden Müslümanların yanı sıra gayri Müslimler de intisab etmeye başladı. Ancak devlet cizye gelirlerinin azalmasından endişe ettiği için bunu kabul etmez. İbrahim Gülşenî, Diyarbakır’dan ayrılıp Kudüs’e gitmek istediyse de isteği her defasında reddedildi. Ardından Aleüddevlenin daveti üzerine Maraş’a gitti ve oradan Kudüs’e gitmek için yola çıktı. Kudüs yolu ile Mısır’a gitti ve buraya yerleşti. Şöhreti kısa sürede her yere yayılmaya başladı. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethedip Kahire’ye geldiğinde onu ziyaret edip Müeyyediye Camisi önündeki, yanındaki araziyi dergah yapılması için kendisine ricada bulunması üzerine onlara bağışlamıştır. Gülşenî, dostlarının da yardımıyla zaviyesini inşa ettirip tarikatını yaymaya başladı. Ünü bütün Mısır’a yayıldı. Zavîyesi dolup taşmaya başladı. Bu büyük şöhreti duyan Kanunî Sultan Süleyman kendisini İstanbul’a çağırmıştır. Fakat bazı yanlış anlaşılmalar dolayısıyla padişahın karşısına tahtına göz diktiği söylentisi nedeniyle çıkartılmadığı ve kimilerince ancak 1528-1529 yılında ulaştığı kaydedilmiştir. Önce İbrahim Paşa onu padişahın karşısına çıkarmayıp hakkında söylenenlerle ilgili kanıt toplamaya çalışmış sonrada suçsuz olduğu anlaşılmıştır. Gülşenî, Kanûnî Sultan Süleyman’la görüşme imkanı bulmuş ve padişah ona saygı göstermiştir. Ayrıca Kehhalbaşına şeyhin gözlerini iyileştirmesini emretmiş ve ilerlemiş yaşına rağmen gözleri açılmıştır. Kanûnî, Gülşenî’nin İstanbul’dan ayrılıp Mısır’a gideceği zaman onun şerefine bir ziyafet vermiş ve ona İstanbul’da kalmayı teklif etmiştir. Çok yaşlı olduğunun ileri sürülmesi üzerine Hasan Zarîfî’yi halife olarak bırakmıştır. Mısır’a döndükten sonra yaklaşık beş yıl daha yaşayan İbrahim Gülşenî 23 Nisan 1534’te vefat etmiştir. Ölümüne “Mate Kutbüz Zaman İbrahim” ibaresi tarih düşürülmüştür. ( TDVİA, 2000, C.21, ss.302-303 )





b) ŞAHSİYETİ

Gülşenî’nin tarîkat silsilesi Halvetiye’nin ana kollarından Rûşenîyye’ nin Pîri Dede Ömer Rûşen vasıtasıyla tarîkatın ikinci pîri Yahya’yı Şirvâniye ulaşır. Mürşîdi Dede Ömer Ruşen’inin kendisine bir gül vererek “sen ol bağı bekanın gülşenisin” demesi üzerine mahlası Heybeti’yi değiştirerek Gülşenî’yi kullanmaya başladığından kurduğu tarikata Gülşeniyye denilmiştir. İbrahim Gülşenî’nin öğrenim durumu hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. Abdülvehhah Eş-Şe’rânî onunla bir çok defa görüştüğünü onu beğendiğini fakat dili tutuk bir ümmî olduğunu söylemek istediklerini güzel bir şekilde anlatamadığını söyler. Ancak oldukça hacimli bir Arapça, Farsça ve Türkçe manzum eserleri Şa’rânî’nin bu sözlerinde haklı olmadığını göstermektedir. Ayrıca Muhyî, onun aynı anda üç ayrı kitabe, üç dilde irticalen şiir yazdığını kaydeder. (TDVİA, 2000, C.21, s.303 )
İbrahim Gülşenî, inancı çok kuvvetli bir insandı Allahü Teala’nın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmaktaki gayreti pek fazla idi. Dünya malına hiç değer vermez, çok şüpheli korkusu ile yapılmasında sakınca olmayan davranışların ve işlerin fazlasından kaçınırdı. Allahu Teala’ya olan korkusundan günlerce yemek yemek aklına gelmezdi bile. Asla başkalarından hediye kabul etmez, üstelik eline geçen malları fakirlere dağıtırdı.
İnsanlara karşı davranışları çok tatlı, hoş ve yumuşaktı. Dost düşman fark etmeksizin herkes onu çok severdi, takdir ederdi. Müslümanların gönlünü kazandığı, huzuruna getirttiği gibi kâfirleri de alçak gönüllülüğü ile ikna edip seve seve Müslümanlaştırırdı. Sultan, İbrahim Gülşenî’yi sever hürmet ederdi. Sultan bir gece acayip bir rüya gördü rüyasında iri yarı siyah bir kimse kendisini öldürmek kasdıyla elinde kılıçla saldırdı. Sultan öldürülme korkusunda iken İbrahim Gülşenî Hazretleri talebeleriyle geldi. Talebelerin her birine altın bir kılıç verdi. Gülşenî’nin talebeleri o siyah kimseye kılıçlarını vurup, parça parça ettiler. Sultan ertesi gün İbrahim Gülşenî’yi sarayına davet etti. Hürmet ve saygısını gösterdi. İzzet ve ikram da bulundu. Sultan daha rüyasını anlatmaya fırsat bulamadan İbrahim Gülşenî rüyanın tabirini söyledi. “Sadaka belayı giderir, ömrü uzatır.” buyurdu. Böylece Sultanın İbrahim Gülşenî’ye olan itikat ve bağlılığı artmış oldu.
Bir gün şehzadelerden biri düşman olduğu birinin zarar görmesini istedi. Bu maksat ile İbrahim Gülşenî’ye gelip, o kişinin zarar görmesi için bir yazı yazmasını istedi. İbrahim Gülşenî de “İşi Hak Teala’ya havale etmek iyidir. Kin tutarak, öfkelenerek bir Müslüman zarar vermeye kalkmak hatta uğradığı bir zarara sevinmek caiz değildir.” buyurdu. İbrahim Gülşenî’den bu yazıyı alamayacağını anlayan şehzade atına bindi, başka bir kimseden böyle bir yazıyı almak için yola çıktı. Yolda at şahlanarak iki ayağı üzerine doğruldu. Şehzade atın arkasından düştü ve kendinden geçip bayıldı. Görenler yetişip bu haliyle evine getirdiler. Ayılıp kendine gelen şehzade: “İbrahim Gülşenî’ye gidin, ben tövbe ettim, pişman oldum. Beni affetsin” diye haber gönderdi. İyi olup ayağa kalkınca hemen İbrahim Gülşenî’nin yanına gitti. Huzurlarında tekrar tövbe etti. Sadık talebelerinden oldu.
İbrahim Gülşenî yine bir gün talebeleriyle sohbet ediyordu. Bir ara talebeleri : “Efendim! Allahu Teala’nın ihsanı ile kabirdeki insanların azapta veya nimet içinde oldukları biline bilir mi? Dua edilerek azapta olanın azabı kaldırılabilir mi? Diye sordular.” İbrahim Gülşenî de; Allahu Teala’nın sevdiklerinden biri kabre uğradığında, kabirdekinin azap içinde olduğunu gördü. Aradan bir müddet geçtikten sonra tekrar o kabrin yanına uğradı. Kabre teveccüh ettiğinde azabın kaldırılmış olduğunu gördü. Hayret ederek düşünceye daldı. O sıra da kendisine bir hitap geldi. Deniyordu ki “Bu kabirde yatan kimsenin küçük bir çocuğu vardı. Annesi o çocuğu ilim öğrenmeye gönderdi. Çocuk Besmeleyi öğrenince Besmelenin hürmetine babasının azabı kalktı.” (İSLAM ALİMLERİ ANS., C.14, ss.136-137 )
Halvetî tarikatının Gülşenî kolunu kurmuş olan İbrahim Gülşenî’nin eserlerinde Mevlana, Yunus Emre ve kısmen Nesimî’nin tesiri hissedilmektedir. Tam bir mutasavvıf olarak yaşamıştır. Sağlam bir dili ve akıcı bir üslubu vardır. Özellikle Türkçe divanındaki gazel-ilahileri ile büyük bir yaygınlık kazanmıştır. Gülşenî’nin geleceği Mevlânâ Celaleddin-î Rumî’nin “Dîdem ruh-ı hub-ı Gülşenî râ / Ân çeşm-i çerağ-ı Rûşenî râ” (Gülşenî’nin güzel yüzünü gördüm, o Rûşenî’nin gözünün ışığıdır.) beytiyle müjdelenmiştir.
İbrahim Gülşenî de Ma’nevî adlı eserinde bu beyiti ihtiva eden gazelle başlamıştır. Gerçekte bu eser Mevlânâ’nın mesnevisine nazire olarak yazılmıştır. Bu da Gülşenî’nin Mevlana’ya olan ilgisini göstermektedir. İbrahim Gülşenî üzerinde etkili olan bir şahsiyet de Muhyiddin İbnü’l Arabî’dir. Etkilendiği diğer bir sufî de İbnü’l Farız’dır. Arapça divanını onun Et-Ta’iyyetü’l-Kübrâ’sına nazire olarak yazmıştır. ( TDEA, C.3, s.398-399 )

c) ESERLERİ

Türkçe, Arapça ve Farsça olmak üzere ortalama 75.000 şiir yazmıştır. Eserlerinin başlıcaları ise şunlardır:
1) Ma’nevî: Mevlânâ’nın Mesnevî’sine nazire olarak yazılan bu eser Farsça olup 40000 beyitten oluşmaktadır. Diyarbakır’da on ay içinde tamamlanmıştır. Gülşenî, İstanbul’da iken eseri Şeyhülîslam Kemalpaşazâde’ye inceletmiş, Kemalpaşazâde de sıradan insanların bunu anlamayacağına ve eserin bir çok ilahi sırı ihtiva ediğini söylemiştir. Hulvî bu eserin bir nüshasının Kemalpaşa zade’nin türbesinde muhafaza edildiğini söyler. Mesnevi’den alınma pek çok hikaye de bulunmaktadır. Kitabın hemen hemen hepsi müellifi hayata iken yazılan ayrıca ciltlerin de değerli olan pek çok nüshası vardır. Eserin ilk beş yüz beyiti La’li Mehmet Fenâî tarafında şerh edilmiştir.
2) Dîvân : 17.000 beyitten oluşan Farsça divanda şairin Mevlânâ ve Yunus Emre’nin etkisinde kaldığı görünmektedir.
3) Kenzü’l–Cevâhir : Tasavvufî konulara dair bazen tuyuğ bazen de rubai vezinlerinden meydana gelen bu Farsça eser 7500 beyitten meydana gelmekte olup tek nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndedir.
4) Şîmurgnâme : Muhyî tarafından bu eserin 30000 beyit olduğu söylenmektedir.
5) Divan :1700 beyitten oluşmaktadır bu Türkçe divanda Yunus Emre ve Nesimî’nin şiirlerin etkisi belli olmaktadır. En önemli nüshası Ankara’da Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Başka bir nüshası da İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde kayıtlıdır. Gülşenî’nin diğer Türkçe eserleri de şunlardır ; Manzum olanları, Pendnâme ve Cobannâme’dir. Manzum olan bu iki eserden başka “Tahkîka-ı Gülşenî” adlı mensur bir Türkçe eserde İbrahim Gülşenî’ye nisbet edilmektedir. İbrahim Gülşenî’nin İbnü’l Farız’a ait Et-Ta’iyyetü’l-Kübrâ’nın etkisi altında yazdığı şiirlerinden oluşan 5000 beyitlik Arapça Divanı bulunmaktadır. Bu divanın tek nüshası Ankara’da Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi’ndedir. ( TDVİA, 2000, C.21, s.304 )





ç) İBRAHİM GÜLŞENÎ’DEN ÖRNEKLER

GAZEL I

1- Gaflet ile geçdi günüm âh n’ideyim ömrüm seni
Çün bozıla bu düzenün âh n’ideyin ömrüm seni

2- Ecel irişe nâgehân cânın ala çü Kahramân
Döndüre yasa düğünün âh n’ideyin ömrüm seni

3- Gice gündüz çalışduğın hırs u emelle yığduğın
Kala sensüz hânümânun âh n’ideyim ömrüm seni

4- Anma mısın öleceğin kara yire gireceğin
Azrâîl’e virüp cânın âh n’ideyim ömrüm seni

5- Terk itmedün bir dem heves elindeyken almadun ders
Çün kim hevâyadur yönün âh n’ideyin ömrüm seni

6- Kıyâmet kopar haşr içün dirilür ölen neşr içün
Cânun olıser düşmanun âh n’ideyin ömrüm seni

7- Zikir budur ey Gülşenî telkîn idelden Rûşenî
Cân atmadun sevdün teni âh n’ideyin ömrüm seni


GAZEL II

1- Ben bu mülke gelmedin nerdenliğüm bilmişem
Bilmeyene o mülki bildürmeğe gelmişem

2- Od u su toprak hevâ bulmadan neşv ü nemâ
Gelübeni bu eve girmeğe yönelmişem

3- Evveli yok evvele gün gibi mir’at ile
Mahzar olup zât ile ayn-ı safâ olmışam

4- Işk ile aklın ilin tayy kıluban cüz’ külün
Yokluğ ile varlığın bilmek içün gelmişem

5- Ma’rifetin haline münkir olan kaline
Cehl ile ıdlâline ağlar iken gülmişem

6- Işk ilşe hamr-ı ezel içeliden lem-yezel
Sarhoş olup sahv ile sanmanuz yanılmışam

7- Rûşenî’den ay gibi Gülşenî devrân ile
Ay ile gün yoğ iken buluşuban dolmışa

GAZEL III

1- Işk ile den hâlümi n’olasıdur âkıbet
Nem var ise çün anun olasıdur âkıbet

2- Işk ile mecnûnluğum vâlih ü meftunluğum
Fâş oluban hâs ü âm bilesidür âkıbet

3- Işk akuban aklumı unutdurup naklümi
Deli gibi dağlara salasıdur âkıbet

4- Işk ile şeydalığum ağlar iken güldüğüm
Yâd ü biliş görüben gülesidür âkıbet

5- Işka olup müptelâ bir dime yüz bin belâ
Başuma andan kazâ gelesidür âkıbet

6- Dilin ile varlığın sal yerine yokluğ al
Almaz isen bî-makâl alasıdur âkıbet

7- Işk izini izleyen doğrı yolın gözleyen
Rûşenî’den Gülşenî bulasıdur âkıbet


KOŞMA

Benüm gönlüm alan dilber
Gider dirler gider dirler
Beni Mecnûn tek o Leylî
İder dirler gider dirler

Kapup aklumı başumdan
Komadı bilgi hûşumdan
Soraram yad bilişümden
Gider dirler gider dirler

Ne sevdâdur dey’nüz bana
İşidüp kalmanuz tana
Gönül benden kaçup ana
Gider dirler gider dirler

İşitdüm ışk ile sevdâ
Kılanda âşıkı şeydâ
Düşüp deli gibi dağa
Gider dirler gider dirler





N’idem ey uslular dey’nüz
Delirmeden ganum yey’nüz
Çü başdan aklumı yaz güz
Gider dirler gider dirler

Görüp ışk ile medhûşi
Bilün âşık o bîhûşı
Çü anun akl ile hûşı
Gider dirler gider dirler






























2) SÜNBÜL SİNAN (1475-80?- 1529)

Osmanlılar zamanında İstanbul’da yetişen evliyanın büyüklerinden Zenûyddin lakablı Yusuf Bin Ali’dir. Dedesine Kaya Bey derlerdi. Zeynûddin lakabıyla birlikte Sinânuddîn lakabıyla da bilinir. Fakat Sünbül Sinan adıyla ün salmıştır. Halvetiye tarîkatı kollarından Sünbüliye’nin kurucusudur. ( BTK, 1986, C.4, s.35 )
Sünbül Sinan 1451 yılında Merzifon'da doğdu ve 1529’da İstanbul’da vefat etti. İlk öğrenimini Isparta’nın Borlu Kasabasında yaptı. Daha sonra İstanbul’a giderek Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan İkinci Bayezid Han devrinin meşhur, alim ve evliyası olan Efdalzâde Hamidüdîin Efendi’den ders aldı . Medresede okurken tarikatların ve sûfilerin aleyhinde olduğu söylenir. Bir tesadüf sonucu Çelebi Halîfe ismi ile şöhret bulan Koca Mustafa Paşa Camii’nde irşat ile meşgul olan Cemal-i Halveti ( Muhammed Cemaleddin) ile tanıştı ve Sultan İkinci Bayezid Han’ın da hocası olan Çelebi Halife’nin huzuruna gidip talebesi olmak istediğini bildirdi. İsteği kabul edilince Sünbül Sinan ilim öğrenmeye feyiz ve teveccühlerine kavuşarak kemale ermeye, olgunlaşmaya başladı. (TDEA, C.8, s.76 )
Sünbül Sinan bir gece rüyasında insanların su almak için bir kuyunun başında toplandıklarını gördü. Kuyunun suyu kıttı ve çok derindeydi. bir gece rüyasında insanların su almak için bir kuyunun başında toplandıklarını gördü. Kuyunun suyu kıttı ve çok derindeydi. Sünbül Sinan kuyuya yaklaşınca birden kuyunun suyu çoğaldı ve çağıldayarak akmaya başladı. Hem kendisi hem de yanındakiler bundan istifade etti. Ertesi gün bu rüyayı Çelebi Halîfe’ye anlattı. O da “Ey Sinan ! Senin kalbin Allahü Teâla’nın muhabbetiyle doludur.” Diyerek kendi feyiz ve ilmi konulardaki birikimini Sünbül Sinan’a aktardı. O’nu halifesi olacak şekilde yetiştirdi. Bu bilgileri pekiştirmesi için de Mısır’a gönderdi. Sünbül Sinan’da Mısır halkına Ehl-i Sünnet itikadını bildirmek, Allahü Teâla’nın emir ve yasaklarını öğretmek üzere emredilen yere gitti. Mısır hükümdarı Kaçmaz Sultan, Sünbül Sinan Hazretlerine büyük bir hürmet gösterdi. Kendi yaptırdığı camide halkı irşad etme vazifesi verdi, Mısır uleması ve evliyası Sünbül Sinan’ın yaptığı sohbetlerden O’nun büyük bir alim ve evliya olduğunu anladılar. İlmine hayran kaldılar. Kuran-ı Kerim’e Sünnet-i Seniyye’ye olan bağlılığına alimlerin içtihatlarına uymaktaki gayretlerini pek beğendiler. Bu sebeple ona saygı ve hürmette kusur etmemeye azami gayret gösterdiler. (İSLAM ALİMLERİ ANS. , C.14, s.350 )
Sünbül Sinan Mısır’da dinin emir ve yasaklarını üç yıl boyunca insanlara anlatıp Allahü Teala’nın kendisine ihsan ettiği feyiz ve bereketlerden onlarında yararlanmasını sağladı. Bu asırda hocası Çelebi Halîfe hacca gidiyordu ve Sünbül Sinan’ında kendisine eşlik etmesini istemişti. Padişahın da iznini alıp “Kim bilir bu yolculukta ne hikmetler gizlidir.” diyerek Mısırlılarla helalleşip yola çıkar. Mekke-i Mükerremeye vardığında İstanbul’dan gelen hacılardan Çelebi Halîfe’nin vefat ettiğini öğrenir. Bir de vasiyeti olduğunu ve “Bu vasiyeti Sünbül Sinan’a veriniz.” diye emrettiğini öğrenir. Vasiyette ilk olarak kendisinin Kabe-i Muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerinde defnedilmesini ; ikinci olarak Sünbül Sinan’ın İstanbul’a gidip Koca Mustafa Dergahında talebelere ders vermeye başlamasını, son olarak da Sünbül Sinan’dan kızı Safiye Hatun ile evlenmesini istiyordu. Daha önce giden hacılar tarafından Çelebi Halîfe’nin vefat ettiği ve Sünbül Sinan Efendiyi yerine halife bıraktığı haberi İstanbul’a yayılmıştı. Sünbül Sinan burada talebelerini yetiştirebilmek için elinden geleni yaptı. Çok dikkat ve itina gösterdi. Huzuruna gelip gideni boş göndermezdi. Talebeleri tarafından çok sevilir ve sayılırdı. Talebeleri içinden Merkez Efendiyi çok severdi. Ona kızını vererek damadı yaptı.
Sünbül Sinan, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han ile ilgili bir olayda Şah İsmail’i Çaldıran’da mağlup ettikten sonra Mısır’ı fethedip edemeyeceği konusundaki şüphelerini gidermişti. Yavuz Sultan Selim Han, yanına vardığı anda daha derdini söylemeden Sünbül Sinan “Ey muzaffer sultan! İnşallahü Teala Cenab-ı Hak Mısır’ın fethini sana müyesser edecektir. Allahü Teala’nın bütün sevdikleri seninle beraberdir.” diyerek Yavuz Sultan Selim’i müjdelemiştir.
1529’da Muharrem ayının ikinci pazartesi günü vefat edeceğini anlayan Sünbül Sinan hazretleri dostlarıyla ve talebeleriyle vedalaştı, helalleşti. Talebeleri başında Yasin-i Şerîf süresini okudular. Sümbül Sinan Efendi, son nefesinde Kelime-i Şahadet getirerek vefat etti. Öldüğünde seksen yaşındaydı. Kabrini Koca Mustafa Paşa’daki dergahının ortasına kazdılar. Cenazesini Fatih Camisine getirdiler. Alimler, veliler, devlet erkanı ve binlerce İstanbullu cenaze namazını Şeyhülislam Ahmet İbn-i Paşa’nın imametinde kıldılar. Sonra mevcut olan türbesine defnettiler.
Sümbül Sinan’ın Sümbûli tarîkatının usul ve erkanı hakkında yazdığı “Risalet’ül Etvar” adlı eseri ve “Risâle-i Tahkikiyye” adlı eseri vardır. (İSLAM ALİMLERİ ANS., C.14, ss. 331-334)



































a) SÜNBÜL SİNAN’DAN ÖRNEKLER

GAZEL I

1- Işk ile iki cihânda şâh olan gelsün berü
Râh-ı Hakk’a bende-i dergâh olan gelsün berü

2- Devlet-i dünya ile mağrur olanlar gelmesün
Ârif-i fânî fenâfillâh olan gelsün berü

3- Hançer-i tevhîdi çek bu asker-i şeytâneye
Dâima kalbinde zikrullah olan gelsün berü

4- “Küntü kenz”ün kibriyâsından gören sırr-ı Hakk’ı
On sekiz bin âleme âgâh olan gelsün berü

5- Sünbülî incedürür kıldan Sırât-ı müstâkîm
Dest-gîri dâima Allah olan gelsün berü

GAZEL II

1- Ezelden ışk odına yana geldüm
Anınçün tâ ebed mestâne geldüm

2- Eğer nûş itmez isen sen bu meyden
Dime zâhid ki ben insana geldüm

3- İçe bir cür’a ger râhip bu meyden
Koyup küfri diye îmâna geldüm

4- Sarây-ı vahdet olmuşken makâmun
Bu kesret âlemin seyrâna geldüm

5- Bu dehr içre görüp itme taaccüb
Çü gizli genc idüm virâna geldüm

6- Var idi ilm-i ayn’a kabiliyyet
Görüben kendümi îmâna geldüm

7- Çü birdür Sünbülî ma’rûf u ârif
İdüp da’vâ dime irfâna geldüm

GAZEL III

1- Gel iy sâlik diyem bir söz ki hakdur
İşidür hakkı ol kim hak kulakdur


2- Hadîs-i Hak’durur hak söz hakîkat
Egerçi söyleyen dildür dudakdur

3- Şular kim geçmedi cân u cihvndan
Ne duydı ışkı vü ne duyacakdur

4- Sorarsan hânkâh-ı ışkı zâhid
Anun karanu yiri bir bucakdur

5- Kalanlar zühd ü takvâda mukarrer
Sefer ehli değildür oturakdur

6- Şikâr-ı cânı sayd itmek dilersen
Dil-i vîrâneme gel kim yatakdur

7- Şiâr-ı âşıkı benden sorarsan
Cünün u âh u vâh hem ağlamakdur

8- Gerekmez âşıka keşf-ü kerâmet
Ki âşık olana bunlar tuzakdur

9- Anun ışkunda iken gayra bakma
Sakın kim âşıkına ol kıyakdur

10- Şarâb-ı ışkı içmiş Sünbülî çok
Velâkin mest iden şol son ayakdur























3) SEYYÎD NİZÂMOĞLU (? - 1601-2)

Seyyîd Nizâmoğlu, devrinin tanınmış mutasavvıf şairlerdendir. Hayatı hakkında elde fazla bir bilgisi yoktur. Babası Yavuz Sultan Selim devrimde Bağdat’tan İstambul’a gelen Şeyh Seyyîd Nizâmeddîn’dir. Soyu İmam Zeynelâbidin Ali vasıtasıyla Hz. Hüseyin’e kadar ulaşmaktadır. Bu soy zincirini bizat kendisi “Mi’râcü’l Mümin’in adlı mesnevi tarzındaki küçük esirinin sonunda ayrı bir mesnevi ile tesbit etmiştir. Halvetiye tarikatının Sinânîye kolunu kuran, 1551’de İstanbul’da vefat eden İbrahim Ümmî Sinan’ın halîfesidir. Koca Mustafa Paşa’dan Silivri kapısına doğru giden yol üzerindeki tekkesinde irşaad ile meşkul olmuş vefat edince de bu tekkenin avlusuna defnedilmiştir. ( BTK., 1986, C.4, s.331 )
Aruz ve hece ile yazdığı şiirlerinde Seyfi, Seyyîd Seyfi, Seyfullah, Seyyîd Nizâmoğlu, Nizâmoğlu gibi değişik ve çok sayıda mahlaslar kullanmıştır. Edebiyat tarihine göre; Eşrefoğlu Rumî’den sonra Yunus Emre tarzını en iyi temsil eden odur.
Seyyid Nizâmoğlu’nun belli başlı eserlerini sıralasak, önce Divanından başlamak gerekir. Divanı ( Yazmaları: Selimağa Ktp. Haşim Paşa Kit. ), Tacnâme, Miftâh-ı Vahdet-i Vücut ( Mensur eser), Mirâcü’l Mümin’in ( Abdestin, namazın zahiri ve Batıni manalarını) Câmi’ül Maarif ( Başta gazel tarzında olan şiir ile bir kıt’a sonra mesnevi tarzında Esmâ-yı-Hüsna’yı bildiren bir risale, bir münacat, etvâr-ı seb’aya dair yedi şiir), Esrârü’l Ârifîn ( Ehl-i Beyt sevgisine dair şiirler ).
Divan’ında iki yüze yakın gazel, üç murabba, üç müseddes, sekiz terci, bir terkib, iki mesnevi, beş kıt’a ve on yedi beyit bulunmaktadır. Esas itibariyle Caferî Meshebinden olan Seyyîd Nizâmoğlu’nun şiirlerinde Ehl-i Beyt sevgisi geniş bir yer tutar. Şiirlerine baktığımızda çoğunun didaktik mahiyette olduğunu görüyoruz. Divan’ı ile manzum eserlerinden bir kısmı hepsi bir arada yeni harflerle de yayımlandı.
Yunus Emre yolundaki ilahileri ile dikkati çeken Nizâmoğlu hem Alevî-Bektâşî hem de Melamî-Hamzavî zümreler tarafından benimsenmiştir. ( TDEA. , C.7, s.560)



















a) SEYYİD NİZÂMOĞLU’NDAN ÖRNEKLER

GAZEL I

1- Dostlar bilün şimden girü nâm u nişân olmaz bana
Ben dost ile dost olmışam bellü mekân olmaz bana

2- Hakk’un tecellîsi yetdi cismüm toprağın tozutdı
Hep benliğüm benden gitdi yoldu yamân olmaz bana

3- Acâyip devrâna irdüm lâ’sı yok illâ’dur virdüm
Ben Mevlâm didârın gördüm özge seyrân olmaz bana

4- Ne cânum kaldı ne tenüm ne oyum direm ne benüm
Ben beni bilmezem kimüm ad ile san olmaz bana

5- Nazar eylen bana n’oldum ölümü yok dirlik buldum
Soru hisâb hep ben oldum sırat mîzân olmaz

6- Çünki ben yâr ile yâvrum Mânsûr oldum dikin dârım
Nesîmî’yem yüzün derim assı ziyân olmaz bana

7- Görün Seyyid Seyfullah’ı kendünde bulmuş Allah’ı
Ben dostı gördüm billâhi şekk ü gümân olmaz bana


GAZEL II

1- Işkunı yâr it bana yâ Rab dahi yâr istemem
Gönlümün şehrinde andan gayrı dildâr istemem

2- Bülbül-i bağ-ı cemâlündür ezelden dil senün
Ben anun nâlânıyam bir dahi gülzâr istemem

3- Bağladum bel râh-ı ışkunda ölürsem dönmezem
Râhib-i dehr-i bekâyın gayrı zünnâr istemem

4- Âlem-i kalbümde senden gayrı bir yâr olmasun
Dur iden dostdan beni gönlümde ağyâr istemem

5- İsteğüm budur senden hiç bende benlik kalmasun
Var olam varlıkdan özge seyr-i dîdâr istemem

6- Işk bâzârına virdüm cânumı ışk almağa
Ben bu bâzâr ehliyem bir gayrı bâzâr istemem

7- Hânkâh-ı “küntü kenz”in Seyfîbir hayrânıdur
Tekke-i dâr-ı fenâda derviş-i esrâr istemem

KOŞMA

Yâ Rabbi ışkun vir bana
Hû diyeyin yana yana
Âşık olayın ben sana
Hû diyeyin yana yana

Koma benliğüm bende
Varlığum yok eyle sende
Seni görüp her mekânda
Hû diyeyin yana yana

Senden gayrısın al benden
Ayırma ben kulın senden
Sevdür bana seni candan
Hû diyeyin yana yana

Gönlümde ağyâr kalmasun
Senden gayrı yâr kalmasun
N’olduğum kimse bilmesün
Hû diyeyin yana yana

Mevlâm koma beni bana
Al gönlümi senden yana
Müştâk olayın ben sana
Hû diyeyin yana yana

Seyyid Nizâmoğlu kuldur
Gerek yaşat gerek öldür
Işkunla gönlümi doldur
Hû diyeyin yana yana




















4) ÜMMÎ SİNAN (?-1568)

Mutasavvıf şair olan Ümmî Sinan İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı İbrahim’dir. Halvetiye Tarîkatı ile ileri gelenleri arasından olup Ahmedîye Koluna bağlı kendi adı ile anılan Sinâniye Kolunu kurmuştur. Seyyîd Nizâmoğlu Seyfullah, Ümmî Sinan’ın halîfesidir.
Hayatı hakkında fazla bir bilgiye rastlandığı söylenemez. Rivayetlere göre kendisi ulemadandır. Ancak gördüğü bir rüya üzerine ilmi terk etme kararı almış ve tasavvufa yönelmiştir. Bu yüzden de “Ümmî” mahlasını almıştır. Prizrenli olduğu söylense de Bursa’lı Mehmet Tahir “Osmanlı Müellifleri”nde “Musahhah bir Hicâzetnâme de Bursalı oldukları görülmüştür. Karaman Diyarı’ndan oldukları da rivayet edilmektedir.” der. (BTK., C.4, ss.320 )
Doğrudan doğruya veya kısmen yahut aynı zamanda divan edebiyatı içinde mütâlaa edilebilecek tekke edebiyatı mahsulleri nazımda olduğu kadar nesir yönünden de zengindir. Hemen hemen tamamen dînî, tasavvufî, ahlakî ve menâkıb nevi’nden olan bu tür eserlerin dili devrine göre sade ve özlüdür.
Netice olarak ümmî, âlim, derviş, şeyh, esnaf, kadı, müderris vs. gibi çeşitli sınıflardan, Türkçe’nin yanında Arapça, Farsça eserler tercüme edebilen, hatta yazabilen, daha adları, eserleri bile tesbit edilmemiş, unutulmuş, kaybolmuş pek çok muhtelif mümessilleri bulunan tekke yahut tasavvuf edebiyatı bu dönemde halk ve divan edebiyatı arasında gerek nazımda gerekse nesirde olsun köprü mahiyetinde oluşunu daha belirli ve zengin bir şekilde devam ettirmektedir. Umumi olarak bu edebiyatın temsilcileri, tekke ve tarikat müntesibi, hatta (kol olarak) kurucusu olmakla eserlerinde daha ziyade ideolojiye yer verilmiş yahut tarikat ve tasavvuf kültürünün benimsenmesi, yayılması esas alınmıştır. Bununla beraber sadece dini heyecanı, dini bilgiler ve kültürü vermek, iyi ahlaki telkin etmek isteyen mümessil ve eserlerde az değildir. (ÇELEBİOĞLU,1994, s.30)
Çok değerli bir zat olduğu söylenen ve özellikle kendisine bağlı müridleri terbiye etmede büyük bir başarı sağladığından övgüyle bahsedilmektedir. Seyyîd Nizâmoğlu, Camîü’l Avârîf’inde Ümmî Sinan’ın kerametlerinin, büyüklüğünün uzun uzadıya ve övgü dolu sözlerle bahsederler.
Ümmî Sinan’ın vefat tarihi ile ilgili kaynaklarda 1551 (H.958 ) verilmiş ise de, Sûfî adlı biri aşağıdaki yazdığı bir kıt’a ile bu yanlışlığı düzeltmiştir.

Elli sekizde rıhleti yazıldı lakîn sıhhati
Allahu Alem haliya guş it bu beyti der ıyan

Ol Şeyh-i Hakkani-cemal buldu vîsal-i zülcelal
Tarihi eyler Sufîya bu lafz “şeyhullah” beyan

İstanbul Şehremini’nde, Kanlı Bostan Sokağında bulunan dergahında uzun süre şeyhlik etti. Halîfelerinden Nasuh Efendi isminde bir kişi tarafından Eyüp’te Olukbayır’ında bina olunan dergaha defnedildi. Türbesinin niyaz penceresinde şu beyit yazılıdır :
Mürid-i rah-ı Hakka kıblegah-ı aşikandır bu
Edeble gir, gözün aç türbe-i Ümmi Sinan’dır bu.
Bir divanı vardır. ( Yazması Ü.l. Ktp. Ty. Nu: 512) (TDEA.,C.8, ss.488-489 )


a) ÜMMÎ SİNAN’DAN ÖRNEKLER
GAZEL 1




1- Mü’mine rahm etmeyen şeytân Müslümân olmadı
Nefsini fehm etmeyen insân Müslümân olmadı

2- Sünneti zâhirde kılan kişinin yok sünneti
Ruh insanı denen oğlan Müslümân olmadı

3- Ey mukallid nefsini imâret eyledin
Gel bu aşkın nârına sen yan Müslümân olmadı

4- Hak Muhammed yoluna girdim diyen kimse bu gün
Görmediyse söylese yalan Müslümân olmadı

5- Kalmadı Hakka tevekkül câhilin gör nefsini
Hemen eder kim içmeye kan Müslümân olmadı

6- Nefsine fermân alub cân aklımın eyler harâb
Lâ diyub illâ demez ol hân Müslümân olmadı

7- Ey Sinân-ı Ümmî dalâlet zümresinde kalma kaç
Tevhîd inkâr eden inan Müslümân olmaz






GAZEL 2

1- Gel berü seyr-i kerâmet isteyen hâl üstine
Bize Allah’dan ne izzet açılur kâl üstine

2- Galmişüz “Kalûbelâ”dan zâtını zikr itmeğe
Meylümüz yokdur bizüm hiç gayrı a’mâl üstine

3- Biz şeraîtle hakikat bahrınun gavvâsıyuz
Gitmedük hakdur yolumuz gayrı akvâl üstine

4- Kim ki bâtın âleminde giydi ışkun hilatini
İstemez gayri libâs âlemde bir şâl üstine

5- İy Hudâ lûtf eyle sen Ümmî Sinan’un yolını
Bağla ışkun zenciriyle gitmesün dâl üstine


GAZEL3


1- Sır elünde sevdüğüm yâ Rab hayâlündür senün
İlm-i sırdan irdüğüm yâ Rab visâlündür senün


2- Nesl-i Âzer yapduğı büthaneden eyler güzer
Secde-gâhı cânumun yâ Rab cemâlündür senün

3- Zikr-i zâtun feyzidür can mülkine âb-ı revan
Kalbümi tâhir kılan yâ Rab zelâlündür senün

4- Cümle mahlûkun içinde gizli yir yok gözlüye
Kande baksan gördüğüm yâ Rab kemâlündür senün

5- Dir sana Ümmî Sinan her kim ki vahdet buldise
Işk elünden sunduğun yâ Rab nevâlündür senün














C) XVI. YÜZYIL ÂŞIK ŞİİRİ
1) KARACAOĞLAN
(XVI. YÜZYIL)
a) HAYATI

Türk saz şiirinin çok sevilen çok sayıda şiiri günümüze kadar gelebilen bu coşkun sesi hakkında ne yazık ki pek az bilgi bulunmaktadır. Karacaoğlan’ın yaşamı üzerine belge değeri olan yazılı kaynaklarda bilgi yoktur. Kendi şiirlerinden, halk söylentilerinden, kuşaktan kuşağa anlatıla gelen menkıbelerden çıkarılan bilgilerin ise birbirini tutmadığı görülür.
Nereli olduğu bile kesinlikle anlaşılmamıştır. Bark Türkmenleri onu kendilerinden sayarken, Kilis’in Musabeyli Bucağında yaşayan Çavuşklu Türkmenleri de kendilerinden olduğunu söylerler. Batı Anadolu’da yaşayan Kara Keçili Aşiretine göre onlardandır.Mersin’in Silifke, Gülnar, Mut ilçelerinde yaşayanlar kendi içlerinden olduğunu ileri sürerler. Gazianteplilere göre, bugün Suriye sınırları içinde Akpınar Köyündendir. Kırım’da derlenen bir menkıbeye bakılırsa Belgratlıdır. Bir söylentiye göre Kazan Dağı yakınlarındaki Bahçe İlçesinin Varsak Köyünden, başka bir söylentiye göre yine Kazan’a bağlı Peke İlçesi’nin Gökçe Köyünde doğmuştur. Doğduğu yer ile ilgili bilgiler oldukça farklı ve fazladır.
Karacaoğlan hakkındaki bu karışıklığa sebep olarak uzmanların temel görüşü halkımızın varlığını benimsediği ozanlardır. Türk halkı Karacaoğlan olduğu gibi. Bu nedenledir ki şiirlerinin hangisinin kendisine hangisinin başkasına ait olduğu tam olarak ayırt edilememektedir Ayrıca bazı şiirleri başkalarınca tekrarlanırken zamanla ağızdan ağza farklılaşmıştır.
Karacaoğlan’ın doğduğu yer gibi öldüğü yer de belli değildir. Hoca Hamdi Efendi’nin anılarında Maraş civarında Çezel Yaylasında 96 yaşında vefat eyleyip vasiyeti üzerine tenha bir pınar başına defn olunup çürüyünceye kadar baş ucunda ağaçta asılı durduğu söylentisi yazılı. Bir araştırmaya göre Nibic’in Keklice Köyünde sazını dalına astığı bir ağacın altında yatıyor. ( FUAT, 1995, ss.7/9 )
Halk şairleri arasında hakkında en çok araştırma ve yayın yapılmasına rağmen doğum tarihi bilinmemekte yaşadığı dönem yüzyıl olarak bile tahmin edilememekte ihtimaller XV. yüzyıl sonları ile XVIII. yüzyıl başları arasında iki yüz yıldan fazla bir zamanı içine almaktadır. Latîfî’nin 1546’da tamamlanan tezkiresinde bir manzum parçaya III. Murad devrindeki bir düğünü tasvir eden Sûrnâme-i Hümâyun’daki ibarelere Ali Mustafa Efendi’nin XVI. yüzyıl sonlarında yazdığı Mevâidü’n Nefâis fî Kavâidi’l-mecâlis’inde zikrettiklerine göre XVI. yüzyıl hatta beklide XV.yüzyılın sonlarında yaşadığının ileri sürülmesine karşılık Karacaoğlan’a ait şiirlerin eneksi örneklerine XVIII. yüzyıl cönklerinde rastlandığını bu şiirlerde geçen olay ve kişilerin XVII. yüzyıla ait olduğu şiirlerinin dili de bu dönemin özelliklerini taşıdığı sanılarak şairin yaşadığı dönemin XVII. yüzyıldan daha önce olmayacağı görüşü benimsenmiştir. Daha yakın yıllara ait yayınlarda ise ortaya konan delillerin telif edilerek şiirlerde bahsedilen olay ve kişilerin XVII. yüzyılda bulunabileceği kadar XVIII. yüzyılda da olabileceği başka ip uçları da dikkate alınarak Karacaoğlan adında belki birden fazla şair yaşamış olabileceği ileri sürülmüştür. (TDVİA., 2001, C.24 , ss. 377-378 )
Karacaoğlan ile ilgili çalışmalarda birden fazla Karacaoğlan’ın varlığından bahsedilmesi onunla ilgili şüpheleri artırmaktadır. XVI. ve XVII. yüzyıllara ait kaynaklarda yer alan bilgiler değişik araştırmacılar tarafından iki Karacaoğlan’ın varlığı şeklinde değerlendirilmektedir. Ancak bazı araştırmacılar hala ikinci Karacaoğlan’ın varlığı konusunda tereddüt içindedirler. Gerçekten iki ayrı Karacaoğlan var mıdır ? Bu soruya verilen cevap mutlaka eksik ve geçici olmaktadır. Fakat şimdilik. (BTK., 1986, C.4, s.379 )
Karacaoğlan’ın hayatı hakkında şüpheler şiirleri içinde geçerlidir. Her saz şairi gibi onunda şiirlerini de söylendiği ilk şekilleri ile tespit etmek mümkün olmamıştır. Yaygın bir şöhrete sahip olduğu bilinen Karacaoğlan’a kendisinin olmayan bir çok şiirin mal edilmiş olması muhtemeldir. XIX. yüzyılda biri Yozgat’ta diğeri Güney Anadolu’da Küçük Karacaoğlan adıyla anılan iki adaşı da bulunan Karacaoğlan’ın 500 civarında şiiri olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bunların pek çoğunda birbirine benzer dörtlük ve mısralara rastlanması, bir kısmının Karacaoğlan’a ait olmadığını veya birbirinin varyantı olabileceğini düşündürmektedir. Ona ait olduğu kabul edilen şiirlerdeki hakim özellik şair dış dünyayı bilhassa sevgilisinin güzelliğini büyük bir samimiyetle dile getirmesidir.

b) EDEBİ ŞAHSİYETİ

Aşık edebiyatının en belirgin özelliklerinden biri sayılan ilticali söyleyiş yeteneği ve samimiyet Karacaoğlan’ın da pek çok halk şairinin ulaşamadığı seviyededir. Buna dilinin sadeliği, mahalli ve çarpıcı unsurları ustaca kullanması da eklenince Karacaoğlan şiirinin gerçek çehresi belli olur. Şiirlerinde maddi hazları ve güzellere düşkünlüğünü pervasızca dile getirmesi Nedim’i hatırlatmaktadır. Dini motiflere çok az yer veren Karacaoğlan’da tasavvuf düşüncesi hemen hemen hiç yoktur. Bu durum eserlerinin ladini bir nitelik taşıdığını göstermekle beraber onun dine ve dini unsurlara karşı saygısız olduğu anlamına gelmez. Molla Hünkar diye adlandırdığı Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî’den ve Hacı Bektaş-î Velî’den bahsetmesi de şairin Mevlevî veya Bektaşî olduğunu göstermez. Ayrıca Hatâî’ye ait bir manzumenin Karacaoğlan’a mal edilip Pir Sultan Abdal’a nazire söylediği ileri sürülerek onu Hurufî ve Kızılbaş etmekte gerçekleri yansıtmamaktadır. ( KÖPRÜLÜ, 1962, ss. 321-322 )
Karacaoğlan geleneğinin en yeni ve önemli özelliği sevgi ve kadın anlayışına getirdiği bu değişik bakıştır. Şair bu yanı ile çığır açmış, kalıcı olmuş, kendinden sonra gelen nice çevre aşıklarına yön vermiştir. Nasıl oluyor da bu şiir geleneğinin çizdiği kalıpları böylesine kırıp bu kadar yeni bir akım getirebiliyor ? Bu sorunun karşılığını Türkmen göçerleri arasında kadının yerine bakarak verebiliriz. Bazı Türkmen aşiretlerinde kadının kocasını boşama yetkisi vardır. Eğer kadın mavi bir ferace giyinip dolaşırsa bu kocasından boşandığı anlamına gelir. Ayrıca uzakta olan eşine ben ondan mahzuz değilim diye haber gönderdiği zamanda boşanmış sayılır. Karacaoğlan’ın da güzellik ve kadın konusundaki düşüncelerinin bununla bir ilişkisi olabileceği düşünülebilir. ( BAŞGÖZ, 1977, s.23 )
Karacaoğlan şiirle müziği birleştiren ender sanatçılardan biridir. Yunus Emre çağında başlayan tasavvuf felsefesinin etkisinde kalmamış tekkelerle bir ilişki kurmamış, dünya sevgisi güzel, doğa ve insanlar arasında yaşama sevinci insan ve özellikle kadın sevgisi duyarak yaşamıştır. Koşmalarla Türküler söylemiş bu sevinci ve sevgiyi çevresine aşılamaya yönelmiştir. Karacaoğlan söyleyeceklerini halkın anlayacağı bir söyleyiş içinde en kestirme yoldan, kısaca konuşma rahatlığı içinde içtenlikle sade ve açık bir dille söylemiştir.Kullandığı sözcükler birlikte yaşadığı ve konuşmalarını dinlettiği insanların kullandığı sözcüklerdir. Şiirlerinin bir çoğunda Türkmenlerin giyimlerine ilişkin sözler, göçler ve düğünler ile ilgili dizeler görülür. O halk gibi gerçekçidir. Sevgisinde de görülür. Bir gerçeklik vardır. “Ben güzele güzel demem / Güzel benim olmayınca” diyecek kadar gerçekçi bir sanatçıdır. Ayrıca yaşadığı olayların ve yılların üzerine de bazı destanlar söylemiştir. Onda herkesin kullandığı imgelerden pek eser görülmez, kendi imgelerini kendisi oluşturur. Betimlemeleri fazla ilgi göstermez. Kalıplaşmış imgeler, benzetmeler yok gibidir. Söyleyişi, yalın, açık, doğal ve yapmacıksızdır. Nasıl düşünüyorsa öyle söyler tam bir içtenlik görülür söyleyişinde. Deyimleri kullanırsa da atasözlerine pek fazla yer ve önem vermez.

Aşık ateşin değirmende öğüttüm.
Eledim kalburdan elekten çektim.
……………..
Gurbet ilde padişahlık sürmeden
Vatanımda züğürt olmak yeğ imiş.
……………..
Kumaş olam arşın arşın yırtılam
Köle olam çarşılarda satılam.
……………..
Ol kiraz dudaklar nar gibi yüzler
Kız beni anlıyor sendeki gözler.

Örneklerinde görüldüğü gibi kendine özgü ve özgün olan benzetmelerini imgelerini çevresinden, içinde yaşadığı toplumsal ve doğal çevreden alır.
Karacaoğlan’ın kendine özgü benzetmeleri yanında şiir tekniğinin de üstün düzeyde olduğu belirtilmelidir. Hatta denilebilir ki O koşmanın en büyük ustasıdır. Koşma yanında türkü, semai, varsağı gibi türlerde de ustadır. Onun dilinde şatafatlı söyleyiş görülmez. Onun cümle düzeni cümle kurma zorunluluğuna yenik değildir. Pek, şiir düzeni dışında bir zorlama bir bozma yoktur.
Koşma, türkü, semai, destan, varsağı türlerinde şiir söylemiş olan Karacaoğlan şiirlerinin tamamını 4+4+3 veya 6+5=11’li veyahut 4+4=8’li hece kalıbıyla yarım kafiye kullanarak yazmıştır. Yine diğer halk şairleri gibi bir şiirde değişik duraklı aynı hece kalıbını kullanmak Karacaoğlan’ın nazımındaki yaygın şekil kusurlarından biridir. Bir çok şiirinde giriş mısrası olarak “Ala gözlerini sevdiğim dilber / Çıktım yücesine seyran eyledim / Elver bahar yaz ayları gelende” ve benzeri gibi mısraları aynen veya az çok değişik olarak kullanır. ( UYGUNER, 1993, ss.26-52 )
Başta Âşık Ömer olmak üzere XVII. asır aşıklarından Gevheri, Âşık Hasan ve Aşık İsmail Karacaoğlan’ın etkisinde kalarak ona nazireler yazmışlardır. Daha sonraki asırlarda yetişen Dadaloğlu, Deli Boran, Beyoğlu, Gündeşlioğlu, Hâkî, İrfanî, Hezârî, Vahdetî, Ruhsâtî gibi aşıklar üzerinde etkisi büyük olmuştur. XIX. ve XX. asırda onun adını kullanan iki aşık daha vardır. ( TDEA., C.5, s.163 )
Karacaoğlan üzerinde derinleşmek ve araştırma yapmak isteyenlerin Karacaoğlan hayatı ve şöhreti, eserleri ve şahsiyeti hakkında çok sayı da yapılan neşriyat arasında bilhassa şu eser ve makaleler önemlidir.
- M.Fuat Köprülü, Saz Şairleri, Ankara, 1962, s.317
- Fevziye Abdullah Tansel, Karacaoğlan Hakkında Tenkidi Bir Bibliyografya, Ülkü Mecmuası, Sayı 658, Mart 1940
- Saadettin Nushet Ergün, Karacaoğlan, I.Baskı, İst.1935, II.Baskı, İst.1950
- Ahmet Kutsi Tecer, Karacaoğlan’a Yeni Bir Bakış, İst. Mecmuası, Sayı:10,12,14, Ağustos-Aralık 1954
- Gelibolulu Ali, Meva’i’dü’n Nefaîs Fî Kava’i’dü’l Mecâlis , İst.1956
( BANARLI , 1998, C.2, s.718 )
Sonuç olarak doğduğu ve öldüğü tarihler dahası yaşadığı dönem kesinlikle belli olmayan Karacaoğlan, çoğu kendisinin olmayan uygulayım kusurları bir yana çok güzel koşmalar ve varsağılar söylemiş bir ozandır. Duygularını tam bir içtenlikle olduğu gibi söylemiş ve bunlara şiirin sanat yönünü ihmal etmeyerek ortaya koymuştur. Söyleyiş ustalığı anlatımdaki açıklık, dolaysızlık ve duruluk bakımından başarılı bir sanatçıdır. Bu özellikleri ile halk şiirimizin en başta gelen ustalarından biri olarak bu günde yaşamakta; dün olduğu gibi bu günde onun gibi söylemek ve yazmak isteyen bir çok kişi görülmektedir. O halk şiirimizin doruklarındadır.










































c) KARACAOĞLAN’DAN ÖRNEKLER

KOŞMALAR






Ala gözlüm ben bu ilden gidersem
Zülfü perişanım kal melil melil
Kerem et aklından çıkarma beni
Ağla göz yaşını sil melil melil

Yiğit, ey sevdiğim sen seni gözet
Karayı bağla da beyazı çöz at
Doldur ver bâdeyi, bir dahi uzat
Ayrılık şerbetin ver melil melil

Elvan çiçeklerden sokma başına
Kudret kalemini çekme kaşına
Beni unutursan doyma yaşına
Gez benim aşkımla yâr melil melil

Karac’oğlan der ki, ölüp ölünce
Bende güzel sevdim kendi halimce
Varıp gurbet ile vâsıl olunca
Dostlardan haberim al melil melil
































KOŞMA






Çukurova bayramlığını geyerken
Çıplaklığın üzerinden soyarken
Şubat ayı kış yelini kovarken
Cennet dense sana yakışır dağlar

Ağacınız yapraklarla donanır
Taşlarınız bir birliğe inanır
Hep çiçekler bağrınızda gönenir
Pınarınız çağlar, akışır dağlar

Rüzgâr eser dallarınız atışır
Kuşlarınız birbiri ile ötüşür
Ören yerler bu bayramda pek üşür
Sünbül nîçin yaslı bakışır dağlar

Karac’oğlan size bakar sevinir
Sevinirken kalbi yanar göğünür
Kımıldanır hep dertlerim devinir
Yas ile sevincim yıkışır dağlar































TÜRKÜ

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye

Karac’oğlan eğmelerin
Gönül vermez değmelerin
İliklemiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye





















2) KÖROĞLU
(XVI. YÜZYIL)

XVI. yüzyılın meşhur hikaye kahramanı, kavganın ve özgürlüğün sembolüdür. Nereli olduğu, ne zaman yaşadığı ve aynı adı kullanan başkalarının olup olmadığı kesin olarak bilinememektedir.
Rivayetlere göre, Köroğlu, çeşitli adlar almıştır. Bunlar; Köroğlu, Kuloğlu, Guruoğlu, Karaoğlu, Gurguli, Rencum, Ruşen, Irışvan, Ali vb.dir. Destan kahramanı Köroğlu’nun adı Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’a göre Batı Türkçesi’nde “güreşmek” ve Doğu Türkçesi’nde “küreşmek” sözünün kökü olup “yiğit, pehlivan, sırtı yere gelmez” anlamına gelen “Kûr oğlu” ( yiğit oğlu , pehlivan oğlu ) demektir. ( ANADOL , 1977, s.17 )
Nereli olduğu tam bilinmeyen hikayelerinde de bu konu da açık bilgi bulunmayan Köroğlu’nun Doğu Anadolu – Âzeri rivayetinin ilk kolunda babasının Muradiye Şehrinden olduğu belirtilmekte, Bolu Bey’i Kolundan geçer. “ Neslimize Murat Hanlı diyorlar” mısrasıyla da bu durum doğrulanmaktadır. Hazar ötesi Türkmen rivayetinde Köroğlu’nun bu Türkmenlere mensup Teke Oymağı’ndan geldiği bildirilirse de Türkmenlerin Köroğlu hikayelerini İran Âzerilerinden öğrenip kendi destanları haline getirdikleri , Hazar Türkmenlerinden bahseden Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türk gibi eserlerde de Köroğlu’nun adının geçmediği dikkate alınırsa bunun yakıştırma olduğu anlaşılır. (TDVİA, 2002, C.17, s.268 )
1579-1582 yılları arasında bu adı taşıyan ve Gerede civarında yaşayan ve Bolu Bey’inden babasının intikamını almak üzere dağlara çıkan yiğitlik ve iyilik severliği destanlaşan eşkıya Köroğlu ile şair Köroğlu aynı kişi olarak halk zihninde kaynaşmış bir durumdadır. 1578 – 1584 Osmanlı – İran Seferine katıldığı bu seferde büyük başarılar kazandığı ve Özdemiroğlu Osman Paşa’ya manzumeler söylediği bilinmektedir.
( KARAALİOĞLU, 1980, s.491 )
Köroğlu’nun tarihi şahsiyeti hakkında bilgi veren ve Başbakanlık Arşivi Mühimme defterleri içinde yer alan sekiz belge bulunmaktadır. Bu arşiv belgeleri başta olmak üzere mevcut bilgiler ışığında Köroğlu’nun hayatını üç safhada incelemek mümkündür. Memleketi olan Bolu da geçen hayatı birinci safha olarak kabul edilebilir. Arşiv belgelerinin ilk yedisi hayatının bu dönemine aittir. 1580 – 1584 yıllarını kapsayan bu belgelerde adı Ruşen olan Köroğlu’nun kendi köyünde eşkıyalık yapmasının en önemli sebebi devletin İran’a savaş açmasıdır. Bolu civarındaki askerlerin büyük bir bölümünün savaşa gitmesi Köroğlu’nun eşkıyalığa başlamasına fırsat vermiştir. Köroğlu’nun eşkıyalık hayatının ikinci safhası Çamlıbel’de geçmiştir. VIII. belgeye göre 1585 yılına gelindiğinde Köroğlu Bolu Sancağında değil Ankara’nın güneyindeki Haymana da görülmektedir. Bu durum yakalanması için üzerine gönderilen kuvvetlere karşı koyamayacağını anlayan Köroğlu’nun bulunduğu yeri terk ederek izini kaybettirmek istemesi şeklinde açıklanabilir. Köroğlu’nun üçüncü safhasında Çamlıbel de Osmanlı Kuvvetleri tarafından sıkıştırılınca muhtemelen İran’a kaçmış ve Şah Abbas’ın hizmetine girmiştir. (TDVİA.,2002, C.17, s.269 )
Bazı kaynaklarda ( Mesela, Evliya Çelebi Seyahatnamesi ) Köroğlu’nun Celali Boylarına katılan bir kişi olduğundan söz edilmektedir. Böyle de olsa bu hikayelerin kahramanı olan Köroğlu’nun halk kendi isteği gibi şekillendirmiş olduğu devletten beklediği adaleti bu ideal Türk kahramanı Köroğlu eliyle gerçekleşmiş görmek istemiştir.
Hikaye kahramanı Köroğlu’nun en büyük özelliği zulme karşı isyan etmiş olmasıdır. Onun düşmanları halka zulmeden zorba kişilerdir. Bu hikayelerde devlete, padişaha helal yoldan edinilen servete bir düşmanlık görülmez. Köroğlu ve kızanları ırza namusa önem veren kişilerdir. Mücadeleler sırasında bilhassa Köroğlu’nun şahsiyeti masal ve efsane unsurlarıyla oldukça zenginleşmiş, karmaşık bir hal almıştır. Cinler, periler, olağanüstü güçler ve özellikler mitolojik unsurların yer aldığı olaylar Köroğlu’nun ortaya çıktığı ilk kırklara karışıp yok olduğu son kolda fazlaca görülmektedir. Köroğlu’nun Batı varyantlarındaki ilk kolda Köroğlu’nun babası Bolu Bey’inin seyisidir. Kendisinden hediye edilmek üzere bir at seçmesi istenir. Getirilen tayı beğenmeyen Bey, çok kızar ve seyisin gözlerine mil çektirir. Bu tayı ve oğlu Ruşen (Hurûşen Ali)’i alıp Çamlıbel’e gelen seyis bu atı (kır at) özel eğitime tabi tutar. Bu arada oğlunu da intikam almak üzere yetiştirir. Genç bir deli kanlı olan Ruşen, Ağ Bulak’taki ölümsüzlük suyundan içer. Yıldırım’dan yapılan ünlü Mısrî kılıcı beline takar ve başına topladığı yiğitlerle babasının intikamını almaya çalışır.
Köroğlu kollarının hepsinde olaylar az çok farklılık gösterse de belirli bir şema içerisinde anlatılmaktadır. Kahraman (Köroğlu ve diğer beylerden biri) gittiği yerde tam sonuca ulaşacağı zaman yakalanır veya yenemeyeceği kadar güçlü bir orduyla karşı karşıya kalır ve bitkin düşer. Yakalanacağı veya öldürüleceği sırada Çamlıbel’den yardım gelir ve kurtarılır. ( İSLAM, 1992, s.129 )
Hikayelerin Köroğlu’ndan sonra ikinci kahramanı olan kır at onun en iyi yardımcısı olup fersahlarca koşan, gerektiğinde kılık değiştiren, sahibinin konuşmalarını anlayan, ölümsüz, tılsımlı bir hayvandır. Köroğlu destanında adında söz edilen diğer kahramanların başlıcaları Ayvaz, Timurlenk’in oğlu Kenan, Köroğlu’nun oğlu Hasan, Karavezir’in kızı Benli Hanım, Demirci, Koca Arap, Celali Bey, Kiziroğlu Mustafa Bey ve Deli Haylu’dur. ( TDVİA, C.17, s.269 )
Şiirlerinde savaş konularının yanında olardan daha ağır basan sevgili, gönül ve dünya işleri gibi konular da görülür. Bazı mısraların Karacaoğlan’ı hatırlatması belki de devrin hece ile söyleyen şairlerinin ortak bir yanı olabilir. “İlle mavili mavili” ve “öpül kaçul huzur ile” tekrar edilen mısraların yer aldığı şiirleri bu görüşümüzün güzel örnekleridir. Sade dili ve tabiata dayanan benzetme dünyası ile şiirlerine renk katan Köroğlu, bu yönleriyle de aruzun tesirinde kalmayan şairlerimizin başta gelen temsilcilerinden bir olmaktadır. ( Türk Dili, 1989, sayı 445-450, s.127 )
Köroğlu’nun şiirlerinde kullandığı ağdalı dil onun az çok okuma yazma bildiğini göstermektedir. Ayrıca devrinde Kayıkçı Kul Mustafa Gedâ Muslu, Gedâyi, Kâtibî ve Kuloğlu ile birlikte anılacak kadar şöhret kazanmış olduğunu göstermektedir. Tekniği oldukça kuvvetlidir. Özelikle aşk şiirlerindeki samimi ifadesi dikkati çekmektedir. Bilinen şiirlerinde onun din ve tasavvuf konularına fazla ilgi duymadığı daha çok aşk konularına meyil ettiği anlaşılmaktadır. ( TDEA., C.5, s.419 )















a) KÖROĞLU’NDAN ÖRNEKLER


KOŞMA 1

Gel ey nâzik beden dilber
Öpül koçul huzur ile
Ömrümün hasılı dilber
Öpül koçul huzur ile

Öpülmekten zarar gelmez
Koçulmaktan adam ölmez
Bu güzellik sana kalmaz
Öpül koçul huzur ile

Öpülmek eski âdettir
Koçulmak hûb saadettir
Hatır yapmak ibâdettir
Öpül koçul huzur ile

Kara’na yağmadan ağ’ın
Benefşem solmadan bağın
Güzelsin geçmeden çağın
Öpül koçul huzur ile

Köroğlu der gamzen oktur
Derdim hiç kimsede yoktur
Koçulmamış dilber yoktur
Öpül koçul huzur ile

KOŞMA 2

Hey ağalar behey beyler
Yitti yavrum görmediniz mi
Al karalı mor sünbüllü
Dağlar yâr görmediniz mi

Aslı hûridir sorana
Boyu benzer dal fidana
Cerana benzer cerana
Dağlar hiç görmediniz mi

Oturmuşlar hanım gibi
Kına yakmış kanım gibi
Yâr yitirmiş benim gibi
Dağlar hiç görmediniz mi


Oturmuşlar oymak oymak
Hiç olur mu yâre doymak
Dil şeker lebi kaymak
Dağlar hiç görmediniz mi

Öğün Koç Köroğlu öğün
Taşlar al bağrına döğün
Bir yâr yitirdim ben bugün
Dağlar hiç görmediniz mi


KOŞMA 3

Çıktım şu âlemi seyrân eyledim
Açılmış baharı gülü dağların
Sökülmüş bendleri çûşu yenilmez
Çağlayuban akar seli dağların

Yiğit atına binmese yakınur
Yüreğinde olan elbet çekinür
Kar yağar da dört köşesi yekinür
Yol vermez aşmaya yeli dağların

Arslanı kaplanı yanar yolunur
Şikâr almış alçağına dolanur
Yel esdükçe safâsında salınur
Âheste âheste dalı dağların

Ben kâmilim zerresine ermişim
Baharında gonca gülün dermişim
Mürvetsiz beylerden eyi görmüşüm
Yiğidi yaldırır alı dağların

Köroğlu eydür sende tasa olmaz
Yüreğinde aşkı olan yenilmez
Çok döğüşler olur kimseler bilmez
Söylemeye yoktur dili dağların













SONUÇ

XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti bütün alanlarda olduğu gibi edebiyat alanında da en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Devletin ekonomik rahata ulaşmasıyla başlayan bu iyileşme sadece ekonomik alanda kalmamış, edebiyat ve sanat hayatının gelişmesini de sağlamıştır. Bu döneme kadar Arap ve Fars edebiyatını örnek alan Osmanlı Devleti bu dönemden sonra artık kendi tarzını oluşturmuş, Arap ve Fars edebiyatını geride bırakmış ve taklitten kurtulmuştur. Bu dönemin önde gelen şairleri kendilerini İran şairleriyle kıyaslıyor ve onlardan daha iyi olduklarını savunuyorlardı.
Biz de bu çalışmamızda XVI. yüzyıl şairlerinin tamamını olmasa da bir kısmını (Zâtî, Hayâlî Bey, Muhibbî, Murâdî, Taşlıcalı Yahyâ Bey, Nev’î, Cinânî, Âşık Çelebi, İbrahim Gülşenî, Sümbül Sinan, Seyyid Nizâmoğlu, Ümmî Sinan, Karacaoğlan, Köroğlu) ele aldık ve kendilerine mahsus özellikleri ile incelemeye çalıştık. Çalışmamızda ele aldığımız şairler hakkında edindiğimiz bilgileri açık ve anlaşılır bir üslupla anlatmaya gayret ettik.
Öncelikle bu çalışma sırasında kapsamlı bir araştırma ve inceleme yaptık. Ardından edindiğimiz bilgileri süzgeçten geçirerek herhangi bir eksikliğe meydan vermeden çalışmamızı tamamladık. Eserimizin “Giriş” bölümünde XVI. yüzyılın genel özelliklerini ve diğer Türk coğrafyalarındaki durumunu ele aldık. Daha sonraki kısımda ise şairlere ilişkin bilgilere yer verdik. Bu bilgiler şairlerin hayatları, edebi şahsiyetleri ve eserlerine ilişkin bilgilerden oluşmaktadır.
Bütün bu çalışmalarımızın amacı XVI. yüzyılı her yönüyle inceleyip elimizden geldikçe insanların istifadesine sunmaktı.






















KAYNAKÇA

AK, Coşkun, Muhibbi Divanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997
ANADOL, Cemal, Köroğlu, Türkmen Kitabevi, , İstanbul, 1997
BANARLI, Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C.I, , Milli Eğitim Basımevi, İstanbul,1998
BAŞGÖZ, İlhan, Karacaoğlan, Cem Yayınları, İstanbul, 1977
BÜYÜK TÜRK KLASİKLERİ, C.III-IV, İstanbul, 1986
CENGİZ, Halil Erdoğan, Divan Şiiri Antolojisi, Milliyet Yayınları, 1972
ÇELEBİOĞLU, ÂMİL, Kanûnî Sultan Süleyman Devri Türk Edebiyatı,
M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1994
ÇUBUK, Vahit, Dîvân-ı Muhibbî, C.I, İstanbul, 1980
ELÇİN, Şükrü, Halk Edebiyatına Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara, 2000
GÜZEL Abdurrahman, Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara, 1999
GÜZEL, Abdurrahman – TORUN Ali, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2003
GÖNENSAY, Hıfzı Tevfik – BANARLI, Nihat Sami, Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk edebiyatı Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1943
FUAT, Mehmet, Karacaoğlan (Yaşamı, Sanatçı Kişiliği ve Şiirlerinden Seçmeler), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1995
İPEKTEN, Haluk, Divan Edebiyatında Edebî Muhitler, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1996
İSLAM ALİMLERİ ANSİKLOPEDİSİ, C.XIV, Gülşenî, Sünbül Sinan Maddesi
İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, C.XIII., M.E.B. Yayınları, Eskişehir, 1997
İSLAM Ayşenur- ÖZTÜRK Nermin, Türk Edebiyatı Tarihi, Bem Koza Yayınları, 1996
İZ, Fahir, Eski Türk Edebiyatı’nda Nazım, Akçağ Yayınları, Ankara, 1995
KABAKLI, Ahmet, Türk Edebiyatı, C.II, , Türk Edebiyatı Vakfı Yayınevi, İstanbul, 1990
KARAALİOĞLU, Seyit Kemal, Resimli Motifli Türk Edebiyatı Tarihi, Başlangıçtan Tanzimat’a, İnkılap ve Aka Basımevi, İstanbul, 1980
KARAER, Mustafa Necati, Karacaoğlan: Hayatı, Sanatı, Şiirleri, İstanbul, 1973
KÖPRÜLÜ, Mehmet Fuat, Türk Saz Şairleri, Ankara, 1992
KURNAZ, Cemal, Hayâlî Bey Divânı’nın Tahlili, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1996
Osmanlı Şairleri Muallim Naci, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1995
KÜLEKÇİ Nûman-KARABEY Turgut, Divan Şiiri Antolojisi, Aktif Yayınevi, Erzurum, 2001
MENGİ, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, , Akçağ Yayınları Ankara, 1999
OKUYUCU, Cihan, Cinânî ( Hayatı, Eserleri, Divanının Tenkitli Metni), T.D.K. Yayınları, Ankara, 1994
SOYSAL, M. Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 2002
ŞENTÜRK, Ahmet Atilla, Osmanlı Şiiri Antolojisi, İstanbul, 1999
TARLAN, Ali Nihat, Hayâlî Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992
TİMURTAŞ, Faruk Kadri, II Osmanlı Türlkçesi Metinleri, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1995
TÜRK DİLİ EDEBİYATI ANSİKLOPEDİSİ, C. II,III,IV,V,VI,VII,VIII, Degah Yayınları İstanbul 1986
TÜRK DİLİ, TÜRK ŞİİRİ ÖZEL SAYISI III, ( Halk Şiiri), T.D.K. Yayınları, Haziran, 1999
TÜRK DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, C.III,VIII,XVII,XXI,XXIV İstanbul, 1995
TÜRK DÜNYASI EL KİTABI, C.III, , Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Ankara, 1992
UYGUNER, Muzaffer, Karacaoğlan ( Yaşamı, Sanatı Şiirlerinden Seçmeler), Bilgi Yayınevi, Ankara, 1996
YÜCEBAŞ, Hilmi, Şair Padişahlar, Yeni Matbaa, İstanbul, 1960
YILMAZ, Ali, Kanûnî Sultan Süleyman’a Yazılan Kasideler, Ankara, 1996

  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat