En Komik ve Eğlenceli Videolar Burada. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
 
 
Konu Araçları
Eski 01-05-11, 21:47  
Adenozin

Varsayılan Deneme Örnekleri ve Açıklaması


Deneme
Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir .

Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kullanırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.

Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: "Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılamanızı istemiyorum" buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.

Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.

Eskiden denemeye verilen "muhasebe" ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.

Denemeye özgü bir konu türü yoktur. Özgürce seçilen bir konuda, yazarın kendi kendiyle konuşma havası içinde yazdığı yazı türüdür. Yazının konusu yazarın o anda aklına geliveren bir konu görünümündedir. Öğretici ve düşünsel yanı da vardır.

Denemenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Makale gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.
• Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.
• Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.

Serbest düşüncenin ifade alanı ve nesrin bir türü olarak deneme, yazarın gözlemlediği ya da yaşadığı olay, olgu, durum ve izlediği objelerle ya da herhangi bir kavramla ilgili izlenimlerinin herhangi bir plâna bağlı kalmayarak, ****ller getirip kanıtlama yoluna gerek duymadan ve kesin hükümler vermeden, tamamen kişisel görüşüyle serbestçe yazıya döktüğü birkaç sayfayı geçmeyen kısa metinlere denir.

Deneme, derin düşünceden çok, kişinin kendi dışındaki nesnelerle herhangi bir konuda gerçek ya da hayalî olarak girdiği diyaloğun ürünüdür.

Deneme yazarı, olay, olgu, durum ve eşyalarda sıradan insanların eskilerin ifadesiyle ülfet ve ünsiyet perdesiyle göremediği, farkına varamadığı ayrıntıları, dikkat etmediği hususları, incelikleri, güzellikleri, harikaları, olağanın altında yatan olağanüstülükleri görebilen, hissedebilen, düşüncesiyle ve deneyimleriyle onları okuyucular için ilginç görülebilecek şekilde yazıya dökebilen insandır. Sıradan insanın “baktığı” şeyi deneme yazarı “görür”.

Deneme dilinde çeşitli bilim, felsefe ve sanat dallarına ait terimlere yer vermekten ziyade, halk çoğunluğunun ortak günlük konuşma dilinin düşünce diline dönüştürülmesi çabası hâkimdir. Denemede bilimsel yazılardaki kuruluk ve şematiklik bulunmaz. Düşünce şiirsel, akıcı, samimî bir üslûpla sunulur. Bu bakımdan deneme yazılarının geniş halk yığınlarınca kolayca ve rahatlıkla okunabilme özelliği vardır. Deneme yazarı yazısını yazarken, bir anlamda kendi kendisiyle diyalog içindedir. Kendi zihinsel âleminde düşünce temrinleri yapar.

Felsefî metinlerde filozof, yazısında kendince sistemini kurduğu felsefî bir anlayışa, sistematik felsefî bir dünya görüşüne bağlı olarak düşüncelerini ortaya koyar. Ortaya koyduğu her metin, kendi felsefî bakış açısının birer açılımı, ayrıntısı mahiyetindedir. Ancak denemede böyle sistematik bir düşünceye bağımlılık zorunluluğu yoktur. Denemecinin yazısında ileri sürdüğü düşünce, herhangi bir felsefe ekolüyle ilintili olmayabilir. Ancak filozof yazısında kurduğu ekole bağlı düşünce üretme çabası içindedir.

Klâsik Türk edebiyatındaki münşeât mecmualarındaki yazılar ve Kâtip Çelebi (16091657) gibi yazarlar bir tarafa bırakılırsa, modern anlamda deneme türü, Türk edebiyatında asıl olarak gazete ile birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk özel gazete Tercümanı Ahval (1860)’in yayın hayatına başlamasından itibaren gazetelerde çıkan değişik yazılar, zamanla ayrı bir tür olan deneme için dil, anlatım ve yaklaşım bakımından zemin oluşturmuşlardır. Tanzimattan itibaren bir süre gazete ve dergilerde “musâhabe” üst başlığı altında deneme benzeri yazılar kaleme alınmıştır.

Türk edebiyatında deneme türünde pek çok ürün verilmiştir. Bu tür içine koyabileceğimiz ürünler, genellikle değişik zamanlarda çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazıların bir araya getirilip kitaplaşmış şekilleridir. Bu eserlerde yer alan yazıların bir kısmı, inceleme, eleştiri yazısı olarak da görülebilir. Bunun yanında bir kitapta yer alan yazıların bir kısmı edebiyat, bir kısmı tarih, bir kısmı felsefe, bir kısmı başka konularda olabilmektedir. O bakımdan deneme türü için çok kesin sınıflandırma ve sınırlandırmalar yapılamamaktadır.

Türk edebiyatında ilk deneme kitapları arasında ,
Ahmet Haşim’in Bize Göre (1928), Gurebahanei Laklakan (1928);
Ahmet Rasim’in pek çok yazısı; Mahmut Sadık’ın Takvimden Yapraklar (1912); Refik Halit Karay’ın Bir Avuç Saçma (1939), Bir İçim Su (1931), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944);
Falih Rıfkı Atay’ın Eski Saat (1933), Niçin Kurtulmak (1953), Çile (1955), İnanç (1965), Pazar Konuşmaları (1966), Kurtuluş (1966), Bayrak (1970) gibi kitaplarını saymak mümkündür.

Türk edebiyatında deneme türü, genellikle şair, romancı ya da hikâyeci kimliği öne çıkan sanatçılar tarafından ortaya konan ürünlerden oluşmaktadır. Birinci derecedeki vasfı “denemeci” olan yazar sayısı oldukça azdır.
Nurullah Ataç (1898-1957),
Sabahattin Eyüboğlu (1908-1973),
Suut Kemal Yetkin (1903-1980),
Mehmet Kaplan (1915-1986),
Nurettin Topçu (1909-1975),
Salah Birsel (1919 ),
Vedat Günyol (1912 ),
Enis Batur (1952 ),
Cemil Meriç (19171987),
Mehmet Salihoğlu (1922 ),
Uğur Kökden (1934 ),
Nermi Uygur (1925 ) bunlardan birkaçıdır.



Özge!

TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK

Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle elele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu.

İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan göz yaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih gururları d ışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?

Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmiştir.

Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek

başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamıyacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşına koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türke hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu.

Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmiyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. **mesini bilmiyen şeyler, Türkiye’yi batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II.Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi neyitli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı.

Atatürk bu çatışmada ölmesini bilmiyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti.

Atatürk ,Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük bir görevdir.

Vedat Günyol



özgür_kız

Hayat dediğin nedir ki?Kısacık bir zaman dilimi.Bazen acılarla,bazen mutluluklarla,bazen gözyaşı,bazen hüzünle dolu insan ömrü.Aslında hayatın tarifini tam olarak yapamıyorum.Soruyorum kendime nasıl birşey...Daha dün bu soruya çok güzel ona doyamıyorum derken bugün verdiğim cevaba şaşıyorum.İkilemde kalıyorum.Mutlu olunca iyiki bu hayattayım iyiki evren var diyorum.Peki yüreğim acılarla kavrulurken,gözlerim yaşla doluyken işte o zaman keşke hayatta olmasaydım diyorum.Ama bazen çevreme bakıyorum acıklı öyküler,çileli yaşamlar,acı çeken insanlar...O zaman kendime diyorum ki ŞÜKRET haline!İyiki hayattasın,iyiki sevdiklerin yanında.İşte o zaman anlıyorum ki hayat kısada olsa onu dolu dolu yaşayacaksın.Ve mutlu olmayı bileceksin....




karakurt

ArKaDaŞlık
ArKadaş; iyi günde kötü günde hep yanımda olandır. İyi, güzel, mutlu bir günümde benimle olan; kötü günlerimde ßana yardımcı Olandır. ßenim Arkadaşım bana göre dünyanın en çok güvenilir, en çok güvenilern kişidir. Ona her konuda, her yerde, Her zaman Danışabilceim bir kişidir arkadaş.
Arkadaşlığın nedeni sonsuzdur. Hiç Kimse içinden çıkamaz. Bir an Bi düşünün niçin nasıl Arkadaş oldunuz? Nasıl ? Tabi kide vardır iki, üç neden.Ama bunlardan en önemlisi arkadaşınla yaşamaya eşbir anlam vermeniz.
Arkadaşlık bu kadar güzel olmasına ramen kötü yanları yok mu? Elbette var. Atalarımızı '' üzüm üzüme baka baka kararır'' demiş. Arkadaşınız Sigara içiyor diyelim.Senide alıştırır, sen istemmesen bile arkadaşın ''bir duman çek, bir kereden birşey olmaz...'' vs cümlelerde başlar ve seni içmeye zorLar kısacası.Bu yüzden Arkadaş sandıımız kişilerin iç kimliini bilmemiz Lazım...
ßirde iki yüzlü arkadaşlıklar vardır. Senin dediğini diğerine söyleyen, başkalarına sırlarını yayan arkadaşlarımızda var. ßurda senin, başka yerde başkasının.Bunlara çok dikkat etmemiz gerekiyor. yai gErçek bir Arkadaş ßulmak Çok Zor!!!
unuttuumuz birşey bir günlük arkadaş ve ömür boyu arkadaşlık. ßen şahsen ömür bboyu arkadaşlığı seçerim.Örnek isterseniz çok basit. ßir kuş alın eve 1 ay kafesinde kalsın sonra kafesini açarsan kaçar. Ama ßir köpek al1 ay aynında tut Sonra dışarı at O seni gene bulur. belki 1 hafta belki bir ay belkide 1 yıl sonra genede Bulur.
Arkadaşlıklar azalıyor günümüzde, çağımızda. ßir güb bir bakın çevresinize. göreceksiniz arkadaşlıklar, dostluklar çok az...Yok hatta. Arkadaş diye altatmışınız kendinizi.
Önemli olan şu, tek bir dünyada bir arkadaşınız varsa bilin deerini.Küçük veya büyük çıkarlar için para gibi harcamayın.ßir kimse '' dünyada Dost yoktur arkadaşlarım'' dediyse.. Sizde ''Dünyada Dostluk vardır'' ilkesini yaratın GÜCÜNÜZ YETTİĞİ KADAR!!!!



Silinmeyen Dostluk...(Deneme)

Aklına düşmüştü yine.. Geçmişin sayfaları arasında dolaşırken, geçmişe dair tüm duygulanımlarını ve yaşanmışlıklarını hatırlayıp sorgularken o da gelmişti aklına....Hatta ilk gelenlerden olmuştu...Onca sevinç acı, doğru yanlış, sevap günah varken hayata dair, aşka dair yaşadığı, aradan sıyrılıp düşüncesine oturmuştu birden...Bu bir tesadüf müydü yoksa son zamanlarda dostluğu yine sorgulamasından mı kaynaklanıyordu...Bilemedi...

Dostluk...En sevdiği kelime, en sevdiği ve en güvendiği anlamlı kavram...Ruhunu ısıtan...Onu çoğaltan...Bazense yıkıma götüren, hayata küstüren...Boşuna değildi dostluğu aşktan öte yaşadığını söylemesi...Dostluğa yüklediği anlamlar aşktan da öteydi, dostluk onun için sevginin en üst noktasında aşktı gerçekten de...Dostluk aşkı...Aşk...Bazen diğer sevgilerle kesişip birleşen yada çakışıp çatışan...Boyutunu kendi bile bilemediği, tek bir duygulanımla sınırlandıramadığı...Kimi dostu arkadaş ötesi değerle yüreğine yerleşmişti...Kimisi o değerin de ötesine geçip kardeş sevgisine bürünmüştü, kimisi aile...Adlarını ve yoğunluklarını koymakta zorlandığı zamanlar çok olmuştu...Ama hepsi yoğundu...Hepsi derinden...Ama o başkaydı...O en yoğunuydu...Arkadaştan hatta kardeşten öte dediğiydi, ailesinden sonra gelen kişi dediğiydi...Onca zamana, onca şeye ve hatta ona rağmen hala dediği...Tüm darbelerine rağmen hala değer verdiğiydi...Ama artık uzaktan...Yıllardır uzaktan...Ama hep yakından, çünkü yürekten...

Neydi bu uzaklığın sebebi? Kopuşun nedeni neydi? Yıllar öncesinde tüm hatayı kendi kendisine yüklemişti, onu herşeyden, herkesten ve hatta kendisinden bile korumak amacıyla...Onu kendinden önce tutmuştu...Ama o zamandan bugüne taşınan tek gerçek tükenişti...Bir çırpıda tükeniş...Daraltılmış zamanlara sığdırmaya kalkışmışlardı o en yoğun dostluğu...Dört nala paylaşımlara yelken açmışlardı temelsiz, dengesiz...Öncesini ve sonrasını hesaba katmadan o anı yaşamışlardı...Zamanla, ağır ağır, sindire sindire paylaşarak çoğalmak, çoğaltmak yani üretmek yerine bir anda tüketmişlerdi...Dış çevrenin etkisiyle de birleşince kopuş kaçınılmaz oluyordu maalesef...

Dış çevre...Acı acı gülümsedi birden...Beyoğlunun buram buram kirletilmişlik, yozlaşmışlık, çirkef koktuğu; insanın değil başkalarından, kendisinden bile koptuğu bir ortam olmuştu dış çevreleri çoğu zaman...Beyoğlu olmuştu hayatlarını sarıp sarmalayan...Sarıyer Taksim dolmuşlarının güzergahında başlayıp güçlenmiş sonra da tükenmiş, tüketilmiş bir dostluktu bu...Şiirlerine konu olan...Bir resim gibi gözlerinin önünde yanıp tükenen bir dostluktu bu, Beşiktaş’ta bir çay molası arınılmışlığında...Karşının ışıkları yanarken dostluk türkülerinin susmasıydı kulaklarda... Işıklı hüzün gecesinde biranın olduğu kadar dostluğun ve sevginin de ucuza satıldığı, sulandırıldığı bir Rock Bar’ın kapaniş şarkısıydı arda kalan...Orhan babanın şarkısına eşlik edişti yüreğe akan gözyaşlarıyla...Batsın Bu Dünya deyişti...Ve düşünce sarhoşu yürekleriyle İstiklalde son bir yürüyüştü...Yan yana...Ama uzak...Uzak ama yine de yakın...Tükenen ama bitmeyen...Bu cümleler kadar garip ve karışıktı işte onların birbirlerine vedaları...Ve bu yüzden kopamamışlardı galiba birbirlerinden, uzunca bir süre...Uzak ama yakın, yakın ama uzak olmuşlardı tüm korkularına, acılı anılarına, hatta zamana ve kıtalara yayılmış mesafelerin ayrımına rağmen...Kendilerine rağmen kopuşu ertlemişlerdi...Sevgi ve saygıdan vazgeçemedikleri için...Paylaşımlar azalsa hatta tükenişe geçse de birbirlerine verdikleri değer onların kopuşunu ertelemişti...

Ertelemişti...Sadece ertelemişti...Engelleyememişti ama...Zamandan ve kıtalardan doğan o uzun ayrılığın sonunda yollarının yine İstiklal’de kesiştiği geceye kadar ertelemişti sadece...Keşke o gece hiç olmasaydı, onu hiç görmeseydi dedi içinden...Keşke onu o halde görmeseydi...Yüreğinde her koşulda temize çıkarttığı dost yüreğinin ikiyüzlü soğukluğunu görmeseydi...Keşke ona olan saygısını kaybetmeseydi...Yıllardır yaptığı gibi uzaktan da olsa ona sevgi ve saygı yükleyebilseydi, çoğaltabilseydi onu yüreğinden benliğine geçen o en hassas, en can alıcı, en can katıcı yolda....O an onu tümden kaybettiğini sanmıştı, yani içinde, yani kendinde...Ona göre saygının olmadığı, kalmadığı yerde sevgi de barınamazdı, yaşayamazdı daha fazla...Ama sevgisi onu bile şaşırtmıştı...Saygıyla olan ritmik dansından çıkıp solo bir figürler silsilesi olarak yüreğindeki yerini korumuştu...Tüm keskin hareketleriyle can yakan bir şekilde olsa bile...Onu bu haliyle hissetmek bile güzeldi...Onu ona rağmen sevmek bile güzeldi...Sevebilmek en güzeliydi...

O son geceden sonra karşılaşmaları tümden farklı bir ortamda olmuştu...Kendisinin sonradan katıldığı, ama buna rağmen türlü çeşit sevgiler dostluklar üretebildiği, yaşayabildiği bir ortamın kalabalığında görmüştü onu...Uzaktan...Sessizce...Usu lca...İzlemişti...Ay larca...Yüzünü görmediği ama varlığını hissedebildiği bir ortamda...Selam vermeye bile çekinir bir halde ve de en acısı istemez bir halde...Çünkü artık onu uzaktan seviyordu, yitirilen saygıdan sonra varlığını istemiyordu hayatında...Sevgi ona yetiyordu...Onu sevmek için ona ihtiyacı yoktu...Hatta onun sevgisini kirleteceğinden korkuyordu...Onun buna hakkı yoktu...O hakkı yıllar öncesinde İstiklal caddesinin koşar adım yürüyüşlerinde düşürmüştü yürek cebinden...O yüzden bu yeni ortamda da hayatında da onu yanında istemiyordu...Ama yine de onun yanında olmaya çalışıyordu uzaktan uzağa...Ona destek olmaya çalışıyordu...Hayatı ve hayattan yansımalarını onunla yorumlamaya çalışıyordu...O istemese de, hatta maalesef haketmese de...Hayata ve ona karşı yorumladıklarını elinin tersiyle silip atsa da...Yine de onun yanında olmaya çalışıyordu, aslında hiç olmadan....Ondan uzak durmaya çalışıyordu, aslında hiç kopmadan...

Var ama yok, yok ama var duygu gelgitlerinin getirisiydi herşey...Varlığın yokluğun girdabında salınışına, yokluğun varlığın sıcaklığıyla içten içe giderilmesine dair tek bir sebep vardı, tek kelimeyle özetlenebilecek...Dostluk...Yü rek hafızasının en gerçek kelimesi...Ona bir kere Dostum demişti, onu dost olarak yüreğinin derinine yerleştirmişti...Onu dosttan öte kılmıştı sevgi rahminde...Artık istese de silemezdi...Dost dedikten sonra silemezdi...Onsuz da olsa yaşayacaktı bu sevgiye açan, sevgiyle yaşayan dostluğu...Hep taşıyacaktı yüreğinde asılı malül gazi dostluğunu...Yiğidi öldür hakkını yeme sözünün getirisiyle onu hep iyi yönleriyle hatırlayacaktı....Geçmişteki güzel anılarla...Her daim onun iyiliğini isteyerek...Onunla olan kopuşuna rağmen aslında çok iyi bir insan olduğunu bilerek...Onun hayata dair kazanımlarını alkışlayacaktı, kutlayacaktı uzaktan, kaybedişleriyle göz yaşı birliği yapacaktı onunla gizlice...Ondan bile habersiz...Sevecekti dost dediğini....Dost diye yüreğine yazdığını...Silemediğini...
 
Eski 11-03-12, 14:34  
ByCrazyLove

Varsayılan C: Deneme Örnekleri ve Açıklaması


teşekkürler
 
 

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz
Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat