Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında.
Forum TR
Go Back   Forum TR > Genel Kültür > Kültür > Tarih
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]

....:::::hititler:::::.....

Kültür Kategorisinde ve Tarih Forumunda Bulunan ....:::::hititler:::::..... Konusunu Görüntülemektesiniz => Dış Siyaset Erken dönem Hitit kralları ülke sınırlarının dışında sadece düşmanlarla karşılaştılar. Kizzuvatna ile Kral Telipinu arasında bir antlaşma yapılmasıyla ...

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 19-06-05, 10:34   #26

Varsayılan Cvp: ....:::::hititler:::::.....


Dış Siyaset

Erken dönem Hitit kralları ülke sınırlarının dışında sadece düşmanlarla karşılaştılar. Kizzuvatna ile Kral Telipinu arasında bir antlaşma yapılmasıyla yeni bir yaklaşım tarzının gelişip gelişmediğini söylemek mümkün değildir, çünkü bu antlaşma metni elimizde mevcut değildir. Şuppiluliuma'nın zamanında Batı Asya dünyası onunla birlikte kendini toparlamıştı ve üç Büyük Güç tarafından kontrol ediliyordu: Mısır (Misri, Kitabı Mukaddes'te Mizraim olarak geçer), Babil (bu dönemde Kar-Duniaş olarak adlandırılıyordu) ve Mitanni (Hint-İran kökenli bir aristokrasi tarafından yönetilmekte olan Hurri Krallığı). Bu güçler üçlü bir denge oluşturmuşlardı ve Tel el-Amarna'da bulunan diplomatik yazışmalar birbiriyle olan ilişkilerinin mükemmel koşullarda yürütülmekte olduğunu göstermektedir. Üç kral birbirine elçilerle özenli hediyeler gönderir ve kardeşler gibi hitap ederdi, ayrıca düzenli olarak dostluklarını diplomatik evliliklerle perçinlerlerdi. Şuppiluliuma'nın askeri seferleri Mitanni gücünün sonunu getirdi ve böylece Hatti ister istemez bu eski uluslar topluluğu içinde üç Büyük Güçten biri olarak kabul edildi.

İki "Büyük Kral" arasında bir antlaşma yapıldığında mutlak eşitlik ve mütekabiliyet esasına uyulurdu. Böylesi antlaşmaların günümüze kadar ulaşmış tek örneği III. Hattuşili ile II. Ramses arasında yapılan ve yaklaşık İÖ 1258'de sonuçlandırılan antlaşmadır, ama en azından bu tarihten önce Hatti ve Mısır arsında iki antlaşma daha olduğu bilinmektedir. Babilonia ve bu iki gücün arasındaki dostane ilişkilerin benzer bir anlaşma temeline dayandığından emin olabiliriz. Böylesi antlaşmaların temel noktası bir "kardeşlik" ilişkisinin kurulmasıdır. Bu, iki güç arasında bir savaşın olmasının imkânsızlığını ve hem savunma hem de saldın için bir ittifakı belirtir. Bu temalar uzunca ayrıntılandırılır. Antlaşma yapan taraflar, taraflardan birinin ölümü halinde yasal varisin tahta çıkarılmasının diğer devlet tarafından güvence altına alınacağını da belirtirler. Bu mütekabiliyet esasına dayalı hanedanlığa özgü güvence, gördüğümüz gibi, vasallarla yapılan antlaşmalarda aynı derecede temel bir şart olarak yer alır, ki burada hanedanlık bir devlet olarak tanımlanır ve devrim kraliyetin kendisinin, uluslararası dünyadaki konumu ne olursa olsun, yıkılması demekti. Firarilerin iadesi de "kardeşlik antlaşmasına" mütekabiliyet esası üzerine dahil edilmişti. Böylece istedikleri bir üçüncü taraf ile istedikleri türden diplomatik ilişkiye girmek için özgür olan müttefiklerin egemenliği üzerinde başka bir sınırlandırma yoktur. Son olarak, hem her iki tarafın yükümlülüklerinin birbirinin aynı olmasını sağlamak için her bir şart kelimesi kelimesine tekrar edilir, hem de antlaşmanın tamamı her bir devlet tarafından ayrı ayrı kaleme alınır ve karşı tarafa onaylanması için gönderilirdi; bu nedenle, Ramses-Hattuşili antlaşmasının iki örneği vardır: Biri Mısır hiyeroglif yazısı ile Karnak Tapı-nağı'nm duvarlarına kazılıdır, diğeri ise Boğazköy'den çıkarılan Akad dilinde çiviyazılı bir tablettir. Bir kompliman olarak, aynı imtiyaz çoğunlukla bir vasala da sağlanırdı.

Politik manevralarında uluslar güçlü komşularını gücendirmemeye dikkat ederlerdi. Bu, Şuppiluliuma ve Kizzuvatna kralı arasındaki antlaşmayla örneklendirilebilir -Hititlerin yaptığı antlaşmaların en eskilerinden biridir. Kizzuvatna'nm tavrı bir kendi kaderini kendinin tayin etmesi olayı olarak gösterilmektedir ve Mitanni kralının da bu prensibi benimsemiş olduğu örnek gösterilerek doğrulanmaktadır.

İşuva halkı [der Şuppiluliuma] Majesteleri'nin karşısında duramadı ve Hurri Ülkesi'ne sığındı. Ben, Güneş, Hurrilere haber gönderdim: "Benim tebaam olanları bana iade edin!" Fakat Hurriler Majesteleri'ne şöyle cevap gönderdi: "Hayır! Şu kentliler daha önceleri... den Hurri Ülkesi'ne gelmişler ve yerleşmişlerdi. Daha sonraları Hatti Ülkesi'ne firariler olarak gittikleri doğrudur, ama artık sonunda sığırlar ahırlarını seçmiş, kesinlikle benim ülkeme gelmişlerdir." Böylece Hurrili, benim tebaamı bana iade etmedi... Ve ben, Güneş, Hurriliye şöyle haber gönderdim: "Eğer bir ülke seninle antlaşmasını bozsa ve Hatti Ülkesi'ne gitseydi, ne olacaktı?" Hurrili şöyle cevap gönderdi: "Tamamıyla aynısını." Şimdi Kizzuvatna halkı Hitit sığındır ve ahırını seçmiş, Hurriliyi terk etmiş ve Majesteleri'nin ülkesine gitmiştir ... Kizzuvatna Ülkesi kurtuluşundan çok sevinç duymaktadır.

Bu, İS 20. yüzyıldakine benzer havasıyla bir propaganda örneğidir. Fakat Hitit kralının kendi tavrını haklı gösterme gereğini hissettiği bir uluslararası divan fikrinin varlığını doğrulamaktadır.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-06-05, 10:39   #27

Varsayılan Cvp: ....:::::hititler:::::.....


KENTLER

Hitit Kentleri

Hititler, Anadolu'ya geldikten sonra, başlangıçta küçük kent-devletleri halinde yaşadılar. Asur metinlerinde adı Hattuşa olarak geçen Hattuş da, bu küçük kent-devletlerinden biriydi. Hitit öncesi, İÖ 19. ve özellikle 18. yüzyıllarda, bundan önceki alt bölümde de değindiğimiz gibi, Hattuş'da, yerli Hatti halkının yanı sıra, Asurlu tüccarlar konaklamaktaydılar. Hattuş'daki Asur kolonisi, Kaniş'tekine bağlı idi. Kentin bu dönemiyle ilgili ayrıntılı bilgi bulunmamakla birlikte, Hattuş kralının Büyükkale'de oturduğu, Hattuş Karumu'nun ise, Büyükkale'nin kuzeybatısında bir teras üzerinde yerleşmiş olduğu görüşü vardır. Burası, daha sonra büyük Hitit tapınağının inşa edildiği yerin hemen kuzeyinde bulunmaktadır. Bu bölgede yapılan arkeolojik kazılarda, Karum Hattuş'daki konut dokusu ile ilgili ayrıntılı bilgiler elde edilmiştir. Avlular etrafında konut ve işyerleri oldukça düzenli bir yerleşme dokusu oluşturmakta, bazı yollarda ise kanalizasyon sistemi bulunmaktadır.

Hattuş'taki Asur ticaret kolonisi, yaklaşık 50 yıl işlevini sürdürmüş ve bir yangınla sona ermişti. Eski Hitit dilinde yazılmış bir metinden anlaşıldığına göre, Kussara (yeri belli değil) ve Neşa (Kaniş) kralı Anitta birçok kenti yakıp yıkarken, Hattuş da, İÖ 1720 yıllarında aynı kral tarafından oturulmaz hale getirilmişti.

İÖ 17. yüzyılın başlarında, Orta Anadolu'daki küçük kent-devletleri, bir federasyon şeklinde örgütlenerek, Hitit Devleti'ni kurdular. Bu örgütlenmenin en önemli özelliği, büyük kralın yanı sıra, başlangıçta, bir asiller meclisinin Anadolu'nun ilk siyasal birliğini kurmada ve yöneticilerin seçiminde söz sahibi olmasıdır. Kısa bir süre sonra, yönetimdeki Kussara kralları Hattuş'u başkent yaptılar. Hitit kökenli bu krallar döneminde, Hitit dili Orta Anadolu'ya yerleşti. Kentin Hitit öncesi adı olan Hattuş, Hititçe'de Hattuşa'ya çevrildi ve burada oturmaya başlayan ilk Hitit kralı da, "Hattuşalı" anlamına gelen "Hattuşili" adını aldı. Hititler, I. Hattuşili döneminden başlayarak oldukça yayılmacı bir politika izlediler ve İÖ 14. yüzyıla gelindiğinde, çok geniş bir alanın denetimini ele geçirdiler. Kuşkusuz, bu politikayı belirleyen temel etmen, bölgelerarası uzun mesafe ticaret yollarını denetim altında tutmaktır. Bu konuyu daha iyi açıklayabilmek için Hitit dönemindeki üretim ve dış ticaret ilişkilerini irdelemek gerekiyor:


Şekil 1:İÖ 19. yüzyılda Hitit Devletinin sınırları ve önemli kentleri.


Ortadoğu'da, İÖ 2. binyıldan başlayarak, metal alet ve gereçlerin kullanımının yaygınlaşması, özellikle bölgeler arası ölçekte, bronz yapımında kullanılan bakır ve kalay ticaretinin yoğunlaşmasına neden oldu. Anadolu, özellikle bakır madeninin oldukça bol bulunduğu bir coğrafi alandı. Bakır yataklarının en yaygın olduğu bölgeler, Kuzey Anadolu'da Adapazarı'ndan Artvin'e kadar uzanan kuşak ile, Diyarbakır yakınındaki Ergani'dir. Kaniş/Kültepe'yi incelerken gördüğümüz gibi, daha İÖ 2. binyılın başlarında, Asurlu tüccarlar tarafından Anadolu ve Mezopotamya'daki pazarlara bakır dağıtımı yapılmaktaydı. Suriye'deki Asurlular dışında, Orta Anadolu-Mezopotamya arasındaki uzun mesafe ticaret yolları üzerinde, İÖ 3. binyılın son çeyreğinden beri yaşamakta olan Hurriler de ticaret işleriyle uğraşıyorlardı. Hurriler, Hititler gibi önceleri, İÖ 2. binyılın ilk yansında kısa yaşamlı, küçük kent-devletleri kurdular. İÖ 2. binyılın ortalarına doğru, Hint-Avrupalı kavimlerin yönetiminde kurulan ve halkın büyük çoğunluğunu Hurriler'in oluşturduğu Mitanni Devleti, Doğu'nun Mısır'dan sonra gelen ikinci büyük siyasal gücü oldu. Hurriler'in denetimi altındaki kentler arasında, Alalah (Teli Açana), Fırat kıyısındaki Mari ve Doğu Akdeniz kıyısındaki Ugarit (Ras Şamra) bulunuyordu.300 Ergani bakırının, Ugarit üzerinden, Akdeniz'deki tüketicilere ulaştırılmış olması, yapılan araştırmaların ışığında, üzerinde durulan bir olasılıktır. Ortadoğu'da, bronz yapımında kullanılan ikinci maden olan kalayın ticaretinin yapıldığı en önemli merkez ise, Mari idi. İÖ 2. Binyıl başlarında, kalayın bol olarak çıkarıldığı Elam bölgesinden, Mari üzerinden, Akdeniz'deki alıcılara ulaştırıldığı yazılı belgelerden saptanmıştır. Ugarit, İÖ 14. ve özellikle 13. yüzyıllarda da kalay, bronz ve diğer önemli metallerin dışsatımını yapan en önemli merkezlerden biridir. Böylece, İÖ 2. binyılın başlarında, Yakındoğu ticaretinin ağırlık merkezi Asur kenti iken, 2. binyılın ortalarında, bu merkez, Doğu Akdeniz kıyısında Ugarit'e kaymıştır.

Hititlerin, artan bakır ve kalay gereksinimlerini yukarıda anlatılan pazarlardan karşıladıkları açıktır. Bunun nedeni, kuzeyde, Karadeniz bölgesindeki bakır yataklarının kendi denetimleri altında olmaması ve kuzey komşuları ile sorunları bulunmasıdır. Kalay ise, kalaytaşı halinde Batı Anadolu'da bazı bölgelerde bulunduğu halde, bu alanlar da, Hitit Devleti'nin sınırları dışında kalmaktadır. Böylece, Hititlerin, halkın ve ordunun gereksinimini karşılayacak miktardaki bakır ve kalayın sağlanabilmesi için, Şekil 46'da oklarla gösterilen yönlerdeki, uzun mesafe bölgelerarası ticaret yollarını denetimleri altında tutmaları gerekmiştir. Bu nedenle, Hitit kralları, başkumandan sıfatı ile Hitit ordusunun başında, her yıl sefere çıkmak zorunda idiler. Devletin güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra bu seferlerin sağladığı sonuçların biri de, kralların elinde vergi toplama yoluyla biriken kapitalin artmasına neden olan savaş ganimetleridir.

Hitit devleti, üç tarafı denizlerle çevrili Anadolu yarımadasının ortasında yer aldığı halde, bir kara devleti özelliği gösteriyor, denizlerden yararlanabilecek ulaşım tekniklerini bilmiyordu. Bunun sonucu olarak, askeri ve ticari her türlü ulaşım karayoluyla yapılıyordu. Aynı dönemde Mezopotamya'da ve Mısır'da, genelde nehirler üzerinde suyolu taşımacılığı yapılmaktaydı. Hitit tarihinin en parlak dönemlerinde bile, liman olanakları çok uygun olan Batı ve Güney Anadolu sahilleri gelişememiş, buna karşın Mezopotamya, Mısır ve Anadolu'yu birbirine bağlayan karayollarının kavşak noktası olan kuzey Suriye, İÖ 13. yüzyılın ikinci yarısında, o dönemin en büyük devletleri olan Mısır, Hitit, Babil ve Asur için elde edilmesi gereken bir siyasal ve ekonomik hedef haline gelmişti. Bu nedenle de, Asur ticaret kolonileri döneminde çok işlek bir yol olan Kaniş-Asur yolunun, Hitit döneminde de kullanıldığına, kesin gözüyle bakılabilir. Bu yol, başkent Hattuşa'dan başlıyor, Kaniş (Kültepe) - Tegarama (Gürün) - Darende - Melit (Malatya) - Samusat (Samsat) üzerinden Urşu'ya (Urfa) varıyor, burada ikiye ayrılarak, bir kolu batıya, Kargamiş (Cerablus) ve Halpa'ya (Haleb), diğeri ise Nisibin (Nusaybin) üzerinden Asur ve Babil'e ulaşıyordu. Bu varsayımın temel dayanağı, bu kentlerin hepsinde Hitit dönemiyle ilgili yapıtlar bulunmuş olmasıdır. Anadolu'yu kuzey Suriye'ye bağlayan bir diğer yol da Gülek boğazı üzerinden Haleb ve Kadeş'e bağlanan yol olmalıdır.

Anadolu'da Hititler zamanında kullanılan yollan gösteren en iyi kanıtlar, Hitit kaya anıtlarıdır. Bu anıtlar yardımıyla, Hitit başkentini Batı Anadolu'ya bağlayan yolları da saptamak olasıdır. Bunlardan biri, Ankara-Haymana-Sivrihisar üzerinden güneye inen yoldur. İzmir yakınındaki Nif kaya anıtı ile Beyşehir gölü yakınındaki Fasıllar, Eflatunpınar, Köylütoğlu anıtları da İzmir'i Konya'ya bağlayan bir yolun varlığını göstermektedir. Konya ile Kaniş, Kaniş ile Bor ve Adana arasında da bir yolun varolduğu, Fıraktin ve Sirkeli kaya anıtlarının konumundan anlaşılmaktadır. Bu yolların büyük bir kısmı, Hattuşa-Kültepe bölümü dışında, doğal yollarla çakışmaktadır.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-06-05, 11:01   #28

Varsayılan Cvp: ....:::::hititler:::::.....


eyvallah hocam bellıkı cok ugrasmıssın emek harcamıssın tesekkur edrım saol...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-06-05, 13:17   #29

Varsayılan Cvp: ....:::::hititler:::::.....


Hattuşa

Hitit diplomasisinin odak noktası güney sınırındaki kuzey Suriye iken, başkent Hattuşa'nın tam ters yönde kuzey sınıra yakın bir yerde bulunması, kentin yerleşim yerinin özellikleriyle ilgilidir. Hattuşa'nın konumu, üç önemli koşulu yerine getiriyordu: Kentin ilk kurulduğu yer olan Büyükkale'nin bulunduğu tepe dış saldırılara karşı kolay savunulabilir bir yerdi; tepenin çevresinde yerleşmenin gereksinimine yetecek kadar bol su ve işlenebilecek tarım toprağı bulunuyordu. Bu üç koşula ek olarak, düşman ordularının erişemeyeceği kadar sınırlardan uzakta olması, iklim ve topografya açısından güç doğa koşullarını dengeleyen bir özelliktir. Denizden yüksekliğinin ortalama 1100 m.'den fazla olması, Hattuşa'nın, Hitit döneminde, Anadolu'nun en büyük kenti olmasında olumsuz bir rol oynamadı.

Hitit yönetim sisteminin tek merkezli federatif yapısı nedeniyle, gerek tarımdan, gerekse madencilik gibi tarım dışı ekonomik faaliyetlerden elde edilen artık ürünün, vergiye bağlanan devletlerden gelen ve savaşlardan elde edilen ganimetlerin toplandığı yer olarak, başkent Hattuşa, kendi ürettiği sınırlı ürün kapasitesinin çok üzerinde bir nüfusu barındırabilecek potansiyele sahipti. Kentin, başkent olduktan sonra zaman içinde gösterdiği hızlı büyüme sürecini bu çerçeve içine oturtmak gerekir.

Hititlerin tarihinde, İÖ 1660-1460 dönemine "Eski Krallık" dönemi, İÖ 1460-1190 dönemine ise "İmparatorluk" dönemi denilmektedir. Hattuşa, gerek Eski Krallık gerekse İmparatorluk dönemlerinde, başkent olarak işlevini sürdürmüştür. Hitit devlet arşivlerinde bulunan çok sayıdaki çivi yazılı tablette, çeşitli konulara değinilmesine rağmen, başkentin 400 yıllık tarihini aydınlatacak çok az bilgi elde edilmiştir. Kazılarda ortaya çıkarılan bir belgede, İÖ 1600-1570 yıllarında Hitit kralı olan I. Hantili şöyle demektedir: "Hatti ülkesinde hiç kimse kentlerde sur inşa etmemişti. Ben, Hantili, bütün ülkede duvarlarla korunmuş kentler yaptım ve Hattuşa kentini de duvarlarla çevirdim." Bu söz, kentin varolan surlarının onarılması, veya genişletilmesi anlamında kullanılmış olmalıdır. Çünkü, Hantili'den çok önce, İÖ 1660-1630 yılları arasında krallık yapan I. Hattuşili'nin, savunma sistemi olmayan bir kentte oturmuş olması, zayıf bir olasılıktır. Hattuşa I. Hattuşili tarafından başkent olarak seçildiği zaman, kentte en az iki tapınağın bulunduğu yazılı bir belgeden anlaşılmaktadır. Yine aynı belgeye göre kral Hattuşili, kuzey Suriye ve yukarı Mezopotamya'ya yaptığı seferlerden elde ettiği ganimeti bu tapınaklara getirmiştir.


Şekil 1: Hattuşa'da Aşağı Kent'teki Büyük Tapınak'ın (Tapınak I) konumu ve çevresindeki ambarlar.

İÖ 2. binyılın başlarından Eski Krallık döneminin sonlarına kadar geçen dönemde kent, Büyükkale ile Büyük Tapınak (Tapınak I) arasında kalan ve kuzeybatı teraslarına kadar uzanan yaklaşık 50 hektarlık bir alanı kaplıyordu (Şekil 1). Aşağı Kent adı verilen bu alana, kuzeydoğusunda Büyükkaya deresi, batısında ise Yazır deresi vadileri doğal sınır oluşturuyordu. Aşağı Kent'in güneyini büyük bir yarım daire olarak kuşatan kent duvarının ise, İÖ 14. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır.

Hattuşa, başkent olması nedeniyle Hitit toplumunun sosyal ve ekonomik özelliklerinin kent mekânına yansıdığı ilginç bir örnektir. Aşağı Kent'in, çift kat surları dışında iki anıtsal öğesi daha vardır. Bunlardan biri, Büyük Kral'ın sarayının bulunduğu Büyükkale, diğeri ise, rahipler tarafından hizmeti görülen Büyük Tapınak'tır. Hitit kralları, Mısır ve Mezopotamya krallarından farklı olarak, hiçbir zaman kendilerini tanrı olarak göstermemişlerdir. Onların, ancak öldükten sonra tanrı olduklarına inanılıyordu. Kralların başlıca görevlerinden biri başrahiplik idi. Belirli bayram ve dua günlerinde tanrılara yapılan törenlere başkanlık ediyorlar, onlara içki ve kurbanları kendileri sunuyorlardı. Büyük Kral, bu özel günler dışında Büyükkale'deki sarayında oturuyor, ilkbaharda da ordusunun başkumandanı olarak sınırlarda savaşmaya gidiyordu. Büyükkale'de saray dışında resmi yapılar ve konutlar bulunduğu dikkate alınırsa, küçük bir grup oluşturan yönetici sınıfın, topluca, burada oturduğu düşünülebilir. Büyükkale, çevresini kuşatan anıtsal duvarları ve yüksek bir doğal kaya kütlesinin üzerindeki düzlüğe yerleşmiş olması nedeniyle, kente yüksekten bakan, kentlilerin erişemeyeceği bir konumda bulunmaktadır. Kent-Büyükkale ilişkisi, kralın ve yönetici sınıfın halktan oldukça kopuk olduğunu gösteriyor.


Şekil 2: Hattuşa'da Aşağı Kent'te Tapınak I'in kuzeyinde yer alan konut alanının bir bölümü.

Eski Krallık döneminde, Büyükkale'deki yerleşme, rastlantısal özellikleri ve düzensizlikleriyle, bir plana göre değil de zaman içinde, yavaş yavaş, kendi başına büyüyen bir doku izlenimi vermektedir. Surlar ve Büyükkale'den sonra, Aşağı Kent'in üçüncü anıtsal öğesi olan Büyük Tapınak/Tapınak I ise, Büyükkale'nin tersine, çevresindeki ambarlar ile birlikte oldukça iyi planlanmış bir yapı grubudur (Şekil 2). Planın odak noktasını oluşturan Tapınak Fin, kentin başkent olduğu tarihte de varolan en eski tapınak olduğu yazılı kaynaklardan bilinmekle birlikte, arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan yapı İÖ 14. yüzyıla tarihlenmiştir. Bu verilere göre, Tapınak I’in, 14. yüzyılda yeniden inşa edildiği düşünülebilir. Tapınak ambarlarla öylesine sımsıkı çevrilmiştir ki, yapıya ulaşmak için yalnızca dört geçit kalmıştır. Tapınağı çevreleyen sokakların genişliği, 5 m. ile 10 m. arasında değişmektedir. Anıtsal bir kapı ile donatılan güneydoğudaki giriş, külliyenin ana girişi olmalıdır. Bu sokaklar yardımıyla, ambarlar, her birinde ayn ayrı merdiven boşlukları olan dört bölüme ayrılmıştır. Çoğunlukla dar, uzun, dikdörtgen biçimli, 3-3.5 m. genişliğinde ve 9-27 m. uzunluğunda bölmelerden oluşan ambarlar, zemin katta, 82 odayı içermektedir. Ortalama iki metre genişliğe ulaşan güçlü taş temelleri ve merdivenleriyle iki, hatta yer yer üç ve dört kat yükseklikte olduğu saptanan bu ambar bloklarında, toplam 175, belki de daha fazla odanın bulunduğu hesaplanabilir. Ambar odalarının her birine, dışarıdan, ayrı bir giriş yoktur; odalar gruplara ayrılmış ve her gruba bir kapı verilmiştir. Bu gruplar, 6-25 odadan oluşmaktadır. Bu düzenlemenin, her ne kadar denetim kolaylığı sağlasa da, malların taşınması ve hizmet yönünden birtakım güçlükler çıkardığı düşünülebilir.

Bu ambarların nasıl ve hangi amaçla kullanıldıkları konusunda, arkeolojik kazılar sırasında odalarda bulunan eşyalar bazı ipuçları vermiştir. Odalarda, sırayla dizilmiş, küçük boylarının çapı 1.60 m. ve yüksekliği 1.90 m., hacimleri 900 litre, büyük boylarının ise hacimleri 1750 litre olan, sıvı maddeleri de doldurmaya elverişli, büyük seramik küpler bulunmuştur. Bunlar, olasılıkla serin alt katlarda korunması gereken içeceklerin ve yiyeceklerin saklanması için kullanılıyorlardı. Üst kat odalarında ise, güneydoğu ambarlarında örneklerine rastlandığı gibi kumaş, giysi, hafif gereçler saklanıyor ve arşivler bulunuyordu. Tapınak I külliyesinin güneybatısında, taş döşeli yolun karşı tarafında yer alan bir başka yapı adasında da, aynı yapı özelliklerini gösteren başka ambarlar ve işçilere verilecek gereçlerin saklandığı, daha küçük odalar yer almaktadır. Aşağı Kent'te, aynı yapım özelliği gösteren çok sayıdaki diğer ambar ve silah depoları ise, dağınık halde kent duvarının iç yüzüne ve alt geçitlerin (poteme) iç yüzüne yaslanmışlardır.

Buraya kadar yaptığımız çözümleme, bize başkent Hattuşa'nın bir ambarlar, depolar kenti olduğunu gösteriyor. Bunun çeşitli nedenleri vardır; en önemlisi de kentin, ülkesi içindeki konumu ve işlevi gereği bir üretim merkezi değil, bir tüketici kent olmasıdır. Hattuşa, savunma kolaylığı nedeniyle dağlık bir arazide kurulması ve bölgelerarası uzun mesafe ticaret yollarından uzakta kalması nedeniyle, savaşlardan elde edilen ganimetler, anlaşmalar yoluyla federasyonun küçük krallarından vergi olarak alınan mallar ve hediyeler ile yaşamını sürdürmüştür. Henüz para kullanılmadığından yukarıda sayılan bütün girdiler, mal olarak kentte toplanmakta, sayılarak depolanmaktaydı; ihtiyaç halinde yine görevliler tarafından kayıtları yapılarak depolardan çıkarılıp kullanılmış olmalıdır. Bütün bu bürokratik işleri yürütmek için, saraya bağlı memurların geniş bir örgüt oluşturdukları, Hitit belgelerinden saptanmıştır. Bu saray memurlarının bir bölümünü oluşturan kâtipler, devletin bütün resmi evrakını düzenlemek, arşivleri oluşturmak ve yenilemekle görevliydiler. Rahipler ise, sosyal tabakalaşmada ayrı bir sınıftı. Tapınaklarda değil, evlenip kendi evlerinde otururlardı. Görevleri tapınakları açmak, duaları okumak gibi tanrı hizmetiydi.

Tüccarlara gelince, Hitit kanunlarında ticaret ile ilgili maddelerin az olduğu dikkate alınırsa, belgelerde adı geçen Babil, Amurra, Ugarit, Arzava ve Pala ülkeleriyle ticaret yapan tüccarların küçük bir grup olduğu düşünülebilir. Ticaretin niteliği gereği, bu tüccar tipi, daha çok gezgin-tüccar tanımına uymaktadır. Yapılan son araştırmalar göstermiştir ki, Hititlerin Batı Anadolu ile olan ticaret ilişkileri, bugüne kadar varolduğu düşünülenden çok daha azdır. Arkeolojik kazılarda, Yunanistan'dan Rodos'a kadarki alanda bulunan doğu kökenli malların, ancak %1'i Hitit kökenlidir. Aynı şekilde, Hititlerin yerleştiği alanda da, Minos ve Miken kökenli eşyalar, yok denecek kadar azdır. Bu duruma neden olan etmenler arasında, karşılıklı ticaret için bir gereksinme olmaması, ticarete konu olan malların dayanıksız mallar olması, bir ekonomik ambargo veya bütün bunların bileşimi sayılabilir. Buna karşılık, daha önce de değindiğimiz gibi Kuzey Suriye'deki kentler ve Mezopotamya ile ilişkiler ise oldukça yoğundur. Bazı metinlerde, Hitit ülkesinden Babil'e gönderilen işlenmiş mallar arasında, bakır ve bronzdan kılıç, balta, ok, yay gibi silahlarla araba tekerleği, kalkan, kemer ve kumaşlar vardır. Bu veriler ışığında, sosyal tabakalaşmada, toplumun kendi gereksinimlerini karşılamanın yanı sıra dış ülkelere işlenmiş mal gönderecek nitelikte üretim yapan bir zanaatkarlar kesiminin varlığından şüphe edilemez. Ancak, bu zanaatkarlardan kaç tanesinin Hattuşa'da, Aşağı Kent'te oturduğunu söylemek olanaksızdır. Buna karşın, zanaatkarların, Kaniş/Kültepe'de olduğu gibi kendi oturdukları konutları aynı zamanda atölye olarak kullandıklarını varsayabiliriz. Bunu kanıtlamak için, Aşağı Kent'teki konutları incelemek yeterlidir.

Şekil 2'de, Hattuşa'da, Aşağı Kent'de, Tapınak I'in kuzeyinde yer alan konut alanının 1938 yılında yapılmış olan arkeolojik kazılar sırasında ortaya çıkarılan bölümü görülmektedir. Bu alanda, en eski konut tabakası, İÖ 2. binyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Şekil 2'de görülen tabaka ise, İÖ 14. yüzyıla tarihlenmiştir. Şeklin en doğusunda, üstte görülen iki konut duvarı, İÖ 13. yüzyıldan kalma konutlara aittir; yani, 14. yüzyıl tabakasının üzerine inşa edilmişlerdir. Şeklin güneydoğusundaki geniş açıklık ise, taş döşeli bir avludur. Burası, belki de, bu çevrede yaşayan bir grup zanaatkar tarafından, çalışma yeri olarak kullanılıyordu.

Konutlar, egemen plan türü olarak, iki küçük oda ve odalara göre genişçe bir avludan oluşmaktadır. Oda ölçüleri 2-4 m. olup, kerpiç duvarların kalınlığı 50-60cm.'dir. Saptanabilen tüm ocaklar, konutların küçük odalarında bulunmuştur. Daha çok odası olan konutlarda ise, ikinci bir iki odalı birimin eklenmesiyle, iki odalı plan, dört odalı konut durumuna getirilmiş, böylelikle, konutun özelliğinde hiçbir değişiklik olmamıştır.Duvarlar, hemen hemen tüm konutlarda, kuzeybatı-güneydoğu yönünde ve buna dik olarak inşa edildiğinden, diğer ızgara plan örneklerinde olduğu gibi burada da belirli bir düzen ve toplumsal örgütlenmeden söz edilebilir. Bu özellik, aynı zamanda düzenli sokakların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Konutlarda bulunan ve yer yer kalın duvarlarla çevrilmiş olan avlu, hiçbir örnekte dört bir yanı odalarla çevrili bir "iç avlu" olarak inşa edilmemiştir. Daha önce değindiğimiz gibi, iki odalı, ön avlulu konutlar, Kaniş/Kültepe'de de çok sık kullanılmış olan bir plan türüdür. Avlunun genişliği, konutun genişliğine eşittir; duvarlar da konutun duvarlarından bir farklılık göstermez. Dar alanlı bir yerleşmede kaçınılmaz bir öge olan avludan, ahşap bir merdivenle, üst katın odalarının açıldığı yine ahşap bir sahanlığa çıkılması, inşaat açısından kolay bir seçenek olduğundan, bu konutların önemli bir kısmının iki katlı olduğuna kesin gözüyle bakabiliriz. Bu durumda, üst kat odalarının ailenin oturduğu ve yattığı mekânlar olması, alt kat odalarının ise depo ve atölye olarak kullanılması, üzerinde durulması gereken bir olasılıktır. Aynı plan türüne, bugün de Anadolu'da sıkça rastlanmaktadır.

Çoğu kez, konutların kendi bağımsız duvarları vardır; öyle ki, bitişik yapılarda çift duvarlar oluşmuştur. Hatta, yer yer avlu duvarlarının çift duvar olarak yan yana inşa edildiği görülmektedir. Bu durumda, çatıların da ortak olmadığı ve konut yüksekliklerinin çeşitlendiği bir dokunun oluştuğu anlaşılıyor. gn güneyde yer alan ve tapınak alanına giden dar yolun iki yanında, birbirine koşut kalın avlu duvarlarının varlığı dikkat çekicidir. Konutların avlularının duvarlarla belirlenmesi, yol sınırlarının yine duvarlarla tanımlanması ve konutlarda, giderek, bağımsız duvar sistemlerinin gelişmesi, Hitit kanunlarında mülkiyete ilişkin maddelerle açıklanabilir. Hitit kanunları, hür veya köle her bireye mülkiyet hakkı tanımakta ve bu hakkı devletin garantisi altında bulundurmaktadır. Veraset konusuna kanunlarda bir açıklık getirilmemiş de olsa, ölen bir kocanın mallarının karısı ve çocukları arasında paylaşılmasından dolaylı olarak bahsedilmektedir. gu çerçeve içinde, bir konut alanında parsel ölçeğinde uygulama yapılması, yani mülk sahibi tarafından yapının yıkılıp tekrar yapılması, kat çıkılması gibi konularda, çevre yapılardan bağımsız konut birimlerinin önemli ölçüde esneklik sağladığı açıktır. Bir başka açıdan ise, kent toprağı ile tarım yapılan kırsal alanlarda iki farklı mülkiyet düzeninin uygulanması dikkati çekmektedir. Aynı konu, Anadolu'da, Hititler'den çok sonra da, örneğin Osmanlı döneminde, yeniden karşımıza çıkacaktır. Anadolu kentlerinde, genelde, kırsal topraktaki mülkiyet düzeni ne olursa olsun, tarih içinde çok eski dönemlerden, en azından İÖ 2. binyıl başlarından beri, Assur ticaret kolonilerinde gördüğümüz gibi, kent toprağı, üzerindeki yapı ile birlikte alınır, satılır veya kiraya verilirdi.

İncelemekte olduğumuz Aşağı Kent'teki konut alanında, konut büyüklüklerinde önemli bir farklılaşma görülmemesi, burada oturan ailelerin sosyal tabakalaşmada aynı kesimden olduğunu düşündürüyor. Bu alanın, bütün Aşağı Kent konutları için, tipik bir örnek alan olup olmadığını söylemek olanağımız bulunmadığı halde, varsayımlar yardımıyla, kentsel nüfus için bazı kestirimler yapabiliriz. İÖ 2. Binyılın kentleri için, brüt yoğunluk olarak, bazı yazarlar tarafından, hektar başına 50 konut saptandığına, çalışmamızın başında değinmiştik. Şekil 2'den de, boş alanlar katıldığında, hektar başına yaklaşık 50-60 konut düştüğü hesaplanmaktadır. Bu verilere dayanarak, İÖ 2. binyıl ortalarında, Hattuşa'nın konut yoğunluğunun, örneğin, Aşağı Mezopotamya'nın en kalabalık kentlerinden biri olan, Ur'daki kadar yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Aşağı Kent'teki toplam nüfusu hesaplamak için, brüt yoğunluk 200- kişi/hektar olarak alındığında, kentte o tarihlerde yaklaşık 10,000-15,000 kişinin yaşadığı hesaplanmaktadır.

Hattuşa'nın mekânsal yapısına ilişkin veriler incelendiğinde, kentin İmparatorluk döneminde (Büyük Krallık dönemi de deniliyor), çok hızlı bir büyüme ve yapım süreci içine girdiği, özellikle İÖ 14. ve 13. yüzyıllarda bir merkezi yönetim sisteminin başkenti olarak kent mimarlığı, sanatsal ve teknik yaratıcılık açısından odak noktası haline geldiği izlenmektedir. Bu olgunun ortaya çıkmasında en önemli etkenlerden biri, İÖ 15. yüzyılda kentin, komşu bölgelerden gelen düşman saldırıları sonunda çok zarar görmüş olmasıdır. Özellikle kuzeyden, Karadeniz bölgesinden inen Kaşka halkı, kenti ele geçirip, yakıp yıktıktan sonra Hattuşa çabuk toparlanmış olmalıdır ki, yüzyıldan daha kısa süre içinde, İÖ 14. yüzyıl ortalarında, kent eskisinden çok daha büyük ve bütün gereksinmelere yanıt verebilecek durumdaydı. Bu olgunun gerçekleşmesini sağlayan süreçlerin başında, İmparatorluğun güney sınırında yapılan savaşlarda sağladığı başarılar ve elde edilen savaş ganimetleri gelmektedir. Ordunun bu savaşlarda kazandığı başarının temel nedenlerinden biriyse, kullanılan savaş gereçlerinde gerçekleştirilen teknolojik gelişmedir.

Hitit ordusu, daha Eski Krallık döneminde, gerekli erzak ve malzemenin taşınmasında, Assur ticaret kolonilerinde de kullanılan, uzun araba denilen dört tekerlekli ve öküz koşulu arabalar kullanıyordu. Yazılı belgelerde, atla çekilen arabaların kullanıldığını gösteren bilgiler varsa da, bu arabalar, Sümer savaş arabaları gibi dört tekerlekli, ağır arabalardı. Tekerlekleri kağnı tekerleği gibi yekpare olarak inşa ediliyordu. İmparatorluk döneminde kullanılan savaş arabaları ise, İÖ 15. yüzyıldan sonra, Ortadoğu'da ortaya çıkan, çift atlı ve çift tekerlekli, hafif, bu nedenle de hızlı ve kolay taşınabilen savaş arabalarıydı. İlk kez bu arabaları Ortadoğu'da kullanan, Mitanniler oldu. Mitanniler, bu savaş aracı yardımıyla, İÖ 15. yüzyılda, Suriye'de büyük bir devlet kurmayı başardılar. Hititler, bu yeni teknolojiyi onlardan öğrendiler. At koşulu savaş arabası yeni bir olgu olduğundan, ata gereksinme vardı ve at yetiştirmeyi de öğrenmek gerekiyordu. Hattuşa'da yapılan arkeolojik kazılar sırasında, devlet arşivinde bulunan belgeler arasında, Mitannili bir at uzmanı tarafından at eğitimi konusunda yazılmış bir belge vardır. Bu metinde verilen bilgiler, modern ingiliz at yetiştirme yöntemlerine de uymaktadır. Görülüyor ki, hafif arabaların ve altı ispitli tekerleklerinin yapımı kadar gerekli koşum atlarının eğitimi de, uzmanlık isteyen bir işti. Hititler'in, maden işleme tekniklerinde olduğu gibi uzmanlık gerektiren bu konulara ve ulaşım teknolojisindeki gelişmelere kısa zamanda uyum sağladıkları ve gündelik yaşamlarında kullandıkları görülüyor. Bazı yazarlar, Hititler'in, bu özellikleri nedeniyle, Anadolu'da 600 yıl süren bir devlet örgütlenmesi içinde, çok çeşitlilik gösteren bir kavimler topluluğunu denetimleri altında tutmada ve yönetmede başarı sağladıkları görüşündedirler. İÖ 2. binyılın ortalarında, Ortadoğu'nun, Mısır'dan sonra en büyük siyasal gücü Mitanni devleti iken, kısa bir süre sonra onun yerini Büyük Hitit İmparatorluğu almıştı.

Hititler'in kullandıkları savaş arabalarını, Mısır ordusuyla İÖ 1296 yılında yaptıkları Kadeş savaşını anlatan, Mısır'daki Abu Simmel, Luksor ve Karnak tapınaklarının duvarlanndaki kabartmalardan tanıyoruz. Abu Simmel tapınağında bulunan belgelerde, Hitit kralının bu savaşa 4500 savaş arabası ile katıldığı belirtilmektedir. O dönem koşulları dikkate alınırsa, bu, önemli bir sayıdır. Diğer yandan, yolların yapımında da Hititler'in yeni teknikler geliştirdikleri biliniyor. Kuşkusuz, bu yeni ulaşım aracının gündelik yaşamda yaygın olarak kullanımının önkoşulu, yolların at arabası için uygun hale getirilmesidir.

Hititler'in, kendi zamanlarının en ileri savaş teknolojisini kullanarak elde ettikleri askeri başarılarla sağladıkları savaş ganimetlerinin, devletin elindeki kapital birikimini artırdığı açıktır. Bu kapital, İÖ 14. ve 13. yüzyıllarda, başkent Hattuşa'da ortaya çıkan, büyük ölçekli imar faaliyetlerinin ve nüfus artışının temel kaynağı olmalıdır. Daha İÖ 14. yüzyıl başlarında, kentte önemli bir nüfus artışı olduğunu, Aşağı Kent'in güneyinde, yaklaşık 100 hektarlık bir alanın yerleşime açılmasından anlıyoruz. "Yukarı Kent" adı verilen bu alanın, dışarıdan gelecek saldırılara karşı, yay biçiminde bir kent duvarı ile çevrilmiştir. Bu duvarın üç ana girişi vardır: doğudaki Kral Kapısı ve batıdaki Aslanlı Kapı, birer düzgün yol ile, doğrudan, Aşağı Kent'e bağlanmıştı. Bu kapıların plan özellikleri, İÖ 14. yüzyıl başlarına tarihlenen kent duvarına sonradan eklendikleri izlenimini vermektedir; bu nedenle de İÖ 13. yüzyıl başlarında yapıldıkları düşünülmektedir. Kapılara anıtsal bir görünüm kazandırmak için, girişin iki yanına konulan iri taş bloklar yontularak parabol biçiminde birer kemer oluşturmuşlardır. Kente, bu kemerli çift kapılardan girilmektedir. Üçüncü kapı olan en güneydeki Yer Kapı (Sfenksli Kapı da deniliyor) ise, kentin en yüksek noktasıdır ve bu nokta, Aşağı Kent'in kurulduğu terastan topografık nedenlerle yaklaşık 300 m. daha yüksekte bulunmaktadır. Bu kapı, kentin duvarın dışında kalan ve giderek genişleyen güneydeki yaylalardan görünmemesini sağlayan bir yığma toprak duvarın üzerine yerleştirilmiştir. Yığma toprağın içinde, kapının altından kente bağlanan, 71 m. uzunluğunda bir tünelin (poterne de deniliyor) gizli kapısı bulunmaktadır. Bu alt geçit, yayalar için düzenlenmiştir.

İÖ 13. yüzyıl, kentte en yoğun imar faaliyetlerinin yürütüldüğü dönemdir. Bu büyük ölçekli projelerin başında, İÖ 1295-1220 yıllan arasında, İmparatorluğun yönetim merkezi olan Büyükkale'nin, sistematik bir biçimde, yenilenmesi gelir. Bu yenilenme süreci içinde, saray yapılarının üzerine inşa edildiği kayalık arazinin elverdiği her türlü olanak değerlendirilerek, kale duvarları iyice yamaca doğru itilmiş, yapıların yerleştirildiği teraslar büyütülmüştür. Yeniden inşa edilirken, tüm kale duvarları düzenli aralıklarla dikilmiş kulelerle donatılmıştır. Yukarı Kent'i çevreleyen duvarlar gibi bu duvarlar da, "sandık duvar" adı verilen ve Anadolu'da ilk kez Hitit İmparatorluğu döneminde kullanılan yeni bir sur yapımı yöntemine göre inşa edilmişlerdir. Aynı yöntemle inşa edilmiş kent geniş basamaklı taş yatakları ve zıvana delikleri bugüne kadar korunagelmiştir. Yatakların aralarındaki açıklığa bakılırsa, yarın, bir kemerle değil de, ahşap ve taştan kurulmuş bir yapı ile geçildiği düşünülebilir. Bu köprü, yine İO 13. yüzyıla tarihlenen, daha önce değindiğimiz beş kaleden oluşan ve kentin ortasından geçen savunma ekseninin en kuzeydeki parçasıdır. Böylece, topografyanın sağladığı olanakları en iyi şekilde değerlendirerek oluşturulan savunma sistemi, başkenti dış saldırılara karşı korumak için yapılan büyük bir yatırımdır.


Şekil 3: Hattuşa'daki beş tapınağın planları.

İÖ 13. yüzyılda, Hattuşa'nın güney bölümünde inşa edilen dört büyük tapınak da dikkate alınırsa, bu dönemde, gelişmenin odak noktasının Yukarı Kent olduğu görüşüne varılır. Şekil 3'te, bu dört tapınağın planları, Aşağı Kent'teki, İÖ 14. yüzyılda yenilenen Tapınak Fin planı ile birlikte gösterilmiştir. Bu beş tapınak karşılaştırıldığında, hepsinde, ortak plan öğesi olarak, dikdörtgen biçiminde bir iç avlunun bulunduğu dikkati çeker. İç avluya karşın, planlar, içe dönük değil, tam tersine, dışa dönük düzenlenmiştir; odalar, çoğunlukla, ışığı avludan değil, dışarıdan alırlar.366 Bu nedenle de, tapınak yapıları genelde bir bahçe duvarı içine alınmış «İmalıdırlar. Bu tür duvarların kalıntılarına, özellikle Tapınak V'de, Kral Kapısı'ndan başlayan ve giderek kuzeye doğaı kıvrılan bir dinarla çevrili olan alanda rastlanmıştır (Şekil 4). Yukarı Kent'teki Tapınak II, Tapınak III, Tapınak IV ve Tapınak V'in bu tür bir duvarla çevrili olup hep birlikte büyük bir kutsal alan ya da kutsal bir kent bölümü oluşturmuş olması, üzerinde durulması gereken bir olasılıktır. Kutsal alanların yakınında büyük bahçelerin bulunduğu düşünülebilir. Buna karşılık, ormanlar, tarlalar ve çayırlar gibi tapınak mülkleri, kentin dışında bulunuyordu.


Şekil 4: Hattuşa'daki Yukarı Kent'in planı: 1) Büyükkale, 2) Güney Kale, 3) Nişantepe, 4) Sarıkale, 5) Yenicekale, 6) Aslanlı Kapı, 7) Yer Kapı, 8) Kral Kapısı, 9) Tapınak II, 10) Tapınak III, 11) Tapınak IV, 12) Tapınak V, 13) Tapınak VI, 14) Tapınak VII, 15) Konutlar.

Orta Anadolu'da bilinen en eski, bağımsız tapınak yapıları, İO 2. bin-yılın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Ancak, kil tablet metinlerine göre, Eski Hitit Devleti döneminde de bazı tapınakların yapıldığı anlaşılıyor. Hitit toplumu, özellikle İÜ 13. ve 12. yüzyılda, tapınak yapımına hız vermiş görünüyor. Buraya kadar sözü edilen beş tapmağın yanı sıra, Hattuşa'nm iki kilometre kadar kuzeydoğusunda bulunan ve çok eski dönemlerden beri doğal bir kutsal alan olarak kullanılan Yazılıkaya'da da (Şekil 44), İÖ 13. yüzyılda, kentteki tapınakların giderek büyüyen önemine koşut olarak, yeni yapılar inşa edilmiştir.369 1980'lerde Boğazköy/ Hattuşa'da yapılan arkeolojik kazılar sırasında, Yukarı Kent'te, daha geç döneme tarîhleneh, yeni tapınaklar (Şekil 4: Tapınak VI ve Tapınak VII) ortaya çıkarılmıştır.370 Bu tapmakların hiçbiri, gerçekte, çağdaşları olan Mısır tapınakları kadar anıtsal ölçekte değildir. Bunun temel nedenlerinden biri, Hitit toplumunun kullandığı işgücü kaynağı ile ilgilidir. Daha önce de değindiğimiz gibi, Hitit yönetim sistemi bireylere üç tür yükümlülük getiriyordu. Bunlardan ikisini, askerlik hizmetiyle timarı daha önce açıklamıştık. Üçüncü yükümlülük ise, angarya hizmetiydi. Kent nüfusu, kent surlarının yapımı, tapınakların yapım ve onarımı, yol ve köprülerin yapım ve onarımı gibi toplum hizmetlerine katılmakla yükümlüydü. Bazı kutsal kentlerin halkı, bazı savaşçılar bu hizmetin dışında tutuluyordu. Hitit kanunlarına göre, kentlerdeki halkın, hür kişiler ve köleler olarak ikiye ayrıldığı biliniyor. Esirlere hür kişilere verilen cezanın yarısı kadar ceza verildiğine ve onlara yarım insan gözüyle bakıldığına göre, angarya işlerde onlardan daha fazla iş beklendiğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. Mısır'dakinin tersine, Hitit ceza kanunlarının köleler için çok yumuşak hükümler getirmesi, kölelerin de mal mülk sahibi olabilmeleri, zenginleşen kölelerin bedelini ödeyerek hür sınıfa geçebilmeleri, hatta hür bir kadınla evlenebilmeleri,372 Hitit toplumunun, üretim yapısını ucuz köle emeğiyle sürdüren diğer toplumlardan önemli farkları olduğunu gösteriyor. Hür ve köle, tüm kent nüfusunun katıldığı yapım hizmetlerinde öncelik savunma alanına verildiğinden, tapınakların yapım ve onarım işleri için ayrılan işgücü oldukça sınırlı olmalıdır. Tapınakların boyutları da, bunu kanıtlıyor.

Devlet eliyle yaptırılan saray, tapınak, kent duvarı gibi kamu yapılarının ölçeğini belirleyen temel etmen, kralın elinde toplanan kapitalin miktarı ve bu kapitalin ana kaynağı da ekonominin temelini oluşturan tarımsal üretimden elde edilen artık ürün olduğuna göre, Anadolu bu konuda Mısır kadar şanslı değildir. Anadolu'daki tarım toprağı oldukça sınırlıdır; kuru tarım yapıldığı için de, elde edilen artık ürün miktarı iklim koşullarına çok duyarlıdır. Kurak giden bir mevsimde, elde edilen ürün, halkın yiyecek gereksinimini bile karşılayamıyordu. Hititlcr'in açlık yıllarında, bereketli Nü deltasından ve doğu Akdeniz'den tahıl aldıkları biliniyor. Örneğin, İÖ 1270 yılında, Mısır ile Hitit İmparatorluğu arasında barış yapıldıktan kısa bir süre sonra, II. Ramses'in III. Hattuşili'ye gönderdiği bir mektup, gemilerle Hatti'ye gönderilen tahıldan söz etmektedir. İO 1222 yılma tarihlenen başka bir yazılı belgede de yine, Hatti ülkesindeki açlığa karşı Mısır'dan Hatti'ye tahıl gönderildiği bildirilmektedir. Bunlar gibi çok sayıda belge bulunduğuna göre, İÖ 13. yüzyılda, Hititler'in tarımsal üretimi, artık ürün elde etmek bir yana, nüfusun yiyecek gereksinimini bile anlaşılan karşılayamıyordu. Kırsal işgücünün büyük bölümünün, her bahar ordu ile birlikte sefere çıkması da tarımsal üretimi olumsuz yönde etkileyen bir etmen olmalıdır.

Buraya kadar sıraladığımız etmenler, Hitit kentlerindeki kamu yapılarından olan tapmakların, neden çağdaşları olan Mısır tapmakları kadar anıtsal ölçekte yapılmadıklarını açıklamaktadır. Kuşkusuz bu çözümleme, dinin ve tanrıların toplum yaşamındaki yeri ve önemi işin içine katılarak daha da zenginleştirilebilir. Ancak burada, çalışmanın giriş bölümünde yöntem ile ilgili çizdiğimiz çerçevenin dışına çıkmamayı ve ekonomik nedenleri mekânsal süreçlerin temel belirleyicisi olarak ele almayı yeğliyoruz.

Boğazköy'de, 1980'lerde yapılan arkeolojik araştırmalarda, Yukarı Kent'teki konutlarla ilgili önemli bulgular gün ışığına çıktı. Şekil 4'te, Tapınak VI'nın kuzeyinde görülen konut alanında yapılan kazılarda, özellikle binaların ve açık alanların altında bulunan kanalların çokluğu dikkati çekmişti. Bu kanallar, taş oluklar ya da toprak borulardan kısmen eski testi ve şişe ağızları kullanılarak oluşturulmuş ve sık sık yenilenmişlerdi; tamamı konutlardaki ve avlulardaki pis su biriktirme havuzlarına ya da lağım çukurlarına açılan pis su borularıydı.


Şekil 5: Hattuşa Yukarı Kent'te İÖ 1200 yıllarına tarihlenen konutlar.

Şekil 5'te, bu alanda yer alan konutların ayrıntılı planları ve yerleşim özellikleri görülüyor. Konutlar, tek. yapı türünde ve aynk nizamda inşa edilmişlerdi. Bir sokağın iki yanında, oldukça düzenli diziler oluşturacak şekilde sıralanmışlar ve aralarında, yaklaşık beşer metre mesafe bırakılmıştı. Yapıların yönlendirilmesinde, topografık koşullar olabildiğince dikkate alınmış, konutların yamaca koşut diziler oluşturmasına çalışılmıştı. Ayrıca, konutların planları, büyüklük ve iç düzen olarak birbirine çok benzemektedir. Hepsi iç avlulu, geniş programlı ve çok odalı yapılardır. Planları düzgün dikdörtgen olup, boyutları 21m.-26.5m. arasında değişmektedir.

Tablo 1: Hattuşa'da Yukarı Kent konutlarında gündelik kap kacak dışında bulunan eşyalar.

Alet Türleri - Eşyanın bulunduğu konutun Şekil 5'teki numarası

9 10 12 15 16 18 19
tablet 3 1 36 19 110 1 1
mühür - - 3 1 - - -
toprak mühür kabı 8 1 9 11 3 2 -
votiv kap 5 19 3 - - - 1
rölyef kap 4 3 3 3 1 - -
kutsal şarap kabı 1 3 22 9 - - -
ok ve mızrak ucu 13 - 3 - - - -

Hepsi İÖ 1200 yıllarına tarihlenen bu konutlarda bulunan eşyalardan, her yapının, aynı zamanda işyeri ve atölye olarak da kullanıldığı saptanmıştır. Yapıların çoğu eğimli araziye inşa edildiğinden, meyilden yararlanılarak altta bir kiler katı bulunmaktadır. Buradan, üst kata, rampa veya ahşap merdivenle çıkılmaktaydı.377 Gündelik kap kaçak dışında, konutlarda bulunan eşyalar Tablo 1'de gösterilmiştir. Bu bulgular, aynı zamanda, daha önce değindiğimiz maden işleme tekniklerine ilişkin bir konuyu da doğrulamaktadır. İÖ 13. yüzyıl başlarında, başkent Hattuşa'da, bronzdan eşya yapımı ve kullanımı hâlâ oldukça yaygındır. Konutların büyüklüğünden, bu mahallede oturanların zengin kişiler olduğu anlaşılıyor. 12, 15, 16 numaralı konutlarda bulunan tabletlerin çokluğu, bunlarda tüccarların oturduğu izlenimini vermektedir. 9 numaralı konutun ise, aynı zamanda bronzdan eşya üretilen bir atölye olduğu, Tablo 1'den anlaşılıyor.

Buraya kadar sıralanan özellikleriyle, İmparatorluk döneminin Yukarı Kent konutları, Eski Krallık döneminin, Şekil 48'de görülen konutlarından büyüklük, yapı düzeni ve plan özellikleri açısından bütünüyle farklıdır. Hitit İmparatorluğu'nun son yüzyılına girerken, iç avlulu, büyük konutları, tapınakları, sarayları, kaleleri, kent kapıları ve surları ile, Yukarı Kent, bir imparatorluk başkenti olarak oldukça zengin bir yaşam biçimi sergilemektedir. Bu dönemde, kentin toplam yerleşim alanı, yaklaşık 168 hektara ulaşmıştı.3^8 Bu alanda yaşayan nüfus ise, kaba bir kestirim ile, 30,000-40,000 kişi kadar olmalıdır.379 Bu nitelikleriyle Hattuşa, Bronz Çağı boyunca Anadolu'da ortaya çıkan en büyük yerleşmedir. Burada yaşayan nüfusu besleyen kaynak ise, daha önce de değindiğimiz gibi, Büyük Kral'ın burada oturması nedeniyle İmparatorluğun her yerinden gelip kentte toplanan dış ticaret kapitali, savaş ganimetleri, vergiler, tarım ve tarım dışı üretimden alınan paylardır. Altın ve gümüş dışında, gelen artık ürünün, henüz para kullanılmadığı için kente mal olarak girmesi, depolama için büyük mekânların inşa edilmesine neden olmuştur. Tapınak Fin çevresinde yer alan ambarlar ve kentte dağınık olarak bulunan depolar da, bunu kanıtlıyor. Ayrıca, uzun kıtlık dönemlerinin yaşandığı, imparatorluğun son yüzyılında, Mısır ve Doğu Akdeniz'den denizyoluyla gelen tahılı, Kilikia'daki Hitit limanı olan Ura'dan getirip kentte depolamak gerekmişti.

Tarih içinde, bütün dönemlerde, kralların ve yönetici sınıfın başkentlerinin imarına özel bir önem verdiği görülür. Hattuşa da, bu kentlerden biridir. Girişilen büyük ölçekli imar faaliyetlerinde, başkent nüfûsu ucuz bir işgücü kaynağı olduğundan, kentteki nüfus artışı yöneticiler tarafından da desteklenen bir olgu olmuştur. Bir yandan görkemli surlarla ve yapılarla donatılmış başkent devlet açısından bir prestij konusu iken, diğer yandan bu faaliyetler, kent nüfusu için yeni iş olanakları açıyordu. İnşaatlarda çalışan taşçılar, marangozlar türünden uzman zanaatkarlar belirli bir sosyal kesim oluştururken, kente bu malzemeleri sağlayanlar, depolama ve taşıma işlerini örgütleyenler, her türlü bürokrasiyi yürüten devlet görevlileri de, kalabalık bir başka toplum kesimiydi. Böylece, işbölümünde ortaya çıkan farklılaşma ve uzmanlaşma eğilimleri, kent mekânında, özellikle de konut alanlarında, farklılaşmaya neden olmuştur. Büyük Hitit İmparatorluğu'nun başkenti Hattuşa, bütün bu süreçlerin sergilendiği, topografyanın sunduğu çeşitliliği de çok iyi şekilde değerlendiren, ilginç bir örnektir.

Bir kent-devletleri federasyonu olan Hitit İmparatorluğu, İÖ 1800-1200 yılları arasında, 600 yıl gibi çok uzun bir süre, yaklaşık 300,000 km2'lik, geniş bir alanı yönetim altında tuttuktan sonra, bir dış etmenle, çok kısa bir süre içinde dağıldı. Alişar, Alaca Höyük, Hattuşa gibi Hitit İmparatorluğu'nun önemli kentlerinde yapılan arkeolojik kazılarda İÖ 12. yüzyıla ait kültür tabakaları üzerinde kalın bir kül tabakası görülmesi, bu tarihlerde, batıdan gelen bazı kavimlerin, Anadolu'nun o dönemde varolan kentlerini yakıp yıktıktan sonra Suriye yönünde yollarına devam ettiklerini kanıtlıyor. Bu göçler hakkında, Mısır'da bulunan bazı yazılı belgeler, bilgi vermektedir. İÖ 1220'lere tarihlenen bir belgede Hitit ülkesinin barış içinde olduğu ifade edilirken, II. Ramses'e (İÖ 1205-1174) ait bir kitabede, "deniz kavimleri"nin saldırılarından bahsedilerek, "Hatti ülkesi bunlara karşı duramadı. Kadeş, Kargamiş, Arzava ve Alaşya (Kıbrıs) yakılıp yıkıldı. Bunlar Amurru (Mısır'da) ülkesi civarında toplandılar ve buranın halkını bütünüyle yokettiler" denilmektedir.

Sonuçta, görülüyor ki, İÖ 12. yüzyılda, yalnız Anadolu'yu değil, bütün Doğu Akdeniz havzasını kapsayan büyük bir kavimler göçü meydana gelmiştir. Bu kitlesel göçün izleri, İtalya'da, Yunanistan'da ve Ege Adalan'nda da, Anadolu'da olduğu gibi eski kent kalıntılarının İÖ 12. yüzyıla rastlayan tabakalarında görülen büyük bir yangın iziyle kanıtlanmıştır. Ege göçlerinin birdenbire ortaya çıkmadığı, İÖ 15. yüzyılda başladığı, ancak en yoğun döneminin İÖ 12. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşandığı, hem Mısır, hem de Assur yazılı kaynaklarından anlaşılmıştır. Bu tarihte, büyük dalgalar halinde Anadolu'yu talan etmeye başlayan güneydoğu Avrupa kavimleri, uzun yıllar boyunca, Anadolu yarımadasında bir yerden ötekine göç etmişler, bu yüzden de, hiçbir yerde yoğun bir kalıntı bırakmamışlardır. Hattuşa'nın bu göçebe kavimler tarafından talan edilmesi, İÖ 1180 yıllarında oldu. Bu tarihten İÖ 750 yıllarına kadar geçen süre içinde kentin tarihine ilişkin herhangi bir belge bulunamadığı gibi, Hitit yazısının da, bu dönemde, Orta Anadolu'da unutulduğu anlaşılıyor. Aynı olgu, diğer Hitit yerleşmeleri için de geçerlidir. Bu nedenle, Hititler ile, İÖ 750 yıllarında, Orta Anadolu'da bir krallık kuran Phrygler arasında, kent kültürünün sürekliliği açısından bir boşluğun bulunduğu, Orta Anadolu'da, özellikle Kızılırmak'ın çizdiği yay içinde kalan yörelerin yaklaşık 400 yıl boyunca terk edilmiş durumda kaldığı, ya da göçebe kavimlerin burada bulunan kentleri talan ettikten sonra, sürekli oturmayıp ilkel, yarı göçebe bir yaşam sürdürdükleri varsayılmaktadır.

Phrygler, Anadolu'ya İÖ 11. yüzyılın ortalarında gelmiş olan, Balkan kökenli kavimlerden oldukları halde, onlara ait olduğu saptanan Hattuşa, Kültepe, Alişar, Alaca Höyük ve başkentleri Gordion'da bulunan çok sayıdaki belgeden hiçbiri, İÖ 750 tarihinden önceye ait değildir. Bu nedenle, ilk Phryg topluluklarının nüfuslarının az olduğu ve daha çok, göçebe bir yaşam sürdürdükleri düşünülmektedir. Siyasal bir örgütlenme olarak ilk kez, İÖ 750 yıllarından sonra ortaya çıkmışlar ve Kral Midas döneminde (İÖ 725-695-675), bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu'ya egemen olmuşlardı.384 Phryg Krallığı'nın yönetim merkezi olan Gordion, Sakarya nehri yakınlarında olduğundan, başkentten oldukça uzakta olan Hattuşa'nın, bu dönemde, bir askeri garnizon işlevi gördüğü, Büyükkale'nin yeni bir surla çevrilmesinden ve eski Hitit sarayının ve yönetim yapılarının bulunduğu alanda İÖ 7. ve 6. yüzyıllarda çok sayıda yeni yapı inşa edilmesinden (Şekil 53) anlaşılıyor. Ana ticaret yollarından konumu nedeniyle uzakta bulunması, kentin, Büyükkale dışında bir daha iskân edilmemiş olmasının temel nedeni olsa gerektir. Geç Hitit dönemi olarak nitelendirilen, İÖ 1200-650 yılları arasındaki süre içinde, Hitit İmparatorluğu'nun güney sınırında ve Orta Anadolu ile yukarı Mezopotamya arasındaki ticaret yolları üzerinde bulunan (Şekil 46) Sam'al (Zincirli), Gurgum (Maraş), Melid (Malatya), Kargamiş (Cerablus), Hamat, Til Barsip (Tel Ahmar), Guzana (Tel Halaf) gibi kentler, imparatorluk yıkıldıktan sonra da, bağımsız birer kent-devleti olarak varlıklarını sürdürdüler. Buna karşılık, imparatorluğun yıkılmasından sonra, Hattuşa'nın adı bile bir daha kullanılmadı. Büyükkale'deki Phryg dönemi yerleşmesine ne ad verildiği ise, kesin olarak bilinmiyor.

Bu alt bölümde adı geçen yerleşmeler, Şekil 54'te, aynı ölçekte gösterilmiştir. Hattuşa'nın, Bronz Çağı'nda Anadolu'da ortaya çıkan en büyük yerleşme olduğuna ve bunun nedenlerine daha önce değinmiştik. Hitit İmparatorluğu'nun başkenti olan Hattuşa dışında kalan diğer yerleşmeler karşılaştırıldığında ise, kent-devletleri arasında geç dönem kentlerinin, erken dönem kentlerinden daha büyük olmasının temel nedeni, İÖ 2. binyılın son çeyreğinde ortaya çıkan teknolojik gelişmelere koşut olarak bölgelerarası ticaret ilişkilerindeki yoğunlaşmadır. Bu teknolojik gelişmelerin başında, demir araç ve gereç üretiminin yaygınlaşması gelmektedir. Buna ek olarak, ulaşım teknolojisindeki gelişmelerin de, kentlerin etki alanının büyümesine neden olduğundan, üzerinde önemle durulması gereken bir değişken olduğu açıktır.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-06-05, 13:24   #30

Varsayılan Cvp: ....:::::hititler:::::.....

TOPLUM

Hitit Mutfağı

Hitit dilinin çözülen ilk sözcükleri olan NINDA-an ez-za-at-te-ni WA-TAR-ra e-ku-te-ni (ekmek yiyeceksiniz su içeceksiniz) cümlesinde de olduğu gibi Hititlerde ekmek ve suyun ayrı bir önemi vardı.

Ekmek buğdayın öğütülmesiyle elde edilen undan yapılıyordu. Kazılarda, küplerin içinde bol miktarda kömürleşmiş buğday kalıntıları bulunmuştur. Ekmeği hazırlamak Hitit ailesinde kadının göreviydi. Kadınlar, kazılarda pek çok örneği bulunan taş kaplarda (DUG-NA-ARA) buğdayı ezip, un elde ediyorlardı ve ondan ekmek yapıyorlardı. Ayrıca NINDA-DU-DU olarak adlandırılan ekmekçiler ya da fırıncılar da vardı. Günümüzde evlerimizde bazı yiyecek maddelerinin ezilmesi için kullanılan havanların kökeni Hitit Çağı'ndaki bu gibi taş kaplara dayanmaktadır. Hititlerde ayrıca buğday öğütmek için değirmenler de bulunmaktaydı.



Ekmeğin çeşitleri arasında NINDA-GIBIL (taze ekmek), NINDA-KUR-RA (kalın ekmek, ince ekmek), NINDA-SIG (ince ekmek, yufka), NINDA-KU (tatlı ekmek, bir tür pasta), NINDA-I-E-DE-A (yağlı ekmek, börek), NINDA.LAL (ballı ekmek, bir tür tatlı börek), NINDA.KASKAL (yolculuk ya da yolculuk ekmeği), NINDA-ARMANI (hilal biçimli ekmek, ay çöreği).

Hitit mutfağında süt ve süt ürünlerinin yeri vardı. Süt Hitit metinlerinde GA sözcüğüyle anlatılırdı. Peynire ise GA-KIN-AG denirdi. Diğer süt ürünleri: GA-KALA-GA (koyun sütü, yoğurdu), GA-EM-SU (ekşimiş süt), GA-KU (tatlı süt).

Hititler döneminde arıcılık yapılırdı ve Hitit kanunlarında arıcılığı koruyan kurallar konulmuştur. Ballı şarap ve ballı ekmek bayramların vazgeçilmezlerindendi.

Hayvancılığın ve avcılığın gelişmiş olduğu Hititler de et yemekleri sofranın gözde yemeklerindendi. Tavşan, domuz ve koyun eti çok tüketilen yemeklerdendi.

YEMEK TARİFLERİ

Kraliçe Puduhepa usulü koyun eti (basitleştirilmiş)

1 kg koyun kıyması, 2 narın suyu ve çekirdekleri (sevmiyorsanız çekirdekleri koymayın!), 2 yemek kaşığı kuru ekmek kırıntısı, 2 yumurta, 1/4 tatlı kaşığı biberiye, tuz ve (isteğe göre) dövülmüş sarımsak ile yoğrulur. Sonra uygun boyutta bir kalıba yerleştirilir ve üstüne iç yağ dilimleri yerleştirilir ve önceden ısıtılmış fırında 200 °C'de yaklaşık 1 saat pişirilir. Bunun yanına, buğday ekmeği (cevizli olabilir) ve sek kırmızı şarap yakışır.

Ballı Kapı Yapısı Bayramı Ekmeği

400-500 g kurutulmuş meyve (elma, armut, kayısı, erik, incir, üzüm) birkaç saat biraz beyaz şarap içinde biraz yumuşatılır. Sonra iyice süzülür ve ince kıyılır. Arta kalan su bir kenara alınır.

Oda sıcaklığında 500 g çavdar ve 250 g buğday unu bir kaseye elenir ve ortasına bir çukur açılır. Çukurun içine 1/2 fincan ılık su ilave edip cıvık bir hamur kıvamına getirilir. Üstü kapalı bir şekilde köpürene ve kabarana kadar beklenir. (10 - 20 dakika). Yine oda sıcaklığında bir poşet sıvı ekşi hamur ilave edilir; 2 tatlı kaşığı tuz ve 1/4 tatlı kaşığı anasonla 1/4 tatlı kaşığı kişniş (her ikisi de öğütülmüş), hamura ilave edilir ve 1/4 - 1/2 litre su (meyvelerin yumuşatıldığı suyu da kullanın) katarak katı bir hamur yoğrulur ve yavaş yavaş 150 g bal ve kuru meyveler ilave edilir. Üstü kapalı olarak ılık bir yerde kabarması beklenir (normal mayalı hamurdan daha uzun sürer). Sonra bir mal mayalı hamurdan daha uzun sürer). Sonra bir daha yoğurulur ve hamur elinize yapışırsa un ilave edilir.

Fırın kağıdıyla kaplı tepsiye hamurdan hazırlanan 12 cm çapında ince lavaşlar yerleştirilir ve suya batırılmış kaşığın sırtıyla üzerin düzlenir; soyulmuş ortadan bölünmüş kıyılmış bademle her ekmeğin üstüne "Kapı/Tor" şekli verilir, hafif üstüne bastırılır. Tekrar üstüne su sürülür ve ısıtılmış fırında 220 °C'de 5 dakika, sonra 160 °C'de tekrar bir 15 dakika pişirilir. (Ekmeğe kürdan batırın, hamur bulaşmazsa pişmiş demektir.)

Ekmekler sade, ya da arası kesilip tereyağı, bal, reçel sürülerek yenilir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat