Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 21-02-07, 13:48   #1
Orcнυη

Varsayılan Mehmet Akif Ersoy Ve İstiklal Marşı


MEHMET AKİF ERSOY VE İSTİKLAL MARŞI



MİLLİ MÜCADELE ve ATEŞKES

1914 Savaşı, 1918 de imzalanan Ateşkes ile son bulduktan sonra, galip devletler, Osmanlı Devletini parçalamakla kalmayarak, Türk yurdunun her tarafına saldırmağa başlamışlardı. Savaştan son derece bitkin bir halde çıkan Türk milleti, bu muameleyi direnişle karşılamak zorunda kalmış ve bu yüzden memleketin her tarafında ayaklanmalar olmuştu.

Akif, bu ayaklanmaların değerini anlatmakta dakika kaçırmayarak önce Balıkesir’e koşmuş ve oradaki arkadaşlarıyla görüşmüş, halkı ayaklanmaya ve istiklalini koruması için savaşmaya çağırmıştı. İstanbul Hükümeti onun bu hareketinden kuşkulanmış, onu Darül-Hikmet görevinden almıştı. Fakat Akif, derslerine ve yazılarına devam ediyordu.

Anadolu ayaklanmasının ve Milli Mücadele ruhunun bütün memleketi kaplaması üzerine, Anadolu'ya katılma kararı verdiği gibi erkenden yola çıktı. Üsküdar Parkında yol arkadaşlarıyla buluştu ve Memda yolunu tuttuktan sonra deniz kıyısına vardı, oradan bulduğu vasıta ile İnebolu’ya çıktı ve İnebolu’dan Ankara' ya hareket etti.

Üstat, Ankara'ya yerleştikten bir müddet sonra ailesinin de Ankara'ya gönderilmesini istedi. Eşi validesi ve çocukları da yola çıktılar ve ona katıldılar.

Üstadın Ankara'ya varmasından sonra Konya isyanı kopmuş o da bu sapkınlıkla mücadele etmek üzere Konya'ya koşmuş; isyanın bertaraf edilmesine yardım etmiş, sonra Ankara'ya gelmiş, Ankara'dan Kastamonu'ya gitmiş, burada galiplerin Türkiye'ye yüklemek istedikleri Sevr antlaşmasının getirdiği ağır yükü kimsenin kalbinde zerre kadar şüphe bırakmayacak kesinlikle anlatmış, bunu kabul etmenin esaret, alçalma ve çöküşü kabul etmekten başka bir şey olmadığını bütün açıklığıyla göstermiş ; bütün Kastamonu sakinleri bu sayede layıkıyla aydınlanmış, daha sonra bu çalışmaları memleketin her tarafına dağıtılmıştır.


İSTİKLAL MARŞI

Mehmet Akif, Kastamonu'dan Ankara'ya döndü Kendisi, Burdur Milletvekili sıfatıyla Birinci Büyük Millet Meclisine seçilmiş ve bu Meclisin bütün çalışmalarına katılmıştır. 1921 senesinin 17 şubat günü İstiklal Marşını yazdı ve kahraman ordumuza ithaf etti. Büyük Millet Meclisi 12 Mart 1921 günü bu marşı kabul etti ve Akif, marş için açılan müsabakayı kazanacak olana tahsis edilen 500 lirayı da orduya hediye etti.Sakarya Harbi'nin en bunalımlı sıralarında, her ihtimale karşı Ankara'dan göç başladığı zaman, Sakarya'nın düşmana mezar olacağı hakkındaki kanaati sarsılmamış ve Ankara'dan ayrılmamıştı.

Birinci Meclis'in vazifesinin, zaferi kazanmakla son bulması üzerine, İstanbul’a geldi ve Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine, 1923 de Mısır'a gitti. O kışı Mısır'da geçirdikten sonra, baharda döndü, Artık her yıl kışı Mısır'da, yazı İstanbul'da geçiriyordu.. Prens Abbas Halim Paşa, onu geçinme derdinden kurtarmaya söz vermiş, onun huzur içinde çalışmasını ve istediği eserleri yazmasını temin etmek istemişti. Paşa, bu suretle Türk kültürüne ve edebiyatına büyük bir hizmet ediyordu, Akif, Mısır'a ilk gittiği seneyi, gezip dolaşmakla geçirdi ve ilkbaharda İstanbul’a dönünce, kendi evine çekilip çalışmayı umdu. Fakat burada da esleri dostları imkan vermediler. Aynı yılın kışını yine Mısır'da geçirdi ve çalışmaya başladı. Fakat ertesi yaz İstanbul’a geldiği zaman, yeni bir resmi görevle karşılaştı Diyanet İşleri Başkanı, Kur'an-ı Kerim'in tercümesini ona, vermek düşüncesinde idi. Akif'in niyeti, kendi eserlerini, bilhassa ‘’İkinci Asımı’’ yazmak ve Milli Mücadelemizin destanını yaratmaktı. Bu işi üstlenirse, bütün vaktini bu işe verirse, başarılı olamayacak, başarılı olamamak yüzünden, sarf ettiği vakit ve emek boşa gidecekti. Ondan sonra asıl yazmak istediği eserlere vakit kalıp kalmayacağını Allah bilirdi. Akif, bunu anlatmak için ne kadar uğraştıysa da başarılı olamadı. Çünkü herkes onun başarılı olacağını düşünüyordu ve onun bu işi üzerine alması için ısrar ediyordu. Neticede Akif bu işi üzerine aldı ve bu işi üzerine aldıktan sonra altı, yedi sene çalıştı. Hilvan'da adeta inziva hayatı geçirerek uğraştı ve sonunda memnun olmadı, işi başardığına inanmadığından kendini bu sorumluluktan çıkarmak için çalıştı. Diyanet işleri başkanlığı da tercüme ile birlikte yorumlama işini merhum Elmalılı Hamdi Efendi'ye devretti ve Akif’i bu işten aldı. Birçokları onun bu sırada mahsus şapka giymemek için Mısır'a kaçtığını yazarlar Hakikatte Akif, altından kalkamayacak derecede büyük ve ağır bir işe, bütün varlığını vermiş ve altı yedi senesi, bu işin büyüklülüğü karşısında eriyip gitmişti. Sonunda iyi yapamamış olduğuna inanmış ve bu altı yedi sene içinde yapabileceği iş de ikinci bir Akif'in yetişmesine kalmıştı. Onu Mısır'da yakalayan ikinci bir resmi iş, Mısır Üniversitesinin Edebiyat Fakültesinde Türkçe Profesörlüğü idi.

1926 dan başlayarak, Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türk Edebiyatı okuttu. Haftada iki saatten ibaret olan derslerinden geri döndükçe Kur' an tercümesiyle meşgul oluyordu. Kur' an tercümesinin taslaklarını tamamladıktan sonra eserin üzerinde yeniden çalıştı. Fakat bu sırada, siroz' a tutulmuştu. Hastalığın önemini birdenbire anlayamamış ve bunun bir hava değişimi olduğunu sanarak Lübnan'a gitmiş, buradan ağustos 1936 da Antakya'ya gelmiş, fakat Mısır'a hasta olarak dönmüştü.Artık Mısır'dan da sıkılmıştı ve memlekete dönmeyi özlüyordu. Siroz, onu harap etmiş, bir deri bir kemik haline getirmişti İstanbul 'a geldiğinde en yakın dostları bile onu tanımaktagüçlük çekmişlerdi. Bizzat kendisi ‘’Canlı bir cenazeden farksızım’’ diyordu.

İstanbul' da gayet ciddi bir tedavi gördü. Hastanede yattı, Said Halim Paşa' nın köşkünde kaldı. Fakat hastalığının önüne geçilemedi ve üstat 27 Aralık 1936 akşamı saat yirmiye doğru fani dünyaya gözlerini yumdu ve ertesi gün Türk Edirnekapı'daki şehitliğe defnedildi.

MİLLİ MARŞ VE EDEBİ METİN OLARAK İSTİKLÂL MARŞI

Günümüze kadar gelen tarihî bilgilerin ışığında, Türk millî marşı yarışmasına 724 şiirin katılmış olduğunu biliyoruz. Bu şiirlerini tamamını ihtiva eden bir dosya maalesef mevcut değil. Yalnız bunlar arasında bir heyetin seçerek Meclis’e takdim ettiği yedi şiirden biri o sırada kabul edilmiş olsaydı yalnız zayıf bir millî marşımız olmakla kalmayacak, aynı zamanda, belki Türkçe’nin en güzel şiirlerinden birine sahip olamayacaktık.

Birinci Büyük Millet Meclisi hükümetinin Bilgi ve Kültür Vekili Hamdullah Suphi de bizim şimdiki endişemizi o günden hissetmiş olmalıydı ki araya aracılar sokarak Mehmet Akif Bey’in yarışmaya mutlaka katılmasının teminini ısrarla istemiştir.

Aradaki para ödülünün kaldırılması şartıyla yarışmaya katılan Mehmet Akif’in İstiklâl Marşı’nı tamamlayıp Bilgi ve Kültür Vekilliğine gönderdiği, fakat henüz sonuç alınmadığı günlerde manzume ilk defa Sebilürreşad dergisinde çıkar. Şiirin baş tarafında bir ithaf vardır:

“Kahraman Ordumuza”.

İstiklâl Marşı’nı okurken ve dinlerken bu ithafın değerini ve önemini hatırdan çıkarmamak lâzımdır. O kahraman ordu ki, marşın yazıldığı çetin mücadele yıllarında kadın erkek her ferdiyle bütün bir milletin kendisiydi. Demek ki “Kahraman Ordumuza” ithafı, aynı zamanda “Kahraman Milletimize” manasını da taşımaktaydı.

Şimdi, Mehmet Akif’in İstiklâl Marşı’nı Safahat’a niçin koydurmadığı ve “O benimdeğil, milletimindir” dediği üzerinde biraz daha durabiliriz. Mehmet Akif’in bu sözünün gerçek manası sadece bu şiiri, her ferdi kahraman birer nefer olan millete ithaf etmiş olmaktan mi ibarettir? Yoksa “O benim değil, milletimindir” demesinin başka bir anlamı mı vardır?

Dünyada millî marşların güfteleri, bir şairin kaleminin ürünü olmakla beraber, onu benimseyecek, yıllarca, yüzyıllarca dilinden düşürmeyecek olan milletin de karakterini duyurmak gibi bir özelliği beraberinde taşırlar. Bu bakımdan birçok millî marş şairinin adı çok defa unutulur; bir milletin kuruluşunda, tarihi bilinmeyen devirlerde kurulmuş olan destanlar gibi anonimleşir.

Millî marş deyimi, bu özellikleri taşıyan şiirlerin bütün dünyada yaygın olan ortak adıdır. Bazı millî marşların ayrıca isimleri de vardır. Bu isimler o milletin bir vasfını veya marşın yazıldığı, kabul edildiği sıradaki olağanüstü bir olayı işaret eder.

Bizim millî marşımızın, dünya millî marşları arasında ayrı bir yeri vardır. Millî marşımızın adı “İSTİKLÂL” dir. Bu kavram milletimizin çok önemli bir karakterini belirtmektedir. Tarihler, bilinen en eski çağlardan günümüze kadar Türklerin elli veya yüz küsür devlet kurmuş olduğunu yazarlar. Bu sayının azlığı veya çokluğu, devlet tarifinin farklılığından kaynaklanmaktadır ve pek de önemli değildir. Asıl önemli olan, milletimizin tarihinde, hiçbir devirde devletsiz bulunmadığıdır. Yazılı en eski Türkçe metinlerden olan Orhun Kitabeleri’nde de sık sık vurgulanan, Türk milletinin hür ve bağımsız yaşamaya alışmış olmasıdır.


Mehmet Akif’in :

’Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım,
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmaz, taşarım.’’

mısralarında Türk milletinin tarihinin bilinen en eski devirlerinden gelen bu değişmez karakterine işaret vardır.

Devletin çeşitli tarifleri varsa da bütün bu tariflerin içinde değişmeyen ve her zaman var olan unsur, İstiklâl’dir. Millî marşımız, milletimizin işte bu hiç değişmeyen karakterinin yakın çağdaki tezahürü olan bir mücadelenin içinden çıkmıştır. Yirminci yüzyıl başlarında, İstiklâl’ine sahip yegâne Türk birliği Osmanlı Devleti’ydi. Hatta bağımsız yegâne İslâm devleti de Osmanlı’ydı. Millî marşımız, işte bu devletin, adına medeniyet denilen tek dişi kalmış bir canavar tarafından yok edilme niyet ve teşebbüslerine karşı verilmiş bir kavganın içinden doğmuştur. Onun için adı “İstiklâl Marşı” dır. Onun için manzume İstiklâl’le başlar ve İstiklâl’le biter. Ayrıca şiirin başka kıtalarında, başka mısralarında İstiklâl kelimesi geçmese de adı anılmamış bir İstiklâl değişik motiflerle kendini hissettirir: “Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak”mısrasında olduğu gibi. Çünkü sancak da aslında bir milletin İstiklâl’inin sembolüdür. Marşımızın bu ilk mısrasında da bayrak, İstiklâl’in sembolü olarak, hiç sönmeyeceği müjdesiyle birlikte gelir. Hem de “Korkma!” haykırısıyla zihinleri, gönülleri, yürekleri bir çığlık halinde doldurarak.

Bestelenmiş iki kıtasının sonunda ve bütün manzumenin sonunda tekrarlanan mısra “Hakkıdır Hakka tapan milletimin İstiklâl”dir. Bu mısralarda milletimizin iki mühim karakteri bir arada belirtilmiştir. Biri, biraz önce belirttiğim, hiçbir devirde kaybetmediği İstiklâl’in onun hakkı olduğu. İkinci ise bu hakkın, İstiklâl hakkının, iman duygusuyla beraber doğuşudur. İman duygusunu son mısradaki ikinci Hak kelimesinden çıkarıyoruz. Bu Hak,Allahmanasındadır. Böylece millî marşımızda milletimizin dinî ve millî karakteri birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ifade edilmiş olmaktadır.

Görüldüğü gibi, millî marşımızın adı tesadüfî değildir. Hatta yazıldığı yıllardaki şartları düşünerek, sadece şairinin ümit ve temennisinden de ibaret olmadığı söyleyelim. Hak kelimesinin dilimizde kullanılış manalarıyla sanat halinde ifade edilmiş bir gerçeğin ta kendisidir.

Millî marş güftelerinin bir özelliği de, içinden çıktığı milletin yaşadığı olağanüstü bir hali, bilhassa büyük felâketli zamanları, bunların arkasındaki büyük ümitleri ve zaferleri aksettirmesidir. Meselenin herkesçe bilinen tarihî içeriği üzerinde durmaya gerek görmüyorum. Bir millî marş güftesi yazılmasının Mehmet Akif’e teklifi ile İstiklâl Marşı’nın Büyük Millet Meclisi’nce kabulü tarihleri, 1920 Aralık ayı ile 1921 Mart’ı arasına rastlamaktadır. Bu tarihler İstiklâl Mücadelelerinin en kritik aylarıdır. Millî Marşımızın, “Korkma!” hitabıyla başlaması, iyi niyetli olmayan bazı itirazlara sebep olmuştur. Aslında Mehmet Akif’in, şiirine bu hitapla başlaması çok manidardır. Yalnız dönemin şartlarını çok iyi bilmek gerekir. Batılı devletlerin silâhlandırdığı Yunanlıların Anadolu içlerine yürümesi, Birinci İnönü Muharebesi, iç isyanlar ve bunların bastırılması gibi olayların patlak verdiği zamanlardır. Meclis ve onunla beraber bütün bir Türk milleti korku, ümit, ümitsizlik, zafer ve sevinç haberlerini, duygularını, heyecanlarını arka arkaya ve birbirine karışmış halde yaşıyordu. İşte bu yeis günlerinde “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak” hitabıyla başlayan ve “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl”mısrasıyla devam eden İstiklâl Marşı doğmaktadır. Millî Marşımızın “Korkma!” diye başlaması boşuna değildir.


Ümitsizliğin, inanç yokluğundan geldiğini haber veren bir dinin mensubu olan Türk milleti, bu manzume ile var olma azmini, imanını, iradesini yeniden bulmuştur. Onun için İstiklâl Marşı, bir milletin ölüm-kalım çağının destanıdır. Millî Mücadele’nin ne gibi zor hatta başarılması imkânsız gibi görünen şartlar altında yapıldığı malûmdur. Adına medeniyet denilen ve her türlü teknik donanımı haiz düşmanın, en güçlü ve yeni silâhlarla saldırarak yağma etmek istediği bir vatanda Türk milletinin güvendiği en önemli silâh imanıdır. Bu imanı hem dinî manada vatan için şehit olma inancına, hem millî manada kendine güven olarak düşünebiliriz. Millî Mücadele’nin kazanılmasında Türk milletinin İstiklâline düşkün bir millet olması yanında, sadakatle bağlı olduğu dinî inançların rolü unutulmamalıdır. Milletinin sinesindeki bu gücü bilen Mehmet Akif ona bu tarafıyla seslenmektedir:

’Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var,
Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?’’

Nihayet millî marşların üçüncü bir özelliği olarak, anonim karakteri taşıması meselesine geliyorum. Yanı tıpkı destanlar gibi, milletçe yaşanmış, milletçe yaratılmış, sahibi bilinmeyen anonim karakterde bir şiir olması. ,İstiklâl Marşı anonim bir şiir değildir. Ancak Mehmet Akif’in, bu marş için açılmış yarışmaya ne şartlar altında katıldığını, yahut katılmayıp ısrar üzerine sonradan ne şartlar altında şiirini gönderdiğini biliyoruz. Mehmet Akif’in bu yarışmaya katılmamasındaki felsefesi açıktır: Millî marş güftesi ısmarlama olmaz. Ve marşın yazılmasından dolayı da para gibi hasis bir menfaat kabul edilemez.

Yarışmaya katılan yüzlerce şiirin beğenilmemesi, bir milleti temsil edecek, onun karakterinin sembolü olacak değerde bulunmaması, Mehmet Akif’in haklı olduğunu göstermiştir. Her iki şart da Mehmet Akif’in isteği üzerine kaldırılır. Yani şiir ne yarışma için ısmarlanmış olacak, ne de karşılığında para verilecektir. Mehmet Akif’in şiiri zaten ısmarlama değildi. O çetin günlerde, yarışmadan çok önce tamamen samimi duygularıyla zaman zaman yazdığı birçok mısrasını parça parça dostlarına okuyordu. Daha sonra Bilgi ve Kültür Vekili’nin ısrarı ve dostlarının aracılığıyla yarışmaya katılmayı kabul eden Mehmet Akif, o zaman, ikamet ettiği mütevazi Taceddin Dergâhı’nın odasında iç sükûnetine çekildi. O ahiretle ilgili hava içinde milletinin azmiyle, iradesiyle kendi sanatını birleştirdi. Âdeta “ruhunun vahyını” duyarak tasa geçirircesine şiirini tamamladı.

Mehmet Akif’in bütün Safahat’ında, içinde yaşadığı topluma yabancı kalmadığını, onun dertleriyle nasıl hemdert olduğunu biliyoruz. Fakat hiçbir şiirinde, İstiklâl Marşı’nda olduğu kadar, âdetâ mistik bir ruhla, milletiyle beraber, milletiyle bir aynîleşme, özdeşleşme içinde olmamıştır. İşte bütün bu olağanüstü şartların birleşmesiyle Mehmet Akif’e göre ,İstiklâl Marşı artık kendisinin değil milletin ruhundan çıkmış bir şiir olmuştur, başka bir ifadeyle şiirinde milletini konuşturmuş bir medyum gibiydi. Bunun için onu Safahat’a almamış ve “O benim değil, milletimindir”demiştir.

Şimdi Mehmet Akif’in bu vasiyetini ihmal etmeyerek, biraz da onun bu şiirde gösterdiği sanatına temas etmek istiyorum. İstiklâl Marşı’mızı, başka milletlerin millî marşlarından ayıran özellikleri zikrederken unutulmaması gereken bir karakterini de belirtmek gerekir. O da, şairinin Türkiye’de bütün bir millet tarafından bilinen bir şahsiyet olmasıdır. Dünyada millî marşların çoğu, adı duyulmamış veya o milletin edebiyat tarihlerinde önemli yeri olmayan şairlerin yazdıklarıdır. Hatta çoğunun edebî değerı zayıftır ve önemi sadece ortaya çıktığı dönemin heyecanlı bir hatırasını taşımaktan


ibarettir. Mehmet Akif ise yalnız İstiklâl Marşı’nın şairi olarak değil, hemen bütün şiirleriyle zamanında da, günümüzde de en çok tanınan şairdir. Belki bütün milletimizce en çok benimsenen ve en çok okunan şairdir. Safahat’ın bugün, Türkiye’de hiçbir şiir kitabinin ulaşamadığı defalarca basımıyla yüz binin çok üzerinde tiraja ulaşmış olması bunun açık bir delilidir. Mehmet Akif’in şiirinde fanteziye yer yoktur. Kendi şiiri hakkında söylediği “Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri” mısrası da bu gerçeği gösterir. Mehmet Akif kadar milletinin acılarını, mutluluklarını samimi olarak duyan, yaşayan ve yazan başka ikinci bir şairden bahsetmek kolay değildir.

Fakat o erişilmez alçak gönüllülüğüyle şiiri hakkında “samimiyeti ancak hüneri”demekteyse de, şiirinin, özellikle de ,İstiklâl Marşı’nın samimiyetinin dışında başka hünerleri vardır. İstiklâl Marşı edebî bir metin olarak da Türk şiirinin en güzel örneklerindendir.

İstiklâl Marşı, gerek nazım tekniği gerekse içerik bakımından herhangi bir millî marş güftesinin çok ilerisinde, Türk edebiyatının en güzel lirik-epik şiirlerindendir. Son kıtası beş mısra olmak üzere dörder mısralık on kıtadan oluşan ve aruzla yazılmış olan şiirin her kıtasının bütün mısraları tam kafiyelidir ve her kıtanın, temayi teşkil eden duyguyla uyumlu ton ve vurguların yer aldığı sağlam bir nazım yapısı vardır. Hece vezninin yaygınlaştığı ve ciddi olarak rekabete giriştiği bir dönemde geleneksel şiirimizin vezni olan aruzun Mehmet Akif’in kaleminde olağanüstü bir rahatlıkla kullanıldığını bütün tenkitçiler kabul eder. Alışılmışın dışında, beklenmeyen fakat bir sehl-i mümteni gibi şairin kolaylıkla yakaladığı kafiyeler, yer yer işlenen tema ile uyumlu iç kafiyeler şiirin ses zenginliğini oluşturur:

‘’Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!’’

Uyarıcı, vurgulu tonda hitap ifadeleri:
‘’Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.’’

Yahut:
‘’Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın.’’

Veya:
‘’Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı:’’

mısraları gibi.

Fakat dua mısralarına geldiğinde Mehmet Akif secdelere kapanırcasına büyük iradenin önünde diz çöker:

‘’Ruhumun senden İlâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.’’

İşlenen temalar bakımından da sağlam bir yapısı olan İstiklâl Marşı’nda ilk iki kıtada bayrağa hitap eden şair, onun milletin varlığıyla beraber ebedî İstiklâl’ini müjdeler. Şair üçüncü ve dördüncü kıtalarda Türk milleti adına konuşmakta, ebedî hürriyet aşkı ve imanıyla Batılıların maddî güçlerine karşı direneceğini söylemektedir. Türk askerine hitap eden beşinci ve altıncı kıtalar, üstünde yaşadığımız yerlerin alelâde bir toprak değil vatan

olduğunu, onun düşmana çiğnetilmemesi gerektiğini telkin eder. Yedinci ve sekizinci
kıtalarda sevilen pek çok şey kaybedilse bile vatanın kaybedilmemesini ve ezan seslerinin kesilmemesini yalvarırcasına ifade eder. Dokuzuncu kıtada bu duası kabul edildiği takdirde kendi ruhunun da kendinden geçerek yükseleceğini söyler. Nihayet son kıtada yine bayrağa dönerek ona ve milletine ebediyen çöküş olmayacağını, hürriyetin ve İstiklâl’in ebediyen onun hakkı olduğu müjdesini tekrar eder.

Milletin iradesine ve Allah’ın müminlere vaad ettiği zaferin er geç gerçekleşeceğine inanan Mehmet Akif’in şiirindeki özelliklerinden biri de millî ve ulvî değerler ile dinî motifleri dengeli bir şekilde kıtalara yerleştirmesidir. Bayrak, hilâl, yıldız, hak, hürriyet, İstiklâl, yurt, millet, ırk, vatan, kahramanlık gibi millî kavramlarla iman, şehâdet, helâl, cennet, Hudâ (Tanrı), ezan, mabet, vecd(Kendinden geçiş) gibi dinî motifler birbiriyle uyum halinde ve zengin bir sözle inandırma yeteneği kullanılmış, böylece Millî Mücadele’yi gerçekleştiren halkın ruhunda mevcut iki önemli kavram İstiklâl Marşı’nın da iki temel temasını oluşturmuştur.

Tam bir bütünlük gösteren, dört başı mamur bir şiir olan İstiklâl Marşı’nda mecazlar ve semboller de ifade sanatı bakımından manzumeyi zenginleştirmiştir.Manzumenin her mısrası, her ibaresi, her kelimesi ses ve mana bakımından birbiriyle ilişkilidir.

Hemen her kelime, her kavram aslî ve mecazî manalarıyla şiirde yerlerini almıştır.Bütün bu vasıflarıyla İstiklâl Marşı tek taşı bile yerinden oynatılmayacak sağlam, harikulâde bir ses, söz ve anlam mimarîsidir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-03-07, 15:21   #2
DEBBAH1907

Varsayılan C: Mehmet Akif Ersoy Ve İstiklal Marşı


teşekkürler..

  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat