En Komik ve Eğlenceli Videolar Burada. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 28-01-07, 12:51   #1
DJ ZIKKIM

Varsayılan monarşi ile cumhuriyetin farkı


MONARŞİ

[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] bir hükümdarın [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] olduğu bir yönetim biçimidir. Bu hükümdar, Türkçede [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız], [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız], [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız], [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız], [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız], [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] gibi çeşitli adlar alabilir. Bir monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. Cumhuriyetlerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir. “Monarşi” sözcüğü dilimize [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] monarchie kelimesinden girmiştir. Monarchie kelimesi ise [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] “tek şef” anlamına gelen monos archein kelimelerinden türemiştir. O halde monarşi, etimolojik olarak, “tek kişinin yönetimi” anlamına gelmektedir. Birçok ülkede toplumsal ve siyasal gelişim, özellikle XVIII. yy. sonların*da, «meşrutî» adı verilen yeni bir tür monarşinin doğmasına yol açtı. Bu [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] tipinde hükümdarın yetkileri, yazılı bir Anayasa ile tanımlanmış ve sınırlanmıştır. Bu monarşi genellikle «parlamenter»dir ve [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] pek yakın olabilir: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] devletin simgesi olarak kalır, ancak yürütme yetkisini bir hükümete bırakır; hükü*met de halk tarafından seçilmiş bir millet meclisinin kararlarına uyma*ğa zorunludur. [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] ,[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız], [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız], [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] ve [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]'da durum böyledir Avrupa'da mutlakiyetçi kraliyet rejiminden parlementerizme geçiş, [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]'de başlamıştır. Kıran kırana geçen siyasi mücadelenin sonucunda İngiliz soylular, Kral Yurtsuz John'a 1215 yılında [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] adı verilen bir fermanı kabul ettirerek, parlemento yönetimini kurdular. Buna göre:
1. Kral halkın onayını almadan vergi toplayamayacaktı.
2. Kanuni dayanağı olmadan kimse tutuklanamayacak, hapis ve sürgün edilemeyecekti.
3. Ülkeye giriş ve çıkış serbest olacak, tam ticaret serbestisi tanınacaktı.
Parlementer sistem bazen işletilerek bazen askıya alınarak, on yedinci yüzyıla gelinmiş olundu. Bu yüzyıl mutlakiyetçilerle özgürlükçü hareketlerin mücadelesine sahne olmuştur.
Kral I. Charles'ın parlementoya danışmadan [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] ve [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]'ya savaş ilan etmesi ve bu savaşların maliyetini karşılayabilmek için vergileri arttırması üzerine, [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] 1628 yılında Haklar Bildirisi (Petition of Rights) adı verilen belgeyi yayınladı. Bu bildiride, kralın yetkileri sınırlanarak hukuksal süreçten geçmeden kralın kimseyi suçlayamayacağı, cezalandıramayacağı ve orduyu halka karşı kullanamayacağı belirtiliyordu. Kral buna tepki göstererek parlementoyu dağıttı. Ancak, vergi izni alabilmek için 1640 yılında parlementoyu tekrar toplanmaya çağırmak zorunda kaldı. Aradan geçen kırk yıllık süreç sonunda, 1689 yılında İngiliz Parlementosu'nun Haklar Kanunu (Bill of Rights) yayınlamasıyla, egemenlik parlementonun denetimine geçmiştir. Bu bildiriye göre;
1. Parlemento seçimleri serbestçe yapılabilecektir.
2. Parlemento üyeleri tam bir ifade özgürlüğüne sahip olacaktır.
3. Parlementonun kabul ettiği kanunlar kral dahil herkesi bağlayacaktır.
4. Parlementonun izni alınmadan asker ve vergi toplanamayacaktır.
Bu kanun ile parlementer demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler Avrupa'da ve tüm dünyada ilk önce İngiltere'de uygulanmıştır Temsili demokrasiler içerisinde Parlamenter rejimin temel özelliklerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
• Parlamenter rejimde yasama ve yürütme organları hukuken birbirinden bağımsızdır, ancak aralarında bir takım işbirliği ve etkileşim mekanizmaları vardır.
• Bu rejimde yürütme iki-başlıdır. Devlet başkanı, yürütmenin sorumsuz başını oluşturur. Yürütmenin sorumlu organının başında ise başbakan bulunur. Başbakanın parlamenter olması şartı bulunmaktadır; buna karşın bakanların parlamenter olması şartı aranmamaktadır.
• Devlet başkanının siyasal açıdan sorumluluğu bulunmamaktadır.
• Bakanlar kurulunun parlamentoya karşı sorumluluğu bulunmaktadır
• Devlet başkanı hükümet etmez.
• Devlet başkanının uzlaştırıcı ve uyarıcı bir rolü bulunmaktadır.
• Yürütmenin diğer başını oluşturan Bakanlar Kurulu, yasama organına karşı sorumludur.
• Parlamenter sistemlerde çoğunluk ilkesi genel olarak esastır. Mecliste çoğunluğu sağlayan parti hükümet eder ve bu partinin başkanı başbakan olur.
• Hükümet yasama organına karşı sorumludur.
• Parlamenter sistem tek meclisli ya da iki meclisli olabilir.
• Parlamenter sistemde yasama ve yürütme arasındaki ilişki, işbirliği ve karşılıklı etkileme mekanizmasına dayanır.
• Yasama, yürütmeyi çeşitli yollarla denetler ve gözetim altında bulundurur. Meclise güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürebilir. Meclis güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürebilir. Buna karşılık, yürütme de meclisi feshetme olanağına sahip bulunmaktadır. Fesih yetkisi, parlamenter sistemde, istikrarın sağlanmasında önemli yeri olan bir kurumdur.
Yukarıda özetlediğimiz özelliklere sahip parlamenter rejim halen çeşitli ülkelerde uygulama olanağı bulmaktadır. Parlamenter rejimin doğduğu ve halen uygulandığı tipik örnek İngiltere’dir. İngiltere’deki parlamenter rejime “[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]” adı da verilmektedir. İngiltere’de uygulanan bu modelde yasama erki halkın temsilcilerinin oluşturduğu yasama organında vücut bulur. Bu erk başka hiçbir kurum tarafından paylaşılamaz. Üstelik, serbest ve hakça seçimlerle temsilcilikleri tescil olunmuş bulunan milletvekilleri halk adına siyasal karar alma yetkisine meşru olarak sahip olan tek heyettir. Çünkü, egemen olan iradeyi temsil yetkisi meşru olarak tescil edilmiş olanlar onlardır. Halk (seçmenler) bu gücü onlara seçildikleri yasal süre boyunca kullanmak üzere devir ve teslim ettiğini seçim işlemiyle tescil etmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, halkın (seçmenin) temsilcisi konumunda bulunan parlamento (uygulamada alt-meclis konumundaki Avam Kamarası üyeleri) her türlü konuda meţru otoriteye dayalı karar alma yetkisine sahiptirler. Onlar, ancak seçim döneminde halka siyasal kararları dolayısıyla hesap verirler. Halk (seçmen) bunları onaylamıyorsa, onlara oy vermemek suretiyle tercihini belirtir. Bu kararların kaldırılması veya yerine yeni kararların alınması bir dönem sonra seçilecek olan temsilcilerin görevidir. Bu uygulamada halkın siyasal sistemin yönetimine doğrudan doğruya bir etkisi yoktur; halk kararları ancak dolaylı olarak etkiler. [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]’deki parlamenter rejim uygulamasında dikkati çeken başlıca özellikleri de sıralamakta yarar bulunmaktadır:
[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] organı iki meclisli olup alt meclis siyasal egemenliğin kullanıcısı durumundadır.
• Parti hükümeti esastır; ve yürütme gücünü kullanan başbakan ve bakanlar kurulu, aynı zamanda yasamayla kaynaşmıştır ve onu etkisi altında tutar.
• Bu rejim iki partili bir parti sistemine dayalı olarak çalışır.
• Sağ-sol ayırımı sosyal sınıf esasına dayalı tek bir boyuttan ibaret bir yalınlık içerir.
• Seçim sistemi dar bölge ve çoğunluk esasına göre düzenlenmiştir.
• Merkezi ve üniter bir yönetim sistemi egemendir. Yazılı olmayan, hatta bazı düşünürlere göre mevcut olmayan, bir anayasaya göre, tamamen yasama egemenliğine ve münhasıran temsili olan bir demokrasi anlayışına göre yönetim [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] sisteminin esaslarını içerir.
Teknik anlamıyla düşünecek olursak Westminster modeli bir demokrasinin birbirleriyle ilişkili bazı temel unsurlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu modelin ilk önemli unsuru yürütmenin gücünün bir noktada toplanmasıdır. Bu modelde hükümetin en güçlü organı kabinedir. Ve kabine genellikle mecliste çoğunluğu elinde tutan partinin üyelerinden oluşur. Kabine çok ezici olmayan bir çoğunluğa dayalı, onun çıkarlarını gözeten ve onun temsilciliğini yapan bir kimlik taşır. Azınlık ise iktidarın dışında kalarak muhalefet rolünü oynar.
İlk unsurla yakından ilişkili olan ikinci unsur iktidarın birleşmesi ve kabinenin üstünlüğüdür. Kabinenin üstünlüğü çoğunluk ilkesinin mantıksal bir uzantısı olarak görülebilir. Sistem her ne kadar parlamenter bir sistem olarak bilinse de kabineyi oluşturan parti parlamentonun da çoğunluğunu teşkil ettiğinden yasama ve yürütme bir anlamda birleşmiş olmaktadır. Duverger’in de belirttiği gibi gerçekte ıngiliz rejimi bir güçler dengesi sisteminin bütünüyle tersidir. Parlamentoda salt çoğunluğu elinde tutan parti, dolayısıyla da hükümet başkanı sınırsız yetkileri elinde bulundurur. Üçüncü unsur politik parti sistemiyle ilgilidir. Her ne kadar çok partili politik sistemler demokratik bir rejim açısından hayati öneme sahip olsalar da pratikte yani demokratik sistemin işleyişinde politik partilerin sahip oldukları önem derecesine göre parti sistemleri de değişebilmektedir. Westminster Demokrasi Modelinde iki partili bir sistem hakimdir. Bu sistemde bir çok parti seçime katılabilme ve hatta parlamentoya girebilme imkanına sahip olsalar da politik yaşam iki parti ekseninde işler.
Westminster modeli demokraside parti sisteminin bir başka özelliği ise tek boyutlu olmasıdır. Politik partileri birbirinden ayıran şey sağ ve sol yelpaze uyarınca sosyo-ekonomik politikaların ne olacağı hususudur. Örneğin İngiltere’de işçi partisi ortanın solundaki tercihleri muhafazakar parti ise ortanın sağındaki tercihleri simgeler. Politik partilerin sosyo-ekonomik politikalarına göre farklılaşmasının temelinde etnik, dinsel ve benzeri konulardaki görüş ayrılıklarının politik bir öneme haiz olmayacak bir mahiyete sahip olmaları yatmaktadır.
Dördüncü unsur seçim sistemiyle ilgilidir. Westminster modeli bir demokrasinin tipik seçim sistemi çoğunlukçu sistemdir. Bu sistem uyarınca çoğunluk oylarını alan ya da eğer bir çoğunluk yoksa en çok oyu alan adayın seçimi kazanması söz konusudur. Çoğunlukçu seçim sistemi bir anlamda [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] dünyanın demokrasi anlayışının bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Kıta Avrupası’nın akılcı demokrasi anlayışının tersine daha önce de belirtildiği gibi deneyci demokrasi anlayışında önemli olan sistemin istikrarlıişleyişidir. Bu anlamıyla katıksız temsil demokrasinin bir ölçütü olarak telakki edilmez. Oysa akılcı demokrasi kavramlaştırmasında hali hazırdaki demokrasi işleyişine göre değil de mantıksal tutarlılığına göre yani ideal demokrasi tanımına uygunluğuna göre değerlendirildiği için çoğunlukçu seçim sistemi demokratik sistemin meşruiyetini zayıflatan bir teknik olarak görülür.
Westminster modeli demokrasinin beşinci unsuru merkeziyetçi bir yönetim yapısına sahip olmasıdır. Örneğin İngiltere’de yerel yönetimler önemli bir takım işlevleri yerine getirmelerine karşın büyük ölçüde merkezi hükümete bağımlıdırlar.yerel yönetimlerin mali bakımdan özerk olmamaları ve yetkilerinin federal sistemde olduğu gibi anayasa tarafından garanti altına alınmamış olmaması bu bağımlılığın önemli göstergeleri olarak değerlendirilebilir.
Westminster modeli demokrasinin önemli unsurlarından birisi de meclis egemenliği ilkesidir. Yine İngiltere örneğine bakılacak olursa parlamentonun gücü açık bir şekilde görülebilir. İngiltere’de parlamentoyu denetleyecek bir organ yoktur. Hukuki açıdan yasama gücüne konulmuş hiçbir sınır yoktur. Parlamento anayasal nitelikli kuralları da aynı adi yasalar gibi koyar veya kaldırır. Parlamentonun dikkate aldığı tek etken kamuoyudur. Öte yandan İngiltere’de parlamentonun gücünü sınırlandırma işlevini görebilecek yazılı bir anayasanın olmaması kamuoyunun önemini daha da arttırmıştır. Bu bağlamda Westminster modeli demokrasinin temelinde özgür bir kamuoyu ve bu kamuoyuna duyarlı olmayı içerisinde barındıran bir politik kültürün olduğu söylenebilir. Bu politik kültür nedeniyledir ki İngiltere’de muhalefetin iktidarın baskı ya da zorbalığından korkmasına gerek yoktur. Herhangi bir hukuki ve kurumsal güvence olmamasına karşın ıngiliz halkındaki özgürlük duygusu en büyük güvencedir. Duverger, hoşgörü ve liberalizm geleneklerinden eteri kadar payını almamış diğer ulusların Britanya kurumlarını tehlikesizce benimseyemeyeceklerini ve bu ulusların aslında Britanya kurumlarında bulunmayan ama bu kurumlardan türemiş bazı benzer rejimlerde görülen frenleri ve güçler dengesini de birlikte kabul etmeleri gerektiğini ifade ederek liberal politik kültürün çoğunlukçu demokrasi modeli açısından önemini vurgular.
Son olarak Westminster modelinin “münhasıran temsili demokrasi” düşüncesini esas aldığını söyleyebiliriz. Bu düşünce aslında parlamentonun egemenliği ilkesinin bir sonucu olarak da görülebilir. Parlamenter egemenlik demek referandum gibi doğrudan demokrasi unsurlarına yer olmaması demektir. Referandum gibi doğrudan demokrasi uygulamalarının halk egemenliği ilkesine dayandığı düşünüldüğünde, Westminster modelinde demokrasinin “halkın iktidarı” şeklinde etimolojik anlamıyla telakki edilmediği görülür. Sartori’nin de belirttiği gibi tek tek bireylerin üzerinde onları kuşatan organik bir toplum kavrayışı Anglo-Sakson dünyaya yabancıdır. [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] “peuple”, [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] “populo”, [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] “Volk” gibi muadilleriyle karşılaştırıldığında “people” çoğuldur.
Lijphart’ın da belirttiği gibi yukarıda ifade edilen Westminster modeli demokrasinin karakteristikleri, modelin ideal tipi için söz konusudur. Uygulamada bu karakteristiklerden önemli sapmalar olduğu görülür. Örneğin, İngiltere’de koalisyon hükümetleri üçüncü bir partinin parlamentoda etkin olabilmesi, sosyo-ekonomik faktörlerin dışında etnik ve benzeri faktörlerin de politik yaşamda rol oynaması, zaman zaman nispi temsil esasına dayalı seçim sisteminin uygulanması, [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] gibi uluslar arası kuruluşların mevzuatının parlamento kararlarının üzerinde yer alması ve Avrupa Topluluğuna üyelik için yapılmış olan referandum bu sapmaların örnekleri olarak gösterilebilir
--

Büyük Britanya, İspanya, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç, İsveç, Lüksemburg gibi Avrupa ülkelerinde monarşi vardır. Cumhuriyet olan birçok Avrupa ülkesinde de günümüzde hala monarşist partiler vardır. Doğu Avrupa ülkelerinin 1990’ların başında demokrasiye geçişleriyle bu ülkelerde de monarşist partiler kurulmuştur. Rusya, Romanya, Bulgaristan gibi birçok ülkede günümüzde monarşi taraftarları vardır; ve siyasal mücadelede azımsanamayacak bir role de sahiptirler.
Günümüz Türkiye’sinde herhangi bir monarşist parti olmadığı gibi, bu yönde en ufak bir siyasal akım dahi söz konubu değildir. Günümüzde milliyetçi ve İslamcı partiler dahi cumhuriyetçidir. İlginçtir ki, Osmanlı hanedanının bazı üyeleri de günümüzde kendilerinin “cumhuriyetçi” olduklarını söyleyebilmektedirler. Özetle, günümüzde Türkiye'de cumhuriyet tam anlamıyla yerleşmiş; bu ülkenin 600 yıl boyunca kendisiyle başarıyla yönetildiği Monarşi ise tamamen unutulmuştur.
Osmanlı Saltanatı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1-2 Kasım 1922 tarihinde verdiği kararla[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] kaldırılmıştır. 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı Kanun[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] ile de hilafet kaldırılmıştır. Yine aynı Kanunun 2'nci maddesine göre ise, Osmanlı hanedanının “erkek, kadın bilcümle azası ve damatlar Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyyen memnudurlar. Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellit kimseler de bu madde hükmüne tabidirler”. Kanunun 3'üncü maddesi ile söz konusu kimselerin ülkeyi terk etmeleri için azamî 10 gün süre verilmiştir. Keza Kanunun 4'üncü maddesi, bu kimselerin vatandaşlık sıfatını ve haklarını kaldırmıştır. Kanunun 5’inci maddesi, bu kimselerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde gayrimenkul mallara sahip olması yasaklamış ve 7’nci maddesi de sahip oldukları gayrimenkullerini “bir sene zarfında Hükümetin malûmat ve muvafakatiyle tasfiyeye mecbur” etmiştir. Diğer yandan ise, bu Kanunun 8’inci maddesine göre ise, “Osmanlı İmparatorluğunda Padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkuleleri millete intikal etmiştir”. Dahası Kanunun 9’uncu maddesine göre, sarayların içindeki “mefruşat takımlar, tablolar, âsarınefise ve sair bilûmum emvali menkule millete intikal etmiştir”.
3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı Kanunun 3'üncü maddesi Osmanlı Hanedanı mensuplarına yurdu terk etmek için 10 günlük süre tanımışsa da, dönemin İstanbul Valisi Haydar Bey ve Emniyet Müdürü Saadettin Bey, bu müddete riayet etmeyerek Kanunun kabul edildiği 3 Mart gününün gecesi derhal Dolmabahçe Sarayına gidip Halife Abdülmecit Efendi’yi birkaç saat içinde, apar topar yola çıkardılar[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]. Abdülmecit Efendiyi trene Sirkeci’den değil, Çatalca'dan bindirdiler. Ne var ki otomobiller Çekmeceler’den sonra çamura saplandı ve Çatalca da bekleyen trene ortalık ağarmadan yetiştirebilmek için gece yarısı, son Halife Abdülmecid Efendi Çatalca Ovasının çamurları ile boğuşmak zorunda bırakıldı[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]. Osmanlı hanedanının mensupları çeşitli ülkelere yerleşmiş, bir çoğu maddi sıkıntılar çekmiş, bir çoğu durumlarıyla bağdaşmayacak işler yapmak zorunda kalmıştır.
3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı Kanun sadece Osmanlı Hanedanına mensup kişilerin sınır dışı edilmesini öngörmüyor bu Hanedanın “damatlar”ın da sınır dışı edilmesini hükme bağlıyordu. 18 Nisan 1949 tarih ve 5370 sayılı Kanunla değiştirilerek Osmanlı Hanedanından olmayan ve bu Hanedandan biri ile evlenmiş ve ölüm veya boşanma ile dul kalmış olan ve çocuğu bulunmayan erkek ve kadınların Türkiye’ye girebilmesine imkan tanınmıştır. 18 Nisan 1949 tarih ve 5371 sayılı diğer bir Kanun ile de, bu kimselerin tekrar Türk vatandaşlığını kazanmalarına imkan tanınmıştır.
Demokrat Parti iktidarı döneminde çıkarılan 18 Nisan 1952 tarih ve 5958 sayılı Kanunla, “Osmanlı Saltanatı Hanedanının padişahlar sulbünden olan erkek azası ve bunların erkek füruu” dışında kalan Hanedan mensuplarının Türkiye’ye gelmelerine izin verilmiştir. Keza bu kişilerin Türk vatandaşlığına alınmalarına da olanak sağlanmışır.
Osmanlı hanedanının erkek mensuplarına da, kadınlarına tanınan haklar Cumhuriyetin 50’nci yılı münasebetiyle 1974 yılında çıkarılan Af Kanunun 8’inci maddesiyle tanınmış ve Osmanlı Hanedanının erkek mensuplarının da yurda gelmelerine imkan tanınmıştır.
Osmanlı hanedanı kesintisiz hüküm sürmüş Dünyanın en uzun ömürlü hanedanıdır. Bu hanedanın saltanatı altında Osmanlı İmparatorluğu başarı ile yönetilmiş ve altı yüzyıl yaşayabilmiştir. Bilindiği gibi “millet” kavramı, “halk” kavramından farklı olarak geçmişi de içine alır. Bugünkü Türk milleti büyük ölçüde altı asırlık Osmanlı geçmişinin bir ürünüdür. Türk milleti Osmanlı yönetimi altında varlığına koruyabilmiş, bünyesini çeşitlendirerek geliştirebilmiştir. Türk millî kimliği açısından Osmanlı Hanedanının önemi ortadadır.
3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı Kanunun masumluk ilkesi, cezaların kanunîliği, şahsîliği gibi temel hukuk prensiplerini ihlal etmektedir. Keza bu Kanun Hanedan mensuplarının özel mülkiyet haklarına da dokunmaktadır. Şüphesiz kurucu iktidarı ele geçiren eski siyasal rejimi yıkıp yerine yeni bir siyasal rejim kuran devrimci bir hükümetin yaptığı işlemlerin hukukîliğini tartışmanın bir anlamı yoktur. Zira aslî kurucu iktidar özünde hukuk-dışı ve sınırsız bir iktidardır. Bu nedenle Osmanlı Hanedanının sınır dışı edilmelerinin hukuka aykırılığını uygunluğunu tartışmak gereksizdir. Hatta, bir bakıma, Cumhuriyet yönetiminin Osmanlı Hanedanını sınır dışı etmesinin yeni rejimin yerleşmesi açısından yerinde bir tedbir olduğu da düşünülebilir.
Ancak saltanatı iddiaya hakkı olmayan Hanedanın kadın mensuplarının ve Hanedanın damatlarının dahi sınır dışı edilmesi ve özellikle bunun uygulanış şekli tamamen eleştiriye açıktır. Türk milletini altı asır boyunca yönetmiş bir Hanedanın Dünyanın çeşitli ülkelerinde yoksulluk içinde yaşamaları, durumlarına yakışmayan işler yapmaları (ör: otel katipliği ve otel işçiliği), sadece hanedan mensuplarının değil, herhalde kendisini altı asır yönetmiş olan bu Hanedana vefasızlık gösteren Türk milletinin de onurunu zedelemiştir.
Cumhuriyet rejimi kısa sürede yerleşmiş olmasına rağmen, Hanedan mensuplarının yurda dönebilmeleri için 1974 yılına kadar beklenilmesi vefasızlık bakımından kayda değerdir. Monarşilerini deviren Fransız ve Rus ihtilallerinden sonra hanedan mensuplarına karşı bazı tedbirler alındığı görülmüş, ancak bu tedbirleri Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı Hanedanına karşı aldığı tedbirler kadar geniş kapsamlı ve uzun süreli olmamıştır. Bugün her iki ülkede de monarşist akımlar vardır. Türkiye'de ise en ufak bir monarşist akıma rastlamak mümkün değildir. İlginçtir ki, bu süreç içinde Osmanlı Hanedanı mensupları da Cumhuriyete karşı içerde veya dışarda hiçbir siyasî faaliyette bulunmamıştır. Hatta Hanedanın bazı mensuplarından zaman zaman kendilerinin de Cumhuriyeti destekledikleri, kendilerinin de cumhuriyetçi oldukları yolunda ilginç sözler işitilebilmektedir.
Türkiye'de siyasal yelpazenin her kesimi cumhuriyetçidir. “Cumhuriyetçi” olmayan kesim de bu “Cumhuriyet”in kendisinden değil, laik niteliğinden rahatsızlık duymaktadır. Yukarıda Türkiye'de “cumhuriyet = demokrasi” şeklinde bir anlayış olduğunu ve bunun nasıl yanlış olduğunu gösterilmeye çalışılmıştır. Aynı şekilde ülkemizde bir yandan cumhuriyet ile laiklik arasında, diğer yandan da monarşi ile teokrasi arasında bir paralellik kurulmaktadır. Cumhuriyet ile laiklik arasında ve keza monarşi ile teokrasi arasında da bir ilişki yoktur. İran örneğinde olduğu gibi bir cumhuriyet dine dayalı olabileceği gibi, Belçika ve Hollanda örneğinde olduğu gibi bir monarşi laik de olabilir.

  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat