Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 09-08-08, 09:30   #1
vivaldi85

Arrow Osmanlı Dönemi Türk Denizciliği


Söğüt/Bilecik’te 1299 yılında yeşermeye başlayan Osmanlı Beyliği’nin, tarih sürecinde kısa sayılacak bir zaman kesitinde hem bölgesel hem de global bir düzeyde bir “Cihan Devleti” olacağını hiç kimse tahmin etmemiştir. Osman ve Orhan Beylerin ilk tohumlarını attığı bu Beylik, o döneme göre sosyo-kültürel, siyasal, stratejik ve ekonomik tercihlerinde en doğru kararları alıp, dogma ve tutuculuktan uzak kalınca hızla gelişmeye başlamıştır.


Karamürsel’in 1323 yılında fethi ile Marmara Denizi’ne ulaşan Osmanlı Beyliği, 1324 yılında Batı komşusu Karesi Beyliği’nden yardım maksadıyla Mürsel Bey komutasında gönderilen 24 gemiden oluşan kuvvet sayesinde denizlerle tanışmış ve güçlü bir Deniz Kuvvetine gidecek uzun yoldaki ilk kararlı adımlarını atmıştır.



Mürsel Bey: Denizcilik bilgisi, kahramanlığı ve denizlerdeki çatışmalarda göstermiş olduğu üstün başarılar nedeni ile Osmanlı Beyliği içerisinde haklı bir şöhrete sahip olmuş; kendisine, cesaret ve atılganlığı nedeniyle, Kara Mürsel Bey ünvanı verilmiştir. Osmanlı Beyliği, Doğu Marmara’da kesin bir hakimiyet sağlayınca, deniz gücünün kurumsallaşması için çalışmalar başlatılmıştır. Karamürsel’de 1327 yılında ilk Osmanlı Tersanesi kurulmuş; burada ilk Osmanlı savaş gemisi inşa edilmiştir. Donanma hiyerarşik bir sistemle teşkilatlandırılarak, Donanma Komutanı’na, “Derya Beyi” ünvanı verilmiştir. Kara Mürsel Bey, Osmanlı Devleti’ndeki ilk “Derya Beyi” olarak Türk Deniz Tarihi’nin öncüleri arasında yerini almış, ölümünden sonra isminin verildiği şimdiki Karamürsel İlçemizde ebedi istirahatine çekilmiştir.

Kara Mürsel Beyin aşağıdaki vasiyeti, Türk Denizciliği’nin temellerinin ne kadar sağlam kurulduğunu göstermektedir; “Ölünce beni öyle bir yere gömün ki; sırtım dağlara dayansın, kucağıma denizi verin, daima Donanmayı göreyim.”

Karamürsel’in fethinden sonra 1334 yılında Gemlik, 1337 yılında ise İzmit alınmış; böylelikle 1353 yılında Osmanlıların Rumeli’ye geçişinde büyük kolaylık sağlanmıştır. Karamürsel’den sonra Türk Denizciliği’nin merkezi önce İzmit, daha sonra Gelibolu ve en sonunda İstanbul olmuştur.


Kaptan Paşalar Dönemi:


Osmanlı İmparatorluğu’nun modern bir devlet anlayışı ile denizlere yönelik teşkilatlanması Sultan Yıldırım Bayezid döneminde (1389-1403) başlamıştır. Yapımına 1390 yılında başlanan Gelibolu Deniz Üssünün 1401 yılında tamamlanması ile birlikte “Kaptan-ı Derya/Kaptan Paşa” terimi de Osmanlı Deniz Kuvvetlerinde ve devlet hiyerarşisinde yerini almıştır. Kaptan-ı Derya’lık (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı) makamı ilk kez bu dönemde kurulmuş ve Saruca Paşa tarihimizin ilk Kaptan-ı Deryası olmuştur. Bu dönemde, Gelibolu, Çanakkale Boğazı ve Marmara’yı korumada önemli roller üstlenmiş; aynı zamanda Osmanlı Ordusunun Rumeli Seferleri’nde ileri üs görevi yapmıştır. Bir çok ünlü Türk Amirali gibi, iki büyük deniz haritacısı Piri Reis ve Ali Macar Reis de Gelibolu’da yetişmiştir. Gelibolu Tersanesinde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fethi’ne kadar 150 parça gemi inşa edilmiştir.

Ünlü Türk Bilgini İbn-i Kemal tarih kitaplarında Gelibolu’yu şöyle tasvir etmektedir: “Gelibolu’da doğan çocuklar timsah gibi su içinde büyürler. Beşikleri ecel tekneleridir. Sabah ve akşam gemilerin silistre avazesiyle (sesiyle) uyurlar.”

Ancak, Yıldırım Bayezid’in 1402 yılında Orta Asya’dan gelen Timur’un ordularına Ankara Ovası’nda yenilmesi Türk Denizciliğini olumsuz yönde etkilemiştir. Durağan bir dönem geçiren Osmanlı Donanması, İstanbul’un Fethi’nden sonra atağa kalkmış ve Türk Denizciliği, tarihinin en parlak dönemini yaşamıştır. Saadet Yüzyılı veya Zaferler Yüzyılı olarak adlandırılan bu döneme (1453-1571) Türk denizciliği, hem askeri denizcilik hem ticaret filoları hem de deniz bilimleri açısından damgasını vurmuştur.


İstanbul’un Fethi’nden sonra Bizans mirasına sahip olan Osmanlılar, Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481) Karadeniz ve Ege’den sonra Akdeniz’e yönelmiştir. Bu konuda Katip Çelebi’nin yapmış olduğu değerlendirme, deniz stratejisi açısından tarihi belge niteliği taşımakta ve dönemin devlet adamlarının ileri görüşünü ve jeopolitik dehasını ortaya koymaktadır: “Gizli değildir ki bu Osmanlı Devleti’nin en büyük dayanağı olup şanına iş güç edinip, önem verilmek ön sırada bulunan deniz işleridir. Zira bahtı gelişen devletin revnak ve ünvanı iki denize ve iki karaya (Burada kasıt Akdeniz, Karadeniz, Anadolu ve Rumeli’dir.) hükmetmektedir. Bundan başka, Osmanlı Ülkesi’nin çoğu adalar ve kıyılar olduğundan, hele saltanatın yöresi, yani İstanbul’un velinimetinin iki deniz olduğundan şüphe yoktur.”

Aslında, İstanbul’un Fethi için gemilerin 1453 yılı ilkbaharında karadan getirilerek denizlere indirilmesi, Osmanlı Devleti’nin stratejik açıdan Deniz Kuvvetlerine verdiği önemin bir göstergesi ve belki de Türk denizciliğinin Saadet Yüzyılı’nın ilk habercisi olmuştur. İnebahtı (Lepanto) Yenilgisi (1571)’ne kadar sürecek olan yaklaşık bu 100 yıllık dönemde Osmanlı Donanması zaferden zafere koşmuştur.

Fatih Sultan Mehmet’in 1455 yılında Kasımpaşa’da kurmuş olduğu İstanbul Tersanesi (Tersane-i Amire), uzun yıllar dünyanın en büyük tersanelerinden birisi olarak tüm yabancı ülkelerin hayranlığını kazanmıştır. Sultan II.Bayezid döneminde (1481-1512), Burak ve Kemal Reisler denizleri kullanmada gösterdikleri maharet ve deniz muharebelerindeki kahramanlıkları ile büyük saygınlık kazanmışlardır. Venedik gemileri tarzında 1495 yılında inşa edilen “GÖKE” adı verilen iki büyük gemi bu dönemin eseridir. Türk Deniz Tarihi’nin en büyük bilim adamlarından biri olan ve özellikle kartografi çalışmaları ile tüm dünyada büyük yankılar uyandıran Muhiddin Piri Reis, 1513 ve 1528 yıllarında iki ayrı dünya haritası yapmıştır.


Piri Reis'in Dünya Denizcilik Tarihi’ne diğer bir hediyesi de 1521 ve 1525 yıllarında iki kez yayınladığı ünlü, “Bahriye (Kitab-ı Bahriye)” adlı kılavuz kitabıdır. Bu emsalsiz çalışmada, usta bir denizci gözlem ile Ege ve Akdeniz her açıdan incelenmektedir. Yavuz Sultan Selim (1512-1520)’in Mısır’ı fethetmesi ile Kızıldeniz ve Hint Okyanusu da Türk Denizciliğinin ilgi alanına girmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a yönelik kara harekatında Türk Donanması çok büyük lojistik destek sağlamıştır. Yavuz Sultan Selim’in başarıları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’da bir güç merkezi haline gelmesi, Akdeniz’de bağımsız olarak faaliyet gösteren Türk ve Müslüman denizcileri Osmanlı Devleti ile kaynaştırmıştır.



Yavuz Sultan Selim, güçlü bir deniz gücü olmadan Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’da tutunamayacağını bilerek, Veziri olan Piri Mehmet Paşaya şu direktifi vermiştir: “Hristiyan ülkeler denizi gemilerle örtüyorsa, benim sularımda Papa’nın, Fransa, İspanya Kralları’nın sancakları dalgalanıyorsa, bunun sebebi, senin tembelliğin, benim de hoşgörümdür. Artık çok güçlü bir Donanmaya sahip olma zamanı gelmiştir, büyük bir Donanma istiyorum.”


Bu tarihi direktif, Türk Denizciliğinin fikri alt yapısının gelişmesinde ve döneme uygun güçlü bir deniz gücü oluşturulmasında kilit rol oynamıştır. Önce İstanbul’daki tersanelerin kapasiteleri artırılmış; denizcilerin eğitimi daha bilimsel esaslara dayandırılmış; daha sonra Kuzey Afrika’daki Türk Denizcilerini Osmanlı İmparatorluğu bünyesine katmanın yolları aranmıştır.


Yavuz Sultan Selim’in, Barbaros Hayreddin Paşanın temsilcisi Aydın Reis ile İstanbul’da yaptığı görüşme sonrasında Türk denizcileri hızlı bir bütünleşme sürecine girmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Aydın Reis ile Barbaros Hayreddin Paşaya hediye olarak gönderdiği som sırma ayetler yazılı yeşil sancak ve flandra, sürekli olarak Donanmanın sancak gemisinde Osmanlı Devleti’nin gücünün ve denizcilik bilincinin bir sembolü olarak dalgalanmıştır.

Yavuz Sultan Selim’in ölümünden sonra Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) da Osmanlı Donanmasına büyük önem vermiş, Türk Denizciliğine altın çağını yaşatmıştır. Bu dönemde Barbaros Hayreddin Paşa (Hızır Hayreddin Reis, Barbaros ismini daha çok yabancılar kullanmış, ancak bu isim yaygınlaşmıştır.), kardeşleri Oruç ve İlyas Reisler, Selman Reis, Murat Reis, Seydi Ali Reis gibi bir çok ünlü Türk Denizcisi Akdeniz’de adeta rakipsiz kalmışlardır.


Kanuni Sultan Süleyman, 1533 yılında Barbaros Hayreddin Paşayı İstanbul’a davet ederek, Kaptan-ı Derya ilan etmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul Tersanelerinde yeni gemiler inşa ettirerek, Donanmayı daha da güçlendirmiş ve Deniz Kuvvetini Osmanlı Devleti’nin denizlerdeki uzantısı ve dış politikasının vazgeçilmez bir unsuru haline getirmiştir.

Barbaros Hayreddin Paşa, üstün denizcilik bilincinin yanı sıra emsalsiz bir taktisyen olduğunu, 27 Eylül 1538 tarihinde Haçlı Donanmasına karşı yaptığı Preveze Deniz Savaşı’nda göstermiştir. Osmanlı Donanması, kendisinden üstün düşman kuvvetleri ile en iyi yer ve zamanda ve taktik baskınla savaşa başlamış, Haçlı Donanmasının en zayıf kesimine üstün kuvvetlerle ve ustalıkla manevralar yaparak, taarruz etmiştir.

Taktik baskının yarattığı sürpriz etkisi Andrea Doria komutasındaki birleşik Haçlı Donanmasını şaşkına çevirmiş; Haçlı Donanması panik içerisinde dağılarak, büyük kayıplarla geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu zafer, Akdeniz’deki Türk hakimiyetini tam anlamıyla pekiştirmiştir. Preveze Deniz Zaferi, büyük bir şeref ve gurur abidesi olarak Türk denizcilerine ışık tutmakta ve zaferin kazanıldığı 27 Eylül günü her yıl Deniz Kuvvetleri Günü olarak coşku ve heyecanla kutlanmaktadır.


Diğer taraftan, Hadım Süleyman Paşa 72 parçadan oluşan Donanma ile 1538 yılında Umman Denizi’ne açılarak Aden’i ele geçirmiş; daha sonra Hindistan’a ulaşarak burada Portekizlilerle çarpışmıştır. Osmanlılar, doğudaki deniz ticaret yollarının kontrolü uğruna uzun yıllar yoğun çaba sarf etmiştir. Bu kapsamda, Selman Reis, Piri Reis, Murat Reis ve Seydi Ali Reis gibi ünlü denizcilere, “Süveyş Kaptanı” ünvanı verilmiş ve bu Amiraller, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda uzun yıllar Portekiz Donanması ve diğer ülkelere karşı deniz kontrolü uğrunda mücadele vermişlerdir.


Kanuni Sultan Süleyman, 1543 yılında İspanya karşısında zor durumda kalan Fransa’nın yardım talebi üzerine Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Donanmayı Fransa’ya göndermiş ve bu sefer Barbaros Hayreddin Paşanın son seferi olmuştur. Turgut Reis, Barbaros Hayreddin Paşanın 1546 yılında ölümünden sonra Kaptan-ı Derya’lık makamı için en uygun kişiydi. Kaptan-ı Derya, bilindiği üzere Osmanlı Hükümeti’nin vezir seviyesinde doğal bir üyesiydi. Bu makam için seçim, zaman zaman bir takım entrikalara da sahne olmuş; denizcilikle hiç ilgisi olmayan kişiler de bu makama atandırılmıştır.


Kaptan-ı Derya’lık makamına getirilmemesine rağmen, Turgut Reis bütün gücüyle Osmanlı Donanmasına hizmet etmiştir. Türkleri Kuzey Afrika’dan çıkarmak için Trablusgarp’ı geri almaya gelen Haçlı Filosu’na karşı ani bir taktik baskın düzenleyen Kaptan-ı Derya Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, 14 Mayıs 1560 günü icra edilen “Cerbe Deniz Muharebesi” sonucunda Haçlı Donanması karşısında kesin bir zafer kazanmıştır. Bu zafer, Akdeniz’de Türkleri adeta rakipsiz bırakmıştır. Cerbe’de kazanılan bu zaferde en büyük pay sahiplerinden biri olan Turgut Reis, 1565 yılında ileri yaşına rağmen katıldığı Malta Kuşatması’nda şehit olmuştur.


Türk Denizciliği, “Saadet Yüzyılı” adını verdiğimiz bu dönemde Salih Reis, Aydın Reis, Murat Reis, Selman Reis, Seydi Ali Reis, Hasan Reis, Piyale Paşa, Kılıç Ali Paşa gibi ünlü denizcileriyle başarıdan başarıya koşmuş; bu yüzyılda Türk savaş gemileri Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda faaliyet göstermiş; bu denizlerde üstünlüğünü rakiplerine kabul ettirmiş; İmparatorluğun dış politikasının ideal bir uygulama aracı olarak, güç göstererek veya güç kullanarak siyasi hedeflerin ele geçirilmesinde önemli rol oynamıştır.

Türk Denizciliği, 16’ncı yüzyıldaki göz kamaştırıcı başarısını: Üst düzeydeki denizcilik bilgisine, gemi yapımındaki üstün tekniğine, günümüzde bile hayranlık uyandıran lojistik destek sistemi ve üs zincirine, sahip olduğu mükemmel düzeydeki deniz haritalarına ve en önemlisi tüm bu konuları değerlendirip uygulayabilecek, üstün nitelikte denizciler yetiştirmesine borçludur. Osmanlılar, kadırgaları, barçaları, pergendeleri, baştardeleri ile mavi enginliklerde dolaşan usta denizcileri, ünlü haritacıları, gök bilimcileri ve savaş kahramanları ile 16’ncı yüzyılda tarih yazmış ve bu çağa tartışmasız olarak damgalarını vurmuşlardır.


Kanuni Sultan Süleyman’ı takip eden hükümdarların deniz sorunlarına aynı duyarlılıkla yaklaşmamaları, Kaptan-ı Derya’lık makamına denizcilikle ilgisi olmayan, ancak Saray’a yakın olan paşaları getirmeleri Osmanlı İmparatorluğu’nun denizlere hakim olduğu altın çağının yavaş yavaş etkisini kaybetmesine sebep olmuştur. Nitekim bunun ilk acı örneği, 1571 yılının Ekim ayında İnebahtı (Lepanto)’da İnebahtı Deniz Savaşı'nda yaşanmıştır. Katip Çelebi, “Tuhfetü’l-Kibar fi Esfari’l-Bihar (Deniz Seferleri Hakkında Büyüklere Armağan)” adlı eserinde, Saadet Yüzyılı’ndan sonra ortaya çıkan denizlerdeki gerileme ve çöküntüyü denizcilerin daha önceki meslektaşlarının bilgi ve beceri düzeyinde olmamasına bağlamakta ve onları uyarmaktadır: “Reisler deniz ilmini bilmeye sıkı önem vereler, pusula ve harta (harita) işlerinde gafil olmayalar ve bilenlere de büyük iltifat edeler. Onunla bilmeyenler de heves edip öğreneler.”


Bu savaşta göstermiş olduğu cesaret ve feragatın karşılığı olarak Sultan II.Selim: Uluç Ali Reise, “Kılıç Ali Paşa” adını vererek, Osmanlı Donanmasına Kaptan-ı Derya olarak atamıştır. Donanmanın yeniden inşası yönünde ilk anda umutsuzluğa kapılan Kılıç Ali Paşayı dönemin Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa tarihe geçen şu sözleri ile harekete geçirmiştir: “Paşa, sen henüz bu Devlet-i Aliye’yi bilmemişsin. Vallah böyle itikat eyle, bu devlet o devlettir, murad ederse cümle Donanmanın lengerlerini (demirlerini) gümüşten, resenlerini (halatlarını) ibrişimden, yelkenlerini atlastan etmekte suubet (güçlük) çekmez.” Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa ve Kılıç Ali Paşanın büyük çabaları sonucu kış mevsimi olmasına rağmen, beş ay gibi kısa bir sürede İstanbul ve Gelibolu Tersanelerinde olağanüstü bir gayret gösterilerek en az eskisi kadar güçlü bir Donanma yeniden inşa edilmiştir. Ancak, bu kez de savaşta şehit olan denizcilerimiz nedeniyle ciddi bir personel sorunu yaşanmıştır. Kılıç Ali Paşanın yoğun çabaları neticesinde, 158 7 yılındaki vefatına kadar geçen on beş yıllık sürede Akdeniz’deki deniz kontrolümüz bazı güçlüklere rağmen devam etmiştir.




Bahriye Nazırlığı Dönemi:
Sultan Abdülaziz döneminde ağır dış borç yükü ile oluşturulan ve sayıca dönemin güçlü donanmaları arasında gösterilen Osmanlı Donanması, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nde etkin bir rol oynayamadığı ve yenilgiyi önleyemediği gerekçesiyle, Sultan II.Abdülhamit (1876-1909) tarafından otuz üç yıl boyunca Haliç’te atıl tutulmuştur. Ancak Sultan II.Abdülhamit’in, Donanmayı modern ve çağdaş fikirlerin yeşerdiği bir alan olarak görmesinin ve saltanatına zarar verebileceğini değerlendirmesinin bu üzücü kararın alınmasında büyük rol oynadığı ifade edilmektedir.



Donanma gemilerinin Haliç’te uzun yıllar hareketsiz tutulması, Osmanlı İmparatorluğu’nun denizcilik faaliyetlerine büyük bir darbe indirmiştir. Bu karanlık dönemin ilk ve en acı yansıması, 1864 yılında İstanbul Tersanesinde inşa edilen ve 13 yıl hiç seyir yapmamış olan ERTUĞRUL Fırkateyni'nin, iade-i ziyaret maksadı ile gittiği Japonya karasularında, 16 Eylül 1890 günü kayalıklara çarparak batması olmuştur.

Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa tarafından, 03 Nisan 1890 tarihinde Deniz Gedikli (Deniz Astsubay) Sınıfı kurulmuş ve 15 Haziran 1890 tarihinde SELİMİYE Gemisi’nde İlk Gedikli Sınıfı eğitim/öğretime başlamıştır.

Yunanistan’ın 1897 yılında Girit’i işgal etmesi ile başlayan Osmanlı-Yunan Harbi’nde, Osmanlı Donanması bir kısım unsurlarıyla sınırlı olarak faaliyet göstermişse de, üstün bir harekat yeteneğine sahip olmadığı ve eğitim yönünden zayıf olduğu için başarılı olamamıştır.



Donanmanın Osmanlı-Yunan Harbi’nde faaliyet gösterememesi ve Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşanın da teklifi üzerine, Sultan Abdülaziz döneminde görev yapan bazı gemilerin onarılmasına ve ilave olarak yeni gemilerin alınmasına karar verilmiştir. Bu kapsamda, 1903 yılında HAMİDİYE Kruvazörü ile ERTUĞRUL ve SÖĞÜTLÜ Yatları İngiltere’ye, MECİDİYE Kruvazörü Amerika’ya; 1906 yılında BERK-İ SATVET ve PEYK-İ ŞEVKET Torpido Kruvazörleri Almanya’ya; yine aynı yıl TAŞOZ, BASRA, SAMSUN ve YARHİSAR Muhripleri ile “HİSAR” Sınıfı dört torpidobot ve onbir gambot Fransa’ya; onbir torpidobot da İtalya’ya sipariş verilmiştir. Bu girişim ile Donanmanın yeniden güçlendirilmesi için büyük bir adım atılmışsa da, yeni alınan gemiler diğerleri gibi Haliç’te atıl tutulmuştur. II.Meşrutiyet 23 Temmuz 1908 tarihinde ilan edildiği zaman Osmanlı Donanması, harekat kabiliyeti ve harbe hazırlık seviyesi düşük olan gemiler ve eğitimsiz personelden oluşmuştur.



Sultan II.Abdülhamit’in 1909 yılında tahtan indirilmesinden sonra Donanmayı yeniden canlandırmak, imkan ve kabiliyetlerini artırmak için çalışmalar başlatılmıştır.

Güçlü bir Donanmanın mevcut olmaması nedeniyle son dönemlerde neredeyse süreklilik kazanan toprak kayıplarının önlenmesi için Osmanlı halkı, 14 Temmuz 1909 günü Donanma Cemiyeti, diğer adı ile Donanma-i Osmani Muavenet-i Milliye Cemiyetini kurmuştur. Bu Cemiyetin yoğun gayreti ile kısa zamanda yüklü miktarda para toplanmış ve bu kaynak ile Almanya’dan 1910 yılında YADİGAR-I MİLLET, GAYRET-İ VATANİYE, NÜMUNE-İ HAMİYET VE MUAVENET-İ MİLLİYE Muhripleri ile BARBAROS HAYREDDİN ve TURGUTREİS Zırhlıları satın alınmıştır.

Donanmanın geliştirilip güçlendirilmesi için finansal kaynak yaratma çabalarına paralel olarak dünyadaki yenilikleri takip etmek, Osmanlı Donanmasının kuruluşunu çağdaş esaslara dayandırmak, yeni bir eğitim doktrini geliştirmek maksadıyla İngiliz Amiral Gamble’nin başkanlığında bir Heyet görevlendirilmiş; I.Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren, İmparatorluğun siyasi tercihleri doğrultusunda bu kez de bir Alman Heyeti, Donanmanın yeniden teşkilatlanma çalışmalarında yer almıştır.

Deniz Kuvvetleri, kendi içerisinde bir takım düzenlemeler yaptığı ve içe dönük olarak faaliyet gösterdiği bir ortamda, birdenbire kendisini Osmanlı-İtalyan (Trablusgarp) (1911-1912) Harbi’nin içinde bulmuştur. Bu harpte, Osmanlı Donanmasının başlıca görevi: Çanakkale’de konuşlanarak, Boğaz savunmasını sağlamak ve kısmen de olsa uzak bölgelere asker ve silah nakliyatı yapmak olmuştur.



Trablusgarp Harbi’ni izleyen Balkan Harbi’nde (1912-1913) ise, Osmanlı Donanması bir taraftan arızalı gemileri onarırken, diğer taraftan Kara Kuvvetlerini lojistik açıdan deniz ulaştırması ile desteklemiştir. Çatalca Hattının savunmasına ve Bulgar Ordusu taarruzunun durdurulmasına Osmanlı Donanması katkı sağlamıştır. Diğer taraftan Osmanlı Donanması, Ege’de 16 Aralık 1912 tarihinde yapılan İmroz ve 18 Ocak 1913 tarihinde yapılan Mondros Deniz Muharebelerinde Yunan Donanması karşısında başarılı olamamıştır. Bu dönemde, Ege ve Akdeniz’de, yedi buçuk ay süre ile akın tipi harekat icra ederek, Yunan Donanması ve harp potansiyeline kayıp ve hasar verdiren Rauf ORBAY komutasındaki HAMİDİYE Kruvazörü, dünya deniz tarihine geçen göz kamaştırıcı başarıları ile Deniz Harp Tarihimizdeki şanlı yerini almıştır. Her ne kadar bu harekat harbin sonucunu değiştirmemişse de, tüm dünyada büyük hayranlık uyandırmıştır.

I.Dünya Harbi Dönemi:
Balkan Harbi sonrasında paraları ödenmiş olmasına rağmen, SULTAN I. OSMAN ve REŞADİYE savaş gemilerine İngiltere’nin el koyması, Osmanlı kamuoyunu geniş ölçüde etkilemiş ve halk arasında büyük üzüntüye neden olmuştur.

I.Dünya Harbi’nin başlaması ile birlikte Osmanlı Devleti tarafsızlığını ilan etmiştir. Ancak, Almanya ile 02 Ağustos 1914 tarihinde yapılan askeri ittifak sebebiyle ülke içinde genel bir seferberlik başlatılmıştır. Bu sırada, Akdeniz’de bulunan GOEBEN ve BRESLAU adındaki iki Alman harp gemisi Adriyatik ve Mora açıklarında bulunan İngiliz Donanmasının baskısı nedeniyle 10 Ağustos 1914 günü Çanakkale Boğazı’na girmiştir. Osmanlı Devleti de tarafsızlığını bozmamak için bu gemileri satın aldığını açıklamış ve 16 Ağustos 1914 günü bu gemilere Türk Bayrağı çekilerek, YAVUZ ve MİDİLLİ adları verilmiştir. Bununla birlikte, Osmanlı Hükümeti, 27 Eylül 1914 günü Çanakkale Boğazı ve Ege çıkışını mayınlatarak, 01 Ekim 1914 tarihinden itibaren de Boğaz’ın kapandığını bütün dünyaya ilan etmiştir.



Bu dönemde, Donanma Komutanlığına atanmış bulunan Alman Amiral Souchon,YAVUZ ve MİDİLLİ gemilerinin de bulunduğu Osmanlı Donanmasını keşif, gözetleme ve muhtelif eğitimler yaptırmak gerekçesiyle 27 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz’e çıkarmıştır.Alman Amiral Souchon’un emriyle YAVUZ Muharebe Kruvazörü ile TAŞOZ ve SAMSUN Muhripleri Sivastopol’u; MİDİLLİ Kruvazörü Novorosisk’i; MUAVENET-İ MİLLİYE ve GAYRET-İ VATANİYE Muhripleri ise Odesa Limanı’nı 29 Ekim 1914 sabahı bombardıman etmiş ve bu olay fiili olarak Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Harbi'ne girmesine neden olmuştur.

Osmanlı Donanması, I.Dünya Harbi’nde, Karadeniz ve Çanakkale Boğazı yaklaşma sularında görev yapmıştır. Bu savaşta, Karadeniz Filosu; YAVUZ, MİDİLLİ Zırhlıları ile HAMİDİYE ve MECİDİYE Kruvazörleri, BERK-İ SATVET ve PEYK-İ ŞEVKET Torpido Kruvazörleri ile MUAVENET-İ MİLLİYE ve “TAŞOZ” Sınıflarından dörder muhripten oluşmuştur. BARBAROS HAYREDDİN, TURGUTREİS ve MESUDİYE Zırhlıları Çanakkale’de konuşlandırılmıştır. Küçük torpidobot ve gambotlar ise, İstanbul-Çanakkale lojistik nakliyatını idame, denizaltı savunma harbi, mayın tarama ve diğer görevlerde kullanılmıştır.



Osmanlı Donanması Karadeniz’de, Doğu Cephesi’ne yapılan personel ve malzeme nakliyatını emniyete almış; Rusya’nın Karadeniz sahillerindeki bazı şehirlerine baskın tipi taaruzlar tertiplemiş ve aynı zamanda İstanbul-Zonguldak arasındaki kömür nakliyatını emniyete almıştır. YAVUZ Zırhlısı’nın sürat ve ateş gücü üstünlüğü Rus Donanmasının Karadeniz’deki faaliyetlerini önemli ölçüde baltalamıştır. Diğer taraftan, Karadeniz’de konuşlanan Donanmamız, Rus Donanmasını İstanbul Boğazı’ndan uzak tutmuş; böylece Çanakkale Cephesi’ndeki birliklerimizin Doğu’dan baskı altına alınmasını engellemiştir. Karadeniz’deki harekat, 16 Mart 1917 tarihinde Rusya’da Bolşevik İhtilali’nin çıkması üzerine, bu devletin savaştan çekilmesi ile son bulmuştur.

Ege’deki güçlü İngiliz ve Fransız Donanmalarının mevcudiyeti nedeniyle, Osmanlı Donanması I.Dünya Harbi esnasında Ege’de sınırlı olarak faaliyet göstermiştir.

İngiltere ve Fransa’nın, Osmanlı Devleti’nin harbe devam azim ve iradesini kırmak ve aynı zamanda müttefikleri olan Rusya’yı Boğazlar üzerinden takviye etmek üzere, “Yenilmez Armada” olarak nitelenen güçlü donanmaları ile Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a ulaşma hedefi, gerçek bir Türk destanı olan ve şanlı Türk Tarihine altın harflerle yazılan Çanakkale Deniz Zaferi’ne neden olacak olayların başlangıcı olmuştur.

İtilaf Devletlerinin yaratmış olduğu bu çok ciddi ve önemli tehdidi karşılamak için, mevcut son derece sınırlı imkan ve kabiliyetler de göz önünde bulundurularak, Operatif Harekat Alanı’nın özelliklerine en uygun savunma stratejisi tespit edilmiştir. Buna göre: Boğaz Tahkimatı’nın Donanma Bataryaları ile takviye edilmesi, Boğaz’daki kritik alanların mayınlanması, bu iki silahın müşterek tesirinden azami ölçüde istifade edilmesi ve ayrıca Donanma gemilerinin daha geride mevkilendirilmesi suretiyle ikinci bir savunma hattı oluşturulması kararlaştırılmıştır.



Müttefik Donanmanın yapmış olduğu stratejik taarruz hazırlıkları karşısında; Türk Donanması da savunma etkinliğini artıracak son imkanlarını seferber etmeye başlamıştır. Bu kapsamda, 1915 yılının Mart ayı başında SELANİK Mayın Gemisi elde kalmış son 26 mayını büyük zorluklarla İstanbul’dan Çanakkale’ye getirerek, burada 360 tonluk NUSRET Gemimize transfer etmiştir.

Deniz Harp Tarihimizin bir gurur abidesi olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey komutasındaki NUSRET Mayın Gemimiz, 07-08 Mart 1915 gecesi büyük bir gizlilik içerisinde Erenköy önlerindeki Karanlık Limanı’na intikal ederek mevcut 26 mayını yüzer metre aralıklarla 11’inci hat olarak, daha önce tesis edilen diğer 10 hattan farklı şekilde, sahile paralel olarak dökmüştür. Müttefik Donanmanın, bu bölgede Kıyı Bataryalarımızın yoğun ateşine maruz kalarak ilerleme hızının azalacağı, geri dönüş veya taktik manevralar için daha geniş bir deniz sahası olan Erenköy Koyu’na yönelebilecekleri hesaplanmıştır.

100 gemi ve yaklaşık 250 ağır topa sahip olan Müttefik Donanması, üç hat şeklinde teşkilatlandırılmış olarak 18 Mart 1915 sabahı saat 10.00’dan itibaren Boğazı zorlamaya başlamış; Donanma gemilerinin önünde kontrol ve temizlik taraması yapan MKT gemileri ve onları emniyete alan 2 kruvazör mevkilendirilmiştir.



Müttefik Donanma, Bataryalarımızın ateşine rağmen Çanakkale’ye 14.000 Yarda mesafeye kadar yaklaşmış; ancak bu andan itibaren Deniz Top Bataryalarımızın son derece yoğun, etkili ve caydırıcı atışları başlamıştır. İngiliz ve Fransız gemilerinin almış oldukları isabetler, onları çeşitli sakınma ve dönüş manevraları yapmaya zorlamış ve gemiler Boğaz’ın coğrafi özelliklerini göz önüne alarak, manevra yapılacak tek alan olan ve nispeten daha geniş deniz sahasını kapsayan Erenköy önlerindeki Karanlık Limanı’na sancak taraftan dönüş yapmaya başlamıştır.

Ancak, bölgede NUSRET’in gizli bir şekilde dökmüş olduğu ve hiçbir şekilde hesaba katılmayan 26 mayın, Müttefik Donanmanın İstanbul’u ele geçirme düşlerine kesin bir nokta koymuş; kendisinden emin ve mağrur Armada, saat 19.00’dan itibaren bir daha dönmemek üzere Bataryalarımızın yoğun ateşi altında Boğaz’ı terk etmiştir.



18 Mart 1915 günü, İngiliz Donanmasına ait IRRESISTIBLE ve OCEAN Zırhlıları ile Fransız Donanmasına ait BOUVET Zırhlısı batmış; Müttefik Donanmaya ait GAULOIS, SUFFREN, INFLEXIBLE Zırhlıları ağır hasar almış; bir çok zırhlı da Kıyı Bataryalarımızın ateşi nedeniyle çeşitli yaralar almıştır.

NUSRET Mayın Gemisi tarafından dökülen mayınlara çarparak büyük maddi kayba uğrayan Müttefik Donanması, ağır yenilginin yanı sıra ülkelerinde küçümsenemeyecek bir prestij kaybına uğramıştır. Çanakkale Boğazı’nı denizden geçemeyen İtilaf Devletleri, 25 Nisan 1915 tarihinden 20 Ocak 1916 tarihine kadar sürecek olan Gelibolu üzerinden bir amfibi harekat ve müteakiben bir Kara Harekatı ile harbin hedefini ele geçirmeye çalışmıştır.

Bu kapsamda, İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti’nin Marmara Denizi’nden Çanakkale Cephesi’ni takviyesini engellemek maksadıyla denizaltı harekatı planlamış ve bu nedenle çok sayıda denizaltıyı gizli yollardan Marmara Denizi’ne nakletmiştir. Osmanlı Donanması, gerek Boğaz’ın dar geçitlerinde mevkilendirdiği ağ ve mayın maniaları gerekse Marmara Denizi’ndeki suüstü gemileri ile İtilaf Devletleri’nin denizaltı harekatını önemli ölçüde sekteye uğratmıştır.

Denizaltı Savunma Harbi Harekatı kapsamında, I.Dünya Harbi’nde sonunda Marmara’da ve Çanakkale Boğazı’nda toplam 7 İngiliz, 1 Avustralya ve 5 Fransız olmak üzere toplam 13 denizaltı batırılmıştır.



Boğaz’a 30 Nisan 1915 günü girmeyi başaran Avustralya’ya ait AE-2 Denizaltısını top ve torpido taarruzları ile nötralize eden SULTANHİSAR Torpidobotu, İngiltere’ye ait GOLIATH Zırhlısını 13 Mayıs 1915 gecesi batıran MUAVENET-İ MİLLİYE Muhribi ile Fransa’ya ait TURQUOISE Denizaltısı’nın periskobunu 30 Ekim 1915 günü vurarak ele geçirilmesini sağlayan kıyı bataryalarında görevli Müstecip Onbaşı’nın başarı ve kahramanlıkları halk arasında büyük yankı uyandırmış; moral, motivasyon açısından Türk Ulusu’nu olumlu yönde etkilemiştir. Ancak, bu mücadele esnasında BARBAROS HAYREDDİN Zırhlısı ve YARHİSAR Torpidobotu İngiliz E-11 Denizaltısı tarafından batırılmıştır.

Çanakkale Cephesi’nde istediği sonuçları alamayan İtilaf Devletleri, harbi başka cephelerden devam ettirme kararı almıştır. Selanik’ten Filistin’e intikal eden Müttefik Konvoyu’nu engellemek maksadıyla YAVUZ ve MİDİLLİ Zırhlıları, beraberlerinde MUAVENET-İ MİLLİYE, BASRA ve SAMSUN Gemileri ile 20 Ocak 1918 günü Çanakkale Boğazı’ndan Ege’ye çıkmıştır. Gökçeada yakınlarında YAVUZ Zırhlısı mayına çarparak yara almış; müteakiben İngiliz uçaklarının hücumuna uğramış; sakınma manevrası yaparken ikinci bir yara daha almıştır. Bu esnada MİDİLLİ Kruvazörü, mayınlı sahadan geçerken 5 mayın yarası alarak batmıştır. YAVUZ Zırhlısı onarım için geri intikalde iken, Çanakkale Boğazı’nda, Nara açıklarında üçüncü kez mayına çarparak karaya oturmuş; burada altı gün boyunca İngiliz uçaklarının hava hücumuna uğramış; daha sonra kurtularak İstinye’ye çekilmiştir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat