Reklamsız Forum İçin Tıklayınız. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde. * FrmTR'nin resim sitesi Resimci.Org yayında
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Kapalı Konu
 
Konu Araçları
Eski 15-11-07, 19:42   #1
кємαl ÖzTü®K...

Varsayılan Türklerin islamiyete hizmetleri


TÜRKLERİN İSLAMİYET'E HİZMETİ
Türklerin İslam dinini kabul etmeleri dünya tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Müslüman Türkler karışıklık içindeki İslam dünyasının koruyuculuğunu üstlenmiştir. 1000 yıl boyunca İslamiyet'in bayraktarlığını yapan Türkler, İslam dünyası tarafından hala lider millet olarak görülmektedir...
Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri hem İslâm âlemi hem de dünya tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Türkler, karışıklık içinde bulunan İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlendiler. Selçuklular, Abbasi halifelerini himaye ettiler. Batıda Haçlı Seferleri'ne, doğuda Moğol akınlarına karşı Türkler tarafından set oluşturulmuş, böylece İslâm dünyası dağılmaktan kurtulmuştur. Bin yıla yakın bir süre Türkler, Müslümanlığın bayraktarlığını yapmıştır. Gazneli Mahmud'un Hindistan'a kadar yaptığı seferler sonucunda Müslümanlık Hindistan'a kadar ulaşmıştır. Böylece yakın dönemlerde kurulan Pakistan ve Bangladeş'in temelleri atılmıştır. Osmanlı döneminde ise Türkler Balkanlar'a yerleştiler. Arnavutlar, Bosna-Hersekliler (Boşnaklar) bu dönemde Müslüman oldular.
TARİHİN DÖNÜM NOKTASI
Türklerin Müslüman olmaları hem İslâm tarihi, hem Türk tarihi bakımından, dolayısıyla bütün dünya için çok önemli bir olaydır. Bu sayede Türkler birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk topluluğu yoktur. Sonradan Müslüman olup da ardından asimile olan hiçbir Türk topluluğu yoktur. Ama Türk soyundan gelmiş birçok topluluklar vardır ki, bunlar İslâm'dan başka dinlere girmekle hem dillerini hem köklerini unutmuşlar, tamamen karakter değiştirerek kaybolup gitmişlerdir. Tuna Bulgarları bunun tipik örneğidir. Bu Türk topluluğu Hıristiyan olarak İslavlaşmış, bambaşka bir millet olmuştur. Şimdiki Bulgarların Türklükle en ufak bir ilişkisi kalmamıştır.
Müslüman olmaları sayesinde Türkler tarih sahnesinde üstün millet sıfatıyla yaşamlarını devam ettirdiler. Bir defa, Müslüman olunca, o sırada teşekkül halinde bulunan İslâm medeniyetine katıldılar ve bu medeniyeti oluşturan üç milletten (Araplar ve İranlılarla birlikte) biri oldular. İslâm cephesine girmiş olmaları onları Asya bozkırlarından Yakın Doğu'ya getirdi ve orada yerleşip kalmalarına neden oldu. Bu suretle Türkler tutunabilecekleri, büyük ve istikrârlı devlet kurabilecekleri bir bölgeye yerleşmiş oldular.
Diğer taraftan, İslâm alemi de Türklerin katılmasıyla bünyesinde taze bir kan buldu. Türkler İslâm'ı kendileri için bir 'Milli Din' olarak kabul ettiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine sarılarak 11. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının bütün düşman kuvvetlerine karşı korunması işini tek başına yüklenmiş oldular.
Müslümanlık devrine kadar Türkler her türlü yüksek meziyete sahip olan, fakat henüz dünyada kendi yerini tam bulamamış olan bir milletti. İslâm, onun yolunu aydınlatan bir ışık oldu ve Türk Milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükseldi.
ANADOLU'YA İSLAMİYETİN GİRMESİ VE MALAZGİRT SAVAŞI
Türkler İslâm'a girdikten sonra bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmeden bütün varlıkları ile Müslümanlığa hizmet ettiler. Müslümanlığın dünyaya yayılması görevini Araplar'dan sonra Türkler üstlenmiş ve bunu başarı ile devam ettirmişlerdir. Türkler, doğuda Asya kıtasının birçok bölgelerinde Müslümanlığın yayılmasına hizmet ettikten sonra batıya yönelmişlerdir. Malazgirt Zaferi, Türk ve İslâm tarihinin en önemli olaylarından biridir. Bu zafer, Anadolu'nun Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını sağlamış, İslâm Dinî'nin batıya doğru yayılmasını hızlandırmıştır. İstanbul'un Müslüman Türkler tarafından 1453 tarihinde fethedilmesi ile Türk Milleti'nin önderliğinde yüzyıllarca sürecek olan 'Müslümanlığın Altın Çağı' başlamış oluyordu.
Türk Milleti gittiği ülkelere İslâm medeniyetini, İslâm adaletini ve ahlâkını götürmüştür. Türklerin idaresinde sadece Müslümanlar değil, diğer dinlerden olan milletler de huzur ve güvenlik içinde yaşamışlardır.
Türkler, Müslümanlığın iç ve dış düşmanlara karşı korunmasında büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. İslâm'ı içten yıkmak isteyen ve bu amaçla Müslümanlar arasında yanlış inançlar yaymaya ve bölücülük yapmaya çalışanlara karşı Müslümanlığın özünü korumuşlardır.
Bizanslıların, Müslümanlara yaptığı saldırılara ve özellikle haçlı seferlerine karşı Türk Milleti'nin kahramanca savaşması, İslâm ülkelerini çok büyük tehlikelerden kurtarmıştır. Büyük sel felaketleri gibi İslâm ülkelerine yönelen Haçlı ordularını Türkler durdurmamış olsaydı, İslâm dünyası kendisini savunamayacak ve son derece olumsuz neticeler alacaktı.
TÜRK MİLLETİ'NE VERİLEN ŞEREFLİ GÖREV
Müslümanlığın korunması gibi şerefli bir görevi yüce Allah Türk Milleti'ne nasip etmiş, milletimiz de bu uğurda temiz kanlarını akıtarak, canlarını seve seve vererek görevini yerine getirmiştir. Türklerin İslamiyet davasına sahip çıkmaları sonucunda ortaya son derece değerli bir İslam kültür ve medeniyeti çıkmıştır. Bu kültürün oluşmasıyla ilimde, sanatta birçok değerli eserler meydana getiren alimler ve sanatkarlar yetişmiştir. Örnek vermek gerekirse;
-Müslümanlığın temiz inançlarının savunucusu ve İtikad'da Maturidi Mezhebinin kurucusu Ebû Mansur Maturidi,
-Peygamberimizin mübarek sözlerinin toplandığı ünlü "Sahih-i Buhari" kitabını meydana getiren Muhammed b. İsmail Buhari,
-Büyük İslâm düşünürü ve bilgini İmam-ı Gazali,
-Tüm dünyada tanınan İslam düşünürü Mevlâna Celaleddin-i Rumi.
Bunlar, Türk Milleti'nin yetiştirdiği çok sayıda büyük din bilgininden sadece birkaçıdır.
Bizlere kütüphaneler dolusu çok kıymetli eserler bırakan ve adlarını burada sayamayacağımız pek çok Türk bilgini vardır.
"Türk dilini öğreniniz, çünkü Türklerin çok zaman sürecek bir hâkimiyetleri vardır." Kaşgarlı Mahmud
Savaşlar ve göçler sonucunda dünyaya yayılan Türkler, pek çok farklı kültür ve inanca sahip halk ile tanışmıştır. Ancak, Türkler asıl kimliğini Müslümanlık ile bulmuş ve asırlar boyunca Müslümanlığın koruyuculuğunu ve bayraktarlığını yapmıştır.
Orta Asya'dan, güneye ve batıya doğru göç eden Türk boylarından bir kısmı İran'a yakın bölgelere, bir kısmı da İran'da Sasani İmparatorluğu engeli ile karşılaşınca Hindistan'a doğru yönelmişlerdir.
Sasani İmparatorluğu, Türkler ve Müslümanlar arasında bir engeldi. Bu engel Arap ordularının Yermuk (634), Kadisiye (635) ve Nihavend (641) savaşlarının ardından İran'ı ele geçirmeleriyle ortadan kalkmıştır. Zaten bu civarda yerleşik bulunan Türkler, Araplar ile önceleri savaş halinde bulunmuş olsalar bile, Talas savaşında (751) Araplar ile birlikte Çinlilere karşı savaşmışlardır. Savaş sonrasında Çin'in Orta Asya'dan çekilmesiyle bölgeye Araplar hâkim olmuşlardır. Bu tarihten itibaren de Türkler Müslümanlığı tanımaya başlamışlardır. Bu yakınlaşmaların sonucunda gelişen siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler Türkler arasında Müslümanlığın yayılmasını iyice hızlandırmıştır. Maveraünnehir'in Buhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük Türk şehirleri, İslâm kültür ve uygarlığının önemli merkezleri haline gelmeye başlamıştır. O zamana kadar sadece askeri alandaki üstünlükleriyle nam salmış olan Türkler, artık Müslümanlığa katkı sağlayacak duruma gelmişlerdir.
Türklerin Araplar ile yakınlaşması sonucunda Maveraünnehir bölgesindeki Türkler hızla Müslümanlığı kabul ediyorlardı. İtil Bulgarlarının hükümdarı Almış, Bağdat Abbasi Halifesin'den din adamı ve askerlik teknolojisi bilen insanlar (kale yapımı için) istemişti. Onuncu asrın başlarında onlara bir Müslüman heyeti geldi. O sırada Hazar Hanları Museviliği, Uygurlar mani dinini, Doğu Avrupa'ya giden Türkler ise Hırıstiyanlığı kabul etmişlerdi. İtil (Volga) Bulgar Milleti ilk Müslüman Türk Milleti oldu. Cuma hutbelerinde "Allah'ım, Bulgar il-teberini (hükümdar) doğru yola götür" deniyordu. Hükümdar, babası Müslüman olmadığı için onun adını anmak istemedi, onun yerine Abdullah adını kullandı. Bulgar Türkleri o sırada eski örf ve adetlerini, bazıları İslâm'a uymasa da, devam ettiriyorlardı. Müslümanlığın şartlarını yerine getirme konusunda çok ciddi idiler. Bunlar aynı zamanda Müslüman olmayan komşu Türk ülkelerine karşı gaza yapıyorlardı. Nitekim Başkurt Türkleri o sırada Hıristiyan olacakken Bulgarlar bunu engellemişlerdir.
Maveraünnehir bölgesinde Müslüman Türk nüfusu gitgide artıyordu; bazı şehirleri, mesela Farab'ın, nüfusu çoğunlukla Müslüman olmuştu. Buralarda yaşayan Türkler mal ve paralarının çoğunu gazaya ve cihada ayırıyor, "putperest" dedikleri soydaşlarını Müslüman etmek üzere onların ülkelerine akın eden gazileri besliyorlardı. Aynı dönemde göçebe Karluk ve Oğuz boylarının kitleler halinde Müslüman oldukları görülüyordu. Müslüman nüfusun arttığı Türk şehirlerinde İslâm medeniyeti de ilk büyük meyvelerini vermeye başlamıştı; buralarda büyük alimler ve zahidler yetişiyordu.
Türklerin Müslümanlığa girmeleri uzun zaman içinde ve yavaş yavaş devam etmiş, X. yüzyılda ise çok büyük hız kazanmıştır.
Araplar Maveraünnehr'e geldikleri zaman Türklerin yüksek ahlâki meziyetlere, büyük bir idarecilik ve askerlik yeteneğine sahip olduklarını görmüşlerdi. Türklerin şöhreti uzak İslâm diyarlarına kadar yayılıyor, herkes Türklerden bahsediyordu. Müslümanlar arasında, Türkler Müslümanlığa girdikleri takdirde artık hiçbir gücün İslâm'a karşı çıkamayacağı inancı doğmuştu. Pek çok kişi de vaktiyle Hazreti Muhammed'in Türklerle ilgili övgülü ve müjdeli sözler söylediğini rivayet ediyordu.
Arap edebiyatçıları ve tarihçileri de Türkler hakkında övgü dolu şeyler yazmışlardır. Bunlardan biri olan Cahiz, 'Türklerin Faziletleri' adlı kitabında şöyle diyor:
"Savaş sanatı Türk'e bilgi, tecrübe, siyaset ve sâir yüksek vasıflar kazandırmıştır. Türk daima sözünde durur ve hile bilmez. Türk Hakanı hileyi sadece savaşta da olsa yapmak zorunda kaldığını üzülerek belirtir ve iki yüzlü olanları daima en kötü insan sayar... Arap ordularını Türkler kadar titreten başka bir Millet yoktur. Türkler daima soylarıyla iftihar ederler, vatanlarına ve dillerine çok bağlıdırlar. Düşmanları esir alınca onlara iyilik ve ikram eder, alicenablık gösterirler."
IX. Yüzyılın ortalarında artık Abbasi ordularında çok sayıda Türk vardı. Abbasiler birçok Türk'ü İslâm-Bizans sınırına yerleştirerek, onları Hıristiyanlara karşı İslâm dünyasının sınır bekçileri yaptılar. Böylece Türkler, Selçuklu akınından çok önceleri Anadolu'ya gelmiş ve oralarda yerleşmiş oluyorlardı. Battal Gazi Destanı işte bu sınır gazisi akıncı Türkler devrinden kalma bir destandır.
Türklerin İslâm dinini oldukça kısa sürede kabul ettikleri kesindir. Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmişler; Buna rağmen Müslümanlık dışındaki dinlere girenler Türklüklerini koruyamamışlardır. İslâm dini son hak din olduğu için ve emrettiği güzel ahlak da Türk'ün millî yapısına en uygun yapı olduğu için, Türkler kitleler hâlinde bu dini kabul etmişler ve Türklüklerini korumuşlardır.
MÜSLÜMANLIĞI KABUL
Türkler Müslümanlığın dünyaya yayılması görevini üstlendikten sonra bunu başarı ile devam ettirmişlerdir.
Bizanslıların, Müslümanlara yaptığı saldırılara ve özellikle Haçlı seferlerine karşı Türk Milleti'nin kahramanca savaşması, İslâm ülkelerini çok büyük tehlikelerden kurtarmıştır. Büyük sel felaketleri gibi İslâm ülkelerine yönelen Haçlı ordularını Türkler durdurmuştur.
TÜRKLERİN BİLİMİN GELİŞMESİNE KATKILARI
Türklerin Müslümanlığa hizmetleri sadece siyasî ve askerî alanla sınırlı kalmamıştır. Devlet idaresi ve askerî yapılanmada bütün İslâm dünyasını etkileyen Türkler, İslâm medeniyetinin gelişmesinde de büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bilim, sanat ve edebiyat alanında İslâm rönesansı, Türklerin katkıları ve sağladıkları huzur ve emniyet sayesinde gerçekleşmiştir.
İslâm dininin ve medeniyetinin, evrensel hâle gelmesi Türkler sayesinde mümkün olmuştur. Meselâ, Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medreseleri (1066), öyle büyük bir üne sahip oldu ki, bu medreseler İslâm medreselerinin ilk örneği olarak kabul edilmişti. Halbuki Samanoğulları ve Gazneliler devrinde de medreselerin bulunduğu bilinmektedir. Ancak Nizamiye Medreseleri dinî bilimler yanında müspet ilimlerin de okutulduğu ilk medreseler olmakla, modern üniversitelere öncülük etmiştir.
Abbasiler zamanında başlayan eski Yunan ve Helen medeniyetlerine ait eserler ve felsefe akımlarının çevirileri, Türk hâkimiyeti devresinde zirveye ulaşmıştı.
İSLAM MEDENİYETİNİN ÖNCÜLERİ: TÜRKLER
Türklerin İslam davasına sahip çıkmasıyla İslâm medeniyetinde büyük gelişmeler olmuştur. Batıda unutulmuş olan Yunan ve Helen medeniyeti, Haçlı Seferleri sayesinde İslâm medeniyeti ile birlikte tekrar Avrupa'ya taşınmıştır. İslâm medeniyetinin öncüleri durumunda olan Türk bilginler bütün dünya tarafından tanınmış ve eserleri yüzyıllarca bilime rehberlik etmiştir. Bu Türk bilginlerinin en ünlüleri Farabi, Birunî ve İbni Sina'dır.
Oğuzların Karaçuk (Farab) şehrinde doğan Farabi (870-950), matematik, fizik, astronomi vb. konularda 160 kadar kitap yazmıştır. Ancak onu asıl önemli kılan Helen felsefesinin akılcı, mantığa dayalı yönüyle İslâm düşüncesini kaynaştırdığı felsefe alanındaki çalışmaları olmuştur. Aristo'nun düşüncelerini en iyi açıklayan kişi olduğundan "Muallim-i Sâni" (İkinci öğretmen) adıyla anılmıştır. Eserlerinin çoğu Latinceye çevrilmiş ve batıda "Al-Farabıus" adıyla ün yapmıştır. İhsâ'ül-Ulûm isimli eseriyle bilimleri ilk kez sınıflandıran Farabi aynı zamanda Öklit geometrisini de açıklamıştır.
Farabî'nin düşüncelerinden etkilenen İbni Sînâ (980-1037), çeşitli konularda 220 civarında eser vermiş diğer ünlü bir Türk bilginidir. Avrupa'da "Avicenna" adıyla bilinmektedir. Felsefe ve müspet bilimlerle uğraşan İbni Sina asıl ününü tıp alanında kazanmıştır. "El-Kanun fi't-Tıb" adlı eseri Latinceye çevrilmiş ve yüzlerce yıl ders kitabı olarak okutulmuştur.
BİLİMİN ÖNCÜSÜ OLAN DİĞER TÜRKLERDEN BİRKAÇ ÖRNEK...
Birûnî (973 -1051), Harzemşahların sarayında yetişti ve Gazneli Mahmud'un himayesine girdi. Matematik, geometri, tıp ve coğrafya gibi alanlarda 113'ten fazla eser veren Birûnî'nin asıl başarısı astronomi dalındadır. Yıldızların yüksekliğini, açılarını ölçen hassas aletler geliştirdi. Dünya çekirdeğinin çapını sadece 15 kilometrelik yanılmayla 6338.8 km olarak tespit etmiştir. Yazdığı astronomi kitabı, dünyanın ilk astronomi ansiklopedisi olarak kabul edilmektedir.
Farabî ve İbni Sina'nın açtığı yoldan birçok Türk âlim ilerlemiştir. Felsefe dalında; El-Harezmî, Şehristânî ve tasavvufun öncülerinden Gazali, İbni Rüşd, Fahreddin Razi, geometride Abdurrezzak Türkî, trigonometrinin kurucularından Abdullah el-Baranî ilk akla gelenlerdir. Selçuklu Sultanı Melikşah İsfehan ve Bağdat'ta birer rasathane kurdurdu. Dönemin Bilim adamları, Melikşah adına güneş yılına dayanan Celâlî veya Takvim-i Melikşâh adlarıyla anılan bir takvim hazırladılar. Sanat ve mimarlık alanlarında da Türk-İslâm Medeniyeti zamanında büyük gelişmeler görülmektedir. Türk-İslâm kültürü ve sosyal hayatına uygun olarak gelişen mimarlığın en önemli örnekleri cami, medrese, kervansaray, imaret, darüşşifa (hastane) vb.dir. İlk Türk-İslâm mimarî örneği, Tolunoğlu Ahmed tarafından Kahire'de yaptırılan Tuluniye Camisi'dir ve bugün dahi varlığını korumaktadır.
Türkler tarafından geliştirilen kubbe, kemer ve sütun biçimleri, Orta Asya yaşantısı ve çadır kültürünün, İslâm mimarîsine yansıtıldığı yeni bir mimarî üslûbu getirmiştir. Özellikle tekke, kümbet, cami ve medrese gibi yapılarda, Türk mimarî üslûbunun eşsiz örnekleri görülür. Yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık, taş ve maden işçiliği vb. alanlarda Türkler eşsiz örnekler vermişlerdir. Türkler heykel ve kabartma sanatlarında da başarılı örnekler vermişlerdir. Örneğin birçok yapıda hayvan figürleri kullanılmış, Sultan Tuğrul bastırdığı madalyona kabartma resmini koydurmuştur. Müzik alanında da Türkler yenilikler getirmişlerdir. Farabî müzik üzerine iki eser yazmış ve bunlar dünya müzik tarihine geçmiştir.
Eserinde ses ve müziğin fizik temellerini inceleyerek, ses perdesinin özelliklerini ilk defa ortaya koymuştur. Saraylardaki nevbet (bando), Osmanlı askerî mehterine örnek olmuştur. Ayrıca bazı tarikatlerin yaptıkları dinî müzik ve rakslar, Türk tasavvuf musikisinin ve semahların özünü oluşturmuştur.
Türkler sadece din ilimlerinde değil, diğer ilim dallarında, teknikte ve müsbet ilimlerde de büyük ilerlemeler göstermiş, dünyaca ünlü bilim adamları yetiştirmiştir.
İSLAM MEDENİYETİNİN OLUŞMASI
Büyük bir Türk bilgini olan İbni Sina'nın tıp alanında yazdığı kitaplar Avrupa'da yüzyıllarca okutulmuş, yine bir Türk bilgini olan Ebû Bekir Razi'nin eserleri bilim dünyasına ışık tutmuştur. Tıp, fizik, kimya, matematik ve astronomi ilimlerine önemli katkılarda bulunan, birçok bilim dalının temellerini atarak dünyaya öncülük eden çok sayıda Türk bilgini yetişmiştir. İslâm dünyasının her tarafını süsleyen, bugün bile çoğu ayakta duran sanat eserlerinin çoğu Türk mimarları tarafından yapılmıştır. İslâm dünyasında Sinan gibi bir mimar, Selimiye Camii gibi başka bir şaheser görmek mümkün değildir.
İslâm tarihine baktığımız zaman açıkça görürüz ki, Müslümanlığın ilk devirlerinden sonra Müslümanlığa büyük hizmetlerde bulunarak Allah'ın rızası yönünde hareket eden millet, Türk Milleti olmuştur. Kur'an-ı Kerim'de, İslâm'a hizmet eden hayırlı milletler şöyle müjdelenmiştir:
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisine sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır; onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (Maide Suresi, 54)
Bu ayetle, İslâm'a en önemli hizmetleri gerçekleştiren Türk Milleti de müjdelenmiştir.
Peygamber Efendimiz de şu müjdeyi vermiştir:
"İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir."
İstanbul'un fethedilmesi, büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet ile onun kahraman askerine nasip olmuş ve böylece Milletimiz Peygamberimizin övgüsüne hak kazanmıştır.
 
Eski 15-11-07, 19:42   #2
кємαl ÖzTü®K...

Varsayılan C: Türklerin islamiyete hizmetleri


Türklerin İslâm âlemine ilk girişlerinin Abbasî halifeleri zamanında daha ziyade askerî maksatlarla olduğu yukarıda belirtilmişti. Bilindiği gibi Türk askerlerini düzenli bir şekilde hilâfet ordusu saflarına alan ilk halife el-Me'mûn'dur. el-Me'mûn zamanında asayiş bakımından İslâm Devletinin durumu pek parlak değildi. el-Emîn ile el-Me'mûn arasındaki iktidar mücadelesi, ülke dahilindeki sükûneti bozmuş ve birçok isyanların çıkmasına sebep olmuştur. Azerbaycan'da isyan ettikten sonra kısa zamanda etrafına büyük bir taraftar gurubu toplayan Bâbek el-Hürremî, dinî ve siyasî bakımdan devleti tehdit ediyordu. Ülkenin batı hududunu teşkil eden Mısır'da ise Arap kabilelerinin sebebiyet verdikleri huzursuzluk hüküm sürüyordu. Halife el-Me'mûn'un bütün gayretlerine rağmen bir türlü sükûnet sağlanamıyordu. Bazı tarihçilerin ifade ettikleri gibi, “Türklerin İslâm âlemine girmeleri bu âlemin gerilemesine sebep olmuştur” düşüncesinin aksine Türkler, İslâm dünyasının siyasî bakımdan zayıflamaya ve parçalanmaya başladığı bir zamanda âdeta hizmete koşmuşlardır. el-Me'mûn'un son yıllarında orduda idareyi ellerine geçiren Türkler, Mısır isyanlarının bastırılmasında ve bilhassa Bizans'a karşı yapılan seferlerde önemli roller oynamışlardır.

Türkler'in desteği ile halife olan el-Mûtasım, yirmi yıldan beri devam eden Bâbek el-Hürremî isyanının bastırılmasına, bu sırada Abbasî ordusunun başkomutanı el-Afşîn ile maiyetindeki Türk birliklerini memur etmiştir. Üç yıllık çetin bir mücadeleden sonra el-Afşîn, Bâbek tehlikesini ortadan kaldırmıştır (837). Yine el-Mu'tasım devrinde 838 yılında Bizans'a karşı yapılan ve İstanbul'dan sonra İmparatorluğun en önemli şehri olan Amorion (Ammûriye)'un fethinde ordunun sevk ve idaresi tamamen Türklerin elinde idi.

İslâm tarihinde Samerra Devri diye bilinen yarım asırlık devrede (836-892) askerî kadrolar tamamen Türk hassa askerlerinin kontrolünde bulunuyordu. Yavaş yavaş idarî meselelerde de söz sahibi oluyorlardı. Samerra devrinde her ne kadar Türk komutanları ile halifeler arasında bazen her iki tarafın da hayatlarına mal olan mücadeleler oluyorduysa da devleti tehdit eden dış ve iç düşmanlara karşı bu birlikler gönderiliyordu. 870 yılında Basra bölgesinde patlak veren ve 13 yıl devam eden Zencilerin isyanının bastırılması ile İran'da bağımsızlığını ilân ettikten sonra halife ile ihtilafa düşmesi üzerine batıya doğru harekete geçen ve Vasıt'ı bile ele geçiren Yakub b. Leys es-Şaffar'ın durdurulmasında Musa b. Boğa el-Kebîr gibi Türk komutanları ile Türk askerlerinin gayretleri bilinmektedir. Bütün kötü şartlara rağmen Samerra devrinde devletin parçalanması önlenebilmiştir ve bunda da Türklerin büyük rolü olmuştur.

Devamlı karışıklıkların hüküm sürdüğü Mısır, 869 yılında Ahmed b. Tolun'un eline geçmiş ve kısa zamanda ülkede sükûnet sağlanarak Mısır, tarihinin en parlak devrini yaşamıştır. İktidarlarının kısa sürmesine rağmen Tolunlularm Mısır'da bıraktıkları eserler bu güne kadar ayakta durabilmiştir. Meselâ Ahmed b. Tolun'un yaptırdığı cami bugün bile Kahire'nin en büyük camilerinden birisidir. Hemen hemen aynı yıllarda diğer bir Türk hanedanı olan Sâcoğulları, Azerbaycan'da bağımsızlıklarını kazanıyorlar ve 889-929 yılları arasında Ermeniler ile amansız bir mücadeleye giriyorlardı. Hatta öyle ki Ermeni patriği, Bizans İmparatoru ve Ortodoks patriğinden bir Haçlı seferinin düzenlenmesini istemiştir.

X. yüzyılın başlarından itibaren İslâm âleminde tam bir parçalanma dikkati çekmektedir. Merkezi hükümeti temsil eden Abbasî halifelerinin hükmü Bağdat'ın dışına pek çıkmıyordu. Ülkenin doğu eyaletleri Samanîler'in idaresinde bulunuyordu. Suriye'de ise Ham-danîler bağımsızlıklarını kazanmışlardı (929). Bunlardan çok daha tehlikelisi 899'da Bahreyn'de ortaya çıkan ve kısa zamanda Hicaz ve Suriye'de söz sahibi olan ve hatta Kabe'den Hacerü'l-Esved'i alarak Ahsa'ya götüren Karmatîler ile 908'de Tunus'ta kurulan, 969'da Kahire'yi zapteden ve daha sonra bütün Kuzey Afrika, Mısır, Suriye ve Batı Arabistan'a hâkim olan Şiî Fatımî hilâfetini zikretmeliyiz.

Bunlardan başka 945 yılında Şiî Büveyhîler Bağdat'ı işgal ettiler. Böylece Abbasî hilâfeti Şiilerin tahakkümü altına girmiş oluyordu. Siyasî birliğin bozulması, iktisadî çöküntüye de zemin hazırlıyordu. Halifenin iktisadî bakımdan zayıflaması ve valilerine avuç açması parçalanmayı daha da hızlandırıyordu. İslâm dünyasında bu parçalanma devam ederken Bizans imparatorluğu toparlanıyor ve İslâm ülkelerine karşı saldırılarını sürdürüyor ve toprak kazanıyordu.

İslâm dünyasının siyasî bakımdan böyle zor bir durumla karşılaştığı sıralarda yeni bir güç ortaya çıkıyordu. 1038 yılında istiklâlini kazanan ve 1040 yılında Dandanakan savaşını kazanarak İran'da tek siyasî güç hâline gelen Selçuklu devletinin politikası iki yönde gelişiyordu:

a) Bağdat halifesini Şiî Büveyhîlerin tahakkümünden ve Suriye ile Mısır'ı Fatımîlerden kurtararak bozulan İslâm birliğini sağlamak,
b) Bizans'a karşı yapılan akınlara hız vererek fetih ruhunu yeniden canlandırmak.

Selçuklu sultanı Tuğrul Bey bir taraftan yeni bir ruhla Anadolu gazalarına büyük bir canlılık verirken diğer taraftan da Bağdat'ı kurtarmak için harekete geçti. 1055 yılı Aralık ayında büyük bir merasimle Bağdat'a girdi. Böylece Abbasî halifesi Büveyhîlerin tasallutundan kurtarılmış oluyordu.

Hz. Ömer zamanında başlayan Anadolu gazaları asırlarca devam etmesine rağmen, Anadolu'nun fethi bir türlü gerçekleştirilememişti. Bu büyük fetih Selçuklulara nasip olmuştur. Anadolu'nun müslüman ülkesi hâline gelmesini temin eden 26 Ağustos 1071 tarihindeki Malazgirt savaşıdır. Savaşın cereyan ettiği Cuma günü Abbasî halifesi el-Kâim Biemrillah tarafından hazırlatılan ve aynı gün İslâm memleketlerinin minberlerinde okunan hutbe, bu savaşın İslâm âleminin kaderi üzerindeki tesirini göstermektedir. Hutbede şöyle deniyordu:

“Allahım! İslâm sancağını yükselt. Şehinşâhu'l-Azam Sultan Alparslan'ın senden dilediği yardımı esirgeme. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için onu lütuf kâr ve her zaman tesirli olan desteğinden mahrum kılma. Ordusunu meleklerinle destekle, niyet ve azmini hayır ve başarıyla neticelendir. Çünkü o senin rızan için rahatını terketti, malı ve canıyla buyruklarına uymak için Senin yoluna düştü. O'na zafer kısmet eyle. Ey Müslümanlar, O'nun için Allah'a yalvarıp yakarınız; O'nun şerefli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine erişmesi için Allah'a dua ve niyazda bulununuz. Allahım! Onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve önünde kâfirlere boyun eğdir”. Bu hutbe Sultan Alparslan'ın İslam'a yaptığı hizmeti açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Anadolu'nun fethi, Filistin'in ve bilhassa Kudüs'ün Selçuklular'ın hâkimiyetine geçmesi Avrupa Hıristiyan dünyasında büyük bir heyecanın uyanmasına sebep oldu. Papa II. Urbain'in teşvik ve tahrikleriyle meşhur Haçlı seferleri başladı. Kalabalık ordular hâlinde Anadolu, Suriye ve Filistin'e gelen Haçlılar ile savaşan yegâne kuvvet, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun parçalanması üzerine Anadolu'da bağımsızlığını kazanan Anadolu Selçukluları ile Suriye ve Filistin'deki diğer Türk emirlikleri idi. 1096 da başlayan ve 1099 yılında Kudüs'ün zaptı ve müslüman halkının katledilmesiyle sona eren Birinci Haçlı seferinin sonunda Yakın-Doğu'da Haçlı devlet ve kontlukları ortaya çıktı. Beş asırdan beri birer Müslüman beldesi olan Filistin ve Suriye'nin bazı kesimleri tekrar Hıristiyanların eline geçmiş oluyordu. Haçlılar durmak bilmiyor ve Avrupa'dan yeni kuvvetler geliyordu. Anadolu'yu kendilerine ikinci bir vatan olarak gören Türkler, bu Haçlı sürülerine karşı başarıyla karşı koyuyor ve bu ülkede onların yerleşmesine engel oluyordu.

Diğer taraftan Türkler, Suriye ve Filistin'deki Haçlı devletleriyle de amansız bir mücadele içindeydiler. Musul emiri İmadeddin'in 1144'de Urfa'yı zaptını Selahaddin Eyyûbî tarafından Kudüs'ün fethi takip etti. Artık Haçlılar, Suriye ve Filistin'de de tutunamıyorlardı. Mısır Türk-Memluk hükümdarı Sultan Baybars, sahil şehirlerindeki son Haçlı kalıntılarını da birer birer ortadan kaldırdı. Sultan Baybars'ın İslâm âlemine yaptığı ikinci büyük hizmeti de bütün Türkistan, İran ve Irak'ı harabeye çeviren ve batıya doğru ilerlemekte olan Moğol ordusunu 1260 yılında Ayn Câlût'ta mağlup ederek durdurmuş olmasıdır. Ayn Câlût savaşında öncü kuvvetlerin komutanı olan Baybars, bu savaşta gösterdiği başarı üzerine sultanlığı elde etmiştir. Ortaçağ'ın büyük tarihçilerinden Bedreddin el-Aynî: “Moğollar'a karşı İslâmiyeti Türkler kurtarmıştır”diyerek Ayn Câlût zaferinin önemini belirtmektedir. Baybars'ın hükümdar olmasından üç yıl önce Bağdat, Moğollar tarafından işgal edilmiş ve Abbasî hilâfetine son verilmişti. Baybars, Moğol katliâmından kurtularak Dımask'a kaçmış olan Abbasî halifesi ez-Zâhir'in oğlu Ahmed'i Kahire'ye davet ederek 9 Haziran 1291 tarihinde el-Mustansır Billah ünvaniyle halifeliğini ilan ve ona bîat etti . Böylece beş asırdan beri hilâfeti ellerinde bulunduran ve manevî bakımdan İslâm âleminde hâlâ itibarı olan Abbasî hilâfetini yeniden kurmuş oluyordu.

Haçlı ordularının Yakın-Doğu'yu istilâya kalktıkları yıllarda diğer bir gurup da Sicilya ve İspanya müslümanlarına karşı taarruza geçmişti. İslâm tarih ve medeniyetinde büyük bir yeri olan bu iki bölgedeki müslümanlar maalesef Haçlı saldırılarına karşı koyamayarak buraların kaybına sebep olmuşlardır. Bu durum Türklerin, Haçlıların karşısında İslâm açısından oynadıkları mühim rolü ortaya koymaktadır.

Mısır'daki Türk-Memlûk sultanlığının Haçlılar ve Moğollar karşısındaki bu başarılarına rağmen Selçuklularla kısmen sağlanmış olan İslâm birliği XIII. ve XIV. yüzyıllarda parçalanmaya başlamıştır. Doğudan gelen Moğol istilâsı yalnız siyasî bakımdan değil medeniyet bakımından da İslâm için büyük bir darbe olmuştur. İslâm medeniyeti, Moğol felâketinden sonra bir türlü eski parlak devrini yaşayamamıştır. Yine Moğol istilâsı sebebiyle Anadolu Selçuklu devleti parçalanmış ve birçok beylik ortaya çıkmıştır. Sicilya, Normanlar tarafından işgal edilmiş, İspanya'da Müslümanlar gerilemiş ve zaten parçalanmış olan Kuzey Afrika'nın durumunda bir değişiklik olmamıştır.
İslâm birliğinin yeniden sarsıldığı bu ikinci devrede de yine sahnede Türkleri görmekteyiz. Anadolu Selçuklu devletinin parçalanması üzerine Bizans hududunda ortaya çıkan Osmanlı Beyliği süratle gelişmeye başladı. Hristiyanlara karşı yapılan gazaların tertip ve idare edildiği Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Bey'e de “Gazi” unvanının verilmesi bundan ileri gelmektedir. Osman Gazi'nin Bizans'a karşı yaptığı gazalar Anadolu'daki Türkmen gönüllülerinin bu bölgeye gelerek gazalara katılmasını sağlamıştır. Devamlı gaza yapmak, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun dinamik faktörüdür. Osmanlılar, bu uc gazi ananesinden hareketle XV. yüzyılda bütün İslâm dünyasının koruyucuları rolünü benimseyeceklerdir. Anadolu'da kurulan ve sayıları onbeşi geçen Türk beylikleri içinde, üstelik bunların en küçüklerinden biri olmasına rağmen, Osmanlı Beyliği'nin bir imparatorluk hâline gelmesinde gaza fikrinin tesirleri çok büyüktür. Yine bu beyliğin gelişmesinde, içte sosyal teşkilatlanmayı sağlayan, dışta ise uca gelen gazileri akınlara teşvik eden ve bizzat kendileri de katılan Ahileri de dikkate almak gerekmektedir.

Osmanlı Beyliği'nin süratle gelişerek Çanakkale boğazı yoluyla Avrupa'ya geçmeleri ve burada başarılı fetihlerde bulunmaları Haçlı zihniyetinin yeniden hortlamasına sebep olmuştur. Balkanlardaki hristiyan devletleri Papa'nın da teşvikleriyle Osmanlılara karşı müttefik bir cephe oluşturdular. Osmanlılara karşı harekete geçen ilk Haçlı ordusu 1389'da Kosova'da Sultan I. Murad tarafından hezimete uğratıldı. Onun oğlu Yıldırım Bayezid bir taraftan Anadolu'da Türk birliğini kurmaya çalışırken diğer taraftan yeniden harekete geçen Hristiyan ordularını 1401 yılında Niğbolu'da mağlup etmeyi başardı. Yıldırım Bayezid'den sonraki Osmanlı padişahları fetihlere büyük bir hızla devam ediyorlardı. Nihayet yedinci Osmanlı padişahı II. Mehmed, kendisinden önce defalarca teşebbüs edildiği halde bir türlü fethedilemeyen fakat Hz. Muhammed (s.a.v.)'in bir hadisi ile fethedileceği müjdelenen İstanbul'un fethini gerçekleştirmiş (29 Mayıs 1453) ve dokuz asırdan beri İslâm âleminin en büyük düşmanı olan Bizans İmparatorluğuna son vermiştir. Bu önemli tarihî hâdise aynı zamanda Ortaçağ'ın sonu ve Yeniçağ'ın başlangıcı olmuştur. Fatih Sultan Mehmed 1481 yılında da İtalya'ya karşı harekete geçerek İstanbul Patrikliği'nden sonra Roma Papalığı'nı da hâkimiyeti altına almak istemiş, ancak buna ömrü yetmemiştir. İstanbul'un fethinden sonra Osmanlılar İslâm dünyasının en sağlam ve kuvvetli devleti hâline geldiler ve hristiyanlar karşısında İslâmiyetin en büyük savunucusu oldular.

II. Bayezid devrinde Osmanlılar açık denizlerde de Venedik'e karşı koyabilecek bir deniz gücü oluşturarak Batı Akdeniz'de kudretini hissettirmeye başladılar. Onun oğlu Yavuz Sultan Selim önce Anadolu'daki Şiî Safevî İran'ı ezdikten sonra Suriye ve Mısır'ı zaptederek devletin hudutlarını oldukça genişletti. Mısır'ın zaptı ile halifelik tarihinde yeni bir devir başlıyordu. Son Abbasî halifesi el-Mütevekkil Alallah, halifeliği ve halifelik emanetlerini Sultan Selim'e devretti. Böylece Emevî ve Abbasî hanedanlarından sonra Osmanlı hanedanı halifelik makamına geçmiş oluyordu. Mısır'ın fethinden hemen sonra Osmanlı donanması Kızıl Deniz'de, Hindistan müslümanlarını tehdit etmeye başlayan Portekiz ile mücadeleye başladı.

Kanunî Sultan Süleyman'ın tahta geçişinde Mekke Şerifi'nin gönderdiği mektupta “Sizler Efrenc'den (Avrupalılar'dan) ve emsalinden memleketler fethetmekle bize ve İslâm sultanlarına üstün bulunuyorsunuz” demekle Osmanlı üstünlüğünü kabul ediyordu. Osmanlı padişahları halifeliğe sahip olmakla, kendilerini İslâm dünyasının Hıristiyan dünyasına karşı koruyucusu, İslâm'ın, Şeriat'ın, Mekke ve Medine'nin, hac yollarının hizmetkârı olarak görüyorlardı. Onlar bu kuvvetin kendilerine Allah tarafından verildiğini düşünüyorlardı.

Osmanlı devletinin en parlak devri olarak bilinen ve Avrupalılar'ın “Muhteşem Süleyman” dedikleri Kanunî Sultan Süleyman devrinde (1520-1566) Osmanlı orduları karada ve denizde Hıristiyan Avrupa karşısında büyük başarılar kazanmıştır. Karada bütün Macaristan fethedilip Viyana kapılarına varılıyordu. Denizde ise Ege adalarının zaptından ve müttefik Hıristiyan donanması 1537'de Preveze'de hezimete uğratıldıktan sonra Akdeniz de bir Türk gölü hâline getiriliyordu. Akdenizdeki Türk hâkimiyeti İspanya ve Portekiz'in devamlı tehdidi altında olan Kuzey Afrika Müslümanlarına yeni bir güç vermişti. Akdenizin Osmanlı kontrolüne geçmesinden sonra Ümit Burnu'nu dolaşarak Hindistan'a ulaşan Avrupalılar karşısında Hint müslümanlarını koruma görevini de Osmanlılar üstlenmişti. Kanunî Süleyman, Hindistan'daki Portekiz tehlikesini bertaraf edebilmek için dört sefer tertip etmiş ve Kızıldeniz'i emniyete almak maksadıyla Yemen ile Güney Arabistan'ı Osmanlı hâkimiyetine almış ve Yemen eyaletini kurmuştur. Afrika'da daha güneyde ele geçirilen topraklarda Habeş eyaleti tesis edilmiştir. İslâm hükümdar ve halifeleri arasında 12 büyük sefere katılmış ve son nefesini bir sefer esnasında vermiş Kanunî'den sonra ikinci bir şahsa rastlanmamaktadır. Kanunî'den sonra fetihler az da olsa yine devam etmiştir. Bu devrede Osmanlı sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa'nın Don ve Volga nehirleri arasında bir kanal açtırarak Orta Asya Türk ve müslümanlarına yardımcı olabilme teşebbüsü de oldukça önemlidir. Yine aynı şahsın Süveyş kanalı teşebbüsü de Hint müslümanlarına yardım emeline hizmet edecekti.

Osmanlı İmparatorluğu, XVII. asrın başlarından itibaren gerek içte karşılaştığı güçlükler ve gerekse Avrupa devletlerinin müşterek hareket etmeleri sebebiyle fetih hareketlerindeki hızını kaybetti ve hatta bu asrın sonlarından itibaren Avrupa'da toprak kaybına bile başladı. Avrupa'daki toprak kayıplarına rağmen, asırlar boyunca Hıristiyan dünyasıyla tek basma mücadele etmiştir. XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren İslâm ülkeleri de Avrupalılar tarafından işgal edilmeye başlandı. Cezayir ve Tunus, Fransızlar tarafından zaptedilirken Osmanlı devletinin artık himaye edemediği Asya müslümanları da başta Çarlık Rusyası olmak üzere İngiltere ve Hollanda tarafından sömürge hâline getiriliyordu. Haçlı hareketinin yeniden başlaması karşısında Osmanlı idareci ve aydınları İttihad-ı İslâm'ı sağlamak için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Trablusgarp savaşları sırasında Türk kuvvetleri Libya'da İtalyanlara, Birinci Cihan Savaşı'nda ise Irak ve Mısır'da İngilizlere, Kafkaslar'da Ruslara, Çanakkale'de İtilaf Devletlerine karşı her türlü kötü şartlara rağmen binlerce şehit vererek dövülmüştür. Ancak müttefiklerinin mağlûp olması üzerine cephelerdeki Osmanlı orduları da geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu son mücadeleler sırasında Medine savunucusu Fâhreddin Paşa, mütarekenin ilan edildiğini bildiği halde resmen bu haberi tebellüğ etmemek için telgraf direklerini yıktırarak üç ay daha Medine'yi müdafaa etmiştir. Bu son hadise bile Türklerin İslâm'a hizmet hususunda ne büyük fedakârlıklara katlandıklarını ortaya koymaktadır.

IX. yüzyılın ortalarından XX. yüzyılın başlarına kadar devam eden uzun tarihi devrede Türkler, İslâm dünyasının hristiyanlar karşısında savunucusu olmuş ve bunu büyük bir başarıyla yürütmüştür.

Osmanlı İmparatorluğunun İslâm'a hizmetlerini Prof. Bernard Lewis şöylece belirtmektedir :
“Osmanlı İmparatorluğu kuruluşundan yıkılışına kadar İslâm kuvvet ve imanının ilerlemesine veya savunmasına adanmış bir devlet idi. Osmanlılar altı asır, başlangıçta esas itibariyle başarılı olarak Avrupa'nın geniş bir kısmında İslâm hâkimiyetini kurma gayretiyle, daha sonra da Batının amansız karşı saldırısını durdurmak ya da geciktirmek için uzun müddet ve devamlı bir şekilde Hıristiyan Batı ile savaş halinde idiler. Yüzyıllarca devam eden bu mücadele Türklerin müslümanlığın ta köklerindeki kaynaklarıyla, Türk toplumunun ve kurumlarının bütün yapısına tesir etmiştir. Osmanlı Türkü için bütün ilk Müslüman memleketlerini içine alan imparatorluk İslâmiyetin ta kendisi idi. Osmanlı kaynaklarında İmparatorluğun toprakları “Memâlik-i İslâm”, hükümdarı “İslâm Padişahı” ve din işlerini yürüten kişi de “Şeyhülislam” olarak isimlendirildi. İmparatorluk halkı kendini her şeyden önce Müslüman sayardı. Daha önce gördüğümüz gibi Osmanlı ve Türk, nisbeten yeni kullanılan tabirlerdir; Osmanlı Türkleri kendilerini müslumanlık ile bir görmüşler, diğer her hangi bir müslüman milletinden çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini İslâmiyet içinde eritmişlerdi. Türk kelimesi Türkiye'de hemen hemen hiç kullanılmaz iken, Batı'da müslümanın eş anlamı haline gelmesi ve müslüman olmuş bir batılıya, hâdise İsfehan yahut Fas'ta olsa bile “Türk olmuş” denmesi dikkat çekmektedir.

Türklerin İşlâmiyete hizmetleri yalnız siyasî, askerî ve idarî sahalarda olmadığı ve İslâm medeniyetinin gelişmesinde Araplar, Farslar ve diğer unsurlarla beraber en az onlar kadar hizmetleri olduğu bir gerçektir. İslâm dünyasında felsefe ve ilmin gelişmesi eski Yunan ve Latin felsefî ve ilmî eserlerinin Arapçaya tercümesiyle başlamıştır. Bu tercümelerle İslamî düşünceye girmeye başlayan eski Yunan felsefî görüşlerini İslâmî fikir ile uzlaştırarak İslâm felsefesinin başlatılmasında Türklerin rolü büyük olmuştur. Eski Yunan felsefesinin İslâm fikir hayatında ilk gerçek temsilcisi, Oğuzların yaşadığı Karacuk (Farab) şehrinde doğan Uzlug oğlu Muhammed el-Farabî (ölm. 950)'dir. Farabî metafizik, fizik, astronomi, mantık, psikoloji, siyaset, mûsikî vs.'ye dair yazdığı yüz altmış kadar eseriyle Aristoteles’in hemen bütün fikirlerini İslâmî düşünceyle telif ettiği için ona “Muallim-i Sanî” unvanı verilmiştir. Büyük bir filozof ve tabip olan İbn Sina (ölm. 1037)'nin Maveraünnehr'de yetişmesi ve felsefî bilgisinin esasını Farabî'den alması İslâm-Türk kültürünün yüceliğini göstermektedir.

Türk-İslâm topluluklarında müspet ilim de Farabî ile başlamıştır. İhsaü'1-Ulûm adlı kitabı ile ilk defa ilimleri tasnif etmiştir. O ayrıca Euklides'in geometrisini de şerh etmiştir. Trigonometrinin kurucularından Türk asıllı Abdullah el-Barânî (ölm. 929), matematik ilminin Doğu'daki başlıca temsilcilerinden, Kitabü'1-Cebr ve'1-Mukabele'nin yazarı İbn Türk el-Cîlî ve astronomide büyük bir şöhrete sahip olan Amacûr ailesi gibi isimleri zikretmekle yetineceğiz. Gazne Türk sarayında büyük bir itibar gören, Sultan Mahmud ile Hint seferlerine katılan “Dünya tarihinin Arkhimedes, Leonardo ve Leibniz tipinde ilmî ve entellektüel dâhilerden” kabul edilen ve muhtemelen Türk asıllı olan Harezmli Ebû Reyhan el-Birûnî (ölm. 1051) çeşitli ilim dallarına yüz on kadar eser yazarak Ortaçağ İslâm-Türk âleminin en dikkate değer simalarından birisi olmuştur.

İslâm-Türk devletlerinde dinî ilimlerin gelişmesi için de büyük gayret sarf edilmiştir. Karahanlılar zamanında Semerkant ve Buhara şehirleri ile Gazneliler devrinde Gazne ve Hint Türk sultanlığında Delhi şehirleri başlıca ilim merkezleri idiler. Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu Maveraünnehr şehirlerinde büyük bilginler yetişmeye başlamıştı. Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmed b. Hanbel'in “üstad” dediği Abdullah b. Mübarek et-Türkî ünlü bir hadis bilgini olup aynı zamanda tefsirci ve gramerci idi. IX. yüzyılın ortalarına kadar ilk hadis ve megazi bilginlerinden Tarhân oğlu Ebu'l-Mûtemir Süleyman ile oğlu Ebû Muhammed el-Mûtemir Türk asıllı idiler. İslâm dünyasında büyük fıkıh, hadis, kelâm ve tefsir bilginlerinden çoğu Selçuklu hâkimiyeti devrinde yetişmiştir. Risâle-i Kuşeyriye müellifi sûfî Ebu'l-Kasım el-Kuşeyrî, Bağdat Nizamiye medresesi reisi el-Gazzalî mezhepler tarihi yazan Muhammed eş-Şehristanî, meşhur Keşşaf Müellifi ez-Zemahşeri gibi şahsiyetler bunlardan bazılarıdır.

İslâm dünyasında eğitim ve öğretim müesseseleri bakımından Selçuklular çağının bir dönüm noktası olduğu bilinmektedir. Daha önce dağınık ve özel olarak-yapılan öğretim ilk defa Selçuklu sultanı Alparslan zamanında programa bağlanmış ve devlet himayesine alınmıştır. Devrin tanınmış ilim ve fikir adamlarını sinesinde toplayan maaşlı müderrisleri (profesör), aylık ve erzak alan öğrencileri ve zengin kütüphaneleriyle yüksek öğrenim müessesesi olarak medrese İslâm dünyasında ilk defa Sultan Alparslan tarafından kurulmuştur (1066). İlk önce Bağdat'ta kurulan, geniş malî imkânlara sahip olan ve ismini, kurucusu Selçuklu veziri Nizâmü'l-Mülk'ten alan Nizamiye Medresesi daha sonraki yıllarda önemli kültür merkezlerinde de kurulmuştur.

Nizamiye medreselerinde dinî ilimler yanında felsefe, matematik ve filoloji de okutulurdu. Medreseler, daha sonraki devirlerde kurulan İslâm devletlerinde dinî ve idarî kadrolara kaliteli eleman yetiştirmiştir.

İslâm sanatında da Türklerin yeri büyüktür. Mimarî, tezhip, hat, çinicilik, minyatür vs. sahalarında Türklerin Müslüman olmalarından sonra büyük gelişmeler olmuş, Arap ve İran sanatında yeni üslup ve gelişmelere zemin hazırlamıştır. İslâm sanatında Türk tesiri ilk defa Halife el-Mûtasım tarafından Türk birlikleri için kurdurduğu Samerra'daki mimarî eserlerde görülür. Selçuklular, Osmanlılar ve diğer Müslüman Türk devletleri dinî, sivil ve askerî mimarîde şaheserler meydana getirmişlerdir. Dünyanın “yedi harikası”ndan biri kabul edilen Taç Mahal'in plânlarını yapan ve uygulayan Osmanlı mimarı Muhammed İsa Efendi, Türk sanat dehasının en bariz misalidir.
 
Eski 17-11-07, 17:33   #3
вℓαcкωσℓƒ

Varsayılan C: Türklerin islamiyete hizmetleri


http://www.frmtr.com/din-kulturu-ve-...izmetleri.html
 
Kapalı Konu

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat