Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında.
Forum TR
Go Back   Forum TR > Bilgi Bankası (Databank) (Ödev) > Lise Bilgileri > Tarih ve İnkılap Tarihi
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]

OsmanLı DevLetinde YeniLik HareketLeri..

Lise Bilgileri Kategorisinde ve Tarih ve İnkılap Tarihi Forumunda Bulunan OsmanLı DevLetinde YeniLik HareketLeri.. Konusunu Görüntülemektesiniz => İlk Yenileşme Hareketlerine Kadar Olan Dönem: Asırlarca güçlü bir devlet olarak kalan Osmanlı Devleti, XVI. Yüzyıldan itibaren duraklama ve gerileme ...

Beğenenler1Beğenen
  • 1 Post By Mσяρнєυѕ

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 08-06-07, 01:55   #1

Varsayılan OsmanLı DevLetinde YeniLik HareketLeri..


İlk Yenileşme Hareketlerine Kadar Olan Dönem:
Asırlarca güçlü bir devlet olarak kalan Osmanlı Devleti, XVI. Yüzyıldan itibaren duraklama ve gerileme sürecine girmiş, batılı devletler ise bilim ve teknikte ilerlemeye başlamışlardı. XVIII. Yüzyılın başlarına gelindiğinde, Osmanlılar ister istemez, batının üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmışlardır. Karlofça (1699) ve Pasarofça (1718) Antlaşmaları Osmanlı’nın, Batı karşısında üstünlüğünü kaybettiğinin birer belgesidir. Batının üstünlüğünü fark eden devlet adamları devleti yeniden güçlü kılabilmek için bazı eğitim-öğretim kurumları açmaya başlamışlardır. Fakat, batının üstünlüğünün askeri alanda yapılacak yeniliklerle sona ereceği düşüncesi ön planda yer alıyordu. Bu amaçla kısa sürelide olsa, Haydarpaşa sahrasında Avrupa yöntemli talimlere başlandığını görüyoruz[1]. Ardından 1734 yılında kısa ömürlü bir askeri okul “Hendesehane” açılmıştır[2]. Rus donanmasının Akdeniz’e gelip, Osmanlı donanmasının Çeşme Limanı’nda yakılmasından sonra reform istekleri ağır basmış, yeni bir donanma hazırlamak için gerekli olan “Mühendishane-i Bahri-i Hümayun” dan başlayarak 1773’ten itibaren batılı usullere göre yüksek askeri ve ihtisas okullarının açılmasına başlanmıştır[3]. Bu ilk askeri deniz okulunun ardından 1793’te “Mühendishane-i Berri-i Hümayun”, 1827’de “Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure”, 1834’te “Mekteb-i Fünun-u Harbiye” ve “Mızıka-ı Hümayun Mektebi” askeri alanda açılan okulları meydana getiriyorlardı[4]. Askeri okulların dışında 1839 yılında “Mekteb-i Maarif-i Adliye”, “Mekteb-i Ulum-i Edebiye” ve “Rüşdiye Mektepleri” yenileşme döneminde açılan ilk sivil okullar olarak karşımıza çıkmaktadır[5]. Açılan bu eğitim kurumları ile beraber iki ayrı kökten kuvvet alan bir eğitim şekillenmiştir[6]:
1-Din Esasına Göre Eğitim:
a-Sıbyan Mektepleri
b-Medreseler
2-Batılı Usullere Göre Kurulmasına Başlanılan Eğitim:
a-Askeri ve Teknik İhtisas Okulları:
a.1- “Mühendishane-i Bahri-i Hümayun (1773)”
a.2- “Mühendishane-i Berri-i Hümayun (1793)”
a.3- “ Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure (1827)”
a.4- “Mekteb-i Fünun-u Harbiye (1834)”
a.5- “Mızıka-ı Hümayun Mektebi (1834)”
b-Genel Eğitim Kuruluşları:
b.1- Rüşdiyeler
b.2- “Mekteb-i Ulum-i Edebiye”
b.3- “Mekteb-i Maarif-i Adliye”
Bunların dışında da saray ve ordu eğitim kurumları olarak “Enderun Mektebi” ve “Acemi Oğlanlar Mektebi” vardı[7].
Sıbyan mekteplerinin kuruluşu İslam’ın ilk yıllarına kadar uzanmaktadır. Kur’an’ı öğrenmek ve okuyabilmek amacıyla İslam’ın ilk yıllarından itibaren açılan ve adına Kur’an mektepleri de denilen bu okullar, Osmanlıların oluşturdukları eğitim sisteminde de yerini almıştır. Sabi denilen beş altı yaşındaki kız ve erkek çocukları okutmak amacıyla açılmış ilköğretim okullarına Osmanlı Devleti’nde sıbyan mektebi denilmiştir. Sıbyan mektepleri Cumhuriyet’in ilanına kadar değişime uğrayarak fonksiyonelliğini devam ettirmiştir[1]. Fatih Sultan Mehmet, medrese teşkilatını kurarken, Eyüp ve Ayasofya’da açtırdığı iki medresede sıbyan okullarında öğretmenlik yapacak olanlar için, ayrı dersler koydurmuş ve bu dersleri görmeyenleri sıbyan okullarında öğretmenlik yapmaktan men etmiştir[2]. Bu dersler, Arapça Sarf ve Nahiv, Edebiyat (Mania, Beyan ve Bedi), Mantık, Muhasebe, Tedris Usulü, münakaşalı Akaid (kelam ilmi), Riyaziyat Hendese ve Hey’et şeklindeydi. Sıbyan mektepleri padişahlar tarafından yaptırıldığı gibi valide sultanlar, büyük devlet memurları ve hayırsever kişiler tarafından kurulmuş ve bu olay Cumhuriyet devrine kadar sürmüştür[3].
Osmanlılarda ilk medrese, 1330’da Orhan Bey tarafından İznik’te yaptırılmıştır[4]. Osmanlı hükümdarları, medreselere, Türk beylikleri ve İslam ülkelerindeki değerli bilim adamları ve müderrisleri davet etmişler, onlara saygı göstermişlerdir. Hatta Osmanlının bilim sevgisini ve bilim adamına saygısını duyan bilim adamları Osmanlı ülkesinde yaşamak için buralara gelmişlerdir.Bunlar arasında Kayserili Davut, Fahrettin Acemi, Alaettin Tusi vb. örnek görüyoruz. Bunlar ilk Osmanlı müderrisleri ve bilim adamlarının yetişmesine de katkıda bulunmuşlardır[5]. Osmanlı medrese yapısına en önemli katkıyı Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman yapmıştır. Öyleki kurdukları medreseler kendi isimleri ile anılan devrin en gelişmiş ileri kurumları olmuştur. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra ilk iş olarak şehrin ortasında, hiçbir şeyini noksan bırakmamak şartıyla büyük bir külliye kurdurmuştur. Bizans Patriğinin oturmakta olduğu Havariyun Kilisesinin harabesi üzerine bir cami ve bu caminin iki tarafında yüksek derslere ait 8 medrese (Sahn-ı Seman) ile bu medreselerin başlangıcı olan daha alt basamakta tahsil veren başka medreseler yaptırmıştır[6]. Medrese teşkilatının Fatih’ten sonraki en önemli aşaması Kanuni Sultan Süleyman tarafından Süleymaniye medresesinin kurulmasıdır. Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’da Mimar Sinan’a 1559 yılında Süleymaniye Camii ve Külliyesini yaptırmıştır[7]. Klasik Osmanlı medresesi olarak adlandırılan bu okullarda öğretim tartışma yöntemleri de uygulanmakla beraber, esas olarak ezberciliğe dayanmaktaydı. Medreselere sıbyan mekteplerini bitirenler, yada en az o kadar özel öğrenim gören erkek öğrenciler girmekteydi. Medreselerde eğitim veren öğretmenlere müderris denilmekteydi. Medreselerde okutulan bilimleri başlıca üçe ayırabiliriz: Dini-hukuki bilimler, müsbet bilimler, alet bilimleri[8].
1)Dini Bilimler: Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam
2)Müsbet İlimler: Felsefe, Matematik, Heyet (Astronomi)
3)Alet Bilimleri: Sarf, Nahiv, Mantık, Manai, Bedi, İnşa

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren sivil ve askeri hayatın istediği idarecileri, hekimleri, hakimleri, uzmanları yetiştirerek vatana yararlı olan medreselerin, sonraları her türlü ilerlemeye engel olan cehalet ve taassup ocakları haline geldiğini görüyoruz[9]. Medreselerdeki bozukluk o kadar artmıştır ki, bir ara medrese öğrencilerinin Anadolu’da bazı isyanları teşvik eden ve yöneten durumuna gelmişlerdir
Enderun Mektebi, Osmanlı Devleti’nde ileri bir eğitim kurumudur. Enderun Mektebi’nin öğrencileri devşirme çocuklardı. Bu eğitim kurumunun en eskisi Edirne Sarayı, en kısa ömürlüsü İskender Çelebi Sarayı, en uzun ömürlü ve verimlisi ise Galatasaray’dır[1]. Enderun Mektebi, saray hizmetleri için görgülü ve bilgili adam yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. XVIII. Yüzyıla doğru Enderun’a, yüksek tabakaya mensup çocuklarla, vezir çocukları da kabul edilmeye başlanmıştır. Bu okulun ilk kökü Fatih devrine kadar uzanmaktadır. Enderun Mektebi’nde sıkı bir disiplin hakimdi. Enderun okullarında eğitim ve öğretim yapısı uzun yıllar bu disiplinini korumuştur. Fakat 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması üzerine Nizam-ı Cedit için yetiştirilmesi gereken küçük ve büyük subayların Enderun dışından seçilmesi, bu okulu tam anlamıyla yıkmıştır. Ardından Batı usullerine uygun okulların çoğalması ve rağbet görmesi, Enderun’a olan önemi azaltmıştır. 1908 Meşrutiyet’in ilanın izleyen günlerde, artık Enderun okulu kimliğini taşımayan Galatasaray hariç, kapatılmıştır[2].
Yeniçeri Ocağı, Osmanlı Devleti’nin 1826 yılına kadar merkez ordusunu oluşturuyordu. Bu ordunun kaynağı ise devşirme çocuklardı. Bu amaçla toplanan Acemi Oğlanları, Acemi Ocakları’nda yetiştirilirlerdi. Burada yetişen öğrenciler, idareci ve yetiştirici uzmanların eli altında bölüklere ayrılarak, hem eğitim görür, hem de ordunun yardımcı ihtiyaçları için yetiştirilirlerdi. Ardından ihtiyaç duyulan yerlere girerlerdi. Fakat acemi ocakları Yeniçeri Ocağı’yla beraber ortadan kalkmıştır

İlk Yenileşme Dönemi
Bir zamanlar askeri ve siyasi üstünlüğü ile üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı orduları, XVIII. Yüzyılın sonu ve XIX. Yüzyılda sanat, edebiyat, ilim ve teknik üstünlükleri olan Avrupa orduları karşısında birbirini takip eden yenilgilere uğrayınca, ilk zamanlar çöküşün sebeplerini askeri alanda ki yetersizliklerde aranmıştır[1]. Devlet adamları, Batı’daki gelişmelere ayak uydurulmadıkça, özellikle orduyu Batı’nın yeni savaş teknikleri ile donatıp, onların metotları ile eğitmedikçe, yükselmenin hatta ayakta durmanın imkanı olmayacağı sonucuna vardılar. XVIII. Yüzyılda Osmanlılara gelen yabancı uzmanlarda öncelikle askeri yenileşmeyi tavsiye etmişlerdir[2].
Bu anlamda Batı ile ilişkiler, lale devrinde şahsi olarak başlayıp, 1789’a kadar bu doğrultuda devam etmiştir. Lale Devri’nde başta Fransa olmak üzere Avusturya ve İngiltere’ye yollanmış olan elçilere gördükleri yerlerin özelliklerini bildirmeleri sıkıca tembih edilmiştir. Bunlardan birisi olan ve Damat İbrahim Paşa tarafından Fransa’ya gönderilen 28 Çelebi Mehmet ve onun oğlu Sait Efendi “Vesait-i umran ve maarifine dahi kesb-i itila ederek kabil-i tatbik olanları takdir” etmişlerdir[3]. Medrese çevrelerinin muhalefetine rağmen, Avrupa devletleri karşısında daha fazla güçsüz duruma düşülmesinden endişelenen ıslahat yanlısı devlet adamlarının gayretiyle, Avrupa’dan üç asır sonra İstanbul’da ilk Türk matbaası 1727 yılında kuruldu[4]. Gerçi, matbaa bundan önce 1492 yılında Yahudiler; 1567 yılında Ermeniler; 1627 yılında ise Rumlar tarafından getirilmiştir[5]. Fakat bir türlü yayılamamış ve tutunamamıştır.
I. Mahmut zamanında Müslümanlığı kabul edip Humbaracı Ahmed Paşa adıyla adlandırılan Comte de Bonneval’e humbaracı teşkilatını kurma görevi verildi[6]. Bu amaçla 1734 yılında kısa sürelide olsa bir Hendesehane açıldı[7]. Fakat yeniçerilerin bu okuldan kuşkulanarak isyan hazırlıklarına başlamalarını sezen padişah hemen okulun eğitimine son verdi[8]. Bu olumsuz gelişmeye rağmen askeri alanda okulların açılması için çalışmalar sürmüştür. Nihayet ilk askeri deniz okulu 1773 yılında açılmıştır[9]. Ardından 1796’da Mühendishane-i Berri-i Hümayun; !827’de Mekteb-i Tıbbiye; 1834’te de Mekteb-i Harbiye açıldı[10]. 1826 yılında kaldırılan Yeniçeri Ocağı’yla beraber kaldırılan Mehterhane’nin yerine ordunun ihtiyacı olan yeni bir Mızıka Mektebi 1834 yılında açılmıştır[11].
Eğitimde yenilik hareketleri sadece askeri alanla sınırlı kalmamıştır. Devlet mekanizmasına şekil vermek isteyen padişah 1838 yılı başlarında tesis edilen “Meclis-i Ahkam-ı Adliye”yi, aynı yıl içerisinde ülke ekonomisinin gelişmesinin temelinde bayındırlık ve eğitim faaliyetlerinin yattığına inanarak “Meclis-i Umur’ı Nafia”ya dönüştürmüştür[12]. Osmanlılar da ilk rüştiye mektebi “Mekteb-i Maarif-i Adliye” adıyla 1838 yılında, daha önce çıraklık yoluyla yetişen memurların seviyesini yükseltmek ve yeni memurlar yetiştirmek amacıyla açılmıştır[13]. Rüştiye düzeyinde olan ve hem halka hem de memur olacaklara yanlışsız yazı yazabilme, bir konuyu ele alabilme öğretimi yapmak üzere aynı yıllarda, “Mekteb-i Ulum-ı Edebiye” adıyla bir okul daha açılmıştır[1]. Bu iki okulda Arapça, Sarf ve Nahv, Nuhbe-i Vehbi, Farsça ve Tuhve-i Vehbi, Türkçe İnşa, Hatt, Lugat, Ahlak derslerinin programa konulduğu görülmektedir[2]. Bu mekteplerin müfredatına baktığımızda pek fark olmadığını görüyoruz. Tek fark, bu mekteplerde Fransızca ve modern konuların öğretilmesinin gerekmesiydi. Mezun olduktan sonra devlet memuru veya tercüman olacak talebelerin masraflarını devlet yada vakıflar karşılamaktaydı[3]. Bu iki okulun önceleri ilke kalan biçimleri Abdülhamit zamanında kurulan Mülkiye okulunun temeli oldular. Asıl rüşdiyelerin kurulması ve çoğalması Tanzimat döneminde gerçekleşmiştir[4]. XIX. Yüzyılın başlarında İstanbul’un Beşiktaş semtinde, ileri görüşlü, bazı müsbet bilimleri bilen bilim adamı ve aydınlar topluluğu oluşmuştur. Dört bilginin (İsmail Ferruh Efendi, Şanizade Ataullah Mehmet Efendi, Melekpaşazade Abdülkadir Bey, Kethüdazade Mehmet Arif Efendi) bir araya gelmesiyle oluşturdukları “Beşiktaş Cemiyeti İlmiyesi”, Osmanlılarda her dönemde rastlanan, evlerde, konaklarda yapılan eğitim ve kültür çalışmalarına benzer bir çalışma sürdürmüşlerdir[5].
İlköğretim zorunluluğu ile ilgili bir girişim eğitimde ilk yenileşme dönemine rastlamaktadır. Bu, II. Mahmut’un 1824 yılında yayınladığı ve ilköğretimi zorunlu hale getirdiği fermanıdır[6]. Bu ferman ile o zamana kadar devleti ilgilendirmeyen, sadece vakıf yoluyla gelişen ilköğretim problemlerine, ilköğretimi bütün halka yaymak, mecburi yapmaktan başka bir reform ve yenilik getirmediğini görüyoruz[7]. İfade biçiminden sadece İstanbul için ilköğretimi zorunlu gördüğü kesin olan bu fermanın illere de bildirdiği anlaşılmıştır[8]. Öğretimin ağırlık merkezini yine dini çerçevenin oluşturduğu, hiçbir ciddi teşkilata dayanmadan, eğitim araç-gereçleri ve öğretmeni yeterince sağlanmadan ortaya atılan bu fermanın sadece kağıt üzerinde kaldığı görülmüştür[9]. Yine de her şeye rağmen bu ferman eğitim tarihimizde büyük önem taşımaktadır[10].
Eğitim alanında yüksek öğrenim kurumları açılmasına rağmen, bunlara öğrenci hazırlayan bir alt öğrenim teşkilatı bulunmuyordu. Sıbyan okullarını teşkilatlandırmak için 1826 yılında Evkaf-ı Hümayun Nezareti kurulmasına rağmen yeterli değildi.
Batı sisteminde bir eğitim yaratma çabası içerisinde Batı’ya öğrenci gönderilmesi ve bunlardan yararlanılması kaçınılmazdı. Bu amaçla III. Selim zamanında çeşitli fen ve kültür bilgilerini yerinde öğrenmek ve Fransızca’ya hakim olmak, memlekete dönüşte Divan’da Fener’li Rum tercümanlar yerine kullanılmak üzere İshak adında bir Türk genci Paris’e gönderilmiştir[11]. II. Mahmut, Tıbbiye ve Enderun’dan seçilen 150 öğrencinin Avrupa’ya gönderilmesine karar vermiştir. Fakat, bu çalışma, o sıralarda halkın gözüne iyi görünmemiş, Harbiye ve Mühendishane’den öğrenci gönderilmiştir[12]. Paris’te 1857-1864 yılları arasında faaliyet gösteren Mekteb-i Osmani, buradaki Osmanlı öğrencilerine yardımcı olmaya çalışmışlardır. Avrupa’da okuyanlar, dönünce, önemli görevler üstlenmişler, yararlı hizmetlerde bulunmuşlardır[13].



Tanzimat’tan önce Osmanlı Devleti’nin eğitim meselelerini ele alan ve düzeltilmesi için uğraşan kuruluşları şu şekilde sıralanabilir:
a.Meclis-i Umur-u Nafia
b.Darü’ş-Şüra-yı Bab-ı Ali
c.Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye
d.Mekatib-i Rüşdiye Nezareti
ilk üç kuruluşun eğitimle ilgileri genel bir şekil izlemesine rağmen, Mekatib-i Rüşdiye Nezareti’nin ilgileneceği saha ve yetkiler ilköğretime yönelmiştir. Sıbyan okulları ile rüşdiye okullarının idaresi Mekatib-i Rüşdiye Nezareti’ne bırakılmıştır[1].
1838’de kurulan Mekatib-i Rüşdiye Nezareti ile geleneksel Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde bir çatlama meydana gelmiştir. Bu çatlama Tanzimat döneminde daha da artarak Osmanlı eğitiminde dünya görüşleriyle; eğitim anlayış ve metotlarıyla birbirine tamamen zıt ve düşman iki kutbun doğmasına yol açacaktır. Eğitim alanında oluşan bu ikilik (eski-yeni, medrese-mektep, dini-laik, ulema-aydın, batı-doğu, şeriat-hukuk, dünyevi-dini bilgiler vb.) Cumhuriyet devrine kadar sürmüştür[2].

III. BÖLÜM
Tanzimat Dönemi:

Osmanlı padişahı Abdülmecit, 1839 yılında tahta çıkınca, Reşit Paşa’nın etkisiyle Tanzimat Fermanı denilen bir ferman yayınlamış, siyasal ve sosyal bazı düzenlemeler yapılacağını duyurmuştur. Böylece, Tanzimat dönemi başlamıştır. Aynı doğrultuda, 1856’da Islahat Fermanı yayınlanmıştır. Sonra Abdülaziz padişah olmuş ve 1876-78’lerde bu dönem sona ermiştir[1]. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla, Batılılaşma veya yenileşme hareketleri daha radikal bir yapı kazanmış, devletin askeriye dışındaki mesleki-teknik öğretimle ilgilenmesi Tanzimat dönemiyle başlamıştır[2]. Osmanlı Devleti’ni çağdaş Avrupa devletlerinin seviyesine çıkarmak için yapılan ve yenilik hamleleri olan belgelerden Tanzimat Fermanı’nda eğitime hiç yer edilmemekte, Islahat Fermanında ise çok az yer verilmektedir[3]. Tanzimat’ın yaptığı şey, başlananları daha ileri götürmek ve hukuk alanında olduğu gibi 1856 reform fermanının arkasından bir bunalım içine düşmek olmuştur[4].
İlköğretim alanındaki ilk girişimlerden birisi Nisan 1847 tarihinde çıkarılan ve “Etfalin Talim ve Tedris ve Terbiyelerini ne Veçhile İcra Eylemeleri Lazımgeleceğine Dair Sıbyan Mekatibi Haceleri Efendilere İta Olunacak Talimat” başlığını taşıyan belgedir[5]. Bu dönemine göre erken ve önemli yenilikler ve çocuğa yeni bir akış açısı getiren, bu nedenle kısmen uygulanabilen bir belgedir[6].
İlköğretim ile ilgili en önemli adım 1869 yılında “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi” ile atılmıştır[7]. “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi”, eğitim yönetimine, okullaşmaya ve eğitimin her kademesindeki eğitim-öğretime yenilik getirdiği gibi modernleşmede gelecekteki hedefleri, rüşdiyelerin eğitim-öğretimi ile yeniden yapılandırılması ve ülke genelinde açılacak yerlerin özelliklerini belirtmiştir[8]. Böylece Batılılaşma devrinin başlangıcından beri parça parça yapılan eğitim ıslahatları bir nizamnameye bağlanıp, teşkilatlandırılmış ve maarif, medrese düzeninin aksine, tam bir devlet işi olarak ele alınmıştır[9]. Bu nedenle nizamname eğitimimizin bir mihenk taşıdır[10]. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi:
a. Öğretimde mecburiyet,
b. Genel okulların kademelere ve derecelere ayrılması,
c. Öğretim ve eğitim usullerinin düzenlenmesi,
d. Öğretmenlerin bilgilerini arttıracak ve maddi rahatlıklarını sağlayacak tedbirlerin araştırılması,
e. Eğitim merkez idaresinin genişletilmesi ve düzenlemesi ile taşra teşkilatının kurulması,
f. Öğrencinin gelişmesini teşvik edecek kaide ve usullerin konması,
g. Genel eğitim ödeneği olmak üzere halktan belli bir para alınmasına karar verilmesi gibi bir takım yenilikler getirmiştir[11].
Tanzimat dönemi orta öğretim üç tür okul halinde şekillenmiştir: Rüşdiye, İdadiye, Sultaniye[12].

Tanzimat’ın ilk yıllarında rüşdiyeler Harbiye, Bahriye, Mühendishane ve Tıbbıye gibi yüksekokullara öğrenci hazırlıyordu. Rüşdiyelerin çoğalması 1846’da “Mekatib-i Umumiye Nezareti” kurulduktan sonra olmuştur[1]. Önce 1848’de, rüştiyelere öğretmen yetiştirecek “Darül-muallimin-i Rüşdi” adlı öğretmen okulu açılmış, öğretmen okulları ilk mezunlarını vermeye başlayınca, rüşdiye okullarını vilayet merkezlerine yaymak için çalışmalar yapılmıştır[2]. 1853 yılına kadar rüşdiyelerin sayısı 10’a çıkarken, aynı yılda 7’si Anadolu’da, 15’i Rumeli’de, 3’ü Ege Adalarında olmak üzere toplam 25 rüşdiye mektebinin açılmasına karar verildi ve gerekli tahsisat da yapıldı[3]. İlk kız rüşdiyesi 1859’da İstanbul’da Cevri Kalfa İnas Rüştiyesi adıyla açıldı[4]. Zaten 1859 yılına kadar kız öğrencilerinin devam edebilecekleri sıbyan okullarının üstünde bir okul yoktu[5]. Kız rüşdiyelerinin taşrada yaygınlaşmaya başlaması, 1870’de “Darülmuallimat”ın (Kız Öğretmen Okulu) açılarak bu okullara bayan öğretmenlerin yetiştirilmesinden sonra olmuştur[6].

Maarif-i Umumiye Nizamnamesine göre erkek rüşdiyelerinin programı şöyledir:
“Mebadi-i ulum-i diniye, Lisan-ı Osmani kavaidi, İmla ve inşa, Tertib-i cedid üzere kavaid-i Arabiye ve Farisiye, Tersim-i hutut, Mebadi-i hendese, Defter tutmak usulü, Tarih-i Umumi, Tarih-i Osmani, Coğrafya, Jimnastik, Mektebin bulunduğu yerde en çok kullanılan dil, ticaret merkezlerinde zeki öğrencilerinden isteklilere 4. yılda Fransızca[2].”
Maarif-i Umumiye Nizamnamesine göre kız rüşdiyelerinin programı şöyledir:
“Mebadi-i ulum-i diniye, Lisan-ı Osmani kavaidi, Mebadi-i kavaid-i Arabiye ve Farisiye, İmla ve İnşa, Müntehabat-ı edebiye, Tedbir-i menzil, Muhtasar Tarih ve Coğrafya, Hesap ve Defter tutmak usulü, Nakşa medar (yardımcı) olacak derecede Resim, Ameliyat-ı hiyatiye, Musiki (mecburi değil)[3].
İdadi mektepleri, Harp Okulu ve Askeri Tıbbiye’de tahsil görmek isteyen gençlerin rüşdiyeden sonra eksik bilgilerini tamamlamaları amacıyla açılan hazırlık sınıfları olarak açılmışlardır. 1869 Maarif Nizamnamesinin 33. maddesi ile idadi mektepleri; rüşdiye tahsilini tamamlayan Müslüman Müslüman ve gayrimüslim çocukların karma bir eğitim ve öğretim görebilecekleri bir eğitim müessesi olarak tanımlanmıştır[1]. İlk önce ordu merkezleri ve Bosna’da açılan bu okulların ders programları rüşdiyelerden pek farklı değildi[2]. İstanbul’da ilk idadi “Mekteb-i Fünun-ı İdadiye” adıyla açılmıştır. Sınavdan geçirilen Mekteb-i Harbiye talebeleri arasında orta düzeyde olanlar, 1845 yılı Eylül ayında bu idadi mektebine gönderilmiştir. Daha sonra okul 1872’de Kuleli kışlasına taşınınca Kuleli Askeri İdadisi adını almıştır. Yine 1845’de Bursa’da Askeri bir İdadi kurulmuş ve sonradan Işıklar Askeri İdadisi olarak tanınmıştır[3]. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre 4 yıllık rüşdiyelerin üstünde 3 yıllık birer orta okul olarak düşünülen bu kurumlarda, 1873 yılının aralık ayında ilk Türkçe öğretim yapan bir okul olarak Darülmaarif’in idadi halinde teşkilatlanmasına girişilmiştir[4].
Maarif-i Umumiye Nizamnamesine göre idadiyelerin ders programı şöyledir:
Mükemmel Türkçe ve Kitabet ve İnşa, Fransızca, Kavanin-i Osmaniye, Mantık, Mebadi-i İlm-i Servet-i Milel, Coğrafya, Tarih-i Umumi, İlm-i Mevalid, Cebir, Hesap ve defter tutmak usulü, Hendese ve ilm-i Mesaha, Hikmet-i Tabiiye, Kimya, Resim[5].
Tanzimat’ın ilanından sonra rüşdiyelerin batı tarzında açılan okullara iyi öğrenci yetiştiremediği, İstanbul’da bulunan gayrimüslim mekteplerinin ise daha iyi eğitim ve öğretim verdiği görülmektedir. Müslümanlara ait temel ve yükseköğretim kurumları arasındaki ara eğitimi güçlendirecek yeni mekteplerin açılması buradan hareketle ortaya çıkmıştır[6]. Islahat Fermanının üzerinden on yıl geçmesine rağmen Osmanlının vaat ettiği yenilikleri gerçekleştirmemesi üzerine dış istekler, özellikle de Fransa’nın etkisiyle İstanbul’da Mekteb-i Sultani 1868 yılında açılmıştır[7]. Fransız mektepleri tarzında açılan okulun eğitim süresi beş yıldı. Ayrıca yetersiz öğrenciler için üç yıllık hazırlık sınıfı da vardı[8].
Öğretim dili Fransızca olarak kabul edilen Sultani’de program şöyledir:
Türkçe, Fransızca ve Fransız edebiyatı, Grekçe, Ahlak, Latince (hukuk, tıp ve eczacılık eğitimine yetecek kadar), Umumi tarih ve Osmanlı tarihi, Coğrafya, Matematik, Kozmografya, Mekanik, Fizik, Kimya, Ekonomi, Tabiat tarihi, Hukuk, Umumi edebiyat tarihi ve güzel konuşma sanatı, Resim[9].
1873 yılında İstanbul’da Sultani düzeyinde bir okul da Darüşşafaka’dır. Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye’nin çabasıyla açılan Darüşşafaka , ana ve babasız, fakir çocukların alındığı önemli bir lise olmuştur[10].
Osmanlı Devleti’nde askeriye dışındaki mesleki-teknik öğretimle ilgilenilmesi Tanzimat dönemiyle başlamıştır. Bu alanda Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar çeşitli okullar açılmıştır[11]. Mesleki ve teknik öğretim ve eğitim alanında plansız da olsa bazı girişimlerde bulunulmuştur[12].
Meslek okulları sivil ve askeri olarak iki gruba ayrılabilir. Fakat açılan sivil okulların da çoğu askeri ihtiyacı karşılamaya yönelik olduğundan bir bütün olarak düşünülebilir. Bu dönemin mesleki ve teknik okullarından bazıları şunlardır:
Donanmanın teknik eleman ihtiyacını karşılamak için 1864 yılında, idadi altında, deniz sanat okulları denilebilecek “İmalat-ı Sıbyan Taburu” kuruldu. Kara ordusu içerisinde idadi bölükleri adı altında 1864 yılında, İmalat-ı Harbiye Sanayi Mektebi’nin esasını teşkil eden “Pratik Sanat Okulları” açıldı. 1842 yılında ilk uygulamalı “Tarım Okulu”, 1846 yılında “Askeri Baytar Mektebi”, 1858 yılında “Orman ve Maden Mektebi”, 1860 yılında “Telgraf Mektebi” açıldı. 1865 yılında ise Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiyye adını taşıyan dernek, İstanbul Kapalı Çarşı civarında, çıraklara ve esnafa dini bilgiler ve okuma yazma öğretmek amacıyla ilk “Çırak Okulu”nu açtı[1].
1864 yılında İstanbul’da, özellikle genç memurlara, Fransızca, Rumca, Bulgarca öğretmek için bir “Lisan Mektebi” açılmıştır. 1874 yılında maden mühendisi yetiştirmek için “Maadin Mektebi” açılmıştır[2].
Tanzimat döneminde mesleki ve teknik öğretim alanında daha önemli girişimler erkek kız teknik öğretim ve eğitim alanında yapılmıştır. 1848’de Zeytinburnu’da açılıp kapanan ilk erkek sanayi mektebinden sonra Mithat Paşa (1822-1884) Rumeli’de vali iken Niş’de (1863), sonra da Tuna vilayetinin (şimdiki Bulgaristan) merkezi Rusçuk’ta (1864) ve Sofya’da “Islahhane” adıyla okullar açtırdı.1868-1870 yıllarında Bosna, İşkodra, Edirne, İzmir, Bursa, Kastamonu, Trabzon, Erzurum, Diyarbakır’da da Islahhaneler açılmıştır. Mithat Paşa bu okullarla ilgili kuralların yer aldığı bir “Islahhaneler Nizamnamesi” yaptırmıştır[3].
1868’de Sultanahmet’te eski Kılıçhane binasında bir “Sanayi Mektebi” açılmıştır. 1859’da İstanbul’da açılan ve ilk kız rüşdiyesi olan Cevri Kalfa mektebinde kadınlara mahsus sanayi okutulması kararlaştırılmıştır. Bu, kızlara yönelik ilk teknik öğretim çalışmasıdır. 1864’de Mithat Paşa Rusçuk’ta ordunun dikim ihtiyacını karşılamak üzere yetim kızlara yönelik dikim atölyesi niteliğinde “Islahhane” açtırmıştır. Bu girişimi yine askeri ihtiyaçları karşılamak için Yedikule’de açılan dikimhane özelliğindeki “Kız Sanayi Mektebi” izlemiş, zaman içinde bu okulların sayısı artmıştır[4].
Osmanlı Devleti’nde Batı anlayışına göre bir eğitim sistemi kurulurken öncelikli olarak yüksekokullardan işe başlanmıştır. Örgün bir eğitim sistemi kurmayı düşünmeden 1773’te Mühendishane-i Bahri-i Hümayun, 1793’te Mühendishane-i Berri-i Hümayun, 1826’da Askeri Tıbbiye, 1834’te Harbiye açılmıştır[5]. Bir Darülfünun kurulması 1846 yılında kararlaştırılmış ve o tarihte bu kurum için bir binanın temeli atılmış olsa da, bu kurum ancak 1863 yılında açılabilmiştir[6]. Darülfünun’un kitap problemlerini çözmek için 1851 yılında bir Encümen-i Daniş kurulmuş; bir taraftan da ileride bu müessesenin öğretim üyesi olmak için 1857’de Paris’e öğrenci gönderilmiştir. Darülfünun ancak bir yıl yaşabilmiş, bir yıl sonra medreselerin çıkardığı dedikodularla ilgi azalıp, binasını da Maliye Nezareti işgal etmiştir[7].
Darülfünun’da, Müslüman ve Gayrimüslim bütün Osmanlı tebaasının yan yana okuyup yetişebilmelerini, yatılı bir okulun eğitim şartları içinde kazanacakları ortak bilgiler ve özellikle, batılılaşma yolunda olan devletin kamu hizmetlerinde yer almasını sağlamak, medreselerin dışında dini gelenek ve etkilerden uzak modern bir üniversite eğitimi yapılması amaçlanmaktaydı. Fakat, o tarihte Darülfünun’a rüştiyeleri bitiren öğrencilerin alınması düşünüldüğü için, bu kesinlikle bir yükseköğretim kurumu olamayacaktı[8]. 1869 tarihli Maarif-i Nizamnamesi, Darülfünun ile ilgili problemleri geniş olarak almıştır. Darülfünun 1869’da tekrar kurulmuş, Fransa’da müsbet bilimler öğrenimi yapan Hoca Tahsin Efendi müdür atanmıştır.

II. Abdülhamid Dönemi:

1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde görülen ve kurulan merkezi teşkilat, I. Meşrutiyet’e kadar devam etmiştir. Bu merkezi teşkilatın yapısını yeniden düzene koyma ihtiyacı doğmuş ve Tanzimat’ın ileri gelenleri padişah II. Abdülhamit’e 1876 yılında Kanuni Esasi’yi ilan ettirmişlerdir[1]. Kanuni Esasi’de eğitimle ilgili maddelere baktığımızda devletin eğitim işini ödev olarak eline aldığı görülür[2].
1879 yılında Maarif Nezareti modern bir kuruluş haline getirilmiştir. Nezaret, muhasebe dairesi hariç olmak üzere, maarif işleriyle doğrudan doğruya ilgili beş daireye bölünerek, her bir daire Meclis-i Maarif üyelerinden birinin sorumluluğuna verilmiştir[3]. Müdürlükler aşağıdaki şekilde ayrılmıştır:
a. Mekatib-i Aliye Dairesi (Yüksek öğretim): Müdür Aristokli Efendi.
b. Mekatib-i Rüşdiye dairesi (Orta öğretim): Müdür Selim Sabit.
c. Mekatib-i Sıbyaniye dairesi (İlk öğretim): Müdür Mustafa Efendi.
d. Telif ve Tercüme Dairesi: Müdür Ahmet Hamdi Efendi.
e. Matbaalar dairesi (yayın): Müdür Artin Efendi.
Bu dönemde bazı eğitimcilerin yazdıkları kitaplarla usul-i cedid hareketi gelişme göstermekte ve yeni açılan ilkokullar için artık “mekatib-i iptidaiye, iptidai mektepler, usul-i cedide mektepleri” terimleri kullanılmaktadır. 1892 yılında çıkarılan bir Talimat, bunlar ve öğretmenleri hakkında yeni ve önemli düzenlemeler getirmiştir[4].
Abdülhamid devri ortaöğretim müesseseleri şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:
1. Mülkiye Erkek Rüşdiyesi
2. İnas (Kız) Rüşdiyeleri
3. Liseler
a. Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)
b. Darüşşafaka
4. İdadiler
a. Mercan İdadisi,
b. Dersaadet İdadisi,
c. Vefa İdadisi,
d. Nümune-i Terakki İdadisi,
e. Üsküdar İdadisi,
f. Bakırköy İdadisi,
g. Kabataş İdadisi[5].

1882-1890 yılları arasında Rüşdiyeyi de içine alan idadilerin yaygın olarak taşrada da açıldığı görülür. Bunlar, il merkezlerinde Rüşdiye ile beraber 7, sancak merkezlerinde Rüşdiye ile birlikte 5 yıllık idadilerdir. Böylece gelişen orta öğretim, kaza ve büyük bucak merkezlerine kadar yayılan Rüşdiyelerle beraber kent ve kasaba halkı arasında yüksek öğretime öğrenci ve serbest meslekler, mahalli ve resmi hizmetler için de eleman yetiştiren kaynaklar olmuşlardır. Taşrada, Girit hariç başka yerde açılamayan Sultanilerden beklenenleri işte bu idadiler yerine getirmiş oldular[6].

Kapatılmış olan Darülfünun 1900 yılında tekrar açılmıştır. Darülfünun-ı Şahane adıyla açılan bu kurumun o yıllarda yüksek tahsil çağına gelen pek çok gencin yasağa rağmen Avrupa üniversitelerine kaçıp gitmelerini önlemek için bir tedbir olarak açıldığı anlaşılmaktadır[2]. Bu dönemde açılan veya geliştirilen başlıca yüksekokullar şunlardır:
1880’de Osmanlı kanun, hukuk ve siyaset bilimini öğretmek için “Mekteb-i Hukuk-ı Şahane” kurulmuştur. 1867’de Askeri Tıbbiyenin içinde kurulan “Mekteb-i Tıbbıye-i Mülkiye”, bu dönemde ayrı bir okul halinde gelişmiştir. 1889’da veteriner yetiştirmek üzere “Mülkiye Baytar Mektebi” kurulmuştur. 1875’te İstanbul’daki Mekteb-i Harbiyenin içinde “Menşe-i Muallimin” adında bir okul açılmıştır[3].
Abdülhamid döneminde açılan meslek okullarının başlıcaları olarak şunlar sayılabilir:
1876’da “Fenn-i Resim ve Mimari Mektebi”, 1879’da “Sanayi-i Nefise Mektebi”, 1882’de “Ticaret Mektebi”, 1884’te “Hendese-i Mülkiye Mektebi”, 1887’de “Numune Bağı ve Aşı Ameliyat Mektebi, Mülkiye Baytar Mektebi”, 1889’da “Polis Dershanesi”, 1892’de “Aşı Memurları Mektebi”, 1898’de “Gülhane Askeri Tababet Mektebi ve Seririyatı”, 1898’de “Çoban Mektebi” açılmıştır[4].


II. Meşrutiyet Dönemi:

Parlamentolu yönetime dönüş amacıyla anayasanın tekrar yürürlüğe konduğu 23 Temmuz 1908’den 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesine kadar geçen zamana II. Meşrutiyet, yada daha çok kullanılan şekliyle, sadece, Meşrutiyet dönemi denir[1].
II. Meşrutiyet ilan edildiği zaman, 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi halen yürürlükteydi.Meşrutiyet’in ilk iki yılı içinde yedi Maarif Nazırı değişti ve eğitimde yeni bir düzenleme yapılamadı. Nail Bey’den sonra dokuzuncu Maarif Nazırı olan Emrullah Efendi, 220 maddelik bir “Maarif Umumiye Kanun Tasarısı” hazırladı. Bu tasarı kanunlaşmadı ve eğitimle ilgili sorunlar ayrı ayrı ele alınmaya başlandı[2].
Meşrutiyet’in ilanından sonra Maarif Nezareti bir memur ayarlama işine girmiş, “Meclis-i Kebir-i Maarif” bir başkan ve beş üyeden kurulu daimi bir kurul haline getirilmiş ve bakanlık daireleri şu şekilde adlandırılmıştır:
1. Tedrisat-ı Taliye (Orta öğretim)
2. Tedrisat-ı İbtidaiye (İlk öğretim9
3. Mekatib-i Hususiye (Özel öğretim)
4. Tahrirat (Yazı işleri)
5. Muhasebat (Saymanlık)
6. Sicil İşleri
7. İstatistik
8. Donatım
9. Evrak
1910 yılında bir Tedrisat-i Aliye (Yüksek öğretim) Dairesi, bağımsız bir Kütüphaneler Müfettişliği kurulmuş bakanlık müfettişleri Meclis-i Kebir-i Maarif’e bağlanmıştır[3].
Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet döneminde gelişen eğitim kademelerinden birisi “okul öncesi öğretim” kademesidir.Bu alanda ilk defa “Ana Mektebi” yada “Çocuk Bahçeleri” kurulmaya başlanmıştır[4]. 1913 tarihli “Tedrisat-ı iptidaiye Kanun-ı Muvakkati”, ilköğretim öncesi hakkında da hükümler getirmiş ve 1915‘de “Ana Mektepleri Nizamnamesi” yayınlanmıştır[5].
1913 tarihinde Tedrisat-ı iptidaiye Kanun-ı Muvakkati ( İlköğretim Geçici Kanunu) çıkarılmış ve kanun geçici başlığına rağmen Cumhuriyet yıllarında da bir çok maddeleri yürürlükte kalmıştır. Bu kanun ilköğretimin zorunlu ve devlet okullarında parasız olduğunu hükme bağlamıştır. Parasız öğretim ilk kez bu kanunla kabul edilmiştir. Kanun, okulların örgütsel yapısı bakımından da önemli değişiklik getirmiştir. O zamana kadar İptidai ve Rüşdi adıyla bilinen okullar birleştirilmiş ve Mekatib-i İptidaiye-i Umumiye adını almışlardır[6].
II. Meşrutiyet döneminde Osmanlı eğitiminin en çok ve en esaslı değişime uğrayan kademesi, ortaöğretimdir. Ortaöğretim kademesinde idadiler ve Galatasaray Sultanisi vardı. Daha sonra “Lise Teşkilatı” adıyla yeni bir öğretim kademesi kuruldu[7].
II. Meşrutiyet döneminde açılan başlıca mesleki ve teknik okullar şunlardır:
1915’de “Orman Ameliyat Mektebi”, 1916’da “Darülelhan (konservatuar)”, 1913’te “Ameli Ticaret Mektepleri”, 1914’te “Darülbedayi (Tiyatro Mektebi)” ve “Darüleytamlar (yetim yurtları)”,1909’da “Polis Mektebi” ve “Maliye Memurları Mektebi”, 1911’de “Belediye Memurları Mektebi” ve “Evkaf Memurları Mektebi”, 1915’de “Şimendifer Memurları Mektebi” ve “Orman Ameliyat Mektebi”, 1912’de “Sıhhıye Memurları Mektebi”, 1914’te İstanbul’da “Çırak Mektepleri” açılmıştır[1].

II. Meşrutiyet’inin ilanından öncesine kadar bir Osmanlı Üniversitesi açma çabaları başarılı olamamış, 1900 yılında Abdülhamid’in tahta geçişinin 25. yıldönümü şerefine kurulan “Darülfünun-u Şahane” üniversite kurma çabalarının dördüncüsü olmuştur. Darülfünun’un esas gelişimi 1908 yılından sonra olmuştur. Darülfünun, Mülkiye Mektebi binasından çıkarılarak Zeynep Hanım Konağı’na nakledilmiş ve adı “Darülfünunu Osmani” olarak değiştirilmiştir[3].
Darülfünun’la ilgili ilk önemli değişikliği “Tuba Ağacı Nazariyesi” Emrullah Efendi yapmıştır. Emrullah Efendi’nin yeni tüzük ile oluşturduğu okul şu bölümlerden ibaretti:
1.Dini İlimler bölümü
2.Hukuk bölümü
3.Fen bölümü
4.Tıp bölümü
5.Edebiyat bölümü
Eczacı ve dişçi yüksek okulu tıp bölümüne, vilayet tıp ve hukuk okullarını da İstanbul okullarına bağlıyordu[4]. 1915 yılında ise “İnas Darülfünun”u adını taşıyan ve kızlara mahsus bir yükseköğretim kurumu açılmıştır[5]. Meşrutiyet döneminde açılan başlıca yüksek okullar şunlardır:
1909’da “Orman Mekteb-i Alisi” ve “Dişçi Mektebi”, 1911’de “Kadastro Mekteb-i Alisi” açılmıştır[6].

SONUÇ:
İlk önce askeri ihtisas okullarından başlayan eğitimi modernleştirme çabalarının Cumhuriyet’e kadarki gelişmesinin, eğitim hayatımıza bir çok yenilik getirdiği, Batı, özellikle Fransa ile gittikçe artan temasların, hayatımıza önemli etkiler yaptığı gerçektir. Fakat, Osmanlının son 150 yıllık dönemine rastlayan bu devrede halkın büyük bir kısmına ulaşılamadığı görülmektedir. En basitinden, okuma-yazmayı öğrenme konusunda bile Osmanlı halkının mahrum bırakıldığı göz önüne alınırsa, eğitimde modernleşmeye bizimle başlamış, fakat bizden daha ileriye gitmiş milletlerle karşılaştırıldığında, Osmanlının hedeflerine ulaşamadığı görülür.
Bu başarısızlığın sebepleri çoktur. Genel bir ifade ile Batıda yaşanan gelişmelere uzak ve ilgisiz kalmamız böyle bir sonucu doğurmuştur.
Yapılmak istenen ıslahatlardan bazıları başarılı olsa da bu başarılar yüzeysel kalmıştır. Eğitimi modernleştirme hareketinin temelleri Osmanlı zamanında atılmakla beraber, bu hareket Osmanlı zamanında doğma-gerileme-bocalama-tartışma çabalarından ileri gidemeyip, Cumhuriyet Türkiye’sine de çözüm bekleyen problemlerle girmiştir. Bu problemler günümüzde de devam etmektedir.
İşte bize düşen görev bu problemleri çözümleyebilecek çalışmalarda kararlı bir şekilde bulunmaktır. Aksi taktirde dünün problemlerini çözmeye çalışan bizler, gelecek nesillere dünün ve bugünün problemlerini birlikte bırakmış olacağız.
ismail_4737 bunu beğendi.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat