Reklamsız Forum İçin Tıklayınız. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde. * FrmTR'nin resim sitesi Resimci.Org yayında
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 31-01-07, 20:47   #1
pashaemin

Varsayılan İdare Hukukunun Özellİklerİ


İDARE HUKUKUNUN ÖZELLİKLERİ
İdare hukuku diğer hukuk kollarından farklı bir takım özelliklere sahiptir, idare hukuku, hukuki olmaktan daha çok politik niteliktedir.
I. İDARE HUKUKU ÖZERK (OTONOM) BİR HUKUK KOLUDUR
İdare hukukunun özerkliği diğer hukuk kollarına tâbi olmaması ile kendini gösterir. idari bir uyuşmazlıkta hakimin uygulanacak hukuk kuralını, hususi hukuk kaidelerinden tamamen bağımsız olarak tespit etmesi ile idare hukukunun özerkliği meydana çıkar. İdare hukukunun özerkliği, idare hukukunun her bölümünde kendini gösterir. İdare hukukuna uygulanan kaideler hususi hukuktan farklılık arz eder. Kamu personelinin hukukî durumu, kamu emlâkinin hukukî şartlan, mukavele rejimi, idarenin sorumluluğu konularında idare hukukunda medenî hukuktan tamamen farklı ve ayrı kaideler uygulanır.
İdare hukuku otonomisini, Fransız Uyuşmazlık Mahkemesinin 8 Şubat 1873 tarihli meşhur Blanco kararı ile kazanmıştır. Karar esas itibariyle idarenin sorumluluğunu öngörmekle birlikte, kamu hizmetinin yerine getirilmesinde vaki olacak zararlara Medenî Hukuk prensiplerinin uygulanamayacağını belirttiğinden idare hukukunun bütünü için muteberdir.
İdare hukuku, hususî hukuktan, özellikle hususi hukukun esasını teşkil eden medenî hukuktan bariz farklarla ayrılır. Medenî hukuk hak ve menfaat eşitliği, irade muhtariyeti, tasarruf ve mukavele serbestisi gibi esaslara dayanır. İdare Hukuku ise kamu menfaatlerinin üstünlüğü, kamu hizmet ve düzeninin kurulmasının devamlılığı ve istikran esaslarına dayanır. Hususî hukukta taraflar arasında eşitlik bulunmasına karşılık, idare hukukunda idarenin menfaatinin üstünlüğü, idare hukukunun aynı zamanda bir özelliğini de belirtir.
İdare hukuku ile medenî hukuk menşelerinden ve hareket noktalarından itibaren birbirinden ayrılır. Bu itibarla idare hukuku sahasına giren bir meselenin hallinde idari mevzuat kâfi gelmediği takdirde o meselenin hükmünü Medenî Kanun veya Borçlar Kanununda aramak mümkün değildir. Her ne kadar medenî hukuk inkişaf etmiş ve genel prensipleri ihtiva etmekte ise de, idare hukukunda boşluk arz eden bir hükümle karşılaşıldığında iki yol kullanılır. Ya bu hukuk kaidesi medenî hukuktan idare hukukuna nakledilir ve idare hukukunun bünyesine uydurulur ve böylece bu şekil ve mahiyeti ile bir idare hukuku kaidesi olarak çıkar. Yahut ta medenî hukukun bir kaidesi olarak değil hukukun umumî bir prensibi olarak tatbik edilir.
Medenî hukukun akid nazariyesi, mülkiyet rejimi, idare hukukunda tamamen farklı bir nitelikte ortaya çıkar.
İdare hukukunun kendine has kaidelerinin mevcudiyeti her zaman nidarenin menfaati icabı değildir. Örneğin hasar (risque) ve empervizyon (imprevision) teorileri daha çok idare edilenlerin menfaatini öngörür.
II. İDARE HUKUKU, GELİŞEN BİR HUKUK KOLUDUR.
İdare hukuku diğer hukuk kollarına nazaran daha geç gelişmiştir. Ancak bu günde gelişmekte devam etmektedir.
1) İdare hukuku yeni gelişmiş bir hukuk koludur.
Hiçbir hukuk kolu, hareketsiz değildir, hepsi gelişme kaydeder. Hatta bu gelişme bu gün medenî hukukta dahi müşahade edilir.
Medeni hukuk uzun bir gelişmenin mirasına konmuştur. Menşeini Roma hukukunda bulur. İdare hukuku ise gelişmesini XIX yüzyılın ikinci yansından sonra ancak idrak edebilmiştir, idare hukukunda esas gelişme özellikle Birinci Dünya Harbinden sonra olmuştur, idare hukukunun birçok temel ilkeleri henüz belirli değildir. Modern devletin doğuşu, gelişmesi, idare hukukundaki gelişmeye hız vermiştir, idare hukukunda bu gelişme özellikle düzenlenen sahanın genişlemesi ve idare hukuku kaidelerinin, mahkeme içtihatlarının tesirleri ile belirli istikamet alması yani muhteva bakımından değişiklikle kendini göstermiştir.



2) İdare hukuku bugün sür'atle gelişmektedir.
Bu gelişme özellikle idare hukuku alanının genişlemesi ile de ilgilidir, idare hukukunun sahasının genişlemesi idare hukukunun yayılması çeşitli sebeplerden ileri gelir. Bu sebepler aynı zamanda idare hukukunun gelişmesinin de mesnetlerini açıklar.
a. Harp
Birinci Cihan Harbinde ve daha çok ikinci Cihan Harbinde, Devlet kamu ihtiyaçlarını karşılamak zorunluluğunda kalmış ve bu sahalara el atmıştır. Halkın yiyeceğinin harp yıllarında tedariki ve bunlar üzerinde fiyat kontrolü, vergi ve resim alınması, harp sonrası da bu sahanın tamamen devletlerin hizmet ve faaliyetlerinin dışında bırakılmasına imkân vermemiş, sosyal zaruretler bu nevi kollektif ihtiyaçları da karşılamak için devletin düzenleme faaliyetine fırsat ve sebebiyet vermiştir. Harp sonunda harp felâketzedelerinin yaralarının tamiri, keza yeni bir sahayı düzenleme zorunluluğunu da ortaya çıkarmıştır.
b. Devletin ekonomik rolünün genişlemesi
Karma ekonomi teşebbüslerinin gelişmesi, turizm, sanayi ve ziraatta hususî teşebbüse devletin yardımı, devletin faaliyet sahasını keza genişletmiştir. Türkiye'de uygulanan devletçilik ve plânlı ekonomi, devlete ekonomik alanda önemli hizmetler yüklemiştir.
c. Teknik gelişmeler
İlmî keşifler, yeni bir idarî faaliyet sahası yaratmıştır. Gazın, elektriğin, lokomotifin keşfi, idare hukukunda yeni sahanın düzenlenmesini lüzumlu kılmıştır. Muharrik kuvvetin keşfi ve otomobille seyrin gelişmesi, yollarla ilgili mevzuatın düzenlenmesini zorunlu kılmıştır. Radyo ve televizyon keşifleri aynı şekilde idare hukukunun sahasının yayılmasını, genişlemesini zorunlu kılmıştır.
d. Halkın köylerden şehirlere akını
Özellikle ekonomik ve sosyal sebeplerden ötürü halk yığınlarının köyden şehirlere akını, şehirlerin etrafında banliyölerin kurulmasına, bizde olduğu üzere gece kondu mahallelerinin bir mantar gibi gelişmesine sebep olmuş ve bu durum şehircilikle ilgili mevzuatın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.
e. Kamu personelinin statüsündeki değişiklikler
Kamu personelinin statüsündeki gelişmeler bir takım garantilerin mevcudiyetini lüzumlu kılmıştır. Bundan takriben 50 yıl önce pek bahis konusu olmayan kamu personelinin disiplin problemi, bugün bir garanti olarak düzenlenmiş ve disiplin hukukunu meydana getirmiştir. Keza kamu personeli ile ilgili olarak sosyal haklarda yeni bir düzenleme zorunluluğu sonucu olarak idareye yeni bir alanın açılmasına sebep olmuştur.
f. Devletin sosyal hizmetler görmesi
Devletin sosyal hizmet ve faaliyetleri görmesi, idare hukukunda yeni bir branş olarak sosyal mevzuatın da ortaya çıkmasını lüzumlu kılmıştır. Sosyal devletin veya devletin sosyal hizmet ve faaliyetleri yalnız iş hukuku sahasında değil, idareyi de ilgilendiren konuların düzenlenmesini zorunlu kılmıştır.
III. İDARE HUKUKU HENÜZ KODLAŞTIRILMIŞ DEĞİLDİR
Hukukî hayatta bir gelişmenin de ifadesi olarak kanunlaştırma (kodifkasyon) mücerret ve sistemli bir şekilde kaide koymak, hukuk kaidelerini sistemli bir şekilde birleştirmek demektir. İdari alanda teknik anlamda bir kanunlaştırma henüz mümkün olmamış, ancak ihtiyaç ve zaruretlerin doğurduğu sebeplerle parça parça çeşitli kanunlar çıkarılmıştır. Bu kanunlarda pek nadir olarak umumî prensiplerin, tariflerin mevcudiyetine rastlanır, idareyi ilgilendiren kanunların çokluğuna, çeşitliliğine rağmen bir çok meselelere genel bir çözüm tarzı bulunamadığından idare hukuku kaideleri bir boşluk arz eder. îdari alanda problemlerin çeşitliliği her gün değişen yeni olaylara cevap verme zorunluluğu, çok defa idarî faaliyetleri kanunların katı hükümleri ile bağlı tutmakla hatalı bir sonuca varılacağı gerçeğini de ortaya çıkarmıştır. Bugün idarî metinleri kodlaştırma çabası daha çok konu itibariyle düzenlemeyi amaç bilmekte, hususî hukukta olduğu üzere genel ve sistematik prensipleri koymayı öngörmemektedir. Bu da idare hukukunun düzenlediği alanın özelliği icabıdır.

IV. İDARE HUKUKU İÇTİHATLA GELİŞMİŞ BİR HUKUK KOLUDUR
İdare hukuku, geniş ölçüde içtihatla meydana gelmiş bir hukuk koludur, idare hukukunda. Medenî hukukun ve hususî hukukun kurallarının uygulanmaması ve idarî mevzuatta boşlukların bulunması idarî yargıcı gerçek anlamı ile hukuk kuralları koymaya zorlamıştır. Bundan ötürü idari yargıç, medenî hukuk kuralını uygulayan yargıçtan çok daha geniş yetkilerle ve seyyaliyetle içtihat hukukuna yönelir. İçtihadî hukuk, yazılı hukuka nazaran daha çok gelişebilen, daha az sabit kalan bir hukuktur. İdare hukukunun içtihatla gelişmiş olması, geniş ölçüde içtihada dayanması başlıca özelliğini teşkil eder. Genel olarak hal tarzının kanunlarda bulunmayışı hakimi, uygulayacağı kaideyi bulup çıkarmaya zorlar. Bizde içtihatla idare hukukunun gelişmesi görevini idarî bir üst mahkeme olan Danıştay yerine getirmiştir.
V. İDARE HUKUKU BİR STATÜ HUKUKUDUR
İdare hukukunda, hukuki durumlar diğer deyimle hukuki yetkiler ve ödevler genellikle önceden mevzuatla düzenlenmiştir.
Hususî hukukta hukuki durumları yaratan, değiştiren ve kaldıran irade beyanları iki taraflı olarak görünürler, diğer deyimle akit şeklinde ortaya çıkarlar. İdare hukukunda ise esas tek taraflı irade beyanlarıdır.
Hususî hukukta hak sahiplerinin (süjelerin) iradeleri hukuk âleminde mevcut olmayan sübjektif birer hukukî durum yarattıkları halde, idare hukukunda gerek idarenin, gerekse ferdin iradeleri ancak objektif hukukun evvelce yaratmış olduğu, hukuk âleminde evvelce mevcut bir statüye uymak ve o statünün hükümlerinin belirli bir kişiye veya olaya uygulanması sonucunu verir.
İdare hukukunun statü hukuku olması kamu menfaatlerinin özel menfaatlere üstünlüğü ilkesinin bir sonucudur.
Tarafların iradesine idare hukukunda, idarî sözleşmeler de olduğu gibi az rastlanır. Ancak idarî sözleşmeler de önceden düzenlenmiş mevzuata uygun olarak, kanunla verilen yetkilere dayanarak yapılabilir.
İDARE HUKUKUNUN KAYNAKLARI
1. Kaynakların Genel Nitelikleri
45. Kavram. Hukukun kaynakları deyimi ile, hukuk kurallarını oluşturan ve geliştiren yol ve yöntemler anlaşılır. Bir toplumda hukuk kuralları çeşitli yollarla ortaya çıkar. Bazı kurallar kendiliğinden zamanla oluşur; bunlara «gelenek hukuku» denir. Bazıları yetkili kamu kuruluşu tarafından konur; bunlara «yazılı hukuk» ya da «basılı hukuk» denir. Bir kısım hukuk kuralları da yargıçların geliştirdiği hukuk kurallarıdır; bunlara «içtihat hukuku» denir. Bir de bunlara, hukuk kurallarını eleştiren ve geliştiren «öğreti» de eklenebilir.
Kısaca belirtmek gerekirse, hukukun kaynakları, idare hukukunun da kaynaklarıdır. Böyle olmakla birlikte, idare hukukunun kaynakları, bazı özellikler taşır. Bu nedenle Hukukun kaynaklarını, yönetim hukuku açısından kısaca ele almakta yarar vardır.
46. Kaynak çeşitleri. Kaynakların bir kısmı «bağlayıcı», bir kısmı da «yardımcı» niteliktedir.
Yasa, tüzük, yönetmelik gibi kaynaklar bağlayıcı kaynaklardır. Bu kaynaklara uymak zorunludur. Buna karşılık, öğreti ve yargı kararları gibi kaynaklar, yardımcı kaynaklardır. Bunların bağlayıcılık nitelikleri yoktur.
Uyulması zorunlu olan kaynaklar da kendi içinde «yazılı olanlar» ve «yazılı olmayanlar» diye ikiye ayrılır. Yazılı kaynaklar arasında, Anayasa, a, tüzük, yönetmelik, uluslararası antlaşmalar gibi kaynaklar yer alır. Yazısız kaynaklar arasında en önemlisi, gelenek hukuku ve hukukun genel ilkeleridir.
47. Kaynaklar hiyerarşisi. İdarenin hukuka uygunluğunun araştırılmasında yararlanılan hukuk kuralları hiyerarşik düzen içinde bir piramit oluşturmaktadır. Bu hiyerarşik düzende altta bulunun kurallar üsttekilere uygun olmak zorundadır. Ayrıca, piramidin tabanında yer alan bireysel idari işlemler de üstteki tüm genel kurallara uygun olmak durumundadır. Anayasanın tüzüklerle ilgili 115. maddesinde tüzüklerin, kanunlara aykırı olamayacağı; yönetmeliklerle ilgili 124. maddesinde ise, yönetmeliklerin kanunlara ve tüzüklere aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Ayrıca kanunsuz emri düzenleyen Anayasa'nın 137. maddesinde de, amirin verdiği emrin sırası ile yönetmelik, tüzük, kanun veya anayasa'ya aykırı olamayacağı belirtilmek suretiyle genel ve soyut hukuk kuralları içeren düzenleyici işlemler arasında bir sıralama olduğu açıkça belirtilmiştir, düzenleyici işlemlerin, üst hukuk kurallarına aykırı olmaması gerekir. Üst kurallara ay-kın işlemler, yargı yerlerince «iptal» edilirler, ya da uygulanmazlar.
48. Hiyerarşik yapılanmada yazılı hukuk kurallarının yeri onu yapan organ veya makamın otoritesine bağlıdır. Örneğin, yasama organının koyduğu kuralların yürütmeninkiiere üstün olması gibi. Zaten Anayasa (m.8) da yürütme yetkisinin Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılacağını belirtmektedir. Aynı şekilde yürütme içinde düzenleme yetkisine sahip organ ve makamların işlemleri arasındaki ilişki de yapan organın konumuna göre belirlenmektedir. Örneğin Bakanlar Kurulu kararı ile kabul edilen yönetmeliğin bir bakanlığın yönetmeliğinden üstün konumda bulunması gibi. Bakanlığın düzenleyici işlemi de valiliğin genel emir biçimindeki düzenlemesine üstündür. Aynı organ veya makam değişik düzenleyici işlemler yapma olanağına sahipse, bunlar arasındaki hiyerarşik ilişki de düzenleyici işlemlerin yapılışının bağlı olduğu şekil kurallarına göre belirlenmektedir. Örneğin, Bakanlar Kurulunun yaptığı tüzük, onun yaptığı yönetmeliğe göre üstün konumdadır.
Bireysel idari işlemlerin tüm genel kurallara bağlı olmasından da iki önemli sonuç çıkmaktadır.
a) Her idari makam bireysel işlem yaparken üstündeki organ ve makamların düzenleyici işlemlerine uymak zorundadır.
b) Her idari makam bireysel işlem yaparken kendi yaptığı düzenleyici işlemlere de uymak zorundadır.
İDARE HUKUKUNUN DÜZENLEME ALANI
İdare hukuku idareyi düzenleyen tek hukuk dalı değildir. Bir kısım idarî konular başka kamu hukuku dallarına ya da özel hukuka tabidirler. Şu halde idare hukukunun düzenlediği idarî konular bütün bu hukuk dallarının düzenlediği konulardan ayırt edilmek gerekir. Bununla beraber idare hukukunca düzenlenen idarî konular, öteki kamu hukuku dallarınca düzenlenen idarî konulardan az çok kolaylıkla ayırt edilebildiği için bu husus ayrıca incelenmek istemez. Buna karşılık idare hukuku ile özel hukukun idaredeki karşılıklı düzenleme alanlarını birbirinden ayırt etmede güçlük vardır. Üstelik bu ayırma maddî hukuk ve yargı görevi açılarından önemli amelî değer taşımaktadır. Bundan ötürü idare hukuku ile özel hukukun idaredeki karşılıklı düzenleme alanlarının ayrıca açıklanması gerekir.
1. Hukuk Rejimi Kanunla Belirtilen İdarî Konular - Sayılı bir kısım idarî kurumların hukuk rejimi ilgili kuruluş kanunların ca belirtilmiş bulunuyor : İktisadî Devlet Teşekkülleri, Sosyal Sigortalar Kurumu, İş ve İşçi Bulma Kurumu gibi.
Bir kurumun bu suretle özel hukuka tabi tutulması, bundan önceki açıklamalardan anlaşılacağı üzere, çıkacak uyuşmazlığın adlî yargıya ait olması sonucunu da doğurur. Fakat Danıştay ile Uyuşmazlık Mahkemesi bu gibi kurumların özel hukuka ve adlî yargıya tabi oluşunu daraltan bir içtihad güdüyorlar.
Öte yandan bir idarî konunun hukuk rejimini kanunla belirtme usulü, genellikle özel hukuka tabi tutulmaları bahis konusu olan hallerde uygulama görmektedir. Üstelik bu usul, özel hukukça düzenlenmeleri uygun olan her idarî konuya değil bunların sayılı bir kısmına uygulanmaktadır. Bu itibarla idarenin büyük bir kısmının hukuk rejimini, yani idare hukukuna mı yoksa hususî hukuka mı tabi olduğunu kestirmek yargı içtihadlarına düşmektedir.
2. Yargı İçtihadının Tutumu - İlgili yargı mercileri, önlerine gelen bir idarî konunun hukuk ve yargı rejimini kestirirken daha çok konusal bir tutum gütmekte, konunun türlü yönlerine bu arada tabi olduğu hukuk kurallarının niteliğine ve anlamına bakarak bir sonuca varmaktadır. İdarî konuların genişliği ve çeşitliliği, üstelik anlayış ve ihtiyaçların değişkenliği dolayısıyla yargı içtihadının bu tutumu aslında isabetlidir. Ancak hukuk sorunları objektif çözüm isterler. Objektif çözüm sağlamanın esas yolu ise birtakım ilke ve ölçülere uymaktır. Yargı içtihadları, özellikle Uyuşmazlık Mahkemesi kararlan bu hususu da ihmal etmeyerek bazı ölçüler kullanıyorlar.
Yargı mercilerimizce hukuk ve görev ayrımı için ölçü olarak ilk zamanlar kamu erki ile kamu kuralı ölçüleri kullanılmıştır. Fakat bunlardan kamu erki ölçüsü bırakılarak bunun yerine kamu hizmeti ölçüsü benimsenmiştir. Bugün kamu kuralı (a 3) ile kamu hizmeti (a 4) yargı içtihadlarında sık kullanılan ölçülerden olup, bazen ikisi birlikte kullanılmaktadır.
3. Kamu Kuralı Ölçüsü - Yargı içtihadları idareye mahsus kanunları öteden beri kamu kanunu sayarak bunların düzenledikleri konuları idare hukuku ile idarî yargıya mal etmektedirler. Aynı nitelik ve çözüm bir idarî konuya ilişkin düzenleyici idarî işlemlere, örneğin tüzük ve yönetmeliklere de uygulanmaktadır.
Bu sürekli yargısal içtihad aslında isabetlidir. Gerçekten aşağıda (5 b) belirteceğimiz üzere, özel düzenleniş isteyen idarî konular idare hukukuna ve dolayısıyla de idarî yargıya tabidirler. Bahsettiğimiz kamu kuralları özel düzenleniş belirtileridir. Ancak Danıştayla Uyuşmazlık Mahkemesinin kamu kuralı ölçüsüne idare hukuku ile idari alanını gerektiğinden fazla genişleten aşırı bir kapsam verdikleri oluyor.
4. Kamu Hizmeti Ölçüsü - Danıştay öteden beri idarî kamu hizmetlerini ve onların görülmesiyle ilgili konulan niteliklerine pek bakmaksızın, idare hukukuna, dolayısıyla idari yargıya mal etmek eğilimindedir. Benzer eğilime Uyuşmazlık Mahkemesinin bazı yeni kararlarında da rastlanıyor. Bu eğilim isabetli görünmüyor.
a) İdarî Kamu Hizmetlerinin İdare Hukukuna Tabi Oluş Derecesi - İdarî kamu hizmetlerinin büyük kısmı şüphesiz ki idare hukukuna tabidir. Askerlik, zabıta hizmetleri gibi. Fakat idarî kamu hizmetleri arasında kural olarak özel hukuka tabi olanlar da vardır. İktisadî kamu hizmetleri - örneğin demiryolu, elektrik, havagazı, otobüs işletmeleri - bu kategoriye girerler. Ancak bu çeşit kamu hizmetleri aslında özel hukuka tabi olmakla beraber bazı idare hukuku ilkelerine de tabi olurlar. Hizmetin ihtiyaca ve teknik gereklere uygun olarak yürütülmesi ve genişletilmesi, her ihtiyaç sahibine ihtiyacı ölçüsünde eşit olarak sağlanması, özel hukukça düzenlenen idarî kamu hizmetlerinin de tabi oldukları idare hukuku ilkeleridir.
Şu halde bir idarî hizmetin kamu hizmeti niteliğinde olması idare hukukunun uygulanması için yeterli değildir. Ayrıca hukukî rejimine de bakılmak gerekir. Fakat Danıştay ile Uyuşmazlık Mahkemesi farklı bir tutumdadır. Nitekim açık kanun kuralları ile özel hukuka tabi tutulan kamu hizmetlerinin bile aksak işleyişlerinden doğan tazminat dâvalarım her iki yargı organı da idarî yargıya ve idare hukukuna mal etmektedir (Bk a Bl 19 V).
b) Kamu Hizmetlerinin İşleyişleriyle İlgili Kuralların İdare Hukukuna Tabi Oluş Derecesi - Aslında idare hukukunca düzenlenen bir kamu hizmetinin işleyişiyle ilgili her konunun aynı hukuk dalına tabi olması gerekli değildir. Bunlar arasında özel hukuka ve adlî yargıya tabi olanlar vardır. Nitekim kamu ihaleleriyle meydana gelen akidlere Danıştay da dahil olmak üzere yargı mercilerimizin sabit içtihadiyle bu çözüm tarzı uygulanıyor (a Bl 19 II).
Fakat bu çözüm tarzına uymayan Danıştay içtihadı da vardır. Nitekim Danıştay resmî taşıtların yaptıkları trafik kazalarından meydana gelen zararlardan ötürü Devletin malî sorumluluğunu idare hukuku ile idarî yargıya mal etmiş, Uyuşmazlık Mahkemesi içtihatlarını da zaman zaman aynı yönde etkilemiştir. Bununla beraber Uyuşmazlık Mahkemesi uzunca bir süreden beri konuyu özel hukuka ve adlî yargıya mal eden bir içtihad gütmekte ve bu içtihad şimdi istikrar bulmuş görünmektedir. Doğrusu da budur. Çünkü olayda herkes gibi Devletin de tâbi olduğu genel trafik kurallarına aykırılık, dolayısıyla özel kişilere eşit bir davranış (a 6 a) bahis konusudur.
5. İdare Hukuku Açısından Elverişli Ölçüler - İdare hukukunun düzenleme alanına iki unsur egemendir : Bunlardan biri kamu kudreti, ötekisi öz düzenleniştir. Bu iki unsurdan her biri birer ölçüdür.
a) Kamu Kudreti Ölçüsü - Kamu kudretiyle ilgili idarî konular idare hukukunca düzenlenirler. Zabıta ve denetim hizmetleri, vergi salmaları, askerlik yükümleri, zoralımlar bu çeşit idari konulardır.
b) Öz Düzenleniş Ölçüsü - Öz düzenleme isteyen idarî konular da idare hukuku alanına aiddirler. Öz düzenlenişten maksat, bir idarî konunun özel hukuktan ayrıntılı kural ve çözüme bağlanmasıdır. Böyle bir düzenleniş, ilgili idare konusunun niteliği, idare edilenlere ya da idareye güven sağlayan objektif kurallara bağlanması zorunluluğu gibi çeşitli etkenlerden ileri gelebilir. Bu çeşitli etkenlerin varlığı ve derecesi, gereken açıklıkla her idarî konuyu ayrıntıları ile incelemek suretiyle ancak kestirebilir (krş y 2). Bu itibarla belirttiğimiz husus sadece yön göstericidir. Hâkimlerin, kamu memurlarının, Devlet eğitim kurumlarının, Devlet hastanelerinin idare hukukunca düzenlenmeleri öz düzenleniş ihtiyacının verisidir. Yukarda (3) belirttiğimiz kamu kuralı anlayışının da temeli budur.
Özet olarak, bir idarî konu bahsettiğimiz iki ölçüden hiç olmazsa birine ilişkin ise idare hukuku ve dolayısıyla de idarî yargı alanına girer.
6. Özel Hukuk Açısından Ölçüler - Yargı içtihatlarımızda bu açıdan başlıca şu iki ölçü beliriyor ki aslında uygundur.
a) Özel Kesimdeki Tutuma Benzerlik - Bu konuda yargı mercilerimizin üzerinde durdukları başlıca husus, ilgili idarî davranışın özel kesimdeki tutuma benzerlik ve aynı hukuk kurallarını uygulamanın idarî ihtiyaçlarla bağdaşırlık derecesidir. Yargı içtihatlarımız bu anlayışladır ki idarenin iktisadî işletme faaliyetlerini, kanunların açık bıraktığı hallerde bile, özel hukuka ve adlî yargıya tabi tutmaktadırlar (a Bl 18 VIII). Başka bir örnek resmî taşıtların trafik kazalarıyla verdikleri zararlardan ötürü Devlet sorumluluğudur (y 4 b).
b) Yetkisiz Müdahale - Uyuşmazlık Mahkemesinin çeşitli kararlarından anlaşıldığına göre, velev hukuk bakımından sakat dahi olsa, bir kararla mülkiyete veya öteki aynî bir hakka yapılan müdahalelerden doğan tanzim davaları idare hukukuna ve idarî yargıya tâbidir. Bu anlayışla Uyuşmazlık Mahkemesi belediyelerin kanunsuzluğu öne sürülen veya kanunsuzluğu dolayısıyla iptal edilen kararlarla yaptıkları yıkmalardan ötürü açılan tazmin dâvalarını idare hukukuna ve idarî yargıya mal etmektedir.
Bununla beraber Uyuşmazlık Mahkemesi, tamamıyla kanunî yetkiden yoksun olarak mülkiyete yapılan müdahalelerden doğan tazmin dâvalarını özel hukuka ve adlî yargıya tâbi tutmaktadır. Bu esası bir kere idarenin kamulaştırma yapmaksızın taşınmaz mallara ve kaynaklara doğrudan el koyup tasarruf tesis etmesi, örneğin bir arsa ya da arazi üzerinde bu şekilde yol geçirmesi halinde uygulamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesi aynı esası, bir kararında «belediyece verilen yıkma kararının kapsamı dışında kalan bir yerin» yıktırılmasından doğan tazmin dâvalarına da uygulamıştır.
7. Kısmî Düzenleme Halleri - İdare hukuku genellikle hukukî durumları bütün halinde düzenler (Tam düzenleme). Fakat bunun yanında kısmî düzenlemesine tabi olan karma hukukî durumlar (a Bl 7 I) da vardır.
a) Kamu Hukuku Alanında Kısmî Düzenleme Örnekleri
- Parlâmento ve hükümet üyelerinin statüsünü kural olarak Anayasa düzenlemekle beraber bunların ödenekleri ve öteki özlük hakları ile bu husustaki ödemeler idare hukukuna tabidir.
- Mahkemelerin yapısı Anayasa ve yargı hukukunun konusu olmakla beraber kuruluş, işlem ve eylemleri idare hukukunca düzenlenir.
- Hâkimlerin statüsü, kural olarak, idare hukukunun konusu olmakla beraber bağımsızlığı Anayasa ve yargı hukukunca düzenlenir.
b) Özel Hukuk Alanından Örnekler
- Karma ortaklıklar (a Bl 17 I) kural olarak özel hukuka tabi olmakla beraber bunlar öz kanunların konusu oldukları ölçüde idare hukukunca düzenlenirler.
- Kamu ihaleleri kural olarak özel hukuka tabi olmakla beraber ihale öncesi idarî işlem ve eylemler idare hukukunca düzenlenir (y 4 b; a Bl 19 II).
- Orta malları genellikle idare hukukunca düzenlemekle beraber bu hukukla bağdaştığı ölçüde özel hukuka da tabidirler (a Bl 19 IV).
II - KAYNAKLAR
Genel olarak kaynaklar, Kanun, hukukun genel prensipleri örf ve âdet, kazaî içtihatlar ve doktrin olmak üzere beşe ayrılır.
A - Kanun
Kanun, hukukun doğrudan doğruya bir kaynağıdır. Aynı zamanda hukuk kaidesinin, teknik bakımdan da en iyi hazırlanmış şeklidir. «Kanun, medeniyet ve kültür sahasında ilerlemiş, cemiyetlere has bir varlıktır».
Hukuk dilinde kanun iki anlamda kullanılır. Şekli kanun, yasama organı taralından kanun koyma usulüne göre çıkarılan metindir. Maddi kanun deyimi biri geniş, diğeri dar ikili anlam taşır. Geniş anlamı ile maddî kanun mecburî ve genel nitelikleri olan bütün yazılı hukuk kaideleridir. Dar anlamı ile maddî kanun bir hukuk kaidesini kapsayan şeklî kanuna denilir. Geniş ve maddî anlam ile kanun mecburi ve genel vasıfları olan yazılı bütün hukuk kaidelerini ifade eder. Bu kaideleri hazırlayan ve ona hukuk kaidesi olarak mecburilik ve genellik vasfım veren organ önem arz etmez. Bu organ yasama (teşrî) organı olabildiği gibi, yürütme (icra) organı da olabilir. Geniş anlamda maddî kanun çerçevesinde Anayasa, kanun, milletlerarası antlaşma kanun kuvvetinde kararname ve yürütme organının tanzim salâhiyetine dayanarak çıkardığı tüzük, yönetmelik ve kaide kararnameler de girer. Duguit'e göre düzenleyici işlemler (tanzimi tasarruflar) maddî kanunlardır. Geniş anlamı ile kanuna mevzuat da denilir.
Genel ve maddî anlamı ile kanuna umumî, mücerret ve objektif vasıflan haiz olan bu yazılı hukuk kaidelerine yeni bir hukukî durum doğurdukları, mevcut olan bir hukukî durumu değiştirdikleri veya ortadan kaldırdıkları için kaide-tasarruf da (kaide-işlem) denilir. Anayasa, kanun, milletlerarası antlaşmalar, kanun kuvvetinde kararnameler, tüzük, yönetmelik ve kaide-kararnameler, umumî, mücerret ve objektif vasıfları itibariyle bir kural işlemdirler, (kaide-tasarruf-turlar).
Dar anlamı ile ve daha doğrusu hukuk dilinde alışıldığı üzere kanflli, yasama (teşri) orgamnın iormüle ettiği hukuk kaidesidir. Kanun şartlan, hazırlanış tarzı her memleketin Anayasasına göfe "düzenlenir. Siyasî bakımdan teşkilâtlanmış bütünmemleketlerde, devlet fonksiyonları arasında birer yasama fonksiyonu bulunur. Kaide koymak şeklinde görünen yasama fonksiyonu, yasama organları yani Meclisler tarafından yerine getirilir.
Yazılı hukuk kaidelerini iki kategoride toplayabiliriz. Anayasa ve kanun, (yasama) organının düzenlediği ve yasama organının yetkisine giren faaliyetlerdir. Milletlerarası antlaşmaların akdinde, yasama organının onaylamayı (tasdiki) bir kanunla uygun bulması ile bu nevi faaliyete de katıldığı görülür. Tüzük, yönetmelik ve kaide-kararname gibi işlemler ise yürütme organının yetkisine girer. Bu nevi faaliyetler yürütmenin veya daha teknik tabiri ile idarenin düzenleme yetkisini (tanzim salâhiyetini) teşkil eder.
Tasama Organı Tarafından Tapılan İşlemler
a - Anayasa
Anayasa, Devletin esas yapısını ve temel organlarını ve ana hak ve hürriyetler hakkında da temel prensipleri düzenler. Anayasa hukuk kaynaklarının başında gelir. Bu kaynak bütün hukuk düzeni bakımından en geniş ve en kuvvetli kaynaktır. Bütün organlar yetkilerini bu kaynaktan aldıkları için Anayasa diğer kaynakların kaynağını ve esasını teşkil eder. Anayasa, Anayasa hukukunun ne derece kaynağı ise idare hukukunda o derece kaynağıdır. Örneğin 1961 Anayasası idare hukuku ile ilgili birçok önemli hükümleri kapsamaktadır. Genel olarak Anayasanın 1 ve 2 nci maddeleri genel esaslar kısmında yer alan 6 ve 8 nci maddeleri, temel haklar ve ödevleri kapsayan ikinci kısım, Cumhuriyetin Temel kuruluşunu inceleme konusu yapan üçüncü kısmın içinde yürütme bölümü ve özellikle bu bölüm içinde de idare ile ilgili esaslar Türk Anayasasını, Anayasa hukukunun olduğu kadar idare hukukunun da bir temel kodu haline getirmiştir. Anayasadan sonra gelen kaynaklar Anayasa kaidelerinin uygulaması ile ortaya çıkmış olan durumlardır. Bunların tatbikinden de yeni ve fakat daha küçük ve sınırlı kaynaklar doğar. Hiçbir hukuk kaidesi Anayasaya aykırı bir hükmü kapsayamaz.
Anayasa, bütün diğer hukuk kurallarına üstün olduğundan gayet tabi olarak idareyi de bağlar. İdare, idarî tasarruflarında Anayasaya uymak, ona bağlı kalmak zorundadır.
1961 Anayasasının 8 nci maddesinin ikinci fıkrasında. Anayasa hükümlerinin yürütmeyi ve idare makamlarını bağlayacağı belirtilmektedir.
Anayasa yalnız mahiyet ve muhteva bakımından âdi kanunlardan farklı olmakla kalmaz, aynı zamanda şekil ve usul bakımından da diğer kanunlardan farklar arz eder. Genellikle Anayasalar Kurucu Meclis adı ile anılan Meclisler taralından "Hazırlanır. Nitekim yürürlükte bulunan 9.Temmuz.l9bl tarihli Anayasamız, Kurucu Meclis tarafından hazırlanmış ve 9 Temmuz 1961 tarihinde halk oyuna sunulmuştur. Adi kanunları hazırlamak için Kurucu Meclise ihtiyaç yoktur. Anayasadaki hükümlerin değiştirilmesi içinde özel bir usule gereklilik ve zorunluluk vardır. Anayasamızın, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğunu gösteren 1 nci maddesi değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Anayasamızın diğer hükümlerinin değiştirilmesi ve kaldırılması ise Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az üçte birinin yazılı teklifi ile mümkündür. Değiştirme teklifinin kabulü ise, Meclislerin ayrı ayrı üye tam sayılarının üçte iki çoğunluğunun oyuyla mümkündür. Kanunlar için, gerek teklif ve gerekse tasarının kabulünde ise böyle formalitelere lüzum görülmemiştir. Hükümet ve T.B.M.M. üyeleri kanun teklifinde bulunabilirler. Kabul içinde her iki mecliste âdi çoğunluk kâfidir.
b) Kanun
aa - Mahiyeti
Teknik ve alışıla gelen anlamda kanun, mevzuu ne olursa olsun, bizde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından usulü dairesinde çıkarılan ve Cumhurbaşkanı tarafından ilân olunan bir hukukî işlemdir. Fransız kamu hukukuna göre kanun dar anlamda tamamen şeklî mahiyette tarif edilir. Kanun, yasama usullerine uyarak yasama organı tarafından çıkarılan tasarruflardır.
Dar anlamda maddî bakımdan kanun ise daimî, mücerret ifa ve riayeti mecburî bir kaideyi ihtiva eden objektif bir hukukî tasarruftur.
Yeni Anayasamızın 64 ncü maddesinde, «Kanun koymak, kaldırmak ve değiştirmek» ibaresinden maddî mânada kanun kastedilmekte, yani T.B.M.M. nin kural işlemler (kaide-tasarruflar) koyma yetkisi anlaşılmaktadır. Bu yetki saha itibariyle Anayasaya uymak şartıyla hudutsuzdur. Devletin faaliyet gösterdiği her alanda kanun yapmak mümkündür. Kanunun düzenleyemeyeceği bir alanda mevcut değildir.
Yasama organının 64 ncü maddede yer alan, «Devletin bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek, para basılmasına, genel ve özel af ilanına mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek» şeklindeki diğer yetkileri maddî anlamda kanun olmasalar bile şeklî ve uzvî bakımdan kanun anlamını taşırlar.
Kaideler hiyerarşisinde, uzvî ve şeklî kanunlarla, yasama organı tarafından çıkarılan maddî kanunlar aynı mertebe ve dereceyi işgal etmekle beraber uygulama alanları ve kapsamları arasında fark vardır. Uzvi bakımdan kanun sayılan yasama işlemlerinin alam sınırlıdır, muayyendir. Buna karşılık maddî kanunların uygulama alam ise genel ve yaygındır.
Anayasa Mahkemesi, kanunun niteliklerini kararlarında öngörerek şöyle sıralamaktadır:
Kanun, 1 - Kamu yararına yapılmış olmalıdır, 2 - Genel Hu-kuk kuralı koymalıdır (kanunun mücerred olması, şahsî olmaması), 3 - Geçmişe dokunulmamalıdır (geleceği düzenleme, kazanılmış haklara dokunmama). Aksi halde, kanun adı altında konulmuş bulunan kural kanun değil, keyfî tasarruftur.
bb - Tarihçe
Kanun, Meşrutiyetten önce Padişahın iradesi ile ortaya konan bir metindir. Taşıdığı adın önemi yoktu. Adına ister kanun ister nizâmname, hatta talimatname densin padişahın iradesi ile çıkan her metin kanun hükmünde idi. 1868 den itibaren kanunlar Meclisi Vükelâ'da görüşüldükten sonra tasdik edilmek üzere Padişahın iradesine sunulurdu. 1907 tarihli Asan Atika Nizamnamesi bugünde yürürlüktedir.
I. Meşrutiyet devrinde parlâmento rejiminin kurulması ile kanun ancak Parlâmentodan geçmek ve Padişahın tasdiki ile meydana gelirdi. Bununla beraber 1293 Anayasası 36 ncı maddesinde Parlâmentonun toplantıda olmadığı sırada çıkacak acele ve yurt içi tehlikeli hallerde hükümete padişahın tasdiki ile muvakkat kanunlar (Kanunu Muvakkat) çıkarmak yetkisini tanımıştı. İdareî Umumiyeî Vilayet Kanunu Muvakkatinin il özel idaresini ilgilendiren hükümleri bugün de yürürlüktedir. II nci Meşrutiyet devrinde kanunu çıkarmak parlâmentonun yetkisine bırakılmakla birlikte, I nci Meşrutiyet sisteminden farklı olarak, Padişahın veto yetkisi vardı.
1924 Anayasasına göre (m. 26) kanun yapmak yetkisi T.B.M.M. e aittir. Yeni Anayasa ise (m. 64) de kanun yapma yetkisini, T.B.M.M.e yani iki meclise birlikte ve müştereken vermiştir. Her iki Meclisin kanun yapma yetkisine iştirakleri ayrıca kanunların yapılması ile ilgili hükümlerle düzenlenmiştir.
cc - Kanunların yapılışı ve yayınlanması
Yeni Anayasaya göre, kanun teklif etmeye, Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri (yani milletvekilleri ile Cumhuriyet Senatosu üyeleri) yetkilidirler. Bakanlar Kurulunun teklifleri, kanun tasarısı (eski dilde kanun lâyihası), T.B.M.M. üyelerininki de kanun teklifi adını taşır.
T.B.M.M. üyeleri ile Bakanlar Kurulunun kanun teklif etme yetkisinin bir istisnası, 140 sayılı Türk Vatandaşlarının Türkiye Büyük Millet Meclisine dilekçeyle başvurmaları ve dilekçelerin incelenmesi ile karara bağlanmasının düzenlenmesine dair kanununda yer almaktadır. Şöyle ki, m. 13 e göre, özel af dilekçesi Karma Komisyonda dikkate alınacak değerde görülürse, Karma Komisyon, *bir özel af kanunu tasarısı hazırlayarak Millet Meclisi Başkanlığına sunar. Bu tasarı Anayasanın m. 92 de öngörülen kanunların görüşülmesi ve kabulü usulüne göre işlem görür.
Ancak 140 sayılı Kanununun bu hükmü, Anayasanın kanun teklif etme yetkisini açıkça Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine veren m. 91 ile çelişki halindedir. T.B.M.M. üyeleri, kendi tekliflerini her iki Meclisin ilgili komisyonlarında savunabilirler.
Kanun tasarısı ve teklifleri önce Millet Meclisinde görüşülür. Millet Meclisinde kabul, değiştirilerek kabul veya reddedilen tasarı ve teklifler Cumhuriyet Senatosuna gönderilir. Millet Meclisinde kabul edilen metin, Cumhuriyet Senatosunca değişiklik yapılmadan kabul edilirse, bu metin kanunlaşır. Cumhuriyet Senatosunda değişiklik yapılması veya tasarının reddi ve T.B.M.M. nin iki organı arasındaki uyuşmazlık halinde durum Anayasanın m. 92 de öngördüğü şekilde çözüme bağlanır.
Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunlar on gün içinde Cumhurbaşkanı tarafından yayınlanır. Cumhurbaşkanı tarafından yayınlanmamış bir kanuna uyma zorunluluğu yoktur. Kanunların yayınlanması, bir yasama işlemini kamuya duyurma demektir. Kanun T.B.M.M. de kabul edildiği anda doğmuştur. Cumhurbaşkanının Anayasa M. 93 göre kanunu yayınlaması kanunun varlığını sağlamlaştırır ve uygulama imkânı sağlar. Cumhurbaşkanı tarafından kanunun yayınlanması kurucu değil, belirtici bir işlemdir.
Cumhurbaşkanı uygun bulmadığı kanunları gerekçe ile birlikte on gün içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderir. Cumhurbaşkanının bu yetkisine veto hakkı değil geri gönderme hakkı (Le droit de renvoyer) denilir. Anayasa ve Bütçe kanunları bu hükmün dışındadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi geri gönderilen kanunu yine kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayınlanır.
Kanunun yürürlüğe girmesi için yayınlanması şarttır. İlân olunan metinle Meclisçe kabul edilen metin arasında fark olursa farklı kısım Resmi Gazete ile düzeltilmedikçe yürürlüğe girmez.
Kanunların Resmî Gazete ile yayınlanması idarî bir işlemdir-Bu işlem kanunun maddî varlığı için lüzumlu bir şekil şartı değildir. Sâdece kanunları üçüncü şahısların bilgilerine sunar. Kanunların Devlet eliyle resmî bir yayın organında yayınlanması genellikle kabul edilmiş bir usuldür. Resmî Gazete de yayınlanmamış bir kanun var olmakla beraber üçüncü şahıslara tesir etmez ve yürütmenin (idarenin) sorumluluğunu gerektirir.
Kanunların başlıkları ile fasıl unvanları ve madde kenarlarına konan haşiyeler metne dahil değildirler. Kanunu manalandırmada bunlar sadece yardımcı bir malzeme hizmeti görürler. Kanun başlıkları ile fasıl unvanları ve hasiyetlerin kanun metninden sayılmadığı ve kanunların ruhunun maddelerinde mündemiç hüküm ve ifadelerle tayin ve tavzih edildiği 1367 sayılı T.B.M.M. kararından belirtildiği gibi gerekçelere istinaden kanun metnine aykırı mana verilemeyeceği, metnin şümulünün daraltılamayacağı da hukuk esaslarındandır.
dd - Kanunların yürürlüğe girişi
Kanunların yayınlanması ve yürürlüğe girişi, 23.5.1928 tarih ve 1322 sayılı, «Kanunların ve Nizamnamelerin Sureti Neşir ve îlânı ve Mer'iyet Tarihi Hakkındaki Kanun'la düzenlenmiştir.
Kanun, metinde gösterilen tarihte yürürlüğe girer. Yürürlük tarihi gösterilmemişse, Resmî Gazete ile yayınından 45 gün sonra yürürlüğe girer. Resmî Gazetenin bir sayısında çıkamayan kanunların, ilk maddenin bulunduğu Resmî Gazete tarihi ile neşri tarihi başlar ve onu takip eden dört sayısında neşrin tamamlanması zorunludur. Bu durumda kanunun yürürlüğe girişinde son neşir tarihine itibar olunur.
Kanunlar prensip itibariyle bir bütün halinde aynı anda yürürlüğe girerler. Ancak bazı hallerde kanunun belirli hükümlerinin yürürlüğe girmesi ya yeni bir kanunun veya tüzüğün yapılmasını zorunlu kılar.
Örneğin, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun M. 238 göre, Kanunun bazı hükümlerinin yayınlandığı tarihte yürürlüğe girmektedir. Keza aynı madde Devlet Memurları Kanununun 188-190 ve 193 ncü maddelerinde yer alan sosyal haklar ve yardımlarla ilgili hükümlerin yürürlüğe girişi ancak bu maddelerde söz konusu kanunların yürürlüğe konulması ile mümkün olmaktadır.
Devlet Memurları Kanununun m. 238 fıkra 3'e göre, maddede yer alan bir kısım hükümlerinde yürürlüğe girişi tüzük ve yönetmeliklerin çıkarılmasına, yürürlüğe konulmasına tabî tutulmaktadır.
Devlet Memurları Kanununun m. 238, fıkra 4 üne göre malî konuları ilgilendiren hükümlerin yürürlüğü ise kanunun yürürlüğe girdiği tarihi izleyen malî yılbaşından itibarendir.
Görüldüğü üzere Devlet Memurları Kanununun hükümlerinin yürürlüğe girişi hususunda zaman bakımından bir birlik mevcut değildir. Devlet Memurları Kanununun bir kısım hükümleri uygulandığı halde diğer hükümleri boşluktadır.
Kanun bazı hallerde tüzük çıkarılmasını ön görerek tüzüğe atıf yapar. Bu gibi hallerde kanun hükümlerinin yürürlüğü hususu, tüzüğün çıkmasına bağlı olup olmaması kanunda gösterilen sarahate bağlıdır. Kanunun bir kısım hükümlerinin yürürlüğe girişi şayet tüzükle düzenlenecek teferruata tâbi ise ve bu husus kanunda sarahaten belirtilmişse, Devlet Memurları Kanununda olduğu gibi, tüzük çıkmadan ilgili kanun hükmü yürürlüğe giremez. Tüzüğün geç çıkarılmış olması idarenin sorumluluğunu gerektirir.
Şayet böyle bir sarahat mevcut değilse, kanun hükümlerinin tüzük çıkıncaya kadar uygulamamak kanunun bahsettiği haklardan faydalanmamak, kanunun tanıdığı hak ve yetkileri idarenin kusuru ile, tanımamak demek olur. Bu gibi hallerde hukukî yönden ve mantıkî bakımdan kanun hükümlerini uygulamak zorunludur.
ee - Anayasaya aykırı kanunlar meselesi
1924 Anayasasında kanunların Anayasaya aykırı olamayacağı belirtilmekte ve Anayasaya aykırı kanun mefhumu mevcut olsa dahi, bu kabil kanunların çıkarılmasını önleyecek müessir bir kontrol sağlanmakta idi. Yeni Anayasamız, yeni kurduğu Anayasa Mahkemesi ile bu kontrolü sağlayabileceği gibi, 8 nci maddenin ikinci fıkrasında belirtildiği üzere Anayasa hükümlerinin mana ve mahiyetini belirtmekte ve kaideler hiyerarşisindeki mevkiini de açıkça göstermektedir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa üstünlüğü bakımından çok yerinde bir esası tespitle, Anayasanın kurduğu devlet düzeni içinde Anayasa prensiplerinin korunması ve sistemde gedik açılmasına imkân verilmemesi şartını kabul etmektedir. Şu halde doğrudan doğruya veya dolayısıyla Anayasadaki bir ilkeyi bozacak nitelikteki herhangi bir kanunî tedbir iptale mahkûmdur.
Anayasa düzeninin korunması konusunda Anayasa Mahkemesi bu düzenin Anayasaya aykırı tasarruflarda bulunmamakla korunacağı şeklindedir. Bu da kanun koyucunun Anayasaya aykırı hareket etmemesi ve vatandaşın Anayasaya aykırı hareketlerde bulunmasını önlemekle sağlanır.
Yeni Anayasaya göre kanunların Anayasaya aykırılığının yolu ile denetimi iki yoldan yapılabilmektedir.
Anayasanın kabul ettiği dava yolu ile yargı denetiminde, Anayasada belirtilen muayyen şahıslar, teşekküller ve guruplar bir kanunun veya iç tüzüğünün Anayasaya aykırılığı iddiasını doğrudan doğruya Anayasaya Mahkemesinde iptal davası açarak isteyebilirler. Cumhurbaşkanı, yasama meclislerindeki siyasi parti grupları, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan siyasi partiler, son milletvekili genel seçimlerinde muteber oy sayısının en az yüzde onunu alan siyasi partiler, yasama meclislerinden birinin üye tamsayısının altıda biri tutarındaki üyeleri, herhangi bir kanunun ve T. B. M. M. iç tüzüklerinin Anayasaya aykırı olduğu iddiası ile dava açabilirler. Yüksek Hakimler Kurulu, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Üniversiteler ise kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda ancak Anayasa Mahkemesinde iptal davası açabilirler (Anayasa m. 149).
Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı, iptali istenen kanun veya iç tüzüğün Resmi Gazetede yayınlanmasından itibaren doksan gündür. Bu müddet geçtikten sonra dava hakkı da düşer.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat