Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında.
Forum TR
Go Back   Forum TR > TV Dizileri - Sinema - Tiyatro > Sinema, Tv, Tiyatro
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]

İzlenmeye Değer Korku filmleri ( + 18 )

TV Dizileri - Sinema - Tiyatro Kategorisinde ve Sinema, Tv, Tiyatro Forumunda Bulunan İzlenmeye Değer Korku filmleri ( + 18 ) Konusunu Görüntülemektesiniz => FUNNY GAMES Yönetmen: Michael Haneke Senaryo: Michael Haneke Yapım: 1997, Avusturya Süre: 108 Dakika Oyuncular: Susanne Lothar, Ulrich Mühe, Arno ...

Beğenenler1Beğenen

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 03-08-09, 14:23   #1

5 İzlenmeye Değer Korku filmleri ( + 18 )








FUNNY GAMES
Yönetmen: Michael Haneke
Senaryo: Michael Haneke
Yapım: 1997, AvusturyaSüre: 108 Dakika
Oyuncular: Susanne Lothar, Ulrich Mühe, Arno Frisch, Frank Giering
Michael Haneke’nin tüm filmlerinde eksenine aldığı Ann ve Georg karakterleri bana hep burjuvazinin Adem ve Havva’larına gönderme gibi gelir.Bu karakterler ya burjuvazi tarafından ruhen sakat bırakılmış çocukları olan, ya da kendi ruhsal sakatlıklarını fark etmeden varoluşlarını sürdüren kadın ve erkek kahramanlardır.Avrupa’nın yüzeyde düzgün derinde hasarlı işleyen, vaat edilen ve elde edilenlere odaklı sürdürülen konforlu hayatlarına cevapsız sorular sorar yönetmen. Söyleşilerinde de belirttiği gibi filmleri yanıtları değil sorularıdır. Beyazperdeye gerçeğin mahkemesini kurar, bu gerçekliği izleyenin katlanmakta güçlük çekeceği kadar uzun ve eşzamanlı sahneler kullanarak kurguya ortak ederek ve beklenmedik anlarda sert bir yüzleştirme yolu ile ifade eder. İsterik ağlama ve hıçkırık sahneleri, yüzleşme ve farkına varma anlarının dışa dönük vurumuna denktir.Bu onun filmlerinde, burjuvazinin adeta insani duygulardan arındırılmış insanı robotlaştırdığı, hissizleştirdiği, vicdani sorgulamaların vicdana getirilmediği, erdemin konforla garanti edildiği kandırmacasına dönüş, hatırlama ve dışa vurma eylemine benzer. İşte Haneke’nin burjuvaziyi suçladığı filmlerinde suça ortak ettiği karakterler, bizzat biz koltuklarında rahatça oturan, cüzdanlarında yada bankalarında kredi kartları, sosyal sigorta garantileri, metrolarda yada kendi araçlarında yalnızlıklarını konforlarına borçlu olanlarız, tıpkı kurguladığı öykülenmelerdeki karakterlerin farkında olmadan elde ettiklerinden dolayı kaybettikleri gibi.
Duygusal buzlanma üçlemesinin en çarpıcı bölümü olan Yedinci Kıta filminde bastırılmış öfkenin, vaat ve elde edilen her şeyin hiçsizliğine duyulan isyanın fark ediş anı ölümcül sonuçlara sebep olur. Kurdun Günü’nde dünyanın son günü bir grup insan üzerinden anlatım bulur , yine boşluğun ve anlamsızlığın merkezine düşüş vardır. Diğer filmlerinde de görebileceğiniz gibi buzdağının görünen kısmı ile görünmeyen kısmındaki anlatımı yönetmenin boşlukları doldurmanız gereken eşleştirmelere ne kadar duyarlı olabileceğimizin sorgulanmasıdır.Bunu ister vicdanımızla, ister kendi gerçekliğimizle yapalım, yüzleşme kaçınılmazdır. İzleyİcisinin bir çoğu filmlerindeki uzun ve sabır isteyen eşzamanlı sahneleri katlanmaya değer olarak görür. Bu sahneler, bazen dakikalarca süren bir masa tenisi sahnesi, tekrar tekrar başa sarılan bir dublaj sahnesi, bir tabaktaki yemeğin kaşıklanması, derme çatma bir mezarın başında ağlama sahnesi, bir metro sahnesi gibi sizin o anda orada olduğunuz, tanıklık ettiğiniz, karakterlerle özdeşleşmek zorunda bırakıldığınız anlardır. Gelgitler, ani ve beklenmedik kısa şoklarla devam eder. Kurgunun ritmi, Haneke’nin özgün sinemacılığı ile neye uğradığınızı bilemeyeceğiniz sonlarla hafızalarınızda derin izler bırakacak, içinizde yarım kalan yada hasara uğrayan bir şeyler olacaktır.
1997 yapımı Funny Games, yönetmenin kariyerindeki en sıra dışı filmlerinden biri. Gerçek bir şiddet filmi olmasına rağmen, bunu kurguya gömen, adeta klasik şiddet eleştirilerini ve izleyicinin görmek istediği modüler işleyişi reddedip, ona görmek yada algısal mantığı ile kabul etmek istediği , yada sinemada tekrarlanan ve şablonlara kavuşan şiddet dilini vermeden kendi anlatımına izleyeni taraf yapan ilginç bir film. Aslında film karakterleri ile değil izleyenle oynanan bir oyun. 2007 yapımından çok az bahsedeceğim,üzerinde fazla durmaya değmeyeceğini düşünüyorum .1997 yapımı film başta Susanne Lothar (Anna) olmak üzere tüm oyuncuları ile bir başyapıt. Haneke’nin neden böyle bir işe kalkıştığını hala anlamış değilim fakat Naomi Watts gibi dev bir aktrist bile yeni çevrimi kurtaramamış diye düşünüyorum. Belki burjuvazi, Avrupa’ya daha çok yakışıyordur, belki aşinalığımız Haneke sularından çıktığında yabancılaşıyoruzdur.Kısaca Haneke, 1997 de öyle bir film yapmış ki, bu filmin gücünü 2007 tarihinde kendisi bile aşamamış.
Gelelim filmin konusuna, öncelikle açılış sahnesinde yarattığı kısa şokla gelinecek durum hakkında sert bir ipucu taşıyor. Üç bireyden oluşan aile ya da burjuvazinin en küçük birimi, Ann, Georg ve oğulları Georgie yazlık evlerine doğru arabaları ile seyir halindeler. Klasik müzik dinleyen aile, sıkıcı bir “bu kimin eseri” muhabbeti yapıyorlar.Bize sıkıcı gelen bu sahne, bunun farkında olmayan aile için sıradan ve keyifli oysa ki.Bir anda çalmaya başlayan sert metal müzik ( ki bunu bir tek biz duyabiliyoruz, onlar değil ) nereye varacağı hissettirilen şiddet seyri için akıllıca bir gönderme. Aileyi saracak olan bir tehdit var ve bunu hisseden sadece biziz. Henüz filmin ilk dakikalarında araçtaki koltuğa oturmuşuz bile.
Yazlıklarına vardıklarında, komşuları ile karşılaşıyorlar ve onların mutsuz ve tedirgin ifadelerinden bir an için şüpheye düşseler de, bunun üzerinde durmuyorlar. Ne de olsa kendi hayatlarında her şeyin yolunda olmasının rahatlığı var, ve aynı konforlu hayata sahip olan komşuları için daha azı olamaz, ne de olsa burjuvazinin vaatleri saat gibi tıkır tıkır işler. Peki ya bu işleyişi bozan durumlar olursa? İşte bunun garantisinin olmadığını Haneke’nin en sert filminde yaşayacağımız anlar vasıtası ile görür ve kabul ettiriliriz. Aslında sıkıcı ve tekdüze olan hayatlarına pat diye dalan 2 genç, bırakın hareket getirmeyi facianın eşiğine getirip kedi-fare oyunu oynamaya başlamıştır bile. Facia, son derece kibar ve zarif bir konuşma diline sahip olan gencin kapıyı çalıp yumurta istemesi ile başlar.Film boyunca nezaketlerinden ve şiddet eğilimlerinden hiç taviz vermeyen iki genç, zincirleme devam eden ve biz bu sahneye nasıl geldik dedirtecek kadar mantığımızı zorlayan fakat aynı zamanda mümkünlük derecesi ile kabul ettirilen gidişat ile aileye ve izleyene cehennem azabı yaşatacaktır. Amaçlarının sadece oyun oynamak olduğunu iddea eden, sonuçta aileyi öldüreceğini de kibarca belirten gençler antipati yaratırken, nezaketleri ile şaşırtmaktadır. Üstelik filmin bir karesinde gençlerden birinin ekrana dönüp: peki siz hangi tarafı tutacaksınız repliği, bırakın filmi gerçekliğinden koparmak, tam tersi filme kelepçeler bizleri. Bu esaretten kurtulmak için fırsat dahi bulan iki karakter ( o noktada 2 kişi kalmışlardır ) öyle saçma ve stratejik hatalar yaparlar ki, biz izleyenler ekrana atlayıp karakterlere tokat atmak isteriz. Birkaç önceki sahne ise, tam nefes alacağız bir umut doğdu derken beklenmedik bir şekilde meşhur kumanda sahnesi ile tüm ümitlerimizi yıkıma uğratır. Bu sahne oyunu kimin kazanacağını anladığımız an ve bir sonraki az önce bahsettiğimiz an ise emin olduğumuz andır. Uygulanan fiziksel şiddeti görsel detayların gölgesine gizleyen yönetmen, ruhsal şiddetle ezer geçer hepimizi. Bunu yaparken televizyon unsurunu da çok ilginç şekilde kullanacaktır. Zaten film başlı başına gündelik hayatta başka işler için dikkate alınan objelerin özenlice kullanılması değil midir: televizyon, yumurtalar, tv kumandası, telefon, bir bıçak, golf sopası ve şu an aklıma gelmeyen diğer bazı metalar, amacı belli olmayan şiddet yayıcı gençlerin farkındalık sınırında olmayan maddeci burjuvazi ailesinin kabusuna ortak edilir.
Funny Games’in şiddeti hangi amaçla benimsediği belirsiz olan 2 genci, şiddeti bulaşıcı hastalık taşırcasına kapı kapı yaymaktadır. Onlar belki üstün zekalı değildir bu oyunda peki ya aile, neden kendilerini kurtarmak için akıllıca adımlar atmamış ve hatalı stratejiler işlemiştir? Georg’un gençlerden birine attığı tokatta yenilmeyeceğine dair aldığı özgüvenin sebebi nedir, oyunun başladığını fark etmemesi mi, yoksa konforlu hayatında sahip olduklarının kendi hayatı da dahil olmak üzere dış tehditle elinden zorla alınacağına dair fikri olmaması mı?
Haneke’nin Kurdun Günü dışındaki hiçbir filminde az da olsa bir umut mesajı verdiğini hatırlamıyorum. Yalnız hatırladığım şu var ki, bu film bittiğinde dahi devam eden bir şeyler var.Umutsuzluk, kapı kapı dolaşan yıkım ve o iki genç her evin kanepesinden yüzünü bize dönüp soruyor hain bir ifade ile: Peki ya siz, hangi tarafdansınız? Bu sorunun cevabını biliyoruz, fakat ifade etmeye korkuyoruz, yeterince güvende miyiz oyun başlamadan önce? Michael Haneke’nin sorularına cevap verirken dikkatli olun.
Melisa Aydın








**** TEKSAS TESTERE KATLİAMI ****

Yönetmen: Tobe Hooper
Senaryo: Tobe Hooper, Kim Henkel
Yapım: 1974 ABD , Süre: 83 Dakika
Oyuncular: Marilyn Burns, Allen Danziger, Edwin Neal, Gunnar Hansen, John Dugan Film, beş gencin bir yaz öğleden sonrasında Teksas yakınlarındaki bir kasabada yaşadığı sıra dışı ve korkunç olayları anlatıyor. Mezarlık soygunu ile ilgili haberler üzerine bir aile mezarlığını kontrol etmek için yola çıkan gençler, kısa bir süre sonra teker teker Leatherface’in kanlı pençesine düşer.
“İzlemek üzere olduğunuz film beş gencin ama özellikle Sally Hardesty ve sakat Franklinin başına gelen bir trajedirir.Onların genç olmaları çok daha trajik bir olaydır.Ama çok çok daha uzun hayatlar yaşamış olsalardı bile o gün gördükleri değşeti ve çılgınlığı ne beklerlerdi nede bunu isterlerdi.Sakin bir yaz öğleden sonrası onlar için bir kabusa dönüşür.O günün olayları Amerikan tarihinde en tuhaf suçlardan birinin keşfine neden oldu. Teksas Elektirikli Testere Katliamı.”
Kendinden önceki Psycho (Sapık, 1960) ve kendisinden sonraki Silence of the Lambs ( Kuzuların Sessizliği, 1991) gibi, Wisconsin seri katili Ed Gein’in gerçek ya*şam öyküsünden biraz esinlenmiş olan Tobe Hooper’ın aşırı düşük bütçeli şok korku klasiği Teksas Kasabı, yol açtığı tartışmalardan kaynaklanan şiddetli bir kamu*oyu öfkesini üzerine çekti ve o günden bu yana da estetik değeri ve seyirciler üze*rindeki olası zararlı etkileri üzerine ateşli tartışmalara yol açmaya devam etti.
Genç John Laroquette’in (henüz tanımadığımız) dış sesiyle başlayan film, 1970′lerin Teksas’ında arabayla yolculuk yapan hippivari beş gencin, tümü erkek olan yamyam eski mezbaha işçileri klanının yakınında konaklamak gibi vahim bir hataya düşmesiyle devam eder.
Kötü adamların en unutulmazı, filme adını veren elektrikli testeresi ve çeşitli kurbanların yüz derilerinden yapılmış korkunç maskesiy*le Leatherface - Derisurat’tır (hayatının rolündeki Gunnar Hansen). Kızın parmağındaki kanı em*mek için bile dudaklarını zor açabilen yaşlı, vampirimsi aile reisine tatlı olarak su*nulduğu unutulmaz akşam yemeğinden sonra, Sally Hardesty (Marilyn Burns) ki hala hayatta olan tek gençtir, ikinci kattaki bir pencereden atlayarak bu dehşet odasın*dan kaçmayı başarır. Geceleyin ormanda, bitmek tüken*mek bilmeyen bir kovalamacadan sonra, Derisurat’ın (na*sılsa yakıtı hiç bitmeyen) elektrikli testeresinin sırtına değ*mesine gerçekten de ramak kalmışken, Sally sonunda ya*kındaki bir kamyonetin arkasına atlamayı başarır ve Derisurat günün ilk ışıkları altında testeresini adeta dans eder şekilde kızgın bir biçimde sallarken oradan uzaklaşır.
Eleştirmen Rex Reed, acımasız hızı ve yarı belgesel üslubu olan bu yoğun filmi izledikten sonra, filmi şimdiye kadar yapılmış ‘en korkunç’ film ilan etti.Film gerçektende 1999 yılında BBC tarafından yapılan dünya çapındaki bir araştırmayla tüm zamanların en korkunç filmi seçilmişti. Gösterime girme*sinden kısa bir süre sonra Modern Sanatlar Müzesi, sabit koleksiyonu için filmin bir kopyasını satın aldı ve Cannes’da “Yönetmenlerin Haftası” bölümünde dereceye girdi. Filmi göklere çıkartan övgüler yağmaya devam etti; prestijli Londra Film Festivali filmi, 1974′te “Yılın En Dik*kat Çeken Filmi” seçecek kadar ileri gitti. Nihayetinde yal*nızca Amerika’da 31 milyon dolara ulaşan dev bir hasılat ve mantar gibi türeyen üç devam filmiyle (artı bir yeniden yapım), Hooper’ın aşkla yaptığı bu kaçık film, uzunca bir süre sinema tarihinin en kârlı bağımsız filmi olarak yerini korudu.
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ ?
- Filmde canlandırdığı karakter Leatherface tarafından ormanda kovalanan Marilyn Burns’ün vücudu ağaç dallarından çok kötü şekilde çizildi ve bu sahnede vücudu ve kıyafeti üzerinde görülen kanlar gerçekti.
- Canlandırdığı karakter bir et kancasına asılan aktör, gerçekte bacaklarının arasından geçirilen ve canının çok yanmasına neden olan naylon bir iple kaldırıldı.
- Filmin sonlarına doğru Leatherface’in kızın parmağını kestiği yemek sahnesinde, bıçağın arkasına yerleştirilmiş tüpün içindeki sahte kan boşaltılamadığından dolayı Leatherface kızın parmağını gerçekten kesmek zorunda kaldı.
- Yönetmen Tobe Hooper, Leatherface karakterini 1957 yılında tutuklanan seri katil Ed Gein’den esinlenerek yarattı.
- Yönetmen Tobe Hooper, bu film fikrinin kalabalık bir mağazanın hırdavat bölümünde dolaşırken aklına geldiğini, mağazadaki kalabalıktan kurtulup dışarı çıkmanın yolunu ararken zincir testereleri fark ettiğini iddia eder.
- Film o kadar korkunçtur ki, ilk gösterime girdiğinde izleyiciler salonu terk eder.
- “Granpaw” karakterini 18 yaşındaki John Dugan canlandırdı.
- Leatherface’in kullandığı testere üzerindeki marka, her hangi bir yasal muameleye maruz kalmamak için yapışkan bant ile kapatıldı.
- Filmin finansmanı, yapım şirketinin daha önce çektiği Deep Throat / Derin Gırtlak filminden elde edilen gelirle karşılandı.
- Filmin başlangıçta “Headcheese” olan adı, son anda değiştirildi.
- Filmin ikinci yarısında Sawyer ailesinin evi olarak kullanılan evde gerçekten bir aile yaşıyordu. Ev sahipleri evlerini film ekibine kiraladı, ancak bütün çekim süresince evde yaşamaya devam etti.
- Filmin sonunda gördüğümüz evdeki İnsan İskeleti gerçek bir iskeletti. Plastik iskeletler gerçeğinden daha pahalı olduğu için, film ekibi Hindistan’dan getirtilen gerçek bir iskelet kullanmayı tercih etti.



***** TESTERE *****

Yönetmen: James Wan
Senaryo: James Wan, Leigh Whannell
Yapım: 2004 ABD , Süre:103 Dakika
Oyuncular: Leigh Whannell, Cary Elwes, Danny Glover, Ken Leung, Tobin Bell
Bu oldukça etkileyici korku filmini izlerken ilk kareden kan ve vahşet dolu son kareye kadar koltuğunuzun ucunda hop oturup hop kalkacaksınız. Karanlık ve boğucu bir atmosferin hakim olduğu film kan ve vahşet görüntüleri açısından bir hayli zengin. Yönetmen, özellikle de filmin tamamlanması için kendilerine tanınan sürenin kısalığı göz önüne alındığında, gerçekten çok iyi iş çıkarmış. Korku öğelerinin gençler etrafında döndüğü ortalama Amerikan gençlik filmlerinden fazlasını arayanlar, kan ve vahşet dolu bu filmi kaçırmamalı.
Kurbanlarına hayatın anlamını öğretme takıntısı olan sadist ruhlu bir seri katil, kurbanlarını başına buyruk ve hayatlarının değerini bilmeyen kişilerden seçer. Kendilerini korkunç bir oyunun içinde bulan kurbanlar hayatta kalabilmek için imkansız seçimler yapmak zorunda bırakılır. Yaşamak için ya savaşacaklar ya da öleceklerdir..
“Saw / Testere” serisini, son dönemde izlediğim bir kaç iyi korku filmi arasında sayabilirim. Bana göre,Seven / Yedi ve The Silence of the Lambs / Kuzuların Sessizliği arasında yer alabilecek bu seride, günün birinde kendilerini köhne bir tuvalette bulan, ancak oraya nasıl ve neden geldikleri hakkında en ufak fikri olmayan iki adamın hikayesi anlatılır. Bu iki adam, hafızalarındaki bilgi kırıntılarını birleştirerek başlarına ne geldiğini hatırlamaya çalışırken, kod adı Jigsaw (testere) olan bir seri katil tarafından tehdit edilip sayısız akıl oyununa maruz bırakılır. Hiç şüphesiz bu, insanlara hayatın anlamını öğretmek gibi bir takıntıya sahip seri katilimiz Jigsaw’un maceralarının anlatıldığı serinin başlangıcıdır.
Özet: Adam (Leigh Whannell) ve Larry (Cary Elwes) gözlerini pis ve köhne bir tuvalette açar. İkili yavaş yavaş kendine gelirken işler daha da kötüye gider. İki adamın arasında yerde bir ceset uzanmakta ve iki adam odanın karşı tarafındaki büyük borulara zincirle bağlanmış durumdadır. Kahramanlarımız kendileri için verilen gizli mesajı fark ettiğinde bir çatlağın kendileriyle hastalıklı bir oyun oynadığını anlamakta gecikmez. Oyunu kazanıp eski yaşamlarına dönebilecekler midir? Zaman zaman bana kişisel görüşlerimi belirtme fırsatı tanınıyor ve işte başlıyoruz.
Akademi Ödüllerine neden prim vermediğimi merak edenler için Saw yeterli bir kanıt. Bana göre, Saw , 2005 yılında En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu (Elwes), En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Sinematografi, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Makyaj ve En İyi Müzik - Orijinal Beste (Fear Factory “Bite the Hand that Bleeds”) olmak üzere sekiz dalda Oskara aday gösterilmeli. Bu ödüllerin sekizini de almalı demiyorum, ama en azından adil bir paylaşım olmalı. Konu kaliteli filmlere gelince doğru olmayan bir şeyi ciddiye almak benim için çok zor. Ama bu, Akademi Ödüllerinin ya da profesyonel eleştirmenlerin ve sinema konusunda aydın geçinenlerin kategori dışı ürünlere karşı daha önce hiç söz edilmemiş genel önyargısı gibi bir şey değil.
James Wan ve Whannell (aynı zamanda erkek oyuncu olarak çifte görev üstlenmiştir) bir puzzle gibi iç içe geçen ve sizi tıpkı Seven / Yedi ‘deki seri katil - polis mücadelesini işleyen The Cube / Küp serisi gibi kuşatan bir hikaye kaleme almış. Birbiriyle bağlantılı olan olaylar tıpkı tüm hamleleri önceden ayarlanmış bir satranç gibi birer birer açığa çıkar. Wan ve Whannell filmde belirsizliğin yarattığı gerilimin dozunu kademeli olarak artırmayı başarmıştır.
Aynı zamanda filmin yönetmenliğini de üstlenen Wan, film boyunca inanılmaz derecede sinir bozucu ve karanlık bir atmosfer yaratmış ki bunda en az senaryo kadar yaratıcı olan Julie Berghoff’un yapım tasarımının payı büyük. Filmin orijinalliğini sağlayan en önemli özelliği, kötü adam tarafından akıllıca hazırlanan karmaşık ve ölümcül tuzaklardır. Berghoff’un bu kurgulara ilişkin tasarımı hikayenin karmaşıklığı ve filmin genel atmosferi ile mükemmel örtüşür. Seyirci korkudan sinmiş halde kendini kurgunun ve de maceranın içindeymiş gibi hisseder. Filmin sinematografisi fazlasıyla yaratıcıdır; aslında film boyunca bir çok ipucu verilir izleyiciye, ancak bu ipuçları öylesine ince zeka ürünüdür ki izleyici tarafından kolay fark edilemez. Ayrıca, filmde ileri sinema teknikleri dengeli şekilde kullanılmıştır; örneğin arabayla kovalamaca sahnesinde değişik film hızı kullanılmıştır.
Filmin büyük bölümü kendilerini pis bir odada bulan iki karakter üzerine odaklanmaktadır; kahramanlarımız Elwes ve Whannel olağanüstü performans sergileyerek çaresizlik, ümit, hayal kırıklığı, intikam arzusu, öfke ve dibine kadar umutsuzluk gibi her türlü duyguyu yansıtmak durumundadır. Başta Elwes olmak üzere oyuncuların her ikisi de muhteşem. Dedektif David Trapp rolünde izlediğimiz Danny Glover, tipik maço polisten takıntılı, hatta belki de filmdeki kötü adam kadar takıntılı bir serseriye dönüşümü sırasında oldukça etkileyici.
Filmdeki kötü adamın cinayetleri işleyiş şekli ve motivasyonu (ki filmin temasını oluşturur) izleyicinin merakını uyandıracak derecede silik ve geri plandadır. Kurbanlar genellikle ahlaki açıdan zayıf, hatta kurban olarak seçilmeleri kendi yararına olabilecek yapıda kişilerdir. Gerekli zeka ve beceriye sahip oldukları takdirde içinde bulundukları zor durumdan kurtulma şansları olacaktır. En azından katil, kurbanlarına sıkı bir ders vererek onların daha iyi hayatlar sürmesini sağlamak istemektedir.
Cube / Küp ve Seven / Yedi ile kıyaslandığında şu bir gerçek ki Saw korkak mizaçlılara (daha da kanlı olabilecekken olmadığı halde) ya da iyi ile kötü hakkında net mesajlar almak veya mutlu son görmek isteyenlere göre bir film değil. 2004 yılının en iyilerinden biri olan bu filmi mutlaka izlemelisiniz.
BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ?
- MPAA filmin ratingini, genel atmosferinden dolayı NC-17 olarak belirledi, fakat daha sonra yönetmen James Wan filmin R rating alabilmesini sağlamak amacıyla bazı bölümleri çıkarmak zorunda kaldı..
- Wan ve Whannell’in Hollywood prodüktörlerine sunduğu demo DVD’deki ayı tuzağı, ikilinin endüstri tasarımcısı arkadaşları tarafından yapıldı. Bu kişi, tuzağın paslanmasını sağlamak için mekanizmayı tuzlu suya koyarak kendi evinin çatısında bir hafta bekletti. Demo kayıtlarında oynayan Whannell, bu tuzağı tamamen paslı halde ağzına soktu. Ancak filmde Amanda’nın yakalandığı tuzağa boya ile paslı görünüm verildi.
- Saw / Testere filminin çekimleri 18 gün sürdü.
- Ana çekimler depodan bozma bir mekanda gerçekleştirildi. Banyo seti sıfırdan inşa edilirken diğer mekanlar mevcut halleriyle yeniden dekore edildi.
- Film, Toronto Film Festivalinin kapanış filmi olarak gösterildi.
- Film başlangıçta doğrudan video amaçlı çekildi, ancak gelen olumlu eleştiriler üzerine prömiyer gösterime hak kazandı.
- Yönetmen büyük bir kumar oynayarak her hangi bir ücret almadı, sadece kardan yüzde istedi.
- Filmde İtalyan korku sinemasının ünlü yönetmenlerinden Dario Argento’nun Profondo Rosso / Derin Kırmızı filmine çok sayıda gönderme yapılmıştır. Kendisi görünmeyen katilin siyah eldivenleri Argento’nun neredeyse tüm filmlerinde kullandığı ve artık onun simgesi haline gelmiş unsurlardır.
- Filmin R rating değeri verilen versiyonunda, yönetmen James Wan ve senaryo yazarı / oyuncu Leigh Whannell tarafından bazı sahneler çıkarılmıştır; bunlar arasında Amanda’nın bağırsakları deştiği ve şişman adamın dikenli telden kurtulmaya çabaladığı sahneler ile bazı adli sahneler yer alır. Renk üzerinde düzenleme yapılmış, hatta MPAA filmin Sundance’daki gösteriminde müziğin tonundan rahatsızlık duyduğu için filmin müziği de değiştirilmiştir.
- James Wan ve Leigh Whannell senaryoyu yazarak menajerlerine gönderir. Daha sonra menajer senaryoyu Los Angeles’daki bir ajansa gönderir. Ajans senaryoyu okuduktan sonra Wan ve Whannell’i görüşmeye çağırır ve kendilerini senaryodan kısa film şeklinde bir sahne çekmeleri için teşvik eder ve stüdyoda işe başlanır.


*** HALLOWEEN ***


Yönetmen: John Carpenter
Senaryo: John Carpenter, Debra Hill
Yapım:1978 ABD , Süre:91 Dakika
Oyuncular: Donald Pleasence, Jamie Lee Curtis, Nancy Kyes, Brian Andrews, Tony Moran
Altı yaşındaki Michael Myers 1963 yılı Cadılar Bayramı gecesinde ablasını öldürür. Ardından, Doktor Loomis tarafından kontrol altında tutulacağı bir akıl hastanesine kapatılır. Daha sonra, 1978 yılında hastaneden kaçar ve Cadılar Bayramı gecesinde ablasını öldürdüğü ve bir bebek bakıcısı ve onun arkadaşlarına zarar vereceği kasabaya geri döner. 1978 Cadılar Bayramı gecesi O eve döner.
Halloween (Cadılar Bayramı) için William Shatner’a teşekkür edebilirsiniz. Kötülüğün diğer adı olan Michael Myers’ın Cadılar Bayramının gölgesinde yüzüne taktığı sprey boyayla beyaza boyanmış ve kenarlarından saçlar fırlayan maske onun yüzüdür. Her zaman var olan bir doğaüstü gücün izlerini taşıyan Michael her zaman gölgelerin ardına saklanır.
Ve, korku filmlerinin atasının diğerlerinin yapamadığını yaptığı şey budur – her şey korkunun açığa çıkmasında değil bir gerilimde yatar. Michael Myers, Halloween (Cadılar Bayramı) filminde, etraftan geçen masum insanları avlayan en eski korku olarak yer alır. Ayrıca, sinemalarda ilk gösteriminden bu yana yıllar boyu yanlış bir düşünceyle kanlı bir film olarak nitelendirilse de, başta birçok devam filmi ve taklitleri göz önünde bulundurulursa, bu filmde hiç kan görünmemektedir. Bu film kan veya bağırsak yerine gerçek korkuya odaklanmıştır. Kendi neslinin Psycho (Sapık) filmidir ve gerçek anlamda birçok kez Hitchcock’a olan saygısını göstermektedir.
Tüm taklitleri ve devam filmleri bunu gözden kaçırmıştır. Yıllar boyu, Halloween (Cadılar Bayramı) ağır ağır ama kesinlikle olması gerekenden daha az saygı görmüştür çünkü taklitleri bu filmin orijinal fikirlerini o kadar çok kullanmıştır ki, sonunda hepsi birden klişelere dönüşmüştür. Bugünün standartlarında Halloween (Cadılar Bayramı) uysal ve sıkıcı gözükebilir ama 1978 yılında kesinlikle ortalama veya tipik bir film olmadığını anlamak zorundasınız.
Klişelere rağmen, bu filmi ortalama olarak kabul edemem çünkü John Carpenter kendine avantaj sağlayacak şekilde kameranın nasıl kullanılması gerektiğini gerçekten biliyor. Burada önemli olan ustalıktır – öyle ki Michael Myers’ın şahsen göründüğü ilk sahne ablasını soğukkanlılıkla öldürdüğü sahnedir. Ama ebeveynleri onu açığa çıkardıktan sonra onun perspektifini bir daha hiç göremiyoruz. Bazen gördüğümüzü sanıyoruz ama sonra Michael’ın profili kamerada * ya da kameradan çok uzakta görülüyor. (Gerçi film TV için sansürlendikten ve Michael Myers standart format nedeniyle her zaman ekranda gözükemediğinden, bu özelliği de mahvolmuştu.)
Kamera ayrıca bir üçüncü kişinin ürkütücü varlığını da gösteriyor — Michael elbise dolabında Laurie’ye saldırırken, siz de kendinizi onunla birlikte içeride hissediyorsunuz. Yardım için sokaklarda koşarken Carpenter hareketli kamerayla çekim yapıyor ve kendimizi onunla birlikte koşar gibi hissetmemizi sağlayan bir etki yaratıyor. Michael çalıntı otomobille Haddonfield sokaklarında dolanırken, biz de arka koltukta onunla birlikte gidiyoruz. Her zaman karakterlerle iç içeyiz; ki bu Carpenter’ın kullandığı son derece usta ve etkili bir tekniktir ve filmi, diğer kanlı filmlerden ayıran bir özelliktir. Sanki biz de filmde adı geçmeyen bir karakter haline geliyoruz. Bu teknik filmi neredeyse maceralı bir serüvene dönüştürüyor.
Film, 1963 yılı Cadılar Bayramı gecesinde, Haddonfield, İllinois’de açılıyor. Judith Myers adında bir genç kız, 6 yaşındaki kardeşi Michael tarafında öldürülmüştür. Dr. Sam Loomis 1963 yılında doğumundan bu yana Michael’ın dosyasını takip etmektedir. Sekiz yıl boyunca çocuğa ulaşmaya, onunla bağlantı kurmaya çalışmıştır. (”Oysa on beş yıldır tek kelime etmemiştir.”) Loomis, çocuğun soğuk gözlerinin ardında yatanın saf kötülük olduğunun farkına vardıktan sonra Michael’ın sonsuza kadar kilit altında tutulması için yedi yıl daha çalışmıştır. Ama şimdi, Michael, duruşma için mahkemeye götürüleceği günün gecesinde kapatıldığı yerden kaçar ve Loomis onun nereye gittiğini bilmektedir: Haddonfield..
Michael gerçekten de Haddonfield’e geri döner ve Cadılar Bayramı gecesinde iki çocuğa bakıcılık yapmakta olan masum bir liseli kız olan Laurie Strode’un peşine düşer. Bu esnada, Dr. Sam Loomis kasabada dolaşarak Michael’ı aramakta ve eğlenceli ve klişe repliklerini söylemektedir: “Bu sizin cenazeniz!”, “O eve döndü” ve “Şeytan bu küçük kasabanıza geldi, Şerif.”
Filmle ilgili birçok önemli noktadan biri de Michael’ın ima edilen doğaüstü gücüdür. Bugünlerde korku sahnelerinde doğaüstü güçlere sahip kötü adamları göstermek artık yaygın olsa da, o zamanlar bir caninin daha önce de yaşamış doğaüstü güçlere sahip bir çılgında vücut bulması daha önce yapılmış bir şey değildi – Psycho (Sapık)’ta bile. Michael, nereye saklanacağını, kadın (veya erkek) kahramanımızın nereye saklanacağını, gölgelerin arasına nasıl gizleneceğini ve her zaman herkesten bir adım önde olmayı her zaman bilen bir canidir. Bir çalının önünde kendini gösterebilir ve hemen arkasından sonsuza kadar kaybolabilir. Karakterin doğaüstü ürkütücülüğü, Rutger Hauer’in sebepsiz yere bir delikanlıyı avlamaya çalışan katil ruhlu bir otostopçuyu oynadığı 1986 yapımı korku filmi The Hitcher (Otostopçu)’da da kopyalanmıştı. Hauer, doğaüstü bir karakteri canlandırıyordu ama film herhangi bir his uyandırmıyordu ve biri ölümlü ve diğeri ölümsüz iki düşman arasında gidip geliyordu. Ayrıca, Hauer’in öldürmekten aldığı keyfin bir amacı olduğu da ima ediliyordu ama bunun üzerine hiç gidilmemişti.
Halloween (Cadılar Bayramı) daha akıllı bir filmdir. Myers’ın öldürmek için bir nedeni yoktur. Ayrıca, Michael’i sürekli perdede göstermek yerine ağır ağır ve parça parça ortaya çıkarıyordu. Önce omuzlar. Sonra kafasının arkası. Sonra uzaktan yüzü. Sonra daha yakından. Ama o hiçbir zaman gündüzleri veya kameranın tam önünde dolaşmıyordu çünkü bu, filmin ürkütücülüğünü tamamen yok edebilirdi. Myers’ın filmin sonlarına doğru karanlıkta göründüğü ve en nihayetinde çok kısa bir süre maskesini çıkardığı zaman bile onu gerçekten gördüğümüz hissine kapılmıyoruz. O hala karanlık bir figür.
Tüm devam filmleri ve taklitleri, olayların dizisini yerle bir etti. Geçmişe döndüğümüzde, Halloween (Cadılar Bayramı) önceden kestirilebilir olaylar içeriyor. Ama yine de gişe hasılatına yönelik tüm vahşet filmlerinde olmayan usta işi bir psikolojik gerilime sahip. Bu film, gençlerin doğrandığı vahşet filmlerinin atasıdır ve her zaman öyle kalacaktır. Ve bunun, istenmeyen filmler geleneğini başlatmış olması gerçeğini ardınızda bıraktıktan sonra, Halloween (Cadılar Bayramı) filminde gözle görülenden çok daha fazlası olduğunu fark edeceksiniz. Bu, şöyle ifade etmek gerekirse, hepsinin ötesinde bir film.
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ ?
- Donald Pleasence’ın oynadığı Sam Loomis aynı zamanda Sapık filminde bir karakterin adı.
- Film ilkbaharda çekildiğinden, ekip bir dekoratörden kağıt yapraklar satın alarak, bunları sonbahar renklerine boyamak ve sonra film çekimi yapılan mekanlara dağıtmak zorunda kalmıştı. Paradan tasarruf etmek için, bir sahne çekildikten sonra yapraklar toplanıp tekrar kullanılmıştı.
- Yetersiz bütçe nedeniyle sahne ekibi kostüm mağazasında buldukları en ucuz maskeyi kullanmak zorunda kalmıştı: “The Devil’s Rain” (Şeytanın Yağmuru) filminden bir William Shatner maskesi. Daha sonra yüz kısmını sprey boyayla beyaza boyamış, saçları dağıtmış ve göz deliklerini tekrar biçimlendirmişlerdi.
- Halloween (Cadılar Bayramı) 1978 ilkbaharında 21 günde çekilmişti. 300.000 Dolarlık bütçesiyle, o zamanlar yapılan en yüksek brüt getiren bağımsız film olmuştur.
- Laurie Strode karakteri, adını John Carpenter’ın ilk kız arkadaşından almıştı.
- Laurie’nin yatak odasında James Ensor’un bir tablosunun posteri asılıydı. Ensor, grotesk maskeler takan insanları resmeden Belçikalı ekspresyonist bir ressamdı.
- Kostüm departmanına ayıracak para olmadığından tüm aktörler kendi kıyafetlerini giymişti. Jamie Lee Curtis, Laurie Strode’un gardırobu için J.C. Penney’e gitmişti. Tüm kıyafetler için yüz dolardan daha az para harcamıştı.
- Açılış sahnesi, tek, devamlı ve bakış açısı çekimi gibi görünse de aslında üç kez kurgulanmıştı. İlki, maskenin takıldığı, ikincisi ve üçüncüsü cinayetin işlenmesinden sonra figürün odayı terk ettiği sahnelerdi ve bu, bakış açısının daha hızlı hareket etmesini sağlamak için yapılmıştı.
- Carpenter, Sam Loomis rolü için Peter Cushing ve Christopher Lee’ye başvursa da, her ikisi de onu reddetti.
- Anne Lockhart, John Carpenter’ın Laurie Strode rolü için düşündüğü ilk isimdi.
- Lindsey TV izlerken, şu ses duyulur: “Kapılarınızı kapatın, pencerelerinizi kilitleyin…”; bu John Carpenter’ın The Fog (Sis) filminin tanıtım metniydi.
- Michael Myers’ın göbek adı Audrey’di.


***** CİNNET *****


Yönetmen: Stanley Kubrick
Senaryo: Stephen King (roman), Stanley Kubrick
Yapım: 1980 ABD Süre: 146 Dakika
Oyuncular:Jack Nicholson, Shelley Duvall, Danny Lloyd
Sıra dışı yönetmen Stanley Kubrick’in bir korku filmi çekeceğini duyanlar esasında pek şaşırmamışlardı. Zira korku türüne sokulamasalar da yönetmenin önceki filmlerinin, korku filminden aşağı kalır yanı yoktu. Ama bu filmin, bir Stephen King uyarlaması olacağını öğrendiklerinde ağızları bir karış açık kalmıştı. Kubrick tüm filmlerini yenilikçi, devrimci bir yapıda çeken, çok popüler olmayan edebiyat eserlerini kendi tarzına göre rahatça şekillendiren bir sanat adamıydı. The Shining bestseller olmuş bir kitap, yazarı ise çok satan her kitabın yazarına yapılan ‘Kitap bestseller ise yazarı sanatsal değildir’’ gibi yorumlarla paketlenmiş bir etiketle damgalanmış bir korku yazarıydı. Neresinden bakarsanız bakın Kubrick’in bir King uyarlaması yapacak olması insanları şaşırtıyordu.
Stanley Kubrick ilerde bu durumu ‘Bana gönderilenler arasında en iyisi oydu,’ diye açıklayacaktı. Ne var ki, bu cümle kitabı beğendiği anlamına gelmiyordu.
Kubrick ona gelen senaryoları beğenirse adeta yeniden yazardı. Değişikliklerin, eklemelerin sonu gelmezdi. Şişkin egosuyla tanınan yönetmen filmleştireceği senaryoyu kendi malı haline getirmeli, onu kendine ait kılmalıydı. Şu şartlarda The Shining’in de sonu farklı olmadı. Hem bu sefer durum çok daha vahimdi. Acil müdahale gerekiyordu. Eser çoktan kendi başına bir kimlik kazanmıştı. Sevilmişti. Her şeyden önemlisi, hikayesi öylesine tesirliydi ki, ortaya yönetmen faktörünü ön planda tutacak bir film çıkarmak bir hayli zor olacaktı. Yine de hikayede, Kubrick’in şiddet ve aile içi çatışma göndermelerine çok uygun bir alt metin vardı. Kubrick bu fırsatı tepemezdi.
Film müthiş bir açılışla başlıyor. Sonbaharın ilk günlerinde Colorado’nun uçsuz bucaksız dağlarına, ovalarına dalıp gidiyor gözlerimiz. Zamanına göre mükemmel diyebileceğimiz (kadraja yansıyan helikopter gölgesini boş verirsek) yüksekten çekim izleyici iyimser sulara sokuyor. Lakin ekranda Stanley Kubrick ismini görmemizle ve hemen ardından kulağımızı dolduran ürpertici müzikle bu hava dağılıyor ve izleyici ‘Bir korku filmi izleyeceğim’ diye kendine telkinde bulunmak durumunda kalıyor. ‘Üstelik Stanley Kubrick imzalı bir korku filmi izleyeceğim!’
İlk bölüm bize ‘Görüşme’ adıyla sunuluyor. Jack Torrance, otel yöneticisiyle son görüşmesini yapıyor. Otel hakkında bilgiler alıyor, kendisinin ve ailesinin beş aylık bir süre boyunca Overlook Otelinde hiçbir sorun çıkmadan kalabileceklerine dair teminatlar veriyor. Yönetici uygun zemini sağladıktan sonra, Overloook’un bir önceki bekçisinin eşini ve iki kız çocuğunu baltayla parçalayışını ve kendisini öldürüşünü anlatıyor. Jack ve ailesinin burada uzun bir süre kapalı kalmaları konusunda hala tedirginliği var. Torrance bir iki tuhaf mimiğin ardından burada kalacağı beş aylık sürenin kendisi için bulunmaz bir fırsat olduğunu, bu süre içinde üzerinde çalıştığı bir edebi eseri yazacağını söyleyerek son noktayı koyuyor.
İkinci bölüm siyah fonda beliren ‘1 Ay Sonra’ yazısıyla başlıyor. Bundan sonraki bölümlerde Kubrick; ayları haftalara, haftaları günlere, günleri saatlere çevirerek gerilimi tırmandırmada farklı bir teknik kullanıyor ve doğrusunu isterseniz bu konuda çok da başarılı oluyor.
Bir ay sonrasında Colorado’da kış baş göstermiş, hava soğumuş, kar başlamıştır. Bu dönem Torrance ailesi için kritik bir önem taşımaktadır. Zira bundan sonraki günlerde Overlook’tan ayrılmak hem hava şartları yüzünden, hem gün geçtikçe güçlenen otelin çeşitli tuzakları yüzünden, hem de (en çok) deliliğin yolunda hızla ilerleyen Jack’in yüzünden neredeyse imkansızlaşacaktır. Overlook’un ıssız koridorlarında ‘Sonsuza dek, sonsuza dek!’ diye fısıldayarak dolaşan iki küçük kız da çok iyi bilmektedirler ki, yakın zamanda buradan kimse ayrılmayacaktır.
Jack Torrance daktilosunun başında eserini yazmaya çalışırken, eşinin son zamanlardaki ani tepkilerinden endişelenmeye başlayan Wendy, sinir bozucu yüz ifadesiyle ortalarda dolaşmaktadır. Ailenin telepatik güçleri olan oğlu Danny ise zamanını daha çok, otelin geniş koridorlarında bisiklet sürmekle geçirir. Zaman zaman ona gelecekten bir şeyler gösteren parmak arkadaşı Tony ile konuşmakta ve otelde gördüğü korkunç görüntülerin, kitaplardaki resimler gibi zararsız olduğunu düşünmeye çalışmaktadır. Danny’nin bisiklet sürdüğü sahnelerde Kubrick’in yoktan var ettiği gerilim, filmin en akılda kalıcı yanlarından biri olmakla kalmamış, ayrıca dünya sinemasının Steadicam ile tanışmasını sağlamıştır.
Kış artık iyice bastırmış, Torrance’ları adeta Overlook’a hapsetmiştir. Wendy ve Jack arasındaki tartışmalar sıklaşmış, hatta tartışmalar kavgalara dönüşmeye başlamıştır. Danny sürekli, merdivenlerden süzülerek oteli bir kan gölüne çeviren litrelerce kan ve yatak odasının duvarlarından eksik olmayan Redrum (tersten okuyunuz) yazısını görmektedir. Güçlenen otelin hayaletleri gün yüzüne çıkmaya başlamış ve zaten alkol bağımlısı olan Jack’e sundukları sınırsız alkolün de yardımıyla Jack’i tamamen etkileri altına almışlardır. Ondan ailesine iyi bir ders vermesini istemektedirler. Sert bir ders! Artık olaylar onulmaz noktaya varmıştır.
1980 yılında vizyona giren The Shining sinema dünyasında bir şok etkisi yaratmış, taraflı tarafsız neredeyse herkes Kubrick dehasının önünde saygıyla eğilmişlerdir. Filmi beğenmeyenler arasında başı çeken kişi ise romanın yazarı Stephen King olmuş, yazar filmi izledikten hemen sonra ‘Benim Shining’ime ne yapmışlar!” diyerek şaşkınlığını ve üzüntüsünü dile getirmiştir. Sonrasında King ve Kubrick arasında uzun yıllar süren bir söz düellosu başlamıştır. Kubrick’in vefatından sonra King hala beğenmiyor olsa da filmin başarısını kabul etmiş ve Kubrick hakkında konuşmama kararı almıştır.


Roman ve Film Arasındaki Bazı Farklılıklar
- Romandaki hayvan şeklinde budanmış saldırgan şimşirlerin yerini filmde yine şimşirlerden yapılmış devasa bir labirent almıştır. Filmin son bölümleri bu labirentin içinde geçmiş, Kubrick’in yine Steadicamı kullanarak çektiği sahneler çok başarılı bulunmuştur. Kimi kesim ise, romanda hayvan şeklindeki şimşirlerle sağlanan gerilimi daha ön planda tutmaktadır. Özellikle, yıllar sonra Mick Garris’in çektiği The Shining’in Tv filminin, hayvan şeklindeki şimşirleri kullanarak yapaylığa düşmeden oluşturduğu gerilimden sonra bu düşünce yaygınlaşmıştır.
- Romanda Jack Torrance’ın alkol bağımlılığı, başarıyı bir türlü yakalayamayan bir yazar oluşu ve babası da dahil çevresince aşağılanmış olmasını kullanarak Jack’e önemli biriymişçesine bir yapıda yaklaşan ve onu oğluyla kıyaslayıp Jack’i fiştekleyen ölü otel çalışanları Jack’in çıldırmasındaki ana sebepler olarak gösterilmiş, çılgınlığına daha psikolojik bir açıklama getirilmiştir. Filmde ise Jack’in çıldırışı aşama aşama ilerlemek yerine onun hep içindeymişçesine işleniyor. Sebep olarak, Jack’in şiddete doğasından gelen bir meyilliliği oluşu gösteriliyor. Stephen King’in romanında otobiyografik bir yaklaşımda şekillendirdiği izleyicisinin duygularını sömürebilen bir karakter iken, bu karakter filmde Kubrick’in Jack’i oluveriyor ve şiddet anlayışı A Clockwork Orange’ın Alex’inden çok da farklı olmayan bir Jack Torrance karşımıza çıkıyor.
- King’in romanındaki güçlü ve her şeye müdahale edebilen Wendy, Kubrick’in filminde tabiri caizse sümsük bir kadına dönüşüyor. Dokunsanız ağlayacak gibi duran Shelley Duvall’ın bu hali kimilerince sette Kubrick’in oyuncuya sürekli telkinlerde bulunmasından, oyuncusuyla sert tartışmalara girip onun içine kapanmasına neden olmasından ve sahneleri tekrar tekrar çektirip oyuncuyu bezdirmesinden kaynaklandığı ileri sürüyor. Özel güçleri olan Danny ise kitaptaki, büyümüş de küçülmüş sevimli çocuk, hallerinin tam zıttı soğuk, pek fazla konuşmayan bir çocuk olarak tanıtılıyor. Sahip olduğu güçlerin de üzerinde çok durulmuyor zaten. Bu güçler alelade şeylermişçesine yeterince önemsenmiyor. Böyle olunca ne Danny’nin geleceğe yönelik verdiği haberlerde, ne de Hallorann’la telepatik sohbetlerinde kitapta oluşturulan etkileyicilik filme yansıtılamıyor.
- Kitapta Jack Torrance ailesine kriket sopasıyla saldırırken, Kubrick filmde baltayı tercih ederek akıllıca bir seçim yapıyor. Bu konulardaki değişiklikler King’in kaderinde olsa gerek! Yazar neyi tercih etse yönetmen tam tersini kullanıyor. Hatırlanacağı üzere bir başka King uyarlaması olan Misery’de de yönetmen Rob Reiner, romandan farklı olarak balta yerine balyozu tercih etmiş ve filmin en etkileyici sahnesini hafifletmekle suçlanmıştı.
- Filmle kitap arasındaki en büyük farklardan birisi de Danny’nin hayali arkadaşı Tony konusundaydı. Romanda Tony, Danny’nin oyuncaklarından birinin ismiydi. Hayalinde Tony’nin somut bir suratı oluyordu, onunla karşılıklı konuşabiliyorlardı. Filmde ise Tony, Danny’nin sesini değiştirip konuşturduğu parmağı oluyor. Romanda hikayeye büyük oranda etki eden Tony bir açıklama yapılmaksızın ortadan kaybediliyor, okuyucunun kafasında cevapsız bir soru olarak kalıyordu. King’in romanının belki de en zayıf noktası olan Tony meselesini Kubrick daha gerçekçi bir şekilde ele alarak en azından bu konuyu muallakta bırakmıyordu.
Birkaç Efsane…
Filmin kendisi kadar set efsaneleri de meşhurdur. Tabii bunların birçoğu Kubrick’le ilgili.
- Söylenenlere göre, Aşçı Hallorann’ın Jack Nicholson tarafından öldürüldüğü sahne tam 70 defa çekilmiş. En sonunda siyahi aktör sinir krizi geçirerek “What do you want Mr. Kubrick” diye bağırarak ağlamaya başlamış.
- Stanley Kubrick sonsuz tekrarlarla oyuncularına eziyet ederken mükemmeliyetçiliğiyle ekibine de çile çektirir. The Shining’de kocasının yazdığı romanın aslında aynı cümlenin tekrarlarından oluştuğunu fark eden Duvall’ın eline alıp etrafa saçtığı kağıtları tek tek daktiloda yazdırmıştır. Daha da ötesi filmin diğer ülkelerde gösterime girecek versiyonları için de farklı dillerde yığınla kağıt hazırlatmıştır… (empire)
Birkaç Not…
- ”Johnny Geldi” çığlığı özellikle İngiliz dilinin hakim olduğu ülkelerde en bilinen pop kültür referanslarındandır. Amerika’da neredeyse herkes bu lafın ne manaya geldiğini biliyor. Çünkü 1962′den 1992′ye kadar yayınlanan “The Tonight Show”daki çığırtkan, sunucunun adını böyle haykırırmış. (empire)
-Jack Nicholson’ın filmde kullandığı versiyona ise bir çok filmde referans verildi. En yakını Seed of Chucky. Katil bebek kırdığı kapıdan kafasını sokuyor ve Nicholson’vari bir bakış takınarak “Vallahi şimdi ne desem boş” diyor. (empire)
- Filmin ana oyuncularının ön isimleriyle canlandırdıkları karakterlerin isimlerin aynı olması da ilginç bir nottur. Jack Nicholsun, Jack Torrance’ı; Danny Lloyd ise Danny Torrance’ı canlandırmıştır. Kim bilir belki de o dönemlerde, ilk olarak Peter Pan’da kullanılmış uydurma bir isim olan Wendy adında ortalama bir oyuncu olsaydı Shelley Duvall’ın rolü de ona giderdi.
Stephen King ve Stanley Kubrick arasındaki söz düellosuyla, set efsaneleriyle, Jack Nicholson’ın inanılmaz performansıyla ve hepsinden çok tüyler ürpertici hikayesiyle, usta yönetmen Stanley Kubrick’in kültleşmiş filmi hakkındaki spekülasyonlar sonsuza dek sürecek gibi görünüyor. Tıpkı filmin, korku sinemasının altın tahtındaki sarsılmaz yerinin varlığı gibi…
Soner Yıldırım - Korkulukk










*** ROB ZOMBİE'S HALLOWEEN ***

Yönetmen: Rob Zombie
Senaryo: Rob Zombie, John Carpenter (1978 senaryosu)
Yapım: 2007, ABD Süre: 97 Dakika
Oyuncular: Malcolm McDowell, Sheri Moon Zombie, Daeg Faerch, Udo Kier, Bill Moseley
Konu, 1978′deki ilk filmin aynısıdır. Bir devam filmi olmayıp, ilk filmin Rob Zombie yorumuyla tekrar edilmesidir. 10 yaşında iken tüm ailesini katleden Michael Myers, olaydan 17 yıl sonra, kapatıldığı akıl hastanesinden kaçar. Haddonfield kasabasına geri dönen Myers, burada ailesinden kalan tek kişi olan küçük kız kardeşi Lauire’yi ararken ardında da kan ve yeni cinayetler bırakır. Myers’ın yakalanabilmesi için hastanedeki eski ruh doktoru (Malcolm McDowell) da devreye girecektir.
Birkaç yıl önce Peter Jackson King Kong filmini yeniden çekerek herkesi şaşırtmıştı. Yüzüklerin Efendisinin efsanevi başarısından sonra, serinin yönetmeninin, istediği her şeyi çekebileceği halde, neden King Kong gibi demode sayılabilecek bir öyküyü çektiğine Jackson’ı bilmeyenler anlam verememişlerdi. Oysa olay çok açıktı. King Kong, Jackson’ın yönetmenliğe başlamasına neden olan “en has” filmi ve öyküsüydü. Bir küçüklük zaafı.
Rob Zombie’nin Halloween’ı ise bize şunu gösteriyor: Rob Zombie’nin zayıf tarafı, zaafı, John Carpenter’ın 1978 tarihli korku klasiği Halloween’dan başkası değil. Ve işin ilginci, Zombie’nin zaaf duyduğu obje filmin kendisi de değil: Zombie’nin zaafı film değil, Halloween’ın kötü karakteri, Michael Myers… Bu zaaf nedeniyle, Rob Zombie çizgisi dışında bir film Halloween…
Filme gidenler, bir korku-gerilim filmi olarak lanse edilen bir filmin, bir gerilim klasiği olan Halloween’ın bu yeniden çekiminin, nasıl olup da korkunun “K” si ve gerilimin “G” sini taşımadığını şaşkınlıkla izleyecekler. Filmi korku ve gerilim türlerinin sıkı izleyicilerine kesinlikle tavsiye edemem. Buna karşılık eğer bir Michael Myers adamı iseniz, bu filmi kaçırmamalısınız.
Rob Zombie’nin yaptığı şey, Michael Myers karakterinin içine girmek ve onun insani yönünü irdelemek olmuş. Myers, 8 filmlik bir seride (tamamen farklı bir konseptte olan serinin 3. filmi season of the witch’i saymazsak 7) ilk defa bir insan olarak incelenmiş. Onu eli kanlı bir katil olmaya iten sebepleri ile… Carpenter’ın orjinal filminde Myers’ın çocukluğu iki dakikalık bir açılış bölümünde, ablasını öldürdüğü bir sekanstan ibarettir. Buna karşılık Zombie’nin yeniden çekiminde anlatının yaklaşık 30 dakikalık ilk bölümü Myers’ın çocukluğunu aktarıyor ve üstelik ilk filmden farklı olarak epey kalabalık bir güruhu da öldürüyor.
Bu çabanın sonuç kısmında iki farklı okuması olabilir:
1. Zombie, artık kabak tadı verebilecek bir yeniden yapımı, Myers’ı insanileştirerek gerçekçi bir zemine çekmek, böylece de korkutuculuğu gerçekçi bir zeminde yeniden inşa etmek istemiştir.
2. Zombie Myers’ı insanileştirerek ve onu katil olmaya iten (kimbilir belki haklı sayılabilecek travmatik sebeplerini) sebepleri irdeleyerek seyirci ve Myers arasındaki yabancılaşmayı ortadan kaldırmıştır.
Bana göre doğru olan, benim algıladığım ikincisi. Myers artık gariban, senin gibi benim gibi bir insan. Myers’ı Myers yapan insanüstü ve engellenemez doğasından geriye birşey bırakılmamıştır.
Bu durumda, aslında bu yabancılaşma hissi dolayısı ile daha çok üst düzey bir gerilim filmi olan 1978 tarihli ilk Halloween’ın bu yeniden yapımı, NE gerilim içermektedir NE de korku. Öyküyü tüm hatları ile baştan sona biliyor oluşumuz zaten başlı başına gerilimi indirgeyen bir faktörken, bir de işin içine bu insani ve insanın neredeyse yanaklarını sıkmak isteyeceği Myers faktörü girince film tamamen gerilim hissinden arınıyor. O vur vur ölmeyen, “allah mısın be!” diye düşündüren allahın cezası, yedibela Myers gitmiş yerine kötü yola düşmüş, harcanmış bir genç gelmiş.
Başta dediğimi sonda bir kez daha tekrar edeyim: Korku-gerilim sevenler için değil, ama Myers sevenler için, ha bir de DRAM sevenler için, mutlaka görülmesi gereken bir film.
Gökhan Toka / [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]

****STEPHEN KİNGS İT ****
Yönetmen: Tommy Lee Wallace
Senaryo: Stephen King (Kitap), Lawrence D. Cohen
Yapım: 1990 ABD, Kanada Süre:192 Dakika
Oyuncular: John Ritter, Richard Thomas, Annette O’Toole, Tim Curry, Harry Anderson
Awww, what’s a matter Georgie? Doncha want a…balloon? (Ooo sorun nedir Georgie? Balon istiyorsun öyle değil mi?)
90’ar dakikalık 2 bölümden oluşan bir tv filmi olan “O”,Stephen King’in en önemli eserlerinden.Belki en iyi eseri değil fakat dikkate değer eserlerinden birisi.Ayrıca bu kitabın filme aktarımının da bir o kadar zor olduğunu belirtmeliyim.
Öncelikle kitabın her ayrıntıyı ele alışı,yani karakterlerin derinlemesine incelenmesi, korkuları, hobileri, yaşam tarzları, davranışları gibi konuların derinlemesine incelenmesi Stephen King’in en iyi yaptığı işlerden. Hatta King bunu yaparken hiçbir ayrıntıyı kaçırmadığı gibi, sunduğu detayları ilerleyen sayfalarda özellikle belirten bir yazar.
Bu durumun ister istemez, filme aktarılırken dezavantaj olacağını düşündüm.Çünkü her karakterin enine boyuna incelenmesi filmin gittikçe uzaması demekti.Süresine baktığımızda da yanılmadığımı görüyorum.Çünkü film, bir korku filmine göre oldukça uzun.Ancak bu durum sizi yanıltmasın. Çünkü konunun bir an olsun bile sapmaması, sizi her an olay örgüsünde tutuyor.
Bunun dışında konuya gelirsek, öncelikle Stephen King’in en iyi olduğu alanda,yani “çocuk psikolojisini anlama” da bir üstad olduğunu ve “çocukların korkularını” en iyi romanlaştıran yazar olduğunu söyleyerek yazıya başlayayım.
Çocukluk arkadaşları olan 7 kişilik bir gruptur “Şanslı Yediler”. Kendilerine “Şanslı Yediler” demelerinin sebebi ise, o yaz boyunca (yani hayatlarının en eğlenceli ve aynı zamanda en korkutucu) Pennywise adındaki bir palyaçodan, ölmeden kurtulmuş olmalarıdır.
Pennywise karakterini incelersek; kendisi palyaço görünümünde bir kabustan başkası değildir. Çocukları kandırmada üstüne yoktur ve ustura keskinliğinde dişleri vardır!Kendisi Derry kasabasının karabasanıdır adeta. Yüzyıllar boyu saçtığı dehşet kasaba halkını adeta “mute witness” haline çevirmiştir. Her 30 yılda bir saçtığı dehşetler sadece bizim “Şanslı Yedileri” şüphelendirmiş ve gruptan Bill’in önderliğinde bu canavara karşı birleşmeye karşı yemin edilmiştir.
Bill’in önder rolünde görülmesinin nedeni:
Kendisinin çok sevdiği kardeşi Georgie’nin ölümünden kendini sorumlu tutması ve bunu yapanın da Pennywise’den başkasının olmaması. Pennywise’a duyduğu öfke,Bill’in grubu yönetmesindeki en büyük etken.
Bunlar dışında biraz da karakterleri tanıyalım.
Richie:Kendisi üstün espri yeteneğine sahip. Bu yeteneği kendisine ileride show dünyasının kapılarını açacak.
Eddie:Annesinin el üstünde tuttuğu biricik oğlu. Astım hastalığı vardır(!).Gruptaki en narin üyedir.
Stan:Richie ile birlikte gruba katılır. Kendisi Yahudi’dir.Yani zeki!Tabi bu deyim Richie’nin esprisidir.Kendisi Pennywise’ı son gören grup üyesidir ve bu travmasını uzun süre kendisinden atamamış.Gruba katılmakta uzun süre kararsızlık çekmiştir.
Beverly:Gruptaki tek bayan üye.Grubun en sevilen üyesidir.Ben’in çocukluk aşkıdır.Babasının baskıcı tavrından bunalmış ve grup üyeleriyle maceralara atılmıştır.Ayrıca gruptaki en iyi nişancıdır.Hedefi hiç şaşırmaz.
Ben:Beverly’e şiirler yazan bir romantiktir.Bev’in zamanla Bill ile yakınlaşması, Ben’i kıskandırsa da,hiçbir zaman Bev’i unutmamıştır.Ayrıca kendisi çocukluğunda kilolu olmasına rağmen (ki kendisi grup üyeleri tarafından ‘Saman Yığını’ diye çağırılır) daha sonra azmederek kilolarını vermiştir.
Mike:Grubun siyahi üyesi.Henry Bowers ve çetesinden kaçarken,bizim 6’lının mekanında bulur kendisini ve böylelikle grup ile tanışır.
Zamanla bütün karakterler çeşitli eyaletlere dağılır. Atlanta, NY City, Chicago, Beverly Hills…
Ancak aralarında bir tek Mike, Derry’de kalır.Yeni işlenen Pennywise katliamı “Şanslı Yedileri” yeniden bir araya getirecek ve Pennywise lanetinden kurtulmaya çalışacaklardır. Yeminlerini eden grupta zaman zaman bölünmeler, tartışmalar yaşansa da Bill’in önderliğinde yeniden ortak noktada buluşacaklar ve kararlı bir şekilde Pennywise ile savaşacaklardır.
Bütün bunlar dışında grupta eski arkadaşlıklar (Ben ve Bev) yeniden alevlenecek. 30 yıl boyunca bilinmeyen bütün sırlar ortaya çıkacaktır.
Ayrıntı:Ölüm ışıkları sahnesi size de “Prince Of Darkness”taki boyut değiştirme sahnesini hatırlattı mı?(Ağır çekime dikkat)
Gümüş Pennywise’ın en korktuğu şey!Bilin bakalım o gümüşü hangi iyi nişancı fırlatıyor?

*** ÇOCUK OYUNU ***

Yönetmen:
Tom Holland
Senaryo: Don Mancini
Yapım: 1988 ABD Süre:87 Dakika
Oyuncular: Catherine Hicks, Chris Sarandon, Alex Vincent, Brad Dourif
Korku sinemasının çocuklar üzerindeki en büyük etkiye sahip filmleri, hiç şüphesiz kötü ruhlu palyaçoların, kuklaların, Noel Babaların ve elbette şeytani oyuncakların bulunduğu alttürdeki filmlerdir. Freud’a selam çakarcasına, çocukluğun güzel hatıralarını saptırarak korku yaratmaya yönelik bu furya, seksenli yılların sonunda bir sinema efsanesinin daha doğumuna yol açacaktı.[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] adı verilen oyuncak bebek, her nasılsa, en ücra köşelerde dahi adını duyuracak, milyonlarca çocuğun korkulu rüyası olacak ve efsanesini günden güne geliştirerek kendi kültünü yaratacaktı.
Türün bütün efsanelerinin (Michael Myers, Jason Voorhees, Pinhead, Freddy Krueger vs..) neredeyse 8-10 filmlik serilere ulaştığını düşünürsek, 5 filmden sonra yeni bir soluk almak üzere şimdilik ortadan kaybolan Chucky’nin, 20. yılında, olgunluk döneminde, sinema macerasını henüz yarıladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir Chucky fanı olarak sırt döndüğüm serinin son filmlerini, selefleriyle beraber, oturup tekrar izledim ve Don Mancini’nin elinden çıkan hikayelerin Tom Holland’ın muhteşem açılışıyla (ve David Kirschner’in dizaynıyla) şekillenen efsaneyi nasıl beslediğini, B-filmler ve A sınıfı yapımlar arasında kendine özgü, sağlam bir yer edindiğini, biraz da şaşırarak, gözlemleme şansına sahip oldum.
Olay şu ki, yukarıda saydığım seriler arasında sadece [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız], mizah dozuyla diğerlerinin önüne geçiyor ve seyirci kitlesini bu avantajla genişletebiliyordu. Plastik bir şiddetin uygulandığı bu filmler, beylik lafların da ustaca yerleşimiyle bir eğlence parkına dönüşüyor, içeri giren seyirciyi tüm dertlerinden kurtararak mutlu mesut evine gönderiyordu. Elbette eve döndüğünüzde sizi bekleyen biricik bebeğinizin pilleri olmadan konuşmasını istemezsiniz!!! Chucky efsanesine geri dönersek, aşağıda özetleyeceğim serinin ilk ve ikinci halkasında daha çok korkutmayı hedef almış, üçüncü filmiyle Full Metal Jacket mizahını benimsemiş, son iki filmde ise Frankenstein efsanesine yönelip, Bride of Frankenstein ile başlayan, aile dramaları ile devam eden bir dizi sinema kültünün parodisine el atmış, beş filmlik bir seri var önümüzde. Art arda izlediğinizde, serinin kendini tekrardan kaçınmak için attığı hamlelerin, filmler arası geçişlerin mükemmelliğini rahatlıkla görebiliyorsunuz. İlk filmler boyunca kendine beden arayan Charles Lee Ray’in nasıl giderek Chucky’e dönüştüğünü, son filmde kendi ağzından duyduğumuz şu sözlerle özümseyebiliyoruz: “Bebekken sadece ünlü değilim, tarihin en kötü şöhretli yaratığıyım. Bundan vazgeçmek istemiyorum. Ben katil bebek Chucky’yim! Ve bunu seviyorum!”
Her şey 1988 sonbaharında, 9 milyon dolar bütçeli bir filmin gösterime girmesiyle başladı. Ayrılmış eşlerin, tek başına büyütülen çocukların gırla gittiği (halen de kullanılıyor) bir dönemde, bunu lehine kullanan film, piyasadaki en gelişmiş ve pahalı oyuncak olan Good Guy bebeğini doğum günü için annesinden isteyen Andy (Alex Vincent)’in, bir yerde bu bencilliğinin hesabını vermesini işliyor. Hep sevişenler ölecek değil ya! Mizahıyla alışık olduğumuz Tom Holland, Andy’nin sabahın 6’sında hazırladığı kahvaltı tabağı(!)nı, türlü fedakarlığa rağmen memnun olamadığı annesini göstererek zaten seyircide çocuğu cezalandırma isteği uyandırıyor.
Köhne bir sokakta, uzun süredir peşinde olduğu katili kıstıran Mike Norris (Chris Sarandon), her şeyi kitabına göre yapan sıradan bir polistir. Farkında olmadığı bir şey vardır, sıra dışı şeyler bu dünyada her zaman mümkündür. Kötü yaralanan ve ölmek üzere olan Charles Lee Ray (Brad Dourif), öğrendiği voodoo büyüsüyle ruhunu geçirecek bir beden arar: Bina, Good Guy deposudur ve bulacağı tek beden bir Good Guy bebeğidir. Üçüncü filmde “seksenlerin ilk örneği” olarak sunulan bebeğe ruhunu geçiren Charles, herkesçe öldü bilinerek “Lakeshore Strangler” olarak tarihteki yerini alır. Ölmeden önce kendisine kazık atan ortağını ve Mike’ı öldüreceğine yemin eder… Ve bir gün en yakın arkadaşı Maggie’nin (Dinah Manoff) verdiği müjdeyle, depodan çaldığı malları satan bir evsizden Good Guy bebeği alan Karen Barclay (Catherine Hicks), doğum gününde oğluna yapacağı sürprizin beklediğinden çok daha büyük olacağından habersizdir.
Filmin ilk yarısı boyunca Charles’ın, kendine verdiği adla ve “lakabıyla” Chucky’nin, masum bir oyuncaktan farkı olduğunu görmeyiz. Olaylar, katilin gözünden (Halloween klasiği) aktarılır, seyirci bebeği iş başında görmez. Ta ki o meşhur sahneye kadar. Oğlunun yalan söylediği şüphesiyle göz altına alınmasından sonra eve dönen Karen, bebeği eline alır, inceler, korkuyla karışık bir umutla konuşması için hırpalar. “Sadece bir bebek…” Paranoyak olmadığı huzuruyla mutfağa dönen Karen’i ilk sürpriz beklemektedir: Bebeğin kutusu devrilir ve pilleri yere düşer… Seyirci Karen’le bütünleşmiştir: Salona doğru yavaş adımlarla süzülür, bebeğe korku dolu gözlerle bakar ve eline alır: “Konuş, yoksa seni şömineye atarım!” Bebeğin kafası bir anda döner ve Exorcist kültü anında tarih olur: “HI, I’M CHUCKY! WANNA PLAY?” “Benimle uğraşmak neymiş sana göstereceğim pis sürtük!” diyerek korku sineması tarihine adını altın harflerle kazıyacak bir katliama başlar ve efsane başlamış olur.
Kara büyüyü öğrendiği ustasını ziyaretinde öğrendiği gerçekle, bu yapay bedende giderek insanlaşan ve “kanayabilen” Chucky’nin, ruhunu, sırrını ilk anlattığı kişiye geçirmesi gerekmektedir. Bu, 6 yaşındaki Andy’dir. Bu andan itibaren Andy, tarafı tutulan kişi olmuştur. Hitchcock’un Psycho’da zirvesini yaptığı “taraf değiştirme” oyunu, seyirci tarafından bir kez daha oynanmaktadır. Chucky bu filmlerde kötü adamdır. Gizmo’nun Gremlinler’e savaş açması gibi giderek cesaret toplayan Andy, başına sardığı bu belayı neredeyse tek başına defedecektir. Baba modeli Mike’ı ve annesini sonraki filmlerde görmeyiz. Mike’ın öldürülmemiş oluşu, Chucky’nin listesindeki belki de tek eksiktir. Bu kıyağı, Chris Sarandon’un o dönem Tom Holland’ın baş aktörü olmasına veriyor ve Fright Night’ın yakışıklı vampirini yeniden kutsuyoruz.
Kaynak: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]










**** SEVGİLİLER GÜNÜ KATLİAMI ****
( +18 )

Gösterim Tarihi : 13 Şubat 2009
Yönetmen : Patrick Lussier
Senaryo : Todd Farmer, Zane Smith
Yapım:2009, ABD / Kanada Süre:101 Dakika
Oyuncular: Todd Farmer, Tom Atkins, Kerr Smith, Jaime King, Jensen Ackles, Marc Macaulay, Kevin Tighe Konusu
On yıl önce yaşanan bir trajedi Harmony (Uyum) kasabasını sonsuza dek değiştirmiştir. Deneyimsiz kömür madeni işçisi Tom Hanniger’ın tünellerde neden olduğu kaza beş adamın sıkışıp kalmasına ve sağ kurtulan tek kişi olan Harry Warden’ın da komaya girmesine neden olmuştur. Bunun tam bir yıl sonrasında, Sevgililer Günü’nde, Harry Warden uyanmış ve kazmayla 22 kişiyi hunharca katlettikten sonra kendisi de öldürülmüştür.
Tom Hanniger, on yıl sonra, Sevgililer Günü’nde kasabaya döndüğünde sebep olduğu ölümler hâlâ yakasını bırakmamıştır. Geçmişiyle barışmaya çalışan adam, eski kız arkadaşı Sarah için bitmemiş duygularıyla da boğuşmaktadır. Oysa Sarah Tom’un en iyi arkadaşı olan şerif Axel’la evlenmiştir. Ama bu gece, yıllar süren huzurdan sonra, Harmony’nin karanlık geçmişinden bir şey geri döner. Başında madenci kaskı, elinde kazma olan, durdurulamaz bir katil etrafta kol gezmektedir. Katilin ayak sesleri yaklaştıkça, Tom, Sarah ve Axel dehşetle fark ederler ki katil onları öldürmeye gelen Harry Warden olabilir.
80′li yılların teen slasher korku filmlerinden My Bloody Valentine’i izleyenler bilir madenci maskesi takmış bir katil, kanlı bir sevgililer günü, çığlık atan kızlar vs… Bakalım bu sefer üç boyutlu çekilen filmde neler göreceğiz. Supernatural dizisinden tanıdığımız Jensen Ackles’in başrolünde oynadığı film bu Cuma 13 Şubat’ta yani sevgililer gününden bir gün önce gösterime girecek..
Fragman burada
Yapım Notları
Uzun zamandır gömülü olan bir kabus, korkunun en dehşet verici hikayelerinden biri daha önce hiç görülmemiş biçimde gerçeğe dönüşüp küçük bir kasabayı pençesine alıyor. Quentin Tarantino’nun “tüm zamanların en iyi kanlı filmi” olarak nitelediği 1981 yapımı filmin yeni uyarlaması olan “SEVGİLİLER GÜNÜ KATLİAMI” izleyicileri daha önce benzeri görülmemiş, dehşet verici bir kabusun ortasına yerleştirmek için baş döndürücü son stereografi teknolojisini kullanıyor.
Şok edici ölçüde gerçek gibi görünen son 3-D projeksiyonuyla sunulan “SEVGİLİLER GÜNÜ KATLİAMI”nin başrollerinde Jensen Ackles (TV dizileri “Smallville” ve “Supernatural“), Jaime King (“The Spirit”, “Sin City”, “Sin City 2”) ve Kerr Smith (“Final Destination”, “Dawson’s Creek“) yer alıyor.
1981 yapımı aynı adlı korku klasiğinin tekrar yapımı olan “SEVGİLİLER GÜNÜ KATLİAMI”yi Patrick Lussier yönetti.
Todd Farmer ve Zane Smith’in John Beaird imzalı senaryo üzerine yazdığı senaryonun hikayesi Stephen Miller’a ait.
[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]




***** 13.CUMA REMAKE *****

Gösterim Tarihi: 24 Nisan 2009
Yönetmen: Marcus Nispel
Senaryo: Damian Shannon, Mark Swift
Yapım: 2009, ABD
Oyuncular: Jared Padalecki, Derek Mears, Amanda Righetti, Danielle Panabaker, Aaron Yoo
Bildiğiniz gibi sinema tarihinin en uzun soluklu korku serisi olan 13.Cuma’nın ilk bölümü, Teksas Testere Katliamı filminin de yeniden çekimini yapan ekip tarafından bir kez daha beyazperdeye uyarlandı ve gecikmeli de olsa ülkemizde 24 Nisan Cuma günü gösterime giriyor.
Kayıp kızkardeşini aramak için efsanevi Kristal Gölü ormanının yolunu tutan Clay Miller (Jared Padalecki), yosun kaplı ağaçların arkasındaki eski ve çürümüş kulübe kalıntıları arasında araştırmaya girişir. Polisin ve yöre halkının uyarılarına kulak tıkayarak kayıp kızkardeşi Whitney’i (Amanda Righetti) aramayı sürdüren Clay, o bölgeye heyecanlı bir hafta sonu tatili için gelen üniversiteli gençler arasındaki Jenna adlı bir genç kızın (Danielle Panabaker) yardımını alır.
Ancak orada hiç hesaba katmadıkları büyük bir tehditle yüz yüze gelmek üzeredirler. Farkında olmadan sinema tarihindeki en korkunç manyaklardan birinin; ustura keskinliğindeki büyük bıçağıyla Kristal Gölü’nü mesken tutan ünlü katil Jason Voorhees’in yaşam alanına girmişlerdir ve bunun cezası oldukça kanlı olacaktır…
Filmin eski bölümden en önemli farkı Jason’ın cinayet işini annesinden devralması ve bizzat bu işe soyunuyor olması olacak. Ayrıca Jason, efsanevi buz hokeyi maskesini yüzüne takmış olarak karşımıza çıkıyor. Biliyorsunuz Jason ilk kez bu maskeyi 13.Cuma Bölüm 3′de öldürdüğü kampçı gençlerden birinden almıştı.
Michael Bay’ın prodüksiyonluğunda ve Marcus Nispel’in yönetmenliğindeki film, fragmanından da anlaşılacağı üzere güzel kızlar ve yakışıklı erkeklerin kıtır kıtır doğranmak üzere sıraya girdikleri klasik bir ‘teen slasher’. Ancak filmin korku sinemasının mihenk taşlarından birinin yeniden çevrimi olması ve bu ekibin Teksas Katliamı filmindeki başarısı göz önüne alındığında, 13.Cuma ve Jason fanları fazlasıyla tatmin olacağa benziyor.






**** 13.CUMA ****

Yönetmen: Sean S. Cunningham
Senaryo: Victor Miller
Makyaj ve Efekt: Tom Savini
Yapım: 1980 ABD Süre: 95 Dakika
Oyuncular: Betsy Palmer, Adrienne King, Jeannine Taylor, Robbi Morgan, Kevin Bacon, Ari Lehman 2009 yapımı yeniden çevrim filmiyle tekrar gündemde olan Friday the 13th filminin, 1980 yılı yapımı orjinalinin incelemesini daha önce yapmış ve sitemizde yayınlamıştım. Şu an güncel olan ve iyimi kötümü tartışmalarını da beraberinde getiren remake vesilesiyle eski yazımı güncelleyip yeniden yayınlamaya karar verdim.
Friday The 13th filmini gerçekten takdir etmek istiyorsanız (Serinin diğer filmlerine değil sadece ilk filme atıfta bulunuyorum, gerçi aynı şeyleri serinin diğer filmleri için de söylemek mümkün), filmi birkaç kez izlemeniz gerekecek. İlk seferinde film ve seri hakkında reklamlardan, ürünlerden, “Kabus” ibaresinden, hokey maskesinden (filmin orijinal fragmanlarının hiçbirinde gösterilmemiştir), devam filmlerinin posterlerinden ve özellikle sağdan soldan duyduklarınızdan öğrendiğiniz ya da bildiğinizi sandığınız her şeyi unutun ve bu gösteriyi sanki film hakkında hiçbir bilginiz yokmuş gibi izleyin – özellikle devam filmleri çekileceğini bilmeden – (Bunu okuyan kişiler arasında diğer bölümlerden en azından bir ikisini izlemiş birçok kişi olduğuna eminim, ama izlemeyenler varsa gerçekten onların yerinde olmak isterdim – böylece ileride ne olacağı hakkında gerçekten hiçbir şey bilmeden tüm seriyi baştan izleyebilmek için). Bunu, başlangıçta açıklananların bir parçası gibi düşünün. Jason adında küçük bir çocuğun boğulması ve 2 kamp rehberinin öldürülmesi nedeniyle kapanan yaz kampının 20 yıldan uzun bir süre sonra yeniden açılmasının öyküsü. Bu filmin vahşet filmi kalıplarına tam oturacağını düşünmeyin, bu filmin hortlak hikayesi kalıbına tam oturacağını düşünmeyin, sadece izleyin ve bekleyin film kendisini anlatsın.
Ardından, bir süre sonra Jason Goes To Hell: The Final Friday (Jason Cehenneme Git: Son Cuma) ve Freddy Vs. Jason (Freddy Jason’a Karşı) dahil serinin devam filmlerini izledikten sonra bu filmi tekrar izleyin, gerçi bazı temel bölümleri izlemek de yeterli olacaktır (veya siz de benim gibi serinin büyük bir hayranıysanız, mesela 2. – 7. bölümleri izledikten sonra bu filmi tekrar izleyin, sonra Freddy Vs. Jason (Freddy Jason’a Karşı) bölümünü izleyip bir kez daha ilk bölümü izleyin).
Çünkü, hepsini izledikten sonra önceki bölümleri yeni açılar ve yeni bilgiler ışığında tekrar izlerken yeni şeyler keşfedeceksiniz. Bu filmlerde, onlara yüzeysel bakış açılarıyla verilen itibardan çok çok daha fazlası var. Belki bu kısmen Rorshach etkisine bağlanabilir, yani mürekkep lekesine baktığınızda gördüğünüz her şey kendi yorumunuza dayanır ve sayfaya o lekeyi yapan adamın o an ne düşündüğünün konuyla hiç ilgisi yoktur çünkü filmlerin çoğunun senaristi veya yönetmeni farklı olmasına rağmen tüm bu alt akımların nasıl planlandığını gerçekten açıklayamıyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki ben onları gördüm.
Bunların ne olduğunu tam olarak anlatamam çünkü sadece ilk Friday The 13th filmi ya da filmin gizemini bozan diğer büyük ipuçları değil, en sonuncusuna kadar tüm filmlerdeki küçük ipuçları da dahil, film keyfinizi bozmak istemiyorum (dip not olarak, Jason X hariç olmak üzere benim alt akımlarla ilgili görüşüme uymayan ve daha önce olup biten tüm olaylara biraz yanlış açılardan bakan ve yeni noktalar keşfetmek yerine özellikle zaman mevhumu konusunda bana yanlış gelen şeylerle dolu olan Bölüm VIII’i bunun dışında tutuyorum). Size filmi bozacak ipucu sayılmayacak bir şey söyleyebilirim – bazen, filmi ne zaman izlesem, başka zamanlarda olmayan bazı güçsüz sesler duyuyorum. Acaba yine Rorshach mı? Ya da, zihninizin size oyun oynamasına neden olan gerçekten etkileyici bir atmosfer mi oluşuyor? Her neyse, bunu tuhaf buluyorum – her zaman orada olduğunu bildiklerimden çok daha tuhaf.
Şimdi bazıları, filmi gerçekten sevdiklerini düşünseler de serinin tamamını izleme isteğini kendilerinde bulamayabilirler. Ghost (Hayalet), Dead Again (Yeniden Ölmek), Titanic (Titanik) gibi bazı filmler güya komple ve devamı çekilmemiş filmler olarak kalır. Bazen aklıma Book Of Shadows (Gölgelerin Dili) geldiğinde, bunun kötü bir film olmadığını düşünüyorum. Sanırım, The Blair Witch Project (Blair Cadısı) filmini de devam filmi gerektirmeyen filmler kategorisine dahil edebilirim. Ama, Friday The 13th öyle değil. Eğer ilk filmi gerçekten sevdiyseniz, Bölüm 2’yi size şiddetle tavsiye ederim çünkü bence bu ikisi, serinin geri kalanı için başlangıcın iki yarısını temsil ediyor (veya bir tamın iki yarısı olarak da düşünebilirsiniz). Bölüm 2 olmadan Friday The 13th bana eksik geliyor; aynı Star Wars (Yıldız Savaşları) ve The Empire Strikes Back (İmparator) filmlerinin efsaneyi Return Of The Jedi (Jedi’nin Dönüşü) olmadan bitirmesi ve tüm boşlukların sonsuza kadar dolmadan kalması gibi. Aslında, benim önerim serinin tamamını izlemeniz çünkü arada diğerlerinden daha az önemli olan bazı bölümler olsa da, diğer muhteşem filmler sayesinde tüm seri en azından iyi olarak kalacaktır..
BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ?
- Filmin sinemalarda gösterime girdiği ilk birkaç hafta sonu, makyaj/efekt uzmanı Tom Savini, Jason’un gölden yükselerek Alice’i yakaladığı sahneye izleyicilerin vereceği tepkiyi görmek için filmlerin son beş dakikalarına gidiyordu.
- Adrienne King başlangıçta içerdiği canlı vahşet nedeniyle filmde oynamak istemiyordu ama fikrini değiştirdi.
- Tom Savini, bir mankeni pencereden fırlatılan bir insana dönüştürüyor.
- 1958 başlangıcında öldürülen ilk rehberin adı jenerikte “Barry” olarak geçiyordu. Ancak resim açıklamalarında adı “Gary” olmuştu.
- Jason’un Alice’e saldırdığı güya son sahne üç kez çekilmişti. Biri Eylülde, ardından Ekimde ve son olarak dışarıda hava sıcaklığının –2 derece olduğu Kasım’da çekilmişti.
- Adrienne King, Alice rolünü orijinal film yapımcıları Sally Field’i denemekten vazgeçtiğinde kapmıştı.
- Claudette’in öldürülüşünü gösteren bir sahnenin silindiği rivayet edilir. Açılış sahnesi üzerinde hiç çalışmadığını söyleyen Tom dahil filmin ekibi bunu reddetmişti. Ancak yine de Claudette’i boğazında bir palayla gösteren bir fotoğraf var ve bu büyük ihtimalle sadece promosyon amaçlı çekilmiş olabilir.
- Steve Christy adını filmin Ortak Yapımcısı Steve Miner’dan almıştı.
- Filmle dalga geçen çeşitli filmler de çekilmişti ve bunların en önemlisi Saturday the 14th (14. Cumartesi) idi.
- Jason’un filmin sonunda sürpriz bir biçimde ortaya çıkması fikri makyaj tasarımcısı Tom Savini’ye aittir.
- Sean Cunningham’ın film için aradığı aktörlerin “Bir Pepsi reklamında oynayabilecek iyi görünümlü çocuklar” olduğunu söylediği rivayet edilir.
- Estelle Parsons başta Bayan Voorhees rolü için düşünülmüştü.
- Bill’in bir kapıya oklarla saplandığı sahnede gözleri sürekli seğiriyordu çünkü Savini’nin uyguladığı göz efekti gözlerini yakıyordu ve dayanılmaz ağrılar veriyordu.
Devilboy


holoski4455 bunu beğendi.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-09, 14:31   #2

Varsayılan C: İzlenmeye Değer Korku filmleri ( + 18 )


SEVGİLİLER GÜNÜ KATLİAMI guzele benziyor
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-09, 16:51   #3

Varsayılan C: İzlenmeye Değer Korku filmleri ( + 18 )


ama kötü örnek olduğunu biliyoruz Zavallı Münevvere olanı biliyorsunuz bu film yüzünden hepsi
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-09, 18:01   #4

Varsayılan C: İzlenmeye Değer Korku filmleri ( + 18 )


saol bu gzl konu için
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-08-09, 20:05   #5

Varsayılan C: İzlenmeye Değer Korku filmleri ( + 18 )

Tesekkürler...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat