Reklamsız Forum İçin Tıklayınız. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde. * FrmTR'nin resim sitesi Resimci.Org yayında
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 30-01-07, 18:58   #1
furkan1240

Varsayılan DÖnem Ödevi * Osmanlı devletinde Kültür ve Medeniyet


Selam arkadaşlar benm bir dönem ödevim var tarihten yrdım ederseniz sevinirim.

KONU:Osmanlı devletinde Kültür ve Medeniyet.Bunların bölümleri var.(Ordu vb.) Bu bölümlerden birini detaylı bir şekilde lazım yardım için saolun.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 30-01-07, 20:00   #2
anilbak27

Varsayılan C: DÖnem Ödevİ


Osmanlı Devleti'nin Merkez Yönetimi
Sayfadaki Başlıklar


A. DEVLET YÖNETİMİ
1. MERKEZ YÖNETİMİ
DİVAN ÜYELERİ VE BAŞLICA GÖREVLERİ



A. DEVLET YÖNETİMİ

Osmanlı Devleti İslâm hukukunun ve Türk kültürünün hakim olduğu bir devletti. Osmanlılar, kuruluş döneminde devlet teşkilatını oluştururken Moğol İlhanlıları ve Anadolu Selçuklularını örnek aldılar.

Osmanlılar ülke sınırları içinde çeşitli milletleri barındırdılar. Bütün insanlara adil ve eşit davrandılar. Osmanlı Devleti'ne sırasıyla Söğüt, Bursa, Edirne ve İstanbul başkentlik yapmıştır.




1. MERKEZ YÖNETİMİ

a.) PADİŞAH: İmparatorluğun başında Osmanlı soyundan gelen bir padişah bulunuyordu. Padişah önemli işlerde büyük devlet adamlarının düşüncelerini almakla birlikte son kararları kendileri verirlerdi. Ordulara komuta etmek, büyük devlet adamlarını atamak, gerektiğinde divana başkanlık etmek görevleri arasındadır.

Padişah öldüğü zaman geleneklere göre çocuklarından hangisinin başa geçeceğinin belli olmaması ve hanedan üyesi her şehzadenin padişah olma hakkının olması şehzadeler arasında taht kavgalarının çıkmasına neden olmuştur.

Fatih çıkardığı kanunname ile taht kavgalarını önlemek için başa geçen padişahın kardeşini öldürmesine izin verdi. (devletin geleceği için) I. Ahmet devrinde yayınlanan bir fermanla devletin başına Osmanlı hanedan üyelerinin en yaşlı ve aklı başında olanının geçmesi kararlaştırıldı(Ekber ve irşâd sistemi)

Padişahın kendi adına para bastırması ve camilerde hutbe okutması hükümdarlık alameti sayılmıştır.

Şehzadeler devlet yönetiminde ve askerlik işlerinde tecrübe kazanmaları için Lala’lar eşliğinde sancaklara gönderilirdi.

Yükselme döneminden itibaren padişahlar, Topkapı Sarayı'nda oturmaya başladılar.

b.) DİVAN: Bugünkü manada Bakanlar Kuruluna benzerdi. Devletin önemli işleri burada görüşülür ve karara bağlanırdı. (savaşa ve barışa karar verme gibi.)

Divan, Osmanlı tarihinde ilk kez Orhan Bey zamanında kurulmuştur. Fatih’ten itibaren Divan’a Sadrazam başkanlık etmeye başlamıştır.

Divan’da alınan kararlar “Arz Odasında” padişaha bildirilirdi. Divan teşkilatı II.Mahmut tarafından kaldırılarak yerine “Nazırlıklar (Bakanlıklar)” kurulmuştur.

Divan toplantıları Topkapı Sarayı'ndaki “Kubbealtı” denilen yerde yapılırdı.




DİVAN ÜYELERİ VE BAŞLICA GÖREVLERİ

1.SADRAZAM: (VEZİR-İ AZAM):Bugünkü anlamda Başbakan konumundadır. Padişahtan sonra gelen en yetkili kişidir. Padişah’ın mührü altın bir kese içinde Sadrazam’da bulunurdu. Sadrazamlar Fatih’ten itibaren Divan başkanı oldular.

2.VEZİRLER: Bugünkü anlamda Devlet Bakanları konumunda idiler. Sadrazam yardımcıları olup onun verdiği görevleri yaparlardı. Vezirler içerisinde en yetkili olan Vezir-i Azam (Sadrazam) idi. Vezir sayısı başlangıçta üç iken sınırların genişlemesiyle yediye kadar çıkmıştır.

3.DEFTERDARLAR: Bugünkü anlamda Maliye Bakanıdır. Gelir ve giderleri hesaplayarak yıllık bütçeyi hazırlarlardı. Anadolu ve Rumeli Defterdarı olmak üzere iki taneydi.

4.KAZASKERLER: Bugünkü anlamda Milli Eğitim ve Adalet Bakanları konumunda idi. Bölgelerindeki Kadıların ve Müderrislerin atama, terfi ve görevden alma işlerine bakarlardı. Divanda yüksek davalara bakarlardı. Böylece Divan yüksek mahkeme özelliği gösterirdi.

5.NİŞANCI: Divan bürokrasisinin en yetkili kişisi idi. Ülke ile ilgili yazışmaları düzenler, toprakların dirliklere dağıtımını yapar, has-zeamet-tımar defterlerini tutar. Padişahın fermalarına tuğra çekerdi.

6.ŞEYHÜLİSLAM (MÜFTÜ): Bugünkü anlamda Diyanet İşleri Başkanıdır. Ülkedeki din adamları ve din işlerinin başı idi. Kanuni döneminden itibaren Divan üyesi olmuştur. Divan’da verilen kararların dine uygun olup olmadığını onaylardı buna fetva denirdi.

7.KAPTAN-I DERYA (KAPTAN PAŞA): Deniz Kuvvetleri Komutanıdır. Yükselme Döneminden itibaren Divan üyesi olmuştur.

Divan-ı Hümâyun
Osmanlı Devleti'nin idare tarzı eyâletlerin vaziyetlerine göre başka başka idi. Osmanlı eyaletleri haslı, salyâneli yani yıllıklı ve yurtluk ocaklık olarak başlıca üç türlü idare edildiğinden buralara tayin edilecek valilerle idare tarzları aralarında farklar vardı. Haslı eyâletler daha ziyade merkezden idare edilir ve diğerlerinin de dahilî idareleri kendilerine ait olurdu; fakat bütün tayin ve aziller merkeze ait olduğundan Osmanlı hükümeti merkezde bütün kuvveti elinde tutmakta idi. Haslı valilerin yani beylerbeylerinin arasında Budin beylerbeyliği gibi geniş selâhiyetli olan bir eyâlet de vardı. Osmanlı hükümeti bütün bu idareyi devlet merkezindeki divan-ı hümâyun denilen ve sadrâzamın riyaseti altında toplanan bir meclisle idare etmekte idi.
Osmanlı Beyliğinin İlk Teşkilâtı
Hudutları genişlemeye başlayan beylik esaslı bir kurul vücuda getirmek istediğinden artık yavaş yavaş aşiret usul ve kaidelerinden ayrılarak bir devlet mahiyetini almak yolunu tutmuş; bünyesine göre idarî, adlî, askerî teşkilât yapmak zaruretini hissetmişti. Bunun için ulema sınıfından gelmiş olan vezir Alâaddin Paşa ile Bursa kadısı Cendereli Kara Halil Efendi faaliyete geçmişlerdir.

İlk defa olarak Orhan Bey'in cülusunun üçüncü senesine tesadüf eden 727 H./1327 M. de hükümdarlık alâmetinden olarak Bursa’da akçe yani gümüş sikke kestirilmiştir. Bu sikkesinin bir tarafında kelime-i şahadet ile ilk İslam halifeleri olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin isimleri ve diğer tarafında Orhan bin Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi ve daha altında da siyakat rakamı ile üç adedi ve kenarlarında da paranın basılmış olan 727 senesi ve bir de Osmanlıların mensup oldukları Kayı boyu damgası vardır.

Küçük Osmanlı beyliği ilk devlet teşkilâtında Anadolu Selçukluları ile îlhanlıları örnek yaparak bir hükümet mekanizması kurmuştur. Bunun esası beylik merkezindeki divan, Bu divana devlet reisi olan hükümdar riyaset ettiği gibi icabında hükümet reisi olan vezir de riyaset ederdi.

Elimizdeki sınırlı kaynaklara göre ilk Osmanlı veziri, Hacı Kemaleddin oğlu Alâaddin Paşa'dır. Ulema sınıfından olan Alâaddin Paşa'dan sonra vezir olanlar epey zaman hep ilmiye sınıfından o mevkie gelmişlerdir; yani Osmanlı divanı reisliği on dördüncü asrın sonlarına kadar ulemadan olanlara verilmiş, böylece İlhanlılar’ı takliden askerî sınıf haricinden tâyin olunmuştur. Fakat bunlar daha sonraları görüldüğü üzere askerî işlere karışmazlardı; askerî işler subaşı ve daha sonraki tâbirle beylerbeğiler tarafından görülürdü.

Osmanlı divanında vezirlerle askerî sınıfına mensup beylerin giyecekleri elbise ve başlarına saracakları sarığın şekli tesbit olunmuş ve bu suretle hükümet erkânı ve askerî sınıf ile halk, kıyafet cihetiyle birbirlerinden ayrılmışlardır.

Divan, bütün memleket işlerinde birinci derecede en yüksek merci idi; hükümler hep buradan verilirdi. Çandarlı Kara Halil'in vezirliğine kadar askerî işler buradan ayrı idi. Askerî muamelât subaşı ve beylerbeyiler tarafından pâdişâha arzedilip müsaadesi alınmak suretiyle tedvir olunurdu. I. Murad zamanında vezir Halil Hayreddin Paşa'dan itibaren bu askerî işler de vezirlere verildi; çünkü Halil Hayreddin Paşa aynı zamanda ordu kumandanlığını da ele alarak bu cihetten de mühim başarılar göstermişti.

Osman Gazi zamanından itibaren elde edilen Şehir ve kaza idareleri, oraları zabtetmiş olan beylere verilmiş ve daha sonra buraları sancak itibariyle muharebede asker başbuğu olanlara tevcih edilmişti. Yine bu sancak ve daha küçük mıntıkayı havi kazaların askerî kısımlardan hariç idarî, adlî muameleler kadı denilen hâkimlere bırakılmıştı. Bu ilk devirde en yüksek ilmiye makamı Bursa kadılığı olup bütün kadıların tâyin ve azilleri Bursa kadılığına aitti; bu usul I. Murad zamanında kazasker makamının ihdasına kadar böyle devam etti; sonra kadılar için en yüksek mercî kazaskerlik oldu.

İlk fütuhatı yapanlar aşiret kuvvetleri olup hepsi de atlı idiler. Bu kuvvetler uzun zaman muhasara hizmetlerinde kalamadıklarından dolayı muvaffakiyetler gecikiyordu; her zaman vaktinde muharebeye gelemeyen bu kuvvetlerin yerine Türk gençlerinden daimî ve esaslı yaya ve atlı kuvvetlerinin teşkiline karar verildi ve hemen faaliyete geçildi. Bu fikri ilk defa olarak meydana koyan ve tatbikatına da memur edilen Bursa kadısı Cendereli Kara Halil idi. Alınacak atsız askere yaya ve atlı askere de müsellem denildi.

Tertip edilen program üzere harbe yarar güçlü kuvvetli Türk gençlerinden atlı ve yaya olarak ilk defa biner kişi alındı. Bunlar muharebe zamanlarında evvelâ birer ve daha sonra ikişer akçe gündelik ile hizmet edecekler ve muharebe olmadığı zamanlarda ise kendilerine gösterilen toprakları işleyip vergiler¬den muaf olacaklar ve kendilerine verilen arazinin hazineye veril¬mesi lâzım gelen öşrü kendilerine bırakılacaktı. Bu askerî hizmete tâyin edilenlerin miktarı tertip edilen kadroyu çok geçtiğinden bunların nöbetle sefere gitmeleri ve sefere gidenlere, gitmeyenlerin yamak olmaları ve onlara seferden dönünceye kadar muayyen harçlık vermeleri kanun oldu.

Yaya askerler onar, yüzer kişilik manga ve bölüklere ayrıldılar. On kişiye onbaşı ve yüz kişiye yüzbaşı zabitler tâyin edildi, bin mevcutlu kuvvetin kumandanına da binbaşı ismi verildi. Bu kuvvetler daha sonraları ihtiyaca göre arttırıldı.

Müsellem denilen bin kişilik süvari kuvvetinin de otuz neferi bir ocak itibar olunmuştu; içlerinden beş neferi nöbetle muharebeye giderdi.

İşte piyadelerine yaya ve atlılarına müsellem adı verilmiş olan bu Türk kuvvetleri Kapıkulu ocaklarının teşkiline kadar elde edilen muvaffakiyetlerde başlıca âmil olmuşlardı. Daha sonraları bunların bilfiil harbe iştiraklerine lüzum kalmayınca ordunun geri hizmetlerinde kullanılmışlardır. Bu suretle yaya ve müsellem teşkilâtının Pelekanon muharebesi ve İznik fethinden evvel yapılmış olduğunu gösteren kayıtlar mevcuttur
Osmanlı Eyaletleri
Eyaletlerin esas olarak askerî idaresi beylerbeylerine verilmişti; XV. yüzyıl ortalarına kadar olmak üzere biri Rumeli'de ve diğeri Anadolu'da iki beylerbeyliği vardı; bunlardan başka Anadolu'da şehzade sancakları bulunuyordu. Rumeli'de şehzade sancağı olmayıp Silistre, Semendire ve Arnavutluk hududunda akıncı sancakbeyleri vardı. Karaman beyliğinin ortadan kalkması üzerine burası önce şehzade sancağı ve sonra beylerbeyliği oldu; Sivas da böyle idi.

XV. yüzyıl ortalarından XVI. yüzyıl ortalarına kadar muhtelif tarihlerde Anadolu'da Manisa, Kütahya, Konya, Kastamonu, Amasya, Trabzon, Antalya şehzade sancağı idiler; ikinci derecede şehzade sancakları da (Bolu ve Akşehir, Kefe gibi) vardı.

Anadolu beylerbeyliğinin merkezi evvelâ Ankara iken sonra Kütahya'ya naklolunmuş ve daha sonra Kütahya şehzade sancağı yapıldığından beylerbeyliği merkezi tekrar Ankara olmuş ve nihayet II. Selim 'in hükümdarlığını müteakip Kütahya yeniden Anadolu beylerbeyliğine başkent olmuştur. Rumeli beylerbeyliğinin merkezi ise bir aralık Filibe ve daha sonra Manastır'dı. Eyâlet merkezini içeren sancağa Paşa sancağı denilirdi.

Osmanlıların eyalet teşkilâtı XVI. yüzyıl ortalarına doğru istikrarlı bir şekil almıştı; Doğu ve Güney Anadolu ile Suriye, Mısır, Irak ve Avrupa'da Macaristan kıtalarının zabtı yeni ve mühim eyâletler meydana çıkarmıştı; bu suretle Erzurum, Diyarbakır, Van, Dulkadıriye, Haleb, Suriye, Trablus-şam, Şehrizor, Mısır, Yemen, Bağdad, Basra ve Budin, Temeşvar eyaletleri teşekkül etmişti. Kuzey Afrika'da Cezayir ile bu tarihlerde buraya tâbi olarak idare edilen Tunus, Trablusgarp imtiyazlı birer sancak halinde idiler. Trablusgarb Turgut'un 1565'deki vefatında beylerbeğyliği idi. Bunlar denizle alâkalı kaptanlara verilirdi. Afrika eyâletlerinden merkezi Sevakin olan, bir de Habeş eyâleti vardı. Adana ve bazı Doğu sancakları XVII. yüzyıl başlarına kadar imtiyazlı bir halde
bulunuyorlardı.
Garp Ocaklarının Kuruluşu
Kuzey Afrika'daki Cezayir ile Tunus ve Trablusgarp tarafları elde edildikten sonra buraları ilk senelerde müşterek ve daha sonra ayrı ayrı birer eyâlet olarak idare edilmişlerdir. Bunlardan Cezayir'in 972 H.-1564 M. senesinde Cezayir ve Cezayir-i garp olarak iki beylerbeylik halinde olduğu görülüyor: Cezayir valisi kaptan-ı derya Piyale Paşa ve Garp Cezayir'i valisi de Hasan Paşa idi; bu ikilik XVI. yüzyılın sonlarına kadar böyle gitmiştir.
Garp Ocakları Donanması
Sayfadaki Başlıklar


Garp Ocakları Donanmasına Gemici Tedariki


Cezayir, Tunus ve Trablus'un ayrı ayrı donanmaları olup bunlar ecnebi devletlerle anlaşmalar yaparak mektuplaşırlardı. Bu üç imtiyazlı eyâletten en kuvvetli donanması olan Cezayir eyâleti idi; bunların geçimleri korsanlık ve muharebe ile olduğundan mükemmel donanmaları vardı. Cezayir korsanlarının faaliyetleri Akdeniz'e münhasır olmayıp bunlar Sebte (Cebelüttarık) boğazını aşarak Kanarya adaları İngiltere, İrlanda, Felemenk, Danimarka ve hattâ İzlanda adasına kadar uzanmışlar ve 1034 H.- 1625 M.'te büyük Britanya adası civarında ve Vistül nehri ağzındaki Lundy adasını zabtederek epey müddet oturup etrafta korsanlık yaptıktan sonra adayı İngiliz korsanlarına satmışlardı.

Bu on yedinci yüz yılda Akdeniz'de ticaretin selâmetini temin etmek isteyen ve Osmanlı Devleti ile ticaret muahedesi akdetmiş olan devletler bilhassa -Fransa, İngiltere ve Felemenk-Osmanlı Devleti'nin on yedinci yüzyıl içindeki gaileleri sebebiyle Cezayir dayısıyla anlaşma mecburiyetinde kalmışlardır. Bu hususta Amiral Dük Dögiz vasıtasiyle Marsilya'da Fransa ile Cezayir arasında 1028 Rebiulâhır ve 21 Mart 1619 da ilk anlaşma yapılmış ve bundan yedi sene sonra İngiltere hükümeti müracaat etmiş ve onu da Felemenk takip eylemiştir. Osmanlı hükümetinin Cezayir ve Tunus'la ecnebi devletlerin muahede yapmasına müsaade etmesi bunların yarı bağımsızlığını kabul eylemek demekti. Bu anlaşmalar her ne kadar bunların muahede yaptıkları devletlerin ticaret gemilerine tecavüz etmemeleri için bir mütareke hükmünde ise de daha sonraki tarihlerde bu yüzden Osmanlı Devleti zor duruma düşmüştür.

Garb ocakları ecnebi bir devletle muahede yaparlarken iş bitip ahidname iki tarafça da muvafık görüldükten sonra beylerbeyi ile divan heyeti ayağa kalkarak bu niyete fatiha okunur ve sonra oturularak muahedenâme yazılırdı.

Garp ocakları ve bilhassa Cezayir korsanları Fransa ile İngiltere'yi usandırmıştı. Hattâ Fransa kralı On dördüncü Lui sefirinin hakaret görmesi cihetiyle Osmanlılara gücenik olduğundan bundan istifade ile Cezayir taraflarında bir müstemleke tesis etmek üzere kuvvetlerini o taraflara gönderdi ise de arzusuna muvaffak olamıyarak hem Cezayir ve hem Tunus'u topa tuttu ve nihayet her iki ocak ile anlaştı.

Garp ocakları donanmaları Osmanlıların bütün Akdeniz muharebelerinde Osmanlı donanması ile birlikte bulunmuşlardır. Lüzumu halinde bu üç ocağa ilk baharda donanmaya iltihakları için pâdişâh tarafından Ferman gönderilir ve onlar da gemi reisi olan ve dayı denilen başbuğları ve müteaddit kadırga veya kalyonlarıyla sefere iştirak ederlerdi.

1055 H.-1645 M. de ilk defa Girit'e yapılan ihraç hareketinde ve Hanya muhasarasında yardıma gelen Cezayir donanması mevcudu yirmi olup, Tunus ve Trablusgarp donanmalarının adedi ise sekiz kadırga idi. 1059 H.-1649 M.'da Kaptan-ı derya Voynuk Ahmed Paşa altmış kadırga, on mavna ve üç burion ile Akdeniz'e çıktığı zaman garb ocakları donanmaları cenvan yirmi altı burtun ve on çekdirme ile donanmaya iltihak etmişlerdi.




Garp Ocakları Donanmasına Gemici Tedariki

Garb ocaklarının askerî zahiresi ve harp levazımı Osmanlı ülkesinden ve Osmanlı hükümeti tarafından veya aldıkları ganimetten temin edilirdi. Zaman zaman ocaklar tarafından (bilhassa Cezayir ocağından) gönderilen memurlar vasıtasıyla Ege sahil şehir, kasaba ve köylerinden -daha ziyade İzmir, Foça, Karaburun, Muğla havalisinden- ekseriya çiftbozan halktan kuvvetler tedarik edilip ocaklarına sevkedilirlerdi. Gemici tedarikine gelenler dellallar vasıtasiyle efrat toplarlardı. Dellallar: "-Solumadan can vermek, terlemeden mal kazanmak isteyenler bayrağımız altına gelsin" diye bağırırlar ve arzu edenleri yazarlardı. Yine bu ocaklar denizcilikle meşgul olup bulundukları mahal de ziraate pek elverişli olmadığından ihtiyaçları olan zahireyi bedeli mukabilinde de Batı Anadolu sahil şehir ve kasabalarından tadarik ederlerdi. Bir aralık hükümete karşı serkeşlikleri sebebiyle Köprülü Mehmet Paşa bunlara ne gemici ve ne de zahire verilmesine müsaade etmediğinden dolayı çok sıkışmışlardı.

Garp ocakları iki üç senede bir pâdişâha hediyeler takdimiyle buna mukabil tersaneden gemi levazımı, top, barut ve hatta gemi tedarik ederlerdi. Bunların İstanbul'daki bütün işleri Kaptan paşa vasıtasıyla görülürdü; Trablusgarp ocağı hediyesini her sene takdim ederdi. Buna mukabil her üç ocağa hükümet tarafından ihtiyaçları olan levazım verilirdi.
Osmanlı Ordusu Genel Kuvvetler
Genel kuvvet, Osmanlı Ordusunun kuruluş tarihi olan 1363 (H.730) yılından yeniçerilerin kaldırılması tarihi olan 1826 (H. 1241) yılına kadar geçen yaklaşık beş yüzyıl içinde Osmanlı genel kuvveti haliyle birçok değişikliklere uğramıştır.

Başlangıçta yeniçeriler 1000 kişiden oluşurken Kanuni döneminde 12.000, III. Mehmet döneminde 45.000 kişiye ulaşmıştır. 17'nci yüzyılın ortalarında tasarruf nedeniyle sayıları yarı yarıya indirildiği halde 18'nci yüzyıl başında 70.000, ortalarında 80.000'e çıkmış, III. Selim döneminde 110.000'e, II. Mahmut döneminde de 140.000 kişiye ulaşmıştır.

Yeniçerilerin kuruluşu ve düzenlenmesi, Kanuni döneminde tamamlanarak ortalarının sayısı 196 olmak üzere sınırlandırılmıştır. Bu sayı sonuna kadar değişmez kaldığı halde sayıca yukarıda belirlendiği üzere bazan arttırılmış bazanda eksiltilmiş olduğundan ortalar da doğal olarak mevcudunun değişmesini gerekli kılmıştır. Önceleri her yeniçeri ortası 60, 70 ve daha sonraları 100 kişiden oluşurken, 18'nci yüzyılda 2000—3000 kişilik ortalar görülmüştür.

Diğer kapıkulu ocaklarından da zamana göre arttırma ve eksiltmeler olmuştur. Kapıkulu süvarisi de başlangıçta yalnız sipahi bölüğünden ve sayıları da birkaç yüz kişiden oluşurken sonraları bölüklerinin sayısı altıya vardırılmış ve mevcuttan bazan arttırılma bazanda eksiltilerek 17'nci yüzyıldan sonra 20.000'i aşmıştır. Fakat sonraları alınan bazı kararlar sonucunda kuvvetleri gittikçe azalmış önem ve saygınlıkları da kalmamıştır.

Ülkeler zaptedildıkçe bu ülkelerin tımar, zeamet ve has'ın Padişahlar tarafından ödüllendirilerek, savaşta yararlık gösterenlerden hak sahiplerine bölündüğünden, topraklı süvarisinin sayıları gittikçe çoğalmış, Kanuni döneminde yaklaşık olarak 150.000 atlıyı bulmuştur. 17'nci yüzyıldan sonra doğrudan doğruya devlet hazinesine giren gelirleri çoğaltmak arzusu ile açık bulunan tımar ve zeamet, başkalarına verilmesinden vazgeçilerek, bunların kiralanması Hükümetçe daha uygun görüldüğünden bu süvarinin sayısı gittikçe azalmıştır.

Evliya Çelebi, Kanuni devrinde topraklı süvarisinin yani tımar, zeamet ile bunların yasal olarak savaşta çıkarmaları gereken Cebeluların Kanuni Süleyman'ın yasasınca Rumeli'de 74600, Anadolu'da 91600 ki toplam olarak 166200 süvariden oluştuğunu bildirmektedir. Yine IV. Sultan Mehmet Han'ın saltanatı başlarında meydana gelen bazı fetihlerden dolayı bu sayıların 179.200'e ulaştığını bildirmektedir.

Askeri güçler toplamına gelince, bu da bir ölçüde kalmamıştır. Yabancı tarihçilerden Marsigli Sultan Süleyman Han Hazretleri tarafından konulan askeri yasa gereğince kapıkulu ocakları askeri güçlerin 74148 mümtaz eyaletlerin süvarisi ile beraber Topraklı süvarisinin toplam 174192, deniz askerlerinin de 5572, böylece genel Osmanlı kuvvetlerinin 299012 kişiden oluştuğunu fakat İkinci Viyana kuşatması ile başlayan ve on yedi yıl süren Avusturya savaşından sonra askeri kuvvetlerin biraz daha azaltıldığını yazmakta ve iddia etmektedir. Fakat Osmanlı tarihçilerin verdiği bilgiye göre ise Osmanlı kuvvetlerinin bu seferden sonra da sayıları hayli yükselmiş bulunuyordu.

Çünkü Osmanlı tarihlerine göre bu seferlerden hemen sonra kapıkulu askerlerinden olmak üzere 70394 yeniçeri, 12153 cebeci, 5084 topçu, 676 top arabacısı, 15000 süvari ki toplam 103307 kişilik bir askeri kuvvet bulundurulduğundan, Marsigly'ye göre ise Kanuni Süleyman yasasınca kapıkulu askeri İçin sınırlandırılan 74.000 küsur kişiden noksan değil hatta belki yarısı dolayında fazla olduğu kayıt ve izah olunmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman Hazretlerinin 300 top, 300.000 kişilik bir ordu ile Macaristan'a vardığı yabancı yazarlarca rivayet edilmiştir. Bu sıralarda geniş Osmanlı ülkelerinin diğer yönlerinde de yurtiçi asayişinin sağlanması, düşmanlık belirtileri göstermeleri muhtemel olan diğer sınır komşularının gözetimi için küçük kuvvetler ayrılması gerektiğinden, genel Osmanlı kuvvetleri Marsigli'nin bildirdiği sayıdan çok daha fazla idi.

Gerçekten, Marsigli'nin askeri sınıfların sayılarına ait broşürüne koyduğu cetvel incelenirse, mevcut olan askeri sınıflardan bazısının kuvvetini almadığı görülür. Bu kaydedilmeyen askeri sınıfların kuvvetleri de Marsigli'nin verdiği sayıya eklenirse Osmanlı genel kuvvetin 500.000 kişiye yaklaştığı görülür.

Evliya Çelebi elinde fermanla maaş alan vazife isteklisi asker sayısının Kanuni devrinde 500.000, IV. Mahmud Han döneminde 566.000 kişi dolaylarında olduğu bildirilmektedir. Savaş sırasında tımar ve zeametlerden yararlık gösterebilenler Padişah ordusuna eklenebilecek çok sayıdaki gönüllüler bu hesaba katılmamışlardır.

Böylece verdiğimiz bilgilerden anlaşılacağı gibi barış halinde yaklaşma veya durumun müsaadesinde askeri İndirim yani kısıtlama ile tasarrufa çok uyulduğu zamanlar dışında olmak üzere normal durumlarda genellikle Osmanlı Devleti Kuvvetleri toplamı 400.000 ile 500.000 kişi dolaylarında idi ki, herhalde 400.000'den aşağı değildi. Bunca büyük askeri kuvvetleri o sıralarda Avrupa'da silah altına almaya hiçbir devletin gücü yetmezdi.
Osmanlı Askerî Teşkilatı ve Kapıkulu Askerleri
Sayfadaki Başlıklar


Kapıkulu Askerleri
Kapıkulu Süvarisi


Padişahlar öteden beri Osmanlı İmparatorluğu Ordusunun Başkomutanlık görevini yapmışlardır.

Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretlerinin Saltanatı zamanına gelinceye kadar "vezir-i evvel" adıyla anılan Sadrazam sivil işlerde Padişah tarafından kendisine bağışlanan salt vekaleti taşıdığı gibi, eskiden askeri kuvvetlerin de amiri idi. Böylece savaşta "Serdar-ı Ekrem" adı ile Padişah ordusunun başına geçerek savaş alanına doğru gitmek karariyle sefere çıkardı.

Deniz işlerine bakmak konusu Kaptan Paşa 'ya verilmişti ve O da seferde Padişah donanması komutanlığını üzerine alırdı.

Padişah ordusu aslında kapıkulu ve eyalet askerleri adları ile başlıca İki bölüme ayrılmıştı. Deniz kuvvetleri son bir ikinci bölümdü. Bu bölümlerin her biri de çok sayıda ocaklardan oluşurdu.

Özel bir ad ile anılan veya özel bir görevle çalıştırılan muvazzaf askerlerin tümüne "Ocak" denir, ocağın da en büyük subayına "Ocak Ağası" adı verilirdi.

Padişah Sarayının (Enderunun) iç hizmetleri de ocaklara bölünmüştü. Bu uçaklar arasında da askeri sınıflardan say ilebilenler de bulunurdu.

"Bostancı Başı" adındaki bir kişinin komutasında olarak Padişah saray ve bahçelerinin korunmasına ve daha sonraları Boğaziçi'nin de disiplini İşleriyle görevlendirilen bostancılar, "Müteferrika Ağası" adı verilen bir kişinin yönetimine verilirdi. Asillerden ve büyük kişilerin çocuklarından oluşan ve sürekli olarak silah altında tutulan ve Padişahın sefere gitmesi halinde beraberinde hizmet alan "Muteferrikalar"ı da, Padişah Sarayının (Enderunun) "Asker Ocakları" arasında sayılabilir. Hazine, kiler ve seferli adlarında üç koğuştan oluşan "Enderun okulu" da önceleri Osmanlı Ordusunun Harp Okulu yerine geçerdi. Her koğuşun öğretim süresi birkaç yıldan oluşurdu.

Askeri sınıfların ocak ağalarına "Dış ağaları" ya da "Birun ağaları" ve Padişah Enderun ocakları ağalarına da "Enderun ağaları" yada "İç ağaları" denir; tüm olarak subaylara da "Ağa" adı verilirdi.




Kapıkulu Askerleri

Kapıkulu diye adlandırılan askeri sınıf bugünkü askeri terimimizce Hassa askerlerinden oluşur, devletten "Ulufe" adı ile ve gündelik hesabı ile maaştan başka tayinat da alırdı. Daha önceleri yalnız İstanbul'da kışlada yaşarken, sonraları sınır boylarında bazı kalelerle önemli mevkilerin korunmasıyla görevlendirilerek, taşraya da yerleştirildiler.

Bunlar aslında piyade ve süvari olmak üzere başlıca iki sınıftan oluşurdu.

Kapıkulu Piyadesi

Bu piyade askerleri aşağıdaki 7 ocaktan Kurulu idi:

Yeniçeriler

Acemioğlanları

Cebeciler

Topçular

Top arabacıları

Humbaracılar

Sakalar

Yeniçeri Ocağı

Yaya beyler, bölükler, sekbanlar denilen üç bolümden meydana gelirdi. Yaya beyler birden yüz bire kadar 101 ortadan, bölüklüler birden altmış bire kadar 61 ortadan, sekbanlar da 34 ortadan kurulu idiler.

Yaya beylere cemaat, bölüklere ağa bölükleri yada sadece bölük, sekbanlara da yanlış terimle seymenler de denirdi.

Kuruluş tarihine göre birbirlerine önceliği bulunan bölümler bazı farklı üstünlükler elde etmişlerdi.

Yeniçeriler yukarıda sayılan üç bölümden, korucular, oturaklar ve fodlahavaran (Fodla: Yassı pide şeklinde bir çeşit ekmek) adlarıyla üç kısma daha ayrılırlardı.

Korucular bütün yeniçeri ortalarının erleri arasından seçimle ayrılarak, İstanbul, Edirne ve Bursa'da bulunan Padişah saraylarını korumakla görevlendirildi.

Oturaklı da denilen oturaklar emekli askerlerden meydana gelirlerdi. Bunlar muvazzaf hizmetten her ne kadar bağışık idiyseler de, disiplinlerinin sağlanması için kendilerine ayrılmış olan subayların maiyetlerine verilerek eski görevlerine ödül olarak belirli sürelerdeki ödeneklerini alırlardı.

Fodlahavaran denilen topluluk devlete hizmetleri geçmiş olan yeniçerilerden ölenlerin yetimleridir. Bunların geçimlerini sağlamak için ocaktan az bir ödenek verilirdi.

Bütün yeniçeri ocağı, yeniçeri ağası adında bîr kişinin komutasına verilmişti. Yeniçeri ağasından başka ocağın: Sekban başı, kul kethüdası ya da kethüdabey, zağarcıbaşı, tornacıbaşı, mahzar ağa, büyük ve küçük hasekiler, başçavuş, kethüda piri, katip ya da yeniçeri efendisi adlarındaki büyük subaylardan olurdu. Bugünkü piyade bölük yada taburlarının karşılığı olan yeniçeri ortalarından her biri de "çorbacı" adında bir bölükbaşının komutasında bulunurdu. Her ortanın da odabaşı, vekilharç, bayraktar, baş eski ve aşçı ustadan oluşmak üzere bir subaylar topluluğu bulunurdu.

Her ortanın ya da birkaçının; imam, zağarcı, tornacı, talimhaneci, solak gibi bir özel ve ortaklaşa ismi ile ikinci bölümün tuğ ve alem bahsinde anlatılacağı gibi yine ortak bir işaretleri vardı.

Acemi Oğlanları

Düşmandan tutsak alınan ya da devşirme yasası na göre her üç ya da her beş yılda bir 7—8 yaşlarındaki Osmanlı uyruklu Hristiyan çocukların toplanmasından oluşurdu.

Bunlar acemi oğlanları ocağında yedi yıl görevlendirilerek her çeşit zorluk, yorgunluk ve ağır silahları kullanmaya alıştırıldıktan, dinin koşullarıyla eğitilerek Türkçe öğretildikten sonra; yeniçeri ocağı İle kapıkulu ocaklarında açık bulunan boşlukların yerini doldurmak üzere "yeniçeri kapısı" yahut "çıkma" terimleri ile eğilim ve heveslerine göre ocaklara dağıtılırlar. Böylece acemi oğlanlar, Osmanlı Ordusu erlerinin özel bir okulu durumunda idi.

59 ortadan oluşan bütün acemi oğlanlarının amiri yeniçeri ağası idi; fakat birçok işi gücü bulunmasından ötürü ağanın bunlara bakmaya vakti bulunmadığından, "İstanbul ağası" ağaya vekaleten bunlarla ilgilenirdi. Bundan başka her ortanın da çorbacı, meydan kethüdası ve kapıcı adlarında üç subayı bulunurdu.

Acemi oğlanları ocağı 1640 (Hicri 1048) yılına kadar sürdü. Ondan sonra devşirme yasası uygulanmadığından bu ocak kaldırıldı.

Cebeci Ocağı

Piyade silahlarıyla mühimmatını onarım, dağıtım ve korumakla görevlendirildiğine göre, Cebeciler bugünkü tabur tüfekçileri yerindedir. Tümü de "Cebeci başı" adında bir kişinin komutasına verilir; Maiyetinde "Cebeciler katibi" adında bir muhasebeci bulunurdu.

Savaşta ordu komutanları eşliğine uygun miktarda cebeci verilir, barışta ise askeri mevkilerde gereği kadar bulundurulurdu.

Topçu Ocağı

Kısmen top doldurmak hizmetlerini yerine getiren, kısmen de top namluları dökümünde ve kundak yapımıyla patlayıcı madde hazırlanmasında çalıştırılanlardan oluşan ve "Topçubaşı" namında bir kişinin komutasında bulunan bir sınıftı. Topçu başının yönetiminde top dökümhanesi müdürü olarak "Dökücü Başı" bulunurdu. Ocağın nazır, topçular katibi, kethüda piri adlarında üst rütbelileri de vardı. Bu ocak birkaç ortalara bölünmüş, her ortanın da çorbacı, odabaşı ve daha başka adlarda subayları bulunurdu.

Topçu ortası denilen birlik bugünkü terimle topçu bölüğü veya bataryası demek ise de, her ortanın oluştuğu topların çap ve sayıları bugünkü topçu bataryalarında olduğu gibi belirli ve sınırlı değildi. Top atmaya ve top arabalarını kullanma ve sürmeye memur olan erler bugünkü topçu bataryalarında olduğu gibi bir kıt'ada toplu olarak bulunmazdı,

Arabacı Ocağı

Top arabalarını çalıştırmak ve sürmekle görevli ve "Arabacıbaşı" adındaki birinin komutasına verilmiş olan sınıftı. Arabacıbaşından başka topçu ocağına benzer büyük yöneticileri olan bu ocak da birkaç orta'ya bölünürdü.

Humbaracılar

Yabancı ordularda eskiden "Bombardiya" denilen askerlerin karşılığı olan ve kale ve mevki muharebelerinde gözle görülmeyen hedefler üzerine "havan" denilen ateşli silah ve "Humbara" atmakla görevli idi. "Humbaracıbaşı" adında birinin komutasında öteki ocaklarda olduğu gibi büyük rütbeli subaylara sahipti ve çeşitli ortalara bölünmüştü.

Bugünkü Padişah ordusunda humbaracıların çalışma ve görevleri sonradan kurulan topçu obüs alaylarına çevrilmişti. Humbara işini görmekte olan obüslerle atılan mermilere "humbara" değil "dane" adı verilirdi.

Lağımcılar

Kalelerin sarılma ve savunmasında toprak altında yollar (Dehlizler) kazarak ve lağım bağlayarak "lağım savaşı" yapmakla görevli mühendislerden oluşurdu. Bunlar öteki ocaklar gibi ortalara bölünmüş değillerdi.

Bununla beraber bağımsız bir ocak sayılarak "lağımcıbaşı" denilen bir subayın yönetiminde bulunur ve erleri arasına Osmanlı uyruklu Hristiyanlar da alınabilirdi.

Saka Ocağı

Yeniçeri çorbacılarından "saka başı" adında bir kişinin gözetiminde bulundurulan kapıkulu ocaklarının en aşağı sınıfı sayılırdı.

Sakaların "saka başı"ndan başka subayları yoktu. Kapıkulu ocaklarını oluşturan ortalardan herbirine erlerin her çeşit gereksinmeleri için gerekli suyu sağlamak üzere birkaç saka eri görevlendirilirdi.


Kapıkulu Süvarisi

Sürekli olarak silah altında bulundurulan bu süvari askerinin İstanbul'da kışlaları yoktu. At beslemekte kolaylık olmak, fakat saltanat başkentine yakın bulunarak gerektiğinde hızla toplanmalarına olanak sağlamak için İstanbul, Edirne ve Bursa kentleri arasındaki köy ve kasabalarda yerleşmelerine izin verilirdi. Bu süvari askeri;

Silahtar

Sipahi

Sağ ulufeciler

Sol ulufeciler

Sağ gureba bölüğü

Sol gureba bölüğü

adlarıyla altı bölükten oluşurdu. Her bölüğün bir "bölük ağası", bundan başka Kethüda Bey, Kethüda Piri, Katip ve Kalfa adlarında bir topluluk erkanı, başçavuş, çavuş isimleriyle de küçük rütbeli subayları vardı.

Bu bölüklerin sırasiyle ikisine baş, ikisine orta, son ikisine de aşağı bölükler denirdi. Baş bölüklerden silahtar bölüğüne "Sarı Bayrak" Sipahi bölüğüne "Kırmızı Bayrak", Osmanlı tarihinde "Bölükat-ı Erbaa" denilen diğer dört bölüğe de ayrıca "Alaca Bayrak" da denilirdi.

Silahtar bölüğü savaş zamanı yolların ve geçitlerin onarım ve yapımında çalıştırılan müsellem ve yörükleri toplayarak onlara nezaret ederdi. Sipahi bölüğü Padişah ordusunun hareket yolu üzerinde geriden gelecek askeri kıt'alara işaret olmak üzere her iki fersahta bir "Ordu Tepesi" adında küçük tepeler kurulmasına büyük çaba gösterirdi.

Bölükteki Erbaa ise "Liva-yı Şerif" koruyuculuğunda olarak din adamlarının başı ile beraber sadrazamın maiyetinde bulunurdu. Yukarıda saydığımız altı bölük erlerinden ayrılan üç yüz süvari de savaşta verilen emir ve yazıların bildiri ve ulaşımında bir tür yaverlik hizmetinde bulunurlardı. Bunlara mülazım adı verilirdi. Barış zamanı ise kiraya verilen devlet arazisinin yönetiminde Hristiyanlardan alınan vergileri toplamakla görevlendirilirdi.
Osmanlı Donanması Hakkında Genel Bilgiler
* Osmanlı Devleti’nde ilk donanma Karesi Beyliğinin alınmasıyla başlamıştır.
* İlk Osmanlı tersanesi (gemi inşa ve tamir etme yeri) Yıldırım Bayezıt devrinde Gelibolu’da açılmıştır.

* Osmanlı Devleti ilk deniz savaşını Çelebi Mehmet zamanında Venediklilerle yapmıştır.

* Osmanlı denizciliği Fatih zamanında büyük gelişmeler göstermiştir.

* Osmanlı denizciliği Kanuni zamanında altın çağını yaşamıştır. Bu dönemde tersaneler Gelibolu, Süveyş, İstanbul ve Rusçuk’ta idi.

* Osmanlı donanmasında Kalyon, Kadırga ve Fırkateyn adı verilen gemiler bulunurdu.

* Donanma komutanına Kaptan-ı Derya denirdi. Donanmadaki diğer komutanlara Reis, donanma askerlerine ise Levent adı verilirdi.

* Barboros Hayrettin Paşa, Piri Reis, Turgut Reis, Seydi Ali Reis, Burak Reis ve Kemal Reis yükselme döneminin ünlü denizcileridir.
Osmanlı Devleti'nde Maliye
Osmanlı Devleti'nde maliyenin başında Defterdar bulunurdu. Devlet hazinesine “Hazine-i Amire” denirdi.

OSMANLI HAZİNESİNİN BAŞLICA GELİR KAYNAKLARI

1. Halktan alınan vergiler: Müslüman halktan alınan Öşür, Hristiyan halktan alınan haraç ve cizye gibi.
2. Gümrük, maden, orman ve tuzla gelirleri
3. Savaşlarda elde edilen ganimetlerin beşte biri.
4. Bağlı beyliklerden ve yabancı devletlerden alınan vergi ve hediyeler. Bu gelirler devlet içerisinde pek çok yerlere harcanırdı.

OSMANLI HAZİNESİNİN GİDERLERİ ŞUNLARDIR

1. Devlet memurlarına ödenen maaşlar,
2. Kapıkulu askerlerine ödenen ulûfeler ve ulemaya ödenen maaşlar,
3. Savaş masrafları. Donanma giderleri,
4. Askerlere dağıtılan cülus bahşişleri,
5. Bayındırlık ve imar çalışmalarına harcanan giderler.

* Osmanlı Devleti’nde ilk para Osman Bey tarafından bastırılmıştır.

* Fatih’e kadar gümüş akçe olan Osmanlı parası Fatih’ten itibaren altın olarak basılmıştır.

* Yavuz S.S zamanında Osmanlı Devleti’nin hazinesi altınla dolmuştur.

* Osmanlı Devleti 15 ve 16.yüzyıllarda İpek ve Baharat yollarından yararlanmıştır. Ancak 17.yüzyıldan itibaren Osmanlı ekonomisinde büyük sarsılmalar meydana gelmiştir. Bunun başlıca sebepleri şunlardır:
1.Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının Avrupalıların eline geçmesi,
2.Uzun süren savaşların ekonomiyi zayıflatması,
3.Köylülerin topraklarını terk ederek şehirlere gitmeleri,
4.Avrupalıların Osmanlı topraklarına soktukları değeri düşük gümüşün Osmanlı akçesinin değerini düşürmesi,

* Osmanlı Devleti ilk defa Abdülmecit zamanında 1854’te Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den borç para almıştır.

* Alınan borçlar zamanla çok yüksek rakamlara ulaşmış ve sonunda Osmanlı maliyesi iflasını açıklamıştır. (1875)

* Avrupalı devletler borçlarını alabilmek için “Düyun-ı Umumiye” adında Genel Borçlar İdaresini kurdular. Osmanlı gelir kaynaklarına el koydular.


Osmanlı Ağırlık Ölçü Birimleri
Zerre — en küçük ölçü

2 zerre = 1 Kıtmir

2 kıtmir = 1 Nakir

2 nakir = 1 Fitil

2 fitil = 1 Buğday

1 buğday = 1 Habbe = 2 Arpa = 4 Pirinç veya takriben 100 hardal tanesi

4 buğday = 1 Kırat

4 kırat = 1 Denk

4 denk = 1 Dirhem

1 dirhem = 16 Kırat — 64 Habbe veya Buğday

1 dirhem = 7/10 Miskal

1,5 » = 1 Miskal (veya 1,45 dirhem)

1 dirhemi şer'i = 14 Kırat

1 miskal = 24 Kırat

400 dirhem = 1 Okka


Bu ölçülerden bir kısmının gram esasına göre mukabilleri şöyledir :

1 buğday veya habbe _ = 50 mgr.

1 kırat _____________ = 200 mgr.

1 miskal ____________ = 4,8 gr.

1 dirhem ____________ = 3,207 gr.

Dirhem kelimesi Arap para sisteminde gümüş sikke birimi idi. Dirhemin tam ve kat'i olarak ağırlığını tesbit etmek mümkün değildir. Dirhemin resmî rayici hakkındaki bilgiler de birbirini pek tutmamaktadır. Belli olan ve kabul edilen esas bir dirhemin, bir miskalin onda yedisine eşit bulunduğudur.

Üç nev'i dirhem ölçüsü vardır :

— Dirhem-i şer'i = 14 kırat gümüş için kullanılır.

— Dirhem-i örfi veya miri = 16 kırat gümüş için kullanılır.

— Dirhem — 16 kırat = 3,207 gr.

Bunlardan dirhem-i şer'î, zekât gibi dinle ilgili hususlarda esas olarak kullanılmıştır. Dirhem-i örfî ise 16 kırattır fakat kullanıldığı yerin örfüne uygundur. Dirhem bu ölçülerin sabit olanıdır ve 3,207 gram mukabilidir. Buna nazaran bir kırat 200,46 mgr. etmektedir. Fakat 1910 yılında Paris'te toplanan milletlerarası konferansta, mücevhercilerce, bir kıratın kesirsiz olarak 200 mgr. a eşit kabul edilmesine karar verilmiştir. Buna göre de bir buğday 50 mgr. a eşit olmaktadır.
Kadılık - Kazaskerlik - Müftülük
Sayfadaki Başlıklar


Kadılık
Kazaskerlik
Müftülük



Kadılık

Osmanlı memleketlerindeki kaza (hâkimlik-savcılık) işleriyle meşgul olan kadı sınıfının derecesi kanunnameler ile tesbit edilmişti. Malûm olduğu üzere kadılar kısmet, miras, nikâh, nafaka ve ailevî meseleler vesair şer'î ve hukukî davalara bakarlar ve bu işlerden kanunla tayin edilmiş olan resim yani vergileri alırlardı; bunların da en büyük âmiri bu asırlarda bulundukları kıtalara göre Rumeli ve Anadolu kazaskerleriydi; kazaskerler, 150 akçeye kadar olan kadılıkları idare ederlerdi; bundan yukarısının arzı ve tayini vezir-i azama aitti. Kadılığın en yüksek derecesi 500 akçelik taht kadıları idi; Bursa, Edirne ve İstanbul gibi Osmanlı devletinin kendisine merkez yaptığı yerlerin kadılıkları bu cümledendir; bu tarihlerde Sahn-ı Seman müderrislerinden arzu edenler taht kadılığına tayin edilirlerdi; Taht kadılarından bir derece aşağı olarak 300 akçeden başlayan ve mevleviyyet denilen kadılıklar geliyordu; Sahn medreselerindeki hariç ve dahil müderrisleri isterlerse 300 akçelik kadılığa tayin olunurlardı; 150 akçelik kadılıklar sancak kadılıkları idi.

Şu kayıtlara göre kadılık, nahiye, kaza, sancak, eyâlet ve taht kadılıkları olmak üzere beş kısımdı; bir kadılığa birkaç kişi talip çıksa aralarında imtihan yapılırdı. Kadıların hizmet süreleri derecelerine göre başka başka olup bu müddeti bitirince azledilmiş sayılarak yerine sıra bekleyen kıdemlisi tayin edilirdi.

Bilûmum kadılar ve bilhassa bunların içinden kaza kadıları, kazalarındaki hükümet işleriyle de meşgul olurlardı; zahire tedariki, maden, yol vesair işlere tayin olunanların sevkleri, devşirme işleri, velhasıl hükümetçe verilen görevleri dolayısıyls idarî işleri de görürlerdi.




Kazaskerlik

Bu makam I. Sultan Murad zamanında kurulmuş ve ilk defa Çandarlı Kara Halil, Efendi (Paşa) tayin edilmişti; Osmanlı hudutlarının genişlemesi üzerine kazaskerlik Fatih Sultan Mehmed'in son senelerinde Rumeli ve Anadolu kazaskerliği olarak ikiye ayrılmıştır.

Kazaskerler bu tarihlerde ilmiye sınıfının yani müderris ve kadıların en büyük makamı idi; askerî sayılan bütün sınıfların hukukî ve şer'i işleri bunun tayin ettiği nâibler yani vekiller tarafından görülür ve bunlardan alınan resimler kendisine ait olurdu; vilâyet, sancak ve kaza kadıları bunların işlerine müdahale edemezlerdi.

Kazaskerler; divan-ı hümâyun azasından olup oraya gelen davaları hallederler ve haftanın belirli günlerinde kendi evlerinde de divan kurup kendilerine havale edilen hukukî ve şer'î işlere bakarlardı.




Müftülük

Osmanlıların ilk devirlerinde en yüksek ilmiye derecesi kazaskerlik idi; Fatih Sultan Mehmed zamanındaki kanunnâmeye göre şeyhülislâm diye isim verilen müftü ulemânın reisi yani müderrislerin arasında en yüksek derecede idi; hattâ müftü ile pâdişâh hocasının, vezirlerin de üstünde olmasından dolayı vezir-i âzamın onlara riayeten üst tarafına oturtması kanundu.

Müftüler, bulundukları mıntıkada dinî meseleler hakkında fetva vererek halkın sorularını cevaplandırırlardı; bunların XVI. asır başlarına kadar mevkileri hükümet teşkilâtında o kadar ehemmiyetli değildi; kazaskerlere nazaran cüz'i maaşları vardı.

II. Bayezid, meşhur medresesini (Bayezid'de şimdiki İnkılâp Müze ve Kütüphanesi) yaptığı zaman müftü olan Zenbilli Ali Cemalî Efendi'ye hürmeten medresesini müftü olanlara tahsis etmiştir; o tarihte müftülerin yevmiyesi 100 akçe iken bu medrese müderrisliği münasebetiyle müftülere 50 akçe daha verilmiştir; Kanunî Sultan Süleyman zamanında Ali Cemali Efendi'nin yevmiyesi 150'ye çıkarılmış ve Ebussuûd Efendi zamanına kadar bu miktar devam etmiştir.

Ebussuûd Efendi müftü iken meşhur tefsirini yazarak bir kısmını takdim etmiş ve o tarihe kadar Bayezid medresesi müderrisliği ile beraber 200 akçe olan müftülük maaşı 300 akçe zamm ile 500'e çıkarılmış ve tefsirini tamam edince yevmiyesi 600 akçe olmuştu. İşte bu tarihten İtibaren müftülük kazaskerliğin üstüne çıkmış ve Rumeli kazaskerliğinden sonra müftülük en yüksek ilmiye makamı olmuştur; müftüler XIX. asra kadar kabineye dahil olmayıp sonradan buraya alınmışlardır; müftülere şeyhülislâm da denilmiş olup bu tabir XVII. asır sonlarından itibaren yaygın hale gelmiştir.

Eğitim, Öğretim, Bilim ve Sanat
1. Eğitim ve Öğretim:

Osmanlı Devleti’nde eğitim ve öğretimin temelini medreseler oluştururdu.

* İlk medrese Orhan Bey döneminde İznik’te açılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde eğitim öğretim başlıca üç grupta ele alınıyordu.

a) Sıbyan (çocuk) Mektepleri: Günümüzdeki ilkokulların karşılığıdır.

b) Medreseler

c) Enderun Mektebi


2.Bilim:

a) Dil ve Edebiyat: Kuruluş devrinde edebiyat ve bilim eserleri arı bir Türkçe ile yazılmıştır.

Yükselme döneminde sınırlar genişleyince Arapça ve Farsça’dan dilimize pek çok kelime alınmıştır.Türkçe’nin bu gelişmiş haline Osmanlıca denilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde edebiyat Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı olmak üzere ikiye ayrılırdı.

19. Yüzyıldan itibaren edebiyatta önemli gelişmeler olmuştur. Bu dönemde edebiyat Batı’nın etkisi altına girmiştir. Şinasi ve Tevfik Fikret, Namık Kemal, Ömer Seyfettin Batı tarzında eserler yazmışlardır.

b.)Tarih ve Coğrafya: Osmanlı Devleti’nde 15.yy’ın ikinci yarısından itibaren tarih kitapları yazılmaya başlanmıştır.

* Padişahların görevlendirdiği resmi tarih yazıcılarına Vakanüvist veya Şehnameci denirdi.

* Hoca Saadettin Efendi padişah tarafından görevlendirilen ilk resmi tarihçidir.

* Coğrafya alanında en önemli eseri Pîri Reis Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) adlı eseriyle ortaya koydu.Aynı zamanda 16.yy’da çizdiği Dünya haritası, Dünya’daki ilk doğru Dünya haritası oldu. Çeşitli ülkeleri tanıtan Seydi Ali Reis’in yazdığı Mirat’ül Memalik (Ülkelerin Aynası) ve Kâtip Çelebi tarafından yazılan Cihannüma (Dünya Coğrafyası) ve Evliya Çelebi tarafından yazılan Seyahatname, Osmanlı Devleti’nde yazılmış olan önemli coğrafya kitaplarıdır.


c.) Tıp

* Osmanlı Devleti’nde medreselerde tıp eğitimi de yapılıyordu. Medreselerin yanına açılan hastahanelerde (şifahane) pek çok tedavi yolları geliştirilmiştir.

* İlk hastahaneler Yıldırım Bayezıt zamanında açıldı. Dür’ün Tıp adıyla.

* Müslüman olmayan Yahudi ve Rumlar tıp biliminde eser vermişlerdir. Padişahlar onları hekimbaşı bile yapmıştır.

* II. Bayezıt’ın Edirne’de kurduğu külliyenin akıl hastalıkları bölümünde hastalar müzikle tedavi ediliyordu. Bu dönemde Avrupa’da akıl hastaları ateşe atılarak yakılıyordu.

* Fatih’in hocası Akşemsettin bazı hastalıkların mikroplar yoluyla meydana geldiğini bularak eserlerinde yazmıştır.

* Devrin ünlü doktorları arasında Amasyalı Sabuncuoğlu Şerafettin, Ahi Çelebi ve kendi hocasını ameliyat eden Altunî Zade sayılabilir.


3.SANAT

a) Mimari: Osmanlı Devleti’nde en çok gelişen sanat dalı mimari idi. Kuruluş döneminde Selçuklu ve Bizans Mimarisinin etkisi görülür.

Camiler, medereseler, hanlar, hamamlar, saraylar ve türbeler en çok yapılan mimari eserlerdir. Mimar Sinan Osmanlı Devleti’nde tanınmış en önemli mimardır. 315 tane eser meydana getirmiştir. İstanbul’daki Süleymaniye ve Şehzadebaşı camileri ile Edirne’deki Selimiye camileri Mimar Sinan’ın eserlerindendir.

18.yy’da mimaride İran ve Avrupa’nın etkisi görülmüştür.

19.yy’da Avrupa’nın barok ve gotik mimari tarzları örnek alınmıştır.

Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız ve Beylerbeyi sarayları bu yüzyılda inşa edilmiştir.

b.) Süsleme Sanatları: Osmanlı Devleti’nde Çinicilik, oymacılık, kakmacılık, nakkaşlık, hattatlık, kitap ve ciltcilik sanatları gelişmiştir.

c.) Musıkî: Osmanlılar Selçuklulardan aldıkları musıkîyi zirveye ulaştırmışlardır. Musıkî klasik musiki ve halk musıkîsi olmak üzere iki koldan gelişmiştir. Birçok Osmanlı padişahı profesyonel biçimde musıkî ile uğraşmıştır.

İsmail Dede Efendi, Zekai Dede, Hacı Arif Bey, Itri ve Tamburi Cemil Bey ünlü bestekarlardır.

* Osmanlılarda Mehterhane adı verilen askeri mızıka takımı vardı. II. Viyana kuşatması sırasında Avusturyalılar Mehter takımını esir aldılar. Avrupa ordularının bando takımı buradan doğmuştur.

Mehterhane 1826’da Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla kaldırılmış ve yerine Avrupaî tarzda Mızıka-i Humayun kurulmuştur.

Mehter takımı 1953 yılında Harp Dairesi Askerî Müze Müdürlüğü tarafından yeniden kurulmuştur.
--------------------------------------------------------------------------
kaynak:[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 30-01-07, 20:05   #3
FavoriTurk

Varsayılan C: DÖnem Ödevİ


Ordu Teşkilatı

Osmanli ordusu, kurulusundan 20. yüzyilin basina kadar kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teskilâtlanmisti. 1909-1910 yillarinda Avrupa ordu teskilâtina giren Hava kuvvetleri, 1912'de de Osmanli Devletinde kuruldu.

Osmanlilarin kurulusunda ordu, asiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genislemesiyle, gönüllülerin, feth edilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katilmasiyla asker miktari artip, teskilâtlanmaya gidildi. Beylik, akinci ve gönüllü kuvvetlerine ilâveten 1361 yilinda yaya (piyâde) ve müsellem (süvâri) olmak üzere muntazam ve dâimî ordu teskilâti kuruldu. Osmanli kara kuvvetleri piyâde, süvâri eyâlet askerleri, teknik ve yardimci siniflardan meydana gelirdi. Piyâdeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacilari, lagimci, humbaraci ocaklari olmak üzere yedi ocaga ayrilirdi. Süvâriler de; sipâhi, silâhtar, sag ulûfeciler, sol ulûfeciler, sag garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere alti bölüge ayrilirdi. Eyâlet askerleri timarli sipâhiler ve yerli kulu teskilâti olmak üzere ikiye ayrilirdi. Timarli sipâhiler, Osmanli ordusunun en önemli kismi olup; timar sâhipleriyle, bunlarin beslemek ve yetistirmekle yükümlü olduklari cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teskilâti; yurtiçi, geri hizmet, kale kuvvetleri teskilâti olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teskilâti; belderanlar, cerahorlar, derbendciler, martalozlar, menzilciler, voynuklar gruplarindan; geri hizmet teskilâti, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teskilâti, azaplar, gönüllü ve beslilerden meydana gelirdi. Akincilar, Osmanli ordusunun öncü kuvvetleri olup, kurulusuna, gelismesine ve genislemesine çok hizmetleri geçti. Akincilar onlu sisteme göre teskilâtlanmislardi.

Deniz kuvvetleri (Donanma): Osmanli Deniz Kuvvetleri, Karesi, Mentese, Aydin gibi denizci beyliklerin hâkimiyet altina alinmasiyla sâhip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. Ilk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve Izmit'teki gemi insâ tezgâhlari, Sultan Birinci Bâyezîd Han (1386-1402) zamâninda Gelibolu, Sultan Birinci Selim Han (1512-1520) zamaninda Haliç, Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) zamâninda Süveys ve zamanla Ruscuk, Birecik tersâneleri kuruldu. Bu tersânelerde kürekli ve yelkenli gemiler îmâl ediliyordu. Buharli gemilerin kesfiyle 1827'de donanma, Bugu denilen bu gemilerle de donatildi. Kürekli gemi çesitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçik, çete kayigi, brolik, celiyye, çamlica, sayka, firkate, mavna, kalite, girab, sahtur, çekelve, kirlangiç, bastarde ve kadirga kullanildi. Yelkenli gemi çesitlerinden de; ates, agripar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarli kullanildi. Donanma-i Hümâyûnun basi 1867 yilina kadar kaptan-i derya, bu târihten sonra da bahriye nâziri ünvânini tasidi. Osmanli donanmasi, muazzam teskilâti, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kâbiliyetli kaptan ve leventleriyle Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kizildeniz'e hâkim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarinda Osmanli sancagi ile armasini dalgalandirip temsil ediyorlardi. Osmanli donanmasinin 27 Eylül 1538 târihinde müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçli donanmasina karsi kazandigi Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri günü olarak kabul edilmektedir.

Osmanli ordusunda atessiz, atesli, koruyucu silâhlar kullanilmaktaydi. Atessiz silâhlar; kiliç, ok, sapan, bozdogan, topuz da denilen gürz, kamçi, dögen, balta, meç, simsir, gaddara, yatagan, hançer, kama, mizrak, cirit, kantariye, kastaniçe, süngü, zipkin, tirpan, çatal, halbart, mancinik, müteharrik kule; Atesli Silâhlar; sayka, zarbazen, miyane zarbazen, sahî zarbazen, sakloz, dranki, bedoluska, marten, ejderhan, kolonborna, miyane, balyemez adlarindaki toplar sishaneli karabina, çakmakli, fitilli çesitleriyle tüfek, tabanca kullanilirdi. Zirh, karakal, migfer, kalkan da düsman silâhindan muhâfaza için kullanilirdi.

1839 Tanzimat ilânina kadar ordu-yu hümâyûnda mülkî vazifeleri de olan askerî rütbeler sunlardir: Sadâret, vezir, beylerbeyi, ülâ, sancak beyi, alaybeyi, kaymakam, binbasi, sagkolagasi, yüzbasi, mülâzim-i evvel, mülâzim-i sânî, zâbit vekili, basçavus, onbasi, nefer. Son devir askerî rütbeler ve Ikinci Abdülhamîd Han (1876-1909) zamâninda, 1900'de subay maaslari: müsîr (maresal) iki yüz elli altin, ferik (korgeneneral) yüz altin, mirliva (tümgeneral) altmis altin, miralay (albay) yirmi bes altin, kaymakam (yarbay) on sekiz altin, binbasi on iki altin, kolagasi (kidemli yüzbasi) on altin, yüzbasi bes altin, mülâzim-i evvel (üstegmen) iki buçuk altin, mülâzim-i sâni (tegmen) iki altin, nefer (er) bir mecidiye (bir altinin beste biri). Bu maaslar net ve kesintisiz olup, her ay da ihsân-i sahâne (pâdisâh hediyesi) alan pekçok subay vardi.

Güzel Sanatlar.

Güzel San'atlar, mîmârî, çinicilik, minyatür sahalarinda muhtesem, nâdide eserler verildi. Mîmarlik sahasinda, kendine has, estetik mâhiyette sanat eserleri yapildi. Bunu sivil, askerî, dînî, mülkî, adlî, sosyal ve kültürel eserlerde en güzel sekilde basta Istanbul olmak üzere, memleketin her tarafinda görmek mümkündür. Topkapi, Yildiz, Çiragan, Göksu Kasri, Dolmabahçe, Beylerbeyi saraylari, Selimiye Kislasi, Kuleli Askerî Lisesi, Anadolu ve Rumeli Hisarlari, Bursa Yesil, Ulu câmileri, Edirne'deki Selimiye Câmii, Istanbul'daki Fâtih, Mahmûd Pasa, Süleymâniye, Sehzâdebasi, Sultanahmed, Nûruosmâniye, Vâlide Sultan; Manisa'da Murâdiye, Hâtuniye câmileri; Mahmûdpasa, Sultan Süleyman, Sultanahmed, Fuadpasa, Mahmud Sevket Pasa, Hürrem Sultan, Naksidil Sultan türbeleri; Nilüfer Hâtun Imâreti, Kapaliçarsi, Sultanahmed Çesmesi, Mîmar Sinân Sebili, Fâtih, Süleymâniye medreseleri, Haseki, Gureba Hastâneleri Osmanli mîmârî eserlerinin nümûneleridir.

Çinicilik; dekoratif sekiller olup yaygin olarak câmilerde, saraylarda ve diger eserlerde kullanildi.

Minyatür; nakkaslar tarafindan kâgit, duvar, tahta ve tasa zarif sekilde islenirdi. Kat'i denilen kâgit oymaciligi sanati da vardi.

Hat; güzel yazi sanati olup, yazarlarina hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî', Icâze, Ta'lik, Divânî, Celi, Rik'a, Ma'kili dâhil, bin kadar çesidi vardi. Halicilik, kumasçilik, dericilik, ciltçilik, kitapçilik, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcilik, mürekkepçilik, mobilya, sandalcilik da ayri birer sanat dali olarak, her sahada eserler verildi.

Ahlâk; Osmanli idâresinde Islâm ahlâki hâkimdi. Pâdisâhin sarayinda Islâm ahlâki en güzel sekliyle yasanir, buradan halka yayilirdi. Enderunda yetistirilerek tasra çikarilan beyler ve askerler bir taraftan haremde yetistirilerek üstün ahlâk sâhibi kimselerle evlendirilen câriyeler, güzel ahlâkin çevreye yayilmasinda baslica âmil oldular. Memlekette umûmî kâideler dâhil gayri müslimler hâriç herkes Islâm ahlâkina ve örfe uymak mecburiyetindeydi. Vatanseverlik, Osmanlilik suuru, vakâr, büyüge hürmet, küçüge sefkât, vefâ ve sadâkat, hayirseverlik, cömertlik, merhamet ve müsâmaha, tevekkül, nâmus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kiymet ve idealleri basligi altinda toplanabilen ahlâk ölçülerine riâyet edilirdi. Güzel ahlâk, kiymet ölçüleri sâyesinde memleket emniyet ve huzur içinde olup, tam bir kardeslik havasi hâkimdi. Osmanli ahlâkini gören devrin sefir ve seyyahlari yazdiklari eserlerde gibtayla bahsetmekte ve okuyanlari imrendirmektedirler. Sultan Ikinci Abdülhamîd Han (1876-1909) zamâninda Osmanli ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinople (Istanbul) 1883 adli eserinde söyle yazmaktadir: "Pasasindan sokak saticisina kadar istisnâsiz her Türkte vakâr, agirbaslilik ve asillik ihtisami vardir. Hepsi derece farklari ile, ayni terbiyeyle yetistirilmislerdir. Kiyâfetleri farkli olmasa, Istanbul'da bir baska tabakanin oldugu belli degildir... Istanbul'un Türk halki, Avrupa'nin en nâzik ve kibar cemâatidir. En issiz sokaklarda bile bir yabanci için küçük bir hakârete ugrama tehlikesi yoktur. Namaz kilinirken bile bir Hiristiyan câmiye girip Müslüman ibâdetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakis degil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahi göremezsiniz. Kahkaha ve kadin sesi duyamazsiniz. Fuhusla ilgili en küçük bir tezâhüre sâhit olmak imkân disidir. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tikamak, yüksek sesle konusmak, çarsida bir dükkâni lüzûmundan fazla isgâl etmek, ayip sayilir."

Eğitim Ve Öğretim.

Islâm ülkelerindeki ilmî hayatin gelismesinde XI. asrin müstesna bir yeri vardir. Zira bu asirdan itibâren sistemli bir egitim ve ögretim mahalli olarak medreseler, halkin kültürel ve dinî anlayis bakimindan yetisip gelismesinde faal bir rol oynamaya basladilar. Osmanlilar döneminde ise medreseler, hem program,hem de mimarî sahada büyük bir yenilik ve ilerleme kayd ettiler. Bu bakimdan, Osmanli sehirlerinin fizikî gelismesinde de medreselerin önemli bir yeri oldugu söylenebilir.

Osmanlilar, medrese egitimi ve dolayisiyla ilim ve bu sahanin adamlarina deger verdiklerinden, bunlarin tahsil ve egitim konusunda karsilasabilecekleri her türlü sikintiyi ortadan kaldirmaya çalismislardi. Bu devlette ilim ve mensuplarina itibar edilip saygi gösterildigi için Iran, Turan, Horasan, Dagistan, Hindistan, Buhara, Haleb, Sam, Misir ve Karaman gibi birçok Islâm ülkesinden bilginler Istanbul'a akin etmisti. Bu akin sebebiyle devletin merkezi olan Istanbul, yavas yavas Islâm dünyasinin ilim merkezi haline gelir.


Osmanlilar, medreselerdeki egitim ve ögretim faaliyetlerini vakiflar vasitasiyla devam ettirdiler. Fatih Sultan Mehmed'in, Istanbul'u feth eder etmez "Sahn-i Semân" medreselerini tesis ettirmesi ve bunlarin giderlerini saglamak için vakif kurmasindan sonra, devlet merkezi oldugu gibi ilim merkezi haline de gelen Istanbul'da basta hükümdarlar olmak üzere sultanlar, vezirler, ilim adamlari, bazi saray mensuplari ve maddî durumu iyi olan halk tarafindan pekçok medrese insa olunmustu. Yalniz Mimar Sinan'in bas mimarligi sirasinda Istanbul'da insa edilen medreselerin sayisi, 6'si Süleymaniye medreseleri olmak üzere 55'i bulmaktadir. XVII. asrin son çeyregi basinda ise Istanbul'daki medrese sayisinin 126'ya ulastigi görülmektedir. Fetihten XIX. asra kadar Istanbul'da insa edilen medrese sayisi 500'ü asmaktadir. Ancak bunlarin büyük bir kismi yangin ve deprem gibi tabiî âfetlere maruz kalarak yikilip yok olmus veya terk edilmistir.

Orta ve yüksek ögretimi gerçeklestiren Osmanli medreselerinin ilki, Orhan Gazi tarafindan 731 (1330) tarihinde Iznik'te açilmisti. Orhan Gazi, bu medrese için vakiflar kurmustu. Geliri, medrese, müderris ve talebeye tahsis edilen vakif köyler, her türlü "Tekâlif-i Örfiyye"den (Örfî vergiler) muaf idiler. Nitekim Orhan Gazi'den çok daha sonraki tarihlere uzanan 27 Cemayizelevvel 1136 (23 Subat 1724) tarihli bir "arz" (arsiv belgesi), Iznik'e bagli Kozluca Köyü'nün, adi geçen medreseye vakfedildigini göstermektedir.

Ilk dönem Osmanli ilim hayati hakkinda bilgi veren D'Ohsson'a göre Osmanli Devleti'ndeki ilmî faaliyetler, daha Osman Gazi döneminde baslamisti. O, bu konuda su bilgileri vermektedir: "Osman Gazi, Sögüt'te yeni imparatorlugun temelini atarken hazine ve silah ile beraber ilmî ve kültürel faaliyetlere karsi da gayet mütesebbis idi. Ilmî yönden ilerlemeyi ve en azindan eski medreseleri olduklari gibi muhafaza etmeyi arzu ederdi. Veliahdi ve oglu Orhan Gazi, Iznik'te imparatorluk camiini yükseltirken orada bir de, bir asri mütecaviz bir zaman boyunca Osmanli medreselerinin en yüksegi olarak bakilacak olan bir medrese yaptirdi. Yeni kurulmus (731/1330) ve kendi ismi ile adlandirilmis olan bu medresenin idaresi, Islâm âlemindeki diger bütün medreseler gibi müderris titri altinda Seyh Davud-i Kayserî'ye verildi."

Iznik, bir ilim merkezi olarak önemini XV. yüzyilda da korumus ve bu yüzden sehre "âlimler yuvasi" ünvani verilmisti. Iznik Medresesinin yetistirdigi ünlü âlimlerden biri de Osmanlilarin ilk Seyhülislâmi Molla Fenarî'dir. Osmanlilarin, ilk birbuçuk asir içinde yaptirmis olduklari medreselerin derece ve sinif itibariyle en mühimleri Iznik, Bursa ve Edirne'de idi. Devletin kurulusu esnasinda Iznik Medresesi, beyligin birinci sinif medresesi idi. Bu medresede yapilan egitim ve görülen ögretimin derecesi hakkinda kesin bir bilgiye sahip olmamakla beraber, müderrisligine (Ögretim Üyeligi'ne) tayin edilmis olan sahislar, bunlarin hayatlari ve eserleri, dolayisiyla ilmî kapasiteleri tedkik edilecek olursa bu medresenin oldukça yüksek seviyede bir egitim ve ögretim kurumu oldugu düsünülebilir. Gerçekten Kahire'de ihtisasini yapip memleketine dönen ve orada birçok talebe yetistiren Davud-i Kayserî (öl. H. 751/M. 1350)'nin söhretini duyan Orhan Gazi, onu Kayseri'den getirterek Iznik'te yaptirdigi medreseye müderris olarak tayin eder. Iznik medresesinin ilk müderrisi olan Davud-i Kayserî, Muhyiddin Arabî'nin üvey oglu Sadreddin Konevî'nin halifelerinden tefsir sahibi ve Muhyiddin Arabî'nin "Fusûsu'l-Hikem" adli eserini serheden Kemaleddin Abdurrezzak el-Kâsî (öl. 1329)'nin halifesi olup yüksek tahsilini Misir'da yapmisti. Davud'un halefleri olan Taceddin el-Kürdî ve Alaeddin el-Esved de devrin büyük bilginleri arasinda sayiliyorlardi. Bu nokta göz önünde tutulursa Iznik Orhaniye medresesini yüksek seviyeli egitim ve ögretim veren bir müessese olarak kabul etmek gerekir.

Bursa'nin fethinden sonra orada da medreseler kurulur. Bundan dolayi Iznik ikinci dereceye inerek Bursa'daki Sultan Medresesi birinci dereceyi alir. Orhan Gazi'den sonra oglu Murad (Murad Hüdâvendigâr), Bursa Çekirge'de eski Kaplica civarinda bir câmi, medrese ve imâret yaptirarak, bu konuda babasindan asagi olmadigini göstermisti.

Yildirim Bayezid, Hisar disinda bir câmi ve medrese yaptirmakla Bursa'nin bir ilim ve irfan merkezi haline gelmesini ve sehrin hisar disina tasmasi ile genislemesini sagladi. Çelebi Sultan Mehmed'in Bursa'da kurdugu medrese, digerlerine nazaran ayri bir hususiyete sahiptir. "Sultaniye Medresesi" denilen bu tahsil kurumunda ilk müderris Mehmed Sah Efendi (öl. 839/1435)'dir. Molla Semseddin Fenarî'nin oglu olan bu zatin ilk dersinde ögrencilerden baska Bursa'nin belli basli âlimleri de hazir bulunmus, yeni müderris Mehmed Sah Efendi de medreselerde okutulan ilimlere dair sorulan suallere cevap vermisti. Sultaniye müderrislerinin, böyle umumî sekilde ders vermeleri bir gelenek haline gelmistir. Bilhassa Bursa Sultaniyesi kurulduktan sonra Iznik medresesi, ikinci dereceye düsmüstü. Buna karsilik bir ilim merkezi olarak Bursa ilk siraya yükselmisti. Bu durum, Sultan II. Murad'in Edirne'de Üç Serefeli Câmii yanindaki Saatli medresesini kurana kadar devam eder. Edirne devlet merkezi olduktan sonra II. Murad zamaninda 841 (1437) yilinda baslanarak bazi ârizalar sebebiyle 851 (1447) senesinde tamamlanan Üç Serefeli Câmii yanindaki medrese ile Dâru'l-Hadis, o tarihte Osmanli ülkesindeki medreselerin üstünde yer aldi. Böylece, Bursa'daki Sultaniye Medresesi, gerek egitim ve ögretim, gerekse tahsisati bakimindan ikinci dereceye düstü. Üç Serefeli medrese müderrisine o tarihe kadar hiç bir medrese ögretim üyesine verilmeyen yüz akça yevmiye verildi. Halbuki bundan önce Iznik medresesi müderrisinin yevmiyesi otuz, Bursa'daki Sultan Medresesi müderrisinin ise günde (yevmiye) elli akça idi.

Görüldügü gibi Bursa'nin fethinden hemen sonra orada da çesitli medreseler kuruldu. Suurlu ve ne yaptigini bilen bir politika sonucu sinirlari yavas yavas genisleyen Osmanli Devleti'nde, pekçok devlet ricali, mektep, medrese, imâret ve câmi gibi farkli sahalara hizmet veren kurumlari açmakta adeta birbirleri ile yarisiyorlardi. Örnek olmasi bakimindan sadece Istanbul'un 1453 yilindaki fethinden sonra Fatih'in yaptiklarini vermek istiyoruz. Buna göre otuz yillik hükümdarligi döneminde basta Istanbul, Bursa ve Edirne olmak üzere devletin çesitli sehirlerinde 85'i kubbeli olarak 300 kadar câmi 57 medrese, 59 hamam, 29 bedesten, çesitli saraylar, hisar, kale, sur ve köprüler yaptirdigi görülmektedir. Bunlarin çogunun zamanla yikildigina da isaret etmek gerekir.*

764 (1363) tarihinde Edirne'nin fethinden sonra, Rumeli'deki fetihlerin daha saglikli ve basarili olabilmesi için devlet merkezi buraya nakledilir. Edirne'nin devlet merkezi olmasi, burada da medreselerin hizla açilip çogalmasina sebep olur. Zira biraz önce de görüldügü gibi herkesten önce devletin basinda bulunanlar, bulunduklari yerlerde egitim kurumu açmayi bir gelenek haline getirmislerdi. Böyle bir anlayistan dolayidir ki, hemen her zaman devlet merkezinin bulundugu yer, ilmî faaliyetlerin en çok yogunlastigi merkez oluyordu. Nitekim Istanbul'un fethi ve devletin merkezi haline gelmesinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafindan yaptirilan "Sahn-i Semân" medreseleri ön plana geçtiler. Fatih Kanunnâmesinde "Sahn-i Semân" diye meshur olan medreselere vakfiyesinde "Medâris-i Semâniye" denilmektedir.

Fatih külliyesi kurulunca sekiz büyük medreseye "sahn" adi verilmisti. Bu tabiri her ne kadar ilk tomar Arapça vakfiyede bulamiyorsak da Fatih'in tashihinden ve külliye müderrislerinin tedkikinden geçen meshur kanunnâmede bu tabiri görüyoruz. O halde bu tabir, Fatih'ten günümüze kadar gelmektedir. Fatih külliyesi büyük medreselerinden her birini mâna itibariyle birer fakülte sayabiliriz. Vakfiyelerinde buralara aklî ve naklî ilimlerde mütehassis müderrislerin (profesör) tayin olunacagi açikça belirtildigine göre buralarda tip, fikih (Islâm hukuku), hey'et (astronomi) ve ilâhiyat okutuluyordu. Bu büyük medreselerin odalarinda birer yüksek ilim talebesi (danismend) oturuyordu. Bunlar, seviyesi yüksek dersleri okuyunca branslarina göre daha sonra hekim (doktor), fakih, fen adami, maliye ve devlet memuru oluyorlardi. Bu sahn medreselerine musila-i sahn olan Tetimmeler de, adeta bugünkü lise tahsilini bitirerek geldiklerine göre Semaniye Medreselerine alem olan sahn tabiri yüksek bir tahsil derecesini gösteriyordu.

Osmanli medreselerindeki egitim ve ögretim usulü, diger Islâm devletlerinde oldugu gibi bir metod takip etmis olup, medreselerin sayilari arttikça bunlar da derece ve siniflarina göre bir düzene tabi tutulmuslardi. Bunun içindir ki ilk defa Sultan II. Murad, daha sonra da Fâtih Sultan Mehmed tarafindan medreselerin bir siniflandirilmaya tabi tutuldugu görülür. Fatih medreselerinin (Sahn-i Semân) yapilmasi, Osmanli ülkesindeki medrese teskilâti için bir yenilik sayilmaktadir. Onun için kisa ve özet bir sekilde de olsa bu medreselerden bahsetmek istiyoruz.

Fatih'in kanunnâmesinde "Sahn-i Semân" diye adlandirilan medreselere "Semâniye medreseleri" de denilmektedir. Fatih Sultan Mehmed, Istanbul'u feth ettikten sonra, Imparator Jüstinyen'in esi Teodora tarafindan yaptirilan Havariyûn kilisesi yerine câmi yaptirir. Daha sonra câminin dogu ve bati kismina "Sahn-i Semân" denilen sekiz medrese yapti ki, bunlar yüksek tahsil içindi. Bunlarin arkalarinda da "Tetimme" adi verilen ve sahn medreselerine ögrenci yetistiren sekiz medrese daha yaptirir. Vakfiyedeki bilgi ve Âli'nin kaydina göre burasi Istanbul'un ortasina denk geldigi için buraya sahn denmistir. Tarihî rivayetlere göre bu medresenin programini Vezir Mahmud Pasa ile matematik ve astronomi âlimi Ali Kusçu tertip etmislerdir. Dördü câmiin dogu kisminda, dördü de bati tarafinda bulunan bu medreselerden her birinin ondokuz odasi vardi. Sekiz müderristen her birinin birer odasi ve elli akça yevmiyesi vardi. Ayrica, beser akça yevmiye ile bir oda, ekmek ve çorba verilmek üzere sekiz medreseden her birine birer "muid" (asistan) verildi. Her medresenin onbes odasina ikiser akça yevmiye (burs, kredi), imâretten ekmek ve çorba (yemek) verilmek üzere birer "danismend" konuldu. Geri kalan iki oda da kapicilarla ferras denilen temizlik isçilerine tahsis olundu.

Sahn medreselerinin arka taraflarinda yüksek tahsile, yani Sahn-i Semân medreselerine danismend yetistirmek üzere "Tetimme" veya "Musila-i Sahn' ismiyle sahn medreselerinden küçük olarak sekiz medrese daha insa edilmisti. Bu medrese, derece itibariyle orta tahsil seviyesinde idi.

Sahn medresesi talebelerine danismend, Tetimme talebesine de Suhte (galat olarak softa) deniyordu. Tetimmelerden her hücreye üç ögrenci konmustu. Bu odalardan her birisine ihtiyaçlarina sarf edilmek ve mum parasi olmak üzere 5'er akça tahsis edildigi gibi yemekleri de imâretten veriliyordu.

Bilindigi gibi egitim ve ögretim, hiç bir devletin vazgeçemeyecegi bir mecburiyettir. Bununla beraber her devlet, vatandasini, kendi sartlari, ihtiyaçlari ve ileriye dönük hedeflerini gözönünde bulundurarak yetistirmeye çalisir. Osmanli Devleti de vatandasini kendi durum ve sartlarina uygun bir sekilde yetistirmeye gayret etmistir. Bu gayenin tahakkuku için de egitim ve ögretim müesseseleri kurmustur. Devletin kurulusu ile baslayip, yikilisina kadar çesitlenerek gelisen bu müesseseler, devlet ve çogunlukla vakiflar vasitasiyla kuruluyorlardi. Bu müesseseleri, klasik ve yeni diye iki gruba ayirabilecegimiz gibi, örgün ve yaygin egitim müesseseleri diye de ayirmak mümkündür.


ÖRGÜN EGITIM MÜESSESELERI
Bu müesseseler, belirli yas ve bilgi seviyesindeki insanlari, yine belirli zaman ve disiplinlere göre yetistirmek üzere kurulmus bulunan müesseselerdir. Bu kuruluslarin, sivil ve askerî olmak üzere iki sahada sekillendiklerini görüyoruz. Bir bakima, özel egitim ve ihtisas konusuna girdigi için askerî müesseseleri daha sonraya birakip sivil egitim kurumlarindan bahsetmek istiyoruz. Bu arada, yaygin egitim müesseseleri diyebilecegimiz, câmi ve tekke gibi kurumlardan bir önceki ciltte bahsedildigi için burada bunlara temas edilmeyecektir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 30-01-07, 20:09   #4
Orcнυη

Varsayılan C: DÖnem Ödevİ


Osmanlı devletinde haberleşme,hukuk,divan veya defterdarlık gibi konuları istersen yardımcı olurum....
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 30-01-07, 20:37   #5
furkan1240

Varsayılan C: DÖnem Ödevİ

haberleşme,hukuk,divan veya defterdarlık gibi konulardada yardım edersen sevinirim
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat