Reklamsız Forum İçin Tıklayınız. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde. * FrmTR'nin resim sitesi Resimci.Org yayında
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 04-11-07, 13:44   #11
Magnum88

Varsayılan C: edebi metin nedir ve özellikleri nelerdir ? bulana +rep


çokk saolun wala chok işime yaradı...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-11-07, 14:10   #12
olgun_06

Varsayılan C: edebi metin nedir ve özellikleri nelerdir ? bulana +rep


tesekkurler
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-11-07, 20:25   #13
kanter

Varsayılan C: edebi metin nedir ve özellikleri nelerdir ? bulana +rep


 Edebi metnin en temel özelliği kurmaca olmasıdır. Kurmaca: Gerçek yaşama bağlanan; ama gerçek yaşamı birebir anlatmayan, o yaşama alternatif bir dünyadır. Gerçek, sanatçının amaçladığı anlam kurgusu içinde değişikliğe uğrar.

 Sırf kurmaca olması da edebi olma özelliği kazandırmaz metne.

 Edebi metnin soyut anlam boyutu vardır. Bu nedenle anlam yüzeyde ve görünür değil, derinde ve gizlidir. ( Bu her şeyi imgeye boğmak, mecaza büründürmek değildir. )

 Bu yönüyle de sınırlayıcı değil, özgürleştiricidir. Tek sınır alıcının yorum gücündeki sınırlılıktır.

 Bu durum onun çokanlamlılık boyutunu öne çıkarır. Edebi metinde çok anlamlılık hem anlam boyutuyla (bağdaşıklık) hem de dilbilgisel boyutuyla (bağlaşıklık) vardır. Yani çokanlamlı ve de çok anlamlıdır.

 Edebi (kurmaca) metnin yalnız kendi iç gerçekliği vardır.

 Her edebi metin bir yönüyle kendinden öncekilere (art-alan) bağlanırken, bir yönüyle de gelecek metinlere (ön-alan) kaynaklık eder.

 Farklı bir bakış açısıyla sunulması önemlidir edebi metnin.

 Edebi metinlerde dil şiirsellik işleviyle kullanılır.

 Yüksek bir söyleyiş (üslup) vardır edebi metinde.

 Metindeki öğeler anlamsal, mantıksal ve biçimsel olarak birbirleriyle ilişkilidir.

 Edebiyatın dolayısıyla edebi metnin malzemesi dildir.

 Edebi metinde işlenmiş bir dil vardır.

 İşlenmişlik aynı zamanda bir özen ve düzenleme gerektirir.

 Edebi metinde dil birliklerinin ve metnin kendisinin çağrışımsal boyutu vardır.

 Yararı görünür değil; ama yaşamsaldır “insan” için
.
 Hazza dayalıdır.

 Estetik hep en önemli öğedir edebi metin için.

 İnsana, insani olanı sezdirir; insanı insan yapmak gibi çok önemli bir işleve sahiptir.

 Özneldir.

 Özgündür.

 Değerlidir.

 Duygu ve hayale dayanır; ama akılla dizgeleştirilir.

 Kalıcıdır; ama arkeolojik bir kalıcılık değildir bu.

 Özel bir iletişim aracıdır.

 Bilinç ve zevk değişimi sağlar.

 Lezzet ve tat verir edebi metin.

 Anlam kesinleşmesi hep erteleme halindedir edebi metinde.

 Çeşitli uyum öğelerinden yararlanır.

 Söz ve anlam sanatlarından yararlanılır.

 Dilin ya da sözcüklerin farklı şekilde bağdaştırılmasıyla yeni anlatım olanakları yaratılır.

 Dile sapmalar yaşatılır.

 İnsana özgü bir yaratımdır ve amaçlıdır.

 Dilin tüm olanaklarından yararlanılır.

 İfade edilemez, denileni ifade ediştir.

 İnsanın var oluş koşullarıyla mutlaka ilişkilidir.

 Öğretici bir üslup kullanmaz; ama bilgi de verir.

 Diğer bilimlere kaynaklık eder.

 Başkaldırıcıdır.

 Öznesinden (yaratıcı) ayrı ve bağımsız bir varlıktır. Başka bir özne (okur) tarafından da yaratılır ve “estetik değer alanı “ oluşur.


Anlatmaya Bağlı Edebi Metinler

DESTAN

Destanların Özellikleri:

Hepsinde yarı tanrısal nitelikler taşıyan bir ya da birçok kahramandan söz edilir. Destan bu kahramanın eylemleri üzerine kurulmuştur. Olaylar çok geniş bir kozmik coğrafya üzerinde geçer. Bir destanın dünyası ortaya çıktığı zaman içinde düşünebilecek her şeyi barındıran bütünsel, çok yönlü bir dünyadır. Hemen bütün destanlarda uzun yolculuklar anlatılır. Çoğu destanda olaylara doğaüstü yaratıklar da katılır. Kişiler, olaylar, doğal varlıklar hep gerçek yaşamdaki boyutlarından daha büyük, daha zengindir. Özellikle sözlü destanlarda uzun anlatı, betimleme (tanımlama) ve konuşma bölümleri bulunur. Öykü içinde öyküye yer verilir.Törensel söyleyişler ve kamusal duyarlılık hakimdir. Destanlar temel olarak iki gruba ayrılır.Bunlar: Sözlü Destanlar ve Edebi Destanlardır.

MASAL

Olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren öykülerdir. Masal terimi öncelikle, Sindirella, Çizmeli Kedi gibi sözlü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsar. Ama sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır. Halk masalları 4 temel grupta toplanır. Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar.
Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. Lafontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Har-name adlı eseri de Divan edebiyatındaki hayvan masalları türüne görmek gösterilebilir.
Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prenses ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir.
Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır.
Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır.

Halk Hikayeleri

Geleneksel bir içeriği olan, kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan öykülerdir. Söylencelerle halk öyküleri arasında kesin bir ayırım yoktur. Kimi öyküler söylence olarak gelişmiş, aktarılmıştır. Çeşitli öykü türlerinde belli motifler, örneğin hayvanlar, sınamalar, belli kalıp olaylar yer alır. Halk öykülerinin başlıca türleri masallar, efsaneler, dini kişilerle ilgili anlatılanlar, hayvan öyküleri, kahramanlık öyküleri ve fıkralardır.


Hikaye

Kaynağını gerçek yaşamdan alan, anlatıya sazın-ezginin eşlik ettiği, ses ve mimiklerin kullanıldığı uzun soluklu anlatım türüdür. Boyutları açısından ikiye ayrılırlar: 1. Efsaneden, masaldan ya da gerçek yaşamdan alınmış, bir tek olay çevresinde geçen yapısı basit, kısa hikâyelerdir. Türküleriyle birlikte en çok iki saatlik anlatma süresi vardır. 2. Daha çok kalabalık kişileri, birbiri ardından gelen beklenmedik durumları ve bunun sonucu olarak da az çok çapraşıklaşan olayları birbirine ekleyerek anlatıya uzun bir süre sağlayan hikâyeler. Bu hikâyeler 1-7 gece devam edebilir.

ROMAN

Belli bir tarihsel ya da coğrafi çevre içindeki belli bir kişi ya da bir grup insanın başından geçenleri, bu insan ya da insanların iç ve dış yaşantılarını belli bir kronolojik, mantıksal, duygusal ya da sanatsal ilişkiyi gözeterek öyküleyen ve belli bir uzunluğu aşan anlatılar için kullanılan edebi terimdir. Edebi türler içinde en yenisidir. Çünkü matbaanın bulunması ve kentsoylu bir okur kitlesinin ortaya çıkmasından sonra gelişmiştir.
Aslında tanımlanması en zor edebi türdür. Gelişmesini tamamlamamış tek türdür denebilir. Bunun bir nedeni romanın tarihsel koşullara bağlı olması, diğer nedeni ise yazarına geniş bir özgürlük ve deney alanı bırakmasındandır. Romanın ataları arasında nesirsel özellikler taşıyan Petronius’un Satyricon (1’inci yüzyıl) ve Apuleius’un Metamorphoseon’u (2’nci yüzyıl) gösterilir.


Roman Türleri
Romanlar konu, üslup, yazıldığı dönem bakımından çeşitli türlere ayrılabilir.

Üslup bakımından "romantik roman", "gerçekçi roman", "doğalcı roman", "estetik roman", "izlenimci roman", "dışavurumcu roman", "yeni roman" türleri sayılabilir.

Konusu bakımından roman "tarihsel roman", "pikaresk roman", "duygusal roman", "gotik roman", "ruhbilimsel roman", "töre romanı", "oluşum romanı" türlerine ayrılır.

Gösterime Bağlı Edebi Metinler

1. Gölge Tiyatrosu

Ülkemizde ilk olarak Osmanlılar zamanında ortaya çıkmıştır. Profesör Doktor Metin And'ın bildirdiğine göre; ' Osmanlılar Mısır'ın fethinden sonra Mısır'dan pek çok zanaatkar ve sanatkarın yanı sıra Gölge tiyatrosu ustalarını İstanbul'a getirmişlerdir.
Uzakdoğu ülkelerinden geçerek Mısır'a oradan da İstanbul'a gelen Gölge Tiyatrosu, burada, Osmanlıların sanat zevkine göre yeniden yorumlanarak; tipleri bize ait, özgün, bir gölge tiyatrosu olarak Karagöz Perde oyunları çıkmıştır.

Osmanlılar zamanından günümüze yirmiyi aşkın oyun kalmıştır. Karagöz metinlerinin çoğu ortaoyununa uyarlanmıştır.
Günümüzde Karagöz, eski metinlere yenileri de eklenerek, usta-çırak ilişkisiyle yetişen karagöz ustaları tarafından oynatılarak yaşatılmıştır.
Karagözün çıkış yeri olduğuna inanılan Bursa'da her yıl festivaller yapılmaktadır. Aynı kentte birde Karagöz Derneği faaliyetlerini sürdürmektedir.
Karagöz perde oyunlarının asal iki kişisi ise Karagöz ve Hacivat'tır. Karagöz, halk masallarındaki Keloğlan prototiğinin İstanbul versiyondur.
Köyden kente göçmüş ama henüz kentleşmemiş günümüz insanlarının bir ilk örneğidir. Karagöz'de Keloğlan gibi yerine göre saf, yerine göre kurnaz, çoğu kez iyi niyetli, nüktedan, hazırcevap ve komik bir halk tipidir.

Hacivat ise tersine, tam bir kent tipidir. Kentli bilgisi, görgüsü, kibarlığı, çelebiliği ona aittir. Komedi de zaten bu zıt tiplerin çatışmalarından doğar.
Karagöz aslında eski bir İstanbul haritasıdır. Eski İstanbul'da çoğunluk başka başka azınlıklar, Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli bölgelerinden gelen insanlar, semt-semt birarada yaşıyorlardı. İşte Karagöz tipleri de farklı farklı semtlerden alınmış farklı farklı tiplerden oluşuyordu.

Karagözün belli başlı tipleri (tasvirleri): Beberuhi, Matiz, Tuzsuz Deli Bekir, Karagözün Karısı, Karagözünoğlu; azınlık tipleri olarak da: Rum, Ermeni, Laz, Çerkez, Argo, Bolu lu, Kastamonulu ve Kayserili dir.
Karagöz oyunları konularını, ya eski İstanbul yaşamındaki toplumsal olaylardan (örneğin Kanlı Nigar), ya masallardan (örneğin Ferhat ile Şirin) ya da yeni metinlerde olduğu gibi çağdaş yaşamdan alır.
Eski İstanbul da Karagöz oyunları büyük-küçük herkese, özellikle bazı özel saray ve konak gösterilerinde sadece büyüklere oynatıldığını, bu yüzden bazı Karagöz metinlerinin politik ve müstehcen tarafları bulunduğunu; oysa, günümüzde Karagöz oyunlarının daha çok çocukları hedeflediğini belirtmeliyiz.

2. Orta Oyunu

Ortaoyunun kökeni ve isminin nereden geldiği konusunda çeşitli görüşler vardır. Bunlardan birincisi Ortaoyunun ortada oynanan bir oyun olması nedeni ile bu ismi aldığı iddiasıdır. Bir başka görüşe göre Ortaoyunu, 2.Beyazıd zamanında Osmanlıya göç eden Seferad Yahudilerinin İspanyadan getirdikleri 'Auto Oyunları' nın Osmanlıya uyarlaması sonucu ortaya çıkmıştır. Ortaoyununun temel tipleri Kavuklu ve Pişekardır. Kavuklu, Karagöz oyunlarındaki Hacivatın ; Pişekar ise Karagözün karşılığıdır. Kavuklu da Karagözdeki Hacivat gibi kentli insanı simgeler. Pişekar ise; Pişe-pişmek ve kar sözcüklerinden de anlaşılacağı üzere, pişirerek kar-kazanç sağlayan, fırıncı cinsinden, kenar mahalle esnafı türünden, kentli orta sınıfın temsilcisidir. Ortaoyununun diğer tipleri de Karagöze çok benzer. Tuzsuz Deli Bekir in yerini burada Efe almıştır. Matizin(esrarkeş) yerini Kambur ya da Cüce almıştır. Bölgesel tipler: Karadenizli, Rumelili, Çerkez, Kürt, Arap yerlerini korumuştur. Azınlık tipleri olan Rum, Ermeni, Yahudi de Karagözden aynen alınmıştır. Ortaoyununun ilginç yönü, Osmanlı zamanında bu oyunlarda kadın rollerini zenne adı verilen erkek oyuncuların oynamasıdır. Tıpkı Shakespeare zamanında Shakespeare in oyunlardaki kadın rollerini sesi ince oyuncuların oynaması gibi... Ortaoyunu denilebilir ki Batı Tarzı Tiyatroya seçenek olabilecek tek özgün tiyatro türümüzdür. Öz ve biçim açısından tamamen bizim ülkemize özgü, bizim topraklarımıza aittir. Yerli yazarlarımız için, özellikle Ulusal Türk Tiyatrosu ülküsündeki yazarlarımız için ortaoyunu eşsiz bir kaynaktır. Ortaoyunu günümüzde otantik olarak yaşama şansını yitirmiştir. Günümüzde yazarlarımız bu kaynaktan yararlanarak yeni eserler üretmekte, ortaoyununu dolaylı olarak yaşatmaktadırlar. Oysa bazı tiyatro bilim adamlarına göre Ortaoyunu günümüze kadar kesintisiz olarak gelebilse, kesintisiz olarak gelişim sürecini yaşamış olsaydı, bugün ne Batı ne doğu tiyatrosu olmayan ama ikisinden de yararlanan, bize özgü, özgün, sentez bir Türk tiyatrosu yaratılabilecek idi. Ortaoyununun kesintiye uğramasına, bir başka deyişle ölmesine ise trajik bir paradoksla Osmanlı aydınlarının neden olması büyük bir şanssızlıktır. Hızla batılılaşma özlemi içindeki Osmanlı yazar, aydın, edebiyatçı ve çevirmenleri batı tarzı tiyatroyu Osmanlıda tesis etmek için olanca güçleri ile çalışmışlar, avam eğlencesi olarak küçümsedikleri karagöz ve ortaoyununa hak ettiği ilgiyi göstermeyerek onu unutulmaya terk etmişlerdir. Bu aydınların tek istisnası ise Musahipzade Celaldir. Ortaoyunu, otantik alanda,ortada, genellikle kahvelerin bahçelerinde, yenidünya adı verilen bir paravan dekor, incesaz çalan bir müzik ekibi ve çeşitli tipleri canlandıran oyuncularla oynanırdı.

3. Meddah

Karagöz ve ortaoyunundan sonra geleneksel Türk tiyatrosunun bir başka özgün öğesi de Meddahtır. Meddah için tek kişilik ortaoyunu da denilebilir. Gerçekten de meddah oyuncusu, ortaoyunundaki bütün tipleri, kılıktan kılığa girerek, sesini değiştirerek, küçük aksesuarların da yardımı ile sahnede canlandırır. Meddahın en önemli aksesuarı pastavdır. Pastav, yerine göre hem bir efekt aletidir (kapı vurulması, çarpışmalar vs. bununla diğer ele vurularak elde edilir)hem de yerine göre oyunda anlatılan bir kişinin kuklavari temsilidir. Meddah onu oyununa göre kah bir baston olarak kullanır kah bir ağaç olarak kullanır. Ferhat ile şirin anlatılıyorsa pastav Ferhat ın deldiği dağı simgeler. Ferhat ile şirin karşılıklı konuşuyorsa meddah, Ferhat ı oynarken, Şirin i de pastav temsil eder. Osmanlının son döneminde pastavın yerini bastona bıraktığına tanık oluruz.

Meddah da karagöz ve ortaoyunundaki gibi gücünü taklit sanatından alır. Tiyatro kuramlarının şah yapıtı olan Aristophanes' in "poetika" adlı eserinde de belirttiği gibi, taklit, yani mimesis, sanatın temel yapı taşıdır. Meddah olabilmek için her şeyden önce tipleri, insanları, hayvanları çok iyi taklit edebilmek yeteneğine sahip olmak şarttır. Ünleri günümüze kadar gelen eski meddah ustalarının taklit konusunda ne denli başarılı olduğunu zamanın edebiyat yazarları anlata anlata bitirememektedirler. Karagöz ve ortaoyununun Osmanlı imparatorluğu içerisinde sadece imparatorluk başkenti olan İstanbul da olmasına karşılık meddah geleneğinin tüm imparatorluğa yayıldığını söyleyebiliriz. Gezginci meddahlar, aşıkların köy köy gezmesi gibi, imparatorluğun belli başlı şehir merkezlerini, o günkü adı ile sancakları, ipek yolu üzerindeki yerleşim merkezlerini, hanları, kahvehaneleri dolaşarak sanatlarını icra ettikleri var sayılmaktadır. Meddah geleneğinin köklerinin Hozmeros' a, çağında diyar diyar gezerek İlyada ve Odesez destanını anlatan şairler geleneğine kadar gittiği sanılıyor. Meddahın güneydoğu Anadolu da ki karşılığı olan Dengbejin Meddahtan farklı ve fazla olarak sazda çaldığı bilinmektedir.

Karagöz ve Ortaoyununda zaman sınırlaması (bir-iki saat) olmasına karşılık Meddah oyunlarının yer ve zaman sınırlaması yoktur. Anlatıldığına göre, Meddahın anlattığı hikayenin içeriğine uygun olarak Meddahın gösterisi saatlerce, çoğu zaman ikindiden gece yarısına, hatta sabaha, hatta birkaç hikayenin birbirine bağlanarak ve o anda doğaçlanarak (coşkuyla uydurularak) günlerce, haftalarca sürdüğü olurmuş.

Meddahlar repertuarlarında her zaman hazır bulunan Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Aslı ile Kerem gibi halk hikayelerinin yanı sıra yaşanmış gerçek olayları, duydukları yeni aşkları derleyerek, sanatçı içgüdüleri ile bunları yeniden yorumlayarak, harmanlayarak, yerine göre uzatarak ve ya kısaltarak, seyircinin profiline ve izleme coşkusuna göre, o anda doğaçlayarak bu hikayelerini yer yer anlatarak, yer yer oynayarak mesleklerini icra ederlermiş. Meddahlar hikayelerini çeşitli bilmecelerle süsler, çeşitli taklitlerle seyircinin ilgi ve dikkatini sürekli ayakta tutar, hikayenin eğlenceli veya dramatik sahnelerinin tadını çıkararak hikayelerini çeşitli söz oyunları ile şiirlerle bezerlermiş. Anlaşıldığı kadarıyla, meddahta da ortaoyunundaki gibi, geleneksel Türk tiyatrosunun özgün bir yönü olan doğaçlama öğesi ile karşılaşıyoruz. Esasen genel bir halk tiyatrosu olan doğaçlama yöntemi, diğer halk tiyatro geleneklerinden ayrı olarak küçük bir söz ekleme ya da çıkarmanın çok ötesinde, oyunu oluşturan sahnelerin hikayeyi oluşturan bölümler arasında, belli bir amaç doğrultusunda, çoğu zaman seyirci profiline ve ilgisine bağlı olarak, bölümlerin yerlerinin değiştirilmesi ya da hiç yoktan bir sahne eklenerek ya da varolan sahneler kısaltılarak ya da tamamen atılarak, bize özgü bir biçime kavuşturulmuştur.

Doğaçlamanın geleneksel Türk tiyatrosundaki özgün adı tuluattır. Doğaçlamaya dayalı esnek yapılı metinlere dayalı yapılan tiyatroya da tuluat tiyatrosu denmektedir. Ne var ki tuluat tiyatrosu da, ortaoyunu gibi gelişip olgunlaşamadan daha emekleme çağında, kurumsallaşamadan tarihe karışmıştır.

4. Köy Seyirlik Oyunları

Geleneksel Türk tiyatrosunun kaynakları içerisinde köy seyirlik oyunların özel bir önemi vardır. Halen özellikle Anadolu da ki pek çok köyde devam ettirilen köy seyirlik oyun geleneğinin tarihi binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Geçmişin tiyatrosundan geleceğin tiyatrosuna önemli bir kaynaktır bu oyunlar. Binlerce yıl önce Anadolu insanları, toplayıcılık kültüründen tarım kültürüne geçtiği dönemlerden itibaren günümüze kadar mevsim dönüşümlerine, ekim-dikim ve hasat zamanlarına özel bir önem vermiş, bu zamanları oruç, ritüel ve şenliklerle kutsamıştır. Binlerce yıl önce Anadolu insanları, geçimlerini günümüzde de olduğu gibi tarımdan sağlıyorlardı. Ekim yapılmadığı kış ayları onlar için kıtlık zamanlarıydı. Yaz ayları ise tam bolluk ve bereket dönemleri idi. Kıtlık, karanlıkla özdeşti, kara ile simgeleniyordu. Bolluk ise beyazla özdeşti, beyaz ile simgeleniyordu. Mevsimler arasındaki bu ak-kara çatışması köy seyirlik oyunların temel yapısını belirliyordu.

Günümüze kadar gelen köy seyirlik oyunların büyük bölümü işte bu ak-kara çatışması üzerine kuruludur. Özellikle Sivas köylerinde karşılaştığımız "saya gezme" adı verilen ritüelde, yazı ve kışı simgeleyen aklar giyinmiş genç kız ile yüzü karaya boyanmışa "Arap" ve onların peşine takılan çoluk çocukla dolu bir alay, köyde kapı kapı dolaşır, her evden geçen hasattan kalma hububatı toplar, köy meydanında bu hububat pişirilerek tüm köylülerce yenir. Hemen arkasından oynanan köy seyirlik oyunun da Arap, genç kızı kaçırır. Sonra da kızın yakınlarının genç kızı yeniden bulmasıyla şenlik yapılır. Arap kovalanır, böylece kış ayı kovulur, yazın gelmesi coşkuyla kutlanır, genç kız evlendirilerek düğünü yapılır. Az önce genç kızın kaçırılmasına üzülen, yas tutan seyirciler, az sonra, genç kızın Arapın elinden kurtulmasıyla sevinir, hep birlikte halay çekerek, dans ederek bu olayı kutlar.

Köy seyirlik oyunlar, adı üzerinde seyirlik oyunlardır. Tıpkı ortaoyunumuzda olduğu gibi bu oyunlar da genellikle köyün ortasında, köy meydanında oynanır. Seyirciler çepeçevre oyuncuları çevreler.

Oyuncu - seyirci ayrılığı hem vardır hem yoktur. Oyuncuları oyuna seyirciler hep beraber hazırlar. Bir tas, bir şapka, bir baston, bir deve, bir sopa, bir tüfek olabilir. Sırası gelen oyuncu seyirci içinden çıkarak oyuna katılır, oyundaki görevi bittikten sonra yeniden seyircilerin arasına karışır

5. Kukla Tiyatrosu

İlgisizlik yüzünden yok olmakta olan bir başka geleneksel Türk tiyatrosu kaynağı da kukla tiyatromuzdur. Başka ülkelerin sahip çıkarak geliştirdiği ve günümüzde daha çok çocuk seyirciler hedeflenerek yapılan kukla tiyatrosu, ülkemizde, geçmişteki geleneği ile yeni kuşak tiyatro sanatçılarının ilgisini beklemektedir.

Ne Osmanlı ne de cumhuriyet tarihinde profesyonel bir kukla tiyatrosuna rastlamamamıza karşılık, eski düğünlerde, eğlencelerde, panayırlarda ve köy seyirlik oyunlarda bir oyunun içerisinde ya da bağımsız olarak kukla oyunlarının oynatıldığına dair pek çok belge ile karşılaşıyoruz. Batı ülkeleri kukla tiyatrosunun önemini erkenden fark ederek kukla tiyatrosu okulları açarken ve buradan mezun olan sanatçılara profesyonel kukla tiyatroları ve grupları kurulmasını sağlarken, biz, kukla tiyatrosu konusunda da kurumlaşamamanın cezasını, eski tiyatro geleneklerimizden mahrum kalarak ödüyoruz.

Halk hikayelerimizde keloğlan, gölge tiyatromuzda karagöz, ortaoyununda Pişekar' ın geleneksel kukla tiyatromuzdaki karşılığı ibiştir. El kuklası kategorisine giren ibiş, ortaoyununda olduğu gibi, burada da konağın kahyasıdır. Her önüne gelene eğilmekten sallabaş olur, her eğilişte şapkası başından düşer, ya evin hanımına, ya hanımın kızına, ya da kendisi gibi evin hizmetçisine aşıktır. Sevgilisinin karşısında eğilir, bükülür, utanır, sıkılır ama sonunda bir öpücük almadan bırakmaz onu.

El kuklasının yanı sıra kukla tiyatrosunun, ip kuklası, bez kuklası gibi çeşitleri vardır. Halk oyunlarında kullanılan "çatal adam kuklası" çok ilginçtir. Oyuncu, arkasına yerleştirilen oyuncu boyutundaki manken kuklayı, oyuncunun elleri ve ayakları ile kuklanın elleri ve ayakları arasında bağlanan iplerin yadımı ile hareket ettirir.

6. Halk Oyunları

Batı dillerinde tiyatro sözcüğü opera ve baleyi de kapsamaktadır. Bizde bale, önce Osmanlıda, sarayda, sonra da cumhuriyet döneminde devlet tarafından benimsenmiş, devlet opera ve balesi adı altında kurumsallaştırılmıştır. Tanzimat tan beri batı yanlısı seçkinci ve devletçi aydın ve sanatçılarımız batıdaki baleyi bale eğitimini birebir ithal ederek ülkemize getirmişler ve bu alanda, söylenildiğine göre, çok ta başarılı sanatçılarımız yetişmiştir. Osmanlı zamanında ki saray-halk karşıtlığı ve saray (divan) edebiyatı ile halk edebiyatı zıtlığı, günümüze dek devlet ile halkın sanat konusundaki tercih ve beğeni farklılıkları süregelmiştir. Aslında bu bir paradokstur. Cumhuriyeti ilan eden Atatürk, cumhuriyeti halka ve halk egemenliğine dayandırmıştır. Gel gelelim devletin, bürokrat, yetişmiş yönetici takımı her nedense halkın balesi olan halk oyunlarını değil de batılı anlamda baleyi benimsemiş ve bunu kurumsallaştırmıştır. Esasen bu bakış açısı sadece bale için değil, opera ve özellikle de tiyatro için de geçerlidir.

Atatürk , kurtuluş savaşı sırasında o zamana kadar Osmanlıların reaya (topraksız köylü) ve kul olarak gördükleri Türk halkına bir kimlik ve kişilik kazandırarak Türk halkını ilk defa yönetime ortak ederek "egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir."sözleri ile halkın üzerindeki her türlü egemenliği kaldırmıştır. Atatürk batıdan emperyalizmi değil, onları çağdaş ve uygar yapan kurum ve kuruluşları almıştır. Büyük tiyatro kuramcısı İsmail Hakkı Baltacıoğlu' nun dediği gibi, batıdan sadece teknik biçim alınmıştır. Bu biçimin özü elbette ki bize özgü olacaktır. Atatürk ün kurduğu opera açılışını Carmen yada bayan Batırflay veya aida ile değil Özsoy operası ile yapmış olması onun opera konusunda ne düşündüğünü anlamamız için güzel bir örnektir. Yine tiyatrodaki "bay önder", "mete" gibi oyunlar onun tercih ve beğenisinin körü körüne batı sanatından yana olmadığının delilidir. Atatürk, sanat kurumlarını kurmuş, bunların ilkelerini belirlemiş ve devlet tiyatro, opera ve balesini kurumsallaştırırken ilerleyecekleri yolu yasalarla belgelemiştir. Atatürk ten sonra bu kurumların hala halktan ve halkın beğenisinden uzaklaşarak, devlet protokolünde, yabancılara "bakın bizde de sizdeki gibi tiyatro, opera ve bale var" havası atılmak için oluşturulmuş sanat kurumu durumuna düşürülerek, hedef kitle olarak halk yerine bir avuç seçkinci devlet geleneği yanlıları seçilmiştir.

İçtenlikle belirtmek gerekirse Halk Tiyatrosunun yaşadığı zorlukların bir benzerini de Türk Müziği yaşamıştır. Tek Partili dönem boyunca Türk Müziğinin radyolarda yasaklanmış olması belleklerde tazeliğini henüz yitirmemiştir. Neyse ki günümüzde bu zorluklar aşılmış, gerek Türk Müziği (Saray kökenli Türk Sanat Müziği) gerekse Hititlerden beri (belki daha eskiden beri) saz çalan bir coğrafyanın çocukları olan Anadolu insanının binlerce yıl önceden süzerek günümüze getirdiği Halk Türküleri, halkımızın gönlünde hak ettikleri yeri almış görünmektedir.

Şimdi sıra halk türkülerimizin yolundan giderek, öz kültürümüzden yola çıkarak kendi balemizi, operamızı ve kendi tiyatromuzu hak ettiği yere getirmektir.

Halk Oyunlarımız, folklor geleneğimiz için olduğu kadar tiyatro geleneğimiz için de önemli bir kaynaktır. Ülkemizde henüz yürümeye başlayan hiçbir çocuk asla point yapmazken, her çocuk mutlaka ilk olarak göbek atmayı, oynamayı öğrenir. Okullarda çoğumuz yöresel halk oyunlarının bir yada birkaçını öğreniriz. Buralardan yola çıkarak, kendi balemizi oluşturmak yerine neden batıdaki baleyi birebir taklit ederiz?

Halk Oyunlarımızda gelecekteki Türk Tiyatrosuna kaynaklık edebilecek pek çok öğe bulabiliriz. Kukla tiyatrosu bölümünde değindiğimiz "Çatal Adam" halk dansı ile "Aşık ile Maşuk" halk dansları bağlı başına bir inceleme konusudur.

7. Operetler

Karagöz, ortaoyunu, meddah geleneğinin belki de son aşaması operetlerdir. Operetler, bize özgü, geleneksel tiyatro kaynaklarını kullanan şarkılı-danslı müzikallerdir. Operetlerin belki de birincisi ve en ünlüsü "leblebici horhor opereti" dir. Bu anlamda en çok eser veren Cemal Reşit Rey ve Ekrem Reşit Rey kardeşlerdir.
Bu iki kardeşin yazdığı "lüküs hayat" opereti İstanbul Şehir Tiyatrolarında Haldun Dormen rejisiyle on yılı aşkın süredir kapalı gişe oynamaktadır. Operetler, bize özgü türk müziği makamları ile bestelenen şarkıları ile adeta bir tiyatro-opera bileşkesi- sentezidir. Diğer geleneksel tiyatro kaynakları gibi operet geleneği de 19. Yüzyılın sonlarında altın dönemini yaşadıktan sonra batı tarzı tiyatronun tepeden inme ülkemizde tesis edilme gürültü ve gümbürtüleri arasında yok olmaya terkedilmiştir.

Operetler, o dönem için esasen geleneksel türk tiyatro tipleri ile batı tarzı tiyatronun ilginç ve özgün bir sentezidir. Diğer bir değişle, operetlerdeki kahramanlar ve kişiler geleneksel halk tiyatrosu tipleridir; olaylar örgüsü ve entrika-dolan tı tarafı ise batı tarzı tiyatrodan daha doğrusu vodvillerden aktarılmadır. Haldun Taner' in " Keşanlı Ali Destanı", Turgut Özakmanın "bir şehnaz oyun" gibi müzikli oyun ya da müzikallerin operet geleneğinden geldiği söylenebilir. Çağdaş türk tiyatrosuna giden yolda geleneksel türk tiyatrosuna kaynaklık eden diğer öğeler gibi operet geleneğimizin de yarının türk tiyatrosuna önemli katkılarda bulunacağı açıktır.

---------------------------------------------------------------------------
ÖĞRETMENLER İÇİN HAZIRLANAN GÜNLÜK PLANDAN

GÜNLÜK PLÂN

Dersin Adı : Türk Edebiyatı

Sınıf : 9-P,E,K,H

Ünitenin Adı –No : Güzel Sanatlar ve Edebiyat-1

Konu : Edebî Metin

Önerilen Süre : 40’+40’

Öğrenci Kazanımları (Hedef ve Davranışlar) :*Edebî metinlerin varlık nedenlerini açıklar. *Edebî metinlerin kurmaca olduğunu fark eder. *Edebî metnin özel bir iletişim aracı olduğunu fark eder, metni diğer iletişim araçlarıyla karşılaştırır. *Edebî metnin bir sistem olduğunu kavrar.* Edebî metinlerde dilin hangi işlevde kullanıldığını açıklar. *Edebî metnin yan anlam değeri bakımından zengin olduğunu sezer. *Edebî metnin her okunduğunda yeni anlamlar kazanıp kazanmadığını belirler. *Edebî metinde anlamın bağlamla ilişkisini açıklar.*Edebî metnin kendinden önce ve sonra yazılan metinlerle ilişkisini açıklar. *Edebî metnin, yazıldığı dönemle ilişkisini açıklar. *Edebî metnin oluşmasına sebep olan temel ifade tarzlarını belirler.

Öğretme, Öğrenme Yöntem ve Teknikleri : Takrir, Soru-cevap, beyin fırtınası, problem çözme, inceleme, uygulama.

Kullanılan Eğitim Teknolojileri, Araç Gereç ve Kaynakça : Ders kitabı, Türkçe Sözlük, Hikâye ve Roman örnekleri

Öğretme ve Öğrenme Etkinlikleri :

*Dikkat çekme – Güdüleme : “Niçin yazıyorum? Kalbimde olanın dışarı çıkması lazımdır. İşte bunun için yazıyorum.” Beethoven’ın bu sözü öğrencilere yorumlattırılır. Bir sinema oyuncusu oynadığı filmlerde birçok farklı karakter canlandırabilir. Bu karakterleri günlük hayatta da görebilir miyiz? On yıl sonrası için düşlediğiniz hayatı bir paragrafta anlatınız.

*Gözden geçirme :
Malazgirt Savaşını anlatan bir metinle “Malazgirt Ululaması” isimli şiir okunur. Her iki metnin gerçeklikle ilişkileri, yazılış amaçları, üzerimizde bıraktıkları etki bakımından öğrenciler tarafından karşılaştırılması istenir.

*Derse Geçiş :Edebî metin güzel sanat ürünüdür.

İnsan, var olabilmek için sanat eserleri meydana getirir. Edebî eser de bu sebepten doğar.

Başlangıçta dinî törenlerde, dans ve müzikle birlikte var olan edebî metinler; bugün şiir, roman, hikâye, piyes gibi eserlerde hayatını sürdürür.

Edebî metin; tarihî,sosyal ve psikolojik bir varlık olan insan ve doğa malzemesini kullanarak dille gerçekleştirilen sanat etkinliğidir.

Edebî metinler kurmacadır.

Anlatmaya ve göstermeye bağlı edebî metinlerde yapı birimleri olay çevresinde oluşur. Her birimin kendi içinde teması vardır. O da anlamlı bir bütündür. Bütün birimler ana tema ve olaya bağlanır. Bunlar da olay örgüsünü oluşturur.Olay örgüsünün en kısa ifadesi metnin temasını verir.

Anlatmaya ve göstermeye bağlı edebî metinlerde amaç düzenlenmiş bir olay örgüsünü okuyucuya vererek onda estetik bir yaşantı uyandırmaktır.

Coşku ve heyecanı dile getiren metinlerde ise yapıyı oluşturan birimler ses ve anlam kaynaşmasından oluşur. Mısra, beyit, dörtlük, bend gibi birimler bir tema etrafında birleşir.

Edebî metnin dili yan anlam bakımından zengin kelimelerden oluşur. Aynı zamanda kelimeler mecâzlı olarak da kullanılır. Böylece eserler anlam zenginliği kazanır.

Edebî eserler daha önce yazılmış olan eserlerden yararlanır.

Her edebî metinde yazıldığı döneme ait insan başarıları ve ilişkileri vardır.


*Bireysel öğrenme etkinlikleri:Edebî metinlerin temel ifade şekillerinden hareketle “Malazgirt Ululaması, Kiralık Konak ve Oğuzata” isimli metinler karşılaştırılır.

*Özet :
Edebî metinlerin temel ifade şekilleri, Manzum ve Mensur olarak iki çeşittir.

Edebî Metinler, coşku ve heyecanı dile getiren metinler ve olay çevresinde oluşan metinler olarak iki çeşittir. Yine olay çevresinde oluşan metinler anlatmaya bağlı metinler ve göstermeye bağlı metinler olmak üzere ikiye ayrılır.

Ölçme ve Değerlendirme: S.19’teki sorular.

Plânın uygulanmasına ilişkin açıklamalar :

Kâniye YORGANCI
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-11-07, 20:35   #14
kanter

Varsayılan C: edebi metin nedir ve özellikleri nelerdir ? bulana +rep


Alıntı:
Gerçek Mesajı Gönderen seckinuzun Mesajı Göster
acilen edebi metinin konuusu nedir lütfen cok acilll
Edebi metin doğa bilimlerinden ve onların ortaya koyduğu her türlü veriden yararlanır.
Kültür bilimleri ürünlerini yorumlar ve değerlendirir.
Edebi metinlerin konusu insanın doğa ve kültürle, insanın kendi kendisiyle ilişkilerinde aranmalıdır
Her edebi metne böyle geniş bir yelpazeden yaklaşmak onun işlediği konuyu daha iyi kavramaya imkân verir.

Edebi metin örneği:
TOROS DAĞLARI
Toros dağlarının etekleri ta Akdeniz’den başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdeniz’in üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilâlanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurova’nın bükleri başlar. Örülmüşcesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!
Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarza’ya, bir taraftan Osmaniye’yi geçip İslahiye’ye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ısıldır. Bire kırk, bire elli vermeğe hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşacıktır.
Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır ki, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden ürker. Kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar.
Çamların birer billur parıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar. İlk çamlar geçildikten sonra, gene düzlükler vardır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç... Buralardan Toros’un karlı dorukları yanındaymış, elini uzatsan tutacakmışsın gibi gözükür.
Yaşar Kemal
(İnce Memed)
Edebi metinlerde anlatılan gerçeklik sosyal hayattaki gerçekliğin aynısı değildir. Yazarlar günlük hayat¬ta karşılaştığımız ya da karşılaşabileceğimiz nitelikteki olayları oldukları gibi değil kendi iç dünyalarında kurguladıktan sonra dışa yansıtırlar. Edebi metinlerdeki kahramanlar da çevremizdeki kişilere benzer. Yazarlar çok iyi tanıdıkları bir kaç kişinin özelliklerini bir kişi üzerinde toplayabilir. Olayları ve kişileri iyice kurguladıktan sonra eserini yazar.
Edebî metnin konusu, doğa ile ilişki hâlinde olan, duyan, düşünen, tasarlayan ve yaşayan insandır.

Edebî metinler kurmaca metinlerdir. Sanatçılar çevremizde gördüğümüz olayları alırlar; kendi iç dünyalarında kurguladıktan sonra yazarlar. Dili farklı anlamlarda kullanırlar. Sözcüklere farklı anlamlar yüklerler, böylece duygu ve düşüncelerini daha güzel bir şekilde ifade etmiş olurlar. Yazdıkları eserleriyle bizim duygu ve hayal dünyamızı zenginleştirirler. Her edebî eser kendi içerisinde organik bir bütündür. Onun güzelliği buna dayanır. Mükemmeliyet eseri oluşturan unsurlar arasında kurulan ahenkten ibarettir, onu anlamak ve değerlendirmek için eserin dikkatli bir şekilde incelenmesi gerekir.



Yardımcı olabilecek diğer bir konu

“Edebiyat Eğitimi”nde “Edebi Metin”in Yeri ve Anlamı

Bir parça ilgilenenler veya ilgi duyanlar gayet iyi bilirler ki, eğitim, -bırakın bir yazı sınırları içinde irdeleyivermek- kitaplar dolduracak kadar çok çeşitli ve çok boyutlu bir “problem”ler alanıdır. Ana okulundan üniversiteye, yerel yönetimlerden bakanlığa, aileden topluma, okuldan çevreye, öğretmenden öğrenciye, müfredattan kitaba, dilden içeriğe, amaçtan metoda, araç-gereçten kılık-kıyafete kadar uzanabilen, âdeta problemler yumağı bir saha. Söz konusu problemler, ilk plânda birbirinden çok farklı gibi görünseler de, gerçekte biri diğerinden ayrılamayacak kadar iç içe ve zincirleme bir hâl arz ederler. Dolayısıyla sahanın herhangi bir yerinde yaşanan arıza, domino taşları gibi, sistemin bütününü felç edecek seviyede tesire sahip olabilir.

Yazımız, böylesi geniş ve bir yığın problemle yüz yüze olan eğitim olgusunun önemli bir alanındaki önemli bir konusu ile sınırlı tutulmuştur. Üzerinde durulacak saha “edebiyat eğitimi”, konu da bu sahada “edebî metnin yeri ve anlamı”dır. “Türkçe eğitimi”nin de çok büyük ölçüde edebiyat eğitimi ile iç içe olduğu; dolayısıyla “edebî metnin yeri ve anlamı” meselesinin bu alanı da çok yakından ilgilendirdiği açıktır. Bu sebeple ele alacağımız konu, ilköğretimden üniversiteye kadarki bütün eğitim kademelerinde geçerlidir. Amacımız, yirmi beş yıldır bilfiil yaşadığımız tecrübelerin ışığında, edebiyat eğitiminde edebî metnin yeri ve anlamına dâir görüş, kanaat ve tekliflerimizi ortaya koymak ve bunları meslektaşlarımızla paylaşmaktır.

Yazıda -yeri geldikçe-, edebiyat eğitimini yakından ilgilendiren eğitim, sanat, edebiyat, edebî metin, metin tahlili, edebiyat bilimi, edebiyat bilimcisi, edebiyat eğitimi gibi bazı kavramlar üzerinde durmamız faydalı olacaktır. Zira, pek çok alanda olduğu gibi, edebiyat eğitimi sahasında da yaşanmakta olan problemlerin kaynaklarından birisi, kavram yetersizliği ve kavram kargaşasıdır. Unutulmamalıdır ki, edebiyat eğitiminin meselelerini çözmeye kalkışan eğitim bilimcisi, edebiyat eğitimini fiilen üstlenen edebiyat öğretmeni/hocası ve söz konusu eğitimin muhatabı durumundaki öğrenci, sahanın temel kavramlarını çok iyi bilmediği ve zihninde billurlaştıramadığı sürece, sarf edilecek onca emek, zaman ve gayretin sonucu, zihnî kaostan başka bir şey olmayacaktır.

Üzerinde durduğumuz alanın ana kavramı olan “edebiyat”, dilimizin dinamik tarihi içinde birkaç farklı mânâda kullanılmış ve hâlen de kullanılmaktadır (Bilgegil, 1980). Ancak farklı mânâdaki bu kullanımlarda -çoğu zaman birbirine karıştırıldığından- birtakım yanlışlıklara düşülmektedir. Edebiyat öğretmenleri ve bilimcilerinin, sık sık “sanatkâr”lıklarıyla sorgulanmaya kalkışılması veya Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin, şair ve yazar yetiştirmek üzere “sanat eğitimi” verdikleri zannı, söz konusu kavram kargaşasına küçük bir örnektir. (Burada edebiyat öğretmenleri ve bilimcilerinin, -“sanatkâr” olmasalar bile- ciddî bir “sanatkârlık eğitimi” almalarının lüzumuna; bunun da Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri tarafından üstlenmesi icap ettiğine olan inancımızı ifade etmek isteriz.)

Edebiyat kavramının dilimizdeki ilk ve en yaygın olarak kullanılan anlamlarının başında, “dille yapılan güzel sanat dalı” gelir. Yani yazar ve şâirin dili/kaleminden çıkan ve estetik değere hâiz olan eserlere “edebiyat”; bu kişilerin icra ettikleri sanata da “edebiyat sanatı” denir. Bu bağlamda Yahya Kemal Beyatlı, bir edebiyat sanatkârı; onun kaleme aldığı “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” ise bir edebiyat eseridir.

Edebiyat kavramının yaygın olarak kullanılan ikinci anlamı ise; “edebiyat eseri ve sanatı ile ilgili araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmaları ile bu çerçevedeki eğitim ve öğretim faaliyetleri”dir. Yani, edebiyat eserlerinin tamamı veya herhangi birisi ile ilgili her türlü araştırma, inceleme, tahlil ve tenkit çalışmaları, edebiyatın dünden bugüne uzanan süreçteki tarihini yazma çabaları, edebiyat sanatının mahiyeti ve niteliklerini tespit etme gayretleri, edebiyat eseri-okuyucu/toplum ilişkisi ortaya koyma arzuları, edebiyat eğitimi-öğretimine dâir faaliyetler ile zikredilen çalışma alanlarında kaleme alınan eserlerin isimlendirilmesinde de edebiyat kavramı kullanılmaktadır. “Edebiyat öğretmeni/hocası, edebiyat bölümü, edebiyat dersi, edebiyat tarihi, edebiyat eleştirisi, edebiyat teorisi, edebiyat literatürü…” gibi tamlamalarda, kavramın ikinci anlamı söz konusudur.

Kabul edelim ki bu ikisi; yani edebiyat sanatı ile bu sanat üzerine yapılan inceleme, araştırma çalışmaları ve bu çerçevede ortaya konan eserler, birbirinden tamamıyla farklı ve başka şeylerdir. Zira birincisi bir tür sanat, ikincisi ise bir tür bilgi veya bilimdir. O hâlde sanatkârın ortaya koyduğu sanat eseri ile o sanat veya sanat eseri üzerinde yapılan çalışmaları birbirinden ayırmamız; buna göre de her biri için farklı kavramlar kullanmamız çok daha doğru ve lüzumlu olacaktır. İşte bu noktada, “edebiyat sanatı”ndan sonra “edebiyat bilimi” kavramıyla karşılaşırız.

Edebiyat bilimi, -adı üstünde- edebiyat sanatının bilimidir. Bir başka ifadeyle; edebiyat eserlerinin tamamı veya herhangi birisi ile ilgili her türlü araştırma, inceleme, karşılaştırma, tahlil ve eleştiri çalışmaları ile edebiyat sanatının mahiyeti ve niteliklerini, dünden bugüne uzanan süreçteki tarihini ortaya koymaya yönelik faaliyetlerle bu faaliyetlerin sonucunda ortaya konan bilgi birikimine edebiyat bilimi denir. Nasıl insanın geçmişi (tarih), iç dünyası (psikoloji), fizyolojisi (tıp), toplumsal hayatı (sosyoloji) veya yer yüzü (coğrafya, jeoloji), bitkiler (biyoloji), hayvanlar (veterinerlik), din (teoloji, ilâhiyat), bilimin konusu olmuş ve bu çerçevede zamanla bağımsız bilim dalları teşekkül etmişse; edebiyat sanatı çevresinde de bir bilgi alanı ve bilim dalı oluşmuş ve oluşmaktadır.

XX. yüzyılda müstakil olma eğilimi gösteren edebiyat bilimi, yaratıcılığı değil, yaratıcı zekâ ve ruhun vücut verdiği edebî eserlerin araştırılması, incelenmesi, değerlendirilmesi ve öğretilmesini esas alan bir disiplindir. Edebî eserin oluşum şartlarından onun bünyesinde yer alan her tür duygu, düşünce, hayal ve fikir unsurlarına; edebî eserin tür veya yapısına ait özelliklerden dilin kullanılış biçimlerine; edebiyat tarihi içindeki yerinden edebî gelenekle olan bağlantısına; edebiyat sanatının ne olup olmadığından okuyucu ile olan ilişkisine kadar uzanan hususların araştırıp incelemesi, edebiyat biliminin işidir. Edebiyat biliminin objesi, hareket noktası, faaliyet alanı ise, bizzat edebiyat eseri ve onun estetik dünyasıdır.
Edebiyat bilimi, sosyal bir bilim dalıdır. Sosyal bilim dalı olması, onda pozitif bilimlere has metotların yüzde yüz geçerli olmasına imkân vermez. Zira pozitif bilimlerle sosyal bilimlerin konuları, objeleri birbirinden çok farklıdır. Edebiyat biliminde, pozitif bilimlerdeki gibi genel-geçer kanunlar bulma gayret ve teşebbüsleri, çoğu zaman başarıya ulaşamamıştır. Çünkü Yunus Emre’yi veya Yahya Kemal’i bilinen mevkilerine yükselten husus, diğer sanatkârlarla olan ortaklıkları değil, bilâkis kendilerine has karakteristik ferdî özellikleridir. Bu husus, elbette ki edebiyat biliminin bütünüyle başıboş, keyfi, sübjektif ve herhangi bir metottan uzak bir disiplin olduğu anlamına gelmez ve gelmemelidir de.

Edebiyat biliminin yukarıda belirtmeye çalıştığımız çalışma sahası bugün, -hızla artan bilgi birikimi sonucu- kendi içinde alt dallara ayrılma eğilimi içindedir. Bunlar; edebiyat teorisi, edebiyat tenkidi, edebiyat tarihi, edebiyat sosyolojisi, mukayeseli edebiyat ve edebiyat eğitimi’dir. Söz konusu bölünmeye rağmen bu altı dal arasında son derece sıkı ilişkilerin mevcut olduğu da unutulmamalıdır. Bunun içindir ki, edebiyat teorisi olmadan tenkidi, edebiyat tenkidi olmadan edebiyat tarihi, edebiyat tarihi olmadan edebiyat sosyolojisi; edebiyat teorisi, tarihi, tenkidi, sosyolojisi olmadan da edebiyat eğitimi olamaz.

Bu noktada, yukarıdaki açıklamaların ışığında, sanırım bir sonuca gidebiliriz artık. Edebî eserleri, belli metotlara bağlı kalarak ve olabildiğince objektif bir biçimde araştıran, inceleyen, eleştiren; bu çerçevede onların tarihini ortaya koyma gayreti içinde olan insanlara “edebiyat bilimcisi”; sahip olduğu bilgi ve tecrübe birikimini birtakım pedagojik metotlar çerçevesinde öğrencilerine aktarmaya çalışarak onları eğitmeyi amaçlayan kişilere ise “edebiyat eğitimcisi” denir. Edebiyat eğitimcisi, insanoğlunun (dünya edebiyatı) veya bir milletin (Türk edebiyatı) varolduğu günden bugüne edebiyat sanatı sınırları içerisinde ortaya koyduğu sanatı veya eserleri, metotlu bir yaklaşımla inceleyerek, değerlendirerek, eleştirerek; eğitim bilimlerinin verileri doğrultusunda öğrencilerine anlatan, öğreten, tanıtan; bu bağlamda genç insanların sahip oldukları estetik zevklerini geliştirip terbiye eden insandır. Buradan anlaşılır ki edebiyat öğretmeni/hocası, hem edebiyat bilimcisi hem de edebiyat eğitimcisidir. Çünkü edebiyat eğitimi, mutlak mânâda edebiyat bilimi üzerine oturan/oturtulması gereken bir tür eğitim-öğretim faaliyetidir.

Burada gerek üzerinde durduğumuz saha, gerekse eğitimin bütününü çok yakından alâkadar eden önemli bir hususa dikkat çekmek isteriz. Bahis konusu hususu; “Eğitim mi yoksa öğretim mi?” sorusuyla somutlaştırabiliriz. Sanırız eğitimin geneli veya edebiyat eğitiminde yaşanan sıkıntılardan bir kısmı, “eğitim” ile “öğretim” kavramları ekseninde söz konusu olan kavram kargaşasından; bu iki kavramın belirlediği faaliyet tarzı arasındaki tereddütlerden veya bilinçsiz tercihlerden kaynaklanmaktadır. Kabul edelim ki, en yetkili kişi ve kurumlarda bile bu iki kavram, hem anlamlandırmada hem de uygulamada birbirine karışıyor/karıştırılıyor. Adında temel görevinin “eğitim” olduğunu vurgulayan bakanlığın, bu görev için tayin ettiği kişilere “öğretmen” sıfatı vermesi, söz konusu kargaşayı yansıtmıyor mu? Hâlbuki en basit bir sözlükte bile bu iki kavramın birbiriyle tamamen örtüşmediğini görmek hiç de zor değildir.

Eğitimde asıl olan, bilinmeyen bir iş, davranış, yaşayış, duyuş, ifade ediş konusunda kişinin eğitilmesi, terbiye edilmesi, tecrübe kazandırılması ve yetiştirilmesidir. Bir başka ifadeyle kişinin doğuştan sahip olduğu yeteneklerin ortaya çıkarılması, işlenip geliştirilmesi; mensubu bulunduğu topluma ve insanlığa ait değerlerin kazandırılması; böylece yeteneklerini en üst seviyede kullanabilen, kendi ayakları üzerinde durabilen bir insanın yetiştirilmesi eğitimin işidir. Söz konusu faaliyetin içinde elbette ki öğretim/öğrenim de vardır, ama bu tür bir faaliyet ikinci sırada gelir. Zira öğretimde, eğitmek asıl amaç değildir. Bilen (öğretmen), bilmeyene (öğrenci) bilgiyi aktarmak ve öğretmekle öğretimi gerçekleştirmiş olur.

Durum bu olunca, bütün alanlarda olduğu gibi, edebiyat alanında da bir karara varmak zorundayız. “Edebiyat eğitimi mi yoksa edebiyat öğretimi mi?” Bugüne kadar gördüklerimiz ve yaşadıklarımız, bizi şu kanaate götürdü. Türkiye’de ilk okuldan üniversiteye kadarki bütün kademelerde ve bütün alanlarda çok büyük ölçüde eğitim değil, öğretim faaliyeti icra edilmektedir. Edebiyat eğitimi alanında da durum bundan farklı değildir. İlköğretim, ortaöğretimde veya üniversitede, şiir, hikâye, roman, tiyatro türleri; hece ve aruz vezninin kalıpları; gazel, koşma, terkib-i bend, sone nazım şekilleri; tezat, teşbih, tevriye, cinas söz sanatları; romantizm, realizm, sürrealizm, sembolizm akımları hakkında bütünüyle soyut ve kalıplaşmış birtakım bilgilerin aktarılması/öğretilmesi/ezberletilmesi, genç nesillerin edebiyat sanatının incelikleri ve değerlerini anlamaları, nüfuz etmeleri, hatta sezmelerine imkân verir mi? Böyle bir faaliyet, onların hangi melekelerinin ortaya çıkarılması ve eğitilmesine hizmet eder? Daha da önemlisi, edebiyat bu mu?

Yazının başından sonuna kadar olan izahlarımızda da fark edilecektir ki, biz, edebiyat sahasında eğitim ile öğretimin çok iyi sentez edilmesi; söz konusu sentezde de eğitimin ağırlık taşıması ve ön plânda tutulması gerektiği kanaatindeyiz. Öğretim, bu süreçte hiçbir zaman ihmal edilemeyecek bir destek güç olarak eğitimin hemen yanı başında yer almalıdır.

Tekrar konumuza dönelim. Edebiyat eğitimi ile ilgili olanlar, bu faaliyetlerinin henüz başında, “Edebiyat eğitiminde edebî eserin yeri ve anlamı nedir/ne olmalıdır?” gibi önemli bir soru ile yüz yüze kalırlar. Hiç şüphesiz, gerçekleştirilecek eğitimin doğruluğu ve başarısı, soruya bulunacak cevabın doğruluğu ile paralel olacaktır. Önce edebiyat eğitiminde “edebî eserin yeri”, daha sonra da “edebî eserin anlamı” meselesine cevap bulmaya çalışalım.

Bize göre, edebiyat bilimcisi gibi, edebiyat eğitimcisinin de her seviyedeki faaliyetinde temel hareket noktası ve hemen hemen biricik objesi edebî eser, yani edebî metindir. Edebî eserden soyutlanmış bir edebiyat eğitimi düşünülemez. Bir başka söyleyişle, edebî eserin ihmal edildiği ve sadece edebiyat tarihi, edebiyat teorisi, edebiyat tenkidi, edebiyat sosyolojisi veya sanatkârların biyografilerinin esas alındığı bir faaliyete, edebiyat eğitimi denilemez. Böyle bir gayret, son derece soyut birtakım bilgilerin genç beyinlere yüklenilmesinden başka bir işe yaramayacaktır. Bir daha vurgulayalım ki edebiyat, bizzat şair veya yazarın kaleminden çıkmış estetik değere hâiz edebî metinlerdir. Metin merkezli edebiyat eğitiminde elbette, onu var eden sanatkâr, içinde hayat bulduğu toplum ve şartlar, bağlı bulunduğu edebî gelenek ve mektep, büyük önem taşır. Hatta felsefe, psikoloji, sosyoloji, tarih, ilahiyat, dilbilim gibi disiplinlerden de faydalanmak gerekir. Bizim burada vurgulamak istediğimiz, edebî metnin merkeze alınması ve onun kendisi dışındaki amaçlara alet edilmemesidir.

Burada bir parça metin kavramı üzerinde durmamız sanırız faydalı olacaktır. Genel mânâsıyla metin; herhangi bir konu veya olayın dil vasıtasıyla -yazılı veya sözlü olarak- ifadesinden oluşan söz bütünüdür. Yani; herhangi bir konu veya olayı açıklamak/anlatmakla görevli kelimeler, ibareler, deyimler, cümle ve cümlecikler, paragraflardan oluşan “söz ve söylem bütünü”ne metin denir. Edebiyat biliminin kastettiği ve edebiyat eğitiminde esas olması gereken edebî metin ise; herhangi bir duygu, düşünce, hayal, intiba ve olayın dil vasıtasıyla, ama edebîlik değerine hâiz bir biçimde ifadesinden oluşan “söz ve söylem bütünü”dür. Şâir veya yazarın kaleminden çıkmış şiir, hikâye, roman, tiyatro metinleri gibi. Söz ve söylemin metne dönüşmesindeki temel kriter, anlam ve mantık bütünlüğüdür.

Faaliyetlerinin merkezine edebî metni koyan edebiyat eğitimcisi, söz konusu objeye hangi bakış açısı ile yaklaşmalı, onun karşısında nasıl bir tavır takınmalıdır? Bu sorunun cevabını, edebî eserin varlık sebebi ve tarzında aramamız gerekir. Edebî metin, edebiyat sanatının somut hâli olan bir sanat objesidir. Tıpkı bir beste, bir tablo, bir heykel gibi. Sanat eseri olma bakımından edebî metnin onlardan farkı yoktur. Güzel sanat eserlerini temelde birbirinden ayıran ve onların farklı isimlendirilmelerine zemin hazırlayan asıl unsur, kendilerini var eden malzemeleridir. Bu açıdan bakıldığında edebiyat, “dil”de hayat bulmuş/bulan bir güzel sanat dalıdır.

O zaman edebiyat eğitimcisinin hiçbir zaman hatırından çıkaramayacağı en önemli gerçek, edebiyat eserinin çok açık bir güzellik objesi, sanat eseri olduğudur. Dolayısıyla o, işinde “estetik bakış açısı”nı esas almak durumunda olan bir tür sanat eğitimcisidir. Görevi, edebî metinden aldığı hazla genç insanların ruhlarındaki güzellik duygu ve duyarlılıklarını ortaya çıkarmak, geliştirip zenginleştirmek ve terbiye etmektir. Böylece her gün biraz daha maddîleşip sığlaşan insan hayatına yeni kapılar aralamak, ruhların güzele olan susuzluğunu dindirmek, hayatın ve tabiatın daha derinden duyulup anlaşılmasını sağlamaktır. (Sanırız burada, öğretim’i değil de eğitim’i esas almamızın sebebi biraz daha aydınlanmıştır.)

Varoluşundaki -biricik değil- birinci amaç “güzellik” olan edebiyat eserinden, elbette -estetik haz vermesinin dışında- birçok “fayda” da temin edilebilir. Onun eğitimin vazgeçilemez objelerinden biri olmasında, bu tür faydacı işlevlerinin önemli rolü vardır. Edebiyat eğitimcisi de bunlardan geniş ölçüde faydalanır ve faydalanmalıdır. Bizim burada söylemek istediğimiz, edebiyatın bir sanat, edebî metnin de bir sanat eseri olduğunun asla unutulmaması ve ona yaklaşmada estetik bakış açısının esas olmasıdır. Çünkü edebiyat eğitiminde sıkça karşılaşılan hastalıklardan birisi, didaktik, ahlâkî ve ideolojik bakış açısı ve yaklaşım tarzına tutsak olunmasıdır. Maalesef edebiyat eğitimcilerimizden bazıları, kendilerini “sanat memuru” olarak niteleyen Ahmet Hâşim’in şikâyetlerini yerden göğe kadar haklı çıkarmak istermişçesine, edebî eseri sadece içeriğiyle değer taşıyan sıradan bir metin olarak görmekte; bir ahlâk risalesi, didaktik kitap veya ideoloji manifestosu zannetmektedirler (Ahmet Haşim, 1996, 69-77). Edebî metin karşısında doğru ve sağlıklı bir bakış açısından ne ölçüde uzak ve yoksun olduğumuzu bundan daha somut ortaya koyacak başka bir örneğe ihtiyaç yoktur sanırım. Çünkü edebiyat eseri ne bir ahlâk risalesi, ne bir didaktik kitap, ne de bir ideoloji manifestosudur. Herhangi bir metnin varoluşundaki biricik veya birinci amaç “fayda” ise, ona edebiyat eseri denilemez; edebiyat eserine de bütünüyle faydacı bir bakış açısıyla yaklaşılamaz.

Tekrar asıl konumuza dönelim ve edebiyat eğitiminde yaşanan problemleri irdelemeye devam edelim. Edebî metnin ele alınmasında sıkça karşılaşılan problemlerden bir başkası, takip edilecek sağlam ve sağlıklı bir metot yokluğu veya yoksulluğudur. Edebiyat bilimcisi veya edebiyat eğitimcisi, edebî metne yaklaşmada nasıl bir metot takip etmelidir? Çünkü metotsuz, bölük pörçük, keyfî ve rastgele bir faaliyet bizi ne edebiyat bilimine ne de edebiyat eğitimine götürür. Edebiyat eğitimde “ne” okuttuğumuzun önemini kimse inkâr edemez, ama “nasıl” okuttuğumuz ondan hiç de az önemli değildir.

Yukarıda vurgulandığı gibi, edebiyat eğitiminin temel objesi, edebî metindir. Bu tespitten sonra sağlam ve sağlıklı bir metoda ihtiyaç vardır. Son yüzyılda ve özellikle yakın dönemlerde edebî metnin incelenmesinde pek çok metot geliştirilmiştir. Yeni eleştiri, yapısalcılık, hermeneutik, metinbilim, dilbilim, göstergebilim, anlambilim, stilistik… bunlardan bazılarıdır. Burada bunların izahına kalkışacak değiliz elbette. Ancak edebiyat eğitimcilerimize tavsiyemiz, adı geçen metotlar hakkında -uygulamada kullanabilecek seviyede- bilgi ve tecrübe sahibi olmaları ve derslerinde bunlardan faydalanmalarıdır. Bunun da ötesinde, hiç olmazsa, yine bu metotlardan hareketle bir “metin tahlili” tarzı geliştirmeleri ve edebî metne yaklaşmada -en genel mânâda da olsa- “metin tahlili metodu”nu esas almalarıdır.

XX. yüzyılın başından itibaren Batı’da görülmeye başlanıp giderek yaygınlık kazanan metin tahlilinin en temel amacı, edebî eseri, sistematik biçimde ve bir bütün olarak çözümlemektir. Çözümleme gayretinin amacı ise, eseri -en azından- muhteva, yapı, dil ve üslûp bakımından anlama, değerlendirme ve anlatmadır. Zira her okuyucunun edebî eserin dilini çözüp onun semboller dünyasına bütünüyle nüfuz edebilmesi; mesajını tam ve doğru olarak algılayabilmesi ve ondan beklenen estetik hazzı tadabilmesi çoğu zaman mümkün olamaz. İşte metin tahlilcisi bu noktada devreye girerek, eser ile okuyucu/öğrenci arasındaki iletişimin çok daha sağlam ve sağlıklı bir biçimde gerçekleşmesi görevini üstlenir. Bu itibarla metin tahlili, eser-okuyucu arasında köprü durumundadır. Yoksa -bazılarının zannettikleri gibi- metin tahlili, metnin bilinmeyen kelimelerini sözlüklerden bulmak, manzum metinleri nesre çevirmek, vezni ve kafiyesi üzerinde oyun oynamak, nazım şekli, nazım birimi ve edebî sanatlarını tespit etmek, konusu üzerinde sübjektif nutuklar çekmek değildir. Esere yaklaşmada, onun edebîlik sırrını çözme, ihtiva ettiği anlam dünyasını kendi bütünlüğü içinde kavrama dışında herhangi bir amaç hedeflendiği müddetçe, o faaliyetin adına metin tahlili demek zordur.

Kısacası metin tahlili; herhangi bir edebî eserin, bütünlüğü içinde, ama o bütünü oluşturan her türlü unsurun (mânâ, yapı, dil, üslûp vb. )en ince ayrıntılarına varıncaya kadar belli bir metoda bağlı olarak ele alınıp incelenmesi, değerlendirilmesi ve yorumlanmasıdır. (Çetişli, 2004)

Edebiyat eğitimcisi, metin tahlili amacıyla edebî esere yaklaşırken hiç olmazsa şu hususları gözden uzak tutmamalı ve onu bu çerçeve ve anlayış içinde ele almalıdır.

Edebî metin, pek çok farklı unsurdan meydana gelmiş bir “bütün”, estetik bir “terkip”tir. Muhteva, yapı, dil, bu terkibin ana unsurlarını; kelime, ibare, cümle, paragraf, metin halkası, bölüm; mısra, bend, nazım şekli; vezin, kafiye, redif, lâfız ve mana sanatları; konu, tema, anafikir, mesaj; olay örgüsü, şahıs kadrosu, zaman, mekân, anlatıcı vb. şeyler de ana unsurların alt unsurlarını oluştururlar. Bununla birlikte edebî eser, söz konusu ana ve alt unsurların basit ve alelâde toplamından teşekkül etmiş sıradan bir metin de değildir. Onu sanat eserine dönüştüren sır, söz konusu unsurların sanat potası içinde ferdî ve orijinal bir biçimde sentez edilebilmesindedir. Sentezde ortaya konan ferdî ve orijinal tavır, aynı zamanda sanatkârın “üslûp”unu verir. Metin tahlilinde bize düşen görev, bu bütünden herhangi bir unsuru ihmal etmeden, herhangi bir unsuru ikinci plâna atmadan ve bütünlüğünü zedelemeden sistematik bir biçimde eseri çözümlemek ve onun estetik sırlarını ortaya koymak, en azından sezdirmektir.

Edebiyat eserinin ana konusu, “insan”dır. Hayatı ve çevresi ile insan, içi ve dışıyla insan, duygu ve düşünceleriyle insan, dünü, bugünü ve yarınıyla insan… Hiçbir edebî eser düşünülemez ki, insanın şu veya bu yönüne ışık tutmasın; hiçbir insanî mesele düşünülemez ki, şu veya bu seviyede edebiyat eserine girmemiş olsun. Buradan hareketle denilebilir ki edebiyat, insan gerçeğinin estetik ifadesi peşindedir. Ancak edebî metindeki gerçek, hiçbir zaman yaşanmış veya yaşanmakta olan gerçeğin birebir kopyası değildir. Özellikle hikâye, roman ve tiyatro metinlerinde bu tür bir hataya düşmekten sakınılmalıdır. Sanatkâr, dış dünyadan temin ettiği malzemeleri eserinde kullanırken, önce onları belli bir seçme ve ayıklamaya tâbi tutar. Bu aşamada onlara, -isterse- muhayyilesinden birtakım ilâveler yapabilir. İkinci aşamada ise bu malzemeyi kendine has estetik anlayış ve yaratma tarzı çerçevesinde düzenler ve kurgular. Dolayısıyla sanatkârın edebî eserde dile getirdiği gerçek, öncelikle kendi mizacı, dünya görüşü, ruh hâli süzgecinden geçirilmiş yoruma dayalı ferdî ve sübjektif bir gerçektir. Bu sebeple edebiyat eseri, bünyesinde barındırdığı bütün unsurları ve özellikle “bütün”de ifadesini bulan terkibiyle “kurmaca/itibârî” bir metindir.

Edebî metin, gerçeğin algılanışı ve kurgulanışı kadar, ifade edilişi bakımından da farklı ve kendine has bir özelliğe sahiptir. İlimde gerçek, son derece yalın, açık ve düz bir biçimde ifade edilirken objektif ve rasyonalist bir tavır esas alınır. Hâlbuki sanat eserine bu tür bir sınırlama ve ön şart getirilemez. Edebiyat eserinde gerçeğin ifadesi, çoğu zaman bir hayli kapalı ve muğlaktır. Bunun ötesinde kullanılan semboller, imajlar, alegoriler, mazmunlar, mecazlar ve diğer sanatlar, edebiyat eserinin anlam dünyasını daha da muğlaklaştırır. Ayrıca edebiyat eserinin gerçeği anlatmasında gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir özellik, estetik olmasıdır. Herhangi bir söz veya metni, edebiyat sanatı seviyesine yükselten temel değer, okuyanı veya dinleyeni etkileyecek, sarsacak, hayranlık içinde bırakacak seviyede güzel olmasıdır.

Edebiyat eseri, “çok anlamlı”dır ve her okunuşunda yeniden yaratılır. Her okuyucu, sahip olduğu yaş, cinsiyet, ruh hâli ve kültürüne göre, ondan bir mânâ elde eder veya ona bir yorum getirir. Aynı okuyucunun aynı eseri farklı zamanlarda okuması durumunda da bu husus geçerlidir. Hâlbuki, edebî olmayan metinlerde böyle bir çok anlamlılık söz konusu değildir. Buradan hareketle edebiyat eğitimcisinin edebî eser karşısında takınacağı katı, kesin, tekçi ve tekelci bir anlama ve anlamlandırma tavrı kabul edilemez.

Edebî metnin temel farklılıklarından biri ve edebîliği, çok büyük ölçüde dilinde tezahür eder. Ondaki dil, ne “günlük dil” gibi alelâde ne “ilmî dil” gibi kuru, açık ve temel anlamlı ne de sadece “iletişim”i sağlamakla yükümlü sıradan bir “araç”tır. Tabiî dilden hareketle sanatkârca bir seziş ve yaratışla elde edilen edebî dil, bütünüyle “amaç” hâline gelmiş dil içinde bir “üst dil”dir. Dilin bütün incelikleri, zenginlikleri ve imkânlarını en üst seviyede tasarruf eden edebî dil, sanatkârın elinde, okuyucunun dikkatini kendi üzerinde toplayan bir güzellik objesine dönüşmüştür. (Çetişli, 2001, 116-124)

Edebî eser, baştan beri anlatmaya çalıştığımız varoluş tarzı, kendisini var eden unsurların kurgusu, ele aldığı konuya yaklaşım biçimi, metnin inşa tarzını veren yapısı, poetik işlevde somutlaşan dili ve bütün bunların âhenkli birlikteliğinde somutlaşan terkibiyle “ferdî”, “orijinal” ve “tek”tir. Onun tıpatıp bir benzerinden bahsedilemez.

Hulâsa edebiyat eğitimi; ne tamamiyle metotsuz, pedagojik kurallardan uzak, keyfî ve rastgele bir öğretim faaliyeti ne büsbütün soyut birtakım bilgilerin ezberlettirilmesi ne de sadece ahlâk, tarih, sosyoloji ve dil dersidir. Edebiyat eğitimi, sanatkârın dil malzemesiyle hayat verdiği estetik değere hâiz edebî metni, varoluş amacı doğrultusunda anlama/anlamlandırma, duyma/duyurma, sezme/sezdirme üzerinde odaklaşan bir tür sanat eğitimidir. Temel amacı da, öğrencinin yaradılışından getirdiği güzellik duygusunu ortaya çıkarmak, geliştirip zenginleştirmek ve terbiye etmektir. Genç beyin ve ruhlara, evrensel insan ruhunun son derece karmaşık duyarlılıklarını sezdirmek, yüzyılların örsünde dövüle dövüle billurlaşmış millî zevki tattırmak, mensubu bulunduğu milletin hayatı ve kültürünü estetik bir çerçeve içinde tanıtmak, konuştuğu dilin incelikleri, güzellikleri ve zenginliklerini göstermek de edebiyat eğitiminin amaçlarındandır. Kendini bu amaçlara kilitleyen edebiyat eğitimcisi ise, ciddî bir bilgi birikimi ve metotlu metin çözümleme tecrübesinin yanında üstün pedagojik formasyonu olan bir sanat eğitimcisidir.

Kaynakça

Bilgegil, M. Kaya, (1980). Edebiyat Bilgi ve Teorileri, Sevinç Matbaası, Ankara,
Ahmet Haşim, (1996). “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”, Bütün Şiirleri, Dergâh Yay., İstanbul, s.69-77
Çetişli, İsmail, (2004). Metin Tahlillerine Giriş 1 -Şiir-, Akçağ Yayınları, Ankara
Çetişli, İsmail, (2004). Metin Tahlillerine Giriş 2 -Hikâye, Roman, Tiyatro-, Akçağ Yayınları, Ankara.
Çetişli, İsmail, (2001). “Edebiyat Dili/Edebî Dil”, Türk Yurdu, S. 162-163 , Şubat-Mart 2001, s.116-124

Prof. Dr.İsmail ÇETİŞLİ (Pamukkale Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğretim Üyesi)

Kaynak: [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-11-07, 21:07   #15
yahyabey86

Varsayılan C: edebi metin nedir ve özellikleri nelerdir ? bulana +rep

edebi metin nedir
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat