En Komik ve Eğlenceli Videolar Burada. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 15-01-08, 14:20   #1
AWPaNiCK

Varsayılan öyküleyici anlatıma örnek olabilecek kısa bir metin + rep


öyküleyici anlatıma örnek olabilecek bir kısa bir metin lazım çok acil + rep wericem
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 15-01-08, 20:04   #2
CuTHBeRT

Varsayılan C: öyküleyici anlatıma örnek olabilecek kısa bir metin + rep


KAYBOLAN CÜMLELER



Gün yüzüne çıkarken evlerin çatıları doğan güneşin ilk ışımasıyla, yataklarından doğrulan kadınlar, köy meydanında dolaşan köpeklerin ne aradığını merak etmek bir yana, bu köpeklerin farkında bile değillerdi.

Derenin kenarında şırıl şırıl çağlayan bir kaynak suyundan, eğilmiş susuzluğunu gidermeye çalışıyordu Nûbe. Annesini yitirdiğinde henüz dokuz yaşındaydı ve babası onu önemsemeyecek kadar az seviyordu. Birbaşına dağın yamacının başlangıcında sur gibi yükselen çınarın gölgesinde toprağı eşeleyerek çıkan taşların desenlerine dalar, kendince masallar mırıldanırdı. “Bu kız deli” dediler babasına. “Bu kız köyün delisi.”

Nûbe, taş toplaya toplaya yürümeye, yürüdükçe köyünden uzaklaşmaya başladığında ilkbaharın ilk günleriydi. Babası dahil hiçkimse kayboluşunu farketmedi. Bir insan hem var hem bu kadar silik yaşayabiliyordu demek bu dünyada. Nûbe bunu ancak yıllar sonra yaşlı Verka’nın verdiği kitabı okuduğunda cümle cümle, yaşadığında o cümleleri bir bir; içi sızlayarak anladı.

Taşların sevdasına düşmüş bu kız hiçbir şeysiz, yapayalnız taşların izini süre süre ilerlerken, yolların varacağı yerlerin gizemine takıldı birgün. Her yolu takip edemeyeceğini anladığında, yaptığı seçimlerin kendi kaderi olduğuna inanarak hislerine güvenmeyi öğrendi yavaş yavaş. Çünkü her yol mutlaka bir yere varıyordu, vardığı her yerde kendisine sunulanlar vardı. Bunları usulca kabul ederken karşılığında bir masal hediye ediyor, sanki kendince seçilmiş bir yer varmış gibi yoluna devam ediyordu.

Nûbe taşların masallarına gebe olduğunu bilmeden, sevgiden uzak yaşanmışlığın acısıyla sızlayan yanının olduğunun bilincinde; zamanı kovaladı, kovaladı, kovaladı; yorulup Verka’nın sıcaklığına sığınana dek. “Güller çok yaşamıyor” dedi. “Yükü olmayanın sancısı olmuyor” dedi. “Güneş her vakit ısıtmıyor” dedi. “Gidenin yerine bir yenisi mutlaka geliyor” dedi. “Tekrarın yaşanmadığı yer yok” dedi. “Taşlar konuşmuyor” dedi ve aylar süren bir ağlama nöbetine tutuldu, Verka’nın kulübesinin kapısında.

Yaşlı Verka, yalnızlığına bir yalnız olarak gelen bu gençkızı evine konuk olarak kabul ettiğinde, onun başından neler geçmiş olabileceğini, nereden geldiğini ve yıllar süren yolculuğunun tam da kendi evinde son bulacağını bilemezdi elbet. Nûbe’yi sakinleştirmeye çalışmadı. Bekledi, bekledi, bekledi... Günler geceye döndü, mevsimler bilinen kovalamacalarını sürdürdü, solan çiçeklerin yerine pek çok kez yenileri açtı, toprak beyazlarla örtüldü... Nûbe sessiz sessiz ağladı. Tüm biriktirdiklerini boşaltır gibi, tüm acılarını dindirir gibi... Bir köşeye pusup yandı yandı söndü, yandı yandı söndü. Sonunda fırtına dindi, dalgalar duruldu, seller çekildi ve Nûbe doğruldu köşesinde. “Keşke okuyabilseydim yazılmış olanları” dedi.

Verka, onun bu isteğini geri çeviremeyecek kadar hoşgörülüydü belki, ama onun da yıllarca beklediği konuğun Nûbe olduğunu anlamasına yetecek bu ilk cümleyle irkildi ilkin. “İstemeden elde edemezsin” dedi. “Madem istedin, elde etmek de hakkın.”

Sığındığı küçük kulübenin bir dağın yamacında, çam ormanının tam da göbeğinde sessizce bakındığını, o kulübeye girdiği akşamın yıllar sonrasında gördü Nûbe. Yalnızları yalnız olanlar, yalnızlığın tadına varanlar, bir de yalnızlığın acımsılığını duyanlar taşıyabilirdi ancak. Verka ile başlanan okuma yolculuğunda hızla kitapların dünyasına girerken hep ne kadar yalnız olduğunu düşündü. Neydi onu böyle yalnız yapan? İstenmemek. Özlenmemek. Aranmamak. Sevilmemek. Okudukça cümleler kurdu. Okudukça soruları çoğaldı. Okudukça cevaplar aradı. Verka hiç dışa vurulmamış bu cümleleri gözlerinden okudu Nûbe’nin. İnsan ne kadar da beklese, birgün içinden geçenleri birilerine anlatmayı mutlaka isterdi. Bu gücü ona, kitaplar hiç yüksünmeden verebilirdi.

Nûbe, günlerini kitap okumakla geçirirken, Verka kulübeden çıkıp gözden yitiyor, ancak hava kararmak üzereyken geri dönüyordu. Her yeni kitap sanki bilinmeyen bir yerlerden geliyor, görevini tamamladığında geldiği yer her neresiyse geri gidiyordu. Kulübede hiç kitap olmadığını farkettiğinde, şaşırmayacak kadar alışmıştı Verka’ya. “Masallarım gibi geliyorlar bana, masallarım gibi gidiyorlar benden” dedi. “İnsanlar bu dünyada hep ‘sahip’ olduklarını düşünmekle yanılıyorlar” dedi. Cümleler çözülmeye başladı. Eğer konuşan varsa, bir dinleyeni de olmalıydı. Yoksa konuşmak gereksiz bir yorgunluktan başka ne olabilirdi? Nûbe anlattı. Verka dinledi. Masallar ardarda bağlanmışcasına aktı, aktı, aktı.

Durulduğunda ne kadar anlatırsa anlatsın, anlatacaklarının hiç bitmeyeceğini gördü. Anlatılanlar yaşanmışlardan, yaşanabilecek olanlardan, hayallerden, hayalgücünün getirdiklerinden beslendikçe besleniyor; nokta koymadan durulmuyordu. Bir dereye benzetti kendisini Nûbe. Aktıkça bitmiyordu. Aktıkça geriden hep gelen damlalar oluyordu. Birisi gelip bu derenin önüne set çekince birikiyordu hiç durmadan. Birikiyor, birikiyor, birikiyordu. Nasılsa birgün o set yıkılacak birikenler akmaya devam edecekti.

Duruldu Nûbe. Verka bu duruluşa şahit oluşuna ne sevinebildi, ne de üzülebildi. İçinden geçenler sevinçten, üzüntüden çok uzaktı. Üzerine çöreklenen zamanın yükünü daha fazla taşıyamayacağını bildiğinden, artık vermesi gerekeni vermesi ve bu hayatın zaman diliminden uzaklaşması gerekiyordu. Küçük kitabı Nûbe’nin boynuna kolye gibi asarken ona söyleyebileceği tek şey kısa bir cümleden ibaretti: “Ne zaman kaybolmazsa cümleler, onu emanet edebilecek birisini bekle; gelecektir.”

Verka kulübeden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Nûbe onun gidişini farkettiğinde yine yapayalnız kalmışlığını, bunun kaderden başka bir şekilde açıklanamayacağını düşündü. Öncesinden farklı oluşu, hiç kazanmamışlığının yanında kaybedecek bir şeye de sahip olmadığının bilincine varışıydı. Geliştiğini, öğrendiğini, öğrendikçe açıldığını, açıldıkça güvendiğini, güvendikçe çözüldüğünü, çözüldükçe çoğaldığını, çoğaldıkça büyüdüğünü, büyüdükçe doyduğunu, doydukça dolduğunu, doldukça verdiğini, verdikçe bereketlendiğini, bereketlendikçe anlamlandığını gördü.

Nûbe küçük ve ince kitapla başbaşa kaldığında, kitabın kapağı kendiliğinden açıldı.
İlk cümle: “Artık yola çıkma zamanı hiç yer değiştirmeden; yeşilin çıkmazlarında yol bulmaya başla kendine.”

Nûbe cümleyi okur okumaz, bir taraftan da cümlenin silinip kaybolduğunu gördü. Henüz yeni bitirmişti ki cümleyi, kendini yemyeşil bir ormanda koşarken buldu. Birilerinden kaçar gibiydi. Sesler geliyordu kulağına. Köpek ulumaları gibi. İnsanlar koşuyordu sanki ardından. Bir arkasına bakıyordu, bir önüne... Bir arkasına bakıyordu, bir önüne... korkuyla. Nefes nefese kalmıştı. Dayanamayacaktı bu koşturmaya. Yuvarlandı. Kalktı. Koşmaya devam etti. Elleriyle önüne çıkan çalıları çekmeye çalıştı. Ağaçlar gökyüzünü gizlemişti. Gündüzün karanlığı, bir de kasveti çökmüştü ormana. Nem kokusu vardı. Toprak ıslaktı. Otlar bazı yerlerde dizlerine ulaşıyordu. Bilmediği, hiç bilmediği bir yerde ne yaptığını da bilmeden, bilmeye bilmeye koşuyordu. Nûbe, bakışlarından sarkan korkuyla bir ağacın ardına gizlendiğinde, sağa sola bakınıp nerede olabileceğini çıkarmaya çalıştı ise de, hiç tanıdık bir yer değildi burası. Sanki dünyadan bir yer bile değildi. Hayret... kokusunda bir farklılık, renginde bir farklılık, görüntüsünde bir farklılık var gibiydi bu mekanın. Ağaçların arasından birşeyler görmeye çalışırken ileride parlayan kırmızı ışığı farketti. Bir ışık, bir işaret olabilirdi tabiî. Neden olmasındı. O yöne doğru koşmaya başladığında bir boşlukta buldu kendini. Yine takılmıştı ve düşmüştü görmediği bir çukurun içine. Düşüşü sırasında tutunabilecek bir şey arandı elleri. Sert bir tutunuşa ulaştığında ne aşağıyı, ne de yukarıyı görebiliyordu. Havada asılı kalmaktan başka bir şey değildi başına gelen. Bıraktı kendini boşluğa. Kayarken boşlukta kitabı aralamaya çalıştı. Güçlükle okudu cümleyi: “Uyan uykudan, bu bir gerçektir.”

Nûbe gözlerini açtığında bir rüyada boşluğa düştüğünü sandı; bir samanlıkta uzandığını anlayana dek. “Yazılanlar benim yazgım” diye düşündü. Boynuna uzatıp elini, kitabın orada durup durmadığını yokladı. Tüm somutluğuyla vardı. O sırada bir kapı gıcırtısıyla irkildi. “Kimsin?” diye seslendi. “Umudun bir şekilde yaşadığına inanan biri” dedi biri gerilerden. “Herkes inanmaz mı buna?” diye sordu Nûbe.
“Kimse inanmaz aslında, inanıyormuş gibi yapar.”
“Umutla tanışmadım sanırım hiç.”
“Çağırdın mı onu gelsin diye sana?”
“Nasıl bilmediğimi çağırabilirim?”
“İnsanlar bilmediklerine çokça bulaşırlar.”
“Kim olduğunu söyle bana.”
“Şimdi seninle konuşanım.”
“Adın?”
“Yok böyle bir şey.”
“Var olan...”
“Bir yolculukta oluşumuz.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Bilmediğimiz ama tahmin ettiğimiz bir yere.”
“Göster kendini, göreyim kimsin” derken doğruldu yerinde Nûbe, yavaş yavaş yürüdü nereye gittiğini bilmeden. Bir kapı aradı gözleri. Kapılar, hep bir yerlere açılmalıydı. Kapılar hep birilerine açılmalıydı. Kapılar hem gizleyen, hem sunandı.

İçerisi hoş bir loşluğa sahipti. Elleriyle ahşap duvarları yokladı. Bir yazı belirdi dokunduğu yerde: “Tıklat hayatın kapısını. Açan biri olacaktır. Yine de her açık kapıdan geçmek zorunda değilsin. Dönüp geri, başka kapılar arayabilirsin.”

“Anlamakta ne çok zorlanıyorum her şeyi” dedi Nûbe kendi kendine. Sesin sahibi görünmediği gibi sesini de alıp gitmişti. Birileri gelip gidiyor, hep birileri gelip hep birileri gidiyor. Gelmek ve gitmek. Gelmek ve gitmek. Gelmek ve yine gitmek. Bütün insanlar bunu yapıyor. Durmak yok. Durduğun an geride kalıyorsun. Geride kaldığın zaman tözkezlemek... Kurtlar kapar. Ham yapar. İçi ürperdi. Kitabın kapağını açarken hangi zaman diliminde yaşadığını dahi bilmiyordu: “Uzaktan yüzüne vuran ışıkla içine dolan aydınlık bir değil.” Cümle ağır ağır silinirken mekan değişikliğini de beraberinde getiriyordu.

Bir kadın çamaşır leğeninin önüne çömelmiş çitiliyordu çamaşırları kapı önünde. Arkada koşturan çocukların sayısını kestirmek mümkün değildi. Küçük bir kız kuyudan çektiği suyu çamaşır yıkayan kadının yanına bir kovayla ıhlana ıhlana taşıyordu. Başka bir küçük kız çamaşır yıkayan kadının kenara koyduğu çamaşırları boyu yetişmeyen ipe asmaya çalışıyordu. Bir oğlan çocuğu bağıra çağıra geldi kadının yanına. Kadın korkuyla fırlarken ellerinden damlayan suları şalvarına sildi. Nûbe, bu kadar kalabalık bir aileyi şimdiye kadar görmediğini düşünürken kendi yalnızlığından hayrete düştü. Kadın geri geldiğinde kucağında iki yaşlarında bir çocuğu kucağında taşıyordu. Çocukta herhangi bir hareket olmadığını görünce ölmüş olma ihtimalinden endişe etti Nûbe. Uzaktan baktığı küçük eve doğru tedirgin adımlarla ilerledi. Kapıda durup içeri göz attığında dışarının aydınlığından olsa gerek karanlıkta bir şey seçemedi. Sessizlik ağlayan kadının sesiyle bozuldu birden. Nûbe koşup sedirin başında durdu. “Ne oldu? Neyi var?”
Kadın başını çevirmeden “ağaçtan düştü” dedi.
“Bir de ben bakayım.”
Kadın kenara çekilirken elleriyle dizlerine vurmaya başladı. Nûbe, kitabın bir faydası olabileceğini düşünerek kapağı çevirdi ve ilk cümleyi fısıldadı çocuğun kulağına: “Aç gözlerini, gitmek için sence de çok erken değil mi?”

Çocuk sedirde doğrulup, “ekmek pişirmek için ağacın dalını kıracaktım” dedi Nûbe’ye. Ama çocuğun gözlerinde garip bir ışıltı vardı. Birden ışık dışarı doğru taştı taştı, Nûbe gerileyerek ışığın kendisini içine çekmesine engel olmaya çalıştı. Sonunda odada her kim varsa hepsi bir bir ışığın çekimiyle çocuğun gözlerinde kayboldu. “Artık ben buradayım” dedi çocuk. Nûbe, arkasını dönüp koşmaya başladı. Ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla, derelerin içinde suya bata çıka, bayırları nefes nefese tırmana tırmana, o çok sevdiği taşların farkına bile varmadan yollar yollara eklene eklene koştu. İçinde bir sıkıntı, sanki bir karanlık... anlayamadığı, anlamlandıramadığı bir şey. Ne? Çocuk onu ışığına çekmeyi başaramamıştı ama sanki içindeki aydınlığa bir kara leke koymayı başarmıştı.

Zamanın geceye yüzünü dönmeye başladığı an kararan gök içindeki karanlığın yayılmasına neden oluyormuş gibi, Nûbe bir sıkıntının dalga dalga bedenini sardığını hissettiğinde kitaba sarılması gerektiğini anımsayıverdi, bir ses kulağına fısıldamıştı sanki yapması gerekeni. Fakat onu durduran aniden aklına takılan bir cümle oldu: “Ben neden bu şekilde kaçmak zorundayım?”
Nazife ÇİFÇİOĞLU




Bunu buldum hazırcılığa konma bi oku söylediğine uyuyorsa sevinirim. Hadi kolay gelsin
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-01-08, 12:55   #3
AWPaNiCK

Varsayılan C: öyküleyici anlatıma örnek olabilecek kısa bir metin + rep


eyw saol yardımız için
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-02-10, 20:33   #4
eda_008

Varsayılan C: öyküleyici anlatıma örnek olabilecek kısa bir metin + rep


slm
banada acil bir metin üzerindekı ses olaylarını bulmam gerekıyo ole bi metın bulabılırmısınız ben bulamadım???????
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat