Reklamsız Forum İçin Tıklayınız. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde. * FrmTR'nin resim sitesi Resimci.Org yayında
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 29-11-07, 16:59   #1
fearlesss

Alarm GEZİ yazısı ve örneği(acil)


yardım edene +rep
gezi yazısı nedir tarihçesi ve örnegi şimdiden teşekkürler
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 29-11-07, 20:19   #2
sayısalcı_mert

Varsayılan C: GEZİ yazısı ve örneği(acil)


Gezi yazısı, yurt içine veya yurt dışına yapılan gezilerde gezilip görülen yerlerin anlatmaya değer ilginç yönlerinin kaleme alındığı edebî yazıdır. Ancak gezi yazısı yapan kişinin ele aldığı yer hakkında bir takım bilgilere sahip olması gerekir.

Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı bir özellik gösteren insanlar, tarihî ve tabiî güzellikler, farklı kültürler gibi konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebî bir üslûpla anlatılır.

Günümüzün (ulaşım, haberleşme, radyo, televizyon, bilgisayar, internet gibi) teknik imkânları gezi yazılarının önemini ve ilginçliğini kısmen de olsa azaltmakla birlikte tarihî değeri olan seyahatnameler hâlâ önemini koru­maktadır.


Gezi yazısının maddeleri:

Gezi yazısı görülen yerlerin güzellikleri hakkında duygu ve düşünce içerebilir.
Gezi yazıları, bir yazarın gezdiği, gördüğü yerlerden edindiği izlenim ve bilgileri ele alan yazı türüdür. Bu yazı türünde gezilip görülerek yaşanan yerlerin doğal, ekonomik, tarihsel ve turistik özellikleri; yaşam biçimleri, inanç, gelenek ve görenekleri anlatılır. Gezi yazıları anlatılan yerleri görme özlemini bir ölçüde karşıladığından çok sevilen edebiyat türlerinden biridir.
Bir yazarın gezip gördüğü yerlerden edindiği izlenim ve bilgileri aktardığı yazılardır. Gezi yazılarında gezilen yerlerin sadece doğal güzellikleri değil, tarihi gelenekleri ve zevkleriyle ilgili bilgiler de verilir. Bu nedenle gezi yazıları toplumbilim ve birçok bilim dalı için kaynak niteliği taşır. Anlatılanlar hayal ürünü değil gerçektir. Gezi yazıları kuvvetli bir gözlem gücüne dayanır.

Venedikli tacir makro Polo ve Arap gezgin İbn-i Batuta gezi yazısının dünya edebiyatındaki önemli temsilcileridir. Türk edebiyatında ise Babür Şah’ın Babürname’si, Seydi Ali Reis’in Mir’atü’l-Memalik’i, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si ve 28 Mehmet Çelebi’nin Sefaretname’si bu türün ilk önemli eserleri sayılırlar. Tanzimat’tan sonra Ahmet Mithat ( Avrupa’da Bir Cevelan ), Cenap Şehabettin ( Hac Yolunda ), Ahmet Haşim ( Frankfurt Seyahatnamesi ), Falih Rıfkı Atay ( Taymis Kıyıları , Bizim Akdeniz, Denizaşırı ) ve R. Nuri Güntekin ( Anadolu Notları ) gezi türünde eser veren önemli sanatçılardır.yasananların gercek oldugundan tarıhe yazılı bır ornek olarak gösterilebilir




Örnek Gezi Yazısı Van'dan Ağrı'ya Yolculuk / Haldun Aydıngün

Geçen yıl Temmuz ayı yaklaşırken olağan yıllık yaz tatili farizemizi Van Gölü ve çevresinde ifa etmeye karar vermiştik. Bu kararımızı almamızda yörede kazı yapmakta olan dostlarımızın daveti de oldukça etkili olmuştu.

Uçakla keyifle giderken altımızdan yavaş yavaş geçen coğrafyayı ilgiyle izliyordum. Eşim bir şeyler mırıldanıp kalktı. Uçaklarda yerinden kalkan bir insanın gideceği çok fazla bir seçenek olmadığını düşünüp aşağıları seyretmeye devam ediyordum ki, omzuma dokunan nazik bir elle irkildim. Üzerime eğilmiş nazik kabin görevlisinin dediğine göre kaptan pilot beni çağırıyormuş. Emektar Boeing 727'nin şimdiki uçaklara göre çok daha geniş olan pilot kabinin en arka

Van kalesi koltuğuna otururken Kaptan pilot yerinden kalkmadan elini bana uzatıyor, Eşim de bizi tanıştırıyordu. Van gölünün üzerinde tatlı bir dönüş yaparak şehire yaklaşıyorduk.


Van gölü son yıllarda yükseldiğinden bu tür görüntülere gittikçe daha çok rastlanmakta.
Gezimizin Van'ın dışında kalan bölümleri için tanıdıklar aracılığıyla bir araba tutmamız önerilmiş, kararlaştırılmış ve hatta ayarlanmıştı. Sahibi de aracını yıkayıp getirmişti. Yurt dışında birden fazla kez araç kiralamış birinin refleksleriyle hemen bagajı açıp, stepneyi ve diğer alet edevatı kontrol ettim. Hepsi tamamdı. Aracın ruhsatını elime alınca üçüncü bir şahısın adıyla karşılaştım. Ruhsatın kılıfına katlanıp konmuş bol imzalı ve el yazılı bir sözleşmede de dördüncü bir şahsa yapılan bir satıştan söz ediliyordu. Ben ise sadece araç sahibini bize tanıştıran ikinci şahısı biliyordum. Araç sahibi (şimdi bu espriyi iyice sulandırmak için beşinci şahıs diye adlandıracağım) ise bir türlü adını bahşetmiyordu. Tofaş'ın meşhur kuş sınıfından otomobilin normal kaskosu yoktu, zorunlu trafik sigortası ise bir yıl önce hitama ermişti. ""Kimse bakmaz, merak etme."" Sözleri yeterince inandırıcı geldi ki, keyifle arabamıza atlayıp, Van Gölünün en kuzeyindeki Erciş'e doğru yola çıktık.



Daha şehri tam terk etmeden yol aramasıyla karşılaşıp durduk. Sonra bir daha durduk, sonra bir daha. Bir yerlerde inip, kimliğimizi yol kenarındaki bir kulübeye yazdırdık. Sanırım başka bir yerde, ""Daha çok arama var mı?"" diye sorunca, çocuk yüzlü asker ""ıki tane daha var, sonra konvoya gireceksiniz."" dedi. ıçimden ana avrat, dışımdan ise mantıklı dozda küfürler ediyordum. (Nedense Ankara'da düzeyli bir eğitim almış eşim, kibar erkeklerin küfür etmelerini, elle garip hareketler yapmalarını fazla hoş karşılamıyor.) Konvoy işi canımı iyice sıkmıştı. Bu durum, gittiğimiz yörede risk faktörünün sandığımızın çok üzerinde olduğu anlamına geliyordu. Sinirimizi iyice bozmalarına karşın, yoldaki askeri aramaların hoş bir yanı da yok değildi. Hiç olmazsa bir kaç sözcük için bile olsa temiz ıstanbul türkçesi duyabiliyorduk. Erciş'i geçip, Tatvan'a dönünce ortam birden yumuşayıverdi. Asker aramalarından eser kalmamıştı. Bu iki anlama gelebilirdi, ya tehlike yoktu, ya da o kadar çoktu ki herkes kaçıp gitmişti. Böyle abuk subuk düşüncelerin pençesinde inlerken, birden Van gölünün güzelliği dikkatimizi çekti. Göl son derece hoş görünüyordu. ıyice yaklaştığımız Süphan dağı da harikaydı. Bundan yıllar önce yüksekliği yanlış olarak 4400 metre diye hesap edildiği için daha yakına kadar Türkiye'nin ikinci en yüksek dağı neresi diye, bilgi yarışmalarında soruluyordu. (şu andaki yüksekliği 4080 metre). Kıyıya sırtını dönmüş Adilcevaz'ı geçtikten 23 km sonra Ahlat'a geldik. Yer ayırtmış olduğumuz Selçuklu otelini bulmak zor olmadı, alışmak ise biraz uzun sürdü. Otel seksenli yıllardaki turizm patlamasının anısına yapılmış bir anıt gibi duruyordu. Aslına bakılırsa, şiddetli bir hayal kırıklığına uğramış bir tesis demek en doğrusu olacaktı.

Günün son ışıklarından faydalanmak için mayomu giyip, çekine çekine önce lobiye, ardından da bahçeye indim. Yarı çıplak bir erkeğin nasıl karşılanacağını kestiremiyordum. Sonunda denize ulaşmıştım. Buradaki insanlar Van Gölüne ""Deniz"" diyorlar, siz de hemen alışıyorsunuz. Karşı kıyının hayal meyal göründüğü bu kadar büyük bir su kütlesi deniz denmeyi hak ediyor.

Doğu gezimizin ruhsal temposu belli olmuştu. Bir an pişmanlık ummanında yüzerken, hemen ardından sevincin ve heyecanın doruklarına çıkıyorduk. Gölün içinde dolanırken .Sadece ne kadar harika bir yerde olduğumuzu düşünüyordum.

Akşam yemeği için bahçenin gizli saklı bir köşesini seçtik. Eşimin oteldeki, hatta tüm Ahlat'taki tek kadın olma olasılığına karşı kendimce tedbirler alıyordum. Neyse ki modern tipli bir ana kız, ve sevgilisiyle geldiği izlenimi yaratan başka bir bayan, en azından benim içimdeki havayı yumuşattılar. Otelin sanırım tüm çevredeki kısa ve uzun süreli aşklara kol kanat geren bir misyonu vardı ve bu nedenle çok değerli olmalıydı. Bu terk edilmiş kovboy kasabasında, pardon! otelde yemek olarak ne olabilir ki diye düşünürken, gelen balıkların nerdeyse içine düşüyorduk. Ayrıca bira buz gibi, mezeler çok lezzetli, garson son derece saygılıydı. ıki yolunu şaşırmış yolcu bundan başka ne isteyebilir ki deyip batan güneşin kızıllığında Van gölünü seyre daldık. ılk anından itibaren otel bizi şaşırtmaya devam ediyordu.

Ahlat ilçesi Dünyanın en büyük Selçuklu mezarlığına sahip. Hemen yakın çevrede görülecek inanılmayacak sayıda yer var. Tarih ve gezme bilinciyle gözü dönmüş iki seyyah olarak sabahın köründe fırlayıp kendimizi o eserlerin arasına atacağımızı, yaz güneşi her yeri ezmeden, elde fotoğraf makinalarımız, en küçük renk nüanslarını yakalamaya çalışacağımızı sanırdınız değil mi?.. Keyifle uyandık. Bir süre balkonumuzdan masmavi gölün suyunu ve karşıdaki dağları seyrettik. Hemen ardında çatışmaların sürüp gittiği uğursuz dağlar buradan bakınca çok güzel görünüyorlardı. Ayrıca Ahlat'taki Selçuklu eserleri yüzlerce sene durduklarına göre biraz daha bekleyebilirlerdi.



Mayolarımızı giyip kıyıya indik. 1700 metre yükseklikteki denizimizin serin ve kuru havasında güneşleniyor, kitap okuyor, garsonları her gördüğümüzde bir şeyler istiyorduk. Masamıza gele gide onlar da bize alışmaya başlamışlardı. Hatta gülümsedikleri bile oluyordu. Aslında Akdeniz kıyısındaki bir tatil yerine göre inanılmayacak kadar lüks içindeydik. Çünkü denizi kimseyle paylaşmıyorduk. Öğleden sonra dört sularında önce Ahlat Müzesini gezdik. Sevimli yapının küçüklüğünden içindekilerin değersiz olabilecekleri fikrine kapılabilirdiniz ama eşi benzeri olmayan, insan tasvirli Selçuklu kaplarını görünce fikriniz değişiyordu. Müze Müdürü Mehmet Yıldız'la tanıştık. Çevreyi birlikte dolaştık. Gençti ama altı yılını buralara vermişti, anlatacak çok şeyi vardı. Ahlat'ı Mehmet Bey'le dolaşırken sayıları düşünüyordum. Örneğin, Efes'teki Küretler caddesinde binlerce hemcinsimle birlikte aşağıya doğru yürürken hep ""mee! mee!"" diye bağırma ihtiyacı duyarım. Turizmin patladığı tüm ören yerlerinde de bu koyun hissiyatı yakamı bırakmaz. Burada ise bambaşkaydı. Kendimi saygın ve özel bir insan olarak görüyordum. Bu günlerde oralara çok az kişi gittiği için aklı başında görünen her gezgin önemliydi ve yerel halk tarafından hak ettiği ilgiyi fazlasıyla buluyordu.


Akşam yemeği de kusursuz geçmişti ve bahçede hızla artan erkek nüfusundan cesaret alarak erkenden odamıza çekilmiştik ki ""O"" başladı. Bir an tüm bina yıkılıyor sandık. Koşup balkondan aşağı bakınca, güzel bir kadın siluetinden inanılmaz ölçüde detone, kart ve yüksek bir cayırtının çıktığını gördük. Canlı müzik diye yutturmaya çalıştıkları ""şeyin"" kalitesizliğini anlatmaya kelime bulamıyordum. Sıcağa rağmen balkonun kapısını kapattık. Yetmedi. Kulaklarımıza pamuklar tıkadık ve başımızı yastığın altına gömdük. Çare olmadı. Resepsiyona telefon ettik. Bize üzüntülerini belirttiler. Üç saatlik engizisyon uygulamasının sonunda gecenin sessizliği geri geldi. Bitkin bir şekilde balkona geri dönüp, dağılmakta olan müşterilere baktım. Ne söylediklerini anlayamıyordum ama çoğunluğu gençlerden oluşan ekibin gülüşlerindeki rahatlama elle tutulacak kadar belirliydi. Kim bilir beklide buraların koyu taassubunun içinde başka çareleri yoktu.
24 Temmuz sabahı kahvaltı ve deniz banyomuzu aldıktan sonra doğuya doğru yola çıktık. Doğubeyazıt'a gidecektik. Erciş'ten sonra olağan askeri aramalar başladı ama biz artık kaşarlanmış olduğumuz için fazla etkilenmiyorduk. Muradiye'deki şelale ününü haklı gösterecek güzellikte olmasına karşın saplandığımız garip bir kilometre hırsından olsa gerek sadece üç kötü resim çekecek kadar durduk. Efsanevi Tendürek yanardağının yanından ve yer yer ıran sınırının bir kaç km uzağından geçip, Doğubeyazıt'a ulaştık. ılk izlenimimiz sonsuz bir hayal kırıklığı oldu. ıçinde tek bir metre bile asfalt yol olmayan (Yapılıyormuş!), belli bir merkezi bulunmayan bu ilçeye bir zamanlar ""Doğunun Paris'i"" derlermiş. Bence bu söz hem Doğu'ya hem de Paris'e yapılmış ciddi bir haksızlıktı. Yerimizi ayırttığımız Nuh Otel'i biraz aradıktan sonra bulup, Ağrı Dağı'na bakan 401 numaralı odaya yerleştik.

Aslında onca yolu bir ömürdür takvimlerden tanıdığımız ıshak Paşa sarayını görmek için gelmiştik. Kasabanın kambur kumbur yollarında bir kaç kez döndükten sonra doğru yönü tespit ettik ve Saray'a yollandık. Buraların ruhsal havası Van'a göre biraz daha ağırdı. ıçimiz bir türlü huzurlu olamıyordu. Saray'ın hemen altındaki kampingi görünce ne yalan söyleyeyim gülümsemeden edemedim. Artık kim gelecek te buralarda çadır kuracaktı. Dönüşte aynı yolda yürüyen iki sırt çantalı yabancı genci görünce için için düşündüklerimden utandım.


Saray, kapısından başlı*****, bizi hiç alışık olmadığımız tarzda bir mimariye sokmuştu. Ne Sinan'ın camilerine ne de Romalı'ların tapınaklarına benziyordu. Salonların arasında dolaşırken pencerelerden aşağımızda uzayıp giden ovayı ve Doğubeyazıt'ı görüyorduk. Biraz öncesine kadar hissettiğimiz gerginlikten de eser kalmamıştı. Sarayın arkasında duran kafeterya'da ise Saray'ın en önemli görüntüsüyle karşılaştık. Hani hep o bildiğimiz ıshak Paşa Manzarası vardır ya, işte tam onun çekildiği noktaya bir tesis kurulmuştu. Balkonunda oturup, yarım saat kadar takvim manzaramıza baktık. ""ışte şimdi oradayım"" duygusunu daha yoğun hissetmek herhalde mümkün değildi.
Günün ikinci etkinliği Nuh'un gemisinin ziyaretiydi. Otel sahibinin tanıştırdığı yerel bir turist rehberinin sözlerine kanıp yeniden Gürbulak sınır kapısına doğru yola çıktık.
Günün son ışıkları vuruken yeniden otelimize dönmüştük. Terasa çıkıp Ağrı'yı seyrettik. Zirve civarındaki karlar yavaşça pembeye daha sonra da laciverte döndü. Sabaha karşı dört sularında uyandık. Yataktan kalkmadan doğacak olan günün ilk ışıklarında Dağ'ın silüetini gördüm. Heyecanla renklerin yeniden açılmasını izledik.



Sabah altı olmadan da Van'a dönmek için yola çıkmıştık.
Van'ın kendisini gezmek de çok ilginçdi. şehir bir dönem turizm'den önemli gelirler elde ettikten sonra Irak savaşı ve artan terörle çökmüş şimdi yeniden canlanmaya başlıyordu. Bir zamanlar mahrumiyet bölgesi diye tanımlanan doğu'nun bu şehrinde maddi mahrumiyetin izlerini bulmak güçleşiyordu. Her türlü marka ve ıvır zıvır vardı. Uydu kanalları, interneti, açılan ikinci tiyatro sahnesiyle gönül mahrumiyetleri de ne ölçüdeydi bilinemez. Ancak bizi en çok etkileyen yerlerden biriyle cadde üzerindeki bir hanın ikinci katında karşılaştık. ""Ablanın Sofrası"" adındaki küçük lokantada sadece sekiz masa vardı. ıçi tamamen ıstanbul'un Hanımlarca işletilen yerleri gibi dekore edilmişti ve işin en güzeli cadde boyunca satılan iğrenç döner kebaplar yerine çevredeki halkın yediği gerçek yemekler sunuluyordu. Hanım ""Keledoş"" ısmarladı, bense ""Kürt Köftesi"". Menü'de daha başka ilginç yemekler de vardı. ıçinde et olmayan, ekmek ve bulgur ağırlıklı, çevredeki otlarla zenginleştirilmiş, lezzetli ama fakirlik kokan yemekleri ilgiyle yedik. Bizim ıstanbul'da ürettiğimiz hoş bazı ayrıntıların nasıl da süzülüp buralara kadar gelebildiğini görmek açısından keyifliydi. Ayrıca, buralara fazlasıyla özgü olan ""Aile Salonu""da yoktu. Gelenler aşağıdaki caddenin değil, çok daha uzaklardaki yerlerin kurallarıyla yemeklerini yiyorlardı. Biz oradayken açık kapıdan içeri tesettürlü genç bir hanım ve ona uygun genç bir bey başlarını uzatıp bir kaç saniye kararsızlık içinde baktılar. Belli ki ilk kez geliyorlardı. Sonra çekinerek en gerideki masaya oturdular. Ne olursa olsun, bir daha hiç bir zaman pis kebapçıları aynı gözle göremeyeceklerdi.

27 Temmuz'da havalanına giderken, şengül buralar için dekolte sayılabilecek bir şeyler giymişti. Onca ıstanbul yolcusu arasında bir sorun yaşayacağımızı sanmıyorduk. Yaşamadıkta... Ancak uçağın nerdeyse tamamını Hakkari Dağ Komanda Tugayı'nın terhis olan askerlerinin dolduruyor olması kendimi biraz garip hissetmeme neden olmadı desem yalan olur.

Van ve Hakkari civarı hala tek tük de olsa olayların sürdüğü bir bölge. Önümüzdeki yıl orada tatil yapılabilir mi diye sorarsanız, ya da bu yaptığınız geziyi bize de önerir misiniz? derseniz, size hemen tatilden ne anladığınızı sorarım. Eğer tatil anlayışınız, kalabalıkların arasına karışıp, keyfinizce dağıtmaksa, cevabım kesinlikle ""hayır!"" olacaktır. Ancak hiç alışmadığınız duyguları tadıp (bunların çoğu da kötü değiller), döndüğünüzde anlatabileceğiniz onlarca gözlem ve anekdot sahibi olmak ve sadece haberlerde izlediğiniz bir yerlerin gerçeğini görmek isterseniz şiddetle Van Gölü'ne ve çevresine gitmenizi öneririm.


  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 26-03-09, 22:10   #3
uzay18

Varsayılan C: GEZİ yazısı ve örneği(acil)


Ne bİlİ ben yaa zaten banada lazimmmmmm
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat