|
||||
|
|
|||||||
| ForumTR Servisleri: ForumTR Video - ForumTR Haber - ForumTR Oyun - ForumTR Chat - ForumTR Mail - ForumTR IRC | |||||||
|
|||||||
Lise Bilgileri Kategorisinde ve Lise Bilgi İstekleri Forumunda Bulunan Edebiyatin sosyal ve siyasi hayatla iliskilsi nedir? Konusunu Görüntülemektesiniz => arkadaşlar baslıkta yazdıgı gibi o sorunun cevabını biri yazabilirse sevincem. bir arkadasa lazımda sınav sorusuymus .yardm ltfn...
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Üye
![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 25-07-2007
Yer: yaşıyoruz biyerlerde...
Yaş: 20
Mesajlar: 134
Rep Puanı: 81801
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
arkadaşlar baslıkta yazdıgı gibi o sorunun cevabını biri yazabilirse sevincem.
bir arkadasa lazımda sınav sorusuymus .yardm ltfn |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Uçarsan Aşarsın
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Bir öğrencinin edebiyat dersinde yazdığı bir yazı:
-EDEBİYATIN ETKİ ALANLARI- Edebiyat oldukça geniş kapsamlı bir sanat dalıdır. günlük yaşamın çoğu alanında karşımıza çıkan edebiyat, insanların duygu ve düşünce hayatlarına bir pusula gibidir... Sosyal , siyasal ve düşünme hayatındada edebiyatın izlerine rastlamak mümkündür. sosyal hayatta edebiyat, medeni bir toplumu oluşturmada temel unsurdur...sosyal hayatta edindiğimiz deneyimler, olaylar ve bunların edebi bağlantısını oluşturabiecek yazarın bu konudaki sosyal hayatına ve edebi yeteneğine göre farklılık gösterebilmektedir.... Düşünebilmek ve yapıcı düşünme neticesinde iyi eserler ortaya çıkarabilmek insanın düşünce hayatıyla doğru orantılıdır...düşünce hayatını doğru anlamlandırabilen yazar, her konuda farklı fikirler ortaya atabilir ve bunu edebi eserlerinde yansıtır. Sanatsal düşüncelerle usta ve eğitimli ellerde yoğrulmuş eser, her zaman bir adım öndedir.... Siyasi hayat, siyasi çevre her zaman bir yazar için esinlendiği bir kaynak vazifesi görmüştür. siyasi olaylardan etkilenen sanatçı ortaya çıkardığı eserde ama az, ama çok o konuyada değinebilir..sonuç itibariyle; Edebiyat çok yönlü ve objektif bir sanat dalıdır...her konu hakkında bir açıklama ve yorum yapabilmek ve o konuyu kağıda dökebilmek, edebi eserlerde ve edebiyatta öne çıkan unsurlar arasındadır.... İKİ İKTİDAR ALANI: SİYASET VE EDEBİYAT HECE DERGİSİ EYLÜL 2007 Türkiye’de birbirinden bağımsız iktidar alanlarından bahsetmek mümkün, ki bu, mevcudun ileriye, gelişmeye gitmesine mani bir durumdur da üstelik. Siyasal iktidar alanı ile edebiyat ve kültür iktidar alanları arasındaki bir türlü azalamayan mesafe ne yazık ki, kendine gelemeyen Türkiye fotoğraflarının süresini de uzatmaktadır. Siyaset ile edebiyat arasındaki mesafe ve bazen bu mesafeye rağmen geçiş alanlarından geçerek bu iki sahanın içerisinde yer almış aktörlerin etkinlikleri, bu etkinlikler sonucunda her iki sahada nelerin gerçekleştiği veya gerçekleşmediği incelenecek sorundur. Türkiye’de birbirinden bağımsız şekilde konumlanmış ilgi ve bilgi sahalarının, alabildiğine birbirine müdahale etmezliği zımni bir ön kabul olarak yerleşmiştir. Türk siyasetine girip de edebiyatçılığını her zaman siyasetine rehber kılan, edebiyatçılığı ile siyasete ve siyasetine derinlik katan bir edebiyatçımızın olduğunu söylemek zor. Siyasete giren edebiyatçılarımız edebi kimliklerini siyasi yaşamları boyunca dondurmakta, bir yerlere asmakta beis görmediler. Cumhuriyetin ilk yıllarında görünen edebiyatçıların yoğun ilgisini siyasete renk ve derinlik katmaktan ziyade, sistemin propaganda aygıtı olmaya vardırdıklarını şeklinde değerlendirmek mümkün. Zira yeni kurulan bir devletin/ rejimin ideolojisini geniş halk kitlelerine duyurmak maksadı ile açılan yer kendi içinde elbette bir mantık taşıyor. Türk modernleşmesinin aydınlar eliyle devlet tarafından gerçekleştirilmeye çalışıldığı gerçeği göz önüne alındığında, cumhuriyet modernleşmesinin de aynı gelenek üzere yürüdüğünü söylemek abartılı bulunmamalı. 90’lar ile geniş halk kitleleri üzerinde etki doğurabilecek aygıtların gelişmesi ile modernleşmemizin kendi içinde bir çıkış yolu bularak medya üzerinden halkın karşısına çıktığı düşünüldüğünde (ki bu dönemde modernleşme maceramızın ayrı ve geniş bir inceleme hak ettiği, gerçek manada amaçlanan modernleşmeye hızlı adımlarla ilerlendiği söylenmelidir.), cumhuriyetin ilk yıllarında medya diye bir şeyin günümüze kıyaslandığında hiç de öyle etki doğurabilecek, çevreyi merkeze eklemleyecek güçte olmadığı ortadadır. Eldeki kısıtlı araçsal görev görecek imkanlardan biri de edebiyat çevreleri idi. Buradan hareketle iki açıdan bakmak mümkün: 1. İlk olarak bir ideoloji kurmak amacıyla bu tip aydınlar siyasete çekildi. 2. Halka ulaşma adına her imkan değerlendirilirken edebi çevrelere de bir misyon yüklendi. Birinci olasılığın tamamen gerçeklik taşımadığı iddia edilemeyecek olsa da, yine de edebi çevreler bir ideoloji kurmaktan öte, varsaydıkları ideolojiyi yayma görevini yüklendiler. Varolan siyasete bir şey katmayan edebiyatçılar, bir katkıda bulunmadıkları ideolojiyi halka yaymak için “kraldan çok kralcı” tavra büründüklerinden olsa gerek, dönemi, sonraki yıllarda romantize etmekte, kutsamakta bir sakınca görmediler. Edebiyatçılığın siyasetten müstakilleşmesine de denk gelen süreçte, yeni devletin ideolojisinin ilk ateşli taraftarları edebiyat camiasından çıktı. Otuz yıla yakın bir süre, siyasetin, devletin çeşitli kademelerinde bulunanların yapması gerekenlerin dökümü başarısız bir karnenin de ortaya çıkması demek oldu. Çok partili siyasi hayatta da, gerek aktif siyasetin içinde, gerek siyasetin dışından siyaseti etkilemeye dönük çevrelerde kültür hayatımızı ve dolayısıyla siyasetimizi zenginleştirmeye dönük ciddi bir çabanın olduğunu söylemek zor. Bu dönemin öncesinde Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan Hasan Ali Yücel’in bugün dahi çok önem verilen çalışmaları dışında neredeyse boş geçen yıllarla karşı karşıya kalıyoruz. 1980’ler ile birlikte serbest ekonomik hayatın da, yine belki tek katkı sağlamadığı alan kültür ve edebiyat sahası oldu. Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı bünyesinde basılan kitaplar ve diğer yayınlar lokallikten öteye geçemedi; kültür yoksunluğu sıkça vurgulanan halka ulaşmasında ciddi bir çaba görülmedi. Siyasette sesi yükselen edebiyat kimliği taşıyanlar ise sığ çarklar arasına girmekte, bunun gereklerini yerine getirmekten öte bir şey yapmadılar. Şükür ki, serbest yayıncılığın daha da güçlenmesi bir anlamda ortama nefes aldırdı. Buna ek olarak özellikle 90’larda belediyeler çevresinde kurumsal yayıncılığın bir sıçrama yaptığını belirtmek gerek. Türk siyasi hayatının yakın döneminde, meclis içinde ve dışında siyasette rol yüklenenlerden, bütün diğer her şey bir yana ciddi bir teorik katkı koyan var mıdır yok mudur takdiri ilgili ve bilgilisine bırakıyoruz. MECLİS’İN ŞAİR VE YAZARLARI II. Meşrutiyet öncesinde yine özellikle şiir çevreleri aynı zamanda fikir çevreleri oldu. Tarık Zafer Tunaya’nın bir siyaset laboratuarına benzettiği II. Meşrutiyet dönemiyle başlıyor fikir adamlarıyla edebiyatçıların siyaset sahnesinde tam olarak yerini almaları. Cumhuriyet tohumlarının ekilmesi net bir şekilde bu dönemde olmuştur. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok sayıda şair ve yazarın mecliste milletvekilliği görevlerine seçildiği ve getirildiği görülür. II. Meşrutiyet aydınlarını, ilk dönem cumhuriyet aydınlarından ayıran en önemli fark ciddi edebiyatçılıklarının yanına ciddi bir siyaset teorisi ve aksiyonu eklemeleridir. Kültür hayatının önce gelen isimleri bir şekilde muhalif olmuşlar (tabii burada belirtmek gerek, cumhuriyetle muhalefet edecek bir şey kalmadığından, talep edilen sistemin kurulmuş olduğundan kaynaklanmıyor muhalefetin sona erişi), toplumsal değişimin ve gelişimin lokomotifi olmuşlardır. Türk siyasi hayatında yer alanların listesi kabarık olacak, sadece meclise girenlerin bile hayli fazla olduğunu belirtmek gerek. Mehmet Emin Yurdakul, Türkçülük akımının önde bir ismi olarak bu ortamda yerini aldı. Bir süre valilik yaptıktan sonra, 1913’te Meclisi Mebusan’a Musul Milletvekili seçildi. Rıza Nur da, II. Meşrutiyetin ilanı üzerine politikaya atılarak Sinop Milletvekili seçildi. Sonrası yine karmaşa, yine umulanın bulunamaması ve İttihat ve Terakki’nin sürgün kararı. Ancak Rıza Nur, I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan mütarekeden sonra İstanbul’a dönerek yeniden milletvekili seçildi (1919). TBMM’nin kurulmasıyla birlikte ise Millî Eğitim, Sağlık ve Dışişleri Bakanlıklarına getirildi (1920-21). Sonrası yine belirsiz. Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un da kısa sayılabilecek bir siyasi hayatı oldu. Akif, Mayıs 1920 seçildiği Burdur milletvekilliğini 1923’e kadar sürdürdü. Sonrası malum. Ziya Gökâlp’in de çok kısa süren bir milletvekilliği serüveni vardır. 1912 yılında Ergani sancağından milletvekili seçilip Meclis-i Mebusan’a giren Gökalp, meclis dört ay sonra kapatılınca İstanbul’a gelerek Darulfünûn’da müderris olarak ders vermeye başladı (1915). Memduh Şevket Esendal da hem son Osmanlı, hem Cumhuriyetin ilk dönem meclisinde yer almış bir yazardır. Esendal, 1906’da İttihat Terakki Partisi’nin faal üyeleri arasında yer aldı. Cumhuriyet döneminde ise Elazığ (1930-32), Bilecik milletvekilliği (1932-38) yaptı. 1941-1950 arası CHP genel sekreterliğini üstlendi. Esendal’ın siyasi geçmişinde ilginç bir ayrıntı da yazarımızın çok partili sisteme karşı olmasıdır. Hüseyin Cahit Yalçın’ın siyasi hayatı da İttihat ve Terakki Fırkası’na dayanır. Bu partiden İstanbul milletvekili seçildi. Cumhuriyet döneminde de İstanbul ve Kars’tan milletvekili seçildi (1939-50). Ahmet Rasim’i de, 1927-32 arası İstanbul milletvekili olarak meclis görmek mümkün. Veled Çelebi İzbudak 1924-1943 yılları arasında Kastamonu ve Yozgat milletvekilliği; Hamdullah Suphi Tanrıöver 1920’de Son Osmanlı Meclisinde, sonrasında I.TBMM’de milletvekilliği, 1920-21 ve 1925’te iki defa Millî Eğitim Bakanlığı, 1946-1950 yıllarında yine milletvekilliği; Falih Rıfkı Atay 1922’de Bolu milletvekili ve sonrasında 1950’ye kadar süren uzun süren milletvekilliği; Yahya Kemal 1923, 1934 sonrası ve 1946’da milletvekilliği; dil ve tarih üzerine çalışmalar yapan Necip Asım 1927’de Erzurum milletvekilliği; Ruşen Eşref Ünaydın 1923’te Afyon milletvekilliği, III. ve IV. Dönem TBMM’de de yine milletvekilliği, 1933’te de Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği; Abdülhak Hamid Tarhan 1928 yılında İstanbul milletvekilliği; Reşat Nuri Güntekin 1933-43 arasında Çanakkale milletvekilliği; Hüseyin Rahmi Gürpınar 1936-43 yılları arasında Kütahya milletvekilliği; Kemalettin Kamu Rize (1939) ve Erzurum (1943, 1946) milletvekilliği; Suut Kemal Yetkin 1943 yılında Urfa milletvekilliği; Hasan Ali Yücel 1935’te İzmir Milletvekilliği ve sonrasında kurulan Celal Bayar hükümetinde Millî Eğitim Bakanlığı (1938) görevlerinde bulundu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1923-31 arası Mardin, 1931-34 ve 1961-65 arası Manisa milletvekilliğinde bulunurken, 30’ların başında resmî ideolojiyi halka benimsetmek amacıyla çıkarılan Kadro dergisinin (1932 -36) editörleri arasında da bulundu. 1962'de CHP'den, partinin Atatürk ilkelerinden ödün verdiği iddiasıyla istifa etti ve bağımsız milletvekili olarak siyasi hayatını sürdürdü. Behçet Kemal Çağlar 1941-47 arası Erzincan milletvekilliği görevinde bulundu. Yine ilginç bir ayrıntı da Çağlar’ın siyasi hayatında gizlidir. Şair, 1948’de Atatürk devrimlerinden ödün verildiği gerekçesiyle milletvekilliğinden ve partisi CHP’den istifa etti. Esat Mahmut Karakurt Urfa’dan milletvekili (1954-60) ve senatör (1962-66) seçilerek TBMM’de bulundu. Romanları ve edebiyat araştırmaları ile edebiyat dünyasında ciddi bir yeri olan Ahmet Hamdi Tanpınar da 1942 yılında Maraş’tan milletvekili seçildi. Yine şair Âsaf Hâlet Çelebi’nin bir siyaset girişimi olur Tek Parti döneminin sonunda, ancak 1946 seçimlerinde İstanbul’dan bağımsız milletvekilli adayı olmasına rağmen seçilemez. Ahmet Kutsi Tecer Adana ve Urfa milletvekili (1942-46), Ömer Bedrettin Uşaklı Kütahya milletvekili (1943), Yusuf Ziya Ortaç Ordu milletvekili (1946) olarak Tek Parti döneminin son yıllarında TBMM’de bulunur. 1950 sonrasında çok partili siyasi hayatta yine şair ve yazarlarımızı gerek mecliste gerek siyasetin değişik noktalarında görmek mümkün oldu. Vasfi Mahir Kocatürk Gümüşhane milletvekili (1950-54), Halide Edip Adıvar İzmir milletvekili (1950), Arif Nihat Asya Adana milletvekili (1950-54) oldu. Ünlü tarihçi Fuat Köprülü Demokrat Parti’nin kurucuları arasında (1946) yer aldı. Köprülü DP hükümetlerinde Dışişleri ve Devlet bakanlıkları görevlerinde bulundu. 1957 seçimlerinden sonra DP’den istifa etti. 27 Mayıs’tan sonra ise Yeni Demokrat Parti (1961) adıyla bir parti kurdu, fazla ilgi görmeyen bu siyasi girişimden sonra parti amblemi olan Kırat’ı Adalet Partisi’ne devredip ve politikadan çekildi. Remzi Oğuz Arık da hareketli bir siyasi hayatı olanlardan. Arık, 1950’de DP’den Seyhan milletvekili seçildi. Bir süre sonra DP’den ayrılarak Türkiye Köylü Partisini kurdu. Bu partinin genel başkanlığını yürüttüğü sırada bir kaza sonucu yaşamını yitirdi. Şair Faruk Nafiz Çamlıbel 1946’da Demokrat Parti’den İstanbul milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960 ihtilaline kadar mecliste yer aldı. 27 Mayıs Darbesi sonrasında, diğer Demokrat Parti milletvekilleriyle birlikte Yassıada’da tutuklu kaldı. Enis Behiç Koryürek siyasete girme girişimi yarım kalanlardan. Üstelik Koryürek, DP’ye girip milletvekili adayı olunca mevcut işinden de oldu. Ahmet Muhip Dıranas da 1950 seçimlerine DP listesinden milletvekili adayı olarak katılıp kazanamayanlardan. Orhan Seyfi Orhon da uzun süre siyaset sahnesinde yer alan şairlerdendir. Orhon, CHP’den Zonguldak (1946-50), 27 Mayıs’tan sonra DP kapatıldığı için AP’den İstanbul (1965-69) milletvekili olarak mecliste bulundu. 1960’ların sonu 70’lerin başında Necdet Evliyagil, Osman Yüksel Serdengeçti gibi edebiyat çevrelerinde bulunan isimleri mecliste gördüysek de, bunların siyasi yaşamı mecliste uzun sürmedi. Yine 60’larda Çetin Altan gibi dönemin aykırı bir ismini mecliste görmek mümkün. Bülent Ecevit isminin bu tablonun bir köşesinde uzun yıllar bulunduğunu da söylemeliyiz. Ancak, Ecevit’in şairlik yanı siyasi kişiliğinin çok gerisinde ve gölgesinde kalmış olması onu diğerlerinden ayırıyor. Şair olarak bir kimliğini ortaya koyması, siyasi hayatı öncesinde de tartışılır bir konudur. DP sonrasında değişen siyaset hayatı değildi sadece. Edebiyat dünyası hem anlayış olarak hem de aktörler anlamında köklü değişiklikler yaşamaya başladı. Yeni tarz edebiyat anlayışına sahip şair ve yazarları artık siyasete teorik katkıdan öte görmek mümkün olmadı. Şairler ideolojilerin yüksek sesleri olmaya devam ederken, siyasi ortam onları adeta marjinalleştirdi. ‘Küçük’ ideolojik hareketlerin büyük sesleri olmaya devam edebiyatçılar, 80 sonrasında siyasette fiili olmasa da fikir anlamında geniş kitlelere seslerini gerek medya gerek popüler edebiyat üzerinden iletmeye başladılar. Siyasette yine şair ve yazarlarımız oldu; ilgilerini sürdürdüler ama bu ilgilerinin siyasetlerine yansıdığını söylemek oldukça zor. ---------------------------------------------------------------- Edebiyat ve Hayat Sosyal hayatın temel anlaşma aracı olan dil ve onun malzemesi kelimeler, edebiyat için de hayatî bir önem taşır. Dil ve kelime, edebiyatın da hayatın da temel ifâde zemînidir. Edebiyat, hem şekil, malzeme ve hem de muhteva bakımından hayatla çok sıkı bir ilişki içindedir. Edebiyat; kelimenin temel malzeme olarak kabul edildiği estetik bir iletişim aracı iken ve bir kültür taşıyıcısı sayılırken, onun bir kurgusal yapı içinde teşekkül ettiğini unutmamak gerekir. Bu üç özellik, gerçek hayata çok sıkı bir bağ ile bağlıdır İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan dil, bir milletin kültür değerlerinden, gelenek ve göreneklerinden beslenir: ayrıca, onun gıdası, karşılaştığı diğer kültürlerdir. Edebî eserler de kelimeleri kullanarak dil yoluyla, o ülkenin insanlarını, gerek kendilerine gerekse bütün bir insanlığa anlatır. Bu yönüyle dil, kültür değerlerinden bir şûbedir ve edebiyatla hayâtın en mühim müşterekliğini temsil eder. Kültür kelimesinin, bir milletin maddî ve mânevî değerler bütünü olduğu düşünülürse bu değerlerin kelimeler ile yeni nesillere edebiyat ortamında aktarılması, üzerinde tekrar tekrar durulacak bir husustur. Kültür; milleti bir arada tutan dil, din, sanat, edebiyat, gelenek, görenek, an’ane gibi mânevî; han, hamam, câmi, kervansaray, giyim kuşam, eşya gibi maddî değerler bütünüdür. Dil; bir topluma âit bu değerlerin saklanacağı, yeni kuşaklara aktarılacağı; ilim ve teknolojinin imkânları ile insanların gelişeceği, başka kültürler ile münâsebet kuracağı çok önemli bir araçtır. Kelimelerin anlamları, mecazlar dünyası, her kelimenin tek tek ve bir arada oluşturdukları çağrışım katmanları, o toplumun kültürü ve estetikteki derecesi hakkında bir fikir verir. Kelimelerin açık ve gizli anlamları, anlam ayrıntıları, târihten süzülerek gelen anlam değişiklikleri, yalnız ve yalnız edebî eserlerde bütün açıklığıyla görülebilir. Dil, kültürün bir parçasıdır; insanlarla anlaşmayı sağlayan ve kültür taşıyıcılığı yapan, estetik bir yorum ortamı arayan edebiyat ise muhakkak bir millî kültür ortamı içinde meydana gelir ve başka kültürlerle irtibâta geçer. Sosyal hayat da böyledir. Günlük hayatımız içinde her insanın kendisini ifâde edebilecek bir davranış biçimi ve bu ifâdeyi daha farklı heyecan nüansları ile sergileyebileceği bir kültür aynası aradığı bilinmektedir. Bu farklı arayış, öncelikle millî kültürde sağlam bir yer edinebilmelidir. İkinci ve üçüncü derecedeki ifâde zeminleri, bir başka milletin kültürü olabileceği gibi, daha problemsiz bir ortamla, komşunun, bir başka kasabanın, bir başka şehrin âdet ve görenekleri olabilir. Okunan bir şiir, bir hikâye, bir roman, kurgu dünyâsında böyle bir buluşmayı gerçekleştirir ve günlük hayâtımız içinde çok sık yapamadığımız farklı aynalarda kendimizi seyretme işlemini, bir eserin satırları arasında çok câzip ve külfetsiz bir gelişim hâline getirebilir. Dilin ana malzemesi kelimeler; edebiyatın ana malzemesi dil ve günlük hayatın gelişme aynasına kurgu ile katkıda bulunan en doğal araç, edebî eserdir. Her edebî eserde karşılaştığımız dünya, kimseyi rahatsız etmeden ve sosyal hayatın gerçeklerini değiştirip karıştırmadan, bizimdir. Genel olarak sanatın ve özel olarak edebiyatın, sosyal hayata akseden birçok yeniliği, örnek veya temsilî hayatlar diyebileceğimiz kurgu dünyasında temsil edip yorumlarken, başka bilgi dâirelerine, başka disiplinlere ve kabullere ihtiyâcı vardır. Sanat, felsefe, din ve bilim hakkındaki görüşler, ihtiyâcımız olan bilgi ve kabulleri verir. “Herhangi bir edebiyatın -ne kadar mücerret olursa olsun- bulunduğu devrin hayâtını aksettirmemesi kābil değildir. Şâirler ve sanatkârlar, hattâ farkında olmayarak, içinde yaşadıkları devrin ve muhitin tesirlerinden mülhem olurlar.”[1] Edebiyatın ifâde malzemesi kelimelerdir ama edebiyatın asıl malzemesini, bütün açık ve girift yönleriyle “insan” kavramında aramak lâzımdır. Araştırıcı, edebî eserleri incelerken, bir bakıma en geniş bilim malzemesi olan insanı, yani kendisini de tetkike imkân bulmuş olur. Bu mânâda edebî eserler, “insan” ın ve ona yansıyan varlığın aynasıdır. “Bir ilim adamı, sâdece vakıaları ve onların sebeplerini izah eder. Bu telâkkinin mâhiyeti ve değeri hakkında, objektif vesikalara müstenit bilgi verir. Bir ilim adamının elinde insan denilen muamma vardır. İlmin terakkîsi nisbetinde, bu muammayı bir tarafından tahlile uğraşır. Mesâisinin gâyesi, insan hakkında imkân nisbetinde bir kanâate varmaktır. İnsan, zihnî ve teessürî hayatın müşterek mahsûlüdür.”[2] İnsan ve onun hayâtı bir bütün hâlinde değerlendirilirken sayılamayacak kadar çok ilgi ve ilişki ağı ile karşılaşılır. Bu sonsuz ilgi ve ilişkilere bilim, sanat, felsefe, ilâhiyat, ekonomi vs açılardan bakıldığı gibi, sağlık, mutluluk, sevgi, vb kavramlar açılarından da bakılabilir. Varoluşun yansımaları akıl ve ispat çizgisinde ve genel bir disiplin içinde incelenmek isteniyorsa, bilimsel çalışmaların metot ve teknikleri araştırılmalıdır. Yapılan araştırmalarda, istenilen her meseleye uygulanabilecek bir temel ölçüt vardır ki, o da “insan” kavramı etrafında toplanan ilgi ve tercihler sâyesinde belirir. Bu mânâda insan, hem bütün ölçütlerin değerlendirilebileceği bir mihenk taşı fonksiyonunu yerine getirir ve hem de bizzat temel objenin kendisi olur. Bunu farklı boyutları ile seyretmek; seyri denemek ve varlık hakkında bir fikir sâhibi olmak ve bu arada biraz heyecanlanıp mutlu olmak isteyenler, edebî eserleri okumalıdır. İnsan ve varlık etkileşiminin, mantık ve akıl süzgeciyle “gerçek” kavramı etrâfında yansımasını, bilimsel çalışmalarda; duygu, düşünce ve hayâl süzgeciyle “güzel” kavramı etrafında yansımasını sanat ve edebiyat eserinde bulmak mümkündür. İnsan ve evren, dış cephesi ile, hemen görünen uyarıcılar aracılığıyle bir sanat eseri uyumunu temsil eder. İnsan ve evren gibi iki unsur, birlik ve bütünlük kavramlarıyla bir vahdette anlatılabiliyorsa, bunun temsilî örneklemelerini sanat eserlerinde görmek, çok farklı bir ufuklar oluşturabilir. Bu yönüyle sanat, insanı ve hayatı sezdirmeye, onlar hakkında örnek vermeye çalışır. Bilim, verilerle bu gerçekleri ispata yönelir. Bilim ve sanat, bir arada medeniyeti inşâ eder. Edebiyat eserleri açısından baktığımızda insan ve evren ilişkileri, bizi, insanoğlunun henüz tam olarak çözemediği bazı girift ve heyecanlı ama o ölçüde dikkate değer meselelere götürür. İnsan, bir sanat eseridir; kâinat bir sanat eseridir ve edebî eser, yine bir sanat eseri olarak insan ve kâinâtı anlatır. İnsanın sosyal hayatı, bu anlatımın ilk göstergesidir. İnsanın bilim ve sanat karşısındaki konumu, edebiyatın ve hayatın uyumunu bir disipline bağlayarak, neredeyse kendiliğinden düzenlemektedir. İnsan; akıl ve duygu ile yoğrulmuştur. Bu noktada “nazarî olarak insan hayatı ikiye ayrılmaktadır. Zihnî hayat (akıl), teessürî hayat (duygular)”[3]. Bir diğer söyleyişle insan, mantık ve duygu sistemlerinin bir arada faaliyet gösterdiği bir canlıdır. Onun duyguları en iyi şekilde sanat eserlerinde, düşünce mahsullerini de en açık bir şekilde bilimsel eserlerde görebiliriz. Edebiyat ve hayatın en önemli ilişki zincirlerinden biri, duyguların kelimelerle anlatılırken kazandığı ince ayrıntılara gizlenir ki, onlar, insana, kendisini tanıtabilir. Bir örnek olarak, sanatın iktisat ilmi ile ilişkisini anlatan ve bu yolla toplumda zihniyet değişikliğini kurgu’ya göre yorumlamaya çalışan araştırıcılar, bu konuda bize bir fikir verebilir. Edebî metin, geçmiş dönemlerin olduğu kadar, bu günün sosyal hayatına ve bu sosyal hayat içinde yaşayan insanların zihniyetine tutulan bir aynadır. “Zihniyet dünyasını açıklamada sanatın ve özellikle edebiyat ürünlerinin rolü, bizce iki açıdan incelenebilir. Bir yanı ile şekillendirici, öbür yanı ile tanıtıcı olarak; ilkine sebep, ikincisine ifâde ilişkisi demek mümkündür. Hakikaten de inandırıcı gücü ve renkliliği ile sanat eserinin muayyen bir tavır ve davranışı başka herhangi bir aracın başarabileceğinden kat kat fazlasıyle bilinç altına yerleştirdiği, hattâ farkına varmayarak çağ görüşünün bir parçası hâline getirmeyi başardığı inkâr edilemez. Değişik bir doktrinin veya ağır bir felsefî sistemin havada, bulutlar arasında bıraktığını, basit bir pend-nâmenin renkli ve çarpıcı anlatım gücü ile halk idrâkine getirip oturtuverdiği ve öylelikle ayağını toprağa bastırdığı çok görülmüştür. Hattâ öyle ağır başlısına da hâcet yok. Herhangi bir tavır, şurada bir hikâye veya roman, burada bir piyesle günlük davranış ve alışkanlıklarımıza kadar etkisini uzatmaktan geri kalmıyor. Romanın kahramanı gibi giyinip kuşanmak, onun dili ve üslûbu ile konuşmak; hattâ bir devrin yaygın modası, yeni doğmuş çocuğa onun adını vermek, çok sık rastlanmış vakalardır. Sanatın zihniyet dünyâmızı kısmen olsun şekillendirmeye bir sebep olarak rolü üzerinde durulacaksa, onu burada aramak lâzımdır.”[4] Sanat eserleri şekli, muhtevâsı ve üslûbu ile hem ayrı ayrı hem de bir terkip hâlinde, içinde doğduğu hayatın, kültürün, zihniyetin, geleneğin, alışkanlıkların en güzel yorumlarını verir. Günlük hayatın yansımasını sanat eserlerinde gören sanatkârlar gibi; bir psikolog, bir ekonomist, bir sosyolog, kendi bilim dalı ile ilgili, sözgelimi târihî bir gelişmenin hayata ve zihniyete dayalı kısmını da sanat eserlerinde görebilir. “Sanat kaynaklarının, hangi türden olursa olsun, zihniyet dünyasına ve târihine en büyük katkısı, belli bir tavır ve davranışa kendi kendini açıklamak için gereken ifâde kalıbını ve aracını vermiş olmasıdır. (..) Dikkatli kullanmak şartı ile çağın ve çevrenin zevk ve tercihlerine dışa dönük hâliyle ifâde biçimi kazandıran kaynaklar (yerine göre şiir, roman, hikâyeler ve notlar) bize toplumdaki zevk ve tercihlere ulaşmada yol boyu yardımcı olabilirler. Sanat târihçisi gözüyle hedef, bir bakıma sanat eserinin özüne varmaksa, bir başka yönüyle de siyâsî, sosyal ve ekonomik târihin büyük çalkantılarına varmanın yolu ve yorumu olarak onu kullanmak ve değerlendirmektir. Bir yandan taş veya tuval üzerinde, ya da bir dram veya roman satırları arasında bizi sanatın ve sanatçının özüne, kişiliğine götürecek yolları ararken, öbür yandan o çizgi ve satırlar içinde devrin yaşama stilini gözlerimiz önüne serilmiş bulabiliyoruz. Geçmiş çağı, bununla, dağınık unsurlarını bir araya getirerek yeni baştan inşâ ediyoruz denilse o da yanlış olmayacaktır. Sanat eserine bu gözle bakınca, şurada bir tablo, burada bir dram, bir başka yerde şiir olarak sanatçı dehâsının dışa yansımasından ibârettir deyip geçemiyoruz.(..) Eser, kim isterse işine gelen tarafı ile uzanıp dilediğini alabileceği bir bütün(dür).”[5] Sosyal hayatta çok gerekli olan uyum, birikim, kompoze, âhenk, ifâde, idrak, sezgi, zevk, ümit, hayâl.. gibi daha binlerce kavramın sanat ve edebiyat eserlerinde insan ve hayat ilişkisini verecek şekilde yorumlandığı görülmektedir. Ölümlü hayatın gerçek kabul ettiğimiz maddî ve mânevî düzeni ile edebî eserin itibârî[6] kabul ettiğimiz hayâlî kurgusu, birbirine örnek olabilecek ilişkiler içindedir. Bir sanat eserinin kurgusal dünyâsına dalan insanın gerçek hayatla sanat arasında, ayırımdan daha çok benzerlik bulacağı muhakkaktır. Yazılı ve sözlü bütün iletişimleri; geçmiş toplumların gelenek ve göreneklerini, sosyal yapılarını, siyâsî örgütlerini ve bütün kurumlarını; hâli hazırdaki toplumların hemen görünen ve görünemeyen bütün özelliklerini; ferdin ilgi merkezlerini ve psikolojik açılımlarını, sosyal paylaşımları; kültürlerarası ilişkileri; cemiyetlerin zevk muhitlerini; entellektüel veya popülist grupları; yukarıda anlatmaya çalıştığımız ilişki zincirini, kompoze ve bütünlük fikriyle, estetik yorumlarla ve daha pek çok yönleriyle edebî eserlerde görmek mümkündür. Bilim ve edebiyatın, yaşanan hayatla içiçe olduğuna dâir bir başka örnek, her gün içinde bulunduğumuz ama farkına varamadığımız davranışları, bir başka açıdan incelediğimiz zaman belirir. Suyun akışını seyredin; ellerinize bakın ve güzelliği keşfedin; karşınızdaki insanın gözlerine yönelin ve kendi dünyanıza... Parmaklarınızın uyumunda ve çok yönlü kararlılığında bir yön tâyin edip sosyal hayata, insana ve kendinize doğru akmaya başlayın. İşte edebiyat da böyle yapıyor. Bilim de bunları inceliyor. Bizdeki bu oluşları, hem bilimsel hem de edebî olarak izah ediyor. Biz estetik boyutla sezmeye ve sezdirmeye çalışırız. Edebiyat ve kelimelerle hayata akarız. İnsanı ve kendimizi tanımaya gayret ederiz. Hayat ve edebiyat arasındaki ilgiyi, bir edebî eseri okurken de bizzat yaşarız. “Dikkat edersek, hakiki edebiyatı, kitaptan ziyâde hayatta müşâhade edebiliriz. Rûhumuzda birinci plâna geçtiği zaman, sanatın kucağına atılırız. Hakiki sanat, kitaptan ziyâde hayattadır.”[7] Edebiyat ve hayatın müşterekleri ile ilgili olarak en çarpıcı örneklerden biri, Prof.Dr.Mehmet Kaplan’ın “Tipler” hakkındaki araştırmalarıdır. Yeni tipolojik yorumlarla bu konudaki edebî araştırmaları yönlendiren Kaplan, tiplerin ve karakterlerin sosyal hayatla bağlarına ışık tutar:[8] Âşık, mâşûk, rakîp, ağyâr, alp, eren, alp-eren, velî, hoca, müderris, imam, şeyh, mürşît, mûrit, tâlip, şâkirt, sofi, derviş, pâdişah, vezir, paşa şehzâde, şeyhülislâm, bey, sipâhî, yeniçeri, idâreci, bürokrat, sanatkâr, âvam, hâvâs, ârif, rind, çelebi, kalender, edip, gazeteci, kâtip, memur, tüccar, devlet adamı, mütefekkir, politikacı, işçi, köylü, muallim... ve bunlardan aldığımız ilhamla günümüzde yeni nâzik memur, Turkish kovboylar, medeniyet arayıcısı, merdivenaltı tüccarı, ilim adamı, mebus, münevver, zengin, fakir, modern meczup, genç idealist, konformist, üretici, muhteris, kanaatkâr vs tipler, karakterler... Bu tiplerin ortak vasfı, sosyal hayatta yaşamaları ve edebî eserlerimizde temsil edilmeleridir. Annesi ve babasının, kardeşi veya öğretmeninin hattâ kendisinin tipolojik özelliklerini bir edebî eserde belli belirsiz hisseden bir insan, tıpkı ekonomi, matematik veya fizik gibi edebiyatın da hayatın içinde olduğu gerçeğine ulaşacaktır. Ama öncelikle bizi, o ufuklara götürecek yazarı, edebî türü ve nihayet eser(ler)i keşfetmek gerekir. Her okuyucu, kendine kendini bulduracak yazarını keşfetmelidir. Okuyucular, kendi hayatlarına ayna olabilecek yazarı keşfettikten sonraki adımlarını, diğer eser ve yazarlarla kendileri tâyin edebileceklerdir. Okunan eser, ferdî dünyamızda irdeleneceği gibi bir başka okuyucu ile birlikte de değerlendirilebilir. Belki de, ikili üçlü keşiflere gidebilmek için, bir edebî eserin, sosyal hayatta paylaşılan ekmek gibi, su gibi, ev veya bir mekân gibi, bir özge sohbet gibi, bir avuç duygu gibi, bir arkadaşla, bir dostla paylaşılması gerekecektir. Edebî eserlerde konu, mekân, zaman, fikir, duygu, hayâl, olay, dil ve üslûp, biçim ve âhenk gibi teknik unsurlara açılımları olan kavramlar incelendiği vakit, edebiyat ve hayatın bir başka bağı görülür. Edebî eserlerdeki konular, sosyal hayatın konularıdır. Tasvir edilen mekânlar, gerek soyut ve gerekse somut çizgilerle insanın etkilendiği veya etkilenebileceği mekânlardır. Edebî eserdeki zaman; kronolojik sıra takip etse de etmese de, hayatın içindeki zaman kavramına dayanan bir doku oluşturur. Edebî eserde duygu, düşünce ve hayâli veren kelimeler, hayatın kelimeleridir; kelimelerin kırılıp dökülmesi, şaha kalkıp direnmesi, derin bir anlam ile satıhtaki mânâları çeşitlendirmesi, üzülüp sevinmesi, donuk iken akması ve akar iken uçması.. hep hayattan alınmıştır. Bu şekilde hayâtiyet bulan kelimeler, bir tercih, bir tavır ve nihâyet bir üslûp oluşturur. Üslûp ile ruh hâli arasında çok yakın bir ilişki vardır. Günlük hayatta neşeli iken seçtiğimiz kelimeler, kullandığımız telâffuz ve ses tonu; üzüntülü iken kullandığımız kelimeler ve telâffuzlarla karşılaştırırsak, psikolojik durumuz ortaya çıkar. Sözlerimiz, o anki merâmımızı anlatırken, derûnumuzdaki hâller kelimelere akar. Sanat eserleri, hem sanatçının hem de içinde yaşanılan toplumun ruh hâli bakımından önemli bir ölçü oluşturur. Sanatçı ne kadar saklasa da seçtiği kelimeler, onlara yaklaşım biçimleri, kullandığı kâfiye ve hattâ nazım biçimleri, onu ele verir[9]. Bilhassa psikanaliz, bu konu üzerinde durur. Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî, bu yönde incelenecek eserler bakımından diğer edebî topluluklara göre daha zengin olmalıdır. Hayat ile ilişkileri bakımından Tanzimat edebiyatının, kendisinden hemen sonraki döneme göre daha ileri düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. Hattâ, bir iki hatâ payını göze alarak zamanımızdaki akıştan bile daha iyi olduğunu iddia edebiliriz. Bugünün gelişmiş basın yayın dünyası, geçmişin ilkel teknolojisiyle yayınlanan gazetelere göre, edebiyatı hayata taşımaktan daha âciz görünüyor. Bugünün basın yayını edebiyat ve sanatı taşımıyor, başka bir şeyleri taşıyor. Divan edebiyatına hayattan kopuk diyen bir yeni zaman münevveri bugünkü edebiyatımıza ne diyebilir acaba? Gerçekten de, bizim edebiyatımızda sık sık gündeme gelen bir konu vardır ki, o da dîvân edebiyatının hayattan kopuk olduğu hükmüdür. Bu yanlış bir değerlendirmedir. Biraz incelendiği zaman dîvân edebiyatının hayattan kopuk olmadığına dâir önemli kanaatler elde edilebilir. Bunun yanında, birçok araştırıcı dîvân edebiyatının da, diğer edebiyat örneklerinde olduğu gibi, hayatla sıkı bir ilişki içinde olduğunu ispat etmişlerdir[10]. Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi, dîvân edebiyatı da, hayatla içiçe olan ve günlük hayatın bir nevi aynası sayılabilecek örneklerle doludur. Belki bu konu realistlerde, parnasyenlerde, natüralistlerde görülen ve hayatın bir yönünü ele alan reel çizgiler etrâfında düşünülmektedir. Bunları da dîvân edebiyatında görmek mümkündür;ancak, bakmasını bilmek gerekir. Sembolistlerin yorumlarına benzer mazmun yorumları, çizgisi tâ yirminci asrın sonuna kadar ulaşan ve İkinci Yeni’de farklı bir üslûpla karşımıza çıkan klâsik anlayış, hayatla içiçedir. Buraya kadar oluşturulan yorumlar, edebî malzemenin dil, kelime, üslûp, form, nazım şekli, tema ve benzeri terminolojilerle teyit edilebilecek örneklere aktarılmalıdır. Bu teknik taraf da, diğer özelliklerde olduğu gibi, hayatın normları ile bire bir ilişki içindedir. Sosyal hayattaki kâfiye geleneği, bir klâsik anlayış içindeki sözün mukaddesliği, nazım ve nesir türlerinin hayat içindeki ihtiyaçlara göre teşekkül ettiği gerçeği; ilmî araştırmalarla ispatlanabilecek meselelerdir. Halkımız, küfür ederken de, dua ve beddua ederken de kalıplaşmış ve birbiriyle kafiyeli sözlere daha çok önem vermektedir. Genellikle edebiyat ve hayat arasındaki ilişkiler, popülist tavırlarla vulgarize bir biçimde değerlendirilmektedir. Bizim de tavrımız, şimdi buna yakın olmuştur. Bu bir imkân ve kuvvet, aynı zamanda bilgi ve nihâyet zaman meselesidir. Bu konuda yapılacak ilk işlerden biri, ülke gerçeklerini gözardı etmeyen bir plânlama ile seçilen örneklem grupları üzerinde uzmanların ve halkın önereceği edebî eserleri test etmektir. Bu konuda temel meseleleri gündeme getirmek, belki yeterli değildir ama bundan sonraki çalışmalar için bir başlangıç sayılabilir. Günlük hayatın bütünü göz önünde tutulursa, edebî metinlerin sosyal hayattaki yeri ve durumu nasıl tâyin edilir? Bu soruyu, şimdilik cevaplayamıyoruz. Çünkü elimizde yeteri kadar istatistik veri yoktur. Ancak yukarıda olduğu gibi, yorumlar yapabiliyoruz. Bunun dışında şu sorulara ışık tutacak çalışmaların da gerekli olduğunu ilâve etmek istiyoruz. Edebî metin günlük hayatın içinde nasıl bir gerçeklik anlayışı oluşturur? Günlük hayatın ehem-mühim dengesi hangi ölçütlere göre yapılmalıdır ve bunların içinde edebiyatın yeri nedir? Edebî metindeki kurgu, vaka, gerçek veya veri anlayışları, diğer bilim dallarındaki anlayışlar ile nasıl karşılaştırılmalıdır? Sosyal hayat içinde bir mâniye, bir türküye veya bir düzgü’ye[11], bir bilmeceye veya şarkıya olan estetik mesâfe ölçülebilir mi? Edebiyat eğitimi alan gençlerde bu mesâfe artıyor mu, azalıyor mu? Duâlar veya ilenmeler ile edebî metnin sosyal hayata aktarımı arasında nasıl bir birliktelik düşünülebilir? Edebî metinler hangi sosyal yapılarda iyiyi, hangi sosyal yapılarda kötüyü ön plâna çıkardıkları zaman etkili olabilmektedirler? Günlük hayattaki selâmlaşmalar, otobüs ve metro sohbetleri veya internet mektupları, cep telefonu mesajları ile edebî metin arasında ne tür ilgiler bulunabilir? Edebiyattaki uyum, âhenk, birlik, bütünlük, orijinallik gibi kavramları günlük hayatın hangi objelerinde bulabiliriz? Hayatımızda çok önemli bir yer taşıyan ve kitle iletişim araçlarında kullanılan malzeme ile edebiyatın malzemesi incelenerek edebiyat ve hayat; edebiyat ve insan; edebiyat ve varlık; edebiyat ve iletişim .. gibi müşterek yorumlara ulaşılabilir mi? Bu sorulara istenildiği takdirde yenileri eklenebilir ve cevap arama yollarına gidilebilir ama onlara yeni sorular eklemek ve cevaplar aramak, bir çırpıda değil, uzun araştırmalar sonunda bile açık seçik cevaplar bulabilmek sanıldığı kadar kolay olmasa gerektir. Biz bunlardan birini seçip, bir edebî gündem oluşturmaya, sorular sorup cevaplar aramaya çalışacağız. Bu ilişki, edebiyat ve iletişim ilgisidir. Edebiyat ve hayat arasında kurulacak bağların en yaygın örnekleri, belki de iletişim köprüsü ile ortaya çıkabilecektir. Bu dünyadaki varlık sebebine yahut iletişim ve edebiyat ilişkisinin sebeplerine dâir fikirler üreten sanatçıların ve düşünürlerin eserlerinde bu konularda çok şey bulacağımızı ümit ediyoruz. Edebiyatın insan ve hayat karşısındaki durumu, hem matematik ilminin hem de Dilthey örneğinde gördüğümüz mânevî ilimlerin metodu ile orijinâl izahlara gidilebilir. Bunu yaparken, henüz emekleme devrinde olan kitle iletişim teorileri ile aynı şekilde yeni sayılabilecek teklifler sunmaya devam eden edebiyat teorilerinin bir arada incelenmesi, herhalde bir başlangıç olacaktır. Mâdem ki edebiyat; duygu, düşünce ve hayâlleri, kelimeler kullanarak ifâde ve aktarma sanatıdır ve mâdem ki sosyal hayatta en önemli ifâde aracı kelimelerdir ve iletişim dünyasında kelimelerle birlikte yeni “dil”ler ve araştırma teknolojileri kullanılmaktadır... edebiyat ve iletişim ilgisi, sosyal hayat ile edebiyat arasındaki ilişkinin en önemli göstergelerinden biri olacaktır. -------------------------------------------------------------- Yukarıdaki yazılar özellikle sonuncusu uzun ve soruya direk cevap vermiyor olabilir ama bir fikir oluşturabilir en azından.Konuyu bilen kişilerden yazılmış yazılar ve onlardan alıntılar yapılması etkileyici olabilir sınavlarda.BAŞARILAR!!! |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 05-04-2007
Yer: izмiя/кαяşıуαкα
Yaş: 25
Mesajlar: 6,491
Rep Puanı: 23628243
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Aşağıdaki linktende yararlanabilirsiniz..
[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] |
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
ForumTR Mail'den Ücretsiz Bir Mail Almak veya Mail'inizi Okumak İçin Tıklayınız.
Almanya Vizesi | Rusya Vizesi | Ukrayna Vizesi | Fransa Vizesi | Vize İşlemleri | Almanya Otelleri | Tatil | Haberler | Karel Santral | Daily News
Sitemiz bir forum sitesi
olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında
siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar
bulursanız sikayet@frmtr.com email
adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
abuse@frmtr.com