Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 24-10-07, 23:19   #1
ULTRAslan |

Varsayılan Hac Röportajı lazım


hacca giden var mı ? benimle röpotaj yapabilecek birisi ? Yok mu =)
ya da elinde kaynak olan.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 24-10-07, 23:36   #2
σzαηт.ℓιη¢σℓη

Varsayılan C: Hac Röportajı lazım


Buraya Bi Bak..

[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 24-10-07, 23:38   #3
SívéykĔ

Varsayılan C: Hac Röportajı lazım


Al sana röportaj..Gerçi tam olarak bi röportaj sayılmaz ama işine yarayabilir..



Ciddeye İniş
İstanbul Atatürk Havaalanından kalkan uçağımız, Cidde Havaalanına indiği zaman, işin ciddiye bindiğini fark ettim. Çünkü mukaddes yolculuğun havasına girmeye başlamıştık.

Sabah namazı vaktine az bir zaman kala Cidde Havaalanına indik. Pasaport işlemlerinin bitmesiyle birlikte sabah namazı vakti de girmiş oldu. Sabah namazını havaalanında kıldıktan sonra otobüslerimize bindik. Ek bir otobüsün gelmesi için iki saatten daha fazla beklemek zorunda kalınca, bazı yolcularda beşeriyetin muktezası olan duygular harekete geçmeye başladı. Mırıltılar, homurtular duyuluyordu. Anladım ki bu mukaddes yolculuğun ilk ciddi imtihanı Cidde’de başladı. Etraftan hayırhahlık yapan insanların yönlendirmesiyle, kızgınlığın yerini “ya sabır!” sözleri aldı.

Gecikmeli de olsa yola koyulduk. Bir süre sonra söylenmesi kolay, manası derin ve sevabı büyük sözleri hep birlikte tekrar etmeye başladık. Her saniyesi zikir ve dua ile geçmesi gereken bir yolculukta bu yöntem, otobüste bulunan yaşlı-genç, âlim-ümmi herkesin işine yaramıştı.

Otobüsümüz, Cidde’den Medine’ye doğru yol alıyordu. Vakit kuşluktu. Cuma namazını Allah Resulü’nün mescidinde kılma niyetindeydik. Bu heyecanla ilk sabırsızlık, Cidde Havaalanında ek otobüsün gelmesini beklerken yaşanmıştı.

Cidde’den Mekke’ye otobüsle bir saatte varılabilirken, Medine’ye beş saatte varılıyor. Konvoy hâlinde yol almaya başladık. Üç saat sonra bir mola yerinde durduk. İlk anda mola verdiğimizi düşünmüştüm, meğer konvoydaki diğer otobüslerden birinin lastiği patlamış. Biz Mescid-i Nebevî’ye yetişmek için ne kadar acele ediyorsak, karşımıza o kadar engel çıkıyordu. Her engel karşısında “ya sabır!” sözü imdadımıza yetişiyordu. Hadiseleri iyi tarafından görmek ve her hadisenin, kaderin bir parçası olarak cereyan ettiğini unutmamak gerekiyordu.

Dâhil olduğum grubun çoğunluğunu üniversite mezunu insanların ve eğitimci kimselerin teşkil etmesi, işimizi kolaylaştırma ve yolculuğumuzun verimini arttırma adına çok işe yaradı. Önümüze çıkan bir aksilik karşısında, hemen hemen herkesin zihninde anında kadere müracaat duygusu beliriyor, insanlar hadiseleri sabır ve tevekkülle karşılamaları gerektiğini hatırlıyorlardı.

Hac ve umre yolculuğuna çıkacak kimseler için bu anlayış çok önemlidir. Denilebilir ki hac ve umre, sabırdan ibarettir. Sabreden bu yolculukta heybesini doldurabileceği gibi, sabırsız olan da bomboş geri dönebilir. Hacca ve umreye hazırlanan kimseler, yolculuğa çıkmazdan birkaç hafta önce kendi kendilerine sabır egzersizleri yapmalı ve tepki gösterme duygularını kaybetmiş gibi yaşamayı denemelidir. Bu yöntem, mukaddes yolculukta çok işe yarayacaktır.

Mescid-i Nebevî ve Medine Tren İstasyonu
Bir kanaatimi söyleyeceğim: Hac ve umre anlatılmaz, yaşanır. Bunu umreye gidince anladım. Hacdan gelenlerin neden o kadar heyecanla bir şeyler anlatmak için kendilerini yorduklarını anlayamamışım meğer.

Askerlik duygularının çok ötesinde bir şey Mekke ve Medine’yi görmek... Askerden gelen adam, elinde olmayarak askerlik hatıralarını nasıl anlatmaya başlarsa, hacdan ve umreden gelen insanlar da aynen öyle... O duyguyu paylaşmadan duramaz bir mümin... Ama bu mukaddes beldelerden gelenlerin heyecanlı anlatışlarını, çoğu kimseler masal gibi dinler. Onun için diyorum ki hac ve umre anlatılmaz, yaşanır.

Mermer döşeli geniş bir avludan Mescid-i Nebevî’ye girdik; cennet bahçesine girer gibi, Kevser havuzuna kanar gibi... Efendimizin şöyle bir hadisi var: “Benim evimle minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.” Bu kadar derbeder hâlime rağmen bunu hissedebildiğime göre, bu mekânda cennetteki huzuru ve kokuyu duyan nice berrak gönül olduğuna kat’i kanaat getirdim. Evet, ben şahadet ederim ki, Efendimizin metfun bulunduğu yer ile minberi arası cennetten bir bahçedir.

Gönül ehli, âlim bir zattan dinlemiştim. Allah Resulü’nün yanındaki hissiyatını, gözyaşları içinde şöyle anlatıyordu: “Efendimizin bulunduğu yere varınca, kendi kendime bir muhasebe yaptım. Şu anda bana cennetin bütün kapıları açılsa, istediğimden girme imkânı verseler, ben cennete girme yerine burada Allah Resulü’nün yanında kalmayı tercih ederim.”

Bu bir hissetme işidir. Kalpteki aşk ve derinlikle doğru orantılıdır. Herkes bu seviyede bir aşkı, kalbinde duyamasa da, oraya koşan her mümin, oranın cennetten bir bahçe olduğunu, kalbinin çapına göre hissedebilir.

Cuma namazını Allah Resulü’nün mescidinde kıldıktan sonra, mescidin ön tarafında efendimizin merkadinin bulunduğunu yere derin bir huşu ve heyecanla yürüdüm. Ağır aksak adımlarla, ondan ayrı düşmenin ve yavan sevdaların hâsıl ettiği kalbî yorgunlukla, O’nun bulunduğu yere doğru ilerledim. İçimden Nabi’nin, “Sakın terk-i edepten, kuy-ı mahbub-ı Hudadır bu/Nazargâh-ı İlâhîdir, makam-ı Mustafa’dır bu” sözlerini tekrar ediyordum. Onun karşısında kendim için bir şey diyemedim. Ne diyebilirdim ki? Sermayesi olmayan bir kemter olarak onun yüce huzurunda eridim âdeta... Ona lâyık bir ümmet olamadığımı bile söylemek istemedim. Çünkü uzun süre, insan olup olmadığımı sorguladım. İnsanlığını sorgulayan bir miskinin, müminliğini sorgulamaya cüreti olamaz diye düşündüm. Çünkü İslâmiyet, insaniyet-i kübradır. İnsanlığı eksik olanın Müslümanlığı nasıl mükemmel olabilir ki?

Kâinatın iftihar tablosu, insanlığın efendisi ve Allah’ın sevgilisi olan Hazreti Muhammed aleyhisselâtü vesselâmı selâmladım. Sonra selâm gönderenlerin selâmını O’na ilettim. Böylece bu borcumu da eda ettim. Benimle beraber, orada bulunan yüzlerce insan ve yeryüzünün değişik yerlerinde bulunan milyonlarca mümin, aynı şekilde salât ü selâmlarını iletiyorlardı şüphesiz.

Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm buyuruyor ki: “Kim bana salât ü selâm getirirse, Allah ruhumu bana iade eder ve ben o selâmı alırım.” Bu hadisten şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün: Yeryüzünde her saniye binlerce mümin, Efendimiz aleyhisselâtü vesselâma salât ü selâm getirdiğine göre, demek ki O zat sürekli hayattadır ve kendisine gönderilen salât ü selâmları almaktadır. O’nun huzurunda, O’nun canlı olduğunu en derbeder gönül bile hisseder kanaatindeyim.

Medine’de, Anadolu topraklarından mukaddes beldelere insan taşıyan trenlerin son durağı var: Medine tren istasyonu... İstasyonun yanında Hamidiye Mescidi var. Mescit, hâlâ ayakta ve faal... Burada beş vakit namaz kılınıyor. Mescidin imamı ve müezzini var. İstasyon faal değil; müze durumunda... Osmanlı topraklarından kutlu beldeye yolcu taşıyan trenler, yılların hüznünü üzerinde barındırıyorlar. Anadolu topraklarına gidememenin, Anadolu topraklarından Medine’ye peygamber âşıklarını getirememenin hüznü, üzerlerinde asil bir çizgi olarak beliriyor.

Medine’den Ayrılış
Medine’ye geldiğimiz ilk gün, otel yemekhanesinde yediğim yemekleri bitiremedim. Bunun, damak zevkinin değişmesinden kaynaklandığını düşündüm. İsraf olmaması için her öğünde yemeklerimi daha da az almama rağmen, hiçbir öğünde yemekleri bitirmeye muvaffak olamadım. Çok acıktığım zamanlarda, çok az aldığım hâlde bu durum Medine’den ayrılıncaya kadar değişmedi. O zaman bunun damak zevkinin ötesinde bir şey olduğuna kanaat getirdim. Efendimizin, Medine’ye bereket vermesi için, Allah’a dua etmesi aklıma geldi.

Medine’de, biraz dikkatli olan her müminin fark edebileceği kadar açık bir bereket var. Medine’de zamanın da çabuk geçtiğini fark ettim. Bu durum, Medine’ye ihsan edilen bereketle ters orantılı gibi gözüküyor. O beldede az bir zaman dilimi içinde çok fazla ibadet eden ve sevap kazanan müminlerin hâlini düşündüm. O zaman anladım ki Medine’de zaman nazlıdır. Zamanın, bu mekânda çabuk geçmesinden dolayı, müminler de hızlı hareket ediyor. Böylece, kısa bir zaman dilimi içinde çok sevap kazanma imkânı doğuyor. Bu da zamanın bu mekânda, nazlı, hızlı olmasına rağmen ne kadar bereketli olduğunu gösteriyor.

Medine’de her şey tatlı; bir şey hariç: Bu beldeden ayrılmak. Allah Resulü’nün köyünü bırakıp gitmek bana çok zor geldi. Kendimi cennetten kovulmuş gibi hissettim. Medine’den ayrılacağımız gün, Mescid-i Nebevî’ye gittim. İki rekât namaz kıldım. Efendimize salât ü selâm getirip hürmet ve tazimle O yüce ruhu selâmladım. Mescidin kapısından çıkmak istemedim. Ayaklarım geri geri gitti âdeta. O mescitten çıkmak, o beldeden ayrılmak, bana çok zor geldi. “Senden ayrılmak dayanılır gibi değil ey Allah’ın Resulü!” deyip çaresizlik içinde mahzun bir hâlde otele döndüm. Otelde ihrama girip öğle namazı için tekrar Mescid-i Nebevî’ye gittim.

Kafilemizle birlikte namazımızı kıldıktan sonra yine ihramlı bir hâlde otobüslerimize binip Medine’den ayrıldık.

Kâbe’ye Giriyoruz
Kafilemizle birlikte Kâbe’nin avlusundan içeriye girdik. Kâbe’yi henüz görebilmiş değiliz. Herkes heyecan içinde...

Kâbe, eskiden etrafı açık olduğu için, çok uzaktan rahatlıkla görülebiliyormuş. Osmanlının son döneminde çekilen fotoğraflardan bunu anlamak mümkün... Şu anda Kâbe’nin etrafı, Kâbe’den daha yüksek bir yapı ile çevrili... Bundan dolayı Kâbe, avludan içeri girilmedikçe, en yakından bile görülemez.

Avludan içeri girince, merdivenlerin başında, rehberimiz bize şunları söyledi: “Az sonra Kâbe’yi göreceksiniz. Kâbe’yi görünce yapılan dua kabul olur. Şimdi herkes gözünü kapasın... Gözü kapalı hâlde birbirinize tutunarak birkaç metre yürüyeceksiniz ve sonra gözünüzü açtığınızda, karşınızda Kâbe’yi göreceksiniz. O anda nasıl dua etmek istiyorsanız, şimdiden buna hazırlanın.”

Kafilemizden, daha önce Kâbe’yi görenler vardı ama ben ilk kez görecektim. İlk olma, insan ruhunda her zaman heyecan meydana getirir. Gözümüz kapalı hâlde, “nasıl ve ne için” dua edeceğimizi düşüne düşüne birkaç metre yürüdük. Yine rehberimizin sesi duyuldu: “Şu an karşınızda Kâbe duruyor. Az sonra gözünüzü açınca göreceksiniz.” Doğrusu iyi bir uygulama idi. Kâbe’yi görecek olmak, her müminin ruhunda heyecan meydana getirmeliydi. Bu heyecanın oluşması, anladım ki biraz da rehberlere bağlıdır. Rehberler, sorumlu oldukları kafilede bu heyecanı meydana getirebilmelidir.

Az sonra rehberin, “Gözlerinizi açabilirsiniz.” demesiyle birlikte, karşımızda Kâbe’yi gördük. Bir güzeli seyreder gibi alımlı ve endamlı hâliyle o, Mekke’den ayrılıncaya kadar hep zihnimi meşgul etti. Biraz yemek ve biraz uyku dışında ayağım hep oraya gitti. Oradan ayrılırken de ayaklarım geri geri gitti. Bir yapının, insan ruhu üzerinde bu kadar etkili olabileceğini o güne kadar hiç düşünmemiştim. Bir bahaneyle hep onun yanında olmak istedim. Ona dokunmak, onu seyretmek, onu düşünmek ve onun kucağına kendimi atmak için bahaneler ürettim. Hep onun avlusunda olmak istedi gönlüm. Diyebilirim ki Mekke’deki altı günüm hep böyle geçti.

Kâbe’nin dışında birtakım yerlere de gittim elbette. Ancak bu gidişler hep kısa süreli idi. Her zaman merkeze Kâbe’yi koydum. Fırsat buldukça kendimi Kâbe’ye attım; orada arındım; orada eridim; orada kendimi kaybettim ve orada kendimi buldum.

Hacerü’l Esvet’i Ben de Öptüm
Tavafın en kalabalık olduğu zamandı. “Hacerü’l Esvet”in etrafında ciddi bir izdiham var... Zaman zaman kadın çığlıkları yükseliyor. Tavaf ederken ara sıra oraya yakın yerlerden geçiyorum ve “Hacerü’l Esvet”i öpme ihtimalini hesaplıyorum. Kalabalığa biraz yaklaşıyorum sonra da oltaya dokunmaya cesaret edemeyen balıklar gibi geri çekiliyorum.

Bakıyorum, insanlar oraya ulaşmak için kendini zorluyor, ancak bir geri püskürtme ile tekrar başladığı noktaya geliyor. Sonra arkadakilerin itelemesiyle yine taşa yaklaşıyor, sonra yine geri püskürtme ile arkalarda kalıyor. “Hacerü’l Esvet”e yüz sürmek, bu şekilde gel-gitler yaşayarak mümkün oluyor.

Tavaf sırasında bir ara ne pahasına olursa olsun “Hacerü’l Esvet”i öpmeyi kafama koydum. Eşime dedim ki: “Kâbe’yi tavaf edip tekrar buraya geldiğimizde sen karşıdaki sütunun dibine ayrılacaksın, ben de “Hacerü’l Esvet”i öpmeye gideceğim.”

Aynı noktaya geldiğimizde eşim ayrıldı, ben de kalabalığın arkasına yanaştım. “Hacerü’l Esvet”e ulaşmak için özel bir gayret sarf etmiyorum henüz... Kendi hâlimde kalabalığın içinde, olacakları bekliyorum. Az sonra arkamdan gelen, “tsunami”yi aratmayacak bir dalgaya maruz kalıyorum ve kendimi “Hacerü’l Esvet” sahillerinde buluyorum. Ancak bu taşa dokunmak için henüz erken... Çünkü önümde insanlar var... Bir zaman sonra önümdeki insanların geri çekilmek istemesi ile “Hacerü’l Esvet”ten epeyce uzağa düşüyorum. Arkadan gelen ikinci bir dalga ile tekrar yaklaşıyorum. Bu kez, bu işi kotarmaya kararlıyım. Az bir gayretle kendimi “Hacerü’l Esvet”in karşısında buluyorum. Ellerimle dokunuyorum; yüzümü sürüyorum, cennetten indiği rivayet edilen ve Efendimizin öptüğü bu taşı öpüyorum. Peki, bu o kadar önemli mi? Evet, önemli... Çünkü o taşı Hazreti Muhammed sallallahü aleyhi vesellem ve ondan sonra gelen nice dev kamet öptü. O taşta, onların hepsinin dudak izi var.

Meseleye sadece “taş” olarak bakmak yavan olur. Taş her yerde bulunabilir ama “Hacerü’l Esvet” dünyada tektir. Hazreti Ömer’in anlayışı ve iman ölçüleri içinde meseleyi ele almak lâzım...

Dönüş Yolunda
Dönüşümüz Mekke’den Cidde’ye oldu. Mekke’de, balığın suda yaşadığı gibi, her şeyden emin bir hâlde yaşadık; acziyet ve mahviyet içinde kulluğumuzu Allah’a takdim etmeye çalıştık.

Klimalı otobüslerimizin olması (şükran-ı nimet kabilinden bir kez daha söyleme gereği duydum) o sıcakta gerçekten büyük bir nimetti. Otobüslerle Cidde’ye geldik. Öğle namazı vakti girmek üzere idi. Cidde, deniz kenarında bir şehir... Bundan dolayı sadece sıcak değil aynı zamanda nemli... Mekke-Medine’de sıcağı hissetsek de, deniz olmadığı için, o kadar terlememiştik. Cidde’de, cidden çok terledik. Üzerimizdekiler vücudumuza yapıştı. Ezanlar okunmaya başlayınca kendimizi, yakınımızda bulunan mescide attık. Namaza dururken Kâbe’yi aradım. Kâbe, karşımda değildi. Bir hafta boyunca Mekke’de, Kâbe’yi hep karşımda görmeye alıştığım için, bir an Kâbe’yi kaybetmiş gibi oldum; panikledim. Sonra Cidde’de olduğumu hatırladım; mahzunlaştım. Kâbe, gerilerde kalmıştı. Kendi kendime dedim: “Kâbe’nin karşısında, onu seyrederek namaz kılmak ve ibadet etmek hüner değil... Asıl hüner, buradan Kâbe’yi görebilmektir. Kalbinin ne kadar sığ olduğunu gör, hâlinden utan!”

Medine’den ayrılırken, yüreğimin yarısının orada kaldığını hisseder gibi olmuştum. Kâbe’den ayrılırken de diğer yarısı sanki orada kaldı... Yüreksiz bir hâlde Cidde’ye geldim. Sudan çıktığımı fark ettim. Hava değişmişti. Üzerimdeki derbederliği iliklerime kadar hissettim.

Havaalanına geldik. Dönüş hazırlıklarına başladık. Zemzem bidonlarımız, Mekke’de güzelce vakumlanmasına rağmen, burada bir kez daha vakumlanmak istendi. Sebebini kimse bilmiyordu. Ama herkes, bir miktar riyal vermek zorunda olduğunu iyi biliyordu. Yanında yeterli veya bozuk riyali olmayanlar... Derken bir keşmekeşlik başladı... Kim kime ne verdi, kim kimden ne aldı? Belli değil... Bir meşgale, bir telâşedir gidiyor... Herkesin karşısına kul hakkı gibi büyük ve tehlikeli bir imtihan çıktı. Birçok kimse o kargaşada aldığını vermedi ya da unuttu. Verenler ise unutmuş gibi yaptı ya da önemsemedi. Manzaraya bakıp ürperdim. Zirveye bir adım kala kaybetme ihtimali vardı. Umre sıfırlanabilirdi. Bazı kimselerin çok rahat ve vurdumduymaz olduğunu gördüm. Sıkıldım; terledim. Dua ettim: “Allah’ım!” dedim. “Bizi bu ziyaretten eli boş geri gönderme!”

Uçacağımız zamanı beklerken, bir anons yapıldı: “Türk Hava Yolları grevde olduğu için ikindi uçacak yolcular, gece on birde uçacaklar.” Bu da bir imtihandı. Kafilemiz, havaalanında sohbet edip vakit geçirmiş oldu. Uçakta yemek servisi yapılırken baktım, kafilemizden uyanık olan yolcuların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Mesajı son düzenleyen SívéykĔ ( 24-10-07 - 23:40 ) Neden: imla yanlışı...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 29-12-07, 21:33   #4
silivrigfb

Varsayılan C: Hac Röportajı lazım


benim işime yaradı çok saol
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-01-08, 10:32   #5
21-İnCh

Varsayılan C: Hac Röportajı lazım

arkadşalar banada soru kalığları la,zım
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat