En Komik ve Eğlenceli Videolar Burada. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 30-09-06, 18:37   #1
kuşçubaşı eşref

Varsayılan Latİn Alfabesİnİn KÖkenİ TÜrkÇe


. Sayın Hulki Cevizoğlu’nun ATV’de sunduğu ‘Ceviz Kabuğu’ programına 2002 Haziran-Temmuz aylarında bir kaç kez konuk olan İnşaat Yüksek Mühendisi Kâzım Mirşan, Eski Türklerin kullandığı harfleri tamga > damga “damga, mühür” olarak isimlendirmiştir. Bu isimlendirmesini de şöyle açıklamıştır.
“Hulki Cevizoğlu - Tamga ne demek?
Kâzım Mirşan - Tamga demek, şöyle, Türkler’in en eski dil şekli şöyle: Bir vokal var, bir de vokalden sonra konsonant gelir, yani iki sesli, ilk önce böyle konuşmuşlar. Ya vokal söylemişler, meselâ “ak” sözünü alalım, vokal, konsonant, “a” diyelim, bu sırf vokal, Türkler böyle başlamışlar. Şimdi buna tamga deniyor, bu gibi iki harfli yahut tek vokal için yazılan şeylere Türkler tamga diyorlar. Bu tamgalar zamanla dil değiştikçe gelişmiş, nihayet alfabeler meydana gelmiş, o tamgalar harf anlamında kullanılmaya başlanmış”.(1)
Yani K. Mirşan’a göre en eski Türk harflerinin adı tamga’dır.
•••
Köl Tigin yazıtının Kuzey-doğu yüzü Köl Tigin ile ilgili şu tarih kayıtlarını vermektedir:
Köl Tig(i)n : koy yılka : yiti y(i)gi(i)rm(i)ke : uçdı : tok(u) z(u)nç (a)y : y(e)ti ot(u)zka : yog : (e)rtürt(ü)m(i)z : b(a)rkin : b(e)d(i)zin : bit(i)g t(a)ş[in] : biçin : yılka : yit(i)nç (a)y : yiti ot(u)zka : kop (a)lkd[(ı)m](ı)z :
Yine Köl Tigin yazıtının Güney-doğu yüzü ise taştaki metnin yazılma ve tamamlanma tarihini vermektedir.
Bunça : bit(i)g : bit(i)gme
Köl tig(i)n : (a)tısi :
Yol[l](u)g tig(i)n : bitid(i)m :
Y(ig(i)rmi : kün : ol(u)r(u)p :
bu t(a)şka : bu tamka kop :
Yol[l](u)g tig(i)n : bitid(i)m :
İkinci cümlede geçen tamka kelimesi K. Mirşan tarafından “harf(ler)” şeklinde anlaşılmaktadır.
Kâzım Mirşan’ın aktarması(2)
Bunca BiTİG-BİTİGME’yi
Kül Tïgin adına
Yoluğ Tïgin olarak yazdım.
20 gün oturarak,
bu taşa bu harfleri, evet,
Yoluğ Tïgin olarak yazdım.
Aktarmanın doğrusu
Bunca yazı(yı) yazan
Köl Tigin(’in) yeğeni
(Ben) Yollug Tigin yazdım.
Yirmi gün oturup
Bu taşa, bu duvara, tamamıyla
(Ben) Yollug Tigin yazdım.
K. Mirşan’ın görüşleri ve bilgileri birçok yönden düzeltilmeye muhtaçtır.
1. tam∫a kelimesi Göktürk metinlerinde yalın hâlde Sir Gerard Clauson’un An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish [13. Yüzyıldan Önceki Türkçenin Etimolojik Sözlüğü] adlı eserinde geçmemektedir. Başka bir söyleyişle Göktürk harfli metinlerde yalın hâlde tamga kelimesi yoktur.(3)
Marcel Erdal da Old Turkic Word Formation [Eski Türkçe Kelime Oluşumu] adlı eserinde “Orkhon Turkic does not have the noun tamga, ... [Orhon Türkçesi tamga ismini içermez, ...]” diyerek tamga kelimesinin Göktürk metinlerinde yalın halde kullanılmadığını vurgular.(4)
Eski Türkçede Göktürk harfli metinlerden sonra Mani ve Uygur harfli metinlerde yalın hâlde görülen tamga kelimesini Sir Gerard Clauson Moğolca tamaga şekli ile açıklar: “It was the word used for a Chinese “seal” and passed into Mong. in this meaning as tamaga (Kow. 1643) [Kelime bir Çince “damga = mühür” için kullanıldı ve Moğolcaya bu anlamda tamaga şeklinde geçti]”. Claus Schönig de kelimeyi, Lessing sözlüğüne dayanarak, Moğolca tamaga(n) şeklinden getirir.(5)
“Göktürk harfli metinlerde yalın hâlde tamga kelimesi geçmez” hükmü üzerine akla hemen “O zaman Göktürkçede tamga karşılığı ne kullanılıyordu ve “damgalı at” nasıl söylenirdi” sorusu gelir.
Sir Gerard Clauson’a göre Göktürk metinlerinde tamga yerine tögün kelimesi kullanılırdı. An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish, 484a’ daki tögü:n “a brand [damga]” maddesine bk. Bu maddede kelimenin Osmanlı Türkçesi’nde de dögün “tattoo mark [dövme marka]” şeklinde geçtiği Redhouse’a dayanılarak söyleniyor. Tögünlüg at “damgalı, mühürlü, işaretli at” için An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish, 485a’ya bk. Sir Gerard Clauson burada Tonyukuk yazıtından tögünlüg atıg yügürtmedim “I dit not let the branded horses run wild [damgalı atları vahşice koşturmadım]” (Ton. 54) cümlesini örnek olarak vermektedir.
Ancak Sir Gerard Clauson’un bu açıklamalarına karşılık Marcel Erdal tög(ü)n okunan kelimenin tüg(ü)n okunması ve “düğüm” anlaşılması gerektiğini ve tüg(ü)n l(ü)g (a)t ibaresinin de “damgalı at” yerine “kuyruğu düğümlenmiş at” olarak anlaşılması gerektiğini ileri sürer.(6)
2. Şimdi de tamga kelimesinin ek almış örneklerini inceleyelim.
Sir Gerard Clauson, An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish, 505b-506a’daki tamğa:lığ maddesinde Yenisey yazıtlarından 26.’sı olan Açura ~ Oçura yazıtında tam∆alı∫ şeklinde görülen kelimenin geçtiği ibareyi örnek olarak zikreder. yirdeki tamkalığ (aynen!) yılkı: bungsı:z erti ‘his branded livestock were unlimited’ [onun mühürlü (damgalı?) davarı sınırsız idi].
Yine Clauson, An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish, 505b’deki tamğa:çı: “mühürdar” maddesinde de Köl Tigin yazıtında geçen Makaraç tamğa:çı: ve Oğuz bilge: tamğaçı: örneklerini zikreder.
Sonuç olarak Göktürk harfli metinlerde tam∆alı∫ ve tamğa:çı: şeklinde geçen ek almış örneklerin karışık imlâ ile yazılmış oldukları görülür.
3. Göktürk metinlerinde geçen bir kelime de tam “duvar” kelimesidir.(7) Eski Türkçe tam kelimesi Türkiye Türkçesinde de kelime başındaki t- sesinin d- şeklinde gelişmesi ile dam şeklinde kullanılır ve “duvar” yerine “dam, çatı duvarı, tavan duvarı” anlamında Türkçe Sözlük’te “Yapıları dış etkilerden korumak amacıyla üzerlerine yapılan çoğu kiremit kaplı bölüm” şeklinde tanımlanır.(8) Dam kelimesinin etimolojisi için bk.(9)
Kelimenin Göktürkçe metinlerde kullanılışı da Köl Tigin yazıtında tam+∆a şeklinde görülür. Buradaki +∆a eki bizim dilbilgisi terimi olarak “datif hali eki” dediğimiz ismin -e hali ekidir ve Eski Türkçe tam+∆a kelimesi Türkiye Türkçesinde dam+a şeklinde kullanılır.
4. K. Mirşan tamga “damga, mühür” kelimesi ile tam∆a “duvara” kelimesini karıştırmıştır. tam∆a’yı tam∫a “damga, mühür” anlamış, bunu da Eski Türk harflerinin adı zannetmiştir. Sayın K. Mirşan’ın bu görüşünün kaynağını hep birlikte görelim.
Köl Tigin yazıtının ilk nâşiri Wilhelm Radloff kelimenin geçtiği cümleyi yigirmi kün ularıp / bu taşka bu tamka kup / Yollıg Tägin bitidim okuyarak “Zwanzig Tage verweilend, habe ich, Jollıg-Tegin, auf diesen Stein diese Schrift- zeichen geschrieben [Yirmi gün oturarak, ben, Yollıg-Tegin, bu taşa bu hurufatı yazdım]” şeklinde çevirmiştir.(10)
Köl Tigin yazıtının ikinci nâşiri Vilhelm Thomsen bu cümleyi yig(i)rmi kün ol(u)r(ı)p / bu t(a)şka bu tamka kop / yol(ı)g tig(i)n biti(di)m okumuş ve “Demeurant ici pendant vingt jours, moi Yolig-téghin j’ai écrit ces nombreux signes sur cette pierre. [yirmi gün burada oturarak, ben Yolig-tegin bu taş üzerine çok sayıdaki bu yazıları ben yazdım.]” şeklinde çevirmiştir.(11)
Üçüncü nâşir Hüseyin Namık Orkun ise Eski Türk Yazıtları (İstanbul, 1936)’nın birinci cildinde yig(i)rmi kün ol(u)r(ı)p / bu t(a)şka bu tamka kop / yol(u)g tig(i)n bitid(i)m şeklinde okuduğu cümleyi “yirmi gün oturup bu taşa bu damgayı koyup [ben] Yolug tegin yazdım” şeklinde anla ***** aktarmıştır. (s. 54) Yani K. Mirşan’ın yanlış anlayışının kaynağı Hüseyin Namık Orkun’dur.
Ancak Hüseyin Namık Orkun Eski Türk Yazıtları (İstanbul, 1941)’nın sözlük cildi olan dördüncü cildinin 104. sahifesinde tam maddesini şöyle vermiştir. “tam ‘duvar’ (bk. Kâş. III. 117; metindeki tercümeyi buna göre düzeltiniz)”. Yani H. N. Orkun 1936’daki yanlışını 1941’de, eserinin sözlük cildinde, düzeltmiş ancak bu düzeltme K. Mirşan’ın gözünden kaçmıştır.
H. N. Orkun’dan çeyrek yüzyıl sonra T. Tekin(12) cümleyi yigirmi kün olurup / bu taşka bu t®mka kop / yol(l)ug tigin bitidim okumuş (s. 237) ve İngilizceye “Having sat down twenty days, I, Prince Yollug, inscribed (all these inscriptions) on this stone and this wall [Yirmi gün oturarak, ben, Yollug Tigin, bu taş ve bu duvar üzerine (bütün bu yazıtı) yazdım]” (s. 272) şeklinde çevirmiştir. (Ayrıca bk. tam “wall [duvar]” (s. 374).
Keza hocam Muharrem Ergin(13) de cümleyi yigirmi kün olurup / bu taşka bu tamka kop / Yol[l]ug Tigin bitidim okumuş ( s. 60) ve “Yirmi gün oturup bu taşa, bu duvara hep Yollug Tigin, yazdım” şeklinde aktarmıştır (s. 16). (Sözlük bölümüne bk. tam “duvar, dam” (s. 114).
Sonuç olarak diyebiliriz ki;
a) Yollug Tigin yirmi gün esnasında hem Köl Tigin yazıtına, hem de Köl Tigin’in türbesinin “barkının” duvarına yazıt yazdığını söylemektedir.
b) Metinde geçen tamka kelimesi “duvar’a” demek olup “damga” anlamında değildir. Bu yüzden de eski Türk harflerinin adına tamga > damga “damga, mühür” demek doğru olmaz. Dolayısıyla K. Mirşan’ın tamka kelimesini “duvara” yerine “harf(leri)” şeklindeki aktarması da havada kalır.
•••
II. Türkiye Türklerince 1928’ den beri kullanılan yazı sistemi Latin alfabesi / Latin harfleridir. Osmanlı İmparatorluğu devrinde kullanılan yazı sistemi Arap elifbası / Arap harfleri, Uygur Beyliği devrinde kullanılan yazı sistemi de Uygur alfabesi / Uygur harfleri idi. Göktürklerin kullandığı yazı sisteminin ilim âlemindeki adı ise Runik alfabedir. Bu alfabenin harflerine de Runa “sır, esrar” denilir. Eski çağlarda okuma yazma bilmeyenin işaretleri, harfleri “sır, esrar” saymasını da normal karşılamak gerekir.
“Runa” terimi 2001 yılının Eylülünde İnternet üzerinden tartışıldı. Şöyle ki:
Sayın Osman Karatay Wolfgang Scharlipp’in Eski Türk Run Yazıtlarına Giriş adlı eserinin başlığındaki Run kelimesine tepki gösterdiği için eseri yayımlayan Auf dem Ruffel Yayınevi adına Sayın Tevfik Turan “Run” Kelimesine Tepkiler Üzerine başlığı ile İnternet üzerinden şu açıklamayı yapmıştı:
“Yayınladığımız kitaplardan birinin (W. Scharlipp, Eski Türk Run Yazıtlarına Giriş) başlığındaki “run” kelimesi üzerine şu açıklamayı yapmak isteriz:
1. “Run” kelimesi Türkçe’de yeni değildir, hatta bu foruma gelen mesajlar içinde de kullanıldığı olmuştur. Türk türkologlar tarafından kullanılışına -sadece iki makale başlığıyla yetinerek- örnek verelim: O. F. Sertkaya’nın “Fragmente in alttürkischen Runenschrift aus den Turfan-Funden” başlıklı makalesi (Röhrborn & Veenker (ed.), Wiesbaden 1985) ile T. Tekin’in “Bir ‘runik’ harfin fonetik değeri hakkında” (Reşid Rahmeti Arat İçin, TKAE 1966, 412-417) başlıklı makalesi. Elbette, türkoloji bilim dalına özgü bir terim olduğu ve şimdiye kadar okul kitaplarına yansımamış, dolayısıyla gündelik dile girmemiş olduğundan, bilinmemesi gayet anlaşılır bir durumdur. Fakat, söz konusu kitap bir ders kitabı olduğuna göre, içinde öğrenilecek bir şeylerin olması zaten beklenir.
2. “Run” bilimsel literatürde bir alfabe türünü nitelemek için kullanılır. Kelimenin Cermen asıllı olması ve eski Cermen yazısının da Türk runlarına benzeyen harflerden oluşması ne Türk yazısının Cermen yazısından türediğini, ne de tersine, Cermen yazısının Türk yazısından türediğini gösterir. Zaten ne birini, ne ötekini ciddî olarak iddia eden bir dil bilimci vardır. Encyclopedia Britannica’nın “runes” maddesi bu tür yazının kökeninin bilinmediğini belirtir (www. britannica.com, “runes” maddesi).
3. Alfabe tipolojisiyle ilgili bir kelime olan “run”un ister Türk, ister Cermen dünyasından herhangi bir yazıtın “ruhunu yansıtmak” gibi bir iddiası zaten olamaz. Kelimenin “yabancı” olması Cermen runlarının daha önce keşfedilmiş olmasıyla ve kâşiflerinin Avrupalı olmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla bu “yabancı” olma hali tıpkı, Mezopotamya yazıtlarını inceleyen Türk bilimcilerin ne Babilce, ne Asurca olan bir kelime kullanarak “çivi” yazısından bahsetmesi kadar normaldir. Zaman olarak 8. yüzyıldan, yer olarak bugünkü Moğolistan’dan gayet uzak bir noktada bulunduğumuza göre, dilimizde “yabancı görüş, yabancı yorum kokan” birçok kelimenin olması tabiîdir. Çevirmenimizin seçimi bundan gocunmak yerine bunu zenginlik olarak kabul etmek yolundadır. Esenlikler dileriz. (Auf dem Ruffel Yayınevi (Tevfik Turan, 10 Eylül 2001, Pazartesi, 12.50)
Tevfik Turan’ın bu açıklamasından sonra aynı gün Timur Kocaoğlu da önce Ruffelverlag editörlerine, sonra da Osman Karatay’a İnternette cevap vererek şu bilgileri aktarmıştı.
Sayın Ruffelverlag editörleri,
“Run” kelimesi ve Runic alfabe konusunda söylediklerinizin çoğu doğru. Ancak, dediğiniz gibi “Encyclopedia Britannica”nın ‘runes’ maddesi bu tür yazının kökeninin bilinmediğini” belirtiyorsa da, Türk Orhun (Göktürk ve Sibirya) alfabesi ile eski Cerman (İskandinav) Run alfabesinin kökeni eski Fenike (Phonecian) yazısına dayanır. Zaten, bugünkü Latin, Yunan (Greek), ve Semitik (Arap ve İbrani) alfabelerinin kökeni de Fenike alfabesine dayanıyor. Fenike yazısı da kendisinden önceki Sabean ve Ugaritic (çivi) yazılarına dayanır. Bildiğimiz Latin alfabesinin yaratılışının hikâyesi şöyle:
Latinler (Hint-Avrupalılar) İtalya yarımadasına Milât başlarında gelmeden önce, burada Etrüskler yaşıyordu. Etrüskler Hint-Avrupalı bir topluluğa mensup değiller ve onların Anadolu üzerinden Orta Asya’dan geldiği sanılıyor, Etrüsklerin dili bitişken (eklemeli), yani agglutinative dil biçimine girer. Etrüskler muhtemelen Anadolu üzerinden geçerken (M. Ö. 9.-8. yüzyıl), Fenikelilerle ilişkiye girerek, Fenike yazısına benzer bir alfabeyi İtalyaya yerleşince kullanmaya başlamışlar. Etrüsk yazısının harfleri hem eski Fenike alfabesi, hemde Türk Orhun ve Sibirya alfabesi, hemde eski İskandinav “Run” alfabesinin harfleriyle şekil olarak aynıdır. Ancak, şekil bakımından aynı olan harflerin ifade ettiği sesler (ünlü ve ünsüz sesler) Fenike, Etrüsk, Türk (Orhun) ve İskandinav Run harflerinin seslerinden ayrılır. Etrüsk yazısı sağdan sola doğru yazılıyordu ve harfler bitişmiyordu.
Latinler İtalya yarımadasını işgal edince, daha önce bir yazıya sahip olmayan bu Hint-Avrupa topluluğu M. Ö. 3. ile M. S. 1. yüzyılda Etrüsk yazısından öykünerek (taklit ederek) Latin alfabesini yarattılar. Tek fark şuydu: Etrüskler sağdan sola yazarken, Latinler bunu tersine çevirerek soldan sağa doğru yazmaya başladılar ve harflerin yönünü de değiştirdiler! Yani bugün bütün Avrupa ülkelerinde ve Türkiye’de kullanılmakta olan Latin alfabesi köken olarak Etrüsk yazısına dayanır. Türkler kendi eski Orhun yazısını takriben 8. ve 9. yüzyıldan itibaren bırakıp, yerine önce eski Uygur alfabesi (eski Sogud alfabesine dayanır) ve sonra Arap alfabesini (bu da eski Fenike alfabesine dayanır, yani Orhun, Etrüsk alfabeleriyle aynı kökenli) almışlar, daha sonra 1926’da eski SSCB’deki Türkler, sonra 1928’de Türkiye Cumhuriyeti Türkleri Latin alfabesini kabul etmişler (Türkler 1926 ve 1928’de Latin alfabesini kabul ederken, kendi eski Orhun yazısına daha yakın bir alfabeye döndükleri bilincinde değillerdi tabii!).
Alfabeler konusunda çok sayıda kitap var, onlardan birisi de şu: David Diringer, The Alphabet: A Key to the History of Mankind. New Delhi: Munshiram Manoharlal Publishers, 1996. Ayrıca aşağıdaki kitap bölümü de yararlı: Peter T. Daniels, “Writing Systems”, The Handbook of Linguistics, yayımlayanlar: Mark Aronoff & Jania Rees-Miller, Oxford: Blackwell Publishers, 2001; s. 43-80. (Timur Kocaoğlu - 10 Eylül 2001, Pazartesi, saat 15.02)
“Sayın Osman Karatay,
Evet, “Türkische Runen” veya “The Runic Turkic Inscriptions” terimleri 19. yy. sonu ile 20. yy. başındaki Avrupalı Türkologlar tarafından kullanılmaya başlandı. Çünkü, onlar İskandinav Run yazısıyla yazılmış alfabe hakkında bilgi sahibi oldukları için, Orhun ve Sibirya yazıtlarını görünce, oradaki şekilleri (harfleri) kendi eski “Run” yazısına benzetmiş ve Türklerin bu eski alfabesini Almanca “Run” ve İngilizce “Runic” yani “Run’a benzer” anlamında adlandırmışlar.
Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir tarihî nokta var: Avrupa’nın kuzey bölgelerinde görülen “Run” yazıtları eski Germen boylarına aittir ve bu eski Germenlerin de Avrupa içlerine Avrupa Hunlarının akınlarıyla gelerek yerleştikleri biliniyor. Avrupa Hun topluluğu içerisinde Türkler ve başka etnik boylar yanında eski Germen boyları da yer almıştır. Asya ve Avrupa Hun dönemine ait Hun dili yazılı belgeleri elimize geçmemiş ise de, Sakalara (İskitlere) ait olduğu kesinleşen ve Göktürk benzeri yazıyla yazılmış belgelerin varlığı bize şu tarihî gerçeği işaret etmektedir:
Kökeni sizin de belirttiğiniz gibi Sümer çivi yazısına kadar götürülebilecek bu eski yazı sistemi (Fenike + Etrüsk + Göktürk + Avrupa Run) ön-Asya’da Sümerlerden Fenikelilere, oradan Anadolu ve Yunanistan’a ve İtalya’ya kadar yayılırken, bu yazı sistemi önce Sakalar ve sonra Hunlarla Orta Asya, Sibirya ve sonra da Avrupa’ya doğru genişlemiştir. Göktürkler de eski ataları Sakalar ve Hunlardan miras kalan bu yazı sistemini oldukça geliştirmiş şekliyle kullanmışlardır.
Sümer çivi yazısının ikinci bir kolu ise İbranice ve Arapça yazı biçiminde gelişmiştir.
Yani durumu şöyle özetliyebiliriz: Göktürk (Orhun) alfabesi yakın köken olarak Sümer, Finike, Etrüsk, Latin, Avrupa Run yazı sistemlerine bağlanabilir ve uzak köken olarak da İbrani ve Arap yazı sistemleriyle de uzak akraba sayılır!
Evet, Göktürk (Orhun) ve Sibirya Türk yazı sistemini “Run” veya “Runic” diye adlandırma bilimsel bakımdan doğru değildir. Ancak, bu “Run” ve “Runic” terimleri Avrupalı Türkologlar tarafından Göktürk yazısı için zaman zaman “yanlış” olarak kullanılmaktadır. (Timur Kocaoğlu, 10 Eylül 2001, Pazartesi, 17.40)
Osman Karatay ise T. Turan’a cevabını 9 Ekim 2001’de şu şekilde vermişti:
“Sayın Tevfik Turan ve Sayın Auf dem Ruffel Yayınevi yetkilileri,
Öncelikle bu nazik açıklama için teşekkür ederim. Söz konusu kelimeye ilk itiraz eden kişi olarak, cevabınızdan alınmam doğaldır. Öncelikle ya ben ifadenizi anlayamadım, ya da siz bizi hiç anlamamışsınız. ‘Run’ kelimesinin bilinmemesi ne demek? Siz yeni öğrenmiş olabilirsiniz ama bu sayatin (sanal yazışma topluluğu) seçkin üyelerinin tamamı bu kelimeyi gayet iyi biliyor. Bendenizin bu kelimeyle tanışıklığı ise ortaokul 2’ye kadar uzanıyor. Burada bir ‘techil’ kokusu alıyorum. Yani bizler, bu sayatin üyeleri, bunu bilmiyoruz ve henüz ders kitabı seviyesinde bir eserden öğrenmek durumundayız. Bununla eseri küçük görmüyorum, ama bizim küçük görülmemize eseflerimi belirtiyorum. Sonra, neden Osman Fikri Hoca’nın Almanca yazısını örnek veriyorsunuz? Bu yazıda herhalde ‘oymaenschrift’ diyecek değildi. Talât Hoca ise sizin de belirttiğiniz gibi tırnak içinde kullanmıştır bu kelimeyi. Hem onların veya başkalarının kullanması bizim kabul etmemizi gerektirmez. Aynı alfabenin kalıntılarına Kuzey Avrupa’da da rastlanmışsa, ben neden oradaki ismi kullanayım. ‘Runic’ alfabenin daha ne olduğu çözülememiştir. Affedersiniz, nesebi belli değildir. Türk oyma yazıları ise daha baştan çözülmüştür ve her şeyiyle açıktır. Burada önceliği hangisine vermek gerekir? Söyler misiniz, Mayalar Arap abecesine benzer bir abece kullansalardı, biz simdi ‘bilimsel’ dilde bunu Arabischen abece diye mi adlandıracaktık? Çivi yazısı ile şekillenmiş abeceleri bir kefeye koyup karşılaştırdığınız için de tebrikler. Oldukça ‘bilimsel’ bir açıklama oldu. Sizin ifadenizle ‘run’, şimdiye kadar okul diline yansımamış, gündelik hayata girmemiş bir kelime... Siz bu kelimenin Türkçe’ye ithali için, dilimizin biraz daha kirlenmesi için başbayilik mi aldınız Allah aşkına? Tekrar üzüntülerimi belirtiyorum. Böyle bir açıklama yapma talihsizliğine düşmemeniz gerekirdi. (Osman Karatay)
“Runa” teriminin bilim literatürüne nasıl girdiğini bir de biz anlatalım:
Yıl 1708-1709. İsveç Kralı XII. Şarl ile Rus Çarı I. Petro arasında Poltova (Ukrayna)’da İsveç-Rus savaşı geçer. Bu savaşın İsveç tarafında iki kardeş bulunuyordu. Philipp Johann von Tabbert ile Peter Sigfrid von Tabbert.
Savaş sonucunda Philipp Johann kaybolan kardeşi Peter Sigfried’i ölüler arasında aramak için Dnyepr nehrinin karşı kıyısına geçtiğinde Ruslar tarafından esir alındı. 1000’den fazla İsveçli esirle birlikte Batı Sibirya’nın Tobolsk şehrine sürgün olarak giden Philipp Johann esir alındığında 33 yaşındaydı.
Philipp Johann Tobolsk’daki vaktini Sibirya’nın bir haritasını çizmekle geçirir ve bu haritasını Çar I. Petro’ya takdim eder. Bu çalışmasıyla da Çarın dikkatini çekerek taltif edilir.
Bu sıralarda Rusya Bilimler Akademisi’ni kurmayı amaçlayan Çar I. Petro 1718’de Danzig (bugün: Gdansk (Polonya)’de doğan Daniel Gottlieb Messerschmidt adlı bir araştırıcıyı Sibirya’nın bitki örtüsünü incelemek üzere görevlendirir. Çarın emri ile de, Daniel Gottlieb Messerschmidt’e Sibirya’da kılavuzluk etme görevi İsveçli harp esiri Philipp Johann von Tabbert’e verilir.
Daniel Gottlieb ile Philipp Johann at sırtında Sibiryanın uçsuz bucaksız bozkırlarında gezerken Uybat bölgesinde üzeri değişik bir harf sistemi ile yazılmış bir dikili taşa rastlarlar. Bu dikili taş “Uybat 3” sıralaması ile tanınan Yenisey’in 32 numaralı taşıdır.
Philipp Johann harflere bakar fakat okuyamaz. Daniel Gottlieb’e dönerek “bizim runalara benziyor” der. Gerçekten de İsveç’te bu harflere benzeyen işaretlerle yazılan dikili taşlar vardır ve harflerine “runa” denilmektedir.
Philipp Johann von Tabbert’in esaret hayatı 1722’de sona erer ve o 1723’te vatanına döner. Philipp Johann ülkesine döndüğünde soyadını Strahlenberg şeklinde değiştirir. Böylece bilim âleminde Philipp Johann von Strahlenberg adı ile tanınır.
Strahlenberg, Messerschmidt’le birlikte olduğu zamana ait notlarını düzenleyerek Das nord- und östliche Theil von Europa und Asien [Asya ve Avrupa’nın Doğu ve Kuzey Bölümü]” adı ile 1730’da Stockholm’de yayımlar.(14)
İşte Göktürklerin kullandığı işaretlere “runa” denilmesinin ve bu metinlerin 1730’dan beri “runik metinler” diye anılmasının sebebi budur.
Bu hikâye Strahlenberg’in haricinde Daniel Gottlieb Messerschmidt’in Forschungsreise durch Siberien 1720-1727 adlı eserinden naklen Kononov ile Vasilyev’in eserlerinde de anlatılmıştır.
Philipp Johann ve Daniel Gottlieb’in çalışmaları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler O. F. Sertkaya’nın “Doğumunun 311. ölümünün 240. yıl dönümünde Philipp Johann von Tabbert-Strahlenberg 1676-1747”, Türk Kültürü, 285, Ocak 1987, s. 16-27’deki yazısına bakabilirler.
Runa ve runik Türk metinleri için hocam Ahmet Caferoğlu’nun “Orhun ve Yenisey Yazıtları” adlı makalesinde de bilgi verilmiştir.(15)
“Runa” terimi hakkındaki son bilgi ise Vladimir Schneider’in Traces of the Ten adlı eserinde verilmektedir: ‘Runa’ teriminin mevcut açıklamaları şöyledir: Ya ‘esrar, sır’ anlamındaki Gotik runa veya ‘fısıldamak’ anlamındaki Alman raunen, runen kelimeleriyle bağlantılıdır çünkü ilkel toplumlar runalara büyü güçleri atfetmişlerdir. Ancak bu, bazı Baltık halklarının (Karelyalılar, Finler, Estonyalılar) kadim destansı şarkılarına ‘runalar’ dedikleri gerçeği ile çürütülebilir. Ayrıca, Baltık ‘runa-şarkıları’ kavramıyla ‘şarkı söylemek, sevinçten uçmak, yüceltmek, dile getirmek, bir ses çıkarmak’ anlamındaki İbranice kök kelime ranan/rinnen ve onun edilgen biçimleri runnanti, runnanta, runnant, runnan, runnenah, runnanu, runnantem-ten, runnennu ve ‘şarkı söylemek, şarkı, sevinme, dua’ anlamındaki yine İbranice kelime rinnah arasında kesin bir benzerlik vardır. Aynısı Slav terimlerinde de bulunur: Rus. struna ‘bir müzik aletinin teli’; brenchat’, bren’kat’ ‘yeteneksizce (telli çalgıyı) tıngırdatmak, sesler çıkarmak’; Ukr. brynity ‘bir şeyi (bir şarkı, müzik, ses vb.) duyurmak’; yaygın Slav ünlemi bren’-bren’ (telli çalgıların seslerini taklit ederek). Yukarıdaki Slav örnekleri ya İbranice mastar ön eki b- (‘vasıtasıyla, kullanarak, ile’ anlamında enstrümental zamir) ile olan veya ön ek zamiri zot (‘bu’) ile olan İbranice kökten gelmektedir.
Runa teriminden bizim anladığımıza gelince, İbranice kök ranan, rinnen’in en önemli anlamı ‘ses çıkarmak’tır, yani runa gerçekten ‘duyulan, seslendirilen’ demektir.(16)
Son olarak Göktürk yazısının cinsleri üzerinde da kısaca durmam gerektiği kanaatindeyim. Göktürkler bazı yazıtları taş üzerine oymuşlar, yani harfi taşın içerisine gömmüşlerdir. (Oyma yazı cinsi). Ama bir savaş sonrası ölenin başına diktikleri bir taşa her zaman yazıyı oyarak yazacak âleti veya imkânı bulamamışlardır. Yazmak istedikleri metni bazan keskin bir nesne ile ve ince çizgiler halinde yazmışlardır. (Çizme yazı cinsi). Veya taşı vs’yi keserek yazmışlardır. (Kesme yazı cinsi). Duvar veya kaya üzerine siyah, yeşil, kırmızı boya ile de metin yazmışlardır. (Duvar ve kaya yazısı). Kâğıt üzerine de epeyi metin yazmışlardır. (Elyazması).
Bu yazı terimlerini batı dillerinde ifade etmek daha kolaydır. Söz gelimi Almancada Schrift kelimesi “yazı” demektir. Yazıyı kaya içerisine oyarak yazarsanız yazdığınız metin Inschrift olur, yazıyı duvar üzerine yazarsanız yazdığınız metin Aufschrift olur, yazıyı kağıt üzerine yazarsanız, yazdığınız metin Handschrift olur. Türkçede bu ayrımları gösteren terimler henüz yoktur. Ayrıca ister Inschrift, ister Aufschrift, ister Handschrift olsun, yani yazılma tipi ne olursa olsun, yazı cinsi Göktürklerin kullandığı yazı cinsi ise, bu yazı türünü, bu yazı cinsini belirtmek için runa / rune(n) / runik kelimeleri, sahanın bilim terimi olarak kullanılır ve bu kullanılış şekli de yanlış değildir.
Latin yazısı dediğimizde bir yazı türünü, cinsini, şeklini, Arap yazısı dediğimizde bir yazı türünü, cinsini, şeklini, Uygur yazısı dediğimizde bir yazı türünü, cinsini, şeklini belirtmiyor muyuz? Bu tariflerimizdeki isimlendirme harflerin tipini belirtmek için olduğuna göre Göktürklerin kullandığı yazı tipini belirtmek için de runik kelimesi pek âlâ kullanılabilir. 18. yüzyılın ortalarından beri literatürde yerleşen uluslararası bir terimi değiştirmek isteyenler, önce bu günkü abecemizin adı olan Latin kelimesinden başlayarak geriye doğru gitseler daha doğru olmaz mı?
Bu kısa yazımızla Göktürk harflerinin ecdadımız tarafından verilen isminin henüz bilinmediğini ve tamga kelimesinin ‘harf’ anlamına gelmediğini vurguladık. Ayrıca runa kelimesinin Göktürk yazıtlarındaki işaretler için bir harf türünü, bir yazı cinsini belirten terim olarak nereden geldiğini ve ne zamandan beri kullanıldığını da açıkladık.
Meraklılar Göktürklerin kullandığı eski Türk harflerinin bir harf sırası var mıydı, bu harf sistemi hangi tip nesnelerde kullanıldı, bu harflerle eğitim öğretim yapılan okullar var mıydı, eski Türkler okur yazar mıydı gibi soruların cevapları için Osman F. Sertkaya’nın aşağıdaki yazılarına bakabilirler.(17)
DİPNOTLARI
(1) Hulki Cevizoğlu, Tarih Türklerde Başlar. Türk Dilinin Kökeni, Ceviz Kabuğu yayınları, Ankara, 2002, s. 117.
(2) Kâzım Mirşan, Erken-Türk Devletleri ve Türük Bil, Bodrum, 1999, s. 66.
(3) Sir Gerard Clauson, An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish, Oxford, 1972, s. 504b-505a tamğa: maddesi.
(4) Marcel Erdal, Old Turkic Word Formation, A Functional Approach to the Lexicon, I, Wiesbaden, 1991, s. 379.
(5) Claus Schönig, Mongolische Lehnwörter im Westoghusischen, Wiesbaden, 2000, s. 177-178.
(6) Marcel Erdal, a. g. e., I, Wiesbaden, 1991, s. 308. Konunu son değerlendirilmesi için bk. Volker Rybatzki, Die Toñuquq-Inschrift, Studia uralo-altaica, 40, Szeged, 1997, s. 122.
(7) Sir Gerard Clauson, a. g. e., s. 502b’deki ta:m “a wall” maddesinde bu: taşka: bu: ta:mka: “on this stone and these walls” örneğini vermektedir.
(8) Türkçe Sözlük, 1, A-J, Dokuzuncu baskı, Ankara, 1998, s. 522a.
(9) Hasan Eren, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, 1. Baskı, Ankara, 1999, s. 104a.
(10) W. Radloff, Die alttürkischen Inschriften der Mongolei (Erste Lieferung), St.-Petersburg, 1895, s. 38-39.
(11) Vilh. Thomsen, Inscriptions de l’Orkhon, Helsingfors, 1896, s. 120.
(12) T. Tekin, A Grammar of Orkhon Turkic, Indiana University, Bloomington, 1968.
(13) Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, 1000 Temel Eser, 32, İstanbul, 1970.
(14) Bu eserin tıpkıbasım olarak yayımı 1975’te Macaristan (Szeged)’da Jozsef Atilla Üniversitesi’nin Studia Uralo-Altaica serisinin 8. cildi olarak, J. R. Krueger’in bir ön sözü ile, P. Hadju, T. Mikkola ve A. Rona-tas tarafından yapılmıştır.
(15) Kültür ve Sanat Dergisi, Ankara 1973, sa. 3, s. 64-66.
(16) Vladimir Schneider, Traces of the Ten, Beer-Sheva, İsrael, 2002, s. 303-304.
(17) Osman F. Sertkaya, “Kâğıda yazılı Göktürk metinleri ve Kâğıda yazılı Göktürk alfabeleri” ve “Do the köktürk characters have an alphabetical order?”, Göktürk Tarihinin Meseleleri/Probleme der köktürkischen Geschichte/Some Problems of Köktürk History, Ankara, 1995, s. 277-292 ve s. 293-302; Osman F. Sertkaya, “Eski Türkler okur yazar mıydı?”, Göktürk Devletinin 1450. Kuruluş Yıldönümü, Sempozyum Bildirileri, Yayıma hazırlayan: Yücel Hacaloğlu, Ankara 2001, s.23-37.

alıntı
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 30-09-06, 18:40   #2
kuşçubaşı eşref

Varsayılan Cvp: Latİn Alfabesİnİn KÖkenİ TÜrkÇe


arkadaşlar uzun ama çok önemli çünkü çok önemli bir iddia ve bunu bilimsel çerçevede çok iyi açıklanması gerekiyordu ve çok iyi bir dilde anlatılmıştır
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 30-09-06, 23:14   #3
мαηкєη

Varsayılan Cvp: Latİn Alfabesİnİn KÖkenİ TÜrkÇe


edebiyat dersinde hocamız biraz bahsetmişti
teşekkürler açıklama için
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat