|
|||||||
Genel Kültür Kategorisinde ve Kültür Forumunda Bulunan Kim Kimdir?(Gün aşırı yenilenecek) Konusunu Görüntülemektesiniz => jules verne Edebiyat tarihinin en çok okunan yazarlarından biri olan Jules Verne, H.G. Wels'le birlikte bilim-kurgunun kurucu babalarından biridir. Verne'in ...
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 |
|
Kıdemli Üye
![]() Giriş Tarihi: 03-05-2004
Yer: minash-trith
Yaş: 24
Mesajlar: 3,566
Rep Puanı: 8330890
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
jules verne
Edebiyat tarihinin en çok okunan yazarlarından biri olan Jules Verne, H.G. Wels'le birlikte bilim-kurgunun kurucu babalarından biridir. Verne'in ergenler için olduğu kadar erişkinler için de yazılmış olan anlatıları 19. yüzyılın atılımcı ruhunu ve eleştirellikten uzak bir tarzda da olsa, onun bilimsel ilerleme ve icatlar karşısında kapıldığı büyülenmeyi etkili bir biçimde yansıtır. Genellikle yolculuk öyküleri biçiminde kurgulanan çalışmaları okurunu aya (Aya Seyahat, 1873) ya da tam tersi yöne (Arzın Merkezine Seyahat, 1864 ) doğru birlikte götürür. Verne'in yapıtlarının birçoğu kehanet olarak kabul edilecek ölçüde, izleyen yüzyılda gerçekleştirilmiş icat ve gelişmelerin haberleriyle doludur. "Of! -ne yolculuk- ne harika ve ne olağandışı bir yolculuk! Bir volkandan yerin altına girmiştik ve bir başkasından dışarı çıktık. Ve bu diğeri Sneffels'den, dünyanın sınırlarına atılmış kasvetli İzlanda'dan 1200 fersahtan daha uzaktaydı... Sınırsız yeşilliğe varmak üzere sonsuz karlar diyarını terk ettik ve Sicilya'nın mavi göğüne ulaşmak üzere tepemizdeki buzlu diyarların gri sisini geride bıraktık" (Arzın Merkezine Seyahat) Jules Verne Nantes'da doğdu ve aynı şehirde büyüdü. Babası zengin bir avukattı. Onun mesleğini sürdürmek amacıyla, Verne, hukuk öğrenimi için Paris'e yerleşti. Amcası aracılığıyla burada edebiyat çevrelerine yakınlaştı ve Victor Hugo ve -şahsen de tanıdığı- Alexandre Dumas'nın (Fils) etkisinde art arda oyunlar yayınladı. Henüz 22 yaşındayken tek sahnelik oyunu Kırık Kamışlar Paris'te sahnelendi. Bu arada hukuk eğitimini tamamlamayı da başardı. Bu süre boyunca Vernes, ömrü boyunca zaman zaman nüksedecek olan sindirim sistemi sorunlarından mustaripti. 1854'te Charles Baudelaire, Edgar Allen Poe'nun eserlerini Fransızca'ya çevirdi ve Verne Amerikalı yazarın en sadık hayranlarından biri oldu. Poe'nun etkisi altında 1851'de Balonla Beş Hafta'yı yazdı. Yazar daha sonradan Poe'nun Arthur Gordon Pym'in Öyküsü kitabının devamı niteliğinde olan The Sphinz of the Ice Fields'i yayınlayacaktı. Bir yazar olarak kariyeri yavaş yavaş gelişirken, "Olağanüstü Yolculuklar" dizisinin ilk kitabı Balonla Beş Hafta'yla yakalayacağı başarıya dek borsayla uğraştı. 1862'de bu dizinin yayıncılığını üstlenen ve çocuk yayıncılığının ilk başarılı örneklerini sunmuş olan Pierre Jules Hetzel'le tanıştı ve hayatının sonuna dek onunla çalıştı. Hetzel, bir dönem Balzac ve George Sand'ın kitaplarını da yayınlamıştı. Hetzel sıkı bir editördü ve yazarın kitaplarına köklü düzelti önerileri getirmekte hiç duraksamıyordu. Bu arada, Verne'in erken dönem çalışmalarından olan 20. Yüzyılda Paris'i yayınlamayı da ret etmişti; bu kitap, 1997'deki ilk İngilizce baskısına kadar ortaya da çıkmamıştır. Kısa süre içinde Verne'in romanları tüm dünyada büyük ün kazandı. Bir bilimadamının eğitimine ya da yolcunun tecrübesine sahip olmayan yazar, zamanının büyük bölümünü kitapları için araştırma yaparak geçiriyordu. Lewis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında ile örneklenebilecek fantezi edebiyatının tersine Verne ayrıntılarda gerçekçi ve pratik olmaya çalışıyordu. H.G. Wells Aydaki İlk Adamlar'da, yerçekiminden bağışık bir madde olan 'cavourite'i uydurduğunda Verne, doğrusu bundan pek tatmin olmamıştı: "Ben karakterlerimi aya barutla, insanın her gün görebileceği bir şeyle yolladım. Bay Wells 'cavourite'ini nereden buluyor? Bırakın bana göstersin!" Yine de, öykülerinin mantığı zamanının bilimsel verileriyle çatıştığında Verne olgu ve oalsılıklara kölece bir bağlılık göstermemiştir. 80 Günde Devrialem'deki, gözüpek ama yine de gerçekçi bir iddia üzerine dünyayı dolaşmaya çıkan Philèas Fogg'un öyküsü Birleşik Amerikalı gezgin George Francis Train'in (1829-1904) gerçek bir yolculuğu üzerine kurulmuştur. Arzın Merkezine Seyahat'in kurgusu ise jeolojik temellere dayanabilecek bir eleştiriye karşı oldukça zayıftır. Romanda yeryüzünün derinliklerine yönelen bir keşif gezisi anlatılır. Hector Servadac'ta (1877) ise bir kuyruklu yıldız Hector ve uşağını güneş sistemi etrafında gezintiye çıkarır. Dalga geçer havası taşıyan bir bölümde Cebelitarık kayalıklarının satranç oynayan iki İngiliz tarafından işgal edilmiş olduğunu keşfederler. Denizler Altında Yirmi Bin Fersah'ta Verne, okuyucusunu modern "süper kahraman"ların öncülerinden biriyle, insan düşmanı Kaptan Nemo'yla ve onun, ayrıntılı bir biçimde betimlediği denizaltısı, mühendis Robert Fulton'un buhar enerjisiyle çalışan denizaltısının adını taşıyan Nautilius'la tanıştırır. Esrarlı Ada, insanın sanayi çağındaki sömürülüşüne yanıtlar içeren bir robinsonaddır. Birkaç kez filme alınan bu eserlerde, Verne bilimi ve mucitliği akıcı bir macera anlatımıyla birleştirir. Verne'in kurgularının bir bölümü gerçek olmuştur. Elektrik enerjisiyle çalışan denizaltısı Nautilius yalnızca yirmi beş yıl içinde gerçekleştirilmiştir; Aya Seyahat'teki uzay gemisi ise yaklaşık bir yüzyıl sonra kitabın konusunu gerçek kılmıştır. 1886'da yapılan ilk elektrikli denizaltı Verne'in onuruna Nautilius olarak adlandırılmıştır. 1955'te hizmete giren ilk nükleer denizaltının adı da Nautilius olmuştur. Walt Disney tarafından üstlenilen ve yönetmenliğini Richard Fleischer'in yaptığı Denizler Altında Yirmi Bin Fersah'ın Bob Mattey'in tasarladığı mekanik olarak kumanda edilen dev mürekkep balığının da yer aldığı film uyarlaması, özel efektler dalında Oscar almıştır. Filmde, stüdyo için özel olarak hazırlanmış devasa bir su tankı içinde bu mürekkep balığı filmin oyuncularıyla boğuşmuştur. James Mason'un Kaptan Nemo, Kirk Douglas'ın güçlü denizci Ned Land'i canladırdığı filmde, denizaltının tasarımı konusunda Verne'in kitapta yer verdiği ayrıntılara da olabildiğince sadık kalınmaya çalışılmıştır. Yönetmen Mike Todd'un Seksen Günde Devrialem'i ise en iyi film Oscar'ını kazanmasına karşın aktörlerine başarı getirememiştir. Filmin dikkat çekici yanlarından biri, aralarında Kayalık Dağlar koyunları, bufalolar, eşekler ve devekuşlarının bulunduğu 8.552 hayvanın filmde görünmüş olmasıdır. Verne, yazarlığının ilk döneminde ilerlemeyle ilgili teknolojik iyimserliği ve dünyanın toplumsal ve teknik gelişiminde Avrupa'ya yüklediği merkezi rolü fazlaca öne çıkarmıştır. Bazı öngörüleri gerçekleşmiş olsa da, hayalgücü sık sık gerçeklikle çelişmiştir. Aya Seyahat'te öykünün anlatıcısı dev bir topla uzaya fırlatılır. Oysa zamanının sıradan bir fizikçisinin de söyleyebileceği gibi, fırlatılan modülün yolcularını ilk ivme sırasında ölmesi gerekirdi. Bu türden bir uzay silahı 18. yüzyıl tahayyülünde ortaya çıkmıştır; aslında bundan da önce 1655'te Cyrano de Bergerac Aya ve Güneşe Seyahat adlı bir parça yazmış ve öykülerinden birinde roketle uzay yolculuğuna yer vermiştir. "Verne'in bu mamut topu fikrini ne kadar ciddiye aldığını söylemek zordur; zira öykünün büyük bir bölümü fevrice yazılmıştır... Muhtemelen böyle bir silahın yapılabileceğine ve bir mermiyi aya gönderebileceğine inanıyordu; ancak kalkış şokundan sonra tayfanın canlı kalabileceğine inanması mümkün görünmüyor." (Arthur C. Clarke; Selam, Karbon Temelli İkiayaklılar!, 1999) Verne'in önemli eserleri 1880'lerde yazıldılar. Geç dönem romanları insan uygarlığının geleceği üzerine kıyamet tahayyüllerinin etkisi altındaki fin-de-siècle havasını yansıtır. Sonsuz Adem adlı öyküsünde çok ileri zamanlarda bir bilimadamı 20. yüzyıl uygarlığının coğrafi felaketlerle çöküşünü keşfetmektedir ve "Adem ve Havva" efsanesi döngüsel bir gerçek haline gelmektedir. Fatih Robur'da (1886) Verne havadan ağır bir hava silahının ortaya çıkışını öngörür; ancak öyküyü devam ettirdiği bir sonraki kitabı Dünyanın Hakimi'nde büyük mucit Robur megalomaniden mustariptir ve yetkililerle bir kedi-fare oyunu oynamaktadır. Verne, 1860'lardan başlayarak sakin bir burjuva hayatı sürmüştü. 1867'de kardeşi Paul'la birlikte Niagara Şelalesi'ni de ziyaret ettiği bir Birleşik Devletler yolculuğuna çıktı. Daha sonraları gemiyle çıktığı Akdeniz yolculuğunda Cebelitarık'ta, Afrika kıyılarında büyük bir hayranlıkla karşılaştı. Roma'da papa XIII. Leo kitaplarını kutsadı. 1871'de Amiens'e yerleşti ve 1888'de buradan meclis üyesi seçildi. 1886'da bir paranoyak olan yeğeni Gaston tarafından öldürülmek istendi. Saldırı sonucu bacağından yaralanan Verne kurtulsa da bacağı ömrü boyunca sakat kaldı. Yeğeni ise hiç iyileşemedi. Verne 28 yaşındayken iki çocuklu bir dul olan Honorine de Viane ile evlendi. Büyük bir kır evinde ailesiyle birlikte yaşadı ve fırsat buldukça tekne gezilerine çıktı. Dayanışma ve güvene dayanan bir anarşizm kuramı ortaya atan Pyotr Kropotkin'e ailesini korkutacak ölçüde bir hayranlık duyuyordu. Ölümünden sonra yayınlanan Naufrages de Jonathan'ın kahramanının biçimlenişinde Kropotkin'in büyük etkisi olduğu düşünülür. Verne sosyalist kuramlara yakınlığı Matthias Sandorf'ta (1885) da yoğun bir biçimde sezilir. Jules Verne hayatının son kırk yılllık döneminde hemen hemen her yıl bir kitap yayınlamıştır. Konu bakımından çeşitlilik gösteren ve dünyanın çeşitli yerlerinde geçen kitaplarına rağmen yazar çok fazla yolculuk yapmamıştır. Balonla tek yolculuğu pek kısa, yalnızca yirmi dört dakika sürmüştür. Hetzel'e yazdığı bir mektupta yazarın şöyle bir itirafına rastlanır: "Kafamı biraz rahatlatmam gerek. Kendimi kahramanlarımın olağanüstü maceralarına kaptırıyorum. Üzüldüğüm tek şey onlara eşlik edememek..." Verne'in eseri, altmış beş romanı, yaklaşık yirmi kısa öykü ve makaleyi, birkaç coğrafi çalışmayı ve opera librettolarını kapsar. Verne Amiens'te 24 Mart 1905'te ölmüştür. Eserlerinin bir kısmı birçok filme esin kaynağı olmuştur: Georges Melies Aya Seyahat'i (1902), Walt Disney Denizler Altında Yirmi Bin Fersah'ı (1954), Henry Levin Arzın Merkezine Seyahat'i (1959), Irwin Allen Balonla Beş Hafta'yı filmleştirmiştir. İtalyan ressam Giorgio de Chirocco, yazarın eseriyle yakından ilgilenmiş ve Metafizik Sanat Üzerine adlı makalesini Jules Verne'e ithaf etmiştir: "Kim evleriyle, sokaklarıyla, klüpleriyle, meydan ve açık alanlarıyla Londra gibi bir şehrin metafizik öğelerini; Londra'da bir Pazar öğleden sonrasının hayaletimsiliğini; bir adamın, gerçek bir yürüyen hayaletin melankolisini, Seksen Günde Devrialem'in Phienas Foggs'unda ortaya çıktığı biçimde anlatabilenden daha yeteneklidir? Jules Verne'in eseri keyifli, avutucu anlarla doludur; romanı Yüzen Şehir'de bir buharlı geminin Liverpool'dan ayrılışının betimlemesini hala anımsarım." |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Kıdemli Üye
![]() Giriş Tarihi: 03-05-2004
Yer: minash-trith
Yaş: 24
Mesajlar: 3,566
Rep Puanı: 8330890
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
leonardo da vinci
İtalyan ressam, heykeltraş, mimar, müzisyen, mühendis ve bilim adamı Leonardo da Vinci, 1452'de Toscana tepeliklerinde, adını taşıdığı Vinci köyünde doğdu. Çalışmalarının çok yönlülüğü ve yaratıcı güçleri, onun Rönesans dehalarının en ince örneklerinden biri olarak tanınmasını sağladı. Çizimlerinde bilimsel bir kesinlik ve mükemmel bir sanatsallıkla işlenmiş uçan makinelerden karikatürlere dek uzanan bir çeşitlilik göze çarpar. İnsan, hayvan ve bitkilerin o güne kadar pek denenmemiş karmaşıklıkta anatomik betimlemelerini yaptığı çalışmaları hayranlık uyandırıcıdır. Defterlerinin sayfaları tüm zamanların en büyük zekalarından biri olduğunu gösteren zenginlikler ve özgünlüklerle doludur. Leonardo Floransalı noter Piero da Vinci ile köylü bir kadının gayrımeşru oğlu olarak dünyaya geldi. Muhtemelen çocukluğunu babasının ailesiyle birlikte doğayla olağandışı ve kalıcı bir ilişki kurduğu Vinci'de geçirdi. Bu dönemle ilgili kaynaklar ilginç bir biçimde sanata gösterdiği eğilimlerle birlikte genç Vinci'in kendi güzelliğinden ve çekiciliğinden de söz ederler. 1466'da Leonardo Floransa'ya taşındı ve Boticelli, Ghirlandaio ve Lorenzo di Credi ile tanışacağı Verrocchio'nun atölyesine kabul edilid. Çıraklık döneminde Verrochio'nun Uffizi'de bulunan "İsa'nın Vaftizi" adlı tablosunda bir melek figürünü ve büyük ihtimalle fonda yer alan manzaranın bazı bölümlerini boyadı. 1472'de ressamlar loncasına girdi. Leonardo'nun Floransa'daki ilk döneminin doruğu, San Donato a Scopeto papazlarının siparişiyle yaptığı "Müneccimlerin Tapınışı" adlı tablodur. Bu tablo dramatik hareketle chiaroscuro olarak adlandırılan, ustasının olgunlaştırdığı ışıklandırma/gölgelendirme tekniğinin bir sentezini ortaya koyar. Leonardo 1482'de Milan'a gitti ve on altı yıl boyunca dük Ludovico Sforza'nın himayesinde kaldı. Bu sırada Trattato della pittura adıyla bilinen notlarının büyük bir bölümünü tuttu ve giderek genişleyen defterlerinde dehasının olağanüstü çeşitliliğini ve etkililiğini gösterdi. Saray sanatçısı olarak özenle hazırlanmış festivaller düzenledi. Çeşitli musibetler Fransa'da geçireceği son yıllarında olacağı gibi,1484 ve 1485 yıllarında dikkatini şehir planlamaya vermesine neden oldu. Bu yıllarda Bramante ile ilişkiye geçmesinin bir sonucu olduğu düşünülen, kilise cepheleri ve kubbeleriyle ilgili çizimlerle de uğraştı. 1488'de Miln Katedrali'nin kasnağının ve kubbesinin modeli üzerinde çalıştı. 1490'da Francesco di Georgio'yala birlikte danışman mühendis olarak Pavia Katedrali'nin, ardından Piacenza Katedrali'nin restorasyonlarında bulundu. 1483'te öğrencisi Ambrogio de Predis ile birlikte kendisine ısmarlanan ünlü tablosu "Kayalıklar Meryemi" üzerinde çalıştı. Tablonun bir örneği bugün Louvre'da, bir diğeri Londra Ulusal Galeri'de bulunmaktadır. 1495'te başlayıp 1498'de bitirdiği başyapıtlarından "Son Yemek" adlı fresk bugün çok yıpranmış halde Milan Santa Maria della Grazie Manastırı'nda bulunmaktadır. Ustanın bu fresk denemelerinde, ne yazık ki, kısmen oynamalar ve sık sık yinelenmiş restorasyonlar nedeniyle ayrıntılar ve bireysel öğeler silinmeye yüz tutmuştur. Yine de kompozisyon ve eserdeki figürlerin genel konumlanışları, büyük bir yaratıcılık gücü ve ruhsal içeriğinin yüceliğiyle dünya sanat tarihinde "Son Yemek"in bir başyapıt olarak etkisini sürdürmeye yetmektedir. 1978'de fresk üzerinde çok ayrıntılı ve ince bir biçimde yürütülen bir restorayon başlatılmış; 1994-1995'te koruyucu bir hava filtreleme ve ısı dengeleme donanımı devreye sokulmuştur. Buna rağmen 1999'da restorasyon tamamlandığında ortaya çıkan parlak ve ayrıntıların daha belirgin durduğu görüntü, özgün eserden kalan boşluğu daha da açığa çıkarmıştır. Ludovico Sarayı'ndayken, Leonardo, dükün babası Francesco Sforza'yı konu alan bir süvari heykeli üzerinde de çalışmıştır. Çalışma döküm aşamasına getirilemedi ve çağdaşlarının hayran olduğu model 1499'daki Fransız işgali sırasında yok edildi. Usta, benzer bir çalışmayı 1511'de Gian Gicomo Trivulzio'nun isteği üzerine ele aldı; ancak bu çalışma da yarım kaldı. Bununla birlikte çalışma için yaptığı çizimler bugüne dek korunabilmiştir. Ludovico Sforza'nın 1499'daki düşüşünden sonra, Leonardo Milan'dan ayrıldı ve Mantua ve Venedik'te geçirdiği kısa bir dönemden sonra Floransa'ya döndü. Dönüşünden sonra Leonardo kendini daha çok teorik nitelikli çalışmalara verdi ve matematikle ilgilendi; Santa Maria Nuova Hastanesi'nde anatomi çalışmaları yürüttü. 1502'de askeri mühendis olarak Cesare Borgia'nın hizmetine girdi. Bu iş onu Orta İtalya'ya götürdü ve Piombino'da bataklık arazilerin ıslahıyla uğraşmasını gerektirdi. Romagna şehirlerinde de benzer sorunları ele aldı. Urbino da daha sonradan dost olacağı Niccolo Machiavelli ile tanıştı. 1503'te Anghiari Savaşı'nın freskini yapacağı Floransa'ya geri döndü. Bu çalışma da Michelangelo'ya ısmarlanan bir diğer parçası gibi tamamlanamadı ve çizimleri ortadan kayboldu. Yine de bu eserin taslakları, Uffizi ve Casa Horne'de bulunan taklitleri üzerinden sonraki dönemlerin sanatçıları üzerinde büyük bir etki bıraktı. En tanınan tablosu olan, Floransalı bir tüccarın eşini resmettiği Mona Lisa da hemen hemen aynı tarihlerde yapılmıştır. 1506'da Leonardo Milan'a döndü ve Fransız Kralı XII. Louis adına bölgeye hükmeden Charles d'Amboise'ın hizmetinde yine mimar ve mühendis olarak çalıştı. Fiziksel dünyaya yönelen tanrı vergisi merakıyla jeolojiyi, botaniği, hidroliği ve mekaniği kapsayan birçok bilimsel araştırmaya girişti. 1510 ve 1511'de anatomi merakı farkedilir ölçüde depreşti. Aynı yıllarda resim ve heykel alanlarında da çalışıyordu. Birçok öğrencisi vardı ve sonraki kuşakların Milanlı sanatçıları üzerinde derin bir iz bıraktı. Bu döneme atfedilen en önemli eseri Leonardo'nun ince ton geçişleriyle niteliklenen dumansı üslubunun en öne çıkan örneği olan "St. Anne, Meryem ve Çocuk"tur. 1513'te Medici sülalesinden gelen Papa X:Leo ve kardeşi Giuliano tarfından Roma'ya çağırıldı. Burada Michelangelo ve Raphael'in yoğun bir biçimde etkili olduklarını gördü. Yaşlanan usta Vatikan'da bir dizi mimari ve mühendislik projesinin başına atandı ve kendisine birkaç resim için sipariş verildi. Sanat tarihçileri için bir muamma olan tablosu "Vaftizci Yahya" büyük bir ihtimalle bu döneme aittir. Giuliano Medici 1515'te Roma'dan ayrıldı ve bir yıl sonra Fiesole'de öldü. Leonardo'nun da onunla birlikte şehirden ayrıldığı ve maiyetiyle birlikte aynı şehre gittiği varsayılmaktadır. Daha sonra Fransız Kralı I. Francis'den aldığı davetle Amboise yakınlarındaki Cloux Şatosu'na yerleşti. Yaşlı usta burada hayatının sonuna kadar özgür bir biçimde bilimsel çalışmalarıyla ilgilenebilmiştir. Bu yıllara ait belirgin kayıtlar bulunmamasına rağmen festival dekorasyonları ve bir kanal yapımıyla meşgul olduğu sanılmaktadır. Bu döneme ait notlar ve çizimler, ustanın 1519'daki ölümünden önceki son günlerinde bile doğa felsefesi ve deneysel bilimle uğraşmayı sürdürdüğünü kanıtlamaktadır. |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Kıdemli Üye
![]() Giriş Tarihi: 03-05-2004
Yer: minash-trith
Yaş: 24
Mesajlar: 3,566
Rep Puanı: 8330890
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Beat, Bird, Bebop...
Beat Hareketi'nin henüz yeni gelişmeye başladığı dönemde bebop özellikle New York'ta, üs edindiği 52. Cadde klüplerinde çoktan etkili bir akım haline gelmişti. Doruk noktasına 1940'larda ulaşan bebop'un özelliği, büyük orkestra geleneğine aykırı olarak daha küçük gruplarla icra edilmesi ve virtüöziteyi öne çıkarmasıydı. Bebop'un rönesansı Dizzy Gillespie, Thelonious Monk, Charlie Parker, Max Roach and Miles Davis gibi müzisyenlerin başlattığı bebop rönesansı New York'un kalbinde cazı yeni bir döneme sürüklüyordu. Jack Kerouac, Allen Gisberg ve arkadaşları da aynı dönemde zamanlarının büyük bölümünü Red Drum, Minton's, The Open Door ve benzeri klüplerde gevezelik ederek ve müziğe "takılarak" geçiriyorlardı. Charlie Parker, Dizzy Gillespie ve Miles Davis kısa bir süre içinde bu estetler grubunun "gizli kahramanları" olmuşlardı. Cazın bu Beat yazarları için neden önemli bir güç haline geldiğini ve cazla Beat arasındaki benzerliklerinin neler olduğunu anlamak için "Beat"in İngilizce anlamına bakmak herhalde yeterli olur: Bu sözcük, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra caz müzisyenleri ve klüplerin müdavimleri arasında dışlanmış, sefil hayatlar süren, yoksul ve tükenmiş insanlar için kullanılıyordu. Kerouac bu argo terimin anlamıyla oynayarak ona kendi amacına uygun farklı bir ruh yüklemişti. "Ezilmiş (beat up) değil, kutsanmışlık (beatitude). Bunu hissedersiniz. Bir Beat'te; cazda, gerçek, muhteşem cazda hissedersiniz. Beat yazarları çalışmalarını 1940'ların cazcılarının/öncülerinin jargonundan aldıkları bir sürü sözcükle doldurmuşlardı; ancak caz onlara söz dağarlarındaki basit bir sözcükten çok daha fazlasını ifade ediyordu. Onlar için caz bir varoluş tarzı, sanat ve hayatı birleştiren özel bir yaratıcılık süreciydi. Venice West kitabında John Arthur Maynard şöyle yazar: "Aralarında çalabilen pek az kişi olmasına rağmen ya da belki tam da bu yüzden caz onlar için nihai bir referans noktası oluşturuyordu. Ondan bunaltılı, acı çeken, münzevi, diğerleriyle birlikte eyleyen ama yalnız sanatçı imgesini aldılar. Cazın dilini konuştular, cazcıların uyuşturucuları etrafında komünal törenler yarattılar ve ölmüş caz müzisyenlerine ateşli bir biçimde tapındılar. Müziği ölümcül olan müzisyen saf kendiliğindenliği temsil ediyordu." Tek başarılı kitabı Go'da Beat yazarı John Clellon Holmes şöyle yazıyordu: "Bu modern cazda kendileri adına konuşan adsız ve asi bir şey işittiler ve hayatları ilk kez bir gerçeği tanıdı. Bu, bir müzikten fazlasıydı; hayata karşı bir tavır, bir yürüyüş tarzı, bir dil ya da bir giysi haline geldi; bu içedönük çocuklar ... sonunda bir şey hissettiler." Hem caz müzisyenlerinin hem de Beat yazarlarının sanatsal ideallerini açıklamak için en iyi örnek herhalde 19. yüzyıl Fransız şairi Arthur Rimbaud'dur. Rimbaud'nun sanatçının yaratıcılık görevine dair tutumu caz müzisyenleri ve Beat şairlerininkilerle oldukça benzerdir. (Cazcılar tutumlarının benzerliğinin farkında olmasalar da Beat şairi büyük olasılıkla Rimbaud'yu bilinçli olarak taklit etmiştir.) Rimbaud genç yaşlarında çok fazla içki içer ve şiir yazardı ve uyuşturucu kullanan caz müzisyenlerinin çoğu gibi esriyerek bitkin düşerdi. Kendisini sanatına öylesine ateşli bir biçimde adamıştı ki daha yirmi bir yaşında daha fazla ilerleyemeyeceği bir noktaya gelmişti. Beat'ler Rimbaud'yu da Charlie Parker ve Miles Davis gibi "gizli kahraman" ilan etmişlerdi. Beat'lerin bir çoğu, kahramanları olan caz müzisyenlerine özenerek ve uyuşturucuların onlara esinlediklerini kendileri için de umarak eroin, benzedrin ve başka maddeler kullandılar. Kerouac bir kuşak ve bir edebi akım olarak Beat'leri haber veren tanınmış kitabı Yolda'yı üç gün süren bir benzedrin partisi sırasında yazmıştı. William Burroughs kült kitapları Canki ve Çıplak Şölen'i yazarken kendi eroin bağımlılığından esinlenmişti. Elbette Beat'ler bebop sanatçılarının yalnızca yaşam tarzlarını taklit etmek gibi bir saflık göstermediler; aynı zamanda babop ilkelerini düzyazıya ve şiire uyguladılar. Bunun bir sonucu olarak zaman zaman "bop nesri" olarak nitelendirilen bir edebi üslup ortaya çıktı. Beat nesri, özellikle Jack Kerouac'ın çalışmaları bop ilkelerinin yazıdaki temsili olarak bilinç akışı yönteminin başarılı örnekleriyle, güçlü patlamalarla telaffuz edilmiş sözcüklerle doludur ve genellikle spontan bir tarzda, çok az noktalama kullanılarak üretilmiştir. Jack Kerouac yöntemi hakkında yayınladığı az sayıdaki çalışmalarından biri olan Spontan Düzyazının Temelleri'nde, "Aşamalar olmadan... belagati bölen güçlü boşluk darbeleriyle (caz müzisyeninin üflediği müzik cümleleri arasındaki soluklanışındaki gibi)" yazmaktan söz eder. Ginsberg, 1968'de Michael Aldrich'e verdiği bir röportajda şöyle der: "Evet. Kerouac mesleğini doğrudan Charlie Parker, Gillispie ve Monk'tan öğrendi. Sonradan düzyazıya uyarladığı '43 to Symphony Sid'i, 'Night in Tunisia'yı ve bütün 'kuş uçuşu' tarzı şeyleri dinliyordu." Allen Ginsberg Beat tarzının ayırt edici ilkelerinden birini, Zen Budizm felsefesini kendi sözleriyle açımlarken "İlk düşünce en iyisidir" biçiminde ortaya koyar. Yazıya uygulanan bu doğaçlama tekniğini "dilde oluşturmak" olarak nitelendirir. Bu teknik şu ya da bu şekilde Beat yazarlarının çoğu tarafından kullanılmıştır. Şiirlerin ritmleri, ölçüleri ve dize uzunlukları da Avrupalı geleneklerden çok az iz taşır; yine bu öğelerin caz müziğiyle sıkı bir ilişki içinde biçimlendiklerini söylemek yanlış olmaz. Ginsberg şiirlerini yazar ve okurken kendisini bob sanatçılarının yerine koyar: Tek nefeste okunan çok uzun cümleleri vardır ve soluklanmak için durduğunda, çoğu kez duraklamadan önce telaffuz ettiği son sözcükle şiiri sürdürür. Cazın ayırt edici özelliklerinden biri, siyah Afrika kökenli tüm müziklerde olduğu gibi vurguyu genel olarak ikinci ve dördüncü vuruşlarda tutmasıdır; Batı kökenli müziklerde genel olarak bu vurgu birinci ve üçüncü vuruşlardadır. Beat şairleri de caza özgü bu yapıyı sanatlarına taşımışlar ve caz tekniklerindekilere benzer aksak ve gevşek ritimleri şiirlerinde sık sık kullanmışlardır. Bu teknikler en başarılı biçimde Ginsberg'in ünlü şiiri, Kerouac'ın Yolda'sının nazımdaki karşılığı denebilecek Uluma'da örneklenmiştir. Ginsberg 1959'da şiir anlayışı hakkında yazdığı bir yazıda şöyle yazar: "Vurguyu korumak, ölçüyü tutmak, geri dönmek ve yeni bir yaratım hattına doğru havalanmak için bir üs olarak kullandığım 'kim' sözcüğüne dayandım" Uluma'nın sözel tekniği, rahatlıkla, Charlie Parker'ın aynı tema üzerinde dönerek doğaçlama yaptığı, bir nefes aralığından sonra yeniden başka bir doğaçlamaya geçtiği, herhangi bir parçasıyla karşılaştırılabilir. Yine de Ginsberg söz konusu şiiri yazarken aklındakinin daha çok Lester Young olduğunu söyler. Şaire bakılırsa bu aklı Kerouac'tan almış, daha doğrusu şiiri Young'ı ona ilk dinleten Kerouac'ın sayesinde yazmıştır. Caz dünyasıyla en güçlü ilişkiye geçmiş Beat yazar, büyük olasılıkla, müzisyenlerin ezici kısmıyla aynı ırka mensup olan Leroi Jones olmuştur. Daha sonraları adını Amiri Baraka olarak değiştiren şair, tevarüs ettiği siyah gelenek ve buna bağlı olarak geliştirdiği politik tavırla genellikle beyaz olan Beat yazar kuşağının çekirdek grubundan farklı bir konumda bulunur. Baraka, farklılığını şiiri için verimli bir malzemeye dönüştürmeyi başarmış ve kuşağın kalanından daha etkin ve sürekli bir eylemlilik ortaya koymuştur. Baraka hayranlık duyduğu besteci ve saksofoncu John Coltrane'in 'My Favorite Things' gibi çalışmalarında uyguladığı 'tersyüz tonlarının' Kerouac'ın Desolation Angels ve Yolda'sında olduğu gibi beyazlar tarafından kullanılışına dikkat çekmiştir. Beat yazarlar arasında özellikle Kerouac kitaplarının dışında da bebop'la içli dışlı olmuştur. Jack Chambers Milestones: The Music and Times of Miles Davis kitabında Kerouac'ın Village Vanguard'a (New York'un en köklü ve ünlü caz klüplerinden biri) üye olduğunu ve bazen "tamamen yanlışsız bir şekilde ve basit bir taklitten çok öteye geçen bir tarzda" Miles Davis'in sololarına scat'larla eşlik ettiğini yazar. Ted Joans da Kerouac'ın bir sürü cazcı tanıdığını ve Zoot Sims, Al Cohn ve Brue More gibi sanatçılarla dostluk kurduğunu belirtir. Ginsberg nasıl Uluma'yı Lester Young etkisinde yazdıysa, Kerouac'ın Yolda'sı da kısmen Dexter Gordon ve Wardell Gray'in "The Hunt"larının etkisinde kaleme alınmıştır. "Dean Moriarty (Neal Cassady) büyük bir fonografın önünde eğilmiş vahşi bir bop kaydını dinliyordu.... Dexter Gordon ve Wardell Gray'in, kayda fantastik-azgın bir güç veren çığlıklar atan izleyiciler önünde aletlerine üfledikleri 'The Hunt'ı..." Yolda'nın bir başka bölümünde Kerouac bir caz tarihçisi rolüne soyunur. Chicago'da bir caz klübünde dinlediği bir performanstan sonra şu satırları yazmaya girişir: "...Bir zamanlar New Orleans'ın çamuru içinde güzel aletine üfleyen Louis Armstrong vardı; ondan önce de resmi günlerde geçit yapan ve sousa marşlarından aniden ragtime'a geçen çılgın müzisyenler. Sonra swing ve Roy Eldridge vard; dinç ve güçlü, içindeki her şeyi güç ve incelik dalgaalrı halinde borusuna üfleyen -parlayan gözleriyle ve sevimli gülüşüyle aletine yaslanan ve caz dünyasını sarsmak üzere onu yayına sokan. Sonra Charlie Parker geldi, annesinin odunluğundaki kütükler arasında her yanı bantlanmış altosuna üfleyerek, yağmurlu günlerde çalışarak, swing yapan yaşlı Basie ve Benny Moten grubunu izleyerek...." Tüm Beat yazarları içinde cazcılardan en çok etkilenen John Clellon Holmes gibi görünür. The Horn başlığını taşıyan kitabının bütünü Edgar Pool adlı bir düşkün ve dışlanmış saksofoncuya adanmıştır. Holmes aynı zamanda Dexter Gordon'un yukarıda da anılan 'The Hunt' adlı çalışmasının gelecekte edineceği anlamları öngörmüş gibidir: "'The Hunt'ta tanrıtanımazlığın, akılcılığın ve liberalizmin Dixieland'inden kurtuluşumuzun marşını dinledik ve nihayet grubumuzun isyanının yolunu bulduk." Holmes'un Go kitabı cazla ilgili birçok dinsel imgeyle doludur; "ahit", "ayin", "kutsal", "sır", "peygamberlik", "tören" ve "sunak" gibi sözcükler söz konusu kitapta sık sık kullanılmıştır. Bununla birlikte 1948 sonlarında Holmes'un güncesine yazdıkları onun caza ve Beat'e karşı tutumu açısından oldukça ironik görünür. "...bop hakkında: Çok geç bir vakte kadar tam altı saat boyunca altı saat boyunca"sizin isteğinizle ve alışmış olduğumuz üzere" caz çalan Sypmhony Sid'i dinleyerek Jack'te (Kerouac) kaldım. Dizzy ve Parker'da bir sürü incelik duymama rağmen müzik olarak hala kafamı karıştırıyor ve kafamda bunun savaş sonrası döneme... bir yanıt olduğu konusunda hiç kuşku yok." Aslında geç dönem swing'inden ve cazın bir geçiş döneminden yavaşça evrilen bop'u yanlış bir biçimde bir "tepki" olarak nitelendiren Holmes, durumu anlamayan tek insan değildi. Yine de Holmes bebop müzisyenlerinden inkar edilemez bir derecede etkilenmişti. Batı Kıyısı şairleri caz hareketinden öyle etkilenmişlerdi ki, canlı performanslarında caz ve şiirin bir sentezini yapmakta önemli adımlar attılar. Bu hareketin başını çeken iki isim, şiiri, Ginsberg'in deyişiyle "gündüz gözüyle gelip kendilerini becerecek olsa bile şiiri tanıyamayacak olan" akademisyenlerin pençesinden kurtarmaya çalışan Lawrence Ferlinghetti ve Kenneth Rexroth'tu. Harekete katılan şairlerin çoğu San Fransisco'nun ünlü caz klubü Cellar'da şiirlerini okudular. Cazı işin içine katmakla daha çok izleyici çekmeyi ve şiiri sıradan caz klubü müdavimlerinin düzeyine getirmeyi amaçlıyorlardı. Bu performansların çoğu kaydedilerek piyasaya sürüldü. Rexroth 20 dakikalık şiiri "Öldürmemelisin"i serbest caz eşliğinde okudu. Ferlinghetti caz eşliğinde okunması için birçok şiir yazdı. Bu şiirlerin yedisinin bulunduğu A Coney Island of the Mind (Akıl Adasında Bir Tavşan) adlı kitabının "Sözel Mesajlar" başlığını taşıyan girişinde Ferlinghetti şunları yazar: "Bu yedi şiir özel olarak cazın eşlik etmesi için tasarlandılar; bu yüzden de kitap sayfaları için yazılmış şiirlerden çok kendiliğinden söylenmiş "sözel mesajlar" olarak değerlendirilmelidirler. Cazla deneysel okumanın devam eden bir sonucu olarak hala bir değişim durumundadırlar" Bu yeni akım, caz müzisyenleri için şiirini ezberden okuyan şairin sessel ve duygusal bir öğe olarak müziğe yedirilebilmesi konusunda güçlükler çıkardı. Lippincott bu tecrübeyi anarken şunları söyler: "Aletlerimizle şairin sözcüklerine ve önceden ayarlanmış çıkışlarına olabildiğince duygusal karşılıklar veriyorduk. Birçok dize boyunca ... davulları dalgalanır ya da gümbürder halde tutmamız, bası dipten girmemiz ve yayla çalmamız gerekiyordu." Beat yazar ve şairlerinin çok azı caz müzisyeniydi ve caz müzisyenleri genellikle edebiyattan esinlenmiyorlardı. Kısacası, caz ve Beat arasındaki ilişkide bir karşılıklılıktan söz etmek çok zordur. Yine de birkaç istisnadan söz etmek mümkündür: Charles Mingus'un "Fables of Faubus" çalışması zaman zaman şiir eşliğinde icra edilmiştir. John Coltrane'in "A Love Supreme"i de kapağında ünlü saksofoncunun kaleme aldığı bir şiirle yayınlanmıştır. İki sanat alanı arasındaki etkileşim Kerouac'ın birine Miles Davis'in de katıldığı, burada daha önce de anılmış etkinliklerinde bir dereceye kadar ilerleyebilmiştir. Bebop'la Beat hareketinin çok verimli sonuçlar yaratan bu karşılaşmalarından sonra caz, başka birçok akıma açılarak yoluna devan etti. Caza, bebop'a haddinden fazla bağlı Beat'ler ise edebiyatta yeni bir yol açtıktan sonra dünyanın bugün hala ilgiyle incelediği bir kuşak, avangard sanatın Amerika'daki ilk ve son etkili örneği olarak tarihe mal oldu... |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Kıdemli Üye
![]() Giriş Tarihi: 03-05-2004
Yer: minash-trith
Yaş: 24
Mesajlar: 3,566
Rep Puanı: 8330890
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Roland Barthes
Roland Barthes, semiyotik üzerine yazdığı yazılarla tanınan, 20. yüzyılın önde gelen eleştirmen ve düşünce adamlarından biriydi. Yazıları yapısalcılığın bir entelektüel hareket olarak 1960'larda başlayan yükselişinde önemli bir rol oynamıştı. Ömrü boyunca on yedi kitap ve birçok derlemede kullanılan çok sayıda makale yayınladı. Geleneksel edebiyat eleştirisinde kapsamlı yeniliklerin önünü açtı. Gerek ülkesi Fransa'da gerekse ülke dışında çok sayıda takipçisi çıktı. "Yazardan beklenen gerçekliği temsil etmesi değil, onu işaret etmesidir. Bu, eleştiriye birbirinden keskin bir biçimde farklı iki yöntemi kullanma görevini yükler: Yazarın realizmi ya ideolojik bir töz olarak (örneğin Brecht'teki Marksist temalar) ya da semiyolojik değer olarak (destekler, aktörler, müzik, Brechtyen dramaturjide renkler) ele alınmalıdır. İdeal olan elbette eleştirinin bu iki yöntemini birlikte kullanmaktır. Sürekli olarak yapılan yanlış bunları birbirine karıştırmaktır: İdeolojinin kendi yöntemleri vardır; semiyolojinin de." Roland Barthes 1915'te Cherbourg, Manche'ta doğdu. Babasının 1916'da bir deniz savaşındaki ölümünden sonra annesi Henriette Binger Barthes, Barthes'ın çocukluğunu geçirdiği Bayonne'a taşındı; daha sonra 1924'te oğlunu da yanına alarak Paris'e göçtü. Barthes, Montaigne ve Louis le Grand Liselerine devam etti. Anne Barthes'ın gayrı meşru bir çocuk dünyaya getirmesinden sonra, Barthes'ın dedesi aileden desteğini çekince, Henriette Barthes kitap ciltçisi olarak çalışmaya başladı. Bu arada Roland Barthes Sorbonne'da klasik edebiyat eğitimine başladı. Yunan trajedisi, gramer ve filoloji derslerine ilgi gösteriyordu. 1934'te yazar verem hastalığına yakalandı. Bu yüzden 1934-35 ve 1942-46 yıllarını sanatoryumlarda geçirmek zorunda kaldı. Alman işgali sırasında Isère'de bir sanatoryumda kalıyordu. Hastalığının sürekli nüksedişi doktora çalışmasını sürdürebilmesini engelledi; ancak hırsla okumaya devam etti. Bir tiyatro grubu kurdu ve yazmaya başladı. Bayonne, Biarritz, Paris'te lise öğretmenliği yaptı. Bükreş Fransız Enstitüsü, İskenderiye Üniversitesi ve Kültürel Sorunlar Genel Müdürlüğü'nde çeşitli görevlerde bulundu. 1952-59 arasında Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nde araştırmalara katıldı ve 1960'tan 1976'ya kadar École Pratique des Hautes Études'ün yöneticiliğini yaptı. 1967-68'de Baltimore Johns Hopkins Üniversitesi'nde konuk öğretim üyesi olarak bulundu. 1976-1980 arasında da Collège de France Edebi Semiyoloji Bölümü'nün başkanlığını yaptı. Yazının Sıfır Derecesi ilk olarak Albert Camus'nun dergisi Combat'ta makaleler halinde yayınlandı. Bu makale dizisi Barthes'ın Fransa'daki modernist edebiyatın önde gelen eleştirmenlerinden biri olarak anılmaya başlamasına yetti. Dizide üsluptan, dilden ve yazıdan farklı bir kavram olarak yazım (ecriture) üzerinde duruluyordu. Çalışma Barthes'ı Fransız Yeni Romanı'yla doğrudan ilişkiye geçirdi. Barthes Alain Robbe-Grillet ve Michel Butor'un amaçlarını teşhis eden ilk eleştirmen oldu. Edebiyatın tarihsel koşullarına eğilerek yazının modern bir pratiğinin zorluğunu ortaya koydu: Bir dili üstlendiği anda yazar, belli söylemsel düzenlerin sınırları içine hapsedilmiş oluyordu. Bir 19. yüzyıl tarihçisi olan Jules Michelet'nin biyografisi olan Michelet Par Lui-Meme'de (Kendi Ağzından Michelet) Barthes bu yazarın takıntılarına odaklandı ve bunların Michelet'nin yazma tarzının bir parçası olduğunu ve tarihçini yazdıklarıyla ilişkili tarihsel anlara varoluşsal bir gerçeklik verdiğini gördü. Barthes Çağdaş Söylenler'de semiyolojik kavramları modern toplumun mit ve göstergelerini yorumlamak için kullanddı. Kullandığı malzeme gazeteler, filmler, gösteriler, sergilerdi; zira bunlar ideolojik suiistimallerle iç içelerdi. Barthes'ın başlangıç noktası geleneksel değer yargılarında ya da yazarların niyetlerinin araştırılmasında değil; bir "göstergeler sistemi" -çalışmanın bütününe anlamını veren altta yatan yapı- olarak metnin kendisinde yatıyordu. Bir reklam firması Barthes'ın çalışmalarını o kadar ilginç bulmuştu ki, Barthes'ı bir süre boyunca Fransa'nın ve dünyanın en büyük oto üreticilerinden birine, bir süreliğine danışmanlık yapması için ikna edebildi. Sur Racine (Racine Üzerine) çalışması söz konusu yazarın akademi dışı bir değerlendirmesi olduğundan birçok tartışmaya yol açtı. Racine uzmanı bir Sorbonne profesörü olan Raymond Picard Nouvelle critique ou nouvelle imposture? (Roman Eleştirisi Mı, Roman Karalama Mı?) adlı çalışmasında Barhes'ın makalelerinin öznel doğasını eleştirdi. Barhes, Picard ve meslektaşlarının sürdüregeldiği üniversite eleştirmenliğinin yerini alacak bir eleştiri bilimine olan ihtiyacı dile getirdiği Critique et Verite (Eleştiri ve Gerçek) kitabıyla suçlamalara yanıt verdi. Eleştiri bir bilim haline gelmeli ve eleştirel terimlerin ve yaklaşımların egemen ideolojiyle bağlantılarını göstermeliydi. Araştırmanın kendinden menkul temeli olarak verili açıklık, soyluluk ve insanlık değerleri başka türden yaklaşımlar üzerinde bastırıcı bir etki oluşturuyorlardı. Kariyeri boyunca Barthes belli bir konuya yönelen kitaplardan çok başkalarıyla karşılaştırıldığında bütünlüklü-kuramsal bir tarzdan çok, öznel aforizmalara öncelik veren makaleler yazmayı tercih etmiştir. Le Plasir de Texte'de (Metin Zevki) Barthes metinle ilişkiye geçmede kişsel boyutlar fikrini daha ötelere taşıdı. Hoşlandıkları, hoşlanmadıkları, ve bu etkinlikle ilgili motivasyonlarıyla kendi okuma tutkusunu çözümledi. Japonya gezisinden sonra yazdığı L'empire des Signes'ta (Gösterge İmparatorluğu, 1970) bu ülkenin mitleriyle uğraştı. Tanım sanatına harika bir giriş olan bu eserinde Japon mutfağı hakkında "çiğin alacakaranlığı", haikular hakkında "yorumsuz görü" ve seks hakkında "cinsellik dışında her yerde"gibi yorumlar yaptı. Elements de Semiology'de (Semiyolojinin Öğeleri, 1964) Barthes Ferdinand de Saussure'ün dil kavramlaştırması ve mit ve törenlerin çözümlemeleri üzerinden göstergebilim hakkındaki görüşlerini sistematize etti. Bununla birlikte yapısalcı dilbilime en yoğun biçimde başvurduğu eseri 1970 tarihli S/Z oldu. Balzac'ın Sarrasine adlı kısa öyküsünü aşama aşama çözümleyerek okuma tecrübesini ve okurun bir özne olarak metinlerdeki dilin hareketiyle ilişkilerini inceledi. Barthes'a göre klasik eleştiri okura hiç önem atfetmemişti. Oysa okur metnin tüm dallanıp budaklanmalarının geliştiği mekandı. Bir metnin bütünlüğü kökeninde değil vardığı yerde yatıyordu. "Okurun doğumu yazarın ölümü pahasına olmak zorundadır." Edebi bütünü oluşturan yapısal öğeler üzerindeki yoğunlaşması nedeniyle, bu çalışma, çok düzeyli -neredeyse oyuncul- edebi eleştiri için bir odak noktası ve model haline geldi. "Epey bir süre önce bir gün Napolyon'un en küçük kardeşinin 1852'de çekilmiş bir fotoğrafına bakarken başıma geldi. Ve o zaman, şaşkınlıkla, gözümü fotoğraftan alamadığımı farkettim; çünkü 'imparatora bakan gözlere bakıyordum.'" (Camera Lucinda, 1980) Barthes'ın son kitabı fotoğrafı bir iletişim aracı olarak ele aldığı La Chambre Claire (1980) oldu. Kitap annesiyle kendisinin ölümü arasındaki kısa aralık içinde yazıldı. Yazar, kendisinin bir fotoğrafçı olabilmek için fazla sabırsız olduğunu itiraf ediyordu.. "Ancak ne zaman objektifin karşısına geçsem vücudun sıfır noktasını asla bulamam ve bunu bana kimse sağlayamaz (Belki annem? Çünkü imgenin ağırlığını kaldıran kayıtsızlık değil, -Fotomat sizi her zaman polis tarafından aranan suçlu birine çevirir- sevgidir; aşırı sevgi." Fotoğraflar, özellikle de portreler onun için sanat değil, büyüydü. Hayatı boyunca Barthes ya 1977'de ölen annesiyle birlikte ya da onun yakınlarında yaşadı. Hastalığı sırasında ona Barthes baktı ve daha sonra La Chambre Claire'de "Nihayet onu, ayakta kaldığı sürece içsel yasam olarak hissetiğimi, kız çocuğum olarak da hissettim... O öldükten sonra artık hayatın üstün gücünün akışına ayak uydurmak için sebebim kalmadı." Barthes 23 Mart 1980'de bir trafik kazası sonucu öldü... |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Kıdemli Üye
![]() Giriş Tarihi: 03-05-2004
Yer: minash-trith
Yaş: 24
Mesajlar: 3,566
Rep Puanı: 8330890
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Fiyodor Mihayloviç Dostoyevski
Rus ve dünya edebiyatının en büyük yazarlarından olan Dostoyevski, 30 Ekim 1821 yılında, Moskova'da babası Mihail Andreyeviç'in hekim olarak çalıştığı Mari (Yoksullar) Hastanesi'nde doğdu. Annesi Mari Fedorovna Neçayev'di. Babası garip saplantıları olan ve oldukça hırçın birisiydi. Dostoyevski, babasının kısıtlamaları altında dış dünya ile ilişkileri yasaklanmış, arkadaşsız, çocukluk hareketlerinin kısıtlandığı bir çocukluk geçirdi. İlk eğitimini annesinden aldı. Okuma yazmayı annesinden öğrendi. Daha sonra Fransızca eğitimi için Fransız asıllı bir öğretmen tutuldu. Latince eğitimini de babası veriyordu. 1831 yılında babası içinde iki köy bulunan Daravoya yurtluğunu satın aldı. Yazları burada yaşamaya başladılar. Babası görevi dolayısıyla Moskova'da kalması gerektiğinden burada kısa zaman kalırdı. Bu durum da ailenin daha özgür yaşamasını sağlardı. 1834 yılında kardeşi Mişel ile beraber Çermak okuluna gönderildi. Burada edebiyata merak salmaya başladı. Şiirler ezberliyor bunları annesine okuyordu. Annesini 27 Şubat 1837 günü kaybetti. Dostoyevski, kardeşi Mişel ile beraber St. Petersburg'da ki Askeri Mühendislik Okulu'na kabul edildi. Burada genellikle kendi halinde, insanlardan uzak durarak kitap okudu. Bu arada babasının cimriliğinden dolayı Dostoyevski'nin masraflarını düzenli olarak karşılamak istememesi, onun bu içe kapanık halini daha da ileri boyutlara taşıdı. Dostoyevski bir mektubunda babasından para isterken şunları yazar: Benim sevgili ve iyi babacığım, sizden paraca bir yardım dilemekle sanmayınız ki, oğlunuz gereğinden çoğunu istiyor... Bir başım var benim. İki de kolum... Eğer kendi kendime bırakılsaydım, bir kuruş bile istemezdim, yoksulluğa alışırdım... Ama sevgili babacığım anımsayınız ki, sözcüğün tam anlamıyla "askerlik görevinde bulunuyorum. İçinde yaşadığım toplumun kurallarına ister istemez uymak zorundayım... Bir süre sonra babası, acımasızca davrandığı köylüleri tarafından öldürülünce Dostoyevski, hayatı boyunca muzdarip olacağı ilk sara nöbetini geçirdi. Dostoyevski'nin romanlarında kendisinin ve ailesinin çektiği sıkıntıların, yoksulluğun izlerini görmek mümkündür. Hayatının her dönemi çalkantılı ve belli bir düzenden mahrum geçmiştir. Mühendislik Okulundaki sınavların ardından, Dostoyevski üsteğmenliğe getirildi. Geliri iyi olmasına rağmen elinde para tutamıyor ve yoksulluk içinde yaşıyordu. Gece yaşantısına ve bilardoya su gibi para harcıyordu. Doktoru Riesenkampf şunları anlatır: "Gerçekten, yoksul kılıklı bir müşteri görünür görünmez Dostoyevski onu bir köşeye sürüklüyor, özel yaşamının ayrıntıları üzerine sorguya çekiyordu. Sonra da açık yürekliliğinin bir ödülü olarak avucuna önemli bir para sıkıştırıyordu. (...) sürekli olarak yoksulluk içinde yaşıyor; oysa çevresindekiler iyi yaşıyorlar. Kıyasıya soyuyorlar onu." Askeriyedeki katı disipline dayanamayarak, 1844'de cebinde üzerine sivil giysi alacak parası bile olmadığı halde kendini yazın sanatına adamak için görevinden ayrıldı. 1846'da çıkan ilk romanı "İnsancıklar", edebiyatçılar arasında ilgiyle karşılandı. Ve genç yazarlar arasında gelecek vadeden en önemli isim oldu. Dönemin ünlü eleştirmenlerinden Belinski aracılığıyla edebiyat dünyasının önde gelen, sözü geçen insanlarıyla tanışma fırsatını buldu. Ama bu dönem kısa sürdü. "İnsancıklar"dan sonraki romanlarında bekleneni veremediğinden, kötü eleştiriler aldı ve girdiği bu ortamdan ayrılmak zorunda kaldı. Dostoyevski, devrin birçok ilerici genci gibi, toprak köleliğinin yürürlükte olduğu sosyal yapıdan rahatsızdır. Bu yüzden, rejime karşı çalışan gençlik gruplarından birine katılır. Muhalif yazı ve şiirlerin okunduğu toplantıların birinde Belinski'nin "Gogol'e mektup" isimli yergisi okunur. Kısa bir süre sonra, gruba bağlı tüm gençler yakalanarak tutuklanır. (1848) Uzun süren bir hapis ve sorgulama sürecinden sonra, 22 Aralık 1849 sabahı tümü açık bir alana götürülerek, idama mahkum oldukları ilan edilir. Ancak tam infaz edileceklerken Çarın kendilerini affettiği söylenir. Tüm bu tertibin en ince ayrıntısına kadar mimarı Çar Nikolay'dan başkası değildir. Çar açıkça, gençlere büyük bir gözdağı vermeye çalışır. Genç yazar 4 yıl kürek, 5 yıl da sürgün cezasına çarptırılır. Hapiste yalnızca İncil bulundurmaya müsaade edildiği için, ilk gençliğinde ütopik sosyalizme ilgi duyarken, Hıristiyanlığa merak sarar. Hapisteyken 18 Temmuz 1949 da kardeşi Mişel'e şöyle yazar: Cesaretini yitirme diye yazıyorsun. Cesaretimi yitirmiyorum. Canım sıkılıyor, midem bulanıyor; pek doğal bir şey bu ama ne yapmalı?.. Genellikle günüm günüme uymuyor. Kimi vakit çok tez, kimi vakit çok yavaş akıyor zaman. Hatta öyle anlar oluyor ki, bu yaşama eskiden alışıkmışım gibi geliyor bana. hiçbir şeye aldırış ettiğim yok... Şimdilerde havalar iyi gidiyor, bu da sevinç veriyor içime. Ama yağmurlu bir gök altında, hücremde yas kaplıyor her yanı. Vaktimi boş geçirmiyorum. Üç öyküyle iki roman tasarladım... İnsan yaratılışında şaşılacak bir canlılık var. Gerçekte bu denli olacağını hiç ummazdım, ama şimdi kendi tecrübemle görüyorum bunu. Sibirya'da ki, kürek cezası çok zor şartlar altında 15 Şubat 1854 de bitti. Zindandan ve zincirlerinden kurtulmuştu. Hava şartlarından dolayı Omsk'da dostu İvanov'ların evinde kaldı. Buradan er olarak görev yapacağı Semipalatinsk'e, Sibirya 7. savunma taburuna gitti. Burada tanışarak dostluk kurduğu savcı Baron Vrangel tarafından, askeri vali başta olmak üzere şehrin üst tabakasına tanıtıldı ve her toplantıya davet edilir oldu. Burada bir öğretmenin karısı olan Mari Dimitriyevma İssayev'e aşık oldu. Kocası çok içki içen birisiydi. Dostoyevski, kadını kendisine bağlamaya çalışıyordu. Aralarında bir yakınlaşmanın başladığı sırada Mari'nin kocasının tayini oldukça uzak bir şehir olan Kuznetzk'e çıkmıştı. Mektuplaşıyorlardı. Bir süre sonra Mari'nin kocası öldü. Mari burada tanıştığı kendisinden dört yaş küçük bir öğretmenle evlenmeye karar vermişti. Dostoyevski Mari'ye bu kararından vazgeçerek kendisi ile evlenmesi için yalvarıyordu. Bu sırada şans yüzüne gülmüş, asteğmen olmuştu. Bu durum Dostoyevski'ye düzenli bir maaş, affedilme ve Rusya'ya dönme izni demekti. Mari'ye tekrar evlenme teklifinde bulundu. 6 Şubat 1857 günü Kuznetzk'te evlendiler. Semipalatinsk'e dönerlerken yolda Dostoyevski ağır bir sara nöbeti geçirdi. Bu olay yeni başlayan bağlarının tamamen zayıflamasına neden oldu. Sekiz yıl önce yazdığı "küçük Kahraman" adlı öyküsü kardeşi Mişel'in çabaları sonucu M.Y. takma adıyla "Vatan Yıllığı"nda yayınlandı. Bu olay Dostoyevski'nin yazmasını sağlamıştır. 18 Mart 1859 da İmparator izniyle, Dostoyevski'ye ordudan ayrılma ve Rusya'da yaşama izni verildi. Ancak Petersburg ve Moskova'da oturması yasaktı. 2 Temmuz 1859 da karısı Mari ve üvey oğlu ile birlikte Tver'e gitmek üzere Semipalatinsk'ten ayrıldılar. Tver'de yaşamakta zorlanan Dostoyevski Çar'a bir mektup yazarak Petersburg'a dönebilmesi için izin istedi. 25 Kasım 1859 da gözetim altındalığının devamlılığı koşulu ile izin çıktı. Petersburg'a döndükten sonra yazdığı mektuplardan birinde kürek cezası günlerini anlatırken: Bu dört yıla gelince, ben onları, diri diri gömüldüğüm, bir tabuta kapatıldığım bir dönem sayıyorum! Ne korkunç bir dönemdi bu!... onu sana anlatacak gücüm yok dostum... Bu dört yıl süresince kendimi zindanda hissetmediğim tek an olmadı. Petersburg'a döndükten sonra çeşitli edebiyat dergilerinde çalışan Dostoyevski, dönemin "sanat için sanat" görüşüne karşı çıkar ve Çernişevski ve Pisarev'in çıkarttıkları dergilerle polemiğe girer. Yine de, tüm siyasi beklentilerini monarşiye bağlayan biridir. Öte yandan, maddi durumu gitgide kötüleşen yazar, kendini tamamıyla edebiyat çalışmalarına verir. 7 Haziran 1862 de tek başına ilk Avrupa seyahatine çıktı. Bu sıralar Mari ile sorunları artıyordu. Sık sık kavga ediyorlardı. Kavgalarında Mari sürekli olarak onu sevmediğini söylüyor ve şöyle devam ediyordu: "Seninle evlenmemeliydim. Sensiz daha mutlu olacaktım. Sana yük oldum. İyi biliyorum bunu..." Dostoyevski, 1860 da tiyatro oyucusu Şuber'e aşık oldu. Ancak bu aşkı arkadaşlıktan öteye geçmedi. Şuber ve kocası Yanovski ile iyi bir arkadaşlık kurmuştu. Bu sırada çeşitli toplantılarda tanıştıkları Polin Suslova, Dostoyevski'ye kancayı taktı. Aralarındaki yaş farkına rağmen aralarında bir ilişki başladı. "Vakit" gazetesinin yasaklanması üzerine Avrupa'ya gitmeye karar verdiler. Gazetenin hesap işlerinin uzayacağı anlaşılınca Polin yalnız Paris'e gitti. Ağustos 1863 te de Dostoyevski yola çıktı. Yolda, Wiesbaden'de birkaç gün kumar oynamak üzere takıldı. Nihilist bir genç kız olan Polin ile aralarında garip bir ilişki vardır. "Kumarbaz" da Polin ile olan ilişkisini şöyle yazmıştır: Öyle anlar oldu ki, onu boğabilmek için yaşamımın yarısını verirdim. Yemin ederim ki, bir hançeri yavaş yavaş göğsüne daldırmak olanağı geçseydi elime, bunu derin bir zevkle yapardım sanıyorum. Böyle olmakla birlikte, namusum üzerine kesinlikle söylüyorum ki, eğer Schlangenberg'de bana gerçekten: "Kendini uçuruma at" deseydi, hemen atardım seve seve. Rusya'ya döndüğünde karısı Mari'nin hastalığı iyice artmıştı. Onu Moskova'ya götürdü. 15 Nisan 1864 günü Mari öldü. Aynı yılın 10 Temmuz günü de kardeşi, dostu, ortağı Mişel öldü. Dostoyevski çok sarsılmıştı. Ayrıca kardeşi Mişel'in ailesinin sorumluluğu da üzerindeydi. Mişel'in çıkardığı gazeteden dolayı oldukça büyük bir borcu da bulunuyordu. Gazetenin tüm borçlarını üstlenip baskıyı devam ettirmeye çalıştı. Başaramayınca da gazeteyi kapatıp Wiesbaden'e gitti. İlk beş gün içinde kumarda bütün parasını kaybedince Turgeniyev'den mektupla borç para istemek zorunda kaldı; ve aldı. Kapenhag'da bulunan dostu Vrangel'in yanına gitti. On gün kaldıktan sonra da Petersburg'a döndü. Alacaklıları onu sıkıştırıyor ve kardeşinin ailesi de geçim sıkıntısı çekiyordu. Yayımcıdan yazacağı romana karşılık para aldı. Ve 1866 yılında ünlü romanı "Suç ve Ceza" yı bitiren yazar yavaş yavaş dönemin edebiyat otoritelerinden biri olarak görülmeye başladı. Yazılarını temize çekmesi için yanında çalıştırdığı Anna Grigoriyevna ile evlendi. Bir süre verimli bir şekilde karısının desteği ile çalıştı. Ancak alacaklıları iyice sıkıştırmaya ve hapisle tehdit etmeye başladılar. Eşyalarını rehin bırakarak Petersburg'dan ayrıldılar. Dresden'de bir ev kiraladılar. Dostoyevski, karısını burada bırakarak Hamburg'a gitti; ve burada kumar oynayarak, kaybetti. Dresden'e döndü. Oradan Baden-Baden, yine kumar ve kaybedişler. Sonra Cenevre. Vevey, Milano, Floransa. Hamile olan Anna'nın doğumu tanıdık bir yerde yapma isteği üzerine önce Prag'a gitmeye karar verdiler; sonra vazgeçerek Dresden'e gittiler. Burada kızları Aimée dünyaya geldi. Hamburg'a kaçamak yaparak yine kumar oynadı. Ancak dönüşünde bir daha oynamayacağına dair söz verdi ve bir daha oynamadı. 17 Temmuz 1871 günü Petersburg'a dönmek üzere yola çıktılar. "Yurttaş" dergisinin başyazarlığına atandı. Yurttaş'ın edebiyat kurulu, Maykov, Filipov, Strakhov ve Biyelov gibi aşırı sağcı yazarlardan oluşuyordu. Derginin tutumu açıktan açığa tutucu ve Avrupa'ya karşıydı. Dostoyevski'nin koruyuculuğu altında bu tutum daha da aşırı bir duruma dönüştü. Eski arkadaşı, yeni edebiyat düşmanı olan ve sol görüşlü "Vatan Yıllığı"nı çıkaran Nekrassov, Dostoyevski'den dergisi için bir roman ister; iyi de para teklif eder. Dostoyevski teklifi kabul ederek Yurttaş'ın başyazarlığından ayrıldı ve Staraya Russa'da küçük bir kır evi kiraladı. Burada yazdığı romanı "Delikanlı" idi. Sonra Dostoyevski, "Yazarın Günlüğü" adında bir dergi çıkarmaya başladı. 16 Mayıs 1878 de oğlu Alyoşa şiddetli bir sara nöbeti geçirerek öldü. Çocuğunun ölümünden tamamen kendini suçlu görüyor du, Dostoyevski. Çünkü oğlu babadan geçme bir hastalık yüzünden ölmüştü. Ölüm olayından sonra dergisini bir süre yayımlamayarak "Karamazov Kardeşler"i yazdı. Bu roman Dostoyevski'nin ününü doruğa çıkardı. Ölümünden bir yıl önce Puşkin'in ölüm yıldönümünde yaptığı konuşmayla çok büyük bir itibar kazandı. Devlet tarafından tehlikeli bir yazar olarak görülen, çağdaşı aydınlarca gerici adı verilen büyük yazar, hayatının sonunda da olsa yalnızlığa mahkum olmaktan kurtuldu. Bugün dünyanın en çok satan yazarları arasında olan Dostoyevski, 28 Ocak 1881 günü yaşama veda etti... |
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
|
ForumTR Servisleri: ForumTR Video - ForumTR Haber - ForumTR Oyun - ForumTR Chat - ForumTR Mail - ForumTR IRC
Vize İşlemi | Haberler | Okul Arkadaşım Sitemiz bir forum sitesi
olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında
siteye yazabilmektedir. |