En Komik ve Eğlenceli Videolar...   *   FrmTR Facebook App   *   FrmTR Android App
Forum TR
Go Back   Forum TR > Genel Kültür > Kültür
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin Tıklayınız: reklam@frmtr.com

Kim Kimdir?(Gün aşırı yenilenecek)

Genel Kültür Kategorisinde ve Kültür Forumunda Bulunan Kim Kimdir?(Gün aşırı yenilenecek) Konusunu Görüntülemektesiniz => Alev Alatlı (1944 - ) biyografisini kendisinden okuyalım 1944'de, Menemen, İzmir'de doğdum. Babam, Ertuğrul Alatlı, ailesinin izini ikinci Viyana kuşatmasında, ...

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 04-06-05, 16:30   #126
Eski Üye
 
Giriş Tarihi: 23-03-2004
Mesajlar: 953
Varsayılan Cvp: Kim Kimdir?(Gün aşırı yenilenecek)



Alev Alatlı
(1944 - ) biyografisini kendisinden okuyalım

1944'de, Menemen, İzmir'de doğdum. Babam, Ertuğrul Alatlı, ailesinin izini ikinci Viyana kuşatmasında, kuşatmanın zamanının yanlış olduğunu söyleyerek muhalefet ettiği için zamanın sadrazamı Kara Mustafa Paşa tarafından boynu vurulan Rumeli Beylerbeyi "İhtiyar" ya da "Uzun" ya da "Arnavut" İbrahim Paşaya kadar sürer. Dedem, İstiklal Savaşı gazisiydi: Prizenli Ahmet Seyfettin Bey. Anne tarafım da Rumellidir. Annemim babası Selanik kadılarından, Halil İbrahim Uygur. Cumhuriyetten sonra ülkenin muhtelif yerlerinde ağır cezareisi olarak hizmet vermiş. Anne tarafımdan Üsküdarlıyız. Üçüncü Selim'in sermüezzini Sadullah Ağa'ya uzanan bir geçmişimiz var. Tiyatro yazarı Musaipzade Celal bey, annemin büyük amcasıydı. Ailenin her iki tarafından birinci kuşak, Balkan Harbinin o dehşet verici göç hadisesini yaşamış olan acılı insanlardır. Benim oluşumumdaki etkileri büyüktür. Boynunun vurulmasına bir kaç saat kala, Padişah'a yazdığı mektupla Kara Mustafa'nın bu eyleminden ötürü "cezalandırılmamasını" isteyen, "cezalandırılmasının devletin aleyhine olduğunu" yazan İhtiyar İbrahim Paşa'nın cesareti ve etiği hiç aklımdan çıkmaz. Babam askerdir, annem Fürüzan Alatlı, Cumhuriyet'in özenle yetiştirdiği at binen, Fransızca şiirler okuyan kız çocuklarındandı, üstün bir elişleri sanatçısıydı. Yaklaşık dört yıl önce kaybettik.

Okuma alışkanlığını ve zevkini babamdan aldım. Mesleği gereği ülkenin en yoksul yörelerinde yaşadığımız -kendimizin de en parasız olduğumuz - zamanlarda bile, ne yapıp yapıp bana ve kız kardeşim Işıl Alatlı'ya "Doğan Kardeş"imizi, "Nedir, Niçin, Nasıl'" serilerimizi temin etmiştir. "Polyanna"yı ellili yılların başında okumuştum, "Robinson Crusoe"yu, "İki Senelik Mektep Tatili"ni da ellili yılların Erzurum'unda. Erzurum'un hayatımda özel bir yeri vardır. Ankara'da - Mimar Kemal İlkokul'unda- başladığım eğitimimi, bir sömestirlik Karaköse arasından sonra, Erzurum Kültür Kurumu İlkokulu'nda tamamladım. Müthiş bir öğretmenim vardı, Emine Akkoyunlu. Kişiliğimin oluşmasında büyük emeği vardır.Üç yıl kadar önce Erzurum'a "Or'da Kimse Var mı'" dörtlüsüyle ilişkili bir konferansa gittiğim zaman kendisini buldum ve elini öptüm. Daha sonra hakkımda biyografik film yapıldı. Emine Hocamın o filmde yer almasını sağlayabilmiş olmaktan çok mutlu oldum. Ufak bir hak ödeme gayreti! Erzurum'un bir başka önemi de, o zamanlar binbaşı rütbesindeki Babamın İngilize öğrenme gayretleri. Kaset yok, video yok hatta sözlük yok - çöp bacaklı insan çizimlerinden oluşan bir Gatenby kitabı ve babam İngilizce'yi sökmeye çalışıyor. Kimsenin nedenine akıl erdiremediği bir gayretti ama yaptı. Dil sınavında başarılı oldu ve biz "ataşemiliter" olarak Japonya'ya atandık.

Orta Okulu - Ankara, Namık Kemal Ortaokulu- bitirdiğim yıl, Tokyo'ya gittik. Liseyi orada, "The American School in Japan" isimli bir kolejde - Nakamegura'da - okudum. İnanılmaz bir kabustu! Ortaokul İngilizcesi ile Amerikan Koleji. Bir yandan da Japonca! Ama bizim ailede "olmaz olmaz!" Dolayısıyla, ayılarak bayılarak da olsa, oldu.

Döndüm ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne girdim. Ekonomi-İstatistik Bölümü ve Hocaların Hocası, rahmetli Fuat Çobanoğlu. Medeniyet Tarihi, ekonomi, ilahiyat ve kimya - bu ilgisiz sandığım disiplinleri bütünleştiren, "holistic" düşünme biçimini öğreten adam. Zamanının çok çok ilerisinde bir düşünürdü ve onu bizim sınıf öldürdü. Öylesine düş kırıklığına uğrattık ki, bize dayanamadığını ve hayattan vazgeçtiğini düşünüyorum. Hayır, intihar etmedi ama yaşaması için bir neden de görmedi. Onu en iyi anlayanlardan birisi de Ege Cansen'dir. Ege, bizlerden büyüktü ve ona daha yakındı. Şimdilerde Hürriyet'te yazıyor ve düşünce namusuna en çok güvendiğim insanlardan birisi olmaya devam ediyor. Bizim zamanımızın Orta Doğu'su, TBMM'nin bahçesine kurulmuş barakalardaydı ama Birinci Beş Yıllık Plan'ının hazırlanmasında yardımcı olan Jan Tinbergen gibi Nobel sahibi ekonomistlerden ders aldık. Chenery Clark, MIT'den adını hatırlamadığım başka birileri de oradaydılar. Dahası, bazılarımıza Planlama'da görev verdikleri için "İstatistik" gibi nisbeten zor konuları "uygulayarak" öğrendik. Önümüze büyük hesap makinaları koyarlardı - Facit'ler - ve biz, başımızda Hollandalı profesör Weinreb - ülkedeki zeytin ağaçlarının sayısından yola çıkarak on yıl sonrasının zeytinyağı rekoltesini tahmin etmeye çalışırdık. Bu durumda formüller sular seller gibi ezberleniyor - çünkü anında kullanıyorsunuz.

İyi yetiştiğimizi düşünüyorduk ama Amerikalılardan korkuyorduk - ya bizden daha iyi öğreniyorlarsa diye. Çünkü biz, doktoralarımızı yapıp ODTÜ'ye hoca olarak geri dönmek üzere şartlanmıştık. Nitekim, benim sınıfımının tümü B.S.lerimizi aldıktan sonra yurtdışına okumaya gittik. Ben, ve sonradan eşim olan sınıf arkadaşım Alper Orhon, Amerika'ya gittik. Ben, Fulbright, o Ford Foundation bursu ile. Vanderbilt University, Nashville, Tennessee. Master'ım oradan. Kalkınma İktisadı ve econometrics. Orada gördük ki, en az Amerikalı öğrenciler kadar iyidik. O yıllar, ODTÜ'den çıkanlar ABD master programlarına sorgusuz sualsiz alınır olmuşlardı. Benim ekonomi eğitimini doktoraya taşımaktan vazgeçişim de "econometrics." Ekonomi biliminin o denli numaralandırılmasında hep bir yanlışlık olduğunu hissetmiş olmam. Bu başka bir tartışma konusu! Herneyse. Doğru düşünmem gerektiğini, daha doğrusu nasıl düşünmem gerektiğini öğrenmek için felsefeye geçmeye karar verdim: "Dartmouth College" New Hampshire. Burada da positivistlere - August Compte ekibine- çattım. Yapmam gerekenleri yaptım, akademik ünvanları topladım ama yetmediğini daha doğrusu içime sinmediğini biliyordum. Önce, "düşünce tarihi" sonra da "ilahyat" öğrenmem bu yüzden.

Türkiye'ye döndüğümde yaklaşık beş yıl, semavi dinler ve İslamiyet'le uğraştım. İki kere de Kahire'ye, el-Ezher'dekilerle konuşmaya gittim. Bu arada, 1968-69 yılları arasında ABD'de Maine Eyaletinde öğretim üyeliği yaptım. Türkiye'ye döndüm, İstanbul Üniversite'sinde ve DPT'de çalıştım. Daha sonra University of California, Berkeley'in Türkiye'de yürüttüğü bir psiko-dilbilim projesinin İstanbul ayağını üstlendim. Cumhuriyet Gazetesi ile ortak "Bizim English" isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardım. YAZKO yazarlar kooperatifinde görev aldım. 1984 yılında hep yapmak istediğim bir işi yapmak için eve çekildim ve yazmaya başladım. Funda'yı okula gönderir ve daktilonun - sonra PC- başına oturur, o dönünceye kadar çalışırdım. Halen de öyle yaşıyoruz, ben, Funda ve Kaan. Geceleri uyku için kullanıyor, gündüzleri çalışıyorum. Sokağa çıkmaktan hazetmiyorum. Hemen her zaman masanın başındayım. Funda, Kaan ve Murat bana bu siteyi biraz da onun için düzenlediler. Okurlarım beni bulabilsinler diye. İmza günü de sevmiyorum, tv'lerde boy göstermeyi de. Gün yirmidört saat çünkü ve ben çalışmak istiyorum.

Basılan ilk romanım "Yaseminler Tüter mi Hala'" Ocak, 1985'de çıktı. Ondan önce "Aydın Despotizmi" diye bir deneme var. Yalçın Küçük'ün "Eylülist roman" dediği Latife Tekin'in "Gece Derslerine" karşı bir savunmadır. Yeni baskısı yapılmamıştı çünkü kitabın ancak Latife'nin ve Küçük'ün kitaplarıyla birlikte okunduğu taktirde bir anlam ifade edeceğini düşünüyorduk ki bu doğru. Yine de okurlar görmek istedikleri için Mustafa Demirkanlı - yayıncım, Boyut Yayınevi - basmaya karar verdi. Öte yandan, "Yaseminler Türer mi Hala'" Eleni olarak doğan, Naciye'ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum'u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir. Ben yazdığımda Kıbrıs ve Kıbrıs'a benimki türden bir yaklaşım moda değildi - kitap yerini tam bulmadı. Türkler fazla Yunan yanlısı, Yunanlılar fazla Türk yanlısı buldulardı - belki bundan sonra. Yönetmen Yusuf Kurçenli, filmini yapmak için uğraşıyor, açıkcası, finansman peşinde. Bakalım ne olur. İkinci kitabım, "İşkenceci" bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da "şiddet"i ve şiddetin türevi "işkence"yi irdeledim - Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret ettim. Bence esas problem buradadır. Türkiye toplumunu ölümcül bir ruh hali vardır - derken, "Viva La Muerte" geldi. "Yaşasın Ölüm!" ve "Or'da Kimse Var mı'" dörtlüsü. Or'da kimse var mı' Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992'de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or'da ne çok insan varmış, meğer! Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır - sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama "fuzzy"dir. "Fuzzy" yani çokdeğişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. "Hem solcuyum hem de sağcı" dediği için dışlanmış, ne Şiran'a ne de Selahattin'e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu "Holistic" ya da "bütüncül" düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar. "Kadere Karşı Koy A.Ş." bundan sonra geldi. Bir tiyatro oyunu olarak başladığım sonra romanlaştırdığım bir öyküdür. Türk erkeğinin cinselliğini ve kadınların buna karşı aldıkları tavırı anlatan, traji-komik bir romandır. Traji komik ve gerçekçi bir sosyal eleştiri.

Son kitap, "Schrödinger'in Kedisi" iki cilt: "Kabus" ve "Rüya." 2035 Türkiye'sine dair, fütüristik bir bilim kurgu değil, bilimi temel alan kurgu. Dinden, eğitime, ekonomiden, aile yaşamına kadar, bilimdeki yeni gelişmeler ışığı altında ülkemize neler olabileceğini anlatıyor. Yine bir kadın karakter, İmre Kadızade, Rodoplu'dan daha bilinçli ama bir bakıma daha da şanssız.

Bunların dışında bir kaç çevirim var. Edward Said'ten - Türkiye'nin tanıması gerektiğini düşündüğüm bir adam, hatta ben olsam onu ve Cemil Meriç'i lise kitaplarına zorunlu okuma olarak koyardım. Bir de küçük bir kitap, "Eylül 1998." Bir deneme, şiirimsi.
mantar82 çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-06-05, 17:47   #127
Eski Üye
 
Giriş Tarihi: 23-03-2004
Mesajlar: 953
Varsayılan Cvp: Kim Kimdir?(Gün aşırı yenilenecek)


KARACAOĞLAN

Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret ettin beni kavim kardaşa
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır.

1606' doğduğu, 1679'da ya da 1689'da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre XVII.yy'da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Gaziantep'in Barak Türkmenleri de, Kilis'in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan'a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Anadolu'da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin'in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova'da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır.

Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova'da derebeyi olan Kozanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa'ya, hatta İstanbul'a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa'da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu'nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli'ye geçtiği, Mısır ve Trablus'a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi.

Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre Maraş'taki Cezel Yaylası'nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel'in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.

Karacaoğlan, Osmanlı Devleti'nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının XVII.yy'da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz.

Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür.

Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir.

Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir.

İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice...Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.

Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı'nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11'li (6+5) ve 8'li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir.

Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.

Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet'ten etkilenmiş; şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar XVIII. yy. şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran'ı, XIX. yy. şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem'î ve Yeşil Abdal'ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Külebi Karacaoğlan'dan esinlenmişlerdir.

Şiirleri 1920'den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan'ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

Eserlerinden Bazıları :

ELİF

İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif, Elif deyi...
Deli gönül abdal olmuş,
Gezer Elif, Elif deyi...

Elif’in uğru nakışlı,
Yavrı balaban bakışlı,
Yayla çiçeği kokuşlu,
Kokar Elif, Elif deyi...

Elif kaşlarını çatar,
Gamzesi sineme batar.
Ak elleri kalem tutar,
Yazar Elif, Elif deyi...

Evlerinin önü çardak,
Elif'in elinde bardak,
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif, Elif deyi...

Karac'oğlan eğmelerin,
Gönül sevmez değmelerin,
İliklemiş düğmelerin,
Çözer Elif, Elif deyi...


ELÂ GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER

Elâ gözlerini sevdiğim dilber
Göster cemalini, görmeğe geldim
Şeftalini derde derman dediler
Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim

Gündüz hayallerim, gece düşlerim
Uyandıkça ağlamağa başlarım
Sevdiğim üstünde uçan kuşların
Tutup kanatların kırmağa geldim

Senin âşıkların gülmez dediler
Ağlayıp yaşını silmez dediler
Seni bir kez saran ölmez dediler
Gerçek mi efendim, sormaya geldim

Senin işin yiyip içmek dediler
Yâran ile konup göçmek dediler
Göğsün cennet, koynun uçmak dediler
Hak nasip ederse görmeye geldim

Mail oldum, senin ince beline
Canım kurban olsun tatlı diline
Âşık olup senin hüsnün bağına
Kırmızı güllerin dermeğe geldim

Karac'oğlan der ki, işi doğrusu
Gökte melek, yerde hüma yavrusu
Söyleyim ben sana sözün doğrusu
Soyunup koynuna girmeğe geldim


ELÂ GÖZLÜ BENLİ DİLBER

Elâ gözlü benli dilber
Koma beni el yerine
Altın kemerin olayım
Dola beni bel yerine

Hecine gönlüm hecine
Yiğide ölüm gecine
Al beni zülfün ucuna
Sallanayım tel yerine

Gel kız karşımda dursana
Şu benim halim bilsene
Zülfünden bir tel versene
Koklıyayım gül yerine

Karacaoğlan der n'olayım
Kolun boynuna dolayım
Nazlı yâr kölen olayım
Kabul eyle kul yerine


GÜZEL, NE GÜZEL OLMUŞSUN

Güzel, ne güzel olmuşsun
Görülmeyi, görülmeyi
Siyah zülfün halkalanmış
Örülmeyi örülmeyi

Bahçende gülün güllenmiş
Şeyda bülbülün dillenmiş
Koynunda memen kirlenmiş
Emilmeyi emilmeyi

Mendilin yudum, arıttım
Gülün dalında kuruttum
İsmin ne idi unuttum
Sorulmayı sorulmayı

Seğirttim ardından yettim
Eğildim yüzünden öptüm
Adın bilirdim unuttum
Çağırmayı çağırmayı

Benim yârim bana küsmüş
Zülfünü gerdana dökmüş
Muhabbeti benden kesmiş
Sevilmeyi sevilmeyi

Çağır Karac'oğlan çağır
Taş düştüğü yerde ağır
Yiğit sevdiğinden soğur
Sarılmayı sarılmayı


BANA KARA DİYEN DİLBER

Bana kara diyen dilber
Gözlerin kara değil mi
Yüzünü sevdiren gelin
Kaşların kara değil mi

Güzel, ben seni isterim
Seni koynumda beslerim
Yüzünü, güzel, göreyim
Zülüfün kara değil mi

Boyun uzun, belin ince
Yanakların olmuş gonca
Salıverirsin kolunca
Beliğin kara değil mi

Utanırım akar terim
Güzellikte yok benzerin
En sevgili makbul yerin
Saçların kara değil mi

Beni kara diye yerme
Mevlâ'm yaratmış, hor görme
Ala göze siyah sürme
Çekilir, kara değil mi

Hind'den, Yemen'den çekilir
İner Bağdad'a dökülür
Türlü taama ekilir
Biber de kara değil mi

Göllerde kuğular olur
Göğüs ak, kara benlidir
Mısır'da çok zengin vardır
Kölesi kara değil mi

Pınara konan kuğunun
Kanadı beyaz çoğunun
Çöldeki Arab beyinin
Çadırı kara değil mi

İller de konup göçerler
Lâle sünbülü biçerler
Ağalar, beyler içerler
Kahve de kara değil mi

Evlerinde sular akar
Güzelleri göze bakar
Hublar yanağına sokar
Sünbül de kara değil mi

Karac'oğlan der, inşallah
Görenler desin maşallah
Kara donlu Beytullah
Örtüsü kara değil mi

Mesajı son düzenleyen mantar82 ( 06-06-05 - 17:52 )
mantar82 çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-06-05, 17:55   #128
Eski Üye
 
Giriş Tarihi: 23-03-2004
Mesajlar: 953
Varsayılan Cvp: Kim Kimdir?(Gün aşırı yenilenecek)


KARACAOĞLAN devam........

Yaşar Kemal'den Karacaoğlan Hakkında;

KARACAOĞLAN

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi, şiirimizin büyük ustalarından birisi de Karacaoğlan'dır. Büyük ustamızın on yedinci yüzyılda yaşadığı sanılıyor.Kökünün daha derinlerde olduğu gerçek. Epope'den Dede Korkut'a; Dede Korkut'tan koşmaya ne zaman geçilmişse, Karacaoğlan o zamandan beri sürüp gelen bir havadır; bir söyleyiş, bir duyuş biçimidir. Onun ne zaman doğduğu, yaşadığı da işte bu yüzden önemli değildir. İptida Karacaoğlan bir büyük kişilikti. Bu bilinen bir gerçektir. Sonra, yüzyıllar geçtikçe halk onun yöresini yeni şiirlerle, yeni yeni ozanlarla, daha da ileri giderek, yetiştirdiği yeni Karacaoğlan adlı şairlerle ördü. Benim gençliğimde Çukurova'da Karacaoğlan adıyla şiirler söyleyen dört tane Karacaoğlan vardı. Karacaoğlan gibi, onun havasında şiirler söylüyorlardı. Halk da -buna çok rastladım türkü derlemeleri yaparken- sevdiği tüm şiirleri Karacaoğlan'a malediyordu. Bir kişiliğin yöresinde böyle yoğun bir oluşma, şaşırtıcı bir şeydi. Bir de Karacaoğlan'ın şiirlerine bakarsak, daha halkın dilinde yaşayan, ya da derlenmiş şiirlerine, bugün de Çukurova köylüsünün dünya karşısındaki tekmil tavırlarını görürüz. Bu belki tekmil doğa karşısındaki insanın insanca davranışıdır, evrenseldir. Belki değil düpedüz evrenseldir. Halkın içinde yaşamış büyük kişilikler, halkın dili olmaktan başka çare bulamamıştlar, böyle olunca da halk onların yöresini daha da, zaman geçtikçe gür bir toprak gibi gittikçe yeşertmiş, ona yeni yeni güzellikler, çiçekler eklemiştir. Ve Karacaoğlan'ın şiiri binlerce yıl akarsular dibinde yıkanmış çakıltaşları gibi dilden dile geçerekten incelmiş, güzelleşmiş, arınmış, zenginleşmiştir.

İşte Karacaoğlan'ın türkülerine yaklaştıran havalar da böyledir. Karacaoğlan havası dediklerinden, Karacaoğlan çağlarından ne kalmıştır? Acaba Karacaoğlan bu havaları böylesine tıpatıp mı söylemiştir? Yukarıda söylediğim Karacaoğlan türkülerini halk nasıl örmüş oluşturmuşsa havalarını da tıpkı öyle örmüş oluşturmuştur. Her büyük usta ona bir ses, bir güzellik katmıştır.

İşte çağımızın usta, bilinçli sesi Ruhi Su da bize yeni, usta bir Karacaoğlan getiriyor. Onun bitip tükenmez çabalarının, Çukurova'da Karacaoğlan havaları üstüne halk arasında bitip tükenmez uğraşlarının tanığıyım. Karacaoğlan'ın hemşerisi bu büyük usta da Karacaoğlan havalarını kendi kişiliğinde yuğurarak, biraz daha oluşturarak belki de en gerçek biçimde yaratarak bize yeni bir Karacaoğlan getiriyor. Ruhi Su'nun sesinde bütün insanca duyguları, ölümü, ayrılığı, sevdayı, zulmü, doğa güzelliklerini halkımızla birlikte yeniden yaratılarak bulacağız. Ruhi'nin Karacaoğlan'ı yeni, erişilmez bir mutluluğumuz olacak.

Karacaoğlan ne demiş:

Arılar da konmaz oldu pürene
Şükür olsun bu sevdayı verene

Şükür olsun Karacaoğlanlara, Ruhi'lere.

Yaşar KEMAL
mantar82 çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-06-05, 18:02   #129
Eski Üye
 
Giriş Tarihi: 23-03-2004
Mesajlar: 953
Varsayılan Cvp: Kim Kimdir?(Gün aşırı yenilenecek)


devam.............

Ahmet Köklügiller'den Karacaoğlan;

KARACOĞLAN'IN YAŞAMI VE ŞİİRLERİ

YAŞAMI

Çoğu halk şairi gibi, elimizde Karacoğlan'ın yaşamı ile ilgili kesin bir bilgi ya da belge yoktur. Bildiklerimiz, bazı söylentilere ve şiirlerine dayanmaktadır.

Güney illerimizdeki (Mersin, Adana, K.Maraş vb.) yay*gın bir söylentiye göre Adana'nın ilçesi olan Bahçe'ye bağlı Farsak (Varsak) köyünde doğmuştur.

"Kozan Dağından neslimiz
Arı Türkmendir aslımız
Varsak’tır durak yerimiz"

dizeleri de bu söylentiyi doğrulamaktadır.

"Bin on beşte beratçığım yazıldı
Seksen beşte belkemiğim bozuldu
Bin doksanda mezarcığım kazıldı"

dizelerine göre de 1015 (1606)'de doğduğu ve 1090 (1680) 'da 75 yaşında öldüğü anlaşılmaktadır.

1640-1649 tarihleri arasında padişahlık yapmış olan Sultan İbrahim döneminde tutsak edilmiş, kısa zamanda Türkçeyi ve Türk müziğini öğrenmiş, daha sonraları besteler de yapmış olan Ali Ufki (Albert Babovski)'nin "Mecmua-i saz-ı söz" adlı kitabında, sözleri Karacoğlan'a ait iki beste vardır. Ali Ufki, bu besteleri 17. yüzyılın ikinci yarısında yapmıştır. Buna göre, Karacoğlan'ın 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir halk şairi olduğu söylenebilir.

Güney illerimizde bir söylenceye (efsaneye) göre Karacoğlan'ın yaşamı şöyledir:

Asıl adı Hasan'mış. Daha bir yaşına basmadan anadan öksüz kalmış. Beş yaşına varmadan da babası Kara İlyas, Ko*zan derebeyi Hüsam Bey(*} tarafından askere alınmış. Bir daha da dönmemiş. Böylece küçük Hasan ortalıktı kalakalmış !

Anasının "Karaca" diye sevip doyamadığı Hasan'a köyden (Farsak köyünden) Serdengeçti Osman Ağa sahip çıkmış. Ona babalık etmiş, büyütmüş. Yaşı on sekize gelince de, köyde kimi kimsesi olmayan dilsiz bir kızla evlendirmek istemiş.

Karacoğlan, bu dilsiz kızla evlenmek istememiş. Ama bu düşüncesini çok sert bir adam olan babalığı Osman Ağa'ya da söyleyememiş. Çareyi köyden kaçmakta bulmuş. Düğün hazırlıkları yapılırken bir gece köyden kaçmış.

Karacoğlan dağlar, tepeler aşmış, nereye gittiğini bi*meden durmadan yürümüş... Yorgunluktan yürüyemez duruma gelince, ulu bir çam ağacının altına oturmuş. Daha oturur oturmaz da uyumuş.

Uykusunda ak sakallı bir dede, Karacoğlan'a dolu bir tas uzatmış:

- İç şunu, iç ki, yorgunluğun ve dargınlığın son bulsun. Dilin bülbül, gönlün şen olsun, demiş.

Karacoğlan, tası başına dikip içince kendine gelmiş. Yorgunluğu üstünden gidivermiş. İçinin çalıp söylemek isteğiyle coştuğunu görmüş. Sazını eline alıp yeniden yollara düşmüş...

Bir gün Aladağlar'da bir Türkmen obasına konuk olmuş. Çalıp söylemiş. Oba halkı Karacoğlan'ı çok sevmiş:

- Âşık, hiç üzülme, demişler. Burasını kendi oban gibi bil, burda kal, obamız şenlensin !

Karacoğlan obada kalmış. Günler gelip geçerken, Karacoğlan obabaşı Boran Bey'in biricik kızı Elife âşık olmuş. Boran Bey de babalığı Osman Ağa gibi sert bir adammış. Derdini içine gömmüş, gizlice obayı terketmiş...

Dağları aşa aşa, günlerden bir gün Karaman iline gelmiş. Orada da Boran Bey'in obasıyla karşılaşmasın mı ? Hem şaşırmış, hem sevinmiş. Elif de aylardır Karacoğlan'ın özlemiyle yanıp tutuşuyormuş...

Bir gece gizlice buluşup obadan kaçmışlar. Uzaklarda, çok uzaklarda, bir obaya, obanın beyi Tuğrul Bey'e sığınmışlar. Tuğrul Bey, obalılar, çok iyi karşılamışlar bunları. Artık Karacoğlan'la Elif orada katmışlar.

Tuğrul Bey, dillere destan bir düğün yaptırarak bunları evlendirmiş. Karacoğlan obalılara saz çalıyor, Elif de ev işleriyle uğraşıyor, mutluluk içinde geçinip gidiyorlarmış.

O yörede Köse Veli derler bir adam varmış. Elif ’e tutulup âşık olmuş. Bir gece Karacoğlan yokken, çadıra girivermiş, Elife saldırmış. Ne yapsın Elifcik? Bir duyan olmasın, rezil olmayalım diyerek sesini çıkaramamış.

Karacaoğlan bu olayı öğrenince çok üzülmüş. Derdinden deli olmuş. "Demek Elif bana ihanet etti !" diyerek obadan ayrılmış, yeniden gurbete çıkmış.

Gönlü kırık, yıllarca gurbet ellerde dolaşıp durmuş...

Elife gelince, o da, o günden sonra kara çadırından hiç dışarı çıkmamış. "Ergeç gerçeği öğrenecek, bana dönecek!" umuduyla Karacoğlan'ın yolunu gözlemiş. Bir zamanlar oba*nın en güzel gelini olan Elifcik de yaşlanmış, artık obanın Elif Ana'sı olmuş...

Elif Ana bir gün çadırın önünde otururken, oradan geçen bir çerçiye sormuş:

- Çerçi kardaş, hiç gezdiğin yerlerde onu gördün mü?

Çerçi de:

- Sen kimden söz ediyorsun teyze ? demiş.
- Kimden olsun çerçi kardaş, Karacamdan söz ediyorum !
- Elif dedikleri sen misin?
- işte o benim kardaş! Boran Bey'in kızı, Karacoğlan'ın Elifi...

Çerçi oradan hızla ayrılmış. Gidip Karacoğlan'ı bulmuş:

- Çabuk ol, demiş, artık inadından vazgeç. Elifin eli ayağı tutmaz olmuş. Yolunu gözleyip duruyor. Ya yetişirsin, ya yetişemezsin, çabuk ol, hemen yola düş!

Karacoğlan çerçiye:

- işte görüyorsun durumumu, ben bu bükük belle ta oralara nasıl giderim? deyince, çerçi de:
- Hadi atla atıma, deyip Karacoğlan'ı eski obasına gö*türmüş.

Bütün oba Karacoğlan'ın başına toplanmış. Ayakta zor durabilen Karacoğlan:

- Nerede? diye sormuş, Elif nerede ?

Kalabalık donup kalmış, kimseden ses çıkmamış.

- Yoksa öldü mü ?

Yaşlılardan biri mezarlığı göstermiş:

- işte orada !

Gençlerin yardımıyla Karacoğlan mezarlığa varmış. Yeni bir dut fidanı dikilen Elifin mezarının başına oturmuş. Sazını göğsüne bastırarak söylemeye başlamış:


"Şu yalan dünyaya geldim geleli,
Tas tas içtim ağuları sağ iken.
***** felek vermez benim muradım,
Viran oldum mor sümbüllü bağ iken...''

Sonra sazını dut fidanına asmış:


- Bu saz burada kıyamete kadar kalacak, demiş, oraya yığılıp kalmış...

Obalılar, Karacoğlan'ı Elifin yattığı tepenin karşısına gömmüşler.(**)

Derler ki, her yıl ilkbaharda, o tepenin üstünde biri yeşil, biri mavi iki ışık yükselir, gökyüzünde birleşir. Karacaoğlan'la Elifin sevgileridir bunlar...

Saza gelince, o saz da yıllarca orada asılı kalmış. Çürü*müş, yenisini yapıp asmışlar. Dut ağacı yaşlanmış, yıkılmış, Yeni bir dut fidanı dikmişler. Yüzyıllardır, yel estikçe Karacaoğlan'ın sazı kendi kendine ötüp durmuş...



YAŞADIĞI DÖNEM VE ÇEVRE

Daha önce de belirttiğimiz gibi, eldeki belgelere ve şiirlerine göre Karacoğlan 17. yüzyıl içinde yaşamıştır. Ama nerede doğduğu, mezarının nerede bulunduğu hakkında kesin bir bilgimiz yoktur. Değişik bölgelerde Karacoğlan'a ait olduğu iddia edilen mezarlar bulunmaktadır. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu saptamak olası (mümkün) değildir. Olsa olsa, bu mezarlar, Karacoğlan'ın halkımız tarafından çok sevildiğini gösterir. Gerçekten de Gaziantep'te yaşayan Barak ve Çavuşlu Türkmenleri; Mut, Silifke, Gülnar (içel) Türkmenleri; Batı Anadolu'da yaşayan Karakeçili aşiretleri, Karacoğlan'a sahip çıkarlar. Türkolog Dr.Wilhelm Radloff (1837-1918)'un Kırım'da derlediği bir söylentiye göre, Belgrat'Iı olduğu da söylenmiştir.

Kesin olarak bilinen bir gerçek vardır; o da, Karacoğ*lan'ın Güney Anadolu'da Toroslar yöresinde yaşadığıdır:


"Vatanımız Adana, Maraş,
Çukurova ilimiz var."

*

"Binboğa'dır benim ilim."

*

"Mamalı'da ben bir Rıdvanoğluyum."

*

"Maraş illerine giden kervancı.
Selam söyle bizim ile, obaya."

*

"Gönül arzuluyor Antep ilini"

*

"Misis Köpriisü'nden, Ceyhan suyundan,
Boylan geçin Üreğil'in çayından,
Emmim kızı kalleş yarin elinden,
Bir haber getirin bağlı taş m'ola?"


Bu örnekler, Karacoğlan'ın Güney illerimizde, bugün de yer yer geleneklerini sürdüren bir Türkmen halk şairi olduğunu göstermektedir.

Türkmenler; bilindiği gibi, kökenleri Orta Asya'ya da*yanan, zengin bir folklora ve halk edebiyatına sahip olan Türk budunlarından (kavimlerinden) biridir. Anadolu'ya geldikten sonra, Maraş'ta Dülkadiroğulları, Adana'da Ramazanoğullan, Taşili'ni (Antalya) içine alan bölgede de Karamanoğulları Beyliklerini kurmuşlardır.

Türkmenler, geleneklerine çok bağlıydılar. Güçlü, disiplinli bir göçebe yaşamlar: vardı. Bu yaşamı sürdürmek için uzun zaman direndiler. Dış etkilere karşı boyun eğmemeye çalıştılar. Bu yüzden önceleri Selçuklular, daha sonra da Osmanoğullarıyla mücadele ettiler. Göçebe yaşamı terkedip yerleşik toplum düzenine geçmek istemediler. Ne var ki, tarihsel, toplumsal gelişimin doğal bir sonucu olarak, göçebelik yaşamı da 16. yüzyıldan sonra büyük değişime uğradı. Türkmenler, yavaş yavaş bir toprağa bağlanmaya başladılar. Göçebeliğe göre, daha ileri bir üretim ve yaşam biçimi olan tarım, Türkmenler arasında da yaygınlaşmaya başladı. Ama merkezi yönetimle Türkmenler arasındaki uzlaşmaz tutum hemen bitmedi; A.Cevdet Paşa'nın 1865'te gerçekleştirdiği "Çukurova Reformu"na kadar sürüp geldi. Toroslar'daki Türkmenlerin göçebelikten yerleşik yaşama geçişleri, ancak bu reformla sağlanabildi.

Bu açıklamayı şunun için yaptık: Türkmenler, sert karakterli, bağımsız yaratılıştı bir topluluktu. Kozanoğulları, Gâvurdağı Ulaşlıları, Farsaklar, Yağbasanlılar, Bozdoğanlar, Menemencioğulları, Tecirliler, Ceritler, Afşarlar, Sarıkeçili, Bahşiş, Bolacalı vb. aşiret ve boylarından oluşan bu topluluk, geniş ve dağlık bir bölgede, obalar halinde, orda oraya konup göçen hareketli bir yaşam içindeydiler. Kışlar bir bölgede, yazlar ise başka bir bölgede geçiyordu.

Karacoğlan'ın aşireti, bunlardan hangisiydi? Bunu da kesin olarak bilmiyoruz. Ama onun, Tarsus, Kozan Dağı, Düldül Dağı (Bahçe) gibi yerlerde yaşayan Farsak (Varsak) aşiretinden olabileceğini söyleyebiliriz. Farsaklar, dağlık yer*lerde oturmayı seven, sert, hırçın, isyancı bir aşirettir. Bu özelliklerin oluşturduğu ve "isyan", "hırçınlık", "üstünlük", "kan dökme", "yiğitlik" gibi duyguların işlendiği "varsağı" türü, halk edebiyatımıza Karacoğlan tarafından kazandırılmıştır. Bu da onun Farsaklı olduğunun belirgin bir kanıtı olarak gösterilebilir.



Şiirlerine bakılırsa, Karacoğlan belli bir yere bağlanıp kalmamış, sürekli olarak gezmiştir, İçel, Niğde, Konya, Karaman, Aydın, Ankara, Kayseri, Sivas, Gümüşhane, Erzurum, Erzincan, Kars, Malatya, Diyarbakır, Mardin, Maraş, Halep, Mısır... gezdiği yerler arasındadır. Ama onun asıl sevdiği yerler, doğup büyüdüğü Toroslar olmuş; gezdiği yerlerde hep ili'ni özlemiştir:


”İndim seyran ettim Frengistan'ı,
İlleri var, bizi il'e benzemez.
Levin tutmuş goncaları açılmış,
Gülleri var, bizim güle benzemez.
...........................

Akıllan yoktur, küfre uyarlar,
İmanları yoktur, cana kıyarlar,
Başlarına siyah şapka giyerler,
Beyleri var, bizim beye benzemez.


Karacoğlan eydür, dosta darılmaz,
Hasta oldum hatırcığım sorulmaz,
Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz,
İlleri var, bizim il'e benzemez."



Gönül, ne gezersin sarp kayalarda ?
İniver aşağı, yola gidelim.
.......................................
.......................................

Şahanı koyverin, avını alsın,
Yârenim yoldaşım yanıma gelsin,
Şu garip illerde düşmanım ölsün,
Emmili, dayılı il'e gidelim."



ÖTEKİ KARACOĞLAN'LAR


Edebiyatımızda, asıl Karacoğlan'dan başka, bu adı (ya da mahlası) taşıyan başka şairler de vardır:

• Gelibolu Mustafa Ali Efendi, yazdığı bir kitapta, bazı başarısız şairlerden söz etmekte ve şöyle demektedir: "Böyle hayvanlar, olgun insanlara vergi şiirden dem vurmak isterler. Gazel okumaya yellenirler. Aptalları inandırabilirlerse,bu söz*leri biz dedik diye yalan söylerler. Darda kalırlarsa bu şiirler Karacoğlan'a dayandırılır."

• 16. yüzyıldan kalma bir yazmada "Karacoğlan" imza*lı bir şiire raslanmıştır.

• 17. yüzyılda yaşamış olan ünlü Aşık Ömer, "Şair-nâme" adlı destanında "Karaca Oğlan" adlı bir şairi küçüm*seyerek şöyle der: "Öksüz âşık deyişleri aseldir / Karaca Oğ*lan ise eski meseldir / Ezgisi çağrılur keyfe keseldir / Biz şair saymayız böyle ozanı. Bu şairin asıl Karacoğlan'la bir ilgisi olduğunu sanmıyoruz.

• 19. yüzyılda da yaşamış Silifkeli bir Karacoğlan var*dır. Yörede bu şairden "Küçük Karacaoğlan" diye söz eder*ler.


KARACOĞLAN'IN ŞİİRLERİ


Karacoğlan'ın kaç şiiri vardır? Bunların Hepsi zamanımıza değin gelebilmişler midir? Bu sorulara da kesin bir kar*şılık veremiyoruz.

Karacoğlan'ın dilden dile çok geniş bir alana ya da bölgeye yayılan şiirlerinin tümü daha derlenebilmiş değildir. 17. yüzyıldan sonra yazılan "cönk'lerden ve halk ağzından yapılan ilk toplu derleme, Sadenin Nüzhet Ergün (1901-1946) tarafından ilk kez 1928'de yayınlanmıştır. Bu ilk derlemede 273 şiir yer almaktadır. Ergun'un 1969'da yirmi birinci baskıya ulaşan kitabında şiir sayısı 472'ye yükselmiştir. Dr.Müjgân Cumbur'un "Karacoğlan" adlı kitabında ise şiir sayısının 507'ye çıktığını görmekteyiz.

Görülüyor ki, yeni derlemelerle Karacoğlan'a ait şiir sayısı günden güne artmaktadır, öte yandan Karacoğlan'a mal edilen bazı şiirlerin ise gerçekten ona ait olup olmadığı da bir tartışma konusudur. Çünkü Karacoğlan da tıpkı Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi çağdaşlarını ve daha sonra yetişen pekçok şairi etkilemiş; şiirleri taklit edilmiş ya da şiirlerine benzek (nazire) yazılmış biridir. Başkaları tarafından söylenmiş ya da yazılmış bu tür şiirleri, Karacoğlan'ın şiirlerinden ayırdetmek güçtür.

Karacoğlan şiirlerinin derlenmesinde en güvenilir kaynak, kuşkusuz cönklerdir. Ne var ki, cönkler de temelde sözlü kaynaklara dayandığından derlenen şiirlerin birbirini tutmadığı, yazana ya da yazıldığı döneme göre değişik biçimler aldığı görülmektedir. Böylece aynı şiirin varyantları, ayrı ayrı şiirler gibi karşımıza çıkmaktadır. Kimi zaman da cönklere eksik geçmiş iki şiirden, yakıştırma ya da onarma (tamir) yoluyla bir şiir yapılmaya çalışılmaktadır.

Karacoğlan'ın tanıtılmasında, şiirlerinin bulunup toplanmasında, yorumlanıp değerlendirilmesinde, Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana pekçok araştırmacının emeği vardır. Ama bunların içinde en büyük emek payını Ali Rıza Yalman (183-1960), Sadettin Nüzhet Ergun (1901-1946) ve Cahit Öztelli (1910-1978)'ye ayırmak gerekir. Bu nedenle onları saygıyla anıyoruz.


ŞİİRLERİN BİÇİMSEL ÖZELLİKLERİ

Karacoğlan "koşma", "destan", "türkü", "semai" ve "varsağı" türünde şiirler söylemiştir. Bunlar, biçimsel yönden, geleneksel âşık edebiyatımızın en güzel örnekleridir.

Şiirlerde hece ölçüsünün 6 + 5=11 ve 4+4=8'li kalıpları kullanılmıştır.

Şiirlerde uyumlu bir ses örgüsü vardır. Bu uyumda, ustaca kullanılan sözcüklerin ve uyakların (kafiyelerin) büyük payı vardır. Bununla birlikte, Karacoğlan'ın uyum sağlamak için zaman zaman yarım uyaklara ve rediflere başvurduğu görülür. Ayrıca, bu amaçla bazı şiirlerinde "Hey geri de deli gönül hey geri" / "Mestine de Karacoğlan Mestine" vb. gibi şiirin içeriği ile ilgisi olmayan dizeler (mısralar) ya da "hezel", "hezeli" gibi sözler de kullanmıştır.


ŞİİRLERİNİN DİLİ

Her halk şairi gibi, Karacoğlan da şiirlerinde kendi yö*resinin dilini kullanmıştır. Ne var ki, Karacoğlan yöresel dili kullanıştaki ustalığı ya da yetkinliği ile öteki halk şairlerinden hemen ayrılır. Bu alanda, hiçbir şair, onun düzeyine çıkamaz.

Karacoğlan'ın şiirlerindeki dil, Toroslar ya da Güney Anadolu Türkmenlerinin dilidir. Bu dil, Arapça ve Farsça'nın etkilerine kapalı, sade, arı bir dildir. Göçebe bir yaşam biçiminin zengin deneyimleriyle beslendiği için, anlatım olanak*ları geniştir. Karacoğlan, ustaca söyleyişi ile, içinde doğup yaşadığı bu Türkmen dilini daha da zenginleştirmiştir. Aşağıdaki deyişlerin halktan mı Karacoğlan'a, yoksa Karacoğlan'dan mı halk diline geçtiğini kestirmek güçtür:

"Bitmedik işlere Mevla ulaşa"
"Aşıklık da keman ile saz ile"
"Her şahinin avladığı baz olmaz"
"Kış gününde güller bitmez,
Bitse de bülbülü ötmez"
"Güz gününde av avlanmaz,
Yaz gününde at bağlanmaz"
"Devleti başında olan kişinin
Sevdiceği kendi ile birolur" vb.

Şiirlerinde arı bir dil kullanmış olan Karacoğlan'ın, çok seyrek de olsa, "sâki-i devran", "bezm-i gülistan", "nazar-ı himmet" vb. gibi yabancı tamlamalar ya da kelimeler kullandığını görüyoruz. Ama bunlar, aynı çağda (17.yy) ya*şamış olan Gevheri ve Aşık Ömer gibi halk şairlerinin kullandıkları yabancı sözler yanında çok düşük kalır.

Sonuç olarak diyebilirizki, Karacoğlan'ın şiirleri, yabancı etkilere kapalı, bağımsız, sade halk dilinin en güzel örneklerini oluşturur. Türkçenin, doğal yapısı içinde korunup geliştirilmesinde Karacoğlan'ın şiirlerinin büyük etkisi olmuştur.


ŞİİRLERİNİN KONULARI

Karacoğlan'ın şiirleri, yaşamla sıkı sıkıya bağlıdır. Konular, hep yakın çevreden; hareketli, canlı göçebe yaşamından alınmıştır. Karacoğlan, bu yönüyle de öteki saz şairlerinden ayrılır; daha çok bir "dünya şairi" olarak çıkar karşımıza. İçe dönük ağır felsefi konularla pek ilgilenmez. İçinde yaşadığı dünyayı algılamaya, yaşamın tatlı yanlarına eğilmeye çalışır. İyimser, hoşgörülü bir dünya görüşüne sahiptir.

Kimi şiirlerine bakılarak onu "uçan", "çapkın", "avare" bir saz şairi gibi değerlendirmek yanlıştır. Kişiliğini ve dünya görüşünü saptamaya çalışırken, bu tür yanılgılardan kaçınmak gerekir. O, gönül avutucu, bireysel şiirler yanında, çağına, içinde yaşadığı topluma tanıklık eden şiirler de söylemiştir.

Şiirlerinin büyük bir bölümünde "aşk" ve "doğa" temalarının işlendiği görülür.

Aşk; kimi halk ya da saz şairlerinde görüldüğü gibi soyut ya da mistik bir kavram değil, gerçek aşktır. Sevgili ya da sevgililer de öyledir; canlıdır, gerçektir. Eşe (Ayşe), Döndü, Döne, Düriye, Cennet, Elif, Esma, Emine, Hatice, Hürü (Huriye), Meryem'dir. Bu Türkmen güzelleri, onun şiirlerinde el ele tutuşmuş, halay çeker gibidirler...

Bu güzelleri tanımlayan, tasvir eden benzetmeler de gerçek yaşamdan alınmıştır: Kömür gözlü, sırma saçlı, ok kirpikli, ceylan bakışlı, ince sedef dişli, bal ve kiraz dudaklı, gül yüzlü, siyah zülüflü, mor belikli, tülü maya yürüyüşlü, güvercin duruşlu, keklik sekişli, kumru sesli, yayla çiçeği kokuşlu, usul boylu, püskürme benli, kınalı parmaklı, kadife şalvarlı, şal kuşaklı, ala gözlü, gümüş halhallı...

Doğa'ya gelince, o da bütün renkleriyle, canlılığıyla yansır Karacoğlan'ın şiirlerine:

Dağlar ve yaylalar; karlı, gıcılı boranlı, etekleri ormanlı, çıplak tepeli, ala bulutlu, sulu sepkenli, mor sümbülü, yeşil ardıçlıdır...

Bağlar; reyhanlı, san çiğdemli, lâleli, menevşeli, nergizli, tomurcuk güllüdür...

Ovalar; kekik kokulu, çakır dikenli, kara çalılı ve yemyeşil otlarla bürülüdür...

Yaz bahar aylan gelince, ılgıt ılgıt seher yellerinin estiği bu yemyeşil ovalarda ve yaylalarda arap atları, top kara zülüflü tülü mayalar, akça cerenler, emlek kuzular, kınalı keklikler, çakır doğanlar, yavru sahanlar, telli turnalar, üveyikler, kırlangıçlar, turaçlar... oynaşırlar. Göllerinde sığınlar, ördekler, ağca kuğular yüzer; bahçelerinde kumrular, garip bülbüller öter...

Güney Anadolu'nun turuncu, ayvası, elması, kirazı, portakalı, fıstığı, bademi, balı, kaymağı, üzümü... Karacoğlan'ın şiirlerinde tat verir, bereketlenir.

Kara çadırları, beserek develeri, davarları, koyunları, kuzulan, arap atları; at üstündeki yiğitleri; allı yeşilli birbirinden alımlı Türkmen kızları; ötüşen kuştan; buz gibi suları; yemyeşil yaylaları ve ovalarıyla renkli göçebe yaşamının tüm doğal özelliklerini Karacoğlan'da buluruz.

İçinde yaşadığı 17. yüzyıl, Osmanlı toprak ve toplum düzeninin bozulduğu; gücüne göre herkesin bir yerleri kapıp mülk edinmenin yollarını aradığı; halkın ve köylülerin ekonomik güçsüzlükler içinde kıvrandığı bir dönemdir. Osmanlı toplum düzeninin halktan yana özelliklerinin zayıfladığı ve zaman zaman yok olduğu böyle bir dönemde, göçebelerin de bundan geniş ölçüde etkilendikleri Karacoğlan'ın bazı şiirlerinden anlaşılmaktadır, örneğin "Sultan Süleyman'a kalmayan dünya" dizesiyle başlayan bir destanında, yaşanılan haksızlıkların hesabının bir gün sorulacağı, dinsel bir yaklaşımla şöyle anlatılmaktadır:

"Bu dünyada adam oğluyum dersin,
Helâli, haramı durmayıp yersin,
Yeme el malını er geç verirsin,
iğneden ipliğe sorulur bir gün.

Gökte yıldızların önü terazi,
Ülker ile aşar gider birazı,
Yarın mahşerde de sorarlar bizi,
Hak mizan terazi kurulur bir gün."

Başka bir şiirinde "Rağbet kalmadı hiç yoksula bayda" (zenginde) diyor. "Kardaştan kardaşa fayda yoğ imiş" diye yakınıyor, yaşanılan kötü günlerden.

Yer yer şiirlerinde göreceğimiz bu tür yakınmalar, eleştiriler, Karacoğlan'ın toplumsal sorunlara tümüyle sırtını çevirmediğini gösteren örneklerdir. Yukarda söylediğimiz gibi, o iyimser bir kişidir; kötülüklerin, kara günlerin geçici olduğuna inanır:

"Naçar Karacoğlan naçar,
Pençe vurup göğsün açar,
Kara gündür gelir geçer,
Gamlanma gönül gamlanma."

Karacoğlan'ın şiirlerinde "din" ve "dinsel inançlar" önemli bir yer tutmaz. İslâm dinine inanır. Ama bu dinin hangi mezhebinden olduğu belli değildir. Halk, ona "ermiş" "evliya" gözüyle bakmış, mezarı sanılan yerlerde adaklar adamıştır. Karacoğlan'ın kendisine yakıştırılan bu dinsel sıfatlarla bir ilgisi yoktur.


ETKİLENDİĞİ ŞAİRLER

Karacaoğlan'ın yaşadığı dönem, Halk Edebiyatı'nın Di*van Edebiyatından geniş ölçüde etkilendiği bir dönemdir. Arap ve Fars edebiyatlarının birçok nazım kuralları, Divan edebiyatı yoluyla Halk edebiyatına girmiştir.

Karacaoğlan, bu etkinin dışında kalmıştır. Onun şiirlerin*de Divan Edebiyatı'nın izlerine rastlanmaz. Bunda, dışa kapalı, geleneksel kültüre sıkı sıkıya bağlı bir göçebe yaşamının, bu yaşamın içinde bulunmanın payı büyüktür.

Öte yandan, Karacoğlan'ın kendisinden önce yaşamış ya da çağdaşları olan halk şairlerinden etkilenmediği söylenemez. Obasıyla birlikte durmadan yer değiştiren, Anadolu'nun birçok yerlerini dolaşan Karacoğlan, kuşkusuz birçok saz şairiyle karşılaşmış, onlardan etkilenmiştir.

Onun şiirleri üzerinde duran uzmanlardan birçoğu, Karacoğlan'ın öksüz Dede (17.yy), Köroğlu (16.yy), Âşık Garip (16-yy), Kul Mehmet (16.yy), Pir Sultan Abdal (16.yy) gibi halk şairlerinden dil, anlatım, biçim yönlerinden etkilendiği üzerinde birleşirler.

Karacoğlan, çağdaşı olan Kayıkçı Kul Mustafa'dan da etkilenmiştir. Kimi uzmanlar, bu etkileşimin karşılıklı olduğunu da söylerler.

Bu konuda özetle şu yargıya varılabilir: Karacoğlan, daha çok, kendinden önce gelişerek bir çığır açan Aşık ede*biyatından ve bu edebiyatın öncü âşıklarından etkilenmiştir. Çağdaşlarının etkisi pek görülmez. Çünkü kendisi çağının öncüsü durumundadır.

KARACOĞLAN'IN ETKİLERİ

Karacoğlan içinde yaşadığı topluluğun beğenilerine bağlı kalan bir şairdir. Bu topluluğun düşüncesini, duyarlığını şiirleştirmiştir. Bu nedenle, yaşadığı dönemde olduğu kadar, daha sonraki dönemlerde de halk tarafından çok sevilmiştir, özellikle Güney Anadolu Türkmenleri arasında yayılan bu sevgi, zamanla bazı bölgelerde (Mut, Gülnar) dinsel bir niteliğe bürünmüş, daha önce de belirttiğimiz gibi, Karacoğlan'ı "ermiş" ya da "evliya" katma yüceltmiştir. Yaşamı ve kişiliği ile ilgili birçok söylenceler (efsaneler) ortaya çıkmıştır. Türkmenlerin geleneklerine, bir de "Karacoğlan geleneği" eklenmiştir, öyle ki, ondan bir şiir ya da türkü söyleyememek, Türkmenler arasında "ayıp" sayılmıştır. Bugün bile, Toroslar'daki köylerde, bu geleneğin geniş ölçüde yaşadığını görmekteyiz.

Türkmenler arasındaki bu erişilmez Karacoğlan sevgisi, onun yazılı bir kaynağı dayanmayan şiirlerini, kuşaktan kuşağa yaşatarak zamanımıza kadar getirebilmiştir.

Karacoğlan'ın, geniş halk yığınları üzerinde olduğu kadar, kendisinden sonra gelen halk şairleri üzerinde de geniş etkileri olmuştur. Çağdaşları Gevheri ve Âşık Ömer'le başlayan bu etkilenme, zamanımıza kadar sürüp gelmiştir.

Karacoğlan'ın derin etkilerini, özellikle Toroslar'da ve Güney Anadolu Türkmenleri arasında yetişen halk şairlerinde görürüz. Gündeşlioğlu (19, yy) ve Dadaloğlu (1785-1865) bunların başında gelir. Öyle ki, bu iki şairin şiirlerini, Karacaoğlan'ın şiirlerinden ayırmak oldukça güçtür. Türkmenlerin en büyük boylarından biri olan Afşarlar, kendi içlerinden ye*tişip Osmanlı'ya karşı bir direnç öğesi durumuna gelen Dadaloğlu'nu da çok sevmişler, yakın benzerlikten dolayı, Karacoğlan'ın birçok şiirini ona mal etmişlerdir.

Bunlardan başka, Karacoğlan'dan dil, söyleyiş (üslup), biçim, imge (imaj) vb. yönlerinden etkilenmiş şu halk şairlerini de sayabiliriz: Aşık Hasan (ya da Hasan Dede, 17.yy), Âşık İsmail (?-?), Deli Boran (19.yy), Beyoğlu (19,yy), Hezari (19.yy), Ruhsatı (19..yy), Vahdeti (19.yy), İrfani (?-?).

Kısaca söylersek, Karacoğlan, 16. yüzyılda büyük bir gelişme gösteren ve günümüze kadar bu gelişmesini sürdüren Halk edebiyatımızın doruk noktalarından biridir. Yerel dili kullanıştaki ustalığı, halkının beğenilerini şiirleştirmedeki üstün başarısı ile Halk edebiyatımıza büyük kalkılan olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak, halkımızı ve onların sözcüleri durumundaki halk şairlerini de geniş ölçüde etkilemiştir.

Ahmet Köklügiller (İstanbul, 1983)


Tam da akademik bir çalışma gibi oldu. Uzun olduğu için üçe ayırdım.....
mantar82 çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-06-05, 19:40   #130
Eski Üye
 
Giriş Tarihi: 23-03-2004
Mesajlar: 953
Varsayılan Cvp: Kim Kimdir?(Gün aşırı yenilenecek)

Halikarnas Balıkçısı

Girit'te doğmuştur (1886). Asıl adı Cevat Şakir Kabağaçlı olup Abdülhamid dönemi devlet adamlarından Şakir Paşa'nın oğludur. Çocukluğunun bir bölümünü babasının büyükelçi olarak bulunduğu Atina'da geçirmiş, İstanbul'da Büyükada Mahalle Mektebi ile Robert Kolej'de okumuştur (1904). Daha sonra İngiltere'ye giderek Oxford Üniversitesi'nde "Yeni Çağlar Tarihi" okumuştur (1904). Cevat Şakir yurda döndükten sonra, çeşitli dergilerde yazılar yayımlamağa, çevirilen yapmaya başlamıştır. Bu arada Diken, İnci, Resimli Hafta, Resimli Ay, Resimli Gazete gibi dergilere resim, karikatür ve yeni bir tarzla "tezhip" ler de yapmış, öyküler yazmıştır.

Cevat Şakir'in Resimli Hafta'da yayımlanan (1925) "Hapishane İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?" başlıklı yazısı "Asker kaçaklarının yargılanmadan kurşuna dizildiklerini" öne sürdüğü gerekçesiyle İstiklâl Mahkemesi'nce sakıncalı görülmüş ve Cevat Şakir üç yıl Bodrum'da "kalebentliğe" mahkum edilmiştir (1925).

Cezasının bitiminden sonra Bodrum'da kalan Balıkçı, 1947 yılında İzmir'e yerleşmiş, gazetecilik ve turist rehberliği yapmıştır. Kendisine 1971 yılında Kültür Bakanlığı'nca Devlet Kültür Armağanı verilen Halikarnas Balıkçısı 1973 yılında İzmir'de ölmüş, vasiyeti üzerine Bodrum'da bir tepeye gömülmüştür.

Yazın Yaşamı

Cevat Şakir, daha Robert Kolej'in son sınıfında iken İkdam gazetesinde yazmaya başlamış, çeviriler yayımlamıştır (1904). İngiltere'den döndükten sonra yazı ve çevirilerini sürdüren Cevat Şakir'in ilk öyküleri heyecan öğesini öne çıkaran magazin öyküleridir. Kendisi şöyle demektedir:

"İsmini cismini unuttuğum bir çok yerlere de yazılar yazıyor, resim ve karikatürler yapıyordum. Fakat bunların çoğu istediğim gibi değildi. Kendi gönlüme göre yazdıklarım için, bunları halk anlamaz diyorlardı. Benim istediğim gibi değil, başkalarının istediği gibi yazmanın tadı kalmıyordu."

Cevat Şakir, yazar kimliğini de düşünce adamı kimliğini de asıl anlamda Bodrum'da kalebentliğe mahkum edilmesinde sonra bulacaktır. 1926 yılından itibaren Halikarnas Balıkçısı imzasıyla yazmaya başlayacak olan Cevat Şakir, Bodrum'a varışından sonra kendisinde meydana gelen bu dönüşümü şöyle anlatmaktadır: "Heyy! Açılan kapı, birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi. (...) Çocukluktan beri ilk defa çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak! Şükran! Kıyamet kopuyar. Parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. Güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, başıma avuç avuç akıttım.(...) Dizüstü düşmek, bir çeşit fırlamak, havalanmaktır. Babıâli yokuşunun boyunduruğuna vurulmuş olan Cevat, boş bir kalıp olarak yerde yığıla dururken, onun ortasında- içinde bir milyar kuş sanki sevinçle cıvıldaşarak- Halikarnas Balıkçısı irkilip, dikilmeye koyuluyordu. Yerde bir kalıp kalıyordu. Onun içinden başka bir insan kalkıyordu."

Bu başka insan, hem o günlere kadar yazınımızda hemen hiç görülmeyen denizi, deniz insanlarını benzersiz bir şiirsellikle anlatacak bir öykücü / romancı hem de sonraki yıllarda Mavi Hümanizma diye nitelenecek bir hareketi başlatan bir kültür adamı olacaktır. Onun Anadolu uygarlığına ilişkin ilginç görüşleri ve sonraki yıllarda turistik nitelik kazanacak olan "Mavi Yolculuk" gezileri dolayısıyla Bodrum, uluslar arası bir üne kavuşacaktır.

Yapıtları

Öykü:

Ege Kıyılarından (1939), Merhaba Akdeniz (1947), Ege'nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957), Ege'den (1972 Önceki kitaplardan seçmeler ve yeni öyküler), Gençlik Denizlerinde (1973).

Roman :

Aganta Burina Burinata (1946), Ötelerin Çocuğu (1956), Uluç Reis (1962), Turgut Reis (1966), Deniz Gurbetçileri (1969),

İnceleme:

Anadolu Efsaneleri (1954), Anadolu Tanrıları (1955), Anadolu'nun Sesi (1971), Asia Minor (19..), The Civilization of Western Asia Minor (19..), An Outline of History of Turkey (19..), Mektuplarıyle Halikarnas Balıkçısı (1976-Haz: A. Erhat), Düşün Yazıları (1981- Haz: A. Erhat )
mantar82 çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



Tüm saatler GMT +2. Şuan saat: 05:49
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


FrmTR Facebook | FrmTR Twitter | Vidyotup | YorumTR | Haberler | Okul Arkadaşım | Kıbrıs | Kısa Link | Domain
5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Search Engine Optimization by vBSEO