|
||||||||
Genel Kültür Kategorisinde ve Kültür Forumunda Bulunan İsimler Lakaplar Konusunu Görüntülemektesiniz => İsimler Lakaplar İsimler ve lâkaplar... İsimler; kimi zaman anne baba tarafından, kimi zaman aile büyükleri tarafından verilmiştir kişiye. Kişinin seçme ...
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 |
|
Bağımlı
![]() |
İsimler Lakaplar İsimler ve lâkaplar... İsimler; kimi zaman anne baba tarafından, kimi zaman aile büyükleri tarafından verilmiştir kişiye. Kişinin seçme hakkı yoktur başlangıçta ismini, ne dediysek o denmiştir bir kere. Zamanla alışır ismine insanoğlu ve sevmeye başlar. Çocuklarına utanmayacakları, iftiharla taşıyabilecekleri güzel isimleri vermek, onların güzel lâkaplarla hatırlanmalarını sağlayacak duygularla yetişmelerini sağlamak, anne-babanın vazifelerinden, çocuğun da anne-babası üzerindeki haklarındandır. İsimlerin kişinin ruhi yapısı üzerinde de tesirli olduğu bilinmektedir. Tecrübeyle sabit olan mesellerden biri de, "Bir adama kırk gün deli dersen deli, akıllı dersen akıllı olur; ne dersen o olur." sözüdür. Yani sürekli telkinle (isim ve lâkaplarla), insanın bilinçaltına bazı hisler yerleştirilebilir. Kaldı ki isim ya da lâkapların kullanım süreleri atasözünde ifade edildiği gibi kırk günle de sınırlı değildir. İnsanın hayatı boyunca; Aslan, Fatih, Bahadır, Barış, Efe gibi isimlerle çağrılmasının, kişiliği üzerinde müspet tesirinin olacağı muhakkaktır. Belki de bu sebeple, anne-babalar ve aile büyükleri çocukları hakkında zanda bulunarak -güzel isimlerin işaret ettiği vasıflara sahip olmalarını ümit ederek çocuklarına; Aslan, Yiğit, Cesur, Onur gibi isimler verirler. Çocuklarının, ismine uygun vasıfları taşıması bulunmaz bir mutluluktur aile için. Mesela, 'aslan' gibi cesur bir çocuğunun olması her aile için bir bahtiyarlıktır. Böyleleri için de, "ismiyle müsemma" (isimlenmiş) denmiştir, atalarımız tarafından. Ailelerin, çocuklarına isim vermek için hürmet ettiği, fikrine itibar ettiği kişilerden isim istemesi de kültürel bir özelliğimizdir. Bunun eski Türklerde de böyle olduğu, Dede Korkut Hikâyeleri'nden biri olan Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinden anlaşılmaktadır. Kişinin gösterdiği bir kahramanlıktan ya da topluma faydasından dolayı, "Dede Korkut gelsin, boy boylasın, soy soylasın bu oğlana bir ad koysun." denerek, Dede Korkut'un vereceği ismi merakla beklemektedir atalarımız. Ailelerin çocuklarına verdikleri isimleri seçerken zaman zaman sosyal hâdiselerin etkisinde kaldıkları, bazı isimlerin hâdiselerin de tesiriyle kimi zaman moda olduğu görülmektedir. Meselâ, dönem itibariyle Adnan, Menderes, Turgut, Özal isimlerinin, Kıbrıs Barış Harekatı zamanında ise Bülent, Ecevit isminin, 12 Eylül zamanında da Kenan ve Evren isimlerinin moda olması gibi. diğer bir örnekte de, "İnek Şaban" tiplemesinden dolayı "Şaban" ismini; Karadeniz fıkralarının vazgeçilmez figürleri oldukları için; Temel, Dursun, Fadime isimlerini aileler çocuklarına vermekte eskisi kadar istekli davranmamaktadır. İsimlerin tercih edilmesinde yaşanılan bölgenin de tesirinin olduğu, belli bölgelerde bazı isimlerin daha fazla kullanıldığı görülmektedir. Meselâ Mardin yöresinde, Şeyhmus; Karadeniz yöresinde, Temel, Fadime; Kastamonu ve Karabük yörelerinde ise Satılmış isimleri yaygındır. İsim belirlemede tesirli faktörlerden biri de; bebeğin ailenin kaçıncı çocuğu olduğu veya ailenin karşılaştığı özel bir durum olabilmektedir. Çocukları hayatını devam ettiremeyen bazı ailelerin yeni çocuklarının yaşamasını ümit ederek dua niyetiyle Yaşar; sürekli erkek çocuğu olan bir ailenin, en sonunda kız çocuğuna sahip olduklarını ifade için Döndü; başka çocuklarının olmasını istemediklerini ifade için Yeter, Dursun, İmdat isimlerinin verilmesi de ilginçtir. İnsanları hemcinslerinden ayırmak, onların tanınmalarını sağlamak için kullandıkları ismin farklı olması da çoğu zaman işe yaramaktadır. Bu sebeple isimlerin yanı sıra çeşitli lâkaplar da kullanılmaktadır. Lâkaplar Osmanlılarda Lâkaplar ve Hikâyeleri isimli bir eserde, Osmanlı Devleti'nde görev yapmış padişah, sadrazam, şeyhü'l-İslâm vb. 940 resmi görevlinin isimleri incelenmiş ve bunların 251'inin isminin Mehmet, 91'inin Ahmet olduğu tespit edilmiştir. Aynı ismin bu kadar sıklıkla kullanılmasının kişilerin ayırt edilmesini zorlaştıracağı meydandadır. 'İsmin ne?' sorusuna, Mehmet cevabını aldığında, "Hangi Mehmet?" der, Anadolu insanı. Bu Mehmet'in tebarüz ettiği başka bir vasfı olmalı diye düşünülüyor olacak ki, 'Sarı Çizmeli Mehmet Ağa' cevabıyla tamamlar sorusunu. Artık Mehmet'in, ayırıcı, tanıtıcı bir hususiyeti bulunmuştur ve söze devam edilebilir. Demek ki, isimlerin yetmediği yerde lâkaplar devreye giriyor. Tanımından da anlaşılacağı üzere, bir eser sayılabilecek lâkaplar, umumiyet itibariyle anonimdir. Başlangıçta belli olsa bile, bu sonradan unutulmuş ve anonim hâle gelmiştir. Çünkü maksat sözü edilen kişiyi tanımlamaktır. Bir kişi veya bir ailenin milliyeti, memleketi, fizikî ve ruhi özellikleri, mesleği, alışkanlıkları, sık kullandığı kelimeler göz önüne alınır lâkap verilirken: 'İşkodralı, Avlonyalı, Sokullu, Çandarlı; Frenk, İngiliz, Gürcü, Tellak, Kabakçı, Çavuş, Kalın, Hezarpare, Uzun, Kara, Melek, Canım, Lâlezar...' örneklerinde olduğu gibi. Asıl adı Aslan, kendi korkak olan; adı Sabit kendisi bîkarar olan; adı Uygar, Çağdaş olduğu halde yeniliklere, gelişmelere kapalı olanlar da vardır. İşte böyle bir durumda, sözlü bir halk edebiyatı geleneğine sahip olan insanımız, 'Tam yerine rast geldi.' dedirtecek bir kelimeyi söz konusu kişi veya ailenin ismine ekleyiverir. Karga Paşa, bunlardan biridir. Yani ismi ile davranışları ittifak etmemiştir, Karga Paşa'nın. Asıl adı Şahin olan paşa 93 Harbi'ne katılmıştır. Ancak askerler üzerinde müspet bir tesir bırakmamıştır. Asker, Şahin Paşa'nın korkak olduğunu vehmetmiştir. Hattâ hakkında, 'Bir boru çalınıp da asker silâh başı eder veya top tüfek patlarsa, kendisini korkudan sancı tutarmış.' rivayetleri dolaşmıştır. Bu sebeple çevresindekiler tarafından Şahin Paşa, 'Karga Paşa' diye tesmiye edilmiştir. Ancak tenkit etmek, ayıplamak, kınamak, kötülemek için verilen lâkapların, isimlerin kullanılmasının bir faydası olmayacağı gibi zararlı neticeleri de olabilir. Çevresindekilerin, insana uygun gördüğü lâkapların ayrıca kalıcılık ve değişmezlik özelliği de vardır. Bu kalıcılığın; 'Adı çıkmış dokuza, inmez sekize.' sözünde olduğu gibi ; bazen de, 'Kendi gitti, adı kaldı yadigâr.' dedirten durumlarıda olur. Lâkapların kalıcılığı hususunda Ahmet Rasim, Borazan Tevfik namlı, şakacılığıyla tanınmış bir arkadaşıyla ilgili şunları yazmaktadır: "Borazanımız, usulca koluma girdi ve dedi ki: Bu kadar işe girdim, çıktım. Askerden, yüzbaşılıktan emekli oldum. Boyacı, ayrancı dükkanları açtım. Temsiller verdim. Yine lâkabımla birlikte kaldım. Ölünceye kadar da böyle. Borazan Tevfik aşağı, Borazan Tevfik yukarı." Şimdi bu bilgiler ışığında ecdadımızın taktığı ilginç lâkaplardan birkaçını hikâyeleriyle ele alalım: Yedi-Sekiz Hasan Paşa Hasan Paşa, İkinci Abdulhamid döneminin devlet memurlarından biridir. Okuması yazması olmadığı için, imza atmak zorunda kaldığı zaman önce Arap rakamlarıyla V (yedi), sonra (sekiz) yazar, iki rakamın arasına bir de kısa çizgi çekermiş. (V-) Bu nedenle de Yedi-Sekiz (V-) Hasan Paşa diye anılmış. Pazar Ola Hasan Bey Ahmet Rasim'in eserlerinde adı geçen biridir Pazar Ola Hasan. Yazarın anlattıklarına göre, o zamanın tanınmış tiplerinden ve meczuplarındandır. Her sabah esnafı dolaşır ve onlara 'Pazar ola' diye seslenirmiş ve esnaf da onun bu seslenişini uğur kabul edermiş. İşte bu yüzden, 'Pazar Ola Hasan Bey' diye adlandırılmış. Ayrıca Ahmet Rasim onun hakkında, 'Ne zaman rastlasam yüzündeki gülümsemelerini taze bulurum. Meczupluk haline yaraşır bir temiz bakışla çevresine bakınarak her dükkâna, her satıcıya, işine malına göre, 'Pazar ola bakkalbaşı, pazar ola balıkçı, pazar ola aşçı baba!' der yürür gider. Esnaf onun 'pazar ola'sını uğur bellemiştir." Ahmet Rasim bir yazısında da Pazar Ola Hasan'la yaşlı bir kadının konuşmasına yer vermiş ve gördüklerini şu şekilde aktarmıştır: 'Bir gün üstü başı temiz yaşlıca bir kadın, işitilir derecede açık bir besmele çekerek Hasan Bey'e yaklaştı ve dedi ki: -Oğlum Hasan Bey! Sulh olacak mı, sulh? Hasan Bey kayıtsız, gülümseyerek: - Pazar ola hanım anne! Zavallı kadın öyle sevindi ki; 'Bu pazar mı evlâdım?' dedi ki sorusu ağzında kaldı. - Pazar ola turşucu! Kadın arkasından bir müddet baktıktan sonra yanında bulunan genç hizmetkârı: Onlara malum olur ama söylemezler, rumuz ile anlatırlar. - Pazar ola kasapbaşı!' Bunların yanında kaptan-ı deryalardan Abdurrahman Paşa, İtalyan kökenli olduğu için Frenk; Mustafa Paşa, tersanede İngilizce öğrenen ilk Türk denizcisi olduğu için İngiliz; bir başka Mustafa Paşa, birçok görevi atlaya atlaya kaptan-ı derya olması sebebiyle Atlamalı; Hüseyin Paşa ise, İspanyollarla yapılan bir deniz savaşında birçok yara aldığı için öldü sanılıp bırakılmış, ancak sonra yaşadığı anlaşılmış olduğundan yarı ölü, manasına gelen Mezomorta lâkabıyla lâkaplandırılmıştır.(SIZINTI DERGİSİ) Mesajı son düzenleyen FIELD&MERESAL ( 05-07-05 - 05:53 ) |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Forum Gurusu
![]() |
genelden tasıdım. gerçekten ilgiyle okudum. çok teşekkürler bu paylaşım için. |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Kıdemli Üye
![]() |
lakaplarda hıc hazetmem lakap takanlarıda sevmem... |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Meraklı
![]() ![]() |
ismim=vedat lakabım=vedo ne alakaysa
|
|
|
|
|
|
#5 |
|
ᅠ
![]() |
lakabım var tabi benimde
arkadaşlar şeytan diyorlar
|
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
|
FrmTR Facebook |
FrmTR Twitter |
Vidyotup |
YorumTR | Haberler |
Okul Arkadaşım |
Kıbrıs |
Kısa Link |
Domain
|