|
||||||||
Lise Bilgileri Kategorisinde ve Kitap Özetleri Forumunda Bulunan İSLAMA GÖRE CİN, SAR’A, SİHİR ve BÜYÜ Konusunu Görüntülemektesiniz => İSLAMA GÖRE CİN, SAR’A, SİHİR ve BÜYÜ ( Ahmet Nurettin’in yazmış olduğu bu kitap, 327 sayfadan oluşmaktadır. Cinler, duyularla idrak ...
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 |
|
Gitarist..!!
![]() ![]() ![]() |
İSLAMA GÖRE CİN, SAR’A, SİHİR ve BÜYÜ Cinler, duyularla idrak edilemeyen, insanla melek arasında yer alan, insan gibi bilinç ve iradeye sahip ve yaptıklarından sorumlu, ateşten yaratılmış görünmez varlıklardır. Sözlükte cin, örtülü, gizli şey anlamlarına gelir. Cinlerin varlığı Kur’an-ı Kerim ve sünnetle bildirilmiştir. Turunç bulunan eve cin girmez. Bu yüzden Hanefi Hazretleri, kendisine cin musallat olanlara “Evinde turunç bulundur. Çekirdeklerinden de tespih yaparak üzerinde taşı” demiştirler. “Cinler üç çeşittir: 1. Kimisinin kanatları vardır, havada uçarlar. 2. Kimisi yılan ve akreplerdir. 3. Kimisi de konar-göçer olanlardır.” Hadis-i Şerif “Şeytan, üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen (besmele çekilmeyen) yemeği kendine helal sayar.” Hadis-i Şerif Yemeğinin son lokmasına kadar Besmele çekmeyen adam son lokmasına da Besmele çekince ( Bismillahi evvelehü ve ahirahü) Rasülullah (SAV) “Şeytan onunla yemeğe devam etti. Ne zaman ki Allah’ın adını zikretti, şeytan karnındakileri hep kustu” buyurdu. Cinler soğuktan ve sudan etkilendikleri, hatta zarar gördükleri için sıcak yerlerde; Müslümanları temiz, Müslüman olmayanları ise pis yerlerde yaşarlar. Çöller vadiler, harabeler, terkedilmiş yerler, mezarlık, hamam vs yerler cinlerin yaşadıkları mekanlardır. Cinlere istedikleri şekle girme izni verilmiştir. Cinleri biz; 1. Kendi asli şekillerinde, 2. İnsan şeklinde, 3. Çeşitli hayvan şeklinde görürüz. Cinlerle dost olmaya hiç özenilmesin. Çünkü cinlerin getireceği zarar, yararlarından daha çoktur. Cinlerle ilişkiye girenlerin ya hasta olmuş, ya da delirmiş oldukları örülmüştür. Son nefeste (Allah korusun) imansız gitme tehlikesine yol açabilirler. Cinlerin çeşitli şekil ve suretlerde insanlara görünmelerinin asıl sebebi, onlardaki büyüklenme, şımarıklık, alt etme ve üstün gelme gibi sıfatlardır. Bu çirkin sıfatlarından dolayı da kendi aralarında da sık sık kavga ederler. İnsanlar cinlerden nasıl korkup çekiniyorlarsa, cinler de insanlardan aynı derecede korkup çekinirler. İnsan son derece güçlü ve dayanıklı yaratılmıştır. Sonra insan ruhunun üstünlüğü ve meleklerinin çokluğu, onun üstün olmasını gerektirmiştir. Yeryüzündeki eserler, insanlar tarafından oluşturulmuştur. Cinlerin, hiç elle tutulur eserleri yoktur. Bu da insan için bir üstünlüktür. Cinlerin ömürleri sanıldığı gibi uzunda değildir. İnsanlar tarafından azarlanırlarsa telef olurlar. Bu nedenle cinler, insanlara karşı haset ederler. Böylece insanlara zarar vermeye çalışırlar. Fakat özellikle, mücadeleci, iradesi güçlü, inatçı ve Allah’ın veli kulları, cinlerin en çok korktukları insanlardır. Bunlara karşın iyi ve merhametli Müslüman cinler vardır. Müslüman insanlara yardım etmek isterler ama onlardan korktukları için onlara yanaşmaktan çekinirler. Cinlerin insanlara ezeli düşmanlıkları vardır. Bunun sebebi, babaları İblis’in Allah (c.c)ın secde emrine uymaması sebebiyle kovulanlardan olması, bunun sebebini Hz. Adem olarak görmeleridir. Bu yüzden insanlara zarar vermek isterler. “Size, şeytanların kimlere inmekte olduklarını haber vereyim mi? Onlar günaha düşkün her yalancıya inerler.” (Şuara / 221-222) Şeytanlar, küfre düşürerek kendilerine bağladıkları insanları öldükten sonra da rahat bırakmaz; bedeni çürüyüp toprağa karışıncaya kadar onun ruhuyla, tıpkı çocukların topla oynadıkları gibi oynarlar. Bu Allah’ın kafirlere berzahtaki cehennem azabını tattırmadan önce verdiği başka bir azaptır. “Şeytan, insan oğlunun damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır.” Hadis-i Şerif Cinlerle evlenmek mümkündür. Fakat Hanefi alimleri, cinlerle insanların evlenmesini kerih görür, böyle bir evliliğe izin vermeyen, bununla beraber evlilik meydana gelmişse, bunu da hükümsüz sayanlar grubunu oluştururlar. Cinler uzak mesafelerden ve geçmişten haber getirebilirler, ama bu haberlerinin doğru olacağı kesin değildir. Olayları hayal ettikleri gibi, yalan anlatırlar. Kızı kaybolan adam şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerine gider, olanları anlatır. O’da “Kerh’in harabelerine git, ‘Bismillah, Şeyh Abdülkadir’in niyetine’ diyerek bir daire çiz ve oraya otur. Bir müddet sonra cinler, sonra da onların padişahları gelecek. Seni benim gönderdiğimi söyleyerek, derdini anlat” der. Adam, Şeyhin dediklerini yapar, anlattıkları gerçekleşir. Çizdiği daireden içeriye giremeyen cinlerden sonra padişahları gelir. Adam cine Şeyh tarafından gönderildiğini söyleyince Cin, adama derdini sorar. Adam da kızının kaçırıldığını söyler. Cinlerin padişahı “Bunu hanginiz yaptınız” diye diğer cinlere çatar. Marid adında bir cin kızla gelerek, onu çok güzel bulduğu için kaçırdığını söyler. Padişah tarafından Marid’in boynu vurulur. Cinler, insanların ilim meclislerinde bulunurlar. Cinler de ilim ve irfan az, manevi incelikleri anlamakta da kudretsizdirler. Cinler, bedenine girdikleri insan ve hayvan gibi konuşurlar, kimisinin sesi daha kalın veya ince olduğu için bazısının bedendeki sesleri aynı çıkmaz. İnsanlar, cinleri göz hapsine alabilirler. Cinleri gördüklerinde, gözlerini kırpmadan, sağa sola bakmadan sadece cine bakarlarsa, cin kaçmak için o insanın bakışlarını çevirmesi için telaşlanır; çünkü korkarlar. Muhannesler, yani kendisinde hem erkeklik ve hem de dişilik belirtileri olanlar cinlerin çocuklarıdır. Hayızlı iken kadın cinsel ilişkide bulunur, hamile kalır ve çocuğu olursa, işte bunlar muhannes, yani cinlerin çocuğu olurlar. Cinlerin sebep oldukları bütün hastalıklara cin çarpması denir. Bu hastalıklar ya bedende fonksiyon ya da davranış bozukluklarına sebep olurlar. Bunlar ilaçlarla ya da Medine hurması, turunç, limon ve çörek otu ile iyileştirilir. Bu hastalara Kur’an-ı Kerim okunduğunda nur soğuk olduğu için buna dayanamayan cinler hastayı terk ederler. Sar’a hastalığı sebebi bilinene ve bilinmeyen diye ikiye ayrılır. Sebebi bilinen sar’a bedeni bir arızadan kaynaklanır. Sebebi bilinmeyen ise cinlerden kaynaklanır. Bunun delilleri: 1. “Riba (faiz) yiyenler, (kıyamet gününde) ancak şeytanın dokunarak çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” 2. Namazda nerede kaldığını unutmak şeytandandır. 3.Kardeşinde delilik olduğunu söyleyen adamın kardeşine Rasulullah (S.A.V) Efendimiz şu sure ve ayetleri okumuştur: a. Fatiha Suresi b. Elif-lam-mim c. Bakara/ 163. Ayet d. Ayete’l Kürsi e. Amener’r-Rasulu f. Al-i İmran/ 17. ayet g. A’raf/54. Ayet h. Müminün / 118. Ayet i. Cin suresi / 3. Ayet j. Saffaf / İlk 12 ayet k. Haşr Suresinin son üç ayeti l. İhlas m. Felak n. Nas Sureleri Cin çarpması ve sar’anın sebepleri: 1. Cinlerin insanlara aşık olmaları 2. Sihir ve büyü 3. Cinlerin üzerine soğuk veya sıcak su dökmek 4. Yer yarıkları ve haşarat deliklerine akıtmak 5. Cinlerin üzerine yüksek bir yerden düşmek veya bir ağırlık düşürmek 6. Cinlerin keyfi tutumları Cinler kibir ve düşmanlıkta ileri giden varlıklar oldukları için, kendisine aşık oldukları insanlarla ilişkiye giremediklerinde, onları hastalandırır veya öldürürler. Kendisine sihir ve büyü yapılan insanlar ya hastalanır ya evinde huzursuzluk duyar ya da kazancında eksilmeler oluşur. Akşam sokağa su döken delikanlı, “vay anaam” diye ses işitir. Geceleyin yattığında kapısını bir genç kız, biri yaşlı ikisi genç üç adamın açtığını görür. Kız, “ayağıma su dökerek beni topal bırakan bu” diyerek delikanlıyı gösterir. Gençler delikanlının ensesine vurur, ağzını burnunu kanatırlar. Aradan birkaç gün geçtikten sonra kız gelir ve çok güzel bulduğu bu cin kızla delikanlı evlenirler; iki çocukları olur. Ebu Bekir el-Cezairi, küçükken ablasıyla iple hurma salkımlarını evlerinin altından dama çekerken, ablası yanlışlıkla salkımı düşürdü. Ondan birkaç gün sonra ablası geceleri boğazı sıkılarak uyanmaya başlar. Bir gün ablasının ağzından, hurma salkımının üzerine düştüğünde nasıl rahatsız olduğunu anlatır. Bu boğaz sıkma işkencesi on yıl sürer ve bir gün uykusunda cin, kızı boğarak öldürür. Cinlerin insanların bedenine girmesini kolaylaştıran etmenleri: 1. Aşırı kızgınlık ve öfke 2. Aşırı korku ve heyecan 3. Aşırı şehvet 4. Aşırı gaflet “Bir mümin kulun, sırf Allah rızasını istemek için yuttuğu öfke yudumundan, Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur.” Hadis-i Şerif Bilinçli bir Müslüman, cinlere ve şeytanlara, kendisine hükmetme fırsatını hiçbir zaman vermez. Cinler insan bedenine ağız, burun, kulak ve rahim yoluyla girerler. Çarpılan kimse, çarpılmanın cinlerden olduğunu anlarsa, hemen su dökünmelidir. Cin çarpması üç aşamalı bir yöntemle tedavi edilirler: 1. Tedaviye hazırlık ve teşhis 2. Tedavi 3. Tedavi sonrası Bazı sorular sorulan cin çarpmış hasta, bir odaya alınır. Bir bardak suya Saffat süresinin ilk on ayeti bir defa, yine aynı sürenin 158. Ayeti yedi defa okunur. Sağ elin şahadet parmağı bardağın içindeki suya değdirilir. Tedavi eden sağ elini hastanın başına temas ettirerek, rukyeyi yüksek sesle tane tane okumaya başlar. Rukye, tedavi amacıyla hastaya okunan süre ve ayetlere denir. Rukye okunurken hasta saldırganlaşır. Bunun sebebi rukyeden cinin rahatsız olmasıdır. Cin ile hastanın ağzıyla konuşularak, onun insanı terk etmesi istenir. İslam anlatılır. Cin gene çıkmazsa dövmekle tehdit edilir. Hastanın omuz, sırt, bacak ve kol bölgelerine vurulur. Cin bu sırada çok acı duyar. Eğer bunlara rağmen çıkmazsa cine lanet okunur. (Allah’ın, meleklerin ve insanların laneti) Cin, hastayı terk ettikten sonra geri dönmesini engellemek için günahlardan uzak durmaları, namaz kılıp, sürekli abdestli bulunmaları tavsiye edilir. İslam Dini’nin temeli iman, direkleri namaz, duvarları hac ve zekat, kubbesi Allah yolunda mal ve can ile cihat ve süsü güzel ahlaktır. “Ümmetimden bazı kimseler çıkacak, bunlar zina etmeyi, ipek elbise giymeyi, şarap içmeyi, çalgı aletlerini çalarak eğlenmeyi helal sayacaklardır.” Hadis-i Şerif Büyü, din dışı dua ve hareketlerle insan, hayvan ve tabiat olayları üzerinde bir çeşit tasarrufta bulunmak demektir. İslama göre sihir ve büyünün aslı ve temel kaynağı cin ve şeytanlardır. Cinler, büyülerinin yerine gelmesini isteyen insanlardan şunları yapmasını isterler: 1. Kuran ayetlerini ayaklarının altına yazmak 2. Kuran’ın üzerine oturmak veya apış arasına bağlamak 3. Ayetleri pis olan şeylerle yazmak 4. Ayetleri ayak altlarına bağlayıp tuvalete girmek 5. İdrarıyla abdest almak 6. Ateşe, güneşe secde etmek 7. İçki, uyuşturucu, homoseksüellik, mahremiyle ve hayvanlarla cinsel ilişkiye girmek 8. Hiç yıkanmayıp saç, sakal ve tırnak kesmemek 9. Kızını karısını cinlere teslim edip küçük çocuk kesmek ve bazı organlarını yemek 10. Kan için, cin ve şeytanlar için kurbanlar kesmek. “Onlar (sihirbaz ve büyücüler) birine ancak Allah’ın izni ile sihir yaparak zarar verebilirler.” Bakara/ 102 Sihir ve büyüyü, yapan, yaptıran, yapılmasına sebep olan herkes günahında ve cezasında ortaktır. Peygamber (SAV) Efendimize büyü yapılmış, bu yüzden hasta olmuştu. Cebrail (a.s) kendisini büyüleyenin sihir düğümünü kuyuya attığını söyledi. Düğüm çözülünce kendine geldi. İbadetleri çok olduğu için nuru çok olan insanlara büyünün tesiri çok az olur. İbadet nuru az olanlarda ise büyünün tesiri çok fazladır. “Bir kahine gidip de ondan bir şey soranın kırk gün namazı kabul edilmez.” Hadis-i Şerif “Üç sınıf insan cennete giremez: 1. Devamlı içki içen 2. Büyücünün sözlerine inanan 3. Yakınlarıyla ilişkiyi kesen” Hadis-i Şerif Kuran ile sihir ve büyü etkisiz kılınabilir. İnsan hangi dinden olursa olsun, uzun süre metotlu bir şekilde aç kalırsa, su üstünde yürümek, havada uçmak, ateşe girip yanmamak gibi acayip işleri yapabilir. Çünkü; “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Necm/ 39 Azimet, büyü yapma ve cinleri davet etme amacıyla düzenlenmiş dua demektir. “Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayacaktır. Kafirler hoş görmeseler bile.” Saf/ 8 Büyü çeşitleri: 1. Öldürme büyüsü 2. Hastalık büyüsü 3. Nefret ettirme ve ayırma büyüsü 4. Muhabbet ve birleştirme büyüsü 5. Kadın ve erkekliği bağlama büyüsü 6. Kanama büyüsü 7. Delirtme büyüsü 8. Hamileliği önleme ve düşük yaptırma büyüsü 9. Hayvanları öldürme büyüsü 10. Bir hırsıza çaldığı şeyi geri getirme büyüsü 11. Evinden kaçan insanları geri getirme büyüsü 12. Bir yeri harap etme ve içinde oturanları göçe zorlama büyüsü Karia ve Hümeze Sureleri de cinlere müthiş azap verir ve onların yanmasına sebep olur. Göz değmesi için okunacak sureler: 1. Fatiha suresi 2. İhlas 3. Felak 4.Nas sureleri 5. Ayetel kursi 6. Kalem suresinin 51. Ve 52. Ayetleri Kalem suresinin 51. Ayeti ile bu dualar temiz bir kağıda yazılarak muska şeklinde küçük çocuklara asıldığında nazarı önler. Berzah alemi, ruhların dünyaya gelmeden önce eğleştikleri ve öldükten sonra da varacakları aleme denir. Ruh çağırma seanslarında, gelen ruh değil, bir cin veya şeytandır. Bunun ispatı kendisine Kuran okutmak istediğinizde ya da siz okuduğunuzda savuşmalarıdır Hipnoz edilerek önceki hayatları (İslam’da reenkarnasyon yoktur) hakkında bilgi alınmaya çalışan insanlar, o anda içlerine giren cin tarafından konuşturulur. Yani, önceki bedenini anlatan, bunda doğru değildir. Çünkü, o olayları içine giren cin anlatır. Hipnoz, yapay bir uyku halidir. Hipnoz yoluyla uyutulan kimseleri cinlerin musallat olarak, hastalandırdıkları görülmüştür. Başarı için; iman, irade, azim, gayret, sabır, sebat gereklidir |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Şampiyon Galatasaray
![]() ![]() ![]() |
teşekkürler
|
|
|
|
|
|
#3 |
|
Onursal Üye
![]() ![]() ![]() |
Teşekkürler... ![]()
|
|
|
|
|
|
#4 |
|
Banlandı
|
Paylaşım İçin Teşekkür Ederim. |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Yabancı
![]() |
2. Sihir
Sihir, "sebebi ve kaynağı gizli durum, büyü, gözbağcılık" gibi anlamlara gelen Arapça bir kelime olup, terim olarak tabiat üstü güçlerle ilişki kurmak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabiî nesneleri kullanmak sûretiyle faydalı, koruma gâyeli veya zararlı bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işleri ifade eder. Sihir veya büyünün başlıca gâyesi, bitkileri, hayvanları, insanları, doğal olayları, güçleri veya nesneleri kullanarak ya da kontrol ederek biri üzerinde, iyi veya kötü bir etki meydana getirmek, maddî veya mânevî bir menfaat ve başarı sağlamaktır. Bu anlamda büyü tarihin çok eski dönemlerinden beri her toplumda yapılmış ve yapılmakta olup; antropoloji, sosyoloji, fenomenoloji, dinler tarihi, etnoloji, mitoloji gibi bilim dallarıyla uğraşanlar büyünün nitelik ve özellikleri, tarif ve tasnifi, din ile büyünün ilişkisi, benzer ve farklı yönleri vb. konular üzerinde durmuşlar, sonuçta bu alanda çok geniş bir literatür oluşmuştur. Câhiliye döneminde de sihir yaygındı; cincilik, kehânet, fal okları atmak,yıldızlara bakmak, küçük kareler çizip içlerine harf veya sayı yazmak, düğüm atmak ve üflemek gibi sihir çeşitleri uygulanmaktaydı ve bütün bu işler putperestlikle birlikte yürütülüyordu. Araplar sihirbazlardan çekinir ve onlara saygı duyarlardı. Özellikle eski dönemlerde Firavun gibi hak dîne karşı mücadele verip onu başarısız kılmaya kalkışanların sihir ve sihirbazlardan yararlanma yoluna gitmesi; ayrıca müşriklerin, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ve İslâm'ın başarısını sihir diye niteleyerek gölgelemeye çalışmaları sebebiyle Kur'ân-ı Kerîm ve hadîslerde de sihir konusuna yer verilmiştir. Fahreddin Râzî (III, 206-213), sihrin mümkün olup olmadığı sorusuna cevap vermeden önce sihir kavramı içine giren bütün uygulamaları sekiz madde altında toplamıştır: 1. Keldânîler'in sihri: Yıldızperestliğin hâkim olduğu, dünyanın yıldızlar tarafından yönetildiğine inanılan bu kültürde, tılsım da denilen bu sihir çeşidinin gök cisimlerinin yardımıyla yapıldığına inanılırdı. 2. Güçlü rûh (nefis) sahiplerinin sihri: Bazıları, insanın rûhu uygun biçimde eğitilirse gizli şeyleri görecek düzeyde duyu, algı ve irâde gücünün geliştirilebileceğini ve bu sâyede başkalarınca imkânsız gibi düşünülen birçok bilgiler edinebileceğini veya birçok işler başarabileceğini söylerler. 3. Yerdeki rûhlardan yardım alınarak gerçekleştirilen sihir: İnsan rûhunun bu rûhlarla veya cinlerle bağlantı kurması sûretiyle yapıldığına inanılan sihirdir. 4. El çabukluğu ve algı yanıltmaları şeklindeki sihir: Hokkabazlık, gözbağcılık gibi uygulamalar bunun örneğidir. 5. Bazı teknik cihazlarla sergilenen sihir: Mahâretli bir âleti kullanarak bununla ilk kez sergilenen görüntüler (ses çıkaran heykeller, ışık gösterileri gibi), işin mâhiyetini bilmeyen insanlarca olağan üstü sanılır. 6. İlâçlar yardımıyla yapılan sihir (sporcunun doping yapmak sûretiyle normal gücünün üstünde performans göstermesi gibi). 7. Kalbi (insanın idrak ve duyularını) bağlayarak (etki altına alarak) yapılan sihir: Sihirbazın, şarlatanlık yaparak, ism-i a'zamı bildiğine, bununla istediğini yapabileceğine muhatabını inandırmak sûretiyle onu etki altına alıp dilediğini yaptırmasıdır. 8. Kovculuk yapmak, insanları birbirine düşürmek sûretiyle yapılan sihir: Râzî, bunun insanlar arasında yaygın olduğunu da belirtir. Râzî'nin tesbitine göre Mu'tezile âlimleri, sihir adı altında ileri sürülen,fakat gerçekte doğal nedenlere dayalı doğal olaylardan ibaret olan gösterilerin sihir olmadığını belirtmişler; bunun dışında kalan ve olağanüstü güçler yardımıyla gerçekleştirildiği öne sürülen bütün sihir çeşitlerini asılsız, imkânsız olan sahte gösterilerden ibaret saymışlardır. (Râzî, III, 213) Ehl-i sünnet âlimlerinden bir kısmı, sihir diye ortaya konan işlemlerin büyük bölümünün gerçekte hünerli bazı kimselerin sergilediği el çabukluğu, algı yanıltması, halkın bilgisizliğinden yararlanarak bazı fizik kanunlarını istismar etme, esrar, morfin vb. uyuşturucu veya sarhoş edici maddeler veya ilâçlar içirerek bir kısım insanları etkileme, umulmadık yöntemlere başvurarak insanları birbirine düşürme gibi gerçekte normal olan bir olayın olağanüstü bir yanı varmış gibi gösterilmesinden ibaret olduğunu belirtmişlerdir. Şâfiîlerden Ebû Bekir el-Esterâbâdî, Hanefîlerden Ebû bekir Râzî gibi âlimlerin benimsedikleri bu görüşe göre sihirin etkisi hayal ve vehimden ibarettir; fiziki bir etkisi yoktur. (Tehânevî, Keşşâf, sihir maddesi) İbn Haldûn'un da içlerinde yer aldığı birçok sünnî âlim ise Hârut Mârut hikâyesi, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) sihir yapıldığını anlatan hadîsler gibi delîllere dayanarak sihirin maddî etkisinin de bulunduğunu, ancak bunu sihirbazın değil -onun sebepleri yerine getirmesi sonucunda- Allah'ın yarattığını kabûl ve ifade etmişlerdir.(Râzî, Bakara sûresi, 2/102-103. âyetlerin tefsiri, İbn Haldun, Mukaddime, Vâfî neşri, s. 1147 vd.; Tehânevî, aynı yer) Bize göre sihrin, maddî değil, ancak vehim ve hayal boyutunda bir etkisi olabileceği görüşü daha isabetlidir. Karşı görüşün en güçlü iki nakli (âyet ve hadîs) delîlinin, karşı tezi isbat etmediği aşağıdaki açıklamalardan anlaşılacaktır. Kur'ân-ı Kerîm'de Hârût ve Mârût'un âyette şöyle buyurulmaktadır: "Süleyman'ın egemenliği konusunda onlar, şeytanların (uydurup kulaklarına) okuduklarına tâbî oldular. Halbuki Süleyman (büyü yaparak) Allah'ı inkâr etmedi, ama şeytanlar inkâr edip kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de, iki meleğe; Hârût ile Mârût'a indirilenleri (bildirilenleri) öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi, 'Biz ancak imtihan için gönderildik, yanlış yapıp küfre girmeyin' demeden kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Onlar, o ikisinden, kişiyi eşinden ayırmada kullanacakları şeyi öğreniyorlardı; ancak onlar, Allah izin vermedikçe öğrendikleri ile kimseye zarar verebilecek değillerdir. Onlar, kendilerine zarar vereni, fayda vermeyeni öğreniyorlar. Ayrıca onu (sihri) bedel ödeyerek alan ve uygulatanların âhirette hiçbir nasiplerinin olmayacağını da çok iyi biliyorlar. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötü; keşke bunu bilseler! (Bakara: 2/102) Görüldüğü üzere âyet, Süleyman'a atılan iftiralar ile Hârût ve Mârût'un sihir öğretişi hakkında iki ana konuya dair bilgi vermektedir. Müfessirler bu âyetin sihir öğretmenin ve öğrenmenin sakıncalarını vurguladığı konusunda hem fikirdirler. Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında ayrıntıya girilmediği, ayrıca Hârût ve Mârût ile ilgili senedi güvenilir hiçbir hadîs bulunmadığı halde tarih ve tefsir kitaplarında, özellikle "İsrâiliyat" denilen ve hadîs literatürüne de giren Yahudi kaynaklı rivâyetlerde bazı ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ancak Taberî, Kadı İyâd İbn Hazm, Ebû Bekir İbn el-Arabî, Kurtubî, İbn Kesîr, İbn Cevzî, Fahreddin Râzî, Tabersî gibi müslüman tefsirci ve bilginler bu rivâyetleri tenkit etmişler, uydurma veya zayıf olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ İbn Kesîr bu rivâyetlerin hepsinin uydurma olduğunu ve gerçekte Yahudi asıllı Ka'b el-Ahbâr'dan kaynaklandığını belirtir. Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan okunuşu "melekeyn" (iki melek) şeklinde olmakla birlikte, İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Ebü'l-Esved ve Dahhâk gibi bazı âlimler bu kelimeyi "melikeyn" (iki melik, iki kral) şeklinde okuyarak Hârût ve Mârût'u insan isimleri olarak kabûl etmişlerdir. İbn Hazm ise bunların melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi olduğunu ileri sürmüştür. Buradaki "melekeyn" (iki melek) kelimesinin, "iki kudretli kişi" veya "iki rûhanî kişi" anlamında mecaz olduğunu ileri sürenler de vardır. (R. Rıza, el-Menâr, I, 402) Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemindeki Yahudiler, Kur'ân'nın verdiği bilgileri kabûl ederek, diğer bütün peygamberler gibi Hz. Süleyman'ın da mâsum, faziletli ve hikmet sahibi bir peygamber olduğuna inanmak yerine, Yahudi literatüründe geçen ve onu, işlerini sihirle yürüten, işretçi, âsi ve günahkâr, hattâ putperestliğe sapmış bir kral olarak gösteren düzmece bilgilere, isnat ve iftiralara inanırlardı. Yersiz yurtsuz dolaşmaları ve uzun zamanlar esir hayatı yaşamaları nedeniyle cahilleşen, yoksullaşan ve İbrâhimî kültürden uzaklaşıp yozlaşan Yahudiler, kendi tarihlerinde gelip geçmiş birçok peygamber gibi Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında da şeytanların, cinlerin veya şeytan karakterli insanların telkinlerine, kâhinlerin derlediği sihir kitaplarına uyarak gerçek dışı kanâatlere sapmışlar; cinlerin insanlara gaybı öğrettiği, Süleyman'ın ilminin bu kaynaktan geldiği, saltanatını da bu bilgilerle gerçekleştirdiği, bu bilgiler sâyesinde insanları, cinleri, rüzgârı emri altına aldığı yolunda inançlara kapılmışlardır. (Zemahşerî, I, 85) Müfessirlerin çoğu Hârût ve Mârût'a indirilenin de sihir olduğunu belirtirler. Buna göre şeytanların öğrettiği şey, Allah tarafından bu iki meleğe indirilen sihirdir.Fakat bazı eski ve yeni müfessirler, "...indirileni (bildirileni).." diye çevirdiğimiz "ve mâ ünzile ale'l-melekeyni" cümlesindeki "mâ" kelimesini olumsuzluk edâtı kabûl ederek bu cümleyi, "İki meleğe (Cebrâil ile Mîkâil'e) böyle bir şey indirilmedi" şeklinde anlamışlardır. (bk. Taberî, I, 452; Şevkânî, I, 131; el-Menâr, I, 403) İbn Abbas ve Rebî' b. Enes'e isnat edilen bu yorumu dikkâte alan Taberî âyeti şöyle anlamlandırıyor: "Onlar (Yahudiler), Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanın düzüp koştuğu şeylere uydular.Halbuki iki meleğe böyle bir şey indirilmedi; fakat inkârcı şeytanlar Bâbil'de yani insanlara Hârût ve Mârût'a sihir öğretiyorlardı. Buna göre âyetteki iki melekten maksat Cebrâil ve Mîkâil'dir. Çünkü Yahudi sihirbazları, Allah'ın Süleyman'a sihri Cebrâil ve Mîkâil'in diliyle indirdiğine inanırlardı. İşte âyette Allah bunu yalanlamış ve elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.v.), Cebrâil ve Mîkâil'in asla sihir indirmediğini; haber vermiş; ayrıca Süleyman'ı, Yahudilerin isnat ettikleri sihirden tenzih etmiş; sihrin bir şeytan işi olduğunu, şeytanların Bâbil'de insanlara sihir öğrettiklerini; aslında insanlara bunu, önceden uyararak öğretenin, Hârût ve Mârût isimli iki kişi olduğunu bildirmiştir.Bu anlayışa göre Hârût ve Mârût insan isimleridir ve böylece Yahudilerin iddiaları reddedilmiş olmaktadır." (Taberî, I, 452) Seyyid Kutub da âyeti bu yönde açıkladıktan sonra şöyle diyor: "Anlaşılan ortada bu iki melekle ilgili bir hikâye vardı. Yahudiler ya da şeytan, bu iki meleğin büyücülüğü bildiklerini, onu halka öğrettiklerini iddia ediyor ve bu sanatla ilgili bilginin onlara Allah tarafından verildiğini yayıyorlardı. İşte Kur'ân-ı Kerîm bu iftirayı, yani büyücülüğün bu iki meleğe indirildiği iftirasını da yalanlıyor". (Fî Zılâli'l-Kur'ân, I, 146) Ancak Hamdi Yazır, âyetin devamının böyle bir yorumu kabûle elverişli olmadığı kanâatindedir. (I, 445-446) Âyette sihrin bir fitne, yani ona inanıp inanmayacakları, bu işle meşgûl olup olmayacakları hususunda insanlar için bir imtihan vâsıtası olduğu; sihirbazların, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyecekleri bildirilmiş; bu arada Yahudilerin, kendisini sihre kaptıran bir kimsenin âhiret hayatını büsbütün kaybedeceğini bile bile, yarar sağlayacak bilgiler yerine zarar getirecek bilgiler peşinde koştukları ifade edilmek sûretiyle sihre inanmanın, yapmanın ve yaptırmanın dinî bakımdan ne kadar sakıncalı olduğu bir kez daha ortaya konmuştur. Sonuç olarak bu âyet, Hz. Peygamber dönemindeki Medine Yahudilerinin ve onlardan etkilenen Araplar'ın bir peygamber olan Hz. Süleyman'ın putperestliğe saptığı yolundaki iftiralarını reddetmektedir. Sihir denilen sahtekârlık veya fitne-fesat işlerini ancak şeytanlar türetip insanlara öğretirler. Bunlar müslüman işi değildir. Melekler insanlara, kötülük yapsınlar diye bilgi vermezler; onların öğrettiği hususlar birer deneme vesîlesidir; dolayısıyla insanlar onları iyi maksatlar veya -eşlerin arasını bozmak gibi- kötü maksatlar için kullanabilirler ve Allah katında bu tutumlarına göre yargılanırlar. Şunu da bilmek gerekir ki, Allah'ın izni olmadıkça kötü niyetliler zarar veremezler; onlar sadece âhirette kendilerine zarar verecek şeyleri satın almış ve böylece çok kötü bir iş yapmış olurlar. Şu halde âyetin asıl maksadı Hz. Süleyman'ı Yahudilerin iftiralarından tenzih etmek, kötülüğün kaynağının peygamberler veya melekler değil, şeytanlar veya şeytan tabiatlı cinler yahut insanlar olduğunu, meleklerin insanlara telkin edeceği bilgileri, birer imkân ve dolayısıyla imtihan sebebi bilip bunları hayırlı konularda değerlendirmek gerektiğini anlatmak, böylece müminleri yanlış inanç ve uygulamalardan korumaktır. Konumuz bakımından en önemli husus da âyette, Hârût ile Mârût'un öğrettiği bildirilen şeyin "sihir" olduğunun ifade edilmiş olmadığıdır. Tam aksine âyet, insan ve cin şeytanlarının insanlara sihir öğrettiklerini bir de o iki meleğe bildirileni öğrettiklerini söylüyor; bu ifade açıkça gösteriyor ki, Allah'ın gönderdiği, bildirdiği bilgi sihir değil, başka bir bilgidir. Bu bilgiyi ve sihri, karı kocayı ayırmak için kullananlar kötülük peşindeki insanlardır. Karı ve kocanın ayrılması sonucunu doğuran da -yine âyete dikkât edilirse görüleceği üzere- büyü değil, büyücülerdir, onların telkinleri, bilgilerini kötü maksatla kullanmaları ve bozucu ifadeleri, çabaları, düzenleridir, düzmeceleridir; yani Kur'ân, "sihir karı kocayı ayırır" da dememiştir. Yine Kur'ân-ı Kerim'de Firavun'un sihirbazları ile Hz. Mûsâ'nın bunlara karşı yürüttüğü mücadele anlatılmıştır. Bu âyetlerde sihirbazların yaptıkları şeyin göz boyama (bir çeşit illüzyon) ve insanları korkutarak etki altına alma ve hayal görmelerini sağlama olduğu açıkça ifade edilmiştir.Bunların, illüzyon yoluyla yılan sûretinde gösterdikleri ipleri ve değnekleri, Allah'ın, peygamberi Mûsâ'ya lütfettiği mûcize sâyesinde yok olup gitmiştir. (A'râf: 7/116; Tâhâ: 20/66) Âyette geçen "Allah izin vermedikçe öğrendikleri ile kimseye zarar verebilecek değillerdir" cümlesini, "Allah izin verirse sihir tesir eder ve zarar verir" şeklinde anlamak doğru değildir.Doğru anlayış şudur: Sihirbazlar aksini söyleseler de onların yaptığı sihir, öyle istedikleri için insanlara tesir etmez, zarar vermez; ancak Allah isterse (isteseydi, böyle bir kanun koysaydı) zarar verirdi. Akıl ve nakil delîlleri sihrin böyle bir etki ve zararının olmadığını ortaya koymuştur; şu halde Allah izin vermemiştir ve sihir kimseye zarar veremez. Felâk ve Nâs sûrelerinin tefsirinde, ayrıca hadîs kitaplarının (Meselâ Buhârî'nin) Tıp ve Yaratılış bölümlerinde rivâyet edilen hadîse göre Yahudiler, Peygamberimize (s.a.v.) sihir yapıyorlar, o da bundan etkileniyor; bir şeyi yaptığı halde yapmadığını sanıyor, gücü azalıyor... Bu hadîs karşısında müslüman âlimlerin farklı tavırları olmuştur: 1. Mutezile âlimleri, Peygamber'in (s.a.v.) sihirden etkilenmesinin, peygamberlik ve vahiy konusunda şüpheye sebep olacağından bu hadîsin sahîh olmadığını,yanlış bir anlama ve nakletmeye dayandığını ileri sürmüşlerdir. Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimizin (s.a.v.) sihirlenmiş olması iddiasını reddetmektedir. (İsra: 17/47) 2. Sünnî âlimler hadîsin sahîh olduğunu, ancak sihirin etkisinin baş ağrısı, ateşlenme gibi, peygamberliğe zarar vermeyecek ölçüde bir etki olduğunu, alınan tedbir ile bunun da geçtiğini ileri sürmüşlerdir. Hadîsin bazı rivâyetlerinde "öyle olmadığı halde kendisine yapmış, olmuş gibi geldiği, öyle hayal ettiği" ifadesi geçmektedir. Bu da yukarıda geçen, "sihirin gerçek ve maddî tesiri yoktur, vehim ve hayal etkisi vardır" görüşü ile örtüşmektedir. İlim ve itikâd (kesin bilgi ve dinî inanç) konularında mütevatir olmayan (yalan ve yanlış olma ihtimâlini ortadan kaldıracak kadar büyük bir topluluk tarafından rivâyet edilmeyen) hadîsler geçerli ve yeterli olmadığından bize göre bu hadîsi de bilgi ve inanç konusunda bir delîl, bir dayanak, bir kaynak olarak kullanmak doğru değildir. Allah Teâlâ'nın Peygamberine (s.a.v.), vahyi tebliğ etmesini emrettikten sonra "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Mâide: 5/67) buyurmuş olması da, başkalarına etkisi olsa bile ona sihrin tesir etmesine izin vermeyeceğini göstermektedir. Şu halde sihirin etkisi konusunda vahye dayalı olup tartışma götürmez bir delîl yoktur. Bilim de sihirbazların iddialarını isbat için kullandıkları delîlleri -bilim alanında, bilim yöntemleri ölçütünde- geçerli bulmamıştır. Bir başka mantıkî kanıt da şöyle ifade edilebilir: Hem gayıptan haber verdiklerini hem de insanlara sihir yoluyla bir şeyler yaptıklarını ve yaptırdıklarını iddia edenler, kandırdıkları kimselerden aldıkları üç beş kuruşla geçiniyorlar, kendilerini basmaya gelen emniyet güçlerinden haberdar olamıyorlar, sihir yapıp hapisten ve cezâdan kurtulamıyorlar, yer altında, definelerde saklı büyük servetlerin yerini bulup onlara sahip olamıyorlar. Sihir öğrenme ve yapmanın hükmü İster etkili olsun ister olmasın sihir, kötüye de kullanıldığı, psikolojik olarak insanları etkilediği, kontrol edilemez olduğu, Allah'ın kurduğu tabiî düzeni değiştirmeyi amaçladığı, insanların -dinde "sünnetullah" diye ifade edilecek kadar önemli kabûl edilen- bilimsel gerçeklere (meselâ bilimsel tedâvi yöntemlerine) güvensizlik duymalarına yol açtığı, insanların zaaflarını, dertlerini, korkularını veya ümitlerini sömürmeye ve onları aldatmaya elverişli olduğu, inanca zarar verdiği ve bunlara benzer daha başka sakıncaları da bulunduğu için şiddetle yasaklanmıştır. Büyücü veya sihirbazların birçok gizli şeyleri bilebildiği, tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki yaygın inançlar, mûteber kaynaklarda İslâm'a aykırı görülmüş, sihri mubah saymanın, haramı helâl saymak anlamına geleceği, bu sebeple de müslümanın dinden çıkmasına sebep olacağı kanâatine varılmış; ayrıca en yetkili ve güvenilir müslüman bilginler, bir kimsenin, sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, sihir yapmasının veya yaptırmasının ya da sihre ve sihirbaza inanmasının da büyük günah olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. (bu husustaki hadîsler için meselâ bk. Buhârî, "Vesâyâ", 23; Müslim, "Îmân", 144; Ebû Dâvûd, "Vesâyâ", 10) Aslında sihir, menfaat amaçlı bir uygulama olduğundan Allah, Peygamber ve din gibi kutsal gerçekleri tanımaz; bununla birlikte, ihtiyaç duyduğunda bu değerleri menfaat ve başarı aracı olarak kullanmaktan da çekinmez. Bütün bu anlayış ve uygulamalar, Allah'ın irâde ve kudretinin üstünde işler başarabileceği iddiasında olan veya öyle sanılan ya da eyleminin içeriğinde böyle bir iddia saklı bulunan sihirbaza Peygamber'den, hattâ Allah'tan daha büyük değer vermek anlamını ortaya çıkarmakta olup, sihir yapmayı ve yaptırmayı yasaklayan hükmün temelinde öncelikle bu gerekçeler bulunmaktadır. Sihir öğrenmeyi mutlak olarak haram sayanlar yanında, yalnızca bilgi sahibi olmak ve koruyup korunmak için öğrenmenin câiz olduğunu söyleyenler de vardır. (İbn Haldun, s. 1157; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, Kahire, 1959, XII, 335; Günay Tümer, "Büyü", DİA, VI, 501-506) Hayatımızdaki İslâm - Prof. Dr. Hayrettin Karaman - |
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
|
FrmTR Facebook |
FrmTR Twitter |
Vidyotup |
YorumTR | Haberler |
Okul Arkadaşım |
Kıbrıs |
Kısa Link |
Domain
|