En Komik ve Eğlenceli Videolar Burada. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
 
 
Konu Araçları
Eski 21-11-10, 14:33  
ŊèvèяLǿǿҝß∂čҝ

Thumbs up [istek]BABİLDE ÖLÜM İSTANBULDA AŞK


BABİLDE ÖLÜM İSTANBULDA AŞK kitabının acil özeti lazım.Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler.
Ödev sitesindeki güzel anlatıyor ama devamı yok . [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]
 
Eski 31-03-11, 19:12  
musicianfrog

Varsayılan C: [istek]BABİLDE ÖLÜM İSTANBULDA AŞK


Prof. Dr. Nurullah Çetin'e teşekkür ediyorum. Şu ana kadar gördüğüm en iyi kitap incelemesi.


Divan edebiyatının geniş kitlelere yayılmasında önemli çalışmaları olan İskender Pala, yine bu bağlamda bir bakıma Divan edebiyatının romanı demek olan Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk (L&M Yayınları, İstanbul 2003)‘ı yayınladı. Bu roman, kamuoyunda geniş bir ilgi gördü. Hem içeriği hem de kurgusal yapısıyla belli bir öneme sahip olan bu roman hakkında dikkatimizi çeken özellikler şöyle:
Anlatıcı: Roman, roman kişilerinden biri olan Leylâ ve Mecnun figürü tarafından anlatılmış. Bir bakıma hatıraları, başından geçen maceraları, onun ağzından aktarılmış. Yani özne anlatıcı tipi egemen. Eser, aşk konulu bir kitaptır. Romanın temel amaçlarından biri de aşkı vermektir. Dolayısıyla olan bitenin aşkla özdeşleşmiş olan kitabın gözünden, duygularından, yaşantılarından sunulması yazara kolaylık sağlamış.
Konu: Romanda ana hatlarıyla Kanunî’nin Bağdat’
ı fethinden Tanzimat sonrasına kadarki zaman süreci içinde genelde Osmanlı devletinin, özelde ise Leylâ ve Mecnun mesnevîsinin başına gelenler konu edilmektedir.
İzlek (Tema): Romanın felsefî ve siyasî mahiyette iki ana izleği var.
Felsefî açıdan romanın ana izleği, hayatın, dünyanın her şeyin özünün aşk, sevgi, mana ve ruh olduğudur. Buna bağlı olarak insanın biyolojik varlığı, tensel hazları, maddî ihtiyaçları adına manevî ve ruhî değerlerini, saf sevgiyi bir tarafa atmaması üzerinde duruluyor. Romanda aşkın beşerî ve ilâhî her çeşidi üzerinde durulmakla birlikte esasta aşkın fedakârlık boyutu çok fazla öne çıkarılıyor. Yani gerçek âşık, kendini sevdiğinde fanî eden, kendini hiç hesapsız bütünüyle sevdiğine veren, ona teslim olandır ve kendinden vazgeçen, gerçek âşıktır.’ iletisi veriliyor. Yazar, Fuzulî’nin kılavuzluğunda aşkın ne olduğunu anlamaya ve tanımaya dönük bir yolculuğa çıkmış.
Siyasî izleği ise, bir devletin ayakta kalabilmesi için zamanın gereği olan bilimsel, teknolojik gelişmişlik düzeyine sahip olması, millî birlik ve bütünlüğünü koruması, en önemlisi de iç ve dış düşmanların işbirliği ile kurulan gizli ve sinsi tuzakları, tezgâhları boşa çıkarıcı, bertaraf edici tedbirleri almasıdır.
Romanda ‘Babil Cemiyeti’ adlı gizli bir örgüt vardır. Bu örgüt, önceleri bilimsel bir amaçla kurulmuş; zamanla siyasî, entrikacı ve menfaatçi bir amaca yönelmiştir. Belli başlı devletlerin üst kademelerinde bu örgütün üyeleri vardır. Ülkemiz yönetiminde çoğu zaman hainler, yabancılarla ve düşmanlarla işbirliği içinde olanlar, Türk-İslâm düşmanı sinsi kişiler olmuş ve milletimiz, bu hainlerin yönetiminden çok çekmiştir.
Buradaki BC’ne de böyle kurumsal bir işlev yüklenmiştir. Yazar, Hürrem Sultan’
ın Osmanlı devletine verdiği zararları, BC adına casusluk ve hainlik çalışmalarını, devleti içerden çökertme çalışmalarını anlatır ve şöyle bir yorum yapar: “46 yıl saltanat süren Kanun Koyucu acaba BC’den haberdar olsaydı, onca yıl koynunda besleyip bağrına bastığı kadınını toprağın altında da kucaklamak ister, bu kadar yakınına gömdürtür, onun için ayrıca bir kanun konulmasını ister miydi?!”(s.123)
Bununla yazar, her zaman, her devlette var olan gizli bilgilere sahip gizli teşkilâtların olabileceğine, günümüzde de küreselci mahiyette, dünyaya hâkim olmak isteyen ‘Evrenin Şövalyeleri’, ‘Kutsal Haç Kurbanları’ gibi Yahudî ya da Hıristiyan kökenli ve Türkiye’yi de tehdit eden gizli tarikat biçiminde örgütlenmiş teşkilâtların varlığına işaret ediyor.
Yazar, romanının pek çok bölümünün sonunda Leylâ ve Mecnun mesnevîsinin temsilci kişiliğinde Mecnun’un Leylâ’ya olan acılı ve hasretli aşkını dillendiren ve izleği besleyen ana örge ifadelerine yer verir. Bu ana örgeyi romandan aldığımız şu ifadelerle örneklendirebiliriz:
“Ve ben Kays, çöllerin nadide lotusu Leylâ’nın âşıkı, günler ve geceler boyu dua ettim bağrıma Leylâ yazılsın diye.”(s.40), “Ben Kays!.. O muhteşem köle!... Ve sultanım Leylâaaaaaaa!...” (s.55), “Leylâaaaaa!..”(s.66), “Ben Amiroğullarından Mülevvah’
ın, kaderi hazin yazılmış şehzadesi Mecnun. Efendim Fuzulî’nin kölesi; onun kitabında yaşıyorum. Ve sen, nerdesin Leylâaaa?!” (s.78), “Leylâ!.. Seni aramak için yazık ki iradem elimde değil. Beni getiren de, gönderen de; satan da alan da başkası. Ben sana gelemiyorum bari sen getirt; sana satılamıyorum, bari sen al!..”(s.87), “Leylâ!.. Yokluğunda alnıma lânetler koyanlardan kurtar beni.” (s.95)
Yan izlekler: Devlet yöneticilerinin sanatçıya, edebiyatçıya, bilim adamına önem vermesi gerekir. Nitekim bu izleği sergileyen pek çok bölüm var. Kanunî, Bağdat’
ı fethedince nişancı Celâlzade Mustafa, kütüphaneyi teslim almaya geldiğinde Fuzulî’yi orada görünce çok şaşırır. Daha önceden şiirlerinden tanıdığı bu fakir şairi arayıp bulmayı ve onunla görüşmeyi tasarlıyordu. Bu mutlu tesadüfe çok sevinir ve onunla uzun uzun şiirden, sanattan, kültürden konuşurlar. Nişancı, Fuzulî’yi konağında ağırlar, ona saygılı davranır. Burada Osmanlının bir maliye memurunun şiire ve şaire; yani kültüre değer vermesini zikretmesi günümüz bürokratlarına dolaylı bir eleştiriyi de getiriyor. Günümüz idare adamlarının sanat ve kültüre kayıtsızlığına zımnî bir göndere var.
Kişiler Kadrosu: Roman, kişiler kadrosu bakımından oldukça kalabalık. Devlet yöneticileri, şairler, sanatçılar, bilginler, hırsızlar, katiller gibi pek çok türde insan var.
Merkezî figür: Romanın merkezî figürü Leyla ve Mecnun mesnevisi. Yazar, 500 yıllık bir Divan edebiyatının macerasını verebilmek için uzun ömürlü bir figür olarak bir kitabı seçmiş. Ona insanî özellikler atfetmiş. Teşhis-intak sanatıyla onu kişileştirmiş. Hatta buna gerçeklik, sahicilik katabilmek için onu hikâyenin kahramanı olan Kays (Mecnun) ve kimi zaman da Fuzulî ve kendisi ile özdeşleştirmiş. Dolayısıyla cansız bir nesneye, bindirilmiş bir kişilik yüklemiş. Kitap, dünyanın çok değişik bölgelerinde gezdirilerek Osmanlı ve dünya ahvali, onun gözlem ve izlenimleri ile sunulmuş. Yazar, bu eseri, romanda birbirinden kopuk duran kişileri, olayları, dönemleri, mekânları ve zamanları organik bir bütünlük içinde tutan kaynaştırıcı, irtibat kurucu bir unsur olarak kullanılmış.
Özellikle modern zamanlarda bazı yazarlar, cansız eşyaları roman kişisi yapmakta, teşhis-intak sanatıyla onlara insana özgü kişilikler yüklemekte ve onları bir insan gibi konuşturmaktadırlar. Bu, daha çok fantastik bir unsurdur. Geleneksel kişileştirmenin verdiği tekdüzeliği kırmak, okuyucunun dikkatini ve ilgisini çekmek ve etkiyi artırmak için bu tür figürlere yer verilmektedir.
İskender Pala, bu romanında böyle bir figüre, roman kişisi olarak bir kitaba yer vermiştir. Bu önce bir çilekti, kazanlarda kaynatılıp kâğıt oldu, Fuzulî onu satın alıp üzerine Leylâ ve Mecnun mesnevisini yazdı. Romanda bu kitap (mesnevî), özne anlatıcı olarak konuşmakta, Dicle kıyısında çilek toplayan Leylâ’ya âşık olduğunu söylemekte, olan biten her şeyi gözlemekte ve anlatmaktadır. Bu kitap, kendisini Fuzulî’nin dizelerinde yaşayan bir köle ve Kays (Mecnun) olarak tanıtmaktadır. Burada yeni bir durumla karşılaşıyoruz. O da temsilci kişilik. Kitap figürü, Leylâ ve Mecnun hikâyesinin kahramanı olan Mecnun’u temsil etmek üzere alınmış. Mecnun onunla canlandırılıyor. Burada kişilik bindirmesi var. Kitapla Mecnun üst üste bindirilmiş hatta özdeşleştirilmiştir. Mecnun kişiliğini ilginç ve değişik bir teknikle canlandırmaktadır.
Burada yazarın bir kitabı gözlemci figür olarak seçmesi anlamlıdır. Çünkü yüzyıllar süren Osmanlı tarihinin bir kaç yönünü sergileyebilmek için asırlar arası geçişlerde doğal bir irtibat sağlayacak olan ancak insan gibi sınırlı bir ömre sahip olmayan böyle bir nesne olabilirdi.
Mekân: Leyla ve Mecnun mesnevisinin dolaştığı açık ve kapalı mekânlar, özelliklerine göre tasvir ediliyor. Saraylar, konaklar, şehirler, ülkeler, ticarî, askerî, kültürel ve sosyal mekânlar verilir. Ancak bu tasvirlerde amaç, o dönemin kültürel ve sosyal yapısını yansıtmaya dönük tarihî bilgiler sunmaktır. Meselâ mesnevinin süslendiği minyatürcüler çarşısı ve dükkânları tasvir edilirken o dönemin minyatür sanatı hakkında bilgiler veriliyor. Yani daha çok eğitici/öğretici bir mahiyete sahip.
Zaman: Romanda zaman unsuru önemli bir işleve sahip.
Vak’a zamanı: Romanın vak’a zamanı, aşağı yukarı Kanunî’nin Bağdat’a girişiyle (1534) 1903’lü yıllar arasıdır. Bu da yaklaşık 370 yıl eder.
Anlatma zamanı: Romanın yazıldığı zaman ise 2000’li yıllardır. Dolayısıyla belli bir eski tarihî dönem, günümüzden geriye doğru bakarak anlatılmıştır. Anlatma zamanının roman üzerinde belirleyici, değiştirici, dönüştürücü bir etkisi olmuştur. Bu bağlamda tarih, günümüz bakış açısı ve bilgi/bilinç birikimiyle sunulmuştur. Osmanlının belli bir tarihsel dönemi sunulurken birtakım seçmeler, ayıklamalar yapılıyor. O dönemin günümüze ışık tutan yanları vurgulanıyor. Güncel sorunların çözümü aranıyor; dolaylı olarak günümüzle tarihsel dönem arasında bağlantılar kuruluyor.
Meselâ o dönemin aşk anlayışı sergilenirken günümüz aşk anlayışının yozluğuna dolaylı bir eleştiri getiriliyor. Ayrıca o dönemin dünyaya egemen olmak isteyen gizli ve sinsi örgütlerinin Osmanlı devleti üzerindeki yıkıcı etkisi ve gücü sergilenirken günümüz Türkiye Cumhuriyeti devletimizin de Türklüğü ve Türkiye’yi tasfiye plânları içinde olan ve işbirliği içindeki aynı dış ve iç düşmanlara karşı uyanık olması gereği hissettiriliyor.
Anlatma zamanının romanın içeriğine olan belirgin tesirlerinden birisi de eski zamanlarla günümüzün birleştirilmesi. Meselâ 16. yüzyıldaki bir çileğe günümüz tıp uygulamalarından birisi yüklenmiş. Çilek şöyle diyor: “gelişimini tamamlayamamış organizmalar, kuvöze konulmuş bebekler gibiydim; ama çok hızlı büyüyordum.”(s.35
Kurgusal Yapı: Romanın kurgusunda belirleyici olan başlıca unsurlar şunlar:
-Klasik roman kurgusu: Roman, dış zamana, takvime bağlı olarak kurgulanmış. Tarihin belli bir zaman diliminde; Kanunî’nin Bağdat’a girişiyle başlar, tarihsel olaylar sırasıyla devam eder ve 1903’lü yıllarda biter. Ayrıca metin halkalarının dizilişinde mekanik yapılaşma tekniği çok bariz olarak görülüyor. Bölümler adeta birbirinden ayrı olayların, dönemlerin, kişilerin yaşantılarına, serüvenlerine ve özelliklerine ayrılmış.
Meselâ XI. Bölüm, romanın ana olay kurgusuyla çok zayıf bir bağlantıya sahip. Bu bölüm, Hürrem Sultan’
ın hayatının, kişiliğinin, Osmanlı devlet yönetimindeki yıkıcı rolünün, entrikalarının anlatıldığı bir tarih yazısı gibi duruyor. Adeta romandan bağımsız bir Hürrem Sultan bölümü gibi olmuş. Yazar, romana Hürrem Sultan’ı anlatan bir bölümü koymak için çok zorlama bir vesile aramış. Bölümün başında şöyle bir giriş yapıyor:
“Rukâl’den başka saray duvarlarının ötesinde iki kadın hatırlayacağım demiştim ya, bunlardan birisini düşündüğümde üzüldüğümü, diğerini düşündüğümde mutlu olduğumu hissetmişimdir hep. Hâlâ da öyle hissederim. Sanki birinin içini dışına çevirseniz diğeri karşımıza çıkardı bu iki kadının. Biri en tepedeydi, elini dokundurduğu her şeyi altın yapacak güce sahipti, ama ihtirasları onu hak ettiği mutluluktan daima yoksun bıraktı. Diğeri en altta bulunuyordu, ama temiz yüreği onu saadetin mücevherleri içinde yaşattı. Birinin maddesel zenginliği ruhunu aç bıraktı; diğerinin gönül zenginliği onu maddeyle donattı. Birinin adı Hürrem; diğerininki Tûtî idi.”(s.117)
Bu girişten sonra yazar, bölüm boyunca Hürrem Sultan’
ı anlatır. Romanla tek organik bağlantısı Hürrem’in BC üyesi olduğu. Ama bu husus, çok geri plânda kalıyor. Hürrem’in BC üyesi kişiliği, olaylara eriyik bir biçimde sindirilebilseydi doğal organik bağlantı kurulmuş olurdu.
-Polisiye ve macera: Roman, esrarengiz bir motifle başlıyor, bu sırrın çözümü için verilen mücadeleler, uğraşlar, çabalamalar, kovalamacalar, takipler, kaçmalar sürüyor ve romanın sonunda da sır çözülüyor. Sırrın çözülüşü için geçen süreç, oldukça heyecanlı bir maceradır.
Bağdat İlimler Akademisi kütüphanesinin Süryanî memuru, Hilleli Mehmed Fuzûlî’ye bir hançer emanet eder. “Bu hançer, sana Tanrının bir emaneti ve bir sırrı olsun, sakla bunu!” der. Hançerin üstüne Keldanîlere ait bir şifre işlenmiştir. Bu şifre çözülünce uzay araştırmalarına ait önemli belgeler ve altın heykel hazinesi bulunacaktır. Fuzulî, Leyla ile Mecnun mesnevîsini yazarken aşk ve sır içerikli beyitlerine çivi yazısıyla Babil Uzay Araştırmaları Merkezine ait şifreleri kodlamıştır. Babil Cemiyeti üyeleri, bu şifrelere sahip olabilmek için diyar diyar bu kitabın peşinde olmuştur. Polisiye bir kovalamaca yaşanmış, pek çok entrikalar çevrilmiş, cinayetler işlenmiştir.
-Tarihî roman yazma anlayışı: Roman, aynı zamanda tarihî bir romandır. Osmanlı Devleti’nin belli bir dönemini edebî kültürel ve siyasî yönüyle sergiliyor. Bunu yaparken tarihî gerçeklere bağlı kalarak yeniden bir kurgulama yapıyor. Tarihî kişiliklerin ruh dünyalarını, kişiliklerini yansıtmada, tarihi canlı bir şekilde sunmada oldukça başarılı. Tarihi kuru bilgilerle değil, canlı yaşantı sahneleri halinde sunuyor. Ayrıca tarihî gerçekliklere bağlı kalma çabası, tahrif etmemesi, başka amaçlarla kullanmaması da takdire değer. Çünkü maalesef birçok romancı, Türk tarihini adeta yağmacı bir zihniyetle gerçeklerle hiç örtüşmeyen bir biçimde yağmalamaktadır. Özellikle yerli oryantalist kimlikli yazarlarda bu çokça görülüyor.
-Arayış yolculuğu kalıbı: Roman, iki ayrı olay ve arayış yolculuğu serüveni üzerine kurulmuş. Leylâ ve Mecnun kitabının elden ele, diyardan diyara, şehirden şehre, ülkeden ülkeye gezip dolaşması üzerinden iki ayrı arayış yolculuğu serüveni veriliyor. Birisi Kays (Mecnun)’
ı, Fuzulî’yi ve yazarı temsil eden kitabın, Leylâ kişiliği temsilciliğinde acılarla, ayrılıklarla, özlemlerle yoğrulmuş hakikî aşkı araması. Diğeri de BC üyelerinin kiminin hazine, kiminin bilgi peşinde kitaba kodlanmış olan şifreyi elde etmek için çıktıkları yolculuk. Aynı kitaba bağlı bu iki farklı arayış yolculuğu, aynı zamanda iki farklı değer çarpışmasını da ortaya koyuyor. Aşkın yani duygunun, soyut, lâtif, saydam, manevî ve ruhî değerlerin peşinde olan doğu, hazine ve bilgi yani somutun, maddenin, aklın peşinde olan batı.
Hançerin esrarı öyküsü, polisiye bir gerilimle L ve M öyküsüne dinamizm, renk ve heyecan katmak için konulmuş. Asıl öykü, L ve M‘nin oluşum ve gelişim süreci öyküsüdür. Hançerin esrarı öyküsü de onunla yan yana giden, ona romanın sürükleyiciliğini, okunurluluğunu sağlamak üzere yardımcı olan bir unsur.
Romanın üzerine temellendiği bu iki ayrı serüveni kısaca özetleyelim:
1. Şifre çözümüne bağlı bilgi ve güce ulaşma serüveni: Kanunî’nin Bağdat’
ı fethiyle birlikte İlimler Akademisi kütüphanesinin Keldanî ve Asur tarihi uzmanı olan Süryanî memuru, o sırada kütüphanede çalışmakta ve araştırma yapmakta olan Hilleli Mehmed (Fuzulî)’e “Emaneti koru, lâyık olmayanlara teslim etme!” diyerek bir hançer emanet eder. Bu hançerin kabzasında 7 adet yakut ve harf vardır. Sır yüklü bu hançerin başına belâ olacağını anlayan Fuzulî, bu hançeri kaldığı medresenin avlusuna gömer. Hançerin içinden çıkardığı şeridi de matarasının eskiyen kayışının iç yüzüne bir astar gibi yapıştırır. Hançer, Keldanîlerin kayıp medeniyetlerinin şifresini barındırmaktadır. Sırlar, 7 rakamı ile ilgilidir.
Fuzulî, kütüphanede Keldanî tarih ve medeniyetine ilişkin araştırmalar yapmıştır. İncelediği bir papirüste Babil Cemiyetine ait bilgilere rastlar. Babil Cemiyeti (BC), uzay araştırmaları yapan 7 bilge rahipten oluşur. Kurdukları Babil Uzay Araştırmaları Merkezinde (BUAM) Dünya’nın yuvarlak olduğunu ve Güneş etrafında döndüğünü bulmuşlar ama açıklamamışlar. Araştırmaları sonucunda galaksiler arası yolculuk ve iletişim sağlanabileceğini, galaksilere hâkim olma, tehlikelerden korunma gibi meseleleri bulmuşlar. Bulgularını şifreleyerek fırında pişirip korudukları tabletlere yazmışlar.
Buna ait 7 tablet ve çizimleri İştar tapınağının gizli mahzenine saklarlar. Ancak Babil kralı, bunun farkına varınca bu işlerin kâfirce keşifler olduğunu söyleyerek 5 bilge üyeyi idam ettirir. Arşiya Akeldan adlı üye şehir dışında olduğundan ölümden kurtulur. Durumu öğrenince gizlice Babil zigguratındaki İştar tapınağının mahzeninde bulunan BUAM’
ın bütün belgelerini kaçırıp saklar. Kölesine verdiği siruş başlıklı hançerin bilimsel zekâlı iyi kişilerin eline geçip ilerde bu bilgileri anlayacak ilim adamlarının çıkıp uzay araştırmalarını devam ettirip insanlığa faydalı buluşlar yapmasını ister.
Akeldan, bütün araştırma sonuçları yok olup gitmesin, sonraki kuşaklara kalsın diye hançerin sapına şifrelemiş ve hançeri kölesine emanet etmiş. Şifre harfleri şunlardır: A-K-E-L-D-A-N. Aralarında da: 6-0-0-3-3-2-0 rakamları vardır. Akeldan hançer kabzasına bu şifreleri kazımış. Deri şerit hançer kabzasına uygun biçimde sarılırsa: A-6-K-0-E-0-L-3-D-3-A-2-N-0 dizgesi çıkacaktır. Bu dizge, İştar tapınağının kapısındaki kartui üzerinde tuşlanması gereken şifredir.
Akeldan’
ın kölesi, atalarının hatırasına hürmeten 7 kişilik gizli bir BC oluşturur. Sürekli 7 kişi olarak devam eden bu cemiyetin büyük üstadı Marduk’tur ve hançere yalnızca o sahip olacaktır. Cemiyet, gizlilik içinde 7 yılda bir defa toplanır. Süryanî kütüphaneci hançerin hazine avcılarının değil, yalnızca bilimsel çalışma peşinde olanların eline geçmesini ister.
Fuzulî, Leyla ve Mecnun mesnevisinin 7 beytine siruş başlıklı hançerin kabzasındaki AKELDAN harflerini ve matara kayışına işlediği rakamları işler. Böylece L ve M’nin satırları arasına BUAM’
ın uzay araştırmalarına ilişkin sırları (bilimsel değer) ile Babil ilâhlarının altın heykellerine açılan kapının şifreleri (maddî değer) serpiştirilir.
Değişik devlet ve milletlere mensup esrarengiz kişilikli, değişik kılıklı BC üyeleri, Leyla ve Mecnun mesnevisini gittiği her yerde takip ederler ve uzun süre kovalamaca oynanır.
BC üyelerinin aralarında Şah İsmail’in adamları, Hürrem Sultan, İbrahim Paşa gibi kişiler vardır.
Dördüncü Haçlı seferinde Papa İnnocentius, Macar kralı Andras’a gizlice bir hançer verir, Kudüs alınınca bunu İsa’nın beşiğine değdirdikten sonra Süleyman mabedindeki bir hançer ile değiştirmesini ister. Bu hançer, ta Babilliler zamanından kalma olup kabzasında çifte boynuzlu ejderha başı taşıyan lânetli bir hançer bulunur ve güya kimin eline geçerse ona ölüm getirirmiş. Papa, bunu Süleyman mabedine koyarak lânetini kıyamete kadar bağlamak istiyormuş. Andras, ordusundan 7 adam seçer. Her birisine “Evrenin Şövalyeleri” rütbesi verir, yiğit olan birisine hançeri teslim eder ve Müslümanların içine salar.
Bir süre sonra BC üyelerinin bir kısmı Babil ilâhlarının altın heykelleri hazinelerinin peşinde koşan hırsız çetesi, bir kısmı da BUAM’
ın yüce bilimsel amacı peşinde koşan bir grup olurlar. Bu iki grup arasında uzun süre bir mücadele sürer.
BC üyeleri İştar tapınağına ulaşırlar. Hazineye ait altın heykelleri bulurlar ama aralarında anlaşmazlık çıkar. Tabletler parçalanır. Tapınak, hırsızlar tarafından yağmalanır. Hırsızlar, tabletlerin içinde mücevherlerin saklı bulunduğu gerekçesiyle parçalamışlar. Böylece BUAM’
ın bin yıllara uzanan emekleri birkaç altın parçası için feda edilmiştir.
L ve M için Leylâ ne ise Koldewey için de tabletler o idi. “Aradaki tek fark, benim aşkımın gönlümden, onun aşkının aklından fışkırıyor olmasıydı. Benim aşkım insanı, onun aşkı dünyayı kurtarmak üzere büyümüştü içimizde. Benim için gerçek şey Leylâ, onun için BUAM idi.” (s.389)
2. Leylâ ve Mecnun mesnevisinin simgeselliğinde gerçek aşka ulaşma serüveni: Bağdat’
ın Kanunî tarafından fethinden sonra Nişancı Celâlzade Mustafa’nın konağında Hayalî Bey, Fuzulî’ye şöyle der: “Çöl kızı Leylâ ile çılgın âşıkı Kays’ın öyküsü İranlı şairler tarafından defalarca yazılmış. Ne ki Türkçe söyleyen pek az ve sözleri pek cılız. Bu gizli hazinenin sandığını açsanız, bir kitap yazsanız ve bu eski bahçeye bir taze güzellik verseniz.”
Bunu dikkate alan Fuzulî, bundan sonra Leyla ve Mecnun mesnevisini yazmaya karar verir. Bundan sonra kitabın yazılış süreci başlar. Çilek, hurma lifleri ve çöl dikenleri beraber kaynatılıp kâğıt olur. Fuzulî, bu kâğıtlara mesnevisini yazar. Başından itibaren çilek, parşömen kâğıdı ‘Leylâ’ aşkıyla yanar tutuşur. Parşömen kâğıdı Kays’
ı, Dicle kenarında çilek toplayan Leylâ da mesnevî kahramanı Leylâ’yı temsil ederler.
Fuzulî, mesnevisini vali Ayas Mehmet Paşa’ya gönderir. Paşa da bunu sultana takdim etmek üzere Kara Piri’ye iletir. Yolda eşkıya baskınına uğrar. Sonunda salimen İstanbul’a ulaşır. Kara Piri’nin cariyesi Dilşeker hikâyeden çok etkilenir. Minyatürcü Haydar Ağa tarafından süslenen Mesnevî, saraya girer, sultanın hazine-i hassa kitapları arasına konur. Kırk yıl sonra Gürcistanlı esir Sultan Murad’
ın cariyesi Rukal, mesneviyi alıp karnında 4 aylık oğlu olduğu halde gizlice saraydan kaçar. Kitap, Rukal’a Leylâ diye âşık olur. L ve M, her gördüğü güzel kadında Leylâ’yı bulur, ona Leylâ diye sarılır. Bu, Kays, Fuzulî ve yazarın saf aşkı bulma peşinde olduklarını imler.
-Metinlerarasılık: İskender Pala, bu romanında Fuzulî’nin Leylâ ve Mecnun adlı mesnevisini hem yazılış kurgusu olarak hem de bölümleri başlıklandırma tekniği olarak taklit etmiştir. Meselâ Leylâ ve Mecnun’da şu gibi bölüm başlıkları vardı: “Bu Sebeb-i Nazm-ı Kitâbdur ve Bâis-i İrtikâb-ı Azâbdur”, “Bu Leylî’ye Anası İtâb Ettiğidür ve Bahâr-ı Vasla Hazân Yettiğidür”, “Bu, Mecnûn-ı Bîçârenin Kâbe’ye Yüz Urduğudur ve Münâcât ile Sevdâsın Artırdığıdır”.
İskender Pala ise bunlara benzeterek şu tür başlıklar kullanmış: “Bu, İğneyle Kuyu Kazdığım ve L&M’i Niçin Yazdığımdır”, “Bu, Esi Hatıraların Canlandığı ve Kalbimin Anda Bin Kez Yandığıdır”.
Ayrıca ifade kalıpları taklidine yer veriyor. Bu, başka tür metinlere ait ve onlar için özgün birer unsur olan bazı ifade kalıplarının mahiyet olarak, benzetilerek alınıp kullanılmasıdır.
“Gül ile Ali Şir” adlı bir halk hikâyesinde geleneksel tahkiye türlerinin; özellikle halk hikâyecilerinin kullandıkları ve hikâyenin başkalarından duyulduğunu ve öğrenildiğini bildiren şöyle bir ifade kalıbı bulunmaktadır: “Râviyân-ı ahbâr, nâkılan-ı âsâr, muhaddisân-ı rûzgâr şöyle rivâyet ederler ki: “(Pertev N. Boratav, Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Ankara 1946, s.230)
İskender Pala, bu romanında aynı ifade kalıbını şöyle taklit ediyor:
“Râviyân-ı ahbâr şu gûne rivâyet ve nâkılân-ı âsâr bu nev’a hikâyet ederler ki Fatih Sultan Mehmed Han bu sarayı yaptırdıktan birkaç ay sonra gecelerden bir gece, tıpkı Rukal gibi haremdeki cariyelerden biri bilinmez hangi nedenle o zaman daha alçak olan duvardan atlayarak kaçmaya çalışmış....” (s.134)
Romanda içerik aktarımını da görüyoruz. Bunda başka bir metnin içeriği aynen değil de mahiyet, anlam ve konu olarak biraz değişik bir bağlamda aktarılır. Yazar, başka bir metnin içeriğini duruma göre yeniden işleyerek üretir. İçeriği aktarılan metin, ya bütünüyle ya da bir bölümü, bir parçasıyla değerlendirilip kullanılır.
İskender Pala, romanının bir yerinde şöyle der:
“Aynı eşyalar kullanıldığı, aynı işler yapıldığı halde bir nakkaşhane ile bir zindan arasında ne büyük fark vardı. Birinde insan yaratılışının en estetik boyutta güzellik anlayışına kapı aralanıyor, diğerinde insan ruhunu en ziyade kıskaca alan insanlık dışı tavırlar sergileniyordu. Bir falçata yahut bir iğne, burada güzellikler yaratırken, orada acı veriyordu. Burada bıçaklar güzelliği tıraş ediyor, orada güzel boyunlardan kan akıtıyordu. Orada aynı çengelleri kullananlara cellât, burada sanatçı deniyordu. İnsanın bir niyet ve düşünce ile anlam kazandığını düşündüm. Demek ki insanlar niyetlerine göre iyi veya kötü, güzel veya çirkin olabiliyorlar, eşyaya bakış açıları da buna göre oluşuyordu.” (s.85-86)
Yukarıda altı çizili cümleler, şu hadis-i şerifin içeriğinin aktarımıdır:
“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir” (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, C.16, Ankara 1993, s.114)
Tanımlık: Epigraf. Bölüm başlarına o bölümün muhtevasıyla ilgili olarak çoğu Divan şairlerinden olmak üzere şiir parçaları, beyitler konmuş.
Ayrıca bu roman, hacim bakımından panoramik bir roman. Kanunî zamanından başlayıp Tanzimat sonlarına kadar devam eden Osmanlı tarihi, değişik yön ve boyutlarıyla, pek çok kişisiyle sergilenmeye çalışıldığı için oldukça dağılmış. Bu kadar geniş ve zengin bir dönemin bir roman hacmi içinde sığdırılmaya çalışılması sonucu eser, ister istemez dönemi tam olarak ve ayrıntılarıyla değil; ana hatlarıyla tanıtmak durumunda kalmış. Esas itibariyle bu dönemden en az on beş roman çıkardı.
Hatırlama Hataları: Romanda az da olsa hatırlama hataları var. Yazar, romanın başlarında şöyle diyor: “Bağdat’taki medrese hücresinde kendisini ziyaret edenlerin sayısı artınca dut ağacının dibine gömdüğü hançerin lânetine uğradığını düşünmüş.” (s.41).
Ancak yazar, romanı uzun zaman aralıklarıyla yazmış olacak ki bir süre sonra dut ağacı çınar ağacı olmuş: “Efendim Fuzulî’nin vaktiyle Bağdat’ta bir çınar ağacının dibine gömdüğü hançeri gördüğüm vakit neler hissettiğimi kimse tahmin edemez.” (s.182)
Ana düğüm: Romanın ana düğümü, başlarda İlimler Akademisi kütüphanesinin Süryani Kütüphane memurunun Fuzulî’ye elindeki hançeri bir emanet olarak verirken söylediği şu sözle atılır: “Ölmesini bilenler için hançer hayat demektir; ve aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır, ona sahip olan dünyaya hakim olur.” (s.13)
Romanın sonuna kadar hançerin niçin hayat demek olduğu, yedi gerçek sırrın ne olduğu, ona sahip olmakla dünyaya hâkim olmanın ne demek olduğu sorusu okuyucu için hep bir merak konusu olur ve romanın sonunda bu düğüm çözülür.
Dil ve Üslûp: İskender Pala, Türkçe’yi en güzel kullanan yazar ödülünü almıştır ve bu ödülü hak etmiştir. Zira ana dilini çok güzel kullanıyor. Ancak zaman zaman bazı aksaklıklar ve yanlışlar da görülmüyor değil. Meselâ “ne ne “ bağlacının kullanımında biraz daha dikkatli olması gerekiyor.
Şu cümlede olduğu gibi: “Burada yaşananlardan ne Fransız hükumetinin, ne de BC müstakbel üyelerinin haberi olmasın (olsun).”(s.360). Aynı yanlış, 359. sayfada da var.
Ayrıca L&M’daki “ve” anlamına gelen İngilizce & işaretinin bir Türk yazarı tarafından kullanılmasının haklı hiçbir mazereti yoktur.
Yazar, zaman zaman eski kelimeleri Türkçeleştirerek okuyucu nezdinde daha anlaşılır kılınmak istiyor gibi. Ama yerleşmiş terimleri bozması çok garip duruyor. Meselâ “Kanunî” unvanı, Sultan Süleyman adıyla özdeşleşmiş, neredeyse onun adı olmuşken; tutup bunu “Kanun koyucu” diye zikretmenin manası yok. “Külliyye” kelimesi de yerleşmiş, yaygın bir kültür, mimarlık ve tarih terimidir. Bunun yerine Türkçe de olmayan; batılı bir kelime olarak “kompleks” kelimesini kullanmak çok abes.
“Doğulu aşkın yalnızca bir versiyonu, hatta en aşağı versiyonu.” (s.186) cümlesinde “versiyon” yerine “türev” kullanabilirdi ve aynı kelimeyi bir cümlede iki kez kullanması da bir dil zaafıdır.
“Onun aşkı platonik ve empotan değildi” (s.238) cümlesinde iki yabancı kelimeye yer vermek hoş değil.
Ayrıca “Fî Recebü’l-mürecceb” (s.295) ifadesi, “Fî Recebi’l- mürecceb” olmalıydı.
Romanın konusuyla mütenasip bir şekilde genelde lirik, şiirsel bir üslûp var. Ayrıca romana dikkati çekecek ölçüde bilim adamı ve inceleme yazarı üslûbu sinmiş. Meselâ 12. bölümde Baki Efendi hakkındaki açıklamalar, edebiyat tarihinden alınma gibi.
Zaman zaman da düşünce üslûbu görülüyor. Bu, edebî sanatlarla, süslü ifadelerle yüklü ve duygu derinliğine bağlı bir üslûp yerine düşüncelerin düz bir biçimde doğrudan doğruya verildiği üslûptur. Bu tarz yazışta esas olan bazı fikirlerin, bilgilerin deneme, inceleme, araştırma yazısı havasında aktarılmasıdır. Bilgi ve fikir aktarmak daha önceliklidir. Çoğu zaman hüküm, tanımlama, çözümleme, karşılaştırma, kesinleme, bildirme ifadeleri kullanılır.
Romandan bir parçayla bu üslûp tarzını somutlaştıralım:
“Şimdi İstanbul’da aşktan bahseden herkes minareyi çalmışçasına mistik bir kılıf hazırlıyor. Aşka medhiyeler düzenleyen şairler alkışlanırken, bizzat âşık olanlar ayıplanıyor. İşte bu yüzden aşk ile melâmet (kınanmışlık) eski bir şark töresidir. Buna göre âşık, önce aklından kurtulmalı ve gönlünü ön plâna çıkarmalıdır. Akıl henüz insana hükmederken aşkta yücelmenin yolları kapalı durur. Çünkü akıl insana dünya ilgilerini, sevgili dışındaki varlıklarla ilişkileri ve onları önemsemeyi telkin eder. Oysa âşık, sevgiliden başka en ufak bir şeyi önemsediği zaman gerçek aşka eremez. Sufîler bu yüzden önce nefislerini öldürürler, âşıklar da akıllarını. Aklın ve nefsin ölmesi için de âşıkın ayıplanması gerekir. Çünkü insan egosuna en ağır gelen şey kınanmaktır. Melâmîler sırf bu yüzden, yani egolarından kurtulmak için kınanmayı isterler. İnsanların onları kınayacakları biçimde davranmaları da, kınanacak giysilerle dolaşmaları da bu yüzdendir.”(s.114)
Öte yandan zaman zaman roman için bir zaaf alâmeti olan yorumlama ve değerlendirme üslûbuna da yer veriyor. Meselâ 11. bölümün sonlarında şu ifadeler var: “46 yıl saltanat süren Kanun Koyucu acaba BC’den haberdar olsaydı, onca yıl koynunda besleyip bağrına bastığı kadınını toprağın altında da kucaklamak ister, bu kadar yakınına gömdürtür, onun için ayrıca bir kanun konulmasını ister miydi?”(s.123)
Bu gereksiz bir açıklamadır. Çünkü yazar, zaten Hürrem Sultan’
ın kişiliği hakkında ayrıntılı bilgi vermişti. Okuyucu, onunla ilgili değerlendirmesini zaten yapıyor; burada yazarın ayrıca yorumlamasına gerek yok.
Yazar, romanında terimlere de bol bol yer veriyor. Mesleklerin, sanatların, bilim dallarının kendilerine has bazı kelimeleri olur. Bunlara genel olarak ‘terim’ diyoruz. İskender Pala, romanında tarihî ve geleneksel kültür mirasımıza ait bir çok alana özgü özel terimlere yer verir. Amacı, hem o döneme ait atmosferi daha canlı ve gerçekçi biçimde yansıtabilmek hem de okuyucuyu bu alanlarla ilgili olarak terimlerini de vererek bilgilendirmek. Meselâ nakkaşlıkla ilgili şu bölümü alalım. Altı çizili terimler, nakkaşlıkla ilgilidir:
“Saat rakkaslarının baş döndürücü hızını geride bırakıp değirmi şiltelere oturarak eğimli rahleleri üzerine koydukları sayfalara tasvirler çizen nakkaşların bulunduğu dükkâna girdiğimde yeni evimin burası olduğunu, en azından birkaç hafta burada kalacağımı anlamıştım. Dükkânın ortasında renk renk boyaların konulduğu çini fincanlarla dolu yuvarlak bir tezgâh duruyordu. Tezgâhın ortasında tel taraklar, içi kum dolu kâseler, yarısı suyla dolu bardaklarda ince uçlu fırçalar, mühreler, mıstarlar, makta’lar ve keskiler vardı.”(s.77)
Romanın yazılış amacı: Bütün bunlardan sonra bu romanın niçin yazıldığını anlayabiliriz.Bu roman, uzun yıllar boyu bir öcü olarak gösterilen, ancak çok sınırlı bir uzmanlar grubunun arkeolojik kazılarına inhisar ettirilebilecek bir eski zaman alanı olarak gösterilen, nefret ettirmek için elden ne geliyorsa yapılan büyük edebiyatımızı; Divan edebiyatımızı sevdirmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda diğer çalışmalarıyla da yazar, ‘Divan edebiyatını halka sevdiren adam’ olarak tanınmıştır.
Aynı zamanda Kanunî Sultan Süleyman’dan Tanzimat’a kadar gelen süreç içinde Osmanlı yönetim sistemi, dünya siyaseti, Osmanlı devletinin yıkılış sürecinde rol alan iç ve dış düşmanların akıllıca ve sinsice işbirliği, bu uğurda yapılan gizli çalışmalar da sergileniyor.
Doğu-Batı medeniyet değerlerinin karşılaştırılması da var. Bu bağlamda doğu saf aşk, gönül, iç, manâ, ruh medeniyeti; batı da akıl, bilim, dış, madde medeniyeti olarak sunuluyor ve bu iki karşıt değerler bütünü, olaylar, düşünceler ve konuşmalar içine serpiştirilmiş.
Bu roman, her şeyden önce Türk romanının güncel boyutuna dolaylı yoldan önemli bir eleştiri de getiriyor. Yazar, bazı rahatsız edici konulardaki reaksiyoner tavrını aksiyoner mahiyetinde gizlemiş. O da şu: Son yıllarda Türk romancılığına iki belirgin hastalık arız oldu. Birincisi, romanları çok satılan bazı yerli oryantalistlerin Türk tarihinin din, tasavvuf, sanat gibi kültürel değerlerini aslî özelliklerinden saptırarak sığ bir postmodernizm adına yağmalaması. İkincisi de bazı popüler roman yazıcılarının sevgi, aşk gibi yüce ve saf duyguları bayağı bir cinsellik, erotizm ve pornografi bataklığına saplamaları. Her iki tavır da bize ait sağlam, iyi ve güzel değerleri dinamitleyerek berheva etmeye matuf, iyi niyete yükleyemeyeceğimiz faaliyetler kapsamı içinde yer alıyor.
İşte tam da bu olanca olumsuzluk ortamında İskender Pala, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk romanıyla Türk milletine saygısını ortaya koydu. Kendi milletine ihanet etmeden, kötülük etmeden, art niyetler taşımadan Türk kültür ve siyaset tarihini tarafsız ve doğru bir biçimde sergiledi. O, Batılıların hoşuna gitmek kaygısıyla kendi geçmişini, kimlik ve kişilik değerlerini kimi zaman alaya alan, kimi zaman sinsice yok etmeye çalışan bir yazar tutumunu takınmadı. Aşk duygusunu da en saf ve temiz haliyle sergiledi. Böylece tarih ve aşk yağmacılarına karşı tepkisini yapıcı bir biçimde ortaya koydu.
 
Eski 31-03-11, 19:33  
Ruon

Varsayılan C: [istek]BABİLDE ÖLÜM İSTANBULDA AŞK


Eski konuları gündeme getirmeyiniz.
 
 

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz
Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat