Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Kapalı Konu
 
Konu Araçları
Eski 18-06-07, 11:15   #1
JrBuRaK

Varsayılan Şu Çılgın Türkler kitabının özeti


AÇIKLAMALAR :
“Şu Çılgın Türkler” adlı, bana ve her halde tüm Türk’lere göre muhteşem olan eser hakkında birkaç açıklama daha yapmak ve zaten kolay olan anlaşılmasını daha da kolay şekle sokmak, fonu meydana getiren zaman ve zemini bir kere daha anlatmak isterim.
Niye 4 bölüm ?
Aslında bu harika yazılmış, gerçek tarihi olayların arasına serpiştirilmiş, örnekleri bol miktarda gerçek hayatta yer almış olan kurgu kişiler ve olaylarla süslenmiş romanı, sadece iki ana unsur ile tanıtacaktım: denizle ilgili konular olan İstanbul’dan Anadolu’ya geçişin bir yolu ve Rüsumat IV ün Ordu macerası.
Ancak roman okundukça daha çok sardı, pek çoğunu bildiğim olaylar yine önümde canlandı, yazıma karada yapılanlardan da bir bölüm eklemek istedim. Böylece bazı kişisel fedakarlıkların anlatıldığı örneklerin peşine bazı açıklamaları da ekleyince 3. ve 4. bölüm oluştular.
Aslında tanıtımı, yayınevinin de istediği gibi makul ölçülerde, olabildiğince daha kısa tutmak amacındaydım, daha kısa planlıyordum. Ama roman o kadar harika ki, bence “makul” denebilecek ölçü bu. Daha kısa alıntılar, bütünlüğü bozar, bu ülkeyi ve devletimizi bize verenlere de saygısızlık olur.
Kitabın tamamı, kendi dipnotlarıyla beraber 748 sayfa, burada ele alınamayan daha pek çok ilginç olay, gururlandırıcı sahne ve inanılmaz başka hadiseler var. Örneğin kimlerin hangi bayrağı nerede ve nasıl saygıyla selamladıklarını öğrenmek için kitabın tamamını okumanız gerekiyor.

Dönem ve ortamlar :
Eser, değişik ve ard arda gelen günleri ele almaktadır. Dönem olarak söylemek gerekirse, öncelikle ve özet olarak I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Mücadele’mizin ilk bölümünden (28.06.1914-01.04.1921) başlamaktadır. Daha detaylı olarak Kütahya-Eskişehir Savaşının hazırlığı ve Savaş dönemini (01.04.1921-24.07.1921), Sakarya Savaşına hazırlık ve Savaşı (25.07.1921-13.09.1921), Türk Büyük Taarruzuna Hazırlık ve Taarruzu ve sonrasını (14.09.1921-27.10.1922) ele almaktadır.
Hemen tamamı belgelere ve anılara dayalı olaylar, Yunan Ordusu, Türk Ordusu, İngiltere Yönetimi, Yunanistan Yönetimi, İstanbul Yönetimi, Ankara Yönetimi, Bazı Türk İlleri ve Arazileri olarak özetlenebilecek ortamlarda geçmektedir.
Kişilerin büyük çoğunluğu gerçek kişilerdir, konuşmaların ve olayların çoğunluğu kaydedilmiş ve aktarılmış gerçek konuşmalardır
Mesela Rüsumat No IV olayının gerçekliğini görmek için “Ordu’lular” konulu şu internet sitesine erişebilirsiniz.
Anlatılan dönemlerde İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırma, asker ve sivil kişilerin kaçmaları yoluna girmiş, çetelerin faaliyetleri bitmiş, düzenli ordu teşkili başlamıştır. Bunlar da romanda ele alınıp kısa veya uzun anlatılmıştır.

Rütbesiz Bir Komutan :
Mustafa Kemal Paşa, kongre yapmak ve Kurtuluş’u şekillendirmek üzere,
Erzurum’ a gelişinden 5 gün sonra, 8/9 Temmuz 1919′da, “Sine-i millette bir ferd-i mücahit (milletin bağrında bir mücahit kişi) olarak çalışmak üzere” çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa eder. Artık milletin bir bireyi olarak ; milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi görevine devam edecektir. Yani artık bir rütbesi, bir askerlik sıfatı bulunmamaktadır. Daha sonra, 23 Nisan 1920 de TBMM Başkanı seçilecek ve sadece bu sıfatı olacaktır. Halbuki, dost ve düşmanın kabul ettiği gibi, Kurtuluş’u planlayan ve yürüten güç O’dur.
Rütbesi olmayan Mustafa Kemal’e, orduyu tam yetkiyle idare etmek ve geliştirmek üzere, sonradan uzatılan 3 aylık bir dönem için, 5 Ağustos 1921 günlü TBMM gizli birleşiminde, Meclis yetkilerini kullanması kaydıyla, Başkomutanlık yetkisi verildi.
Hatta Başkomutan’ın seçilmesi ve Tekalif-i Milliye’ye gidişini Sayın Özakman şu satırlarla anlatıyor:
MECLİS’in iki gündür içine kapanması, Ankara esnaf ve zanaatkarlarını huzursuz etmişti. Seğmen havalı bir esnaf, ertesi sabah, Merkez Kıraathanesi’ne girdi. Her zamanki masalarda yine bazı milletvekilleri vardı. “Beyler..” dedi, “..iki gündür kendi aranızda konuşuyorsunuz. Bir de milletle konuşsanız..”
Milletvekilleri bakıştılar. Sahi, Meclis’e kapanıp milleti unutmuşlardı.
“Arkadaşlarla toplandık, sizi bekliyoruz. Buyrun, birlikte gidelim.”
Çıkrıkçılar yokuşundan Samanpazarı’na yürüdüler, oradan kale önüne çıkan daracık yola saptılar. Yokuşun iki yanında küçük, gösterişsiz nalbur, hırdavat, urgan dükkanları vardı. Kale önüne çıkınca, seğmen, milletvekillerine yol göstererek bir zahireciye girdi. Tavanı atkılı, bölmeleri zahire dolu geniş dükkanda yirmiden fazla Ankara’lı esnaf ve köylü toplanmıştı. Komşu esnaflar da koşup geldi. Yuvarlak yüzlü, gür bıyıklı bir Ankaralı öne çıktı:
“Hoş geldiniz !”
“Hoş bulduk !”
“Kulağımıza gelenlere göre, Meclis, M. Kemal Paşa’nın başkomutan olmasını istiyormuş ama Paşa kabul etmiyormuş. Demek ki ümit yok !”
Süleyman Sırrı Bey irkildi:
“Hayır. Paşa daha konuşmadı. Bizleri dinliyor.”
“Öyleyse Paşa’ya söyleyin, millet malıyla, canıyla arkasındadır. Başkomutanlığı kabul etsin. Bu dükkan benimdir. Ne varsa hepsini orduya helal ediyorum: ! »
Biri, “Ben de !” dedi.
Öteki esnaflar da katıldılar :
“Bizimkiler de helal olsun !“
Bıyıkları sigaradan sararmış bir köylü, “Biz yakın köylerdeniz..“ dedi,
“..hepimiz adına söylüyorum, neyimiz varsa ordunun ayağına sermeye hazırız.. Yeter ki şu gelen kara belayı durdursun !“
Üç ay süreyle Başkomutan seçilen ve Meclis’in yetkilerini kullanması kabul edilen Mustafa Kemal, milletin maddi kaynaklarını savaşın emrine verebilmek için çıkardığı 10 maddelik Tekalif-i Milliye (Milli Yükümlülük) emirlerinin 6 sını 7 Ağustos’ta yayımladı:
1. Satın almalar için en büyük mülki amirin başkanlığında her ilçe merkezinde ücretsiz olarak çalışacak komisyonlar kurulacak; komisyonlar, ambarları sayarak rapor tutacak,
2. Her ev, birer takım çamaşır, bir çift çarık ve çorap verecek, çok yoksul olanların bu yükümlülüğünü de zenginler karşılayacak,
3. Asker elbisesi yapmaya yarayan bez ve kumaşların ve ayakkabı malzemesinin ve
4. Yiyecek maddelerinin yüzde 40′ına el konacak,
5. Ulaştırma araçlarına sahip olanlar her ay askeri araç-gereçleri 100 km. öteye taşıyacaklar,
6. Terk edilmiş mallara el konacak, Bu emirlere uymayanlar, vatan ihaneti suçuyla İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaklar.

8 Ağustos’ta ise 4 maddeyi daha yayımladı :
1) Halk, elinde bulunan, savaşa yararlı bütün silah ve cephaneyi, savaştan sonra geri almak üzere üç gün içinde hükümete teslim edecek,
2) Benzin, vakum, gres yağı, vazelin, otomobil lastiği, tutkal, telefon makinesi, kablo, tel gibi maddelerin yüzde kırkına el konacak,
3) Demirci, marangoz, dökümcü ve kılıç, mızrak yapabilecek ustaların adları, sayıları, durumları saptanacak,
4) Halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabaları ile kağnı arabalarının bütün donatımı ve hayvanları ile birlikte, binek hayvanları, yük hayvanları, deve ve eşeklerin yüzde 20’sine el konacak.
İşte bu “topyekun harp”ti. Millet her şeyini seferber ediyordu. Ordu kuruluyor ve geliştiriliyordu. Bir Millet, varlığı ve hürriyeti için her şeyini ortaya koyuyordu.
Ben dahil, Türk ulusunun fertleri, Atatürk hayranları, taraflı konuşabiliriz. Onun için sözü bir yabancıya, “Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu” adlı ünlü kitabın yazarı, hem de hasmımız olmuş bir ulusun evladı Lord Kinross’a bırakmak istiyorum :
…Mustafa Kemal, üzerlerine çöken tehlikeyi, herkesin daha yakından duyması için, her evden birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık da istiyordu.
Bu savaş, Mustafa Kemal’in öteden beri gördüğü gibi topyekun bir savaştı :
“Harp, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla ve ellerindeki her şeyle, bütün elde tutulur ve tutulmaz güçleriyle birbirleriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bundan dolayı, bütün Türk milletini, cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen ilgilendirmeliydim. Milletin her ferdi, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini ödev almış hissederek, bütün varlığını mücadeleye verecekti.”
Bir Peygamber gibi şu sözleri de eklemişti: “Gelecekteki savaşların yegane başarı şartı da, en ziyade bu söylediğim hususta yer almış olacaktır.”
Bu gerçeği yıllarca sonra keşfetmiş olan Churchill, Mustafa Kemal’in elinde yeteri kadar deve ve öküz bulunmadığı için, taşıt işlerinde cephedeki erlerin karılarından ve kızlarından nasıl yararlandığını anlatır. Kadınların seferber edilmesi milli duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil herkesin topyekün gayret göstermesi ihtiyacını iyice belirtmişti. Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık, merkezlerden toplanan silahlar, saman yığınlarının altına yüklenerek kağnılarla taşınıyordu. Şalvarlı, dolaklı köylü kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkaran kağnılarını sürerek saatte ancak beş kilometre hızla, dağ tepe demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru ilerliyorlardı. Çoğu, emzikteki çocuklarını, sıkıca sırtlarına bağlamışlardı. Top mermilerini, halat kulplu cephane sandıklarını, kucaklarında taşıyarak arabalara yükleyip indiriyor, iki omuzlarına birer gülle yüklüyor, çok kez tapaları bozulmasın ya da ıslanmasın diye, çocuklarını açıkta bırakmayı bile göze alarak, üzerlerini örtüyle kapatıyorlardı. Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. O zaman kadınlar, içindekileri sırtlarına yüklenir ve kilometrelerce taşırlardı. Evlerinde kalanlar at, hayvan ve araçlara el konmuş olmasına bakmadan, çapa çapalıyor, tohum ekiyor, ekin biçiyor, orduya yiyecek yetiştiriyorlardı.
Refet Paşa, Milli Müdafaa Vekilliğine geçmiş, bütün enerjisi ve buluşlarıyla çalışmaya başlamıştı. Öküz arabasıyla yapılan taşımayı, yeni bir menzil sistemi kurarak daha hızlı hale getirdi. Artık köylülerin alışık oldukları gibi her kasabaya gelince araba değiştirecek yerde, belirli yerlerde öküzler değiştiriliyor ve taşıtlar, doğruca savaş alanına kadar gelebiliyordu. Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden ilaç kutusu yaptırdı. Un bulunmazsa, köylülere, değirmenleri tamir edilinceye kadar, buğdayı kaynatarak ya da havanda döverek yemelerini söyledi. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap evleri yıktırıp, tahtalarını lokomotiflerde yakıt olarak kullandı.
Saban demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara’daki demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez haydutların kasıp kavurduğu yerlerden geçerek; yüzlerce kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu. Bu erlere, cepheye giderken, düşmandan başka, yaralı ve ölülerin silahlarını almaları söylenirdi. Bu arada askerden kaçanlar yakalanıp şiddetli cezalara çarptırılıyor, silah altına yeni sınıflar alınıyor; Adana bölgesinden, Doğu illerinden, Karadeniz’ den ve daha başka uzak yerlerden takviyeler getiriliyordu.
Türklerin, kendilerini bekleyen önemli savaşa hazırlanmak için ancak üç hafta kadar vakitleri vardı [Sakarya Savaşı]. Ankara, bu haftaları endişe içinde geçirdi. Sivillerin morali adamakıllı çökmüştü. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri’ye göç ettiler. Daha başka kimseler de göç hazırlığına girişti, hatta resmi görevi olanlar bile. Şehir, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle dolmuştu; Yunanlıların çok yakına geldikleri söyleniyordu; kimsede güven kalmamıştı. Kadınlar, çarşafları sırtlarında, yola çıkmaya hazır, sabırla bekliyorlardı. Evlerini, barklarını bırakıp göç etmek zorunda kalacaklar mıydı acaba?
Mustafa Kemal de, şimdi Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa ile birlikte cepheye hareket etti. Karargahını Ankara’nın seksen kilometre kadar güneybatısında, demiryolu üzerindeki Polatlı’da kurmuştu. Buraya varınca, atıyla, çevreye hakim bir tepe olan Karadağ’a çıktı; attan inerek düşmanın izlemesi muhtemel olan hücum yönünü görmek istedi. Tekrar atına binerken bir sigara yaktı. Hayvan, kibritin alevinden ürkerek geri tepince, Mustafa Kemal şiddetle yere düştü. Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı; bir an için, ciğerlerini sıkıştırarak, nefes almasına ve konuşmasına engel oldu. Yanındaki doktor, kendisini ciddi şekilde uyardı: “Devam ederseniz hayatınız tehlikeye girer !’
Mustafa Kemal: “Savaş bitsin, o zaman iyileşirim.” diye yanıt verdi.
Tedavi için Ankara’ya döndü. Fakat yirmi dört saat sonra yine cephedeydi. Yarası ona acı veriyordu; güçlükle yürüyebiliyor, çok kez bir masaya dayanarak dinlenmek zorunda kalıyordu…
Halide Edip bazen bu toplantılarda Mustafa Kemal’i bir roman yazarına benzetirdi. O da sanki heyecanlı bir konu üzerinde çalışıyor gibiydi. Bu romanın ana konusu savaştı, harita üstündeki iğneler de kahramanları. Her birinin özellikleri, genel plana uygun düşmeli ve hikayenin gelişmesine yardımcı olmalıydı. Mustafa Kemal, düşmanın kuvvetini de kendi birlikleri kadar yakından inceliyordu. Savaşın çok önemli bir anında alınan bir istihbarat raporunda, Yunanlıların kuvvetli bir yığınak yapmış oldukları, Türklerin tuttuğu mevziin savunulmasının güçleştiği ve bırakılması gerekeceği bildirilmişti. Mustafa Kemal hemen: “Bana Yunan birliklerinin hareketlerine dair geçen haftaki raporları getirin !” diye, emir verdi. Bu raporları bir daha gözden geçirdikten sonra: “Bizim istihbarat yanılıyor !“ dedi. “Yenilen biz değiliz, düşmandır !”

Yepyeni bir savaş stratejisi :
Zaman zaman, taktik icabı, askerlik bilimine uygun olarak, geri çekilmeler de yapılıyordu. Hatta gereğinde Ankara bile boşaltılabilecekti. Ancak Başkomutan gereksiz ve çarpışılmadan geri çekilmeleri affetmiyordu.
Mustafa Kemal’in emri altındaki cephe aşağı yukarı yüz kilometre uzunluktaydı. Savaşın kritik bir döneminde, kullanılacak taktiği, subaylara şöyle bildirmişti:
“Hattı müdafaa (savunma hattı) yoktur, sathı müdafaa (savunma alanı) vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunmaz. Onun için küçük, büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşmaya devam eder. Yanındaki birliğin çekilme zorunda olduğunu gören birlikler, ona uymaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar sebat ve mukavemete mecburdur !”
Sakarya Savaşı’nın 5. gününde, 27 Ağustos 1921 de, çarpışmalar şiddetini artırarak devam ediyordu. Cephenin sol ucundaki Güzelcekale’nin yüksek tepeleri Yunanlıların eline geçti. Türkler, sert bir savunma yaparak adım adım çekildi.
Daha önceki günlerde bu yeni stratejiyi geliştiren Mustafa Kemal, Alagöz köyündeki karargahında Yusuf İzzet Paşa’ya, “Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Her birlik, ilk durabildiği noktada düşmana karşı yeni bir cephe kurup savaşmayı devam ettirir…” dedi. Daha sonra da bu yeni stratejiyi orduya günlük emirler arasında yayınladı.
Mustafa Kemal’in savunma hatları, kısım kısım kırılıyordu. Fakat derekap, kırılan her kısım, en yakın bir mesafede yeniden tesis ettiriliyordu. Böylece Yunanlılar, her ne kadar toprak kazanıyorlarsa da, ilerlemeleri gayet yavaş oluyordu. On günlük bir savaş sonunda, topu topu on beş kilometrelik yer kazanmışlardı. Papulas’ın hücumda, Mustafa Kemal’in savunmada uyguladığı ilkeleri uygulamasına olanak yoktu. Türk hatlarında bir gedik açabilen bir Yunan birliği, durup komşu birliklerin de aynı hatta varmalarını bekliyor (askeri taktik gereği), bu da Türklere takviye alıp toparlanmak için vakit kazandırıyordu.
Ancak Türklerin durumu yine de tehlikeliydi. Yunanlılar saldırıyı, merkeze doğru yöneltmişken, bir kere daha sola doğru kaydırdılar. Hala Türk ordusunu yandan çevirip Ankara’ya doğru yürümeye uğraşıyorlardı. Bu cephede bazı ilerlemeler kaydederek Türkleri mevzilerinden çekilmek zorunda bıraktılar. Türk Cephesi, şimdi kendi mihveri üzerinde dönmüştü. Artık kuzeyden güneye değil, doğudan batıya uzanıyordu. Öyle ki, doğu ucundaki Yunan kuvvetleri, Ankara’ya, batı ucundaki Türklerden daha yakındılar.
Savunmanın başarısı ve dolayısıyla Ankara’nın korunması, Çal Dağ’ın elde tutulmasına bağlıydı. Türklerin esaslı iki savunma mevzii arasında, üç yüz metre yükseklikteki bu geniş ve uzun silsile, Ankara’ya ulaşan tren yoluna ve bütün savaş alanına hakim durumda bulunuyordu. Bir sürüngenin sırt kemikleri gibi girintili çıkıntılı olan Çal Dağ, üzerinde gizlenilmesi ve savunulması güç olan bir yerdi. Mustafa Kemal: “Çal Dağ’ı almadıkları sürece korkulacak bir şey yok !” diyordu. “Ancak, alacak olurlarsa, çok dikkatli davranmamız gerekecek. Çünkü kolayca Haymana’yı işgal edebilir ve bizi kapana kıstırabilirler !”
Ankara’dakiler; Çal Dağ düşse de onun arkasında daha bir sürü tepe bulunduğunu düşünerek, kendilerini avutabiliyorlardı. İçlerinden biri: “Biz her tepede bu kadar ölü verdirdikten sonra, düşman buraya gelinceye kadar elinde bir avuç asker kalır. Onları da sopa ile döveriz !” demişti. Ama cephede herkes, durumun çok nazik olduğunu biliyordu.
Netice olarak vuruşmalar ve muharebeler kazanıldı. Churchill’in özetlediği gibi, “Yunanlılar, kendilerini öyle bir siyasi ve askeri duruma sokmuşlardı ki burada nihai zaferden başka her şey bir yenilgi demekti. Türkler içinse, nihai yenilgiden başka her şey bir zafer sayılabilirdi. Türklerin başındaki savaşçı başbuğ, bu durumun hiçbir yönünü gözünden kaçırmıyordu.”
Mustafa Kemal şimdi Fevzi ve İsmet Paşaların önerisi üzerine, Meclis tarafından Müşirliğe (Mareşalliğe) yükseltilmiş ve kendisine ayrıca Gazi unvanı verilmişti. Böylece artık rütbesi bulunan bir subay, bir Başkomutan olmuştu.
Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal’e Sakarya savaşını gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda, yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal’in “Bu tabloyu kimseye göstermeyin !” demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı: “Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir kemikten ibaretti, bizim de onlardan arta kalır yerimiz yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya’nın değerini küçültmüş oluyorsunuz, dostum…”
Buradaki bazı anılar, Halide Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı eserinden alınmış ve Lord Kinross’un kitabında tekrarlanmıştır. O Halide Edip ki, romanlarında ve başka kitaplarda anlatıldığı gibi işgal İstanbul’undan Ankara’ya geçmiş, orada Dış İşleri emrinde tercümanlıklar yapmış, Sakarya Savaşı öncesinde “gönüllü er” olarak Batı Cephesi Karargahına katılmış, zaman zaman Kurmay Heyetiyle birlikte cephelerde bulunmuş, Başkomutan’ın otomobilinde birlikte İzmir’e kadar gitmiş ve tabii ki anılarını aktarmıştır. Sakarya Savaşından sonra İsmet Paşa tarafından Onbaşı, Büyük Taarruzdan sonra Çavuş yapılmıştır. Kendi diktiği özel üniformayı giyerdi.

Sonuç :
19 Mayıs 1919’da başlayan, çok önceden planlanan ve hazırlıklarına girişilen ulusal direniş, yokluklara rağmen başarıyla bitirildi. 1919 yılı direnişin şekillenmesiyle, 1920 yılı ulusal gayretlerin düzene girmesiyle, 1921 yılı son darbeye hazırlık savaşlarıyla, 1922 yılı da bu son darbe için hazırlıklar ve kesin zaferle sona erdi.
1923 yılı ise yeni devletin uluslar arası ve ulusal planda şekillenmesi ile sürdü.
Lozan Konferansı ve Anlaşması peşinden ismi konulmamış bir yönetimin isimlendirilmesi geldi, Cumhuriyetimiz ilan edildi.
Artık eski yıllarda kafada şekillenen ilerleme hamleleri, Erzurum Kongresi sırasında bir gece alınan notlar gerçekleştirilecekti. Bu ilginç hikayeyi aktarıp yine çok uzayan yazıyı bitirelim:
Mazhar Müfit Kansu’nun kaleminden okuyalım:
Erzurum Kongresi günleridir. Bir sabaha karşı saati. Paşa soruyor:
-Mazhar, not defterin yanında mı ?
-Hayır, Paşam.
-Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.
Defter gelince :
-Bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya (Yiğit) bir de sen bileceksin. Şartım bu…
-Emin olabilirsiniz Paşam.
-Öyleyse tarih koy !
Kansu, tarihi ve zamanı koydu : 7-8 Temmuz 1919 gecesi, sabaha karşı.
-Pekala… Yaz ! Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet olacaktır. Bu bir.
-İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icabeden muamele yapılacaktır.
-Üç: Tesettür kalkacaktır.
-Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.
Bu anda, gayr-i ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu, gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu.
Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.
-Neden durakladın ?
-Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var, dedim. Gülerek,
-Bunu zaman tayin eder. Sen yaz… dedi.
-Beş: Latin hurufu (harfleri) kabul edilecek.
-Paşam kafi… Kafi…dedim ve
-Cumhuriyet ilanına muvaffak olalım da üst tarafı yeter ! diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım…
Atatürk, zaman zaman Çankaya sofralarında, Kansu’yu bu notları yazdırdığı zaman, kendisini hayalperest olmakla suçladığını söylemiş, şakalaşmıştı. Ama daha büyük şakaları da oldu.
23-31 Ağustos 1925 arasında Kastamonu’da Şapka İnkılabını (devrimini) ilan etmiş olarak dönüyordu. Ankara’ya avdet ettiği anda otomobille eski meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin ve yanında oturan Diyanet İşleri Reisinin başında birer şapka vardı. Kendisi neyse ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Reisine de şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden :
- Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?
İşte, Atatürk bu idi. Her zaman kendinden ve milletten emin, planlı, programlı.
Ne şerefli, Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletine ait olmak !
Bu şerefli ve övünülecek geçmişi derli toplu aktaran Sayın Özakman’a ve Bilgi Yayınevi’ne yeniden teşekkürler.
Son söz :
Bence bir kere daha yazılır veya yayınlanırsa eserin adı değişmeli. Bana göre, gerçekten çılgın olanlar, bu topraklara işgalci olarak gelenler ve ikazlara karşın onları gönderenlerdi…

Sayın Turgut ÖZAKMAN üstadımızı tüm Türkiye bilir.
“19 Mayıs 1999 - Atatürk Yeniden Samsun’da” isimli 2 ciltlik, duygularımıza tercüman olan kurgu romanını okumamış olanlar, veya “Şu Çılgın Türkler” isimli son romanını okumamış olanlar bile, kendisiyle tanışmışlardır:
TRT Kanalları başta olmak üzere, Milli Bayramlarımızda çeşitli kanallar tarafından yayınlanan “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” adlı TV filmlerinin senaristi de kendileridir. Bazı gazeteler tarafından da halka ulaştırılan bu filmler, bir kısım evlerde yerini almıştır.
Tüm bu roman ve senaryolarda, yakın tarihimize ait gerçekler, kurgu roman kahramanları da kullanılarak veya yalın olarak, verilmektedir.
Yapılan röportajlarda ve söyleşilerde, açıkça sorulmayan bir soruyu, ben burada sormak istiyorum: Aramızda olmayan Atatürk’ü ve Cumhuriyet’imizin kuruluşunu, en azından bazı bölümleri kurgu olan yapıtlara konu olarak almak doğru mu? Cevabım kocaman ve yüksek sesle EVET !
Atatürk artık uzun süredir aramızda değil, O’nu bir yana bırakın, O’nu görenlerin, yaşayanların pek çoğu aramızda değil. Özellikle gençlerimiz için, en küçük yaşlarından itibaren sınıflarda bir mask, okul bahçesinde bir büst, bazı meydanlarda bir heykel, belli günlerde gazetelerde çıkan bazı resimler ve klişeleşmiş cümlelerle veya boyun damarları şişerek okunan bazı şiirlerden, ara sıra anılan bir isimden ibaret.
Hemen bütün konuşmacıların, özellikle politikacıların ağzında da, samimiyetsizce anıldığını görüp izliyorlar. Kime sorsalar, çok karşı olanlar bile, otomatik bir şekilde “Atatürkçü” olduğunu söylüyor. Halbuki bu inanılmaz niteliklere sahip ebedi yol göstericiyi yaşatmamız ve anlamamız gerek. Bunun da yolu, insan yönlerini ve fikirlerini öne çıkartarak topluma, özellikle de gençlere ulaştırmaktır.
Neler için nasıl hazırlandığını, kimlerle ve nelerle nasıl mücadele ettiğini, neleri yoktan var ettiğini, neleri düşünebildiğini, görüşlerini anlamamız ve aktarmamız gerek. Başta Avrupa’lı dediklerimiz bunları bilmedikleri için karşı çıkıyorlar. Halbuki daha Erzurum Kongresi günlerinde bile yapacağı devrimleri düşünüp planladığını (Mahzar Müfit Kansu anıları), Avrupa Birliğini 1932 lerde düşündüğünü bilseler, başka türlü bakarlar.
Hepimiz öğrenci ve genç olduk, tarih ile ilgili dersleri ve konuları, nasıl zorlanarak atlattığımızı bir hatırlayın. Ben kişisel olarak tarih ve coğrafya gibi derslerin ezberlenecek yanlarından (tarihler, yüzölçümleri gibi sayılar, v.b.) çok sıkılır ve kaçarım. Ama keyifle roman okurdum. Bu sayede de pek çok tarih ve coğrafya bilgisi ile tanıştım, ilgimi çekenleri daha da ileri seviyede inceledim.
Bu günün gençleri, okuma alışkanlığından da uzaklar. Görsel ve işitsel yollar onlara yetiyor. Bu yüzden, konular ekranlara çıkmasa bile, çizgi roman türü, onlara ulaşmak için özel bir yol. Düz yazı ise, mizah baharatıyla süslenince veya hayalleri coşturunca, daha bir okunabilir oluyor.
Eldeki bazı kaynaklarda, bir kısmı (artık) pek bilinmeyen, yaşam kesitleri, yaklaşımları ve sözleri var. Eski eşinin kardeşine neler diyebildiğini de, yedi yıl önceden yaklaşan büyük savaşı nasıl gördüğünü de, ağzından bir Balkan Birliği sonrası Avrupa Birliği kavramının da nasıl döküldüğünü, hem de belgeleyerek bilebiliyoruz.
Bu ve benzeri bilgilere dayanarak kurgu bir yaşam ve olaylar kesiti yaratmak zor olmasa gerek. Okunabilir olması, biraz dil ve üslup, yani beceri konusu olduğu kadar, kabul edilir olması da bir iyi niyet ve sadakat sonucu oluyor. Zaten bütün
anlatımlar, konusu ne olursa olsun böyle değil mi ?…
Atatürk’ü bir romanda ele almaya cesaret etmek, kabul ederim ki çok iddialı bir iştir. Doğru işlenmesi gereken bir çok ince nokta vardır. Atatürk Yeniden Samsun’da kurgu romanından bir örnek:
Hemen ilk sayfalarda yer alan, Canan Yücel ve Mina Urgan’ın dahil oldukları bir grubun, kendilerini bir odada bekleyen Atatürk’ü ziyaretleri var. Yazar, onları karşılamak için Atatürk’ün ayakta beklediğini yazmış. Bilebildiğimiz kadarıyla, aralarında hanımların ve sanatçıların olduğu bir grubu, bu büyük insan ayakta karşılardı. Bu gibi üstün ve ince yanlarını vurgulayarak, O’nu her yönüyle ve daha iyi tanıtabileceğimize inanıyorum.
Çok az kaldılar, ama zaman içinde, kendisini bizzat gören, kısa süre de olsa muhatap olan bazı büyüklerimizden, hep böyle insan ve uygar yanlarını duyduk, gençlere ve çocuklara sevgisini öğrendik. Yabancı ve tarafsız yazarlardan da, satır aralarına dikkat ederek, bazı özel yönlerini keşfedebiliyoruz. Mesela Armstrong’un Bozkurt kitabından, Çankaya’daki ilk evinin çalışma odasında, başının üzerinde bir dini yazı (belki Maşallah, belki bir dua, o belli değil) asılı olduğunu, bunun altında çalıştığını öğreniyoruz. Çocukluğunda Atatürk’ü görüp konuşup iznini alarak fotoğraflarını çeken bir kıymetli büyüğümüz, “Atatürk ve Din” konulu yazı ve konuşmasını hazırlarken, bu tip bazı bilgiler, kim bilir ona ne kadar yararlı olurdu..
Atatürk ve Eşi Latife Hanım’ın kısa evliliklerinin romanını yazan İsmet Bozdağ, eldeki pek az veri ve ifadeden yola çıkarak Fikriye ile Atatürk’ün olası evliliklerini roman haline getiren Hıfzı Topuz, 1999 yılı 19 Mayıs’ında Atatürk’ü tekrar Samsun’a çıkartıp sonra da Ankara’ya getirten, televizyon konuşmaları yaptıran Turgut Özakman, bu anlayışta öncülük edip, yeni ufuklara doğru koşanlar, Ebedi Önder’imizi samimiyetle tanıtarak fikirlerini yeniden 1920lerin 1930ların heyecanlarıyla hatırlatanlar…
Bu kurguların esas amacı, samimiyetle bazı şeyleri canlandırıp hatırlatmak:
Atatürk ölmedi, bizler yaşayıp O’nu ve fikirlerini yaşattığımız sürece de ölmeyecek… En büyük eseri olan Cumhuriyetimiz de ilelebet yaşayacak.
Bu cumhuriyetin nasıl kurulduğunu, temelindeki harçları ve taşları öğrenmek ve anlayabilmek için, kendisi için “Türk’üm !” diyen herkes, Türkleri tanımak isteyen tüm dostlar, “ŞU ÇILGIN TÜRKLER” isimli kitabı okumalı ve okutmalıdır. Keşke bir an önce yabancı dillere de çevrilse !
Şimdi kitaptan bazı alıntıları görelim (Sayın Yazar ÖZAKMAN ve değerli yayınevi BİLGİ Yayınevine, eserin hazırlanıp yayınlanması ve nazik yaklaşımları ile ilgili tekrar teşekkürlerimizle).
Kitabın bütününde deniz ile ilgili az bölüm vardır. Sitemiz “Denizce” olduğu için, alıntıları bunlardan derledik :
…..
AKDENİZ GÜNEŞİNDE yıkanan Sakız Adası’nın kuzeyindeki Kardamilla Köyü, sabahleyin telaşlı çan sesleriyle çalkalanıyordu.
Evinin taş duvarı dibine çömelmiş, kemiklerini ısıtan Dimitri Baba (1) irkildi. Vakitsiz çan çaldığına göre mutlaka biri ölmüş olmalıydı. Doğrulmak istedi ama bacakları öyle tatlı uyuşmuştu ki caydı, “Ben iyi ki yaşıyorum” diye geçirdi içinden. Bu yıl toprak erken uyanmış, ağaçlar çok çabuk donanmıştı. Ayaklarının dibinden yavru bir kertenkele aktı. Hava reyhan kokuyordu. Birinin geçtiğini görünce seslendi :
“Kim ölmüş?”
“Hiç kimse. Bütün gençleri askere alıyorlar:”
Kuru ceviz kabuğu gibi buruşuk yüzünü uğuşturdu, “Doğru bilmişim..” dedi kendi kendine, “..işin ucunda yine pis ölüm var:”
Birçok genç gibi Dimitri Baba’nın torunu Panayot (1) da asker olacaktı.

(1) Dimitri Baba ve torunu Panayot, romandaki kurgu kişilerdendir.
…..
İNEBOLU MEVKİ KOMUTANI Yarbay Nidai yerinden fırladı :
“Ne diyorsun?”
Limanın sığlığı yüzünden İnebolu’nun açığında demirleyen Remo adlı İtalyan gemisine çıkan denetim subaylarından biri, telaşla geri dönmüş, gemide Veliaht Abdülmecit’in oğlu, Vahidettin’in damadı Şehzade Ömer Faruk’un bulunduğunu bildirmişti.
“Ankara’ya gidecekmiş.”
“Ankara mı çağırmış ?”
“Hayır !”
“Yalnız başına mı gelmiş ?”
“Albay Kel Asım Bey’le birlikte:”
Yarbay Nidai Ömer Faruk’u, göğsü dekoratif nişanlarla dolu fiyakalı fotoğraflarından tanır ve can pazarından gelmiş bütün subaylar gibi gülünç bulurdu. Her şey az çok yoluna girdikten sonra, bu delikanlının çıkıp gelmesi midesini bulandırdı. Bilmediği yeni bir durum olduğunu düşünerek, Şehzade’nin karaya inmesine izin verdi ve durumu Ankara’ya telledi.
Belediye Başkanı Hüseyin Kaşif Bey, Şehzade ile Albay Asım Gündüz’ü (sonradan yeniden ve tek başına geldi ve Batı Cephesi Kurmay Başkanı oldu. A.S.) eve yemeğe davet etti. Subayların katılmadığı yemek soğuk geçti. Ankara’nın cevabını beklemek için yemekten sonra bahçeye indiler. Kahvelerini içtikleri sırada bir inzibat eri göründü. Elinde bir telgraf vardı. Selam verip Ömer Faruk’a uzattı. Telgraf M. Kemal Paşa’dan geliyordu ve şöyle bitiyordu:
“İstanbul’a dönmeniz ve hanedanın bütün üyelerinin hizmetlerinden yararlanılacağı güne kadar orada kalmanız rica olunur:”
Şehzade ve Albay Asım, akşam İnebolu’ya uğrayan bir gemiyle İstanbul’a yolcu edildiler. Şehzadenin geri gönderilmesine, İnebolu’da, birkaç yaşlı Hürriyet ve İtilaf Partiliden başka kimse aldırmadı.
…..
KAÇAK SUBAY ve silah denetimi yapan işgal subaylarının titizliği yüzünden Triestino adlı İtalyan gemisi, İstanbul’dan iki saat gecikmeyle ayrıldı. Gün batmak üzereydi. Çoğu köylü olan yolcular, arka güvertenin küpeştesine dayanmış, sessizce, bu büyülü saatte İstanbul’u seyrediyorlardı. Aralarında bir Fransız çift de vardı. Gemi Anadolu Hisarı hizasına geldiği zaman Madam Amiel (2), suluboya bir rüyadan uyanmış gibi mahmur,
“Ama Jean..” dedi, “..Mösyö Konstantinidis haksız ! Ne yana baksan, burası bir Türk şehri. Yunanlılıkla hiç ilgisi yok.”
Jean Amiel, yolculuğun asıl sebebini bilmeyen karısına cevap vermedi. 35 yıl önce, birçok becerikli Rum gibi Marsilya’ya yerleşmiş olan Trabzonlu zengin Konstantin Konstantinidis’in yanında çalışıyordu. Konstantinidis, Avrupa ve Amerika’da bulunan Karadeniz Rumlarını, 1918′de Marsilya’da düzenlediği Pontus Kongresi’nde bir araya getirmişti. 500 yıl önce tarihe karışmış olan Pontus devletini diriltmek istiyordu. İstanbul’un bir Yunan şehri olduğunu iddia ediyor, Batum’a kadar Karadeniz kıyılarının da, Rumların nüfusun ancak yüzde onunu oluşturduğuna bakmaksızın, Pontus devletine verilmesini istiyordu. Bütün servetini bu işe ayırmıştı. Venizelos da, Karadeniz kıyılarındaki RumIarın örgütlenmeleri için Albay Katenyotis’i görevlendirmiş, Pontus çetelerinde dövüşen RumIarın sayısı hızla 25.000′e yükselmişti.
Buna karşılık Karadeniz Türkleri de silahlanmışlardı. Ankara’da merkezi Amasya’da olan bir ordu kurmuştu. Merkez Ordusu gibi gösterişli bir ad taşıyan bu kuruluşun toplam tüfek sayısı 6.700′dü. Kuzeyde Pontus çeteleriyle, güneyde de, bu tehlikeli dönemde Koçgiri’de isyan etmiş olan Kürt aşiretleriyle çatışıyordu.
RumIarın Pontus rüyası bütün sıcaklığı ile sürmekteydi.
Jean Amiel’in görevi, Sumela Manastırı’nı incelemek bahanesiyle Pontus hareketinin Anadolu’daki liderlerinden Trabzon Metropoliti Hrisantos’la buluşmaktı. Konstantinidis’den talimat ve para götürüyordu. Eşiyle geldiği için kuşku çekmeyecek, Türklerle Fransızlar arasındaki yumuşamanın da yardımıyla Trabzon’a çıkması zor olmayacaktı.
Yemek salonu da köylüler ve taşralı, kılıksız tüccarlarla doldu. Yolcular durgun, yemekler baştansavmaydı. Müzik de yoktu. Madam Amiel’in canı sıkıldı. Oysa Marsilya’dan İstanbul’a, savaştan sonra bütün Avrupa’yı sarmış olan o çılgınca hava içinde eğlenerek, türlü gösteriler seyrederek gelmişlerdi. Erkenden kamaralarına çekildiler. Sabah geç uyandılar. Kahvaltılarını yapıp güverteye çıkmaları öğleyi buldu.
Sıralara, yerlere, tahta çantalara, küçük denklere oturmuş, küpeşteye yaslanmış yolcular, hiç konuşmadan soluk kıyıyı seyrediyorlardı. Madam Amiel, sağında duran buruşuk fesli, kirli gocuklar giymiş, gözleri uykusuzluktan kanlı adamlara bakarak yüzünü buruşturdu, “Ne kadar çok köylü var bu gemide.: ” diye yakındı, Fransızca anlamayacakları için de sesini alçaltmadan ekledi: “..ne kadar da çirkin insanlar:”
Dr. Hasan (2), “Madam bizi beğenmedi” diye homurdandı. Yüzbaşı Faruk (2) güldü :
“Haklı. Hepimiz manda leşi gibiyiz:’
Uğurlamaya gelen İhsan tanıştırmıştı ikisini. Az sayıdaki kamaralar dolu olduğu için Faruk’la doktor, geceyi birçok son dakika yolcusuyla birlikte, pireli ve küf kokan başaltının tahta döşemesi üzerinde geçirmişler, sabaha kadar gözlerini kırpmamışlardı.
Madam Amiel başını öbür yana çevirdi, makine dairesinde geceledikleri için kömür tozuna ve yağa bulanmış delikanlıları gördü; utanacakları yerde bu hallerinden pek hoşlanmış gibiydiler, iğrenerek döndü :
“Çok da pisler Jean. Güzelim İstanbul’u gerçekten bu ilkel insanların elinde bırakmamalı:”
Yan güvertenin sonunda, Yakup Kadri, tel gözlüklü, eski elbiseli bir memur ve tek başına Ankara’ya gitmeyi göze almış, sıkmabaşlı, iskarpinli, adının Nesrin (2) olduğunu öğrendiği bir genç kızla sohbet ediyorlardı. Nesrin heyecanını belli etmemeye çalışarak, “Yunan savaş gemileri yolumuzu kesemez, değil mi?” diye sordu.
Tel gözlüklü memur kızı yatıştırdı:
“İtalyan gemisi bu küçük hanım, cesaret edemezler. ”
Bir delikanlı heyecanla haykırdı:
“İnebolu !”
Kerempe Burnu’nu dönmüşlerdi. Ufukta İnebolu kıyısı bir çizgi halinde görünüyordu. Herkes canlandı. Kömürcü çırağına benzeyenlerden biri, “Haydi toparlanalım. İnebolu’da inip biraz gezeriz” dedi. Gençler hiç itiraz etmeden kalkıp güverteden ayrıldılar.
Madam Amiel “Pisler gidiyor…” diye müjde verdi, sağına göz attı,
“..Oo! Çirkin adamlar da gidiyor.”
Dr. Hasan bir an önce kılığını değiştirmek için acele eden Faruk’u durdurdu, Madam Amiel’e döndü, Fransızca, “Aziz Madam.:” dedi, “..size ve eşinize iyi yolculuklar diliyoruz !”
Yürüyüp gittiler.
Madam Amiel sersemlemişti, “işittin mi…” diye feryadı bastı, “..çirkin köylü Fransızca konuştu. Aman Tanrım ! Bunlar gerçekten acayip adamlar.”
İtalyan kamarot ve tayfaların dostça davranışları Yakup Kadri’nin ilgisini çekmişti. Tel gözlüklü memur, “Ee..” dedi, “..bu hatta kaçak silah, cephane ve subay taşıya taşıya, Türklerle içli dışlı olmuşlar.”
“Acaba bu gemide de kaçak silah var mıdır ?”
“Az da olsa, mutlaka vardır.”
“Ama bu defa subay yok galiba. ”
Memur gülümsedi:
“Olmaz olur mu ?”
“O kadar dikkatle baktım ama ayırt edemedim.”
“İşgal denetimi çok sıkılaştı. Biz de denetimden geçebilmek için geçici kimliğimize uygun şekilde giyinmek ve davranmak için günlerce önce hazırlığa başlıyoruz: ”
Yakup Kadri ile kız şaşırdılar:
“Yoksa siz de mi subaysınız ?”
“Evet efendim. Talimat uyarınca İnebolu’ya kadar kimseye gerçeği açıklamamamız gerekiyordu. Askeri doktorum. ”
Yakup Kadri “Çok iyi.. dedi sevinçle, “..tek doktor da şu sıra
Anadolu için büyük kazançtır.”
Doktor güldü :
“Biz 40 doktor, 10 eczacıyız. ”
Yakup Kadri’nin ağzı açık kaldı.
İnebolu sularına girmişlerdi. Neşeli bir uğultu yükselmişti. O yana döndüler. Temizlenip üniformalarını ve başlıklarını giymiş kırk kadar genç, martı sürüsü gibi bembeyaz, güverteye çıkmışlardı.
“Bunlar kim ?”
“Heybeli Deniz Okulu’nun kaçak öğrencileri. Onlar da damla damla oluşan Deniz Kuvvetlerimize katılmak için Samsun’a gidiyorlar. Biz İnebolu’da ineceğiz. İzninizle.”
Askerce selam verip ayrıldı.
Madam Amiel bu sürprize bayılmıştı. Az sonra güvertelere, üniformalarını giymiş subaylar, askeri doktor ve eczacılar da çıkınca, kendini tutamadı, el çırpmaya başladı. Bugüne kadar hiç böyle çarpıcı bir gösteri görmemişti. Yakup Kadri de heyecan içindeydi. Genç kıza, “Bir romanda yaşıyor gibiyim” diye fısıldadı.
Birkaç heyecanlı delikanlı şarkıya başlamıştı:
Karadeniz, Karadeniz (3)
Gelen düşman değil, biziz..
Şarkıya katılanlar gittikçe arttı. Şişman kaptanın her zamanki işareti üzerine tayfalardan biri, dostluk jesti olarak, isten kararmış, buruşuk bir Türk bayrağını direğe çekmeye koyuldu. Yükseldikçe bayrağın buruşukları düzeliyor, rengi açılıyordu. Nesrin’in gözleri doldu.
İnebolu’nun Yarbaşı’na doğru set set yükselen beyaz evleri, denize açılmaya hazırlanan büyük kayıklar, yalıda toplanan halk görünüyordu artık. Gemideki bütün Türklerin katıldığı şarkı Anadolu’nun en hareketli deniz kapısı İnebolu’ya yansımaktaydı:
Onun sana selamı var,
Diyor ki düşmanın ne canı var?
Kovsun onu sularından
Orada Türk sancağı var!

(2) Amiel ailesi, Dr. Hasan Bey, Yüzbaşı Faruk, Nesrin Hanım, romanın kurgu kişilerindendir. Ancak gerçek hayatta yaşamış örnekleri vardır.
(3) Karadeniz Marşı
HAVA KEŞİF RAPORU paşaları rahatlattı. Fazıl demiryolu kuzeyinde bir tümen, Sakarya’nın kolları arasında dört-beş, Sakarya’nın güneyinde üç tümen saptamıştı. Bu durumda düşmanın ağırlık merkezi ortadaydı. Kuzeyden gelmeyeceği anlaşılıyordu. Ya merkezden saldıracaktı ya da merkezde zayıf bir kuvvet bırakıp güneye sarkacaktı.
Askerlik sanatınca doğru olan güney kanada yönelmesiydi. Ama bunun için güneye çark etmesi, Sakarya’yı aşması, yayılarak güney kanada yanaşması gerekiyordu. .
Bu bir hafta demekti.
Bu amatörce plan, Türk ordusuna en çok ihtiyacı olduğu şeyi, zamanı kazandıracaktı. Bir hafta, bu kritik dönemde, büyük bir nimetti.
Hemen iki tümen güneye kaydırıldı. Ertesi gün bu kanatta inceleme yapmaya karar verdiler. Güney (sol) kanat büyük önem kazanmıştı. Savaş burada düğümlenecekti.
YUNAN İKİNCİ KOLORDUSU ile Türk 2. Grubu, Sakarya’nın
güneyindeki bölgede, aynı sert koşullar içinde doğuya doğru yürümekteydiler. Aralarında bir yürüyüş günü fark vardı.
Türk komutan daha deneyimli olduğu için birliklerini küçük gruplar halinde ve daha çok geceleri yürütüyordu. Buna rağmen yalnız bu gün 322 asker hastalanmıştı. Bu zahmete katlanamayıp kaçanlar da olmuştu.
Yunanlıların durumu doğal olarak çok daha ağırdı. Çünkü bu bölgeyi hiç tanımadıkları için güvenlik kaygısıyla gündüzleri yürüyüp sıcaktan kavruluyor, gece yatıp soğuktan titriyorlardı.
Albay Kalinski sinir içindeydi:
“Hani bu yürüyüş askeri bir gezinti olacaktı ?”
TÜRK ARTÇI BİRLİKLERİ Yunan birlikleriyle ya dövüşerek, ya göz temasını koruyarak geri çekiliyorlardı.
Mihalıççık’taki 1. Piyade Tümeni, geride Süvari Tümenini bırakarak, akşam Sakarya doğusuna geçti.
Güneydeki Süvari Grubu da akşam, yaklaşan düşman tümeni yüzünden, halkın gözyaşları içinde Emirdağ’ı boşalttı. Bu insanları düşmanın insafına bırakarak çıkıp gitmek subayları da askerleri de kahretmekteydi. Acı sahneyi uzatmamak için atları mahmuzlayıp kaçar gibi uzaklaştılar.
……
M. KEMAL PAŞA, Fevzi, İsmet ve Kazım Paşalar, Binbaşı Tevfik Bey, Yarbay Salih Omurtak, öğleden önce Albay Deli Halit Bey’in komutasındaki 12. Grubu ziyaret için iki arabayla grup karargahının bulunduğu Toydemir köyüne geldiler.
Bu grup Sakarya boyunda, demiryolundan güneydeki Yıldıztepe’ye kadarki kesimde mevzilenmişti.
Albay Halit Bey ve emrindeki tümen komutanları paşaları bekliyorlardı. Komutanlar eksikliklerin az da olsa sürekli giderilmesinden çok memnundular. Asker neşeliydi. Bunu duymak paşaları sevindirdi. Kaçak sayısı da çok azalmıştı.
Başkomutan, “Şu andaki asker sayımız istediğimiz düzeyde değil.:’ dedi, “..ama güneye yöneleceği anlaşılan düşman bize zaman kazandırıyor. Askerlik şubelerinde, eğitim alaylarında birçok gencimiz ve askerimiz var. İşlemleri bitenler eğitim alaylarına, eğitimleri sona erenler orduya katılıyor. Millet, çocuklarını saklamadan askere yolladığı için bu akış artık durmaz, savaş boyunca devam eder. İçiniz rahat olsun.”
Yeni savaş yöntemini (Lütfen bu yöntem için bir sonraki “Açıklamalar” bölümündeki “Yepyeni bir savaş stratejisi” isimli bölümü okuyunuz.) genişçe anlattı ve bir cümleyle özetledi: “Yurdumuzu karış karış koruyacağız !”
Nice savaş görmüş komutanları bile heyecan bastı. Gerçek bir ölüm-kalım savaşı olacaktı.
Toydemir’den Yıldıztepe’ye çıkıldı. Bu şirin tepeden geniş Sakarya vadisi bütün görkemi ile görünüyordu. Yıldıztepe’nin sarışın yamaçları Sakarya’ya doğru yavaşça, usulca, küçük dalgalar halinde inmekteydi. Ne güzel bir vatandı bu. Bu sarhoş edici güzellikten bir süre gözlerini alamadılar. Yazık ki birkaç gün sonra savaş burasını cehenneme döndürecekti. Bu kesimdeki bazı mevzileri gezip askerlerle bayramlaştıktan sonra, daha güneye indiler.
İnlerkatrancı Köyü’ne geldiler. Bu köyün güneybatısında, üstü düz bir tepe vardı. Sakarya’ya karışan Ilıca Deresi vadisinin bu tepeden iyi incelenebileceği anlaşılıyordu. Ilıca vadisi Türk cephesinin güney çizgisini oluşturacaktı.
Otomobilleri tepenin eteğinde bıraktılar, en yakındaki alaydan yollanan atlara binip ağır ağır tepeye çıktılar.
Alay Komutanı Başkomutan’a kendi seçkin atını ikram etmişti.
…….
ÇIKTIKLARI TEPEDEN, doğu-batı doğrultusunda uzanan Ilıca vadisi gerçekten iyi görünüyordu. Vadinin kuzeyi güneye egemendi. Bu durum savunmaya kolaylık ve üstünlük sağlayacaktı. Esas savunma hattının bu vadinin kuzeyinde oluşturulması, 4. Grubun Yıldız Tepe ile Ilıca vadisi arasındaki kesime kaydırılması kararlaştırıldı. 4. Grubun soluna 2. Grup gelecekti.
Doğuya doğru iyice ilerde, çevreye egemen, heybetli bir dağ vardı. Güçlü bir dürbünle çevreyi inceleyen Başkomutan sordu:
“Şu koyu renkli güzel dağın adı ne ?”
“Mangal Dağı!“
Dürbünü gözünden indirdi. Yere serili olan haritaya baktı, dağı buldu, işaretledi:
“Sol kanadımızı bu güzel dağa dayayalım. Düşmanın daha doğuya doğru ilerleme olasılığı belirirse, bu dağı esas savunma hattına katarız !”
Öğle yemeğini Toydemir’de komutanlarla yiyeceklerdi. İsmet Paşa haritasını toplarken, bir at kişnemesi ve bir erin korku çığlığını duyup başını kaldırdı.
M. Kemal Paşa tam ata binerken, bir şeyden ürken at parlayınca, ayağı üzengiden kayıp yere düşmüş, sol böğrünü büyükçe bir taşa çarpmıştı.
Fevzi Paşa uzatılan mataradan avucuna boşalttığı su ile M. Kemal Paşa’nın yüzünü yıkadı. M. Kemal Paşa gözlerini araladı, başucunda diz çökmüş İsmet Paşa’nın korku ile terleyen yüzünü görünce gülümsemeye çalıştı:
“Merak etme, önemli değil !”
Zorlukla doğrulup oturdu. İsmet Paşa’ya tutunarak ayağa kalktı.
Yüzünden canının yandığı belli oluyordu. Atı tutan seyise seslendi:
“Çocuk, getir onu buraya !”
Beyaz, güzel, uzun bacaklı, örme yeleli bir attı bu. Yanlış bir şey
yaptığının farkındaymış gibi suçlu suçlu duruyordu. Seyis atı yaklaştırdı. M. Kemal Paşa, “Gel çocuğum.:’ dedi, atın yüzünü okşadı, “..senin bir kusurun yok:’ Gözlerinin arasından öptü.
Yavaş yavaş tepeden indiler.
……
2. GRUP öğleyin Gökpınar’a ulaşmıştı. Burası Sakarya’ya karışan gür Gökpınar deresinin kaynağıydı. Dik kayaların dibinden buz gibi duru su fışkırıyordu. Su bol, çevre zehir yeşili çimen, kaynağın ve derenin kıyıları koyu gölge döken sık ağaçlarla doluydu.
Disiplin içinde sıralarını bekleyen birliklere soğuk kaynak gölünden kırba, tulum ve testilerle su taşınıyor, sırası gelen askerler, derede zevk çığlıkları ata ata yıkanıyor, daha ilerde de hayvanlar sulanıyordu.
Askerler beş sıska koyununu otlatan küçük çoban Musa’yı sevdiler, aralarına alıp karavanaya ortak ettiler.
Cehennem yürüyüşü bitmişti.
Cephe Komutanlığı Grubun öbür gün akşam Mangal Dağı’na ulaşmasını istiyordu. Selahattin Adil Bey, ”Allaha şükür, çorak bölgeyi aştık.:’ dedi, “..bundan sonrası kolay. Kapağı cepheye atınca daha da rahatlarız. Düşman düşünsün !“
Doğru söylüyordu.
Düşman daha günlerce Anadolu’nun sıcağıyla, tozuyla, gölgesiz ve susuz bozkırıyla boğuşacaktı.
…….
OTOMOBİLLERLE çok yavaş olarak Polatlı’ya gelmişler, M. Kemal Paşa vagonuna çekilmişti. Yanında Cephe Sağlık Müdürü Dr. Murat Cankat vardı. Paşalar ve karargahın önde gelen subayları, derin bir kaygı ve sessizlik içinde, yandaki vagonda, muayene sonucunu bekliyorlardı.
Doktor yarım saat sonra bekleyenlerin yanına geldi. Terini sildi. Ürkmüş görünüyordu :
“Bir ya da iki kaburga kemiğinin kırıldığını sanıyorum. Biri ciğerini tahriş ediyor. Sesi kısılmaya başladı. Röntgen çekilmesi gerek !“ Yalnız Ankara Hastanesi’nde röntgen vardı.
“Öyleyse Ankara’ya gitmek zorunda !“
“Evet, hemen !“
İsmet Paşa, yaverine, “Treni hazırlatın..” dedi, topluluğa döndü, “..olayı gizli tutacağız !“
Refet Paşa’ya ve Cebeci Hastanesi’ne gizlice bilgi uçuruldu.
…….
REFET PAŞA, Kazım Paşa, Müsteşar Albay Ali Hikmet Ayerdem, Salih Bozok ile Muzaffer Kılıç başhekimin odasında sonucu bekliyorlardı.
Doktorlar Başkomutan’ı, röntgeninin çekilmesi ve muayene edilmesi için alıp götürmüşlerdi.
Sol kaburgalarından birinin kırık olduğu anlaşıldı. Kırık kaburganın ucu akciğeri örseliyordu. Kaburga alçıya alınamadığı için Dr. Mim Kemal Öke, belden yukarısını kalınca bir band ile sıkıca sardı. Kırık kaburganın zamanla kaynayıp iyileşmesi beklenecekti.
Dr. Adnan Adıvar, Dr. Refik Saydam, Dr. Şemsettin Bey, Dr. Murat Cankat ayaktaydılar. Arkalarında Nesrin Hemşire duruyordu.
Mim Kemal Bey, “Paşam..“ dedi saygıyla, “..yatarak, az hareket ederek dinlenmeniz gerekiyor. Aksi takdirde kaburgadaki kırık, ciğerdeki tahriş, başımıza çok iş açar. Velhasıl cepheye dönmeniz mümkün değiL. Yoksa..“
Sözünü tamamlamak için yumuşak bir sözcük aradı, bulamadı: “..ölürsünüz !“
Öteki doktorlar başlarını sallayarak Dr. Mim Kemal Bey’i onayladılar.
Mustafa Kemal Paşa Çankaya’ya döndü.
……
PAŞASININ kaza geçirdiğini öğrenen Fikriye Hanım az kalsın bayılacaktı. Kendini zorlukla toparladı, Paşa’yı büyük bir şefkatle yukarıya, yatak odasına çıkardı.
Salih Bozok, Dr. Murat Cankat, yaver Muzaffer Kılıç alt kattaki salona geçtiler. Az sonra Abdurrahim de aşağıya indi. Gözleri dolu dolu Salih Bozok’a sokuldu. hiç konuşmadan oturdular. Olayı duyup telaşlanan birkaç Bakan geldi. Fikriye Hanım misafirleri Paşa’nın yanına çıkardı. Az sonra hızla aşağıya indi. Dr. Murat Bey’e, gözleri korku içinde, “Bakanlara yarın cepheye döneceğini söylüyor..“ dedi, “..dönebilir mi ?”
Dr. Murat Bey hüzünle gülümsedi:
“Bakanların maneviyatı bozulmasın diye öyle söylüyordur. Çünkü dönmesi mümkün değil. En azından iki hafta yatması gerek !“
……
2 NUMARALı koğuşta sadece iki yatak doluydu. Birinde Faruk yatıyordu, ötekinde ateşten inleyen bir yaralı. Kalan yirmi küsur yatak boş ve dağınıktı.
Faruk, küçük idare lambasının zayıf ışığında, sırt üstü, gözleri kapalı, bu akşam nöbetçi olan Nesrin’in gelmesini bekliyordu. Nöbetçi hemşirelerin koğuşları denetleme saatiydi.
Çok iyi tanıdığı zarif ayak sesleri duyuldu, yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı, koğuşa girdi. Faruk bir çığlık bekliyordu. Beklediği oldu. Nesrin çığlığı bastı:
“Aaaaaaaaaa! Bu yaralılara ne oldu Faruk Bey? Nerede bunlar ?”
Faruk oturdu :
“Galiba Beyoğlu’na çıktılar..”
Ayaklarını karyoladan yere sarkıttı :
“..Pinti felekten bir gece çalacaklar:’
“Şaka yapmayın ne olur !”
“Peki. Kaçtılar Nesrin Hanım !”
Nesrin isyan etti :
“Neden ama ?”
“Cepheye dönmek istiyorlardı. Doktorlar izin vermeyince, kaçtılar !“
“Hiçbiri daha iyileşmemişti ki …“
“Zararı yok. Cephenin havası, karavanası insanı hastaneden daha çabuk iyi eder !“
Nesrin kapıya yürüdü :
“Ben olayı nöbetçi doktora bildirmek zorundayım…“
Faruk uzanıp kızın elini yakaladı :
“Hayır, durun lütfen. Dün kaçacaklardı. Bu akşam kaçmalarını ben tavsiye ettim. Çünkü sizin nöbetçi olacağınızı biliyordum, ricamı dikkate alacağınıza güveniyordum. Kaçakların istasyona ulaşıp cephe trenine binmeleri için bir yarım saate daha ihtiyaçları var. Sonra hastaneyi ayağa kaldırabilirsiniz. Şimdi lütfen şuraya oturun. Bir yarım saatçik dinlenmenizi rica ediyorum !“
Nesrin’i yanındaki yatağa oturttu. Kızın küçük eli hala kocaman avucunun içindeydi. Fark edince utandı :
“Ah affedersiniz…“
Telaşla elini çekti.
……
NESRİN koğuşta, kaçakların cephe trenine binmesi için gerekli zamanın dolmasını bekliyor ve alçak sesle Faruk’a bugün tanık olduğu büyük sahneyi anlatıyordu:
“Doktor Mim Kemal Bey, kırık kaburga oynayıp da ciğeri tahriş etmesin diye geniş bir bandla Paşa’nın göğsünü sıkı sıkı sardı ve cepheye dönemeyeceğini söyledi. Paşa hiç sesini çıkarmadı.“
“İtiraz etmedi mi ?”
“Hayır.“
Faruk hemen teşhisini koydu :
“Öyleyse kafasına koymuş, o da kaçacak !“
……
SALİH, Muzaffer ve Muhafız Taburu Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, belki Paşa’nın bir emri olur diye erkenden gelmişler, yernek salonunda oturuyorladı.
Bir ayak sesi duyuldu. Salih ayağa kalkmaya davranınca, İsmail Hakkı elini tuttu :
“Telaşlanma, Fikriye Hanım’dır…“
Merdivenden Fikriye Hanım değil, M. Kemal Paşa indi. Tıraş olmuş, giyinmişti. Üçü de ayağa fırladılar. Salih ağlamaklı, ‘Aman Paşam..“ dedi, “..niye kalktınız ?”
“Böyle günde yatılır mı çocuk ?”
Sesi iyice kısılmıştı :
“İsmail Hakkı, taburunu topla, yarın cepheye hareket et !“
“Başüstüne !“
Salih Bozok’a döndü:
“Trenlerde arkalığı öne arkaya hareket ettirilebilir koltuklar olurdu. Bana arkalığı öyle olan bir koltuk bulun. Belki demiryolu ambarında vardır. Kazım Paşa’ya haber verin. Bir saat sonra cepheye hareket edeceğiz. Albay Asım Bey’i de bulun. O da bizimle gelsin. Siz de hazırlanın !“
“Ama Paşam, doktor…“
“Dediğimi yapın !“
“Peki !“
İki yaver ve Yüzbaşı İsmail Hakkı azap içinde çıkarlarken Fikriye Hanım Paşa’nın yanına gelip durdu, sitemle baktı. Paşa, Fikriye Hanım’a tutunarak yavaşça oturdu. Elinden çekerek Fikriye Hanım’ı da oturttu.
“Bu kazayı anneme yazma !“
“Yazmam.“
“Teşekkür ederim. Zavallı kadın, benden yana hep acı içinde yaşadı. Ya hapisteyim, ya sürgünde, ya savaşta. İdama mahkum olduğumu bile duydu…“
Genç kadının elini okşadı :
“..Sen de üzülme. Allah bana yardım edecektir.”
……
KARARGAH TRENİ Ankara’dan sessizce hareket etti. Malıköy’de durdu. İki otomobil istasyonda bekliyordu. Başkomutanlık, Genelkurmay ve Cephe Komutanlığı karargahları Malıköy yakınındaki Alagöz’e alınmışlardı.
Yeni karargaha hareket ettiler.
Küçük Alagöz çiftliği büyük bir ordugah olmuştu. Her yanı subaylar, askerler, çeşit çeşit çadırlar, arabalar, atlar, telsiz antenleri, telefon ve telgraf direkleri kaplamıştı. Büyük Savaş’tan kalma birkaç da demir tekerlekli kamyon vardı.
Türk ordusunun çok uzun yıllardır bu kadar canlı bir başkomutanlık karargahı olmamıştı.
Otomobiller Türkoğlu Ali Ağa’nın iki katlı, büyükçe evinin önünde durdular. Ev Başkomutan için hazırlanmış, telefon ve telgraf bağlanmıştı. Orduda bulunan tek asetilen (karpit) lambası da, çok ışık verdiği için Başkomutan’a ayrılmıştı.
Fevzi ve İsmet Paşalar ile Başkomutanlık Sekreterliği görevlileri evin önünde bekliyorlardı. Paşalar kucaklaştılar. Üst kata çıkıldı. Bu katta Başkomutan’ın çalışma ve yatak odası ile yemek ve yaverlik odası bulunuyordu. Demiryolu ambarında bulunan arkalığı hareketli koltuğu birlikte getirmişlerdi. Muzaffer Kılıç ile Ali Metin Çavuş koltuğu çalışma odasındaki küçük masanın yanına yerleştirdiler.
Odada birkaç iskemle, yerde küçük bir halı vardı. Neşeyle kahve içtiler. M. Kemal Paşa iyi görünmeye çalışıyordu ama kımıldadıkça acıdan yüzü terlemekteydi.
Paşaları neşelendiren bir haber verdi:
“Halide Edip Hanım cephede bir görev istiyor !”
İsmet Paşa Halide Hanım’ı sayardı, bu isteğinden dolayı daha da saygı duydu. Türkiye bir savaş kahramanından daha cesur bu öncü kadınlar sayesinde, ilkel bir toplum olmaktan kurtulacaktı.
“Kaydını gönüllü er olarak yaparım. Karargahta çalışır !” Kazım Paşa İsmet Paşa’nın omuzuna dokundu :
“Dünyada, ünlü bir kadın yazarın er olarak görev aldığı ilk ordu karargahı seninki olacak !”
Paşa gururla baktı :
“Evet !”
Sohbet iyiydi ama iş yoğundu. İsmet Paşa Albay Asım Gündüz’le birlikte karargahına döndü. Yeni Kurmay Başkanı Albay Asım Gündüz saygıyla karşılandı.
……
YATAK ODASINA portatif bir asker yatağı konmuştu. Ama Paşa geceyi çalışma odasındaki arkalığı yatırılan koltukta geçirdi. Zaten az uyurdu. Burada daha da az uyur olmuştu. Herkes yatmaya gidince ya düşünüyor, ya kitap okuyordu. Gelirken İslam tarihiyle ilgili birkaç önemli kitap almıştı yanına.
Uyanır uyanmaz Ali Çavuş kahvesini verdi. Karargah berberi bekliyordu. Tıraş oldu. Gecelik entarisini çıkarıp giyindi. Arkalığı yatıkça koltuğa yarı uzanmış durumda oturdu, böylece doktorların tavsiyesine az da olsa uymuş oldu.
Albay Asım Bey telefon etti, Merkez Ordusu’nun yolladığı 16. Tümen’in iki alayı yola çıkmıştı: 2.250 subay ve er. Alaylar savaşa yetişebilirse savaşçı sayısı 58.750 olacak, altmış bine yaklaşılacaktı.
Doktor sigara içmesini yasak etmişti ama dayanamadı, bir sigara yaktı.
……
HALİDE EDİP HANIM kendisini geçirmeye gelen bazı bakanlara, Y. Kadri ve R. Eşref’e veda ederek cephe trenine bindi.
Cephe için diktirdiği giysiyi giymişti: Lacivert baş ortüsü, aynı renk uzun ceket, bol pantolon, yumuşak çizme. Cepheye giden bir yüzbaşı bavulunu rafa yerleştirdi.
Her istasyonda trene yeni askerler doluşuyor, toprak rengi kadınlar ağlaşarak bir zaman trenle birlikte koşuyorlardı. Malıköy’e vardıklarında ay çıkmıştı.
İstasyonda derin bir sessizlik içinde dağıtım bekleyen birçok yeni asker vardı. İsmet Paşa yaverini ve otomobilini yollamıştı.
Otomobil Batı Cephesi Karargahı önünde durdu. Halide Hanım’ı Tevfik Bıyıklıoğlu karşıladı. Karargahın alt katındaki toprak zeminli iki odada subaylar çalışıyordu. Yukarı kattaki iki odadan birine götürdü. Odada büyükçe bir masa ile üstü asker battaniyesi ile örtülü portatif bir yatak vardı. Burası Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın makam ve yatak odasıydı. Öbür oda Cephe Kurmay Başkanı’nındı.
İsmet Paşa elini sıktı, oturması için bir tahta iskemle gösterdi ama Halide Hanım komutanına saygı gösterip oturmadı.
“Artık ordumda bir ersiniz. Sizi Birinci Şubeye atadım. Küçük bir eviniz, bir de hizmet eriniz olacak !”
Halide Hanım teşekkür etti.
“Başkomutan’ı ziyaret ettiniz mi ?”
“Hayır Paşam. Şimdi geldim.”
“Hemen gidin. Sizi bekliyor !”
Yüzbaşı Hasan Atakan Halide Hanım’ı M. Kemal Paşa’nın karargahına götürdü.
Halide Hanım bu sahneyi anılarında şöyle anlatacaktı:

“M. Kemal Paşa oturduğu koltuktan güçlükle kalkmaya çalıştı. Çünkü kaburga kemikleri hala ağrılar içindeydi… M. Kemal Paşa’ya doğru, kalbimde gerçek bir saygı ile gittim. O kendi halindeki odada bütün gençliğin bir millet yaşasın diye ölmeyi göze alan kararını temsil ediyordu. Ne saray, ne şöhret, ne herhangi bir kudret, onun bu odadaki büyüklüğüne yaklaşamaz.
Gittim, elini öptüm.“

Bundan böyle akşam yemeklerini, İsmet Paşa, Kazım Paşa, AIbay Arif Bey ile birlikte Başkomutan’ın sofrasında yiyecek, bu müthiş savaşın kulisinde yaşayacaktı.

verildiyse özür dilerim bir kişiye bile yaradıysa ne mutlu bana
 
Eski 18-06-07, 11:23   #2
Sorrow

Varsayılan C: Şu Çılgın Türkler kitabının özeti


Teşekkürler
 
Eski 18-06-07, 14:04   #3
Orcнυη

Varsayılan C: Şu Çılgın Türkler kitabının özeti



Evet ben vermiştim

http://www.frmtr.com/kitap-ozetleri/...t-ozakman.html
 
Kapalı Konu

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat