|
||||
|
|
|||||||
|
|||||||
| Kişisel Sayfam Kişisel Sayfanızı Hazırlayın, Düşüncelerinizi Özgürce İfade Edin. |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Bağımlı
![]() Giriş Tarihi: 03-03-2007
Yaş: 24
Mesajlar: 543
Rep Puanı: 3776108
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Kişisel Sayfama Hoş Geldiniz
[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] BURASIDA YOUTUBEDEKİ KİŞİSEL SAYFAM:[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] Yalanı söküp atmadan gerçeği dikmeye çalışma ! tutmaz. CENAP ŞAHABETTİN Ben yıllardan beri kendimi bu araştırmalara itmiş biriyim ve bu konular hakkında bir çok videom var bunları sizlerle paylaşıp konuları detaylı bir şekilde verecem yalanın olduğu yerde gerçeğin dikilmeyeceğini anlıyacaksnız ATATÜRK MASONLAR TARAFINDAN MI ÖLDÜRÜLDÜ ? ![]() buda konuyla ilgili youtebeye koyduğum belgesel ÖLÜM SEBEBİ ALKOL DEĞİL ! Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterilmiştir. Bu çelişkiye rağmen Atatürk’e biopsi de otopsi de yapılmamıştır. Alkole bağlı siroz olabilmesi için en az 15 yıl süre ile günde en az 3 kadeh alkol alınması gerektiği bilinirken, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda da aşırı içki içmediği, karşısındakilere içirdiği söylenmektedir. Salyrgan (civalı ilaç)’ın Atatürk’ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştır. Öte yandan Atatürk’ün daha evvel sıtma geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölüm çabuklaştırılmıştır. Sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi’nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış olması buna iyi bir örnektir. Atatürk’ün hastalığı, konan teşhis ve uygulanan tedavi Varnalı Yahudi Farmason Acram Benaroyas, Atatürk’e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937’de Yalova’da Atatürk’ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koydu. Oysa, Benaroyas’ın söylediği aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti. Çankaya’da bir akşam doktorun biri kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söyledi. Atatürk, “Ben geceleri kaşınıyorum, karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorunca, aynı doktor “evet” cevabını verdi. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların varlığı söylentisi yayıldı. Hatta böyle karıncalardan bulunduğu tesbit edildi. Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” dedi.Doktor ve diğer sıhhı personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarını Dr. Nuri Refet Korur “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklamıştı. İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve etle beslendiklerini söylemişlerdi. Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr. Velger’in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu duyunca şaşırmış, ama belli etmemişti. Atatürk’ü yavaş yavaş öldürme planı hızla işliyor, Atatürk’ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “ bunu kati olarak kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyordu. Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz,. 30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra kalbi kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu. Dr. Asım Arar ise, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk’ün hastalığı ile ilgili olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini bu şüphesini “söylenmesi icap eden” kişilere söylediğini, bu kişilerinse, böyle bir ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini bunu üzerine ise kendisinin daha ileri gidemediğini söylüyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da, Dr. Arar’ın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyordu. 31 Temmuz 1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger Atatürk’e çiğyemiş kürü uygulayarak bol bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya’dan getirilen Prof. Dr. Bergman’da Atatürk’e rendelenmiş elma yedirtmiştir. Daha sonra da bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e Salygran şırıngası uygulamaya karar vermişlerdir. Aynı gün yapılan konsültasyonda bu Alman ve Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissinger ise yukarıdaki doktorlardan farklı olarak afyon mürekkepleri ile şibih kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyordu. Sarı Lider’i öldürme kararı alınıyor Varnalı Bulgar Yahudisi 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendi. Sinirlerine hakim olamayarak şunları söyledi; “O Sarı Lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır. Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!...” Türkiye’nin ikinci Mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, acilen Kremlin’e davet edildi. Nalçacı Moskova’ya korkarak gitti. Başına bir hal gelmesi halinde Kremlin’in Çankaya’ya siyasi baskı yaparak serbest bırakılmasının sağlanmasını istedi. Kremlin, Nalçacı’ya garanti verdi, verdiği teminatlarla onu rahatlattı. Kremlin’den aldığı taahhütlerle korkusu geçen Nalçacı, işi ileri ürerek Atatürk’ün öldürülmesinden sonra Nazım Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istediyse de, Kremlin “gerici Mareşal Çakmak’ın tabancasına hedef olunacağı” itirazı ile Nalçacı’yı frenledi. Varnalı Bulgar Yahudisi Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye’deki masonları ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken, yapılan konuşmaları Yunanlı gazeteci Apostolos Grasoz, ünlü Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odada ses alma cihazıyla takip ediyorlardı. Bu konuda Avram Benaroyos, “İlk anlarda Kemal Atatürk’ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Ancak, doktorlarımız Atatürk’ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği ‘esrarengiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm’ kararına uyduk. Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketini alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti. 1937 yılı ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını za’fa düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatür’ün sinir organlarını felce uğrattı. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini göstermeye başladı.” şeklinde yazdı. Benaroyos 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan Halkın Sesi (-laiki foni) gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı Gazeteci Apostolos Grazos da Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 1-5 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirdi; “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için Osmanlı İmparatorluğu’nu parçladık.Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap etdiyordu ki; Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sari Lider’in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider’in tedavizinde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.” MASON CEMİYETLERİ KAPATILIYOR Türkiye’deki masonlar 25. yıl kuruluş etkinlikleri düzenleyerek, yayılmalarını hızla sürdürüyorlardı. O sırada Atatürk Adalet eski bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt’a masonlarla ilgili bir dosya vererek kendisine şunları söyledi: “Bunu güzelce mütalaa et, bir fakrirle, Halk Partisi Grup Başkanı’na ver, grupta bunlara şiddetle bir hücum yap ve grupça kapanmasına delalet, senin de bu işte şeref payın olacaktır.” Mahmut Esat Bozkurt, aldığı emrin gereğini yaparak verdiği “takrir”de şunları söyledi. “Masonluk kökü dışarıda olan bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunu da grup kararı ile kapatalım.” Paçaları tutuşan masonlar hemen Atatürk’ün doktoru Mim Kemal Öke öncülüğünde Atatürk’e giderek, O’na Türkiye’deki en üst masonluk makamı olan “Meşrik-i Azam”lık ünvanını teklif ederek yalvardılar. Atatürk, onlara Avurpa’da hangi locaya bağlı olduklarını ve liderlerinin adını sordu. Onlar Cenova Locası’na bağlı olduklarını ve Reisleri’nin Barca Mişon olduğunu söylediler. Atatürk, öfkelenerek, “Haydi defolun buradan, cehemmen olun gidin. Yahudi uşakları! Benim milletim bana kahramanlık sıfatı verdi, ben sizin gibi bir çiff Yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece bütün Türkiye’deki locaları sabaha kadar kapatmadığınız takdirde, yarın teşkil edeceğim Divan’ı Harbi Örfi’ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan” dedi. Mason İçişleri Bakanı Şükür Kaya, Atatürk’e direnmeye çalıştıysa da başarılı olamadı ve Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapanma kararını verdi. Anadolu Ajansı 10 Ekim 1935 tarihinde, mason cemiyetlerinin kapandığını ve mallarının Halkevleri’ne bağışlandığını duyurdu. Katil(ler) işbirlikçiler kimlerdi? Yunanistan’da yayımlanan –Laiki Metopo(halk Cephesi) Gazetesinde yayımlanan dizi yazıda “Dr. Abrevaya ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar” denilmektedir. Bahsi geçen Abrevaya, Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı’dır. Abrevaya, İzmir doğumlu olup, Paris’te tahsil görmüştür. Atatürk’ün ölümünden sonra Niğde Milletvekilliği yapmıştır. Prof. Dr. N.Fissenger, hükümet tarfaında Paris’ten getirilmiştir. 8 Eylül 1938 tarihinde bir gün önce yaptığı muayeneye göre Prof.Dr. Ömer Neşet İrdelp ile birlikte düzenledikleri rapor uzun yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Fissenger ayrı teşhiste bulunmasına rağmen Atatürk’ün ölüm raporunda, diğer doktorlarla aynı görüşteymişcesine yazılmıştır. Muhtemelen Paris’ten getirilen ilaçların temin yeriyle de ilgisi vardı KİMLER MASONDU? Atatürk’ü tedavi eden doktorlar arasında Mim Kemal Öke, Prof. Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı masonluğu alenen bilinenler arasındadır. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da masondu. Devrin mason yöneticilerinden (Türkiye Locası) Dr. İsmail Hurşit, Muhittin Osman Omay kapatma kararı tebliğ edilenler arasındadır. TEDAVİ EDEN DOKTORLAR Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr. Nihad Reşad Belger Atatürk’ü tedavi eden müdavi (sürekli) doktorlardı. Prof.Dr. Akil Muhtar Özden, Prof.Dr. Süreyya Hidayet Sertel, Prof.Dr. Mim Kemal Öke(adı sürekli tedavi edenler arasında da geçmektedir), Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Berk, Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker ise gerektiğinde sürekli doktorların danıştıkları danışman hekim olarak görev yapmışlardır. Sağlık Bakanı Dr. İ.Refik Saydam idi. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr. Asım Arar idi. Bunların dışında, Paris’ten Prof.Dr. N. Fissinger (3 defa), Berlin’den Prof.Dr.Von Bergman, Viyana’dan Prof.Dr. H. Epinger isimli üç yabancı doktor da Atatürk’ün tedavisinde görev almışlardır. ![]() MİM KEMAL ÖKE 19 SORU *Atatürk’ün tedavisi için doktor seçimini kim yapmıştır? *Purinol adlı ilaç Atatürk’ün tedavisinde ne kadar kullanılmıştır? Bu ilacı imal eden Hakkı Bey, (Ruhsat tarihinde soyadı kanunu daha çıkmamıştı.) Mustafa Hakkı Nalçacı denen kimse midir? *Burun kanamalarından dolayı Atatürk’ü tedavi eden Dr. Naki Yıldırım yerine Numune Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Meyer’e görev verilmesine neden ihtiyaç duyulmuştur? *1938 Şubat ayında doktorların gelmesini uygun bulmayan Atatürk’e rağmen Prof.Dr, Frank, Prof.Dr.Epinger hangi gerekçe ve kimlerin tavsiyesi ile niçin getirilerek destursuz Atatürk’ün vücudu onlara emanet edilmiştir? *Müsteşar Dr. Arar’ın yaptığı ilk teşhisi bildirdiği ve kale almayan yetkililer kimlerdi? *Atatürk’e kaşıntıların sebebini karınca ısırığı olarak teşhis eden ve Çankaya Köşkü’ne ziyaretçi olarak 1937 sonlarında gelen doktor kimdi? *Ölüm anında Atatürk’ün ağzına su verdiği ölüm raporunda belirtilen Dr.Kamil Berk ölüm raporunu niçin imzalamamıştır? *Atatürk, Dr. Nihat Reşed Belger’e daha önce kendisini muayene eden Prof. Neşet Ömer İrdelp’in koyduğu teşhisi kontrol ettirme ihtiyacı hissetmiştir? *Dr. Fissenger’in yazdığı reçeteleri hangi eczacı yapmıştır?Bu eczacı Mustafa HAKKI nalçacı mıydı? *Bahsi geçen yabancı doktorlar getirilmeseydi Salyrgan şırıngasını Türk doktorlar uygularlar mıydı? *Sürekli doktorların bilgisi dışında Paris’ten getirilen ilaçların sorumluluğu kime aittir?(Paris’ten gelen ilacı bünye kabul etmemiş, hasta daha da fenalaşmıştır. 24 Ağustos 1938’deki bu tedavi işin dönüm noktasıdır. Atatürk, o tedaviden sonra “tamamiyle başka şahsiyet olmuştum.Çok tuhaf” diye Prof.Dr. İrdelp’e anlatıyor) *Paris’te ilaç alınan 54 Reu Faubourrg Sainet Honere adresindeki firmanın Dr.Fissenger ile olan bağlantıları nedir? *Özel Kalem Müdürü göreviyle Atatürk’e Köşk’ü karıncaların bastığına inandırmaya çalışan Süreyya Anderiman kimdir? *Atatürk’ün ölümün üzerine düzenlenen iki rapordan; ilkinde teşhis karında toplanan sıvı, asit olarak belirtilirken, ikinci raporda alkolle ilişkili karaciğer iltihabı denmesinin sebebi nedir? *Atatürk’ün tedavisi ile ilgili notları olduğunu söyleyerek, bir gün hatıra yazacağını söyleyen Dr. Ömer İrdelp, bahsettiği hatırayı niçin yazmamıştır? *Atatürk’e biopsi ve otopsi yaptırmama kararını İçişleri Bakanı mason Şükrü Kay mı vermiştir? *Atatürk’ün sıhhı hayatına ilişkin bilgiler Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nda nasıl kayıp olmuştur? (Bakanlık 1976 yılında bilgi isteyen bir profesöre “tüm aramalara karşın bulunamamıştır” cevabını vermişti) *1948 ve 1949 yılında Bulgar yahudisi Framason Avam Benaroyas ve Yunan gazeteci Apostolos Grazos’un Yunan gazetelerinde yer alan iddiaları üzerine Türkiye Cumhuriyeti hükümeti herhangi bir araştırma ve girişimde bulunmuş mudur? Yoksa, haberi dahi olmamış mıdır? KARINDEŞEN JACK buda konuyla ilgili youtebeye koyduğum belgesel Masonların siyasi faaliyetlerini ve özellikle de illegal yönlerini araştırırken karşımıza çıkan önemli bir konu da, ünlü "Karındeşen Jack" cinayetleridir. ![]() Karındeşen Jack cinayetlerinin gerçekleştiği Kraliçe Victoria döneminin İngilteresi'nde, masonların saraya ve aristokrasiye egemen olduğu bilinen bir gerçektir. Masonik bir amaçla işlenen cinayetler, bu nedenle kolayca örtbas edilebilmiştir. Resimde, dönemin İngilteresi'nde masonların düzenlediği ve farklı bölgelerden gelen biraderlerin katıldığı bir balo tasvir ediliyor. Bu seri cinayetler, 1888 yılında Londra'da gerçekleştirilmiştir. 9 haftalık bir süre içinde tam 5 ayrı hayat kadını, gövdeleri yarılıp parçalanarak vahşi şekilde öldürülmüştür. Katilin kim olduğu hiçbir zaman bulunanamış ve bir sır olarak kalmıştır. Katili tanımlamak için kullanılan "Karındeşen Jack" sözü, cinayetlerin hemen ardından bu isimle polise gönderilen bazı mektuplardan kaynaklanmaktadır. "Karındeşen Jack" denen kişinin (veya kişilerin) gerçek kimliği meçhuldur. Ama konuyu inceleyen bazı araştırmacıları, bunun siyasi amaçlara yönelik bir komplo olduğu ve komplonun kaynağının da masonluk olduğu kanısına yönelten bazı önemli bulgular vardır. Bunları birlikte inceleyelim. Karındeşen Jack cinayetlerinin gerçekleştiği sıralar, İngiliz monarşisi büyük bir skandalın eşiğine gelmişti. Kraliçe Victoria'nın oğlu olan King Edward VII, 1888 yılında İngiltere'de masonların Büyük üstadı idi. Onun oğlu Eddy ise, eğer büyükanne ve babası ondan önce ölürse, Kral olabilirdi. Ancak Eddy'nin saray disiplinine uymayan bir özel yaşamı vardı. 1888'de Londra'daki Walter Sickert ismindeki ressama ve arkadaşlarına gizlice ziyaretler yapıyordu. Eddy; bu çevrede Annie isminde Katolik ve alt tabakadan gelen bir tezgahtar kız ile tanıştı ve ilişki kurdu. Bir süre sonra bir bebekleri oldu ve gizlice evlendiler. Sickert; Eddy ve Annie'nin kızları için bir dadı tuttu. Mary (veya Marie) isimli dadı ve Sickert onların bu gizli düğünlerinde şahit oldular. O sırada, İngiltere büyük bir politik karışıklık içerisindeydi ve eğer halk kral olmaya bu denli yakın birisinin Annie gibi bir kadın ile evlendiğini öğrenirse, bu durum monarşinin sona ermesine neden olabilirdi. (Katolik birisiyle evlenmek, İngiliz kraliyet ailesinin kurallarına aykırıydı, ayrıca Annie'nin alt tabakadan olması da bir sorundu). Böyle bir skandal, aynı şekilde İngiliz politik ve sosyal sisteminden çıkarı olanların özellikle de masonların sonu olabilirdi. Bütün bunlar Kraliçe Victoria'nın kulağına gidince, Kraliçe, Marquess of Salisbury isimli Başbakanını bu olayı temizlemek ile görevlendirdi. Salisbury ünlü bir masondu. Bu skandalı kapatmak için, Annie'yi akıl hastanesine yerleştirdi, ve tam 32 yıl sonra da Annie orada öldü. Kızları da daha sonra Sickert'in metresi haline geldi ve ondan bir oğlu oldu. Skandal düğünün şahidi olan Marie Kelly ise alkolik bir hayat kadını oldu ve bildiklerini diğer 3 hayat kadını arkadaşı ile paylaştı. Onlar ise onu, Prens Eddy'nin yaptıklarını deşifre etmekle tehdit ettiler. Bunu öğrenen Başbakan Salisbury bu tehditin sona ermesi gerektiğine karar verdi ve Kraliçenin doktoru olan ve aynı zamanda Annie'ye akıl hastası raporunu veren yüksek dereceli mason biraderi Sir William Gull'dan bu konuda yardım istedi. Gull, Marie'nin ve diğer hayat kadınlarının varlığını İngiliz monarşisi ve masonluk için bir tehdit olarak kabul etti ve masonik ritlere dayanarak bu kadınları tek tek öldürmeye karar verdi. İşte tüm İngiltere'yi dehşete düşüren Karındeşen Jack cinayetleri böyle başladı. Gull, kurbanlarını aynen masonik ritüellerde yazılı olduğu gibi, büyük bir vahşetle öldürüyordu. Başbakan Salisbury, hükümetteki diğer masonlar ve polis teşkilatı Gull'un suçlarını gizlediler. Çünkü mason olarak onlardan beklenen, bu sırrı saklamaları ve Gull'un yaptığını takdir etmeleriydi. Gull, özel arabasının sürücüsü olan Netley ile ressam Sickert'ı o 4 hayat kadınını tanımasına yardımcı olmaları için ikna etti. Ardından kadınları arabalarına aldılar, öldürdüler ve mason ritlerine göre kesip parçaladıktan sonra seçilen yerlere vücutlarının parçalarını attılar. Gull, kurbanlarını şu şekilde öldürmüştü: a)31 Ağustos 1888'de Mary Ann (Polly) Nichols'un boğazı, kulağından başlayıp tüm boğazını saracak şekilde derin bir şekilde kesilmiş, karnı yarılmış ve açık bir şekilde bırakılmıştı. b) 8 Eylül 1888'de Annie Chapman'ın boğazı vahşi bir şekilde kesilmiş, dili dışarı fırlamış ve kalanını yutmuştu. Karnı tamamen yarılmış, bağırsakları çıkarılmış, bir ucu omuzunda diğer ucu vücudum bağlı bir şekildeydi. Midesinin bir kısmı çıkarılmış ve sol omuzunun üst tarafına konmuştu, kadının rahmi ve vajinasının bir kısmı ile mesanesinin büyük bir bölümü çıkarılmıştı. Mücevherleri ve demir paraları çıkarılmış ve pirinçten yapılmış 2 adet yüzük ayağına takılmıştı. c) 30 Eylül 1888'de Elizabeth (Liz) Stride'ın boğazı çenesinin bir yanından diğer yanına dek kesilmişti. d) 30 Eylül 1888'de Gull, en son ve en önemli kurbanını, yani Marie Kelly'i öldürmek üzere olduğunu düşünüyordu. Ancak yanlışlıkla Catherine (Kate) Eddowes'u öldürdü. (Bu kadın, Kenny isimli bir adamla yaşıyordu ve Mary Ann Kelly ismini kullanıyordu.) Eddowes'un boğazı bir kulağından diğerine dek kesilmişti, burnu tamamiyle yerinden çıkarılmıştı, sağ kulağının bir kısmı kesilmişti, yüzünün diğer bölümlerinde üçgen şeklinde derin kesikler vardı, karnı tamamen açılmış, bağırsakları dışarıya çıkarılmış ve sağ omuzunun üzerine yerleştirilmişti. Ayağın iki parçası koparılmış ve vücudu ile sol kolunun arasına dikkatle yerleştirilmişti. Sol böbreği ile rahminin bir kısmı kesilip atılmıştı. ![]() FROM HELL (CEHENNEMDEN) Tamamen tarihi belgelere dayanılarak hazırlanan bir Hollywood filmi olan From Hell (Cehennemden), Karındeşen Jack cinayetlerinin masonik bir komplo olduğunu tüyler ürpertici perde arkasıyla gözler önüne sermektedir. Filmden alınmış olan aşağıdaki karelerde önemli sahneler yer almaktadır kalplerin çıkartılması, bağırsakların dışarıya çıkartılması, üçgen şeklinde kesikler, maktülün önlüğünün bir kısmının kesilip çıkartılması... Tüm bu detaylar, mason localarında okunan ve "hainlerin cezası" olarak belirtilen vahşetlere birebir uyuyordu. . . Karındeşen Jack'in son kurbanı olan Eddowes; "Mitre Karesi" (Mitre Square) olarak bilinen semte bırakılmıştı. Mitre (terzilikte ve inşatta kullanılan gönye benzeri araç) ve kare masonik aletlerdir ve mitre hanı da masonların meşhur buluşma yeridir. Peki cinayet yerindeki duvarda bulunan "Juwes" kelimesi ne anlama geliyordu? Bazı yorumcular bunun "Jews" (Yahudiler) kelimesinin yanlış yazılmış hali olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa işlenen cinayetler ve kullanılan yöntemler, bunların failinin son derece eğitimli bir kişi olduğunu göstermektedir ve bu da böyle basit bir yazım yanlışlığı yapılması ihtimalini çok düşürmektedir. Konuyu inceleyen pek çok araştırmacı ise, "Juwes" kelimesinin, masonlukta masonluğun simgesel kurucusu olarak kabul edilen Hiram Abiff'i öldüren üç hainin, yani Jubela, Jubelo ve Jubelum'u ifade ettiği kanaatindedir. ![]() Bir başka ilginç detay ise, bu yazının polisler tarafından bulunur bulunmaz silinmesidir. Ceset bulunduğunda, polis şefi ve aynı zamanda da bir mason olan Sir Charles Warren, daha önce hiçbir cinayet mahaline gitmemesine rağmen, bu kez kendisi olay yerine gitmiş ve duvardaki yazıyı görür görmez bunun silinmesini emretmiştir. Tüm bunlar, tarihte Karındeşen Jack cinayetleri olarak bilinen vahşetin, gerçekte siyasi amaçlar içeren masonik bir komplo olduğuna işaret etmektedir. Nitekim masonların, bu tarihten önce de Mozart ve William Morgan gibi ünlüler de dahil olmak üzere, kendilerine ihanet ettiklerini düşündükleri kişileri katlettiklerine dair önemli deliller vardır. Karındeşen Jack cinayetlerinin gerçek faili olduğu sanılan yüksek derece mason Dr. Gull'un 1890'da öldüğü açıklanmıştır. Oysa gerçekte bu tarihte ölmemiş, 'Thomas Mason' ismi altında bir akıl hastanesine konmuş ve uzun yıllar sonra burada ölmüştür. Olayın iç yüzünün başından beri farkından olan ressam Sickert ise gerçek hikayeyi oğlu Joseph'e anlatmıştır. Joseph ise, aradan neredeyse 3 çeyrek asır geçtikten sonra gerçeği gazeteci Stephen Knight'a açıklamış ve masonluk konusunda derinlemesine bilgiye sahip olan Knight bu konuyu Jack the Ripper: The Final Solution (Karındeşen Jack: Son Çözüm) adlı kitabında açıklamıştır. Knight'in 1976'da yayınlanan bu kitabından beridir olay büyük bir tartışma konusudur. Masonlar Knight'ın tezini ısrarla reddetseler de, pek çok delil bu tezi desteklemektedir. Bu konuyu gündeme taşıyan en son gelişme ise, 2001 yılında çevrilen bir Hollywood yapımı olan From Hell (Cehennemden) adlı filmdir. Karındeşen Jack cinayetlerini konu edinen ve tamamen tarihsel gerçeklerden yola çıkarak çevrilen filmde, olayların masonik bir komplo olduğu detaylı olarak gösterilmektedir. Tüm bu hikayenin en çarpıcı yönü ise, büyük olasılıkla "buzdağının görünen kısmı" olmasıdır. Masonluk gizli bir örgüt olduğu ve "haricilere" (mason olmayanlara) hiçbir zaman sır vermediği için, masonik faaliyetlerin çoğu karanlık bir sis perdesinin ardındadır. Karındeşen Jack cinayetleri, bu sis perdesinden dışarı sızan bir "örnek"tir ve diğer örneklerin ne kadar korkunç olabileceği hakkında fikir vermektedir. Buzdağının diğer bazı görünen kısımlarını incelemeye devam edelim. Bu sayede, buzdağının tümü hakkında fikir sahibi olabiliriz ILLUMINATI Illuminati, 1 Mayis 1776 da Adam Weishaupt tarafindan Almanya Bavyera'da kurulmustur. Weishaupt, Ingolstadt Üniversitesinde hukuk profesörü iken masonik egilimlere merak sarmis ve bir gizli örgüt kurmustur. Ama hükümete karsi bazi hareketler de içeren yayinlari nedeniyle 1786'da polis tarafindan basilmis ve ondan sonra da tamamen yeraltina inmistir. Illuminati'nin daha sonra çok güçlendigi ve 1833'de Yale Üniversitesinde General William Russel tarafindan Skulls and Bones Society olarak kuruldugu (SBS) rivayet edilmektedir. Yani bir rivayete göre SKS Illuminati'nin ABD'deki devamidir. Illuminati adini ve üyelerini inanilmaz bir sir gibi saklayan ölümcül bir kurulustur. Bugün hemen her ülkede mevcuttur. Özel egitim, tören ve alt kültürlerden gelmeyenler Illuminati'ye kabul edilmezler. ABD baskanlarinin pek çogu Illuminati'den ya icazet alirlar ya da üyesidirler. Illuminati o kadar gizlidir ki, varligindan bile bahsedilmez. Bu gizli örgüte ihanet edenlerin cezasi kayitsiz sartsiz ölümdür. Illuminati'nin NATO ile veya Gladyo gibi yeralti örgütleri ile de iliskisi oldugu sanilmaktadir. ![]() GİZLİ ÖRGÜTLERİN TEMELİ Illuminati, Skulls and Bones Society, Bohemian Grove, Pilgrem Society, Atlantik Konsül, The Group (Ingiltere) gibi gizli cemiyetler çok az kisi tarafindan duyulmuslardir ve bu gruplarla ilgili bilgiler pek çok ülkenin askeri veya sivil istihbarat örgütlerinde bile yoktur! Bunlar, son günlerde pek fazla adi geçen CFR (Dis Iliskiler Konseyi), Bilderberg ve Trilateral Komisyonun belkemigini teskil eder. ABD'deki gizli örgütlenmelerin hiç kuskusuz temeli Avrupa'dir. Aslinda gizli örgütlerin yapisini, iç sistemlerini, organizasyonlarini ve törenlerini inceleyip anlamadan yöntemlerine ve sirlarina müdrik olamazsiniz. Öncelikle gizli topluluklarin alt kültürlerini incelemek gerekli, bu alt kültürler milenyumlar öncesine Mezapotamya'ya kadar gidiyor (Detayli bilgi için Barret 1999 ve Daraul 1989). Ama biz Üçüncü Haçli Seferleri'nin basladigi günümüzden 1. Haçli Seferleri'ne gidelim ve "Tapinak Sovalyeleri"ne ve "Malta Sovalyeleri"ne deginelim. Ayrica bir bestseller haline gelen "Holly Blood and Holly Grail" isimli kitapta bahsedilen o zamanlara ait parsömenlerin bulunmasi sayesinde ortaya çikarildigi iddia edilen "Rose Croix" (Gül Haç) örgütünün aslinda Tapinak Sovalyeleri'nin uzantisi olan ama tam anlamiyla ispatlanamamis bir gizli cemiyet oldugunu belirtmeden geçmeyelim ÜZEYİR GARİH CİNAYETİ VE MASONLUK HAKKINDA GENEL BİLGİ Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili en çarpici bilgiler Ishak Alaton'un açiklamalarindan ögrenildi. Ilk gün, "Bu, kara cehaletin isledigi bir âdi cinayet" dedigi duyuldu. Ardindan, "Bes gün önce vasiyetlerimizi yeniledik" diyen de oydu. Sonra Milliyet'e verdigi "Dul kadinin çocuguna yardim" mülâkati geldi. Üzeyir Garih'in 'yüksek dereceli bir mason' oldugunu da bütün Türkiye ondan ögrendi. ![]() Ishak Bey'in sarf ettigi her cümle ve sözcügün, ayrica Üzeyir Bey'in öldürülüs biçiminin masonluk ile fena halde irtibati oldugunu biliyor musunuz? Içinde 'vasiyetname' sözcügü de geçen masonluga giris törenine ait su satirlari Ilhami Soysal'in "Dünyada ve Türkiye'de Masonluk ve Masonlar" adli arastirmasinda bulabilirsiniz: "Üstadi Muhterem: -Muhakkik Birader, hâricînin yanina gidiniz, kendisini tefekkür hücresine götürünüz. Bir müddet tefekküre birakiniz. Sonra vasiyetnamesini yazdirip bana getiriniz." (s. 478) Masonlukta 'vasiyetname' çok önemli; namzedin mason olup olamayacagina hücrede yazdigi vasiyetname yüksek sesle okunduktan sonra oylama yapilip karar veriliyor... "Dul kadin'in çocuguna yardim" konusu ayni kitapta söyle anlatiliyor: "Usta ya da üstad mason bir kalabalikta zor durumda kalmissa. yardima gereksinmesi varsa ve orada baska mason biraderler oldugunu umuyorsa, iki elini avuç-içleri karsiya gelecek biçimde havaya dogru kaldirir ki, bu bir imdat çagrisidir. Bunu gören bir baska mason birader, iki eli kanda da olsa ne yapar eder, ustanin yardimina kosar ya da kosmaya çalisir. Ortalik karanlik da, bu yardim çagrisi görülemiyorsa, o zaman isin içine ses ve söz girer. Üstad toplulukta var olduklarini varsaydigi öteki biraderlerine seslenir: 'Dul kadinin ogluna yardim yok mu?' Bir ustanin bu çagriyi yaptigi yerde baska biraderler varsa, ustanin zorlugu ne olursa olsun giderilir. Kural budur, böyle bir çagriya aldirmazlik edilemez..." (s. 8) Masonlukta ölüm ve biçakla öldürme de önem tasiyor. "Jack the Ripper" adli kitapta, Ingiliz gazeteci Stephen Knight, masonluga giris töreninde, gözleri kapali, gögsü açik, boynuna ip geçirilmis namzedin, Incil üzerine elini koyarak su andi içtigini naklediyor: "Eger sözüme ihanet edersem, bogazim boydan boya kesilsin, dilim kökünden koparilsin..." (s. 51) Ayni yemin, Ilhami Soysal'in kitabinda naklettigi Türkiyeli masonlarin çalisma rehberinde söyle yer aliyor: Tekris töreninin bir yerinde namzedin gögsüne kiliç dayanir. "Sivri ucu kalbinizin üstüne dayanan kiliç kullandigimiz remzi lisana göre farzi muhal olarak verdiginiz sözde durmadiginiz taktirde ugrayacaginiz nedamet ve çekeceginiz elim azabi ihtar eder." (s. 480). "Mason Cemiyetinin huzurunda kendi arzu ve irademle kemali halisiyet ve samimiyetle yemin ederim ki, bana ögretilecek ve söylenecek Masonluk sirlarini hakiki bir masondan baskasina, usul ve kaidesine muvafik olarak tesekkül etmis bir mahfilden gayri bir yerde beyan ve ifsa etmeyecegim. (..) Vaadimdan dönmekten, yemini bozmaktan ise ölmeyi tercih edecegime yemin ederim." (s. 492) Bu yeminin dayandigi mason efsanesi, bir baska yabanci kaynakta (Martin Short: Inside the Brotherhood) söyle anlatiliyor: "Mason ritüelinde Hiram merkezi bir figür. Hz. Süleyman'in mâbedini insa eden mimar olarak bilinir. Masonluga giris töreninde, Hiram'in kendi emrindeki üç duvarci çirak tarafindan biçaklanilarak öldürülüsü temsil edilir. Üç çirak Hiram'i sirlara ihanete zorlar. Ellerinde duvarci âletleri, teklifi reddederse öldürülecegini söylerler. Hiram kendisine emanet edilmis sirlara ihanet etmektense ölmeyi tercih edecegini bildirir. Bu cevabi geçersiz sayan çiraklar Hiram'i biçaklayarak öldürür. Masonlukta üçüncü dereceye geçme töreninde, Hiram'i canlandiran namzedin, kollari çiplak, gögsü açik, paçalari sivali ve ayaklari terliklidir. Öldürülme vakti geldiginde yere yatirilir ve darbe vurularak degil ama isaretle mezara konulur. Sonun yaklastigini daha da belli etmek üzere cenaze marsi çalinir ve saat Hiram'in biçaklandigi ögle vaktine isaret olsun diye onikiyi vurur." (s. 60) KURTLAR VADİSİNDEN EN BEĞENDİM SAHNELER VE ARATIRDIĞIM KONULARA İYİ DEĞİNİLMİŞ Kurtlar Vadisi - KARAHANLI'NIN ÖLÜMÜ 1 Kurtlar Vadisi - KARAHANLI'NIN ÖLÜMÜ 2 Kurtlar Vadisi - KARAHANLI'NIN ÖLÜMÜ (SON) POLAT YÜZLEŞME Semboller aynı Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, dizinin bazı sahnelerinde geçen 7 başlı ejderha figürüne dikkat çekiyor ve 'Karahanlı'nın yargılanma sahnesinde yer alan 7 başlı ejderha, İncil'de de geçer. Yedi kötü kralı sembolize eder. Bu krallar öldürülmeden dünyadaki kötülüklerin yok olmadığına inanılıyor' diyor. Dizideki oluşumun Tapınak Şövalyeleriyle büyük benzerlikler gösterdiğini de iddia eden Altındal 'Dizide kökeni Ortaçağ'a kadar dayanan bir örgütlenme olan Tapınak Şovalyeleri'nin izleri vardı. Karahanlı da bu sistemin bir parçası olarak sunuluyordu. Her ne kadar Karahanlı'nın hançerlenerek öldürülmesi Tapınak Şövalyeleri'nin davranış şekli olmasa da, filmde bazen bu tür fantaziler olabilir. Tapınak Şövalyeleri, sisteme karşı gelen ya da belirlenen hedefi sekteye uğratan üyesini duvara diri diri gömerek öldürür. Yine Tapınak Şovalyeleri aktif yani operatif bir sistemdir. Savaşır ve öldürür. Yine aynı sistemin kollarında faaliyet gösteren bir grupta ise hançerle öldürme vardır' diye konuşuyor. 7 BAŞLI EJDERHANIN SIRRI Tapınak Şövalyeleri, kökleri Ortaçağ'a kadar dayanan bir yapılanmadır. Birçok gizli olayın perde arkasındaki örgütün sembolü ise 7 başlı ejderha. Tapınak Şövalyeleri, Haçlı tarikatı olarak kuruldu ve Hıristiyanlık uğruna savaşmak için ant içti. Hatta örgüt üyeleri, Haçlı Seferleri'nde daima ön saflarda yer aldılar. Ortaçağ'da, Kilise'den ve Avrupa devletlerinden çok daha büyük bir maddi güce ve zenginliğe ulaştı. Her türlü yolsuzluğun ve karanlık işin düzenleyicisi olmaya başlayan Tapınak Şövalyeleri, üyelerinin yargılanmasının ardından yasaklandı. Şövalyeler, yeraltında örgütlenmeye devam etti. Hatta ABD'nin kuruluşunda en önemli paya sahip oldukları söylendi. SEVDİĞİM SANATÇI BARIŞ MANÇO ![]() 1 Ocak 1943 tarihini gösterirken takvimler ve pek sıcakken savaşan dünyamız, İstanbul'un Anadolu yakasında doğan çocuğun ismiyle sarsılıp, "yahu yeter artık" demiş midir bilinmez, ama adı "Barış" konulan çocuğun ailesinin mevcut dünya koşullarından memnun olduğu söylenemezdi herhalde...İlk çocuklarına Savaş ismini koyan aile, ikinci çocuklarını savaş sonrası neslin önemli bir figürü olacağını muhtemelen öngörmemişlerdi, ama o, hem anneden gelen müzik yeteneğini değerlendirmiş, hem de hiçbir şeyin eskisi gibi olmasına razı olmayan bir kuşağın müziği rockn'rollu, savaş görmüş varoluşçu Sartre ağabeyini tanımıştı. Saçın uzun olmasının ne demeye geldiğini bilmiş, sanılanın aksine toplumuna ilk andan itibaren "toplan" veya "gevşe" diyerek hükmedememişti. Bitli beatnik olarak dışlandığı, şişman twistçi genç olarak tebessümle karşılandığı ve hatta Moğollar'la çıktığı bir turnede minibüsüne bomba konulduğu olmuştu. Ülkemizin geçtiği yerlerden o da geçmiş, o da evrilmiş, bilinçlenmiş, körelmiş; ancak bizden bir iki adım öteye gidebilmiş ve kaplumbağanın öyküsünü kendi bünyesinde tamamlamıştır. Başlangıç itibari ile şanslı bir çocuktur. Annesi Rikkat Uyanık radyo sanatçısıdır. Haylazdır, ama Galatasaray Lisesi'nin öğrencisi olabilecek kadar seçkinler sınıfındadır. Ne gariptir ki müziğimizin batılılaşmayla koşut yerlileşmesinin öncüleri bir şekilde seçkin aile çocuklarıdır. Erkin Koray, Cem Karaca gibi bu öncüleri takip edenler ise Ersen, Edip Akbayram gibi nispeten gariban çocuklardır. Bu da çok doğaldır. Seçkin aile çocukları önce batının dillerinde şarkı söyleyip "taklit" aşamasını geride bırakmasalar ve bu müziğin Türkçe yapılabileceğini kabul ettirmeselerdi, dinleyicilerin Akbayram ve Ersen'in söyleyeceği Tom Jones, Peppino Di Capri şarkılarına itibar edeceklerini düşünmek hayalcilik olurdu. Bu nedenle Ah Güzel İstanbul filminde kepazelik olarak lanse edilen bu denemeleri yapmak bu genç seçkinler için riskli, ama tarihsel misyonları için kaçınılmazdı. Manço'nun kaçınılmaz misyonu önce 1958 yılında Kafadarlar adlı grubuyla başladı. Bu grubu ilk formatı bir koroyu andıran ve ilk konser hiti(!) Twinkle Twinkle Little Star olan Harmoniler izledi. Harmoniler zamanla önemli bir rockn'roll grubu, 1961 yılından sonra ise twist grubu oldu. 1961 yılında ilk Harmoniler'den Manço’yla çalışmayı sürdüren tek kişi Yavuz Beşorak’tı. Gruptaki asli görevi piyanistlik olan Beşorak, slow rock parçalarda vokale geçiyor, Manço da piyanoda yer alıyordu. Presley, Jerry Lee Lewis, Little Richard ve Gene Vincent’in coverlarını yapan grubun repertuvarını Great Balls of Fire, Jenny Jenny, She’s Got It, Where Is My Heart, Run Samson Run, Trouble, Long Tall Sally, Runaway gibi şarkılar oluşturuyordu. Ayrıca Manço’nun ilk bestesi de konserlerde çalınmaktaydı. “Dream Girl” adlı Balkan melodilerini hatırlatan bu şarkı Ankara'da Çiftlik Parkında düzenlenen bir yarışmada en iyi beste ödülü kazanmıştı. Harmoniler’in 1961 yılı kadrosu şu şekildeydi: Piyanoda Yavuz Beşorak, elektro gitarlarda Rıza Omayer ve Emre Gönenç, bateride Fikret Zolan, tenor saksofonda Oğuz Kayıhan, ritm gitar ve vokalde Barış Manço. BARIŞ MANÇONUN AZ BİLİNEN PARÇALARI La Casba Della Mamma Tulipano FAİRGROUND DÖN DESEM DÖNER MİSİN BANA ? NEREDE ŞEHRAZAT Mesajı son düzenleyen exfobis ( 23-12-07 - 23:25 ). |
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
ForumTR Mail'den Ücretsiz Bir Mail Almak veya Mail'inizi Okumak İçin Tıklayınız.
Almanya Vizesi | Rusya Vizesi | Ukrayna Vizesi | Fransa Vizesi | Vize İşlemleri | Almanya Otelleri | Tatil | Haberler | Telefon Santrali | Daily News
Sitemiz bir forum sitesi
olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında
siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar
bulursanız sikayet@frmtr.com email
adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
abuse@frmtr.com