|
||||||||
İslam ve İnsan Bölümleri Kategorisinde ve İslam ve İnsan Forumunda Bulunan Dinin Kaynağı Nedir? Konusunu Görüntülemektesiniz => II- Sünnet'i Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti Ve Güvenilirliği Meselesi Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, meselenin bir veçhesini aydınlatmaya ...
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#6 |
|
Hızlı Üye
![]() |
II- Sünnet'i Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti Ve Güvenilirliği Meselesi Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, meselenin bir veçhesini aydınlatmaya yönelikti. Ancak sözün başında da altını çizdiğim gibi, mesele bununla bitmemektedir. Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet'i bize ulaştıran unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir: Malum olduğu üzere, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'ni bize nakleden iki önemli unsur vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir. Şu halde meselenin birinci kısmı hallolduktan sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim. Bilindiği gibi pek çok Kur'an ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v)'e, Kur'an'ı insanlara beyan etme, yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bir-iki örnek zikredecek olursak; 1. "Sana Zikr'i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar."[25] Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.v)'in, insanlara indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur. Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir: 1- Eğer Kur'an, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse, Hz. Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır? 2- Hz. Peygamber (s.a.v) bu "açıklama" görevini nasıl yerine getirecektir? Burada iki ihtimal sözkonusudur: A- Hz. Peygamber (s.a.v), Kur'an'ı yine Kur'an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır. B- Kur'an'ı, Kur'an'da açıkça yer almayan bir çerçeve getirerek açıklayacaktır. Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin –ki bir üçüncü şık sözkonusu olamaz–, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur'an'da yer almayan kimi hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir görev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorundasınız. Şöyle ki; İlk ihtimal, Kur'an'ın yine Kur'an ile açıklanması idi. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)'e beyan görevi verilmiş olması gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) Kur'an'ı, sıradan insanların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur'an'ın anlaşılmasında O'nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız bulunduğunu gösterir. İkinci ihtimal ise doğrudan "gayri metluvv vahiy" olgusunu gündeme getirir. Gayri metluvv vahiy olgusunun kabul edilmesi halinde ise Sünnet'in Kur'an'ı beyan fonksiyonu konusunda herhangi bir şüphe sözkonusu değildir. 2. "O Kur'an'ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıldatma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde) toplamak da, onu okutmak da bize aittir. Öyleyse biz onu okuyunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şüphe yok ki, onun açıklaması da bize aittir."[26] Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'an dışı bir vahiyle Kur'an'ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım: Allah Teala, Kur'an'ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de tekitli bir ifade ile beyan buyurmaktadır. Buradan ilk bakışta Kur'an'ın yine Kur'an'la açıklanacağı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son kararı vermeden şöyle bir soru soralım: Eğer böyleyse Kur'an'ın bütün ayetlerinin yine Kur'an tarafından açıklanmış olması gerekmez mi? Oysa görüyoruz ki, Kur'an'da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değindiğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda Kur'an'da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir. Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Hz. Peygamber (s.a.v), Kur'an'ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı ilahînin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur'an'da yer almayan ilave hususlar getirmiştir. Nitekim gerek Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu türden beyanlarıyla doludur. Muhtemel bir itiraz Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelmiş bulunuyoruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz etmeyen bir kısım çevreler, işin bundan sonrasında problem bulunduğunu söylemekte ve şöyle demektedirler: Evet, Hz. Peygamber (s.a.v)'in böyle bir görevi vardır ve bu görev gayri metluvv, yani Kur'an dışı vahiyle yerine getirilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere, yani hadislere dayanan Sünnet'in bize kadar güvenilir bir şekilde geldiğine dair elimizde bir güvence yoktur. Zira hadis ravileri rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)'in mübarek ağzından çıktığı gibi, aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden itibaren hadisleri orijinal lafızlarıyla aynen nakletmediğini, sadece manayı aktardığını söyleyen pek çok kimsenin mevcudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz. Üstelik mesele sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa –ki İslam kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir–, hadisler konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini ikaz etmektedir. Şu halde geçmiş ulema tarafından sahih kabul edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne güvenmemiz sözkonusu olamaz. İşte bu, günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve tehlikeli itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır. Bu itiraza cevap sadedinde öncelikle şunu söyleyelim: Allah Teala Kur'an'da "Zikr"in kendisi tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından korunacağını belirtmektedir: "Muhakkak ki Zikr'i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz."[27] Bu ayet üzerinde dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir: Buradaki "Zikir" kelimesinin, metluvv olsun, gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığını söyleyen İbn Hazm[28] gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı nazar edelim ve bu kelime ile Kur'an'ın kastedildiğini kabul ederek soralım: 1- Bu ayetten yola çıkarak Kur'an dışında başka hiçbir şeyin ilahî koruma altında bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz mümkün hale gelecektir: Bugün Müslümanlar'ın kıldığı namazlar, Kur'an'ın emrettiği ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in mahiyetini Kur'an dışı vahiy kanalıyla öğrenerek kıldığı namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler için de söylemek pekala mümkün olmalıdır. O zaman Allah Teala'nın Kur'an'da emrettiği bu ibadetler, murad-ı ilahî hilafına icra ediliyorsa Kur'an'ın bu konudaki ayetlerinin fiilen ilahî koruma kapsamının dışında kaldığını söylememizin engeli nedir? 2- Yine bu ayette geçen "Zikir" kelimesinin Kur'an'ı anlattığını varsayarak söyleyelim: Kur'an, ayetlerin açıklamasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yerine getirileceğini bildirdiğine ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu açıklamaları da bize kadar hadisler kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabını kim verebilir: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, ilahi garanti altındaki beyan fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken Kur'an'ın sadece ayetlerinin koruma altında olmasının ne manası vardır? Onu bize en güvenilir şekilde beyan eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve Kur'an'ı Sünnet mevkiinde beyan edecek ikinci bir kuvvet de mevcut değilken, Kur'an ayetlerini dileyenin dilediği gibi yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez mi? 3- Yine yukarıdaki ayette geçen "Zikir" kelimesinin Kur'an'a münhasır olduğunu varsayarak soralım: Kur'an'ın korunması ne suretle olmuştur? Bu soruya, "onu ezberleyerek kitlesel rivayet şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar sayesinde olmuştur" şeklinde cevap verilirse buna şöyle mukabele ederiz: Burada işin içine beşer unsurunun girmesi nasıl Kur'an'ın ilahî korunmuşluk niteliğine halel getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadisleri de bize kadar nakledenler aynı nesiller değil midir? Hatta Ulûmu'l-Kur'an kitaplarından öğrendiğimize göre, Kur'an'ın mütevatir okunuş şekillleri olan 7 veya 10 mütevatir kıraat, istisnasız bütün unsurlarıyla her tabakada tevatür seviyesinde nakledilmiş değildir. Hatta daha enteresan birşey söyleyeyim: Bilindiği gibi Kur'an, Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde cem edilmiş, Hz. Osman (r.a) döneminde de istinsah edilerek birkaç nüsha halinde çoğaltılmıştır. Her iki aşamada da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit (r.a) şöyle demiştir: "Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin iki ayetini sadece Ensar'dan Ebû Huzeyme'nin yanında bulabildim. Keza Osman dönemindeki teksir esnasında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine Ensar'dan Huzeyme'nin yanında bulabildim." Müsteşrikler'in, Kur'an'ın her ayetinin her tabakada sayıları tevatür seviyesine ulaşan kitleler tarafından birbirlerine nakledildiği gerçeğine itirazları da bu noktada vuku bulmaktadır. Bir şey daha söyleyeyim: Şia mezhebine mensup olan bir kısım kimseler, Kur'an'da Velayet suresi diye bir surenin var olduğunu ve Ehl-i Beyt'in faziletlerini anlatan bu uzun surenin Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından mushaftan çıkarıldığını iddia ederler. Şia'nın elindeki bir kısım yazma Kur'an nüshalarında bu sure mevcuttur ve müsteşrik Nöldeke tarafından 1842 tarihinde neşredilen "Târîhu'l-Mesâhif" adlı çalışmaya (II, 102) dercedilmiştir. Meşhur Şii alim et-Tabressî, "Faslu'l-Hitâb fî Tahrîfi Kitâbi Rabbi'l-Erbâb" adlı eserinde (s. 180) böyle bir surenin varlığını doğrular ve bu surenin aslının Farsça "Debistân-ı Mezâhib" adlı eserde mevcut olduğunu söyler. Yine Şia'nın meşhur ve muteber kaynaklarından el-Kuleynî'nin "el-Kâfî" (II, 643.) isimli eserinde Cebrail (a.s)'ın Hz. Peygamber (s.a.v)'e getirdiği Kur'an ayetlerinin sayısının 17.000 (onyedibin) olduğu söylenmektedir. Bu durumda elimizdeki Mushaflar, Kur'an'ın 3'te 1'inden daha azını ihtiva etmiş olmaktadır. Burada Şia'nın bu iddialarını cevaplandırarak sözü uzatmak istemiyorum. Söylemek istediğim şu: Kur'an'ın tahrif edildiği hususunda böyle iddialar sözkonusu iken bizler Ehl-i Sünnet Müslümanlar olarak Kur'an'ın korunmuşluğu noktasında kalbimizde en küçük bir tereddüte bile yer vermeyiz ve bu gibi durumların, Kur'an'ın korunmuşluğu gerçeğine en küçük bir halel getiremeyeceği inancını tam bir itmi'nan ile taşırız. Peki buna benzer iddialar hadisler hakkında varit olduğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım ve hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer verelim? Kaldı ki, geçmişten bu yana sahih kabul edilen hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirenler –en azından bunların bir kısmı–mütevatir hadisleri bu iddianın dışında tuttukları halde, ulema tarafından mütevatir olduğu tesbit edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddianın devam ettiriliyor olmasını nasıl açıklayacağız? Sonuç Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet'in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki: Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye'yi kurtuluşumuz için bir sığınak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah Teala'nın muradına uygun yaşamak ve O'nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir. Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi bulunacağını düşünemiyorum: Kur'an'ı en doğru şekilde anlayan ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Hz. Peygamber (s.a.v)'dir. Şu halde O'nun Kur'an'ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliyatı, başka hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina ve dikkati hak etmekkedir. Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına bir mucize olan Hadis külliyatının içinde yer alan ve ulema tarafından sahih addedilmiş olanları, "ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle davranmışsa?!" tarzındaki bir endişe ile, Nebevî emanete varis olmanın kıvanç ve sorumluluğu ile hareket etmeli değil miyiz? Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Allah Teala'dan korkması ve Efendimiz (s.a.v)'den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O'nun şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum. -------------------------------------------------------------------------------- DİPNOTLAR [1] 3/Âl-i İmrân, 32. [2] 4/en-Nisâ, 59. [3] 4/en-Nisâ, 80. [4] 24/en-Nûr, 56. [5] 7/el-Enfâl, 1. [6] 47/Muhammed, 33. [7] 3/Âl-i İmrân, 31. [8] 7/el-A'râf, 157. [9] 4/en-Nisâ, 115. [10] 24/en-Nûr, 63. [11] 33/el-Ahzâb, 36. [12] 4/en-Nisâ, 65. [13] 33/el-Ahzâb, 21. [14] 59/el-Haşr, 7. [15] 7/el-Enfâl, 1. [16] 47/Muhammed, 33. [17] 24/en-Nûr, 56. [18] 4/en-Nisâ, 65. [19] 16/en-Nahl, 89. [20] 6/el-En'âm, 38. [21] 16/en-Nahl, 64. [22] 6/el-En'âm, 114. [23] 34/Sebe', 28. [24] 21/el-Enbiyâ, 107. [25] 16/en-Nahl, 44. [26] 75/el-Kıyâme, 16-19. [27] 15/el-Hicr, 9. [28] Bkz. el-İhkâm, I, 121-2. ebubekirsifil sitesinden alıntıdır. |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Kıdemli Üye
![]() |
|
|
|
|
|
|
#8 |
|
İbn Teymiyye
![]() ![]() |
Akıl-Nakil Çatışması ve Kitap-Sünnet-İcmâ ve Kıyas'a Uyanların Şirk Koştuğu Hezeyanına Muhâtıben Bir Kaç Söz: Gördüğüm kadarıyla, konuyu açan arkadaş iki noktayı karıştırmaktadır. Bu nedenle o iki mesele üzerinde açıklama yapmak istiyoruz. İki sorum/sözüm var! 1) Kur'an'da yada Hadislerde aklın kavrayamadığı şeyler, akılla çelişiyor anlamına gelmez. Akla aykırı olmak başka, aklın algılayamaması başka şeylerdir. Akıl, gaybî gerçekleri yada ahirete müteallik meseleleri anlamaktan bile âcizken, nasıl o gerçeklerin karşısında olur? Akıl, bazı Nassları algılamaktan bile âciz kaldığına göre, haddini ve yerini bilmeli; Allah'ın iradesinin karşısında isyan bayrağı açmamalıdır! 2) Kitap-Sünnet-İcmâ ve Kıyas'ı delil kabul edenler nasıl şirk koşuyorlar, cevaplar mısınız? Eminim, siz şirkin anlamını bile bilmiyorsunuz! Bize açıklayın, şirk nedir? Muhtefefun fîh meselelerde, müctehidlerin ictihadlarına uymanın neresinde şirk var? Yada müctehidin, delilleriyle ortaya koyduğu görüşüne uymakla o kişiyi nasıl ilâhlaştırma gerçekleşiyor? Allah'ın bir haramını helalleştirme, helalini haram kılma olmadıkça ilâhlaşma nasıl gerçekleşiyor acaba? Onların Allah'ın hükmüne zıt fikirlerine mi uyuluyor!! Şu ayeti okursanız, şirk koşmanın, ilâhlık iddia etmenin ve insanları rabbleştirip onlara tapmanın nasıl olduğunu açıkça görürsünüz. Ayrıca bu ayet, İslam'ın Tevhid dini olduğunu; Allah'ın mülkünde, hükmünde asla bir ortağının olmadığını da açık şekilde ortaya koymaktadır. "Onlar Allah'ı bırakıp alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih'i Rabbler edindiler. Halbuki onlar bir tek ilâha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. Ondan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir." (Tevbe: 31) Görüldüğü gibi Hristiyanlar, "Allah'ı bırakıp, Allah'a rağmen" bir takım kimselerin iradelerine uyuyorlar. Bu da, o kimseleri rabb ve ilâh edinmek ve iradeleri tercih edilen bu kimseleri Allah'a ortak koşmak olmaktadır. Hz. Peygamber bir gün bu ayeti Adiyy b. Hâtem'in yanında okumuş, önceden Hristiyan olan ve onları çok iyi tanıyan Adiyy, bu durumu önce anlayamamış ve Peygamberimize, Hristiyanların böyle bir şey yapmadıklarını söylemişti. Yani "Hristiyan olanlar, din adamlarına yada bilginlerine tapmıyorlar" demişti. Bunun üzerine Peygamberimiz de: "Onlar kendi din adamlarının -Allah'ın indirdiklerine aykırı olarak- helal kıldıklarını helal, haram kıldıklarını haram kabul etmiyorlar mıydı?" diye sorunca; Adiyy: "evet" cevabını verdi. Peygamberimiz de: "İşte onların alimlerine ibadetleri ve onları rabb edinmeleri böyle olmuştur" buyurdu. (Tirmizî, Tefsir 9. Sûre, 10 hd) Görüldüğü gibi, insanları ilâh ve rabb edinmek; onlar, Allah'ın haramını helal, helalini haram kıldıklarında onlara itaat etmek şeklindedir. Bu durumda onlara teşri' de yetki tanınmış olmaktadır. Söyler misiniz, Ehli Sünnet alimleri Allah'ın iradesinin aksine mi fetva veriyorlar? Siz Hristiyan yada Yahudi bilginler ve rahiplerle müslüman müctehidleri birbirlerine karıştırmışsınız! İslam alimleri asla nefislerine uymazlar, ancak vahye tâbi olurlar; Kur'an ve Sünnet istikametinde açık olmayan meselelerde ictihad ederler. Muhkem, açık ve net olan Nasslarda tüm alimler olduğu gibi tüm İslam ümmeti bile aynı görüştedirler. Hiçbir kimsenin Allah'ın helalleri yada haramları aleyhine fetva vermesi mümkün değildir. Ayrıca söyledikleri her şeyin de, mutlaka muhkem Nasslardan delilleri bulunmaktadırlar. Yani alimler ve avam mutlaka Rabblerinden gelen apaçık bir delile dayanırlar. Yanlış konuşan bir müctehidi dağdaki yada bağdaki bir çoban bile anında susturur! İşte fikir özgürlüğünün zirvesi! Fikir özgürlüğü vahye zıt, saçmalıkları savunmak ve fuhşiyatları teşvik etmek değil; vahye aykırı konuşan herkes karşısında cesaret ve onurla kalkıp Allah'ın hükmünü haykırmaktır. İslam dairesinde bu konuda sorun yoktur! İslam'a girmeden de başkalarının, bu gerçekleri görmesini bekleyemeyiz! Farz-ı muhal (farz-ı muhal nedir, biliyorsunuzdur sanırım), müctehidlerin görüşüne uymak şirk ise; sizin görüşlerinize uymak katmerli, şeddeli, mürekkep şirk, yani şirk-i mürekkeb olur!! Sizin görüşlerinizin çoğu vahye aykırı çünkü! Artı, siz mü'minleri tekfir ediyorsunuz! Dahası siz, alimlerin ictihadlarına uymayı şirk, uyanları müşrik görürken; kendiniz -delilsiz- görüşler ortaya atıp, bunların doğru olduğunu iddia ediyorsunuz ve size uymamızı bekliyorsunuz! Bu durum, kendinizle çelişmek değil midir? Kur'an'da, ilmî konularda kendilerine uymamız ve sormamız emredilen kimselere uymak -size göre- şirk ise; sizin gibi bilgisizlere uymak -sizin mantığınıza göre- ne olmalıdır acaba? Lütfen, aklî çelişki ve tutarsız mantık oyunlarından vahyin selamet sahillerine geliniz! Rabbimiz, İlâhımız, yaratıcımız, yaşatıcımız, rızık vericimiz, sayısız nimetler bahşeden ve verdikleriyle imtihan edip hesap soran ortağı ve benzeri olmayan Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Rabbinden apaçık bir delil üzere olan, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevâlarına uyan kimseler gibi midir?" (Muhammed: 14) Mesajı son düzenleyen Yusuf Semmak ( 04-02-12 - 20:58 ) |
|
|
|
|
|
#9 |
|
İbn Teymiyye
![]() ![]() |
Akılla nakil çatışmaz. Allah'ın yarattığı, hidâyete ermek ve mükellef (sorumlu) olmak için gerekli kıldığı akıl, hiç vahyettiği Nasslarla çatışır mı? Bir kimsenin aklı bir Ayeti yada Hadisi inkâr ediyorsa (aklına uymuyorsa) ; bu durumda o Nasslar akla terstir denmez. O kimsenin aklına terstir denir. Yani terslik o kişinin aklındadır! Allah'ın bildirdiği bazı gerçeklerin keyfiyetini kavrayamasak da, hissiyatımızla algılayamasak da; o İlâhi bildiriler taakkulat'a zıt değildir. |
|
|
|
|
|
#10 |
|
Üye
![]() |
Kadınların camiye gitmemesi, Çocukların sünnet olması, kadının başını örtme zorunluluğu dinde yoktur. Haydi bana bunu Kur'an-ı Kerimde gösterin.
|
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
|
FrmTR Facebook |
FrmTR Twitter |
Vidyotup |
YorumTR | Haberler |
Okul Arkadaşım |
Kıbrıs |
Kısa Link |
Domain
|