ForumTR Sunar: EFES Online. Çok Kullanıcılı Çevrimiçi Dev Oyun. Tamamen Ücretsiz Olan EFES'e hemen üye olun.
Forum TR
Go Back   Forum TR > İslam ve İnsan Bölümleri > İslam ve İnsan
Üye Ol Bloglar Arama Sosyal Gruplar Forumları Okundu Yap
ForumTR'ye Reklam Vermek İçin Tıklayınız: network@frmtr.com

Her Türlü Dini Bilgi, Yazı, İçerik, Hikaye...

İslam ve İnsan Bölümleri Kategorisinde ve İslam ve İnsan Forumunda Bulunan Her Türlü Dini Bilgi, Yazı, İçerik, Hikaye... Konusunu Görüntülemektesiniz => NEDEN ÖLÜMÜ SEVMIYORUZ? Emevi halifesi Süleyman bin Abdülmelik, Islam büyüklerinden olan Ebu Hazim'e: "Biz neden ölümü sevmiyoruz?" diye sormus. Ebu ...

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 01-04-06, 12:11   #1
Yıllardır Moderatör
 
Giriş Tarihi: 23-04-2005
Yer: Konya-Aksaray
Yaş: 31
Mesajlar: 13,726
Rep Puanı: 265950517
tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8
Rep Gücü: 2659701
Varsayılan Her Türlü Dini Bilgi, Yazı, İçerik, Hikaye...


NEDEN ÖLÜMÜ SEVMIYORUZ?

Emevi halifesi Süleyman bin Abdülmelik, Islam büyüklerinden olan
Ebu Hazim'e:

"Biz neden ölümü sevmiyoruz?" diye sormus. Ebu Hazim, söyle
cevap vermis:

"Çünkü siz bütün yatiriminizi bu dünyaya yapip,
ahiretinizi harap ettiniz. Insan elbette yatirim yaptigi bir
yerden harap ettigi bir yere gitmek istemez.!"

EN BECERIKSIZ INSAN

Halid bin Safvan'a:

"En aciz, en beceriksiz insan kimdir? diye sormuslar. O da bu
soruya su cevabi vermis:

"En aciz, en beceriksiz insan; dost aramayandir. Ondan daha acizi,
daha beceriksizi ise buldugu dostu kaybedendir."

DEVELERIMI KALBIME BAGLAMAM KI...

Biri Imam-i Azam'a gelerek:

"Ya Imam, ben namazlarimi husu içerisinde kilamiyorum.
Namazda iken develerimi otlatiyor, onlarla ilgileniyorum. Oysa siz
benden daha zenginsiniz. Peki siz ibadet zevkine nasil erisiyor,
ibadetlerinizi husu içerinde nasil yapiyorsunuz?" diye sormus.

Imam-i Azam Ebu Hanife Hazretleri söyle cevap vermisler:

"Ben develerimi kalbime baglamam ki, ahira baglarim..."

SONUNU KENDI HAZIRLIYOR

Imam-i Azam'in torunu dedesine ait hatiralari naklederken söyle
çok enteresan bir hadiseyi de anlatiyor:

"Bizim bir komsumuz vardi. Edepsiz bir rafizi olan bu komsumuz
iki tane de katir edinmisti. Bu katirlardan birine 'Ömer,'
digerine de 'Ebu Bekir,' ismini vermisti. O, katirlarin yanina
varinca, 'Ömer, söyle yap, Ebu Bekir, böyle dur,' seklinde
konusur, sikistigi zaman da te'vili sözlerle kendini
kurtarirdi... Bunlari duyunca biz son derece üzülürdük, dedem
ise:

"Siz bu adama karismayin, bu sonunu kendisi hazirliyor," der,
böylelikle hem kendini, hem de bizleri sakinlestirirdi. Biz bu
sekilde sabirla beklerken bir sabah erkenden bir haber geldi. Gelen
haberde söyle deniliyordu:

"Rafizi'yi katiri teperek öldürmüs!" Dedem bu haberi alinca
hemen:

"Gidin bakin, onu 'Ömer' öldürmüstür," dedi. Biz de gidip
baktik gerçekten Ömer ismini verdigi katir öldürmüstü onu. Bu
haberi de dedeme ulastirinca o söyle dedi:

"Ömer'le ugrasilmaz, onun, mukabelesi pesin ve sert olur!"

-------

EFENDİMİZİN (S.A.V) DİLİNDEN

YATAĞA GİRDİĞİNDE

"ALLAH'IM, NEFSİMİ SEN YARATTIN, ONU ÖLDÜRECEK DE SENSİN. ONUN ÖLÜMÜ DE HAYATI DA SENİN ELİNDEDİR. EĞER YAŞATIRSAN, ONU KORU; ÖLDÜRÜRSEN DE BAĞIŞLA. ALLAH'IM SENDEN SIHHAT VE AFİYET İSTİYORUM."
(Müslim, Zikr, 59; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/79)

----------

Bir Annenin Gelinlik Kızın Mektubu

Genelde, evdeki kız çocuğu annesini örnek alır. Bunun için anne, her hali


ile kızına örnek olmalıdır. İşte bütün genç kızlarımıza, asırlar önce
yaşamış, hali vakti yerinde, soylu bir aileye mensup Ümame Hanımın, gelinlik
çağındaki kızına yazdığı örnek mektubu sunmak istiyoruz. Bilhassa
zamanımızda her genç kızın çok ihtiyacı olan bir nasihat bu:

"Sevgili Kızım!

Bir kızın, annesi ve babası zengin, asil diye evlenmeye ihtiyacı olmasaydı,
senin ve benim hiçbir zaman evlenmeye ihtiyacımız olmazdı. Fakat, durum
böyle değildir.

Yavrum!

Şimdi sana kırk yıllık evliliğimin tecrübelerine dayanarak bazı tavsiyelerde
bulunacağım. Bu tavsiyelerimi iyice öğrenip gerektiği şekilde hareket
edersen, hayatın boyunca rahat edersin. Kocanla aranız hiçbir zaman
bozulmaz. Bu dünyada mutlu bir ömür geçirdiğin gibi ahirette de ebedi
saadete ulaşırsın.

1- Kanaatkar ol! Yani, kocan tarafından getirilen yiyecek ve giyecek herşeyi
memnuniyetle, severek kabul et. Çünkü, kanaat, kalbi huzura kavuşturur.

2- Söylenenleri daima iyi dinle ve her zaman kocanın meşru sözlerine,
isteklerine itaat üzere bulun. Kocana itiraz etme, karşı gelme. Onunla
kaynaşmaya gayret göster. Bu şekilde hareketlerin aynı zamanda, Cenab-ı
Hakkın rızasına da uygun olur.

3- Kocanın göreceği her yere, itina ve ihtimam göster. Gözüne çirkin bir
şeyin ilişmesinden sakın. Dış görünüş içe, kalbe de tesir eder. Evin her
zaman temiz, bakımlı ve güzel kokulu olsun.

4- Eşinin yemek saati ile uyku saatine dikkat etmelisin. Yemeğini adeti
nasılsa ona göre hazırlamalısın. Vaktinde uyuması için işlerini zamanında
bitir. Çünkü açlık insanı huysuz eder. Uykusuzluk ise, öfkelenmeye sebep
olur.

5- Evinin mallarını ve eşyasını iyi koru. Mal ve eşyayı koruman senin iyi iş
bildiğini gösterir. Yaptığın işleri, iyilikleri başına kakma! Başa kakarsan,
iyilik fayda yerine zarar getirir.

6- Eşinin yakınlarına iyi davranışta bulun. Güzel davranışta bulun ki, o da
senin yakınlarına iyi davransın. Gülü seven dikenine de katlanmalıdır. Zaten
dünyada ni'metler ve sıkıntılar beraber bulunur. Kocanın evde, çocuklarına,
yakınlarına karşı otoritesini sarsacak, onu küçük düşürecek söz ve
hareketlerde sakın bulunma!

7- Kocanın sırlarını hiç kimseye söyleme. Eğer sırlarını etrafa yayacak
olursan, sana darılır. Vefasızlık etmeyeceğinden bile emin olmaz. Sevgide
azalma olur.

8- Eşine hürmette, isteklerini yerine getirmede kusur etmemelisin.
Sözlerinin aksini söyleyerek, ona karşı gelmemelisin. Eğer karşı gelir,
isyan edersen, kızıp öfkelenmesine, hatta düşmanca hareket etmesine sebep
olursun. Eşinin, üzüntülü ve kederli zamanlarında sen de öyle görün! Onun
üzüntüsünü onunla paylaş. O neşeli ise sen de neşeli görünmeye çalış.

9- Kocana ne kadar hürmet ve tazimde bulunursan, kendini ona o kadar çok
sevdirirsin. Rızasına ne derece uygun hareket edersen, o nispette sevgisini
kazanırsın.

10- Kocandan, almakta zorlanacağı, gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme! Bu
hem senin, hem de onun helakına sebep olur. Nitekim sevgili Peygamberimiz
buyuruyor ki:

"Bir zaman gelir ki, adamın helakı, hanımının, ana- babasının ve çocuğunun
elinden olur. Onu fakirlikle ayıplarlar, gücünün yetmediği tekliflerde,
isteklerde bulunurlar. Böylece o kimse, bu istekleri temin için dininin
gideceği yollara sapar ve helak olur."

11- Kadının güzel huylusu, saliha olanı, eşine Cennet nimetidir. Kötüsü,
şerlisi de Cehennem azabından sayılır. Sen kocana Cennet ni'meti ol! Azab
çektirme!

Bunları yapabilmen ancak, onun isteklerini kendi isteklerine, onun rızasını
kendi arzularına tercih etmenle mümkün olabilir. Hep kendi istek ve
arzularını ön plana çıkartırsan, bu nasihatları tutabilmen mümkün olmaz."

Devletlerde, milletlerde, iş yerlerinde, ailelerde huzurun sağlanabilmesi
için, son sözü bir kişinin söylemesi lazımdır. Her kafadan bir ses çıkarsı
huzur olmaz.

Allahü teala, alide son sözü söylemeği erkeğe vermiştir. Cenab-ı Hak,
Kur'an-ı kerimde, erkekleri kadınlar üzerine hakim kıldığını bildirmiştir.
Nisa Suresinin 34.ayetinde, "Erkekler kadınlar üzerine
hakimdirler."buyurulmuştur. Bunun için kadın, düşüncesini söylemeli fakat
son sözü kocasına bırakmalıdır. Erkek yanlış bile yapsa, dine uygun
yapıldığı için, Allahü tela o işin neticesini hayra çevirir. Evde senin
dediğin, benim dediğim olacak kavgası olursa o evde huzur olmaz.

Nasıl ki, bir erkek işyerinde, potronunu memnun etmek için çalışıyorsa; bu
iş yerinde kalabilmesi için, potronun memnun olmasının şart olduğunu, iş
huzurunun buna bağlı olduğunu biliyorsa; kadın da, kendi rahatı huzuru için
bütün gücü ile kocasını memnun etmek için çalışması lazımdır. Kocasının,
memnun olması rahat olması, kadının da rahat, huzurlu olması demektir.
Bu, kadın tarafından kabullenip tatbik edilmedikçe ailede huzur olmaz.

---------

HER ŞEY ONU ÖVEr Bütün Sükürler O na Gider.
Bir güzel çiçek. Rengârenk bir kelebek kanadı. Cıvıl cıvıl öten kuşlar. Mavi deniz. Cennet gibi bir yeşilliğin ortasından akan dere. Tertemiz hava. Yıldızlar. Ufukta yeni belirmiş dolunay.




Bütün bunlar, içinde yaşadığımız dünyanın güzelliklerinden birkaç tanesi.

Nereye baksak, her zaman bu güzelliklerden birkaçını karşımızda buluruz.

Bir hayranlık duyarız gördüklerimizin karşısında.

Bir sevinç doğar içimizde.

Bir coşkuyla dolarız; yerimizde duramayız neş’emizden.

“Ne kadar güzel!” deriz. “Ne kadar güzel bu dünyada herşey!”

Sonra bu güzellikleri yapanı överiz.

Herşeyi bu kadar güzel yapan Allah’a yönelir hayranlığımız.

Bütün varlığımız hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla dolar.

Bu duygularımızı dile getirmek isteriz.

Onu övmek isteriz. Ona teşekkürlerimizi sunmak isteriz. Ona, eserlerindeki güzelliği anladığımızı bildirmek isteriz.

***

Doğada gözümüzü nereye çevirsek, mutlu varlıklar görürüz.

Kuşlar hep neş’elidir.

Yavrular oynaşır.

Kuzular çayırlarda sevinçle zıplar.

Arılar çiçekten çiçeğe koşar.

Karıncalar yuvalarına yiyecek taşır.

Kırlangıçlar, tıpkı oyun oynayan çocuklar gibi, çığlık çığlığa uçuşur.

Serçeler sabah akşam ağaçlarda cıvıldaşır.

Hepsi mutludur onların.

Hepsi teşekkür eder kendilerini mutlu edene.

Hepsi Onu över, Ona şükürler sunar.

***

Biz bu evrenin her tarafında bir güzellik görürüz.

O güzellik, Onu yaratanı anlatan bir övgüdür.

Etrafımızda hep mutlu varlıklar görürüz.

Onların mutluluğu, kendilerini mutlu eden için bir teşekkürü dile getirir.

Kâinatın her köşesinden övgüler ve şükürler yükselir.

Bu övgüleri ve şükürleri belki kulağımızla işitmeyiz. Çünkü o varlıklar bizim konuştuğumuz gibi konuşmazlar.

Ama onlar da konuşurlar.

Herkes kendi diliyle konuşur. Her varlık kendi diliyle Allah’ı över. Herşey kendi diliyle Ona şükreder.

Yani, herkes kendi diliyle Allah’a hamd eder.

Biz ise, Allah’ın bize öğrettiği gibi, elhamdü lillâh diyerek Ona hamd ederiz.

Elhamdü lillâh der ve Allah’ı överiz.

Elhamdü lillâh der ve Ona şükrederiz.

Elhamdü lillâh dediğimizde, sadece kendi övgümüzü sunmakla kalmayız. Aynı zamanda, bütün övgülerin ve şükürlerin Ona ait olduğunu da anlatmış oluruz.

Çünkü kâinattaki bütün güzellikler Ondan gelir; bütün nimetleri O gönderir.

Herkesi yaratan Odur, yaşatan Odur, besleyen Odur, mutlu eden Odur.

Öyleyse övülmeye lâyık olan da Odur, şükredilmeye lâyık olan da Odur.

Biz insanlardan bir iyilik gördüğümüzde o insana teşekkür ederiz. Ama bu iyilikten dolayı Allah’a hamd etmeyi de unutmayız. Çünkü o kimseyi bu iyiliğe muvaffak eden de Allah’tır. Eğer O dilemeseydi, hiç kimsenin kimseye hiçbir faydası olmazdı.

Öyleyse, dünyada insanların birbirlerine yaptıkları iyilikler sebebiyle de yine Allah’a hamd etmek gerekir.

Özetle:

Dünyadaki bütün güzellikler ve bütün nimetler birer hamd nedenidir.

Her türlü övgü ve teşekkür de Allah’a aittir.

Elhamdü lillâh sözü hem bu anlamı ifade eder; hem de bütün varlıkların kendi diliyle ilân ettiği çeşit çeşit övgü ve teşekkürleri dile getirmiş olur.





Alıştırma / etkinlik

1. Hamd sözcüğü ne anlam taşıyor? Yukarıdaki metni dikkatle inceledikten sonra, bu sözcüğü siz kendi ifadelerinizle tanımlayın.

2. Kendinizi bir serçenin yerine koyun. Sonra da, bir serçenin Allah’ı nasıl övdüğünü ve Ona nasıl şükürler sunduğunu düşünmeye çalışın. Düşündüklerinizi, serçenin dilinden anlatın.

Daha sonraki günlerde serçeleri daha yakından gözleyin ve onlar hakkında bilgi toplayın. Sonra, yeni gözlem ve bilgilerinizin ışığında, bu alıştırmayı bir daha tekrarlayın.

---------------

Peygamberimiz (a.s.m.) ve yetimler
Peygamberimizin yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı. Kendisi de yetim büyüdüğü için, yetimliğin çok zor olduğunu biliyordu. Onlara şefkatli davranır, devamlı onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.
Kendi evinden de yetim hiç eksik olmazdı. Hz. Hatice ile evlendiğinde, onun ölen kocasından olan Hind ismindeki erkek evlâdına kendi öz çocuğu gibi bakıp, yetiştirmişti. Daha sonra evlendiği Ümmü Seleme'nin de beraberinde beş yetimi vardı. Bu çocukların babası da savaşta şehit düşmüştü. Onlara da çok büyük şefkat göstermiş babalarını aratmamıştır.
O dönemde yapılan savaşlar sonunda şehit düşen Sahabîlerin çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz bu çocuklara ayrı bir ilgi gösterir, onları yalnız bırakmaz, ihtiyaçlarını karşılardı. Bazılarını da bizzat kendi himayesine alırdı.
Yetimin sadece başını okşamak bile çok büyük bir sevap ve Cennet müjdesidir. "Kim sırf Allah rızası için şefkatle yetimin başını okşarsa, elini değdiği saçlar sayısınca ecir ve sevap kazanır. Yanındaki yetime iyilik yapan kimse ile ben, şu iki parmak gibi Cennette beraber olacağız" daha sonra da orta parmağı ile işaret parmağının aralarını açarak gösterdi.
Kocası öldüğü hâlde çocuklarının başında bekleyen, onları büyütüp yetiştiren, hayata hazırlayan, edep ve ahlâk öğreten dul bir hanımın peygamberimizin gözünde çok büyük bir yeri vardır.
Yetim çocuklara bakmak, ihtiyaçlarını karşılamak bakım ve eğitimleri ile meşgul olmak, insanın şahsiyeti, karakteri ve ahlâkı üzerinde de büyük etki yapmaktadır.
"Allah'a ibadet edin ve hiçbir şeyi Ona ortak koşmayın. Anne ve babaya iyilik edin. Akrabaya, yetimlere, fakirlere, akraba komşuya ve yabancı komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizdeki köle ve cariyelere de iyilik edin. Muhakkak ki Allah kibirli olanı ve böbürleneni sevmez." (Nisâ Suresi, 36.)
"Eğer mirasın taksimi sırasında, vâris olmayan akrabalar, yetimler ve fakirler de orada bulunursa onlara da terekeden bir miktar verin ve gönül alıcı sözler söyleyin… Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler ise, muhakkak ki karınlarına ateş dolduruyorlar. Onlar yakında Cehennemin alevli ateşine girecekler." (Nisâ Suresi, 8-9.)

Bir soru-Bir cevap
Evlâtlık edinmek caiz midir?
Kimsesiz çocuklarla ilgili kurumlarla iletişim kurarak ya da kendi gözlemlerinizi ve inisiyatifinizi kullanarak, aileleri tarafından terk edilmiş, annesi-babası ölmüş, bakıma, şefkate ve ilgiye muhtaç yetim ve öksüz kalmış çocuklara ulaşabilirseniz; koruyucu ve yardımcı aile sıfatıyla böyle çocukların, bir evlât hassasiyeti içinde her şeyini üstlenmeniz mümkündür. Bunda büyük hayır ve sevap vardır.
Süleyman Kösmene/Aile ve İbadet Hayatımız


-----------

Mervani Meliklerinden Velid, Abdullah ile satranç oynadigi bir
sirada kapici gelip:

"Efendim, ulu bir kisi geldi sizinle görüsmek istiyor," demis.
Hemen satranci saklamislar ve söz konusu kisiyi içeriye davet
etmisler. Gelen sahsin basinda büyük bir sarik varmis.
Sakali uzun olan bu sahis, ilk görünüste takva sahibi biri
intibahini veriyormus. Az sonra da söyle demis:

"Ben savastan geliyorum, sizi de bir ziyaret edeyim dedim." Velid,
su soruyla baslatmis aralarindaki sohbeti:

"Kur'an-i Kerim'i ezbere biliyor musunuz?"

"Hayir."

"Ezberinizde hadis-i serif var mi?"

"Hayir,"

"Peki herhangi bir bilginin bilgilerinden, herhangi bir sairin
siirinden ezberlediginiz var mi?"

"O konularla hiç ilgilenmedim."

"Hikmetli bir söz veya olay bilir misiniz?" sorusuna ise:

"Bunlara karsi herhangi bir ilgim olmadi," cevabini vermis
misafir olarak gelen kisi. Velid, sordugu sorulara aldigi bu
cevaplardan sonra Abdulllah'a söyle demis:

"Abdullah, getir satranci, biz oyunumuzu tamamlayalim. Yanimizda
utanilacak birisi yok."

---------------

Kendini gençlere adayan bir insan; Hacı Kemal Erimez
Aklı binlerce kilometre ötelerdeydi. Kafasında evirip çevirdiği şeylere kendisini öyle kaptırmıştı ki, yüreğindeki sıkıntıyı fark edemiyordu. Daralan damarlar ve sıkışmaya başlayan kalp, beyne ihtiyacını arz edecek bir yol bulmaktan aciz kalmıştı. O esnada telefon çalmaya başladı.

Telefonun öbür ucunda bulunan Kadir Bey, Hocent şehrinde okul açmak için yaptıkları başvuruya olumsuz cevap verildiğini bildiriyordu. Telefonu kapattı. Ardından bir telefon daha geldi. Aldığı ikinci haber de pek iç açıcı değildi. Zihni dağılmış ve biraz kendine döner gibi olmuştu ki kalbindeki sıkışmayı fark etti. Çocuklarını çağırdı, borçlarını, verdiği sözleri ve üzerindeki emanetleri bir bir saydı. Ardından vasiyetini bildirdi. Hastaneye ulaştıklarında komaya girmişti. Dokuz gün komada kaldı. Rabb’ine yürüdüğü zaman takvimde 13 Mart 1997 Perşembe yazıyordu. Şanlı tarihimizi sırtında taşıyan küheylanlar gibi koşmuş, koşmuştu... Ve bir seher vakti kalbi çatlamıştı. Taciklilerin Hacı Atası, Türklerin Hacı Ağabey’i Hacı Kemal Erimez artık aramızda olmayacaktı...

Kendisine has tebessümü ile “Bizi Tacikistan kurtardı.” demiş Hacı Ata rüyada bir sevenine. Biz de Kadir Tufan Bey’e sorduk o yılları. Okulların eğitim temsilciliğini yapan Kadir Bey, Tacikistan yıllarında Hacı Ata’nın hep yanında olmuş birisi. Anlatmaya yolculuktan başlıyor Kadir Bey. “Direkt uçuş yoktu Tacikistan’a.” diyor. Önce Özbekistan’ın başkentine iniyor uçak. Oradan ikinci bir uçakla Sarasya şehrine gidiliyor. Sonra başka bir vasıtayla sınıra geliniyor ve 300 metrelik tampon bölge yaya olarak geçiliyor. Ardından bir başka vasıtayla 70 kilometre daha kat edilerek Duşanbe’ye varılıyor. Kalp damarları kapalı ve defalarca kriz geçirmiş bir pîr-i fâninin sık sık yapmak zorunda olduğu seyahatin en kestirme yolu böyle. Tabii ki bu yolculuğa bir de Hacı Ata’nın prensiplerini ilave etmek gerekiyor. Hacı Ata asla eli boş gitmezmiş ziyaretlere. Bu sebeple yolculuktan üç gün önce alışveriş stresi sararmış yaşlanmış yüreciğini. “En az beş bavulla yola çıkardık.” diyor Kadir Bey. Bir keresinde uçak küçük olduğu için bavullarının uçağa sığmadığını görmüş ve yolculuğu ertelemiş, Hacı Ata. Nasıl gitsin ki? Uğradığı yerlere küçük de olsa bir yadigâr bırakmadan geçmek olur mu?

Devlet ricaline karşı çok saygılıymış Hacı Ata. Bakanlarla direkt görüşebildiği halde asla bu yolu kullanmazmış. Sekreteri arar, randevu yazdırır ve öyle gidermiş rical-i devletin ziyaretine. Protokol kurallarını bir bir yerine getirirmiş. Kendisini Ata kabul eden genç bürokratların karşısında bile ceketinin düğmesi hep ilikli, kendisi de bir adım geride olurmuş. Taşkent’e indiği zaman önce oradaki okulları tek tek ziyaret edermiş. Ardından Özbekistan eğitim bakanına, valiye ve Taşkent eğitim müdürüne uğramak yer alırmış rutin programında.

Yolculuğun en zor kısmını eldeki bavullarla 300 metrelik tampon bölgeyi geçmek oluştururmuş. Ne var ki, Duşanbe’ye ulaşmakla da bitmezmiş bu uzun yol. Hacı Ata, Dursunzâde kentinde kalmayı tercih edermiş. “İlk okulumuzu burada açtık. Burası bizim ilk göz ağrımız.” dermiş. Duşanbe ile Dursunzâde arasında 12 polis noktası varmış ve bu noktaların hepsinde kontrolden geçerlermiş. Kontrol noktası bol bu etap, Hacı Ata’nın her gün iki defa kat ettiği yolmuş; çünkü işler Duşanbe’de görülüyormuş.

“İlk göz ağrımız” deyince duraklıyor Kadir Bey. Birlikte o günlere gidiyoruz.

Tacikistan’a okul açmak için geldikleri zaman bir otele yerleşmişler. Çalışmaları devam ederken iç savaş patlak vermiş. Eğitim bakanı, “Sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Türkiye’ye dönün.” demiş. “Karşımda bir yangın var. Alevi göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor..!” sözleriyle yola çıkmış bir şefkat abidesi hiç geri döner mi? “Sayın Bakanım! Bize isabet edecek kurşunda adımız yazılıdır. Biz buraya okul açmaya geldik. İzniniz olursa açmadan dönmek istemiyoruz.” demiş.

“Bize isabet edecek kurşunda adımız yazılıdır.” sözü bizi tarihin derinliklerine götürüyor. Plevne müdafaası esnasında Gazi Osman Paşa’nın tüm apoletlerini takarak avcı hattında dolaşması geliyor aklımıza. Askerler “Paşam, düşman sizi fark etti, atışlarını üzerinizde yoğunlaştırdılar.” ikazında bulunur. Paşa zaten bu refleksi beklemektedir. Gelecek yardımdan ümidini kesmiş, eldeki kıt imkânlarla sonuna kadar birlikte dayanmak zorunda olduğu kader arkadaşlarına moral vermek istemektedir. “Evladım!” der, “Bize isabet edecek kurşunun üzerinde ismimiz yazılıdır. Endişe etmeyin.”

Milli ruh kim bilir kaç defa ve değişik insanların dilinde aynı kelimelerle ifadesini bulmuştu.

İç savaşa rağmen Allah (cc), 1993 yılında Dursunzâde kentinde ilk okulu açmayı nasip eder. Bu arada iç savaş bütün hızıyla devam etmektedir. Hacı Ata ve öğretmenler okulun kalorifer dairesini sığınak olarak kullanır ve geceleri orada yatarlar. 80 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan savaşta öfke silah olup patlarken, şefkat mermi vızıltıları arasında eğitim gergefi üzerinde sevgi nakışları işlemektedir. Kadir Bey sert bir şekilde çalınan kapının sesiyle uyanır bir gece. Endişe içinde kapıyı açar. Karşı odada uyuyan Hacı Ata kalp krizi geçirmiş ve yerde sürünerek Kadir Bey’in odasına ulaşmaya çalışmaktadır. Ulaşamayacağını anlayınca ayağındaki terlikle kapıya vurmaya başlamış. Hemen doktor çağırmışlar. Krizi atlatan Aksakal, hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etmiş. Bu arada altı kolej, bir international school, bir üniversite yurdu, bir tane de bilgisayar ve dil kursu açılmıştır.

Hacı Ata’nın kalorifer dairelerinde yatarak inşasına çalıştığı okullar mezun veriyor şimdi. Kalbi vefa ile çarpan Tacik gençlerini Hacı Ata’larının kabrini çevrelemiş görünce ağaç misali geldi aklıma. Ağaç, meyve yüklü dallarını yere doğru eğerek tohumuna sanki şöyle der: “Bak ben vefasızlık etmedim. Sen kendini feda ederek beni doğurdun. Ben de üzerimdeki binlerce meyvenin kalbine senin gibi olsun diye çekirdekleri gömdüm.” Acaba hangi gencin yüreğinde Hacı Kemal ağabeyin niyeti ve iradesi yatıyor?

Kim bilir?

Belki birinin, belki de her birinin...

Hiç Hacı Ata’yı ziyaret ettiniz mi?

Hacı Kemal Beyin mezarı İstanbul Topkapı’da anıt mezarların bulunduğu alandadır. Her yıl vefat yıldönümü olan 13 Mart günü başta olmak üzere çeşitli vesilelerle sürekli ziyaret edilir. Yurt dışında görev almış bir kişi, Eyüp Sultan hazretlerinden sonra onu da ziyaret etmeden kutlu görevine gitmeyi düşünmez. Ulaşımı da çok basit. Turgut Özal merhumun mezarının olduğu alana giderken 2. çeşmeden sola dönüyoruz, Turgut Özal’ın kabri arkamızda kalıyor. İleri doğru sağ sıradaki 9 mezarı geçtikten sonra sağdan ikinci mezarda merhum yatıyor.

* * * * *

[ Fethullah Gülen Hocaefendi: O, HEP BiR ADIM ÖNDE YAŞADI ]

Hacı Kemal Bey ile eskilere dayanan bir dostluğunuz var. Onun sizde iz bırakan en belirgin vasıfları nelerdir?

Hacı Kemal Bey, zannediyorum çoğumuzdan, çoğundan birkaç kalem öndedir. Çok kimseye hakkı geçmiştir. Çok kimsenin elinden tutmuştur. Eskiden beri doğru bildiği şeyde koşturup dururdu. Çok vefalı biriydi. Bu açıdan bazı insanlar vardır ki, işte birkaç insanla aralarında alacakları verecekleri vardır. Hakları vardır. Fakat Hacı Kemal’in çok kimseden alacağı vardır. Civanmertliği, bu hizmette inandığı çizgide -nasıl inanıyorsa- o uğurda niyetine göre ömür boyu koşması... Hele son zamanlarda Orta Asya’da yaptıklarıyla belgeselleştirilmesi gerekli olan bir irfan abidesi, bir değerler abidesiydi o.

30 yılı aşkın bir süredir hizmet eden Hacı Kemal Ağabey’in hizmet etmeyi irade etmesi ile Allah’ın ona olan lütufları arasında nasıl bir irtibat vardır?

Bu koordinasyon veya münasebeti tenasüb-ü illiyet prensibi açısından ele alıp ifade etmemiz mümkün değil. İnsan iradesiyle bu mazhariyeti hasıl etti desek, o zaman iradeyi çok abartmış oluruz. Ama şart-ı adi planında Bütün insani değerlere, insani faziletlere, insanın yükselmesine, o irade, yerinde bir rıhtım, yerinde bir alan ve yerinde de bir rampa olur. Onunki nasıl bir iradeydi, onun takdiri bize düşmez. Hele şu ilk misafir olduğu gecede onu kendi Rabb-i Kerim’i bilir. Hakimlik ve hakemlik vazifesini bize vermemişler.

Bir diğer yanı da bazen, insanlardaki küçük istidat ve liyakatlara tedelli yoluyla, tenazul yoluyla İlahi inayet geliyor, ulaşıyor. Bu defa da o İlahi inayet yönlendirici oluyor. Tıpkı seyr-i süluku ruhanide, cezbi iczaba gelen insanların halleri gibi. Artık onlar pek de iradelerini kullanmıyorlar. Belki o cezb-i incizab dalgalarıyla sürekli bir kuvve-i kudsiye, bir cazibe merkezi tarafından çekiliyorlar.

Benim itikadım daha ziyade o merkezde. Rabiatu’l Adviye Hazretleri Cenab-ı Hakk’a tazarru ederken, “Allah’ım Benim sana olan alakam ve aşkım değil; Senin bana olan alakan ve muhabbetin hürmetine..” diyor. Bu açıdan o tedelli ve tenezzul çok önemlidir. ‘Allah öyle diledi, Allah öyle eyledi’ şeklinde bakmak garantili bir şeydir. Çünkü insan bir sebeple belli bir noktaya gelmişse ve o sebebi az da olsa seziyorsa -ki o sebebin sezilmemesi ayrı bir ihsan-i İlahidir- o zaman o ihsan bir mekre dönebilir. Az bir şey aklının köşesinden yaptım, ettim, çattım, becerdim.. gibi şeyler geçse mekre dönmüş olur. Çünkü bunlar Kur’an-ı Kerim’de hep Allah düşmanları tarafından söylenmiştir.

Hiçbir peygamber ben bilirim demez. Hususiyle Alemin Efendisi “Ne nezdimde hazineler olduğunu iddia ediyorum, ne de bir şey bildiğimi” buyuruyor. “Ben bilmem” diyor. Ben bilmem sözü o kadar çok ağzından çıkıyor ki gerçekten hiçbir şey bilmediğini zannedersiniz. Ama bütün insani bilgiler bilgisinin yanında deryadan bir katre kalan Allah’ın bilgisine göre Hızır vari meseleye yaklaşmak icap ediyorsa öyle demek düşer. Cenab-ı Hakk’ın o inayeti bize sadece bilme, bildirme, duyurma, hissettirme ve sevk etme mevzuunda değil. Hemen hayatın her safhasında öyledir. Bu sebeple İlahi inayet öncelikli yaşıyoruz şeklinde yaklaşmak daha isabetli olur. Ama onun belki bir istidadı, bir liyakati vardı. Sonradan da bu insan bu işleri böyle ortaya koyunca, -biraz evvel de 30 sene ciddi bir vefa hissi ile hizmet ettiğini söyledim- onun gibi bu kadar hizmet etmiş olan başka insanlar da vardır ve muhakkak küçük hataları olmuştur. ‘Hata edenlerin hayırlıları tövbe edenlerdir’ fehvasınca hata yapanlar hakkında konuşanlar, hata edenin tövbe etmiş olması ihtimaline binaen affedilmez bir hataya düşmüş olurlar. Hele bir de hata ettin, hata etti dedikleri kimse ile buluşup helallik alamamışlarsa Hafazanallah!

Şimdi bu insan (merhum Hacı Kemal Ağabey) bir ihsan dalga boyunda istifadeleri olmuş, sonra bu yol girmiş ve bu yolun hakkını yerine getirmişse -Eğer getirmişse şayet- liyakatini ortaya koymuş demektir. Bu da şu demek olur: Allah gelecekte onun çok yüksek bir performans ortaya koyacağını biliyordu, bildi ve dolayısıyla başta onu böyle hidayet etti dersiniz.

Hali vakti yerinde olmasına rağmen gözü dünya malında pek olmadı. Çok mütevazı bir hayat yaşadı. Bunun altında yatan sır perdesi nedir?

Ben onun geniş imkanlara sahip olduğu dönemleri bilirim. Dükkanlarını sattı, evini sattı... Ve ben doğru mu söyledim, yanlış mı söyledim, kendi hakkımda hüküm vermeseydim daha rahat konuşurdum ama... Yani, “Hacı Kemal, senle benim evimiz olmaması lazım, dünyaya çalışıyoruz hissini etrafa uyarmayalım.” diye söylerdim hep. Oysaki, objektif düşünce olarak çoluk çocuğu olanın başını sokacağı bir evi olmalı. Kira, evden eve taşınma çok şirin değil. O, zannediyorum çoklarından akıl almış, çoklarına akıl vermişti. Eskiden evi vardı, fakat vefat ederken ilk sekerata girdiği anda bir garip olarak ölüm anına girdi, yabancı bir evdeydi, hatta çocukları bile yanında yoktu. Allah o lütfu da ona ihsan etti. Çünkü buyuruluyor ki; “Garip ölen şehittir”. İlk sekerata girdiği zaman yanında kimsesi yoktu.

Hizmet-eğitim aşkından ve cömertliğinden biraz bahseder misiniz?

Çok cömertti. Bunu bütün arkadaşları bilirler. Ben Ege’de gezici olduğum zaman da -onun çocukları o zaman küçüktü, ben evinde de kaldım- teybi elinde ben nereye gittiysem o da oraya geldi. Bizim yaptığımız bir hizmet olmayabilir. Fakat onlar bir hizmet kabul ettiklerinden dolayı niyetlerine göre sevap alırlar. Cömertlik çok önemlidir, bir iki defa size arz etmiştim, kuyrukluyıldızlar gibi gezen büyük veliler vardır. Mesela İbn-i Ethem gibi ve bunlardan birisi de İbrahim Havas. Bunlar belde belde dolaşırlar, Anadolu’yu kaç defa baştan aşağı taramışlardır. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Cömert insan fasık da olsa cennete girer”. Hacı Kemal fasık değildi. Fakat cömert bir insandı. Çocuklarının bugünkü sarraflık işleri olmasa Hacı Kemal’in şahsı adına hiçbir şeyi yoktu. Onun bir şahidi de Yahya Bey’dir. Benim onda takdir ettiğim çok evsaf vardır. Kendini unutacak kadar fenafi’d-dava, fenafi’l-hizmet bir insandı. Arz ettiğim gibi 80 senesi, bütün arkadaşların bir Civanmertliği vardır da, -6 sene çok ciddi sıkıntı yaşadım- bu sıkıntı zamanlarında o, ilk günden itibaren hep yanımda oldu. Aramızda böyle de bir uyum vardı. Tabii insanın bunları unutması mümkün değil. Yani hayatımda onun o kadar çok civanmertliğine şahit olmuşumdur ki saymakla bitiremem.

Rus Tereza, Hacı Ata’yı anlatıyor

Ben Tereza, 17 yaşındayım. Rus’um. İki yıl önceye kadar Tacikistan’da yaşıyordum. Annem Hacı Kemal Erimez ile birlikte çalışıyordu. O sıralar Hacı Ata’mız ilk liseyi Tursunzade’ye açmıştı. Ben daha ufaktım. Sık sık okula annemin yanına gelirdim. Annem okulda şef aşçı olarak çalışıyordu.

Hacı Ata bizle karşılaştığında, ablama ve bana her zaman tebessüm eder, başımızı okşardı. Biz o zaman Türkçeyi bilmiyorduk. Onun sıcaklık ve sevgisi bize karşı davranışlarıyla anlaşılıyordu. Bizi sadece annemiz büyüttü, babamız yoktu. Hacı Kemal abi bizim için dede gibiydi. Biz ailecek o zaman Hristiyan’dık. Gerçek Müslümanları o zamana kadar tanımamıştık. Bir yıl geçti. Okuldaki abileri ve öğretmenleri, özellikle de Hacı Dede’yi çok sevdik. 13 Mart 1997’de Hacı Dede’nin ölümü, bizim hayatımızı değiştirdi. O güne kadar hiç düşünmemiştik hayatımızdaki önemini. O bizim için örnek insandı. 14 Mart 1997’de biz Müslümanlığı kabul ettik, yeni bir hayata başladık. O zamanlar ben 12 yaşındaydım. İslamiyet’i oradaki öğretmenlerin hanımlarından öğrendik. Başlarda hiç kolay olmadı, özellikle de annem için. Çünkü biz Rus’tuk. Daha sonra ablam Türk abilerden birisiyle evlendi. Bir yıl sonra 12 Mart 1998’de bir oğlu oldu. Ona tabii ki Hacı Dede’nin ismini verdik. İnşaallah o bu ismi layıkıyla taşır. Hacı Dede’miz gibi. Üç ay sonra ablam ve eniştem Türkiye’ye dönüş yaptılar. Sekiz ay sonra biz de annemle Türkiye’ye yerleştik. Şu sıralar Küçük Dünyam isimli kitabı okumaktayım.

Hizmetle dolu bir ömür

Sevenlerinin “Hacı Kemal Ağabeyi” 22 Nisan 1926 yılında Samsun’un Havza ilçesinde dünyaya gelir. Ama, hayatının büyük bir kısmını Ege’de geçirir. Ege Bölgesi’nde geçen hayatının ilk yılları, daha sonraları kök salacak olan hizmetin ilk tohumlarının atıldığı dönemlerdir. Kabına sığmayan bir insan olan Kemal Erimez gençlik yıllarında Ege Bölgesi’nde deve güreşleri tertip eder. Aydın-İncirliova’da ilk defa mehter takımını kurar. Sevincinden mehterin ilk gösterisinin yapıldığı gün de mehterin en önünde kendisi yürür. İçinde milletine, yurduna ve dahası inancına olan hizmet aşkıyla kavrulan Hacı Ağabey’i nerede hayır işi varsa orada görmek mümkündür o dönemler.

Erimez, onda eriyeceği bir öğretici, yol gösterici, milletine ve dinine hizmette “tavsiyelerini, hatta imalarını emir telakki edeceği” birini aramaya ta o zamanlar başlamıştır. İlk zamanlar Konyalı Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi ile başlayan münasebetleri, daha sonraları Edirne’den İzmir Kestanepazarı’na tayini çıkan Yaşar Tunagür Hocaefendi ile devam eder. Hali vakti yerinde olmasına rağmen dünya malına aldırmaksızın Tunagür Hoca ile birlikte hayır işlerine koşturur, bir dediğini iki etmez; Tunagür Hoca’nın vaazlarını yanında hiç eksik etmediği teybi ile kaydeder; daha sonra onları çoğaltarak civar kasabalara dağıtırdı.

Aydınlı Hacı Kemal zengindi. Türkiye’nin nabzını ve siyasetini elinde tutan insanlara çok yakındı. Adnan Menderes’i karşılamak için kamyonlara insanları doldurur götürürdü. Başbakan Demirel Aydın’a geldiğinde doğru Hacı Kemal’in evine gider, orada ağırlanırdı. O, çevre insanının isteklerini Ankara’ya taşıyan kişiydi. Kimseye açıklamadı, çünkü kendisinden övgüyle söz edilmesi onu sıkıyordu. büyük ihtimalle siyasete girmeyi teklif etmişti Demirel ona, evinde misafir kaldığı bir gün.. veya Menderes. Bütün bunları es geçti Hacı Kemal. Kendi taşralı muhayyilesinden hareketle, bu millette eksik olan bir şeylerin bulunduğunu seziyor, adını koyamıyordu. Ta ki, onda çok ama çok şey bulduğu genç Fethullah Gülen’le karşılaşana kadar.. “Hacı Kemal Ağabey” Fethullah Gülen Hocaefendi gibi bir kılavuzun işaretleriyle coştukça coştu. Anadolu karış karış oldu Erimez’in ayaklarının altında. Yanında başka Hacı Kemal’ler de yok değildi. Yetmedi. “Eğitim, ille eğitim” diyen ve tarihî bir restorasyon için reçeteyi veren “hocasının” gözyaşlarını kendine enerji yapıp bu defa bilmediği, tanımadığı Orta Asya’ya koştu.
Sayı: 170
Bölüm: Portreler
Muhabir: HAMDULLAH ÖZTÜRK


--------------

MEHCUR KİTAP

Ramazan Kayan


İnsanoğlunun dünya serüveninde Rahman�a yönlendiren, yol işaretlerinin toplandığı rabbani kılavuzun adıdır, Kur�an� Yaratıcı�nın �rıza�sı ekseninde bir yaşamı gerçekleştirme projesidir� Allah�ın insana yönelik sözü olan Kur�an; aynı zamanda Rabbi Rahimimizin rahmet sağanağıdır�

Alem-i ervahta gerçekleşen elest bezminde Rableri ile sözleşmeleri olan kullara dünyada söze sadakati sürdürmeleri, ihanete düşmemeleri için devrededir, Kur�an�
Kur�an göklere, dağlara ve yeryüzüne inmedi� İnsana indi� İndi ki, insanda onu hayatına indirsin� Zihninde saklı tutmasın� Yaşamına yaysın� Pratiğine yansıtsın diye� Cebrail (as) vahyi Hayy olandan hayat süren insana taşıdı� İnsana düşense onu hayata taşımaktır� Amaç bu yolla insanın onu hayatta tutup, hayata dönüşünü tamamlamasıdır� Buradan hareketle Alayi illiyyine yol bulmaktır� Gökten yeryüzüne vahyin inişi tamamlandı; ancak insandan hayata vahin iniş süreci devam ediyor� Bugünde ayetlerin hayatımıza inzalini yaşıyoruz�

Kur�an�ın çağrısı bir diriliş çağrısıdır, ancak ona icabet edenler diridir�
Kitab�ın bilgisine sahip olmak yetmiyor� O bilgiyi hayatlaştırmak gerekiyor�
Hayattan koparılan Kur�an, Kur�an�dan koparılan hayat garibdir� Kur�an�ın yaşadığı bu gurbeti, hayatın sürüklendiği bu sefaleti yine Kur�an�a dönüşle aşabilmemiz mümkündür� Aksi taktirde Kur�an�ın ve Rasulün tazirine maruz kalırız:

�Peygamber dedi ki: Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur�an�ı terk edilmiş bıraktılar.� (Furkan-30)

Hafızamızda tuttuğumuz ayetler, hayatımızda tutunamıyorsa, bunun nedenini yaşamımızdaki tutarsızlıklarda aramak lazım�
Kur�an�ı kutsayarak hayatın dışında tutma gafletini sonlandırmadan yol almamız mümkün değildir� Çözüm üretememenin, çözülmenin önüne geçememenin, çürümenin toplumsallaşmasının temelinde bu vardır� Kendimizi Kitaba açtıkça, vahiy merkezli açılımlar gecikmeyecektir�

Okuya geldiğimiz Kitab�la yüzleşebilme cesaretini gösterebilmeliyiz, artık� Kur�an�dan kopuş sürecinin arka-planına inmemiz gerekiyor� Ne türden zihinsel dönüşümlere maruz kaldık? Zaaflarımız, önyargılarımız, saplantılarımız, şartlanmışlıklarımız vahye yönelik soğuklukları nasıl besledi?
Yürüyen Kur�an olması gereken bizler, neden bu kadar durgun ve donuk? Neden duyarsız kaldık?

Safiyetler ve samimiyetler bozuldu� Yeni kuşakların beslenme kaynakları bulanıklaştı� Grek felsefesi ve mantığı� Pers efsaneleri ve düşünce biçimi� Ehli Kitap israiliyatı� Hıristiyan mistisizmi� Batı rasyonalizmi� Batılın tortuları İslam düşüncesine musallat oldu� Kaynaklardaki bulanıklık, zihinsel dönüşümü ve tezebzübü hazırladı� İdeolojik savrulmalar, seküler saplantılar birbirini izledi�

Böylesi bir anaforda hazlarımız, hırslarımız, hızlarımız, hevâmız hala vahyin havasını solumamızı erteliyorsa, çetin bir hesaba doğru sürükleniyoruz demektir�
Kur�an�la doğrulanmayan bilgi, ilahi kelamla barışık olmayan akıl, ayetlerle test edilmeyen tasavvur, tecrübe, gelenek� çelişkiler yumağıdır�

Vahiyle açılmayan zihin, Kur�an�la titremeyen yürek, zikirle ıslanmayan göz, ayetlerle arınmayan nefis, teheccüdle bölünmeyen uyku� yük olmaktan başka bir şey değildir�
Zihinlerin ve sayfaların içinde sıkışıp kalan �Kitab�ı alıp, hayatın seyir çizgisini belirleyecek, yaşama anlam ve ruh katacak bir konuma taşımak gerekiyor� Kitab�ın kapalı sayfalarını açık tutmak, okunur kılmak� Yaşanır kılmak� Kur�an�ın harekete geçmesi� Hayata intikali ve müdahil olması� Bizim de yürüyen Kur�an�a eşlik etmemiz� Unutulan, unutturulan vahyi gündemleştirmek� Vahye dayalı bir önderlik ve örneklik� Kur�an çıkışlı bir tanıklık bizi bekliyor�

Vahiy dışı kuşatmaların labirentlerinde insanoğlu ruhunu ve nurunu arıyor� Derin bunalımlar içinde kıvranan insanlık tutunacak sağlam bir kulpa ihtiyaç duyuyor� Arayış içinde olan insanların elleri boşlukta kalmamalı� Gökten salınmış sağlam ip, Kur�an�dır� Soğuk dünyaların yalnızlığında, kimsesizleşen insanlar vahyin sıcak soluğu ile Sahibine dönebilmeliler�

�Mutlak doğru�nun karartıldığı, vahye rağmenciliğin kutsandığı bir çağda yaşıyoruz� Zannın, kizbin, hevanın, bağyin alkışlandığı bir dünya� Bu süreçte Kur�an�ın gölgesine sığınmanın ve onun işaret ettiği hedefe yürümenin önemi öne çıkıyor�
Ancak sorun bunun nasıl gerçekleşeceğidir? Hayati soru; yürüyen Kur�an olabilecek miyiz?

Yıllarca Kur�an�ı anlamak, ecir kazanmak için tefsir okumalarımız oldu� Rivayet, dirayet hatta işâri tefsir taramalarında ciddi mesafeler alındı. Sakın ola ki, tefsir okumalarımız, sohbet halkalarımız bizi oyalıyor olmasın! Bunca yoğunluklu okumalardan sonra hayatımız Kur�an�ın tefsiri olabiliyor mu? Tercüman-ül Kur�an olmak gibi bir sorumluluk altında değil miyiz? Varoluşumuz, duruşumuz, yürüyüşümüz ayet-ayet, sure-sure vahyin yansıması olarak belirginleşmesi gerekmiyor mu? Kişiliğimizde, kimliğimizde Kur�an müfesser olmalı� Davranışlarımızda vahiy müessir olmalı� Mürekkeble, kalemle yazılan tefsirlerden geçilmiyor, bir doyum var� İnsanımız kanıyla, gözyaşıyla, teriyle tefsirini yazacak müfessirlerini arıyor�

Hareketsiz duran, dermansız kalan bireye, topluma, ümmete bir ruh lazım� Atalet, rehavet, gaflet, kasvet, zillet ve esaret girdabında silikleşen insanlara hayat iksiri olacak bir soluk gerekiyor� Balçığımıza bir can katmamız zarureti beliriyor� İşte yeniden hayata dönüşün adresi�

�Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik.� (Şura-52)
Diriliş, direniş ve dinamizm vesilesi olacak bir Ruh� Ruhsuzlaşan, iradesizleşen, nesneleşen birey ve toplumların yeniden hayat bulmasının garantisi� Kalpleri, vicdanları, irade ve idrakleri ayağa kaldıran Ruh� Özgürleştiren, özgünleştiren, özneleştiren hayat iksiri� Bu ruh vahyin dışında bir şey değildir�

Ruhsuz (Kur�an�sız) bir insanın anlamı, değeri sorulur mu?
Vahye teslimiyet iki ruhun buluşması ve barışması demektir. Beden kalıbında bulunan ruhla, Rabbin Kitabında olan ruh� İki ruhun tevhidi� Bileşkesi� Muvahhid ve muttaki insan� İşte mahza hayat budur� Ruh�a ruh katmak� Allah�ın ruhu ile ruhlanmak� Boyası ile boyanmak� Ahlâkı ile ahlâklanmak� Beden ve ten çamurundan huzur ve huşu iklimine uzanmak� Ruhsal sorunların, düşünsel çoraklığın, sosyal çürümelerin ve siyasal kirlenmelerin temelinde bu Ruh�tan (Kur�an�dan) kopuşun yattığını görüyoruz�

Dünya lezzetlerinin, şehvetlerinin çekici, caydırıcı, baştan çıkarıcı etkilerinden sıyrıldıkça vahyin manyetik alanında anlam yüklenmesini gerçekleştirmiş olacağız�
Dünya merkezli bir bakış açısından kurtulup, ahiret merkezli bir yaşam tercihinde netleşme oranında hareket gücümüz artmış olacaktır�

Rabbimizin bizden istediği adanmışlığı göze aldığımız zaman, Kur�an�ın refakatinde yürümeyi başarıyoruz demektir� Böylesi bir yürüyüşü gerçekleştiren mü�minleri Allah Rasulü (sav) bize şu ifadelerle takdim ediyor:
Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

�Size en hayırlınızı haber vereyim mi?� Ashab:
�Evet, ey Allah�ın Rasulü� dediler. Dedi ki:
�Sizin en hayırlınız görüldüğünde Allah�ı hatırlatandır� (Kütübü � sitte)
İşte vahye tanıklığın, vahye sabitlenmenin, kendini Kitab�a kodlamanın dışa vurumu böylece gerçekleşiyor�

Kur�an; kendi insanını erdem, onur ve ahlâk hamuru ile yoğuruyor� Bedevilikten, bağnazlıktan kurtulmak isteyenlerin ellerinden tutuyor, bu Kitap� Bir disiplin, bir terbiye sistemi sunuyor� Kur�an�a iman, Rahman�ın mektebindeki eğitim sistemine bağlı kalmaktır� En güzel örnek, en güzel insan Hz. Rasulün rahle-i tedrisinden geçmektir�

İlk Kur�an nesli, bu müfredatı hayatlarında gerçekleştiren üstün bir toplumdu. Onlar bilgilenmek için değil, uygulamak için Kitab�a muhatabdılar. Onlar Kur�an�ı kendilerinin ve içinde yaşadıkları toplumun yaşamlarının her boyutunu düzenleyen Allah�ın buyruğu olarak karşılıyorlardı. Bir asker disiplini ile �günlük direktifler� kitabı olarak okuyorlardı� Anında hayata intikali gereken hükümlerdi�

İlk neslin Kur�an�a karşı sorumluluğu amel ve eyleme yönelikti� Sonrakiler de durum değişti. Araştırma, tartışma gibi amaçlar öne çıktı. İş daha da ilerledi� Kur�an�ın musikisinden yararlanmak ve kültürünü arttırmak arzuları daha fazla kabul gördü�
Rasullullah(sav)ın şu müthiş uyarısı unutuldu:

�Allah şu Kur�an�la amel eden toplulukları yüceltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.� (Müslim)
Bu bağlamda ümmetin son iki asırdır maruz kaldığı esaret ve zilletin nereden kaynaklandığını görebilecek durumdayız�

Vahiyle ilişkimiz ne düzeyde ve hangi amaca yönelik?
Akademik kariyer için Kur�an araştırmaları mı? Kültürel bir birikim mi? Bilimsel bir tetkik mi? Tartışmalarda muhatabı mat etmek için mi? Kur�an üzerinden geçim hesapları mı? Bu Kitap bize nerede lazım?

Sloganlaşan ayetler� Mızrakların ucunda taşınan ayetler� Mezar taşlarında yankılanan ayetler� Muarızları ve muhalifleri paylamak için sıralanan ayetler� �Az bir pahaya satılan ayetler�� Çoğu zamanda �gizlenen ayetler��

Zihni bulanıklığın, kalbi teşvişin, ruhi tedenninin temelinde vahyi algılama, yorumlama, uygulama ve vahye uyum sorununun olduğunu görüyoruz�
Çözüm mü?

Garazsız, şeksiz, şüphesiz, pazarlıksız, ön yargısız, tereddütsüz; �İşittik ve itaat ettik� diyebilmektir�
Bu kararla örtüşmeyen; kabulleri, değerleri, teklifleri reddetmektir� Yani bu Kitab�ın bizden istediği; sadakattir� Samimiyettir� Ciddiyettir�

Böylesi bir teslimiyetle Kur�an�a tutunup derinleşenler ve �Yürüyen Kur�an� vasfını kuşanan ashaba benzeşenler veraların verasına yol bulabilirler�
Şimdi kendimizi ve hayatımızı Kur�an�a açma zamanıdır�
Vakit geç olmadan�

---------

Azrail aleyhisselâm, Süleyman aleyhisselâmin yanina gelince, vazirlerinden
birine dikkatle bakti Vezir, melegin böyle sert bakisindan korktu. Azrail
aleyhisselam gidince, Süleyman aleyhisselama yalvarip, rüzgara emretmesini,
rüzgarin kendisini garp (bati) memleketlerinden birine götürüp, Azrail
aleyhisselam'dan kurtarmasini istedi.
Vezirin istegi yerine getirildi.
Azrail aleyhisselam tekrar gelince, Süleyman aleyhisselam o vezirin yüzüne
niçin sert baktigini sordu. Azrail aleyhisselam;
"-Bir saat sonra, garptaki (batidaki) sehirlerden birinde, o kimsenin canini
almak için emir olunmustum. Onu senin yaninda görünce, hayretimden dikkatle
baktim. Emre uyup garba gidince, onu orada görüp canini aldim" dedi.
Süleyman aleyhisselam, Azrail aleyhisselam'a:
"Görüyorum ki Allah'in
takdirinden kurtulus yok. Insanlar Allah'in takdir ettigi ömür kadar yasiyor
ve ecele kendi istegi ile kosarak gidiyorlar.
Öyle degil mi?" diye sordu.
Azrail aleyhisselam da:
"Aynen böyle, ben sadece görevimi yerine
getiriyorum" dedi.

---------

Varlığa Doğan Güneş (a.s.m.)
Saat 5.00: Varlık yok! Zaman yok! Mekân yok! Yok da yok! Her şey yokluk uykusunda! Yalnızca O var! Ve Onun Nuru... Yaratılış ağacının başı ve sonu olacak Nur... Tek nokta: Yaratılışın biricik çekirdeği. Altı gün sürecek uzun bir zamanın ilk gününe hazırlanıyor hilkat...

Saat 5.30: Ve çekirdek toprağa düşüyor. Ana rahmine düşen varlık gibi. Kâinatın rahmi ihtizazda. Ve tecelliler evre evre. Bir hamur... Nurdan bir hamur yoğruluyor... Gezegenlerin, yıldızların ve güneşlerin hamuru. Kimisine göre esirden. Bazılarına göre ise kor ateşlerden... Hilkat ağacı yayılıyor her tarafa. Her yerde bahar kokusu.. Fakat bahar nerede? Fecri bekleseydi, "Sabah oluyor, sabah oluyor" derdi gözler... Ufukta ince bir ışıltı...

Saat 7.30: Onun nuru ufukları tutmuş. Nisan yağmurlarının şıpıltıları her yerde... Yedi kat sema hazırlanırken muazzam bir hareket var varlıklarda. Varlık âlemi "Mevlevî zikrine" kalkmış. Tasavvur ve ifadesi bizce imkânsız hâdiseler cereyan ediyor. Yayıldıkça, kâinatta ürperten boşluklar oluşuyor. Küreler, yıldızlar, top ateşleri... Birbirlerini kovalıyorlar boşluklarda... Fakat hepsinin dizgini ve zinciri Onun elinde. O Nur, öyle bir Sultana dellâl olacak ki, kamer Onun mülkünde bir sinek gibidir. Yer küremiz sükût ve sükûnete ermek üzere...

Saat 9.30: Güneş yükseleli epey oldu. O, cemaati olacak gezegenleri toplamakla meşgul. Varlık adım adım yokluğa galip gelirken, hayat emareleri görülüyor nazenin küremizde. Atlas örtüye büründürülmüş. Karnındaki ateşlerle ara ara başı dumanlansa da, hâlinden memnun. Kime hazırlandığının şuurunda. Âdeta raks ediyor. Güneşler Güneşinin ortaya çıkacağı coğrafya Onun sıcaklığıyla hayata her yerden önce hazır hale gelmiş. Mutlu kıt'a, mutlu ada ve mutlu şehir başlarını herkesten önce okyanusların üzerine çıkarmışlar.

Saat 11.00: Güneş zirveye doğru… Beşik bebeğe, dünya Âdem (a.s.) ve Âdem'den zuhur eden nura hazırlanıyor. Hazırlıklar seri, sür'atli. Her şey yoktan var oluyor. Dünyayı yoktan var oluşların heyecanı sarmış. Her şey çift çift sahnedeki yerlerini alıyorlar. Cennetli misafirleri karşılama heyecanı var dünyada. Her yer ışıl ışıl. Cennetlileri üzmemek için Cenneti taklit hâli var onda. Nebatat, hayvanat el ele. İşte uçan kuşlar, koşuşturan ceylânlar, coşan pınarlar ve oynaşan balıklar… Yer küremiz ilk müjdesini bekliyor.

Saat 12.30: Güneş tepemizde. Olgunlaşıyor her şey. İşte zuhur vakti. Zuhr'da zuhur ediyor Adem ile Havva. İlk cedlerimiz. Cennette hareketlenmeler var.

Hareketli ve kalabalık meclisler... İmtihan meclislerine benziyor. Ayrışmalar var orada. Gergin bekleyişler… Ayak sesleri geliyor... Bize doğru... Ağlayışlarla geliyorlar ve kapıların gıcırtısı duyuluyor sanki. Cennet sakinlerini gönderiyor. Âdem ve Havva'da hüzün. Ayrılık acısı ve ilk gurbet...

Saat 13.30: Boynu bükük gariplerin ilkidir Âdem (a.s.) babamız... Serendip'e değerken ayakları, dünyanın hızlı hareketiyle Havva Anamıza Yemen sahilleri düşüyor. Şeytana karşı Cibril tutuyor gariplerin ellerinden ve "onları nurlu torunlarının" kutsal dağına tırmandırıyor. Gözyaşlarıyla yıkanırken Arafat, Müzdelife seller içinde kalıyor. Acıklı yakarış-yalvarışların sesinden Şeytan, tâ Mina Vadisine kaçıyor. Ne zaman kaçış kurtuluş oldu ki! Cihanı dolduracak nurdan Mina mı kurtulacaktı? Âdem ve Havva'da sekinet ve sükûnet. Âdem'de ise bir emanet... Süt-beyaz bir cevher... Cebrail'in işaret ettiği yere koyuyor: İşte burası kâinatın merkezi. Allah'ın evi. Nurlu torunun yurdu. Buradan cihana yayılacak sonsuzluk Nuru. Emin belde.

Saat 14.30: Hilkat ağacı kâinata yayıldıkça, Âdem'in (a.s.) nesli de dağılıyor zemine. Arabistan, Hint, Afrika ve derken Anadolu. Bırakır mı peşini iblis Benî Âdemin. Ruhlar yakalandıkça onun pis ellerine, ahirlerini, cedleri ve cedlerinden elçiliği devralan dedelerinin vasiyetlerini unutur oldular. Öbek öbek insanlar... Kimi Habil'e, kimi de Kabil'e vâris... İsyanları bazen zehirli duman olur, yakar gezegenlerini... Bazen simsiyah bir bulut, patlar asilerin suratına... Bakın! Hayat nasıl kükreyen dağlardan köşe-bucak saklanıyor. Olsun… Bütün bu tufanlar, volkanlar, zelzeleler sarsamıyor Nebîlerin zincirini. Bütün dudaklarda aynı müjde: O gelecek ve bu zulüm de bitecek! Hilkatin sebebi doğmadan dünyamıza bir şey olmaz, diyorlar.

Saat 15.00: Güneşin rengi sararıyor, biçilmiş ekinler gibi, titriyor ürperiyor "O gelmeden gün biter" diye. Güzün hüznü var dünyada. Büyük müjdeler en hüzünlü zamanları beklermiş… Arif-i billâhlar korku-ümit tepelerinde koşturmaktalar. Tıpkı Hacer gibi. "Ne zaman, ne zaman gelecek o kutlu kişi? İbrahim'in ( a.s.) duası, iki kurbanın biricik evlâdı. Davud'un (a.s.) yanık şiiri. Mûsa'nın (a.s.) tesellisi ve Mesih'in (a.s.) müjdesi acep gelmiş midir" diye, diyar diyar gezenler o kadar çok ki… Yemen'den tâ Konstantiniyye'ye kadar… Kalp gözleri açıkların dillerinde vird olmuştu Muhammed... Bahiralar, Kitab-ı Mukaddes'in yapraklarını çeviriyorlar.

İsa diyor: "Ben Rabbime ve Rabbinize gidiyorum. Gitmezsem zira, beklenen Faraklit size gelmez."

Dağatur, İstanbul'da... Yönü Hicaz'a dönük ve dudakları kıpır kıpır. Yuhanna'dan bir dua dilinde:

"Sizinle tâ ebediyete kadar olacak Faraklit'i Rabbimden istiyorum."

Habeş'ten başka bir haber. Necaşi'nin gözleri yıllardır uykuya hasret. Mütemadiyen Mekke ufuklarını tarıyor. Dudaklarında bir özlem:

"Ah keşke şu saltanata bedel Muhammed'e köle olsaydım!"

Varaka'nın dünyasını med-cezirler yakıyor... Tevrat'ın şu ayeti olmasaydı, bu vahşeti hiç yaşar mıydı, Kâbe'nin kulpuna tutunarak Onu beklerken:

"Muhammed Allah'ın Resulüdür. Mekke'de doğacak, Medine'ye hicret edecek, Şam mülkü olacak ve Onun ümmeti de en çok hamd ve şükredenlerdendir."

Yakıcı bekleyişin ateşini müjdeler söndürmüyor. Yalnız peygamberler, velîler ve arifler değil. Kâhinler, hatifler, cinler, putlar ve hatta putlara kesilen kurbanlar müjde kesilmiş: O gelecek! Kâinatın öz nuru insan olarak ortaya çıkacak. Hilkat ağacının beklediği meyve dala düşecek. O gelecek!

Saat 15.30: İşte ikindi güneşi... Zaman doluyor. Kâinatın karnı burnunda. Sancılar arttıkça coğrafyalarda panikler yaşanıyor. Bekleyiş yalnız insanlarda değil. Heyecan yıldızları da sarmış. Yer yer çatışmalar yaşanıyor. Vurulanlar, düşenler o kadar çok ki, her şeyde bir gariplik var. Kâbe'ye kast niyetiyle Mekke'ye yaklaşan Ebrehe'yi kuşlar vuralı henüz bir ay bile geçmedi. Ebabil ordusunun helâk ettiği askerlerin kalıntılarını gayb selleri tâ Kızıldeniz'e götürmüş... Birileri Mekke'yi temizliyor. Her yer Nisan sularıyla yıkanıyor. Kupkuru vadide sular çağlıyor. Bir koku var Mekke'de. Misk ü amberden öte… Gül kokusu diyorlar. Sahralar, vadiler, ovalar ve dağlar gül açtı bu diyarda, hem de en kırmızısından! Fakat bu koku… Melekler bile bu kokuyu ilk kez duyuyorlar. Bu koku aslı nur olan gül-ü Muhammed kokusu!

Her şey ve herkes ayakta sanki. İnsanlar dehşetli rüyalarla yollara düşmüşler. Yollar atlı, yollar elçi ve ulak dolu. Herkes birbirine soruyor. Neler oluyor burada? Kâinatın kalbi bir kat daha hızlı çarpıyor bu kez. İkindi vakti, güneşini bekliyor. Sanki ilk patlamanın heyecanını yaşıyor kâinat. Ortadoğu toz duman... Peygamberler yurdunda korku ve heyecan. Bir başka haber de İstahrabat'tan: Milenniumlara dayanan ateş sönmüş, medayin dehşet içinde. Korkunç gürültülerle inliyor Kisra sarayının eyvanları.. Kutsal Sava gölü batmış ve susuz Semave Vadisini şehriyle birlikte sular basmış. Gayrıya inananların coğrafyası alabora oluyor bu günlerde.

Eyvanları yıkık saraydan bir atlı süzülüyor Şam istikametine... Mubazen mahmuzları Arap atının böğründe tutuyor. Yırtınıyor, çırpınıyor çatlarcasına. Kisra'nın veziri kolsuz- ayaksız ve kafası göğsünde et yığının önünde yığılmak üzere "Ey gaipten haber veren Satih! Nedir bu Farsın başına gelenler?" Hayatının en önemli ve en son sözünü Satih şu kelimelerle ifade ediyor:

"Âsânın sahibi peygamber olarak görevlendirildi. Semave, sular altında ve Fars ateşi söndü. Mutlak Hâkim, böyle istedi. Ve gelen peygamberle nebîlik ipinin ucu düğümlendi."

Ve Satih öldü. Döğünsün Mubazen ve yırtınsın Kisra. Zamanların Efendisi geliyor. Sultanlara Sultan, Sultan-ı Levlâke geliyor. Fahru'l-Âlemin, Hatem-i Divan-ı Nübüvvet geliyor.

Nisan yağmuru ikindi güneşinde iniyor Mekke'ye. Mekke ayakta.. Kâbe, Âdem'in ilk günün sevincinde. İbrahim ve İsmail'in yaşanmamış şanlı sevincini yaşıyor. Kurşunla çivilenmiş putları yoksa O mu devirdi? Putlar çirkin suratlarını gizlemek için yüz üstü yatıyorlar. Mekkeliler de dehşetle yerlerde sürünüyor. Lat, Uzza ve Menat... Mekke'nin boğazında sevinç çığlıkları düğüm düğüm…

-------------

AŞK - MUHABBET

- Tasavvufun sermayesi muhabbet ve teslimiyettir. Ma'nevi terakkî teslimiyette kemâle; teslimiyette kemâl, muhabbette kemâle bağlıdır. Öyleyse muhabbetin gerçekleşmesi için ne yapmak gerekir? Bir bakıma vehbi olan bu devletin kesbî yönü yok mudur?
- Muhabbet ve teslimiyyet arasında kurduğunuz ilgi çok güzel. Gerçekten muhabbet olmadan teslimiyyet, teslimiyyet olmadan terakkî olmaz. Önce Rabia Adeviyye'nin dediği gibi "Seven sevdiğine itaat eder." düşüncesinden hareketle gerçek sevgiye ulaşmak için kul planında neler yapılabilir, onların üzerinde duralım:

1- Nefsin başka şeylere meylini azaltarak gönülden masiva sevgisini çıkarmak. Bu da genellikle mücahede ve riyazatla gerçekleşir. Kur'an'daki; "Allah insanın göğsünde iki kalp yaratmamıştır." (el-Ahzab, 33/4)ayeti gönülde iki tür sevginin aynı anda bulunamayacağını ifade etmektedir. Çünkü sevginin kemali, kalbin bütün mevcudiyeti ile Allah'ı sevmesidir. Her seven sevdiğine bağlıdır ve insanın sevdiği ve bağlandığı şey, onun tanrılaştırdığı şey haline gelebilir. Nitekim: "Nefsanî hevasını tanrı edineni gördün mü? " (el-Furkan, 25/43) ayetiyle Taberanî'nin rivayet ettiği: "Yeryüzünde Allah'ı en çok kıldıran put, kendisine tapılan hevâ ve hevestir." (Mevsûa etrâfi'l-hadis, I. 40)

2- İbadet ve taatla ma'rifeti artırmak. Ma'rifet insan kalbini bütünüyle kaplayınca muhabbetin doğmasını sağlar. Bunun yolu nafile ibadet ve taatlarla ruhu güçlendirmektir. Bu yolla elde edilen muhabbet, toprağı temizledikten sonra tohum ekmeye benzer. Ayrıca kudsî hadiste: "Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, hatta ben onu severim." (Buhari, Rikak, 38) buyrulmasından, sevginin kulun gayret ve himmetine göre vehbî hale geldiği anlaşılmaktadır.
Saliki muhabbet ummanına garkeden şeyler vermek, bağışlamak, güzellik, kemal ve fazilettir. Bu sıfatların kemali de ancak Allah'ta mevcuddur. Bu yüzden gerçek sevgiye layık olan sadece O'dur. Salikin Allah sevgisine erebilmesi için şunlara dikkat etmesi öğütlenmektedir:

1- Allah sevgisinin meydana gelmesi için zikre devam, çünkü seven sevdiğini çok anar.
2- Alah'ın nimet ve ihsanını düşünmek, çünkü ihsan sevgi sebebidir.
3- Allah dostlarıyla irtibatı sağlam tutmak; çünkü seven, sevdiğinin sevdiklerini de sever.
4- Allah'ın emirlerine itaat, çünkü itaat sevgi doğurur.
5- Allah'a muhabbet talebiyle dua etmek.



------------


güzellik nasıl oluşur?


İç güzelliği oluşturmak, sevgi adamı olmak, bir insan için ne kadar önemli... Hatta bundan daha önemli konu var mı?

Eğer insanlar iç güzelliği dikkate alsalar, sevgi, saygı eksenli bir anlayış oluştursalar hangi problemler çözülmez ki? Sevgi Adamı’nın olduğu yerde bütün kötülükler ve çirkinlikler yok olmaya mahkûmdur. Tıpkı ışığın olduğu yerde karanlığın, dostluğun olduğu yerde de düşmanlığın yok olduğu gibi...

Gerek bir insan için, gerekse de bir toplum için iç güzelliğin ve sevgiyi yaşamanın hayati bir önem taşıdığını ne anlatmaya ne de tartışmaya gerek var. Asıl gerek olan konu iç güzellik nasıl sağlanır? Sevgi pırıltıları nasıl oluşur? Başka bir ifadeyle dışını rahatlıkla süsleyen bir insan içini de o kolaylıkta süsleyebilir mi?

Evet... İnsan içini güzelleştirebilir. Pırıl pırıl süsleyebilir? Sevgi Adamı olup, hem kendine, hem de topluma huzur ve mutluluk sunabilir.

Bunu nasıl mı yapacak?

Buyurun öyleyse...

1- Ne kadar güzel ve ne kadar mükemmel yaratıldığınızın farkına varın.

İç güzelliğiniz, ne kadar kusursuz, dengeli ve harika bir sanat eseri olduğunun farkına varmakla başlar.

Nazarlarınızı, kendi yaradılışınıza çevirin. Canlılar içinde ne kadar ayrıcalıklı olduğunuzu, her şeyin size hizmet ettiğini görün. Aklınızı, bir küçük bir kainat olan kendi dünyanıza çevirin. Bu dünyaya büyük yaratıcının ne kadar masraf ettiğini yakalamaya çalışın. Mesela, güzünüzün, dilinizin, aklınızın ve diğer organlarınızın paha biçilmez değeri karşısında sizden ne istendiğini yakalamaya çalışın.

Niçin bütün kainat size hizmet ettiriliyor? Neden binlerce nimetler önünüze seriliyor? Vücut sarayındaki akılları durduran intzamın, düzenin ve iç ahengin yaratıcısı sizlere ne anlatmak istiyor ve hangi mesajı vermeye çalışıyor?

İşte insan kendini tanımakla, anlamakla, niçin yaşadığını, neden varolduğunu keşfetmekle çok önemli bir noktaya gelir. O da bir kul olduğunun farkına varmasıdır. Kainatı yaratan kudret sahibinin bir kulu olduğunun farkına varan insan, ne için yaşadığını ve nereye, kimin huzuruna gideceğini de anlayacaktır. İşte bu anlayış, insanın iç dünyasında müthiş inkılâplar yapar. insan kendisine çeki-düzen verir. Kendini yüce yaratıcının emirlerine göre hazırlar. Kirlerden temizler. Zaten ibadetlerin de esas manası budur. Bu ise, ebedî, pırıl pırıl bir iç güzellik ve sevgi adamlığı oluşturur.

2- Tefekkür Adamı Olun.

Fezanın akıl almaz derinliklerinde gezinen bir geminin misafiriyiz. Âlemde bir zerre hükmünde olan ve dünya adı verilen bu gemi, ahiret memleketine yolcu taşıyor.

Dünyayı, bu âlemde büyük bir düzen içinde gezdiren kudret, onda sanatının en ince güzelliklerini sergilerken, bizleri de bu güzellikleri görmeye ve onların sanatkârını bulmaya davet ediyor.

Kainat içinde insan, etrafa bomboş sözlerle bakmamalı, baktığı yerdeki inceliğin, hikmetin ve sanatın da farkına varmalı, detaya inip, ilahî mesajı yakalamalıdır.

İnsan, baharın muhteşem güzelliğine dalınca, tertemiz buz gibi suyu yudumlayınca, aç midesine sımsıcak yiyecekleri yollayınca mis gibi havayı ciğerlere doldurunca ve binlerce nimetin emrine koştuğunu görünce, kendisine bu hesapsız masrafları yapan Zat’ın önünde secdeye kapanıp, kulluğun haz ve lezzetini yaşayarak, kalbini ve aklını nurla ve huzurla doldurmalıdır.

Her an insan düşünmeli... Çevresindeki olup, bitenlerin adî ve basit şeyler olmadığını anlamalı...

Kuru ve şuursuz toprak... Topraktan çıkan şuursuz gövde ve dallar ve onun ucundan, ancak sonsuz bir ilim ve kudretle yaratılması mümkün olabilen, binbir çeşit renk ve lezzetteki meyveler...

Bizim için süslenip, renklendirilen apayrı tat ve kokuyla donatılan göz kamaştırıcı hediyeler...

Bizi gören, midemizin ihtiyacını bilen ve sonsuz merhametiyle o ihtiyaca cevap veren Zat’ın ebediyete namzet misafirlerine yapmış olduğu bir ikram...

Etrafa tefekkürle bakın, hadiselerin inceliğine ve hikmetine inen, ondaki gayeyi anlayan insan, ne kadar yüce bir ünvanla, şerefli ve büyük gaye için yaratıldığını anlayıp, kendisi her saniye Rabbi’nin huzurunda bilerek, dupduru, pırıl pırıl bir güzelliğe kavuşacaktır.

Rahmetli Cemil Meriç’in dediği gibi:

Tefekkür Adamı olan, hem güzelliği görür, hem güzelliği yaşar, hem güzelliğe davet eder.

3- Bol bol kitap okuyun.

Kitap okuma, yalnızca bir bilgi edinme ve hoş bir vakit geçirme değildir. En önemlisi, iyi seçilmiş bir kitap, en büyük bir arkadaş, dert ortağı, teselli mercii ve insan psikolojisini rahatlatan bir kaynaktır.

Kendini Arayan Adam, Düzceli Mehmet, Dünyama Bahar Geldi, Yeni Bir Hayat, Uçurumdan Dönüş ve Siz Kimsiniz kitaplarımı okuyan okuyucularımın yazdıkları mektuplarda, “okudukça rahatladım, rahatsızlık verici davranışlardan kurtuldum. İçime bir ışık doğdu, bir huzur geldi.” diye ortak kanaatlerini belirttiler.

Deneyin... Eminim ki, fark edeceksiniz.

4- Gönüllü Yardım Kuruluşlarında Görev Alın.

Bu konuyu öğrencilerime sık sık teklif ettim. Büyük çoğunluğu kabul ettiler. Amaçları, fakir ve yoksul insanlara destek olan vakıf ve derneklerde görev aldılar. Zaman zaman çok yorucu geçen bu tür çalışmaları anlatırken, gözlerinin içi gülüyordu. Vicdanî rahatlıkları hayatlarını huzurla doldurmuştu. Yoksul ve yardıma muhtaç birinin elinden tutabilmiş olmanın hazzı, onların hayatlarına ayrı bir tat ve güzellik getirmişti. Bu davranışları bir anlamda onlara şükretmeyi, sahip oldukları nimetlerin farkına varmayı öğretmişti.

Siz de çevrenizde bu tür faaliyetler yürüten yardım kuruluşlarına destek olun. içinizin huzurla dolduğunu, gönlünüzün pırıl pırıl aydınlandığını göreceksiniz.

5- Gönül ve Mana Dünyasının Ünlülerini Tanıyın.

İç güzelliğin zirveye çıkardığı gönül adamları, Anadolu’nun her yerinde yaşamıştır. Bunlar sevgi, saygı, dayanışma ve kardeşlik tohumları ekerek, toplumda gönül bahçeleri oluşturmuşlardır.

Mevlana, Yunus Emre, Ahi Evran, Hacı Bektaşı Veli, Bediüzzaman gibi gönül ve fikir adamlarının hayatlarını felsefelerini ve hizmetlerini çok iyi okuyup, iç güzelliğe nasıl erdiklerine dikkat etmek lâzımdır.

“Kim olursan yine gel!” diyen Mevlana; “Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü!” diyen Yunus Emre; “Eline, beline, diline sahip ol!” diyen Ahi Evran Veli; “İnsan küçük bir kainattır.” diyen Bediüzzaman, bu ibretli ve çarpıcı söylemlerinde, insan sevgisini ve mana güzelliğini işlemişlerdir.

“Sevgi okuyan sevgi bulur,

Yüreği bahçe olur...” diyen Esranur adlı öğrencim, bir başka açıdan iç güzelliğinin sırrını da ifade etmiş olmaktadır.

Unutmayın, en büyük güzelliğimiz içimizdeki sevgidir. Sevgi adeta havai fişek gibi bütün dünyamızı renk renk aydınlatan bir güç, bir güzelliktir.

Sevdikçe sevilecek, sevildikçe iç güzelliğimiz artacak, daha da olgunlaşıp, rahatlayacaksınız.

Allah’ı sevin. Allah’ı seven insanları ve diğer yaratıkları da sever. Huzur, mutluluk, haz ve lezzet sevgidedir.

Buyurun... Deneyin...


Halit Ertuğrul

--------------

Müşrikler, Peygamberimiz'i öldürmek için, onun peşine düştüklerinde, Peygamberimiz (sas) Hz. Ebu Bekir'le bir mağaraya gizlenir. Müşrikler o mağaranın yanına geldiklerinde, mağaranın ağzının "örümcek ağıyla" kapatıldığını, Peygamberimiz'in o mağarada saklanması durumunda, "örümcek ağının" bozulacağını düşünür ve oradan uzaklaşırlar.

O örümcek olmasaydı, mağaranın ağzını örmeseydi, Allah yine Peygamberimiz'i korurdu.

Her insan bazen ölümle burun buruna gelir. Bazıları kurtulur, bazıları kurtulamaz.

Örümcek, kendi ilmiyle mi o ağı ördü? Örümceğe o emri veren, o kalkanı, o kapıya ördüren Allah'tır. Müşrikler örümcekli kapıya geliyor, "Bu mağaraya insan girseydi, ağ bozulurdu." diyor. Örümcek ağını bir dikenle toplayıp, "içeriye bir bakalım" diyebilirlerdi. Ama demediler. Müşrikleri durduran, örümcek ağı değildir. Ağ sadece "vesile"dir. Kalpleri çalıştıran Allah, müşriklerin kalbine "içeriye girmeyin" diye emrediyor ve o dayanıksız örümcek ağını, Resul'üne kalkan yapıyor.

Hayat böyle vesilelerle doludur. Her zaman olması gereken olur. Ne olursa olsun, hayat devam ediyor. Hayatta gizli-açık bir nizam vardır. Ve yaşam bu ahenkle devam eder.

Öğretmen sınıfa girmiş. "Kâğıt kalem çıkarın, sınav var." demiş. Öğrenci kalkıp "Ben sınava girmek istemiyorum." diyemez. Sınav, öğrencinin keyfine bağlı değildir. Kimisi imtihanı başarıyla geçer, kimisi kırık not alır. Hak yerini bulur.

Allah benim elimi kolumu felç etti. Buna isyan etmeye hakkım yok. Çünkü ben elimin kolumun mecazi sahibiyim. Organlarımın hakiki sahibi Allah'tır. Ondan gelene razı olmak lazım. Böylece insan rahat eder.

"Felç oldum. Gezemiyorum, tozamıyorum. Araba kullanamıyorum. Köyüme gidip, bağımla bahçemle uğraşamıyorum!" diye isyan etmek yerine, "Hastalık bu. Vazifesini bitirince gider. Bu hastalık geldi. Beni oturup yazmaya mahkûm etti. Ben burada hasta halimle yazıyorum. Kitaplarım, uzak köylerde okunuyor. Bu aciz halimle deccaliyetle savaş veriyorum. Elhamdülillah." diyorum ve kalbim huzur buluyor.

Hayat bazen karanlık görünür gözümüze. Geçmişin pişmanlıkları, geleceğin telaşı insana yaşadığı ânı zehir eder adeta. İnsan dikkat ederse, en çok sıkıntı anlarında "Allah" diyor. Bu bile insanı teselli etmeye yetmeli. "Ne güzel, isyan etmiyorum. Allah'a el açıyorum." demeli.

1971 veya 1972 senesiydi. İzmit Körfezi'nde bir gemi battı. Öğrenciler öldü. Bir öğrenci, gemiye yetişemediği, kaçırdığı için, kendi kendine çok kızmış. Daha sonradan geminin battığını duyunca, gemiyi kaçırmasına mani ve aslında "vesile" olan engellere şükretmiş.

İşte hayat böyledir. Gidişatın kötü olduğunu düşünüp, üzülürüz; ama sonradan anlarız ki her şeyin bir sebebi var.

Yağmur, yağması gerektiği için yağar...

Rüzgâr esmesi gerektiği için eser...

---------


SİHİR



Küfür işlemeksizin kesinlikle sihirbaz olunmaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Fakat insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir oldular.”

(Bakara: 102)

Lanetlenmiş şeytanın, insanlara sihri öğretmek ve uygulatmaktaki amacı, onların Allah’a şirk koşmasını sağlamaktır.

Allah (c.c) Harut ve Marut hakkında şöyle buyuruyor:

"Babil'de Harut ve Marut denilen iki meleğe bir şey indirilmemiştir. Bu ikisi "Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın küfre girme" demedikçe kimseye birşey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. Andolsun ki onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi."

(Bakara: 102)

Dalalete düşen bir çok kimsenin sihir yapmanın küfür olduğunun farkına varmadan, sihrin sadece haram olduğunu zannederek onu öğrenmeye ve yapmaya çalıştığını görmekteyiz.

Erkeği karısına bağlamaya çalışmak ve kocayla karısını birbirine sevdirmek için öğrenilen ve yapılan büyüler de sihirdir. Şirk ve dalalet teşkil eden bir çok meçhul sözler de sihirden başka birşey değildir.

Sihirbazın cezası ölümdür. Çünkü sihir, Allah (c.c)'ı inkar ve kişinin kendisini Allah'a benzetmeye çalışmasıdır.

Rasulullah (s.a.s) helak edici yedi günahtan bahsederken, aralarında sihri de zikretmiştir. Onun için kişi sihir yapmaktan sakınmalı, Allah (c.c)'dan korkmalı ve sihirden ötürü dünyasını ve ahiretini mahvetmemelidir.

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Sihirbazın cezası kılıçla öldürülmektir."

(Tirmizi rivayet etti ve bu hadisin Rasulullah'tan değil de, sahabisi Cünbüp b. Abdullah'tan mevkuf olarak rivayet edildiğini belirtmiştir.)

Becale b. Abede şöyle demiştir:

"Vefatından bir sene önce Hz. Ömer (r.a)'den bize bir mektup gelmişti. Mektubunda sihirbaz erkek ve kadınların öldürülmesini emrediyordu."

(Ahmed)

Ebu Musa el-Eşari'den Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Üç kişi cennete giremez: Ayyaş, akrabalık hakkını gözetmeyen ve sihirbaza inanandır."

(Ahmed)

İbn-i Mes'ud (r.a)'den Rasullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Ruk'a, Temaim ve Tevle şirktir."

(Ahmed, Ebu Davut, İbn-i Mace)

Ruk'a: Muska ile veya tılsımlı söz ve şekillerle hastalıkları tedavi etmeye çalışmaktır. Çok kere bu söz ve şekillerin manası anlaşılmaz.

Temaim: Göz değmesinden korunmak amacıyla takılan boncuktur.

Tevle: Karısını kocasına sevdirmek için yapılan bir tür sihirdir.

Şurası inkar edilemez bir gerçektir ki, halkın çoğunluğu tarafından büyük günahlar bilinmemektedir. Tabii ki cahil halk bilmediği bu büyük günahları farkında olmadan işlemektedir. İşte burada İslam alimlerine çok büyük görevler düşmektedir. Bilhassa İslam dinine daha yeni girmiş, uzun müddet şirk diyarlarında yaşamış ve İslam dili olan arapçayı bilmeyen, bu günahları işleyen cahil halka karşı alimlerin yumuşak davranmaları, onlara bu günahları ve İslamın diğer temel esaslarını uygun bir şekilde öğretmeleri gerekmektedir.

Öncelikle bu kişilere Lailaheillallah Muhammedun Rasulullah Kelime-i Tevhidi, onların anladığı dilde delilleriyle açık olarak anlatılır ve öğrenmeleri sağlanır. Daha sonra o kişiye imanın şartları, kişiyi şirke ve küfre sokan amel ve sözler önem sırasına göre anlatılarak bu kişinin İslamın bu temel esaslarını öğrenmesi sağlanır. Daha sonra şehadetin manası arapça olarak anlayabildiği ve kavrayabildiği kadarıyla öğretilir ve sonunda o şahsa islamın farzları teker teker öğretilir.

Eğer bu şahsa islamın bu temel esaslarını, şirki, küfrü, büyük günahları öğretecek hiçbir kimse yoksa o kişi haliyle bilmediğinden ötürü şirke düşebilir, büyük günahları işleyebilir. Belki bunları bilmediğinden dolayı işlediğinden ötürü mazeretli sayılabilir. Çünkü Allah-u Te'âla şöyle buyurmaktadır:

"Rasul göndermekçe hiçbir kavme azab edici değiliz."

(İsra: 15)

---------

TEVHİD
Allah'a hamd olsun. O'na şükreder, O'ndan yardım diler, O'nun bağışlamasını
isteriz. Nefislerimizin şerrinden, kötü amellerimizden O'na sığınırız.

Allah kime hidayet verirse onu saptıracak, kimi de dalalete düşürürse ona
hidayet edecek yoktur.

Şehadet ederim ki; Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur. Ve yine
şehadet ederim ki Muhammed (s.a.s) O'nun kulu ve rasuludür. Ancak, ona tabi
olmakla din sağlam olur.

Allah insanı yaratmış ve ona yaratılışının gayesini bildirmiştir.

Nitekim Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

*«Ben insanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım.»
(Zariyat: 56)*

* «Allah'a ibadet edin ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın.»
(Nisa: 36)*

İnsanın yaratılışından beri, İblis (aleyhillane) Adem (a.s) ve oğullarına
düşmanlığını gösteregelmiş ve onları dalalete düşürmek için ahdetmiştir.
Ancak Allah'ın halis kulları onun şerrinden emin bulunmaktadırlar.

Şeytanın bu ahdiyle beraber hak ve batıl mücadelesi de başlamıştır. Şeytan,
insanoğlunu doğru yoldan saptırmak için çeşitli yöntemlerle ona yaklaşmış ve
batılı süslü göstererek insanların büyük bir kısmını dalalete düşürmüştür.
Oysa Allah (c.c) *şeytanın* apaçık bir düşman olduğunu belirtmiş, insanın bu
meluna tapmaması için müjdeleyici ve uyarıcı rasuller göndererek hakikati
göstermiştir.

Birbiri ardından gelen rasullerin tümü ilk olarak ve başka bir konuya
geçmeden öncelikle şu hakikati belirtmekle görevliydiler:

«Yalnız Allah (c.c)'a ibadet ve bütün tağuti unsurları reddedip onlardan
uzak durmak...

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

*«Biz senden önce hiçbir rasul göndermiş olmayalım ki ona; «Benden başka
ibadete layık ilah yoktur, yalnız bana ibadet ediniz» diye vahyetmiş
olmayalım.» (Enbiya: 25)*

*«Muhakkak ki biz her topluluğa bir rasul gönderdik. Onlara; Allah'a ibadet
etmelerini ve tağuttan sakınmalarını emrettik.» (Nahl: 36)*

Gönderilen bütün rasuller bu tevhid meşalesini taşıyarak toplumlarını yalnız
Allah'a ibadete ve tağutları ve onlara tabi olanları inkar etmeye davet
etmişlerdir. Bu tevhid meşalesi yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (s.a.s)'e
ulaşmış ve Rasulullah'da en mükemmel şekliyle noktalanmıştır.

Rasulullah (s.a.s) kendisine ulaşan tevhid meşalesini taşıyarak kemale
ermiş bir din ile insanların yolunu kıyamete kadar aydınlatmıştır.

Rasulullah (s.a.s) de diğer insanlar gibi bir beşerdi. Rasulullah (s.a.s)
ümmetine İslam'ı her yönüyle tebliğ ettikten sonra vefat edip ahirete göç
etmiştir. Ama şeytan ve Ademoğulları arasındaki savaş henüz bitmemiştir.

Bu mücadele ve savaş süreklidir. Şeytanın renkten renge boyayarak süslediği
batılın hak ile mücadelesidir. Bu çetin savaşta batılın süslü görünümüne
aldanarak şeytanın safına geçenler bir tarafta, şeytanın tuzaklarından
sakınan Allah'ın gerçek kulları da diğer taraftadır.

Ancak şeytanın hizbinden olmaktan sakınmak kuru bir ifade ile olacak birşey
değildir. Burada hak ehlinin ağır sorumluluğu dikkati çekmektedir. Yani,
sadece hakkı bilmek kafi değildir, aynı zamanda onu tebliğ etmek ve bu
sebeble başa gelen bütün sıkıntılara sırf Allah rızası için katlanmak
gerekir.

Tüm rasuller Allah'ın istediği şekilde ve hiçbir şeyi gizlemeden ve herşeyi
açıkça anlatarak tebliğ görevlerini yerine getirmişlerdir. Rasulullah (s.a.s)
de böyle yapmıştır. Hakkı tebliğ etmiş ve bunun karşısında duran engelleri
söz ve silah ile ortadan kaldırmaya çalışmıştır. İman edenlere de bu şekilde
hareket etmelerini bir görev olarak yüklemiştir. Bu görevi tam anlamıyla
yerine getirebilmeleri için de, onlara tutundukları takdirde yollarını
şaşırmayacakları iki şey bırakmıştır: *Kur'an ve Sünnet*... Bu iki silah her
türlü fitneye karşı etkili silahlardır.

Rasulullah (s.a.s)'den sonra çeşitli fitnelerin başgösterdiği
bilinmektedir. Bu dönemlerde bu fitnelere karşı duran gerçek iman sahipleri
bu etkili silahlarla kuşanarak, o anda söz konusu olan bu fitneyi ortadan
kaldırmaya çalışmışlardır. Hiç birisi o an için tehlike arzetmeyen ve güncel
olmayan bir fitneyi gündeme getirip de bu dinin pratiklik gerçeğinden
uzaklaşmamışlardır. Mesela:

Ali (r.a) zamanındaki gündemde olan fitne gözardı edilerek Ebu Bekir (ra)
dönemindeki zekatı vermeyi reddedenlerin meselesinden kaynaklanan fitne
gündeme getirilmemiştir. Veya Ahmed b. Hanbel kendi döneminde; Kur'an mahluk
mu, değil mi? diye ortaya çıkartılan fitneyi gözardı ederek dört halife
dönemlerinde ortaya çıkmış olan bazı olaylarla vakit geçirmemiştir. Tüm
enerjisini o an tehlike arzeden fitnenin ortadan kaldırılmasına
yöneltmiştir.

İşte bunlar bize ulaşan ve metod açısından yolumuzu aydınlatan önemli
ışıklardır.

Geçmişteki durum böyleydi... Yakın tarihimize gelince... Ne kadar hatalı
olursa olsun, İslam kanunlarını tatbik eden ve İslam devleti sayılan Osmanlı
İmparatorluğu yıkıldıktan sonra, daha önce gayet açık olan ve herkesin hiç
tartışmasız kabul ettiği bazı meseleler sorun olarak gündeme geldi. Bu
meseleler nelerdir?

Örneğin; «Bir müslüman ancak Allah'a, rasulüne ve mü'minlere dost olabilir»
gerçeği tartışmasız kabul ediliyordu ve bunun aksini iddia edenlere
rastlamak mümkün değildi.

İşte bunun gibi «Hükmün sadece Allah'a ait olduğu, yasama ve hüküm koyma
yetkisine başka hiçbir varlığın sahip olamayacağı inancı» da tevhid
akidesinin bir gereği olarak kabul görüyor, bunun aksini iddia etmek ise
küfür olarak nitelendiriliyordu.

Yine o müslümanlar biliyorlardı ki; tabiatı yaratan, onu düzene koyan Allah,
insanların da yaratıcısı ve kanun koyucusudur.

İnsanlara fayda ve zararın ne ile ve nasıl olduğunu bilen yaratıcı elbette
onlara en güzel kanunu göndermiştir. Evet eski müslümanlar bu gerçeği
tartışmasız kabul ediyorlardı. Sonra ne oldu?

Sonra bu mesele şeytan ve yandaşları için biricik mesele ve saptırılması
gereken hedef haline geldi. Artık yeryüzünde yürüyen sahte ilahlar zuhur
etti ve hüküm koyma fonksiyonuna talip oldular. Ortam ve şartlara göre gizli
ve açık olarak bu davalarını sürdürdüler. Kendi kanunları ile insanları
idare etme davasında çeşitli taktiklerle mücadele ve çabalarını
hızlandırdılar. Daha önce imanın gereği olarak kabul edilen hakimiyetin
Allah'a ait olduğu gerçeği artık tartışma alanına sokuldu ve anlayışlar
bulanıklaştırıldı.

İşte bundan dolayı iman ile küfür arasındaki çatışmanın odak noktasını bu
mesele oluşturmuştur. Yani teşri (yasama ve hüküm koyma) meselesi. Bu mesele
günümüzde müslümanların üzerinde ehemmiyetle durmaları gereken en önemli
meseledir. İşte zamanımızın en önemli fitnesi de budur.

Bu mesele şirkin boyutlarını da gündeme getirmiş ve müslümanlar açısından bu
asrın ana meselesi haline gelmiştir.

Günümüz müslümanı neyi tebliğ edecek? Hangi meseleyi gündeme getirecek? Ebu
Bekir (ra) zamanında vuku bulan Müseylemetül Kezzap meselesini mi? Ali
(ra)'ın onu ilahlaştıranları yakması meselesini mi? Yoksa Kur'an'ın mahluk
olduğuna dair yapılan tartışmaları mı? Evet hangi meseleyi?

İslam alimleri, müslümanın öncelikle ve geciktirmeden öğrenmesi gereken
ilimler hakkında görüşlerini belirtmişler ve itikad hakkında şöyle
demişlerdir:

*«İtikad ilmini öğrenmek, itikad ile ilgili tehlikelere paralel olmalıdır.
Eğer tevhid kelimesinin manası hakkında kişinin kafasında bir şüphe varsa,
bu şüpheyi gidermek için gereken ilmi öğrenmesi farz-ı ayındır. Eğer
bid'atin yaygın olduğu bir yerde bulunuyorsa bu tehlikelerden emin olması
için, kendisini bu bid'atlerden koruyacak İslami hakikatleri öğrenmesi
farzdır. Mesela; faizin uygulama alanı bulduğu bir yerde tüccarlık yapan bir
kimsenin bundan korunma yollarını öğrenmesi farz-ı ayın olur.»*

* (Ahmed b. Kudame el Makdisi
(**[1]*<http://mail.google.com/mail/?view=page&name=gp&ver=ada78f9d15ef9e85#_...>
*[1])-Minhac-ul Kasidin)*

Asrımızın meselesi geçmişteki müslümanların meselelerinden farklı, yeni bir
meseledir. Bugünkü alimler sözkonusu olan bu meseleyi, yani hakimiyet ve
şirk kavramı meselelerini netliğe kavuşturmak ve böylece üzerlerine düşen
görevi yerine getirmekle sorumludurlar. Ancak bu şekilde üzerlerindeki ağır
sorumluluktan kurtulabilirler.

Bu ümmetin gerginlik arzeden bu döneminde, bugün çeşitli yerlerden birtakım
sesler yükselmektedir. Yükselen bu sesler toplumları din esaslarına
sarılmaya davet etmekte ve tehlikeli durumlardan sakındırmaya çalışmaktadır.
Ancak bu davetler, yükselen bu sesler, küfür mihraklarının ve
işbirlikçilerinin yanında cılız kalmış ve amacına tam ulaşamamıştır. Fakat
Allah'ın nuru mutlaka tamamlanacaktır. Nitekim Rasulullah (s.a.s), hiçbir
zaman kaybolmayacak olan ve sırat-ı mustakim üzere bulunan bir topluluğa
işaret etmiştir.

Bu din Allah'ındır ve kıyamete kadar baki kalacaktır. Ufuklardaki işaretler
yeni uyanışları müjdelemektedir. Bu uyanış, *«yalnız Allah'ın hükmünü
tanıma»* anlayışını da beraberinde getirmiş ve böylece *«Hakimiyet»* sorunu
yeniden ele alınmıştır.

İşte bu gerçek, yani *«vahyin reddettiği kanunları kabul etmenin veya onlara
itaat etmenin şirk olduğu»* gerçeği tağutları sarsmıştır. Ve böylece çatışma
artık yeni bir döneme girmiştir. Evet şeytanın hizbi ile Rahman'ın hizbi
arasındaki kavga değişik bir şekil almıştır. tağutlar ve işbirlikçileri bu
gerçeği gözden saklamak için takva maskeleri takmaya başlamışlar ve bu büyük
meseleyi küçük gösterip, İslam'ı isteyen insanları başka meselelerle
uğraştırmak için şeytani hilelere başvurmuşlardır.


----------


Allah, Cehennemde cezası en hafif olanlardan birine şöyle der: Eğer yer yüzündeki her imkan (güç ve servet) senin elinde olsaydı, bu cezadan kurtulmak için, verir miydin? O kişi hiç tereddütsüz: verirdim, der. Allah şu açıklamayı yapar: Sen dünyada yaşarken, ben senden bu dediğimden daha kolayını, yani bana inanmanı ve hiçbir şeyi ortak koşmamanı istedim. Ama sen ise bana ortak koşmakta direttin.
Hadis (Tirmizi).

Allah Resülü: Cennet bahçesine uğradığınızda kendinizi besleyiniz, buyurdu. Sahabiler: Ya Resulallah, Cennet bahçeleri nerededir? diye sordular. Peygamberimiz: Allah' ın anıldığı, zikir mescidleridir, buyurdu.(Tirmizi). İbn-i Abbas' ın rivayetinde:İlim meclisleridir, buyurdu.(Taberani). Ebu Hureyre'nin rivayetinde: Mescidlerdir, buyurdu. Sahabiler: Beslenmek nedir? diye sordular. Resulüllah: Subhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber (demek)dir buyurdu.(Tirmizi).
Hadis-i Şerif (Taberani).



Bir gün bir hurma fidanı dikiyordum.Resulüllah yanıma geldi. Ey Eba Hureyre! Nedir o diktiğin? diye sordu. Hurma fidanı dikiyorum ya Resulallah, dedim. Sana o diktiğinden daha hayırlı bir dikim işi söyleyeyim mi? dedi. Söyle ya Resulallah! dedim. Sübhanallah, Elhamdülillah La ilahe illallah, Allahu Ekber, kelimelerini söyle... Bunların her biri için, sana Cennet'te bir ağaç dikilir, buyurdu.

-----------


Hz. Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Balığın karnında iken, Zü'n-Nûn'un yaptığı dua şu idi: Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine'zzâlimîn. (Allahım! Senden başka ilâh yoktur, seni her çeşit kusurlardan tenzih edirim. Ben nefsime zulmedenlerdenim.)" Bununla dua edip de icâbet görmeyen yoktur. " [Tirmizî, Daavât 85. (3500).]

AÇIKLAMA:

Zü'n-Nûn, Sâhibi'l-Hût da denen Hz. Yûnus (aleyhisselâm)'tur. Bir balık tarafından yutulmuş olması sebebiyle bu isimlerle yâd edilmiştir. Zîra her iki tâbir de balık sâhibi mânâsına gelir.Hz. Yûnus, İbnu Metta, yani Metta'nın oğlu diye de bilinir. Ninovalıdır. Kendisine otuz yaşlarında peygamberlik gelmiştir. Aşırı zenginlik ve refahın şımarttığı halk, sapıtmıştı, putlara tapıyordu.

Hz. Yûnus (aleyhisselam)'un Hakk'a dâvetini dinlemiyorlardı. Otuz üç sene kadar gayretine rağmen iki kişiyi hidâyete erdirebilmişti. O, halkın bu haline üzülerek orayı terke karar vermişti.

Allah'tan izin almaksızın yola çıktı. Halbuki peygamberler, bu çeşit ciddi kararlar aldıkları zaman, Cenâb-ı Hakk'ın iznine başvurmaları gerekirdi.

Böyle izinsiz bir ayrılışla şehri terkedip deniz kenarına geldi. Hareket etmek üzere olan bir gemiye bindi. Gemi bir müddet yol alınca ârızalandı, ne ileri ne geri gitmiyordu. Bütün gayretlere rağmen tâmir olmuyordu. Bir de fırtına çıktı. Batma tehlikesi ile karşılaşan gemide panik başladı. Kimse ne yapacağını bilemiyordu. Yolcular bu durumu uğursuzluğa yorup: "İçimizde büyük günah işlemiş biri var!" diyerek onu ortaya çıkarmak istediler. Bunu kur'a ile bulmaya karar verdiler. Çekilen kur'aya göre suçlu Hz. Yûnus (aleyhisselam)'tu. "Bu sâlih biridir, yanlışlık var!" denildi ise de rivâyete göre üç kere çekilen kur'a hep ona isabet etti.

Hz. Yûnus fırtınalı, dalgalı ve karanlık bir gecede denize atladı. Bir müddet sonra büyük bir balık onu yuttu (Saffat 142).İşte burada ölmediğini anlayan Hz. Yûnus hatasını anlayıp, sadedinde olduğumuz hadiste belirtildiği üzere Cenâb-ı Hakk'a ihlâsla yöneldi ve dua etti. Allah, bu ihlâslı duayı kabul etti. Balığa vahyederek Yunus'u kenara atmasını emretti. Hz. Yûnus (aleyhisselam) böylece karanlığa, fırtınaya, kabaran denize, kendisini yutan balığa rağmen kurtuluşa erdi.Âyette, onun duasının kabul edilmesi, Rabbine yaptığı tesbihatla îzah edilmiştir: "Eğer çok tesbih edenlerden olmasa idi, insanlarn tekrar diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalacaktı" (Saffat 143-144).

Kütub-u Sitte Şerhi, Prof.Dr. İbrahim Canan, Cilt 16-17

-------------


am yakinlarinda Mûte'de hicretin 8. yilinda on bin kisilik Islam
Ordusu ile yüz bin kisilik Haçli Ordusu karsi karsiya geldiler. Savas
baslamisti ve siddetli bir sekilde devam ediyordu.

Abdullah bin Revaha (r.a) yaraliydi; arkadasi Cafer'in (r.a)
sehid edildigini ögrenince bulundugu yerden ayaga kalkti, atina bindi
ve tekrar çarpismaya basladi. Disaridaki düsmanlarin yanisira
içindeki düsmanla da ayni anda savas ediyordu. Içindeki düsman bir
ara ona:


"Dön geri... Dünyayi sen mi düzelteceksin? Bak arkadaslarin
öldügü gibi az sonra sen de öleceksin. Oysa Medine'de seni ömür
boyu mutlu edecek hurma bahçelerin var. Bununla birlikte seni bekleyen
bir ailen var. Sana hizmet eden kölelerin var..."

Abdullah bin Revaha (r.a), içindeki düsmani söyle diyerek
maglup etti.


"Esini mi düsünüyorsun? O zaman bil ki; ben onu bosadim.
Artik onu düsünemezsin. Köleler mi? Haberin olsun ben onlarin
hepsini azad ettim. Medine'de bulunan bag ve hurmaliklara gelince,
onlarin hepsini Rasul-ü Ekrem' e hediye ettim. Söyle ey nefis, baska
diyecegin bir sey kaldi mi?"


-----------


NAMAZDA AKLA GELEN ŞEYLER (1)

Fıkıh BölümüKulun namazda aklına bir hayır gelse, hemen onu yapmaya koşmalıdır. Bu, Allah’a en sevimli olan şeylerdendir. Çünkü O, bunu kendisi için en sevimli yerde/namazda kuluna hatırlatmıştır.

Namaz kılan kimse kötü ve gazaba vesile olan basit ve beğenilmeyen işleri hatırlamışsa ondan süratle sakınmalıdır. Çünkü o, kulu Allah’ın yakınlığından uzaklaştıran bir şeydir. Onu kula ibadet yerinde hatırlatması bir azarlama, yanlışlığını itiraf ettirme anlamı taşıdığı gibi ayıplama ve uyarı da olabilir. Bunu terk etmek Allah’a yaklaştıran sebeplerdendir. Bu kulun Yüce Rabbine güzel icabet ettiğini gösterir. Bu kulun Allah’a ulaşmada takip edeceği bir yoludur.

Kulun aklına bir boş temenni, bir heva/kötü arzu gelir veya geçmiş veya gelecekle ilgili herhangi bir düşünce doğarsa bilmelidir ki, bu düşmanı olan şeytandan gelen bir vesvesedir. Ona olan hasedinden dolayı kendisini böyle meşgul etmektedir. Bu şekilde onun, namazın rükünlerine kalbi ile iştirak etmesini engellemek ve kalbinin Allah’a münacaatta bulunmasından meşgul etmek ister. Şeytan bu yolla ona zarar veren şeylerle meşgul ederek, faydalı şeylerden perdelemek ister. Bununla onu namazın zikirlerinin her birinde hatırlanması gereken tedebbür/okuduğunu anlamak, tazim, hamd, dua ve istiğfardan mahrum etmek ister.

Eğer aklına geçim işi, ne yapacağım endişesi ve duasında istediği şeyleri nasıl elde edeceği düşüncesi gelirse, bunun nefis tarafından olduğunu bilmelidir. Bu tür şeyleri düşünmesi nefsinin kendisine dünya ile ilgili konularda verdiği vesveseden kaynaklanmaktadır.

Namaz kılanın aklına mahzurlu bir arzu veya isyan düşüncesi gelirse bu helak ve uzaklaşma sebebidir. Bu tür düşünceler, insanı azdıran düşmanın/şeytanın onu çepeçevre sarması sonucu nefs-i emmarenin bir sıfatı olarak meydana gelir. Bu durum ilahi huzurdan uzaklaşma ve perdelenme alametidir. O aynı zamanda kulun gazaba uğramasının, Allah’ın hoşnutluğundan uzaklaştırılmasının ve kendisinden yüz çevrilmesinin bir delilidir.

Kul, namazda bu tür düşüncelerle yüzyüze gelince, hemen bunları zihninden yok etmeye, nefsin vesvese ve fısıltısını kesmeye çalışması gerekir. Kul, bu tür düşüncelerin kalbinde ortaya çıkmasına imkan vermemelidir, yoksa onlar kendisine sahip ve hakim olur. Aklı ile onlara kulak vermemesi gerekir, aksi durumda bu düşünceler onu iyice sarar. Onlara kalbiyle katılmamalı, uzatmamalıdır; yoksa bu düşünceler onu zikir ve kalp uyanıklığından uzaklaştırıp cehalet ve gaflete götürür.

Mahzurlu olan bir şeyi düşünmek de mahzurludur. Bunda manevî noksanlık mevcuttur. Mubah olan herhangi bir ameli yapmaya niyet etmek mubahtır. Bunda ise fazilet mevcuttur.

Namaz kılan kimsenin kalbine yapılması ertelenmiş herhangi bir hayır düşüncesi doğarsa, onu kesin olarak yapmaya niyet etmelidir. Çünkü bu ona hatırlatılmış ve kendisinden yapılması istenilmiştir. Sadece niyet edip namaza devam etmeli: ‘bu iş nasıl, ne zaman olacak, onu nasıl yapacağım?’ gibi düşüncelerle meşgul olmamalıdır. Böyle yaparsa, gelecekteki işleri tedbir etmekle meşgul olup o anda yönelmesi gereken asıl işini kaçırmış olur. Bu da şeytanın onun namazından çalması ve kendisine tuzak kurmasıdır.

Namaz kılan bir mümin, nefsin gizli düşüncelerini bertaraf etmek, düşmanının/şeytanın kalbine verdiği vesveseleri kesmek için gayret gösterirse, Allah yolunda cihad etmiş ve kendisine en yakın Allah düşmanlarıyla savaşmış olur. Bundan dolayı onun için iki sevap vardır. Birisi Kerîm/sonsuz ihsan sahibi Rabbine yakınlaşmak için kıldığı namaz sevabı, diğeri de ilahi huzurdan kovulan şeytana karşı verdiği sabır ve savaş sevabı.

Manevi halleri güçlü müminler, düşmanlarına/şeytana karşı sert ve temkinli davranırlar. Namazlarında kendilerine müşahededen alıkoyacak herhangi bir sebep ya da herhangi bir durum arız olduğunda, bunu ortadan kaldırmak ve kökünden söküp atmak için çalışırlar. Çünkü bu şeyler onların hakka giden yolunu kesmekte ve haktan uzaklaşmalarına sebep olmaktadır. Bunun için arifler dünyadan gönüllerini çektikleri gibi, bu şeylerden de gönüllerini çekerler. İşte bu, zühttür. Bu hâl Yüce Allah’ın onlara bir ihsanıdır ve kendilerinden istediği de budur. Hem zahidlerin dünya malından gönüllerini çekmelerinin bir sebebi de budur. Onlar bu şekilde gönüllerini dünya sevgisinden temizleyerek vesveseden arındırılmış bir halde ibadet ve taat ederler.

Bu konuda Hz. Resûlullah’tan (s.a.v) şu durumlar rivayet edilmiştir. Resûlullah (s.a.v) namazda iken üzerinde bulunan cübbesinin işlemeleri dikkatini çektiği için onu çıkarmış ve:

“Bu beni namazda meşgul etti” buyurmuştur.(Bkz: Buhari, Salat, 244; Müslim, Mesacid, 61; Ebu Davud, Salat, 168; Nesai, Salat, 187; İbnu Mace, Libas, 1.)

Yine Allah Resûlü (s.a.v) bir gün namazda ayakkabısının bağına baktı; bağlar yeni idi, dikkatini çekti. Efendimiz (s.a.v) onun çıkarılmasını ve eski bağlarının getirilmesini emretti.(İbnu Mubarek, K. Zühd, No: 383.)

Yine Allah Resûlü (s.a.v) bir defasında yeni bir ayakkabı giymişti, namazda ayakkabının güzelliği hoşuna gidince hemen secdeye kapandı ve namazdan sonra: “Gazabına uğramayayım diye Rabbime karşı tevazu gösterip secdeye kapandım” buyurdu. Daha sonra o ayakkabısını çıkarttı ve karşılaştığı ilk dilenciye verdi. Sonra Hz. Ali’ye, kendisine bir çift tüysüz ve sade ayakkabı satın almasını emir buyurdu ve onları giydi.(Zebidi, İthafu’s-Sade, III, 204. (Buradaki kayda göre hadisi, Abdulah b. Hufeyf, “Şerefu’l-Fukara” isimli eserinde, zayıf bir senetle Hz. Âişe’den (r.a) rivayet etmiştir.)

Manen zayıf olan müminler de namazda kendilerine arız olan olumsuz düşünceleri kalplerinden gidermeye, kendilerini onlara kaptırmamaya ve onları içlerinde tekrar etmemeye çalışmalıdırlar. İmanlarındaki yakîn nurunun zayıflamaması ve hemen kalp uyanıklığını sağlamak için bu lazımdır.

Manevi afetler kalbe heva/kötü arzular yoluyla ve şeytanın kalbe yerleşmesi sebebiyle girer. Hevanın kalpte yer etmesi ve şeytanın kuvvetli oluşu ise, gafletin uzun sürmesi ve taattan tat alınmamasından kaynaklanır. Bunun sebebi de nefsin şehevî isteklere serbestçe dalması ve nefsanî sıfatların kula hakim olmasıdır.

Nefsin rahatça hareket etmesi ve kötü sıfatlarının kuvvet kazanması kalbin darlığından ve yakîn inancındaki zafiyetten ileri gelmektedir. Çünkü kulun yakîni kuvvet bulsa göğsü genişler; yakîn nuru hevasının karanlığını aydınlatır. Gecenin gündüzde kaybolduğu gibi nefis de kalpte tamamen kaybolur. Kulun elde ettiği müşahede hâli, şeytanın hareket alanını kapatır ve kötü adetlerin etkisini kalpten siler atar. Artık kul kesin olarak bilir ki içinde bulunduğu zikir ve namaz kendisi için daha faydalı, düşündüğü acil dünya zevklerinden ve kötü isteklerinden sonuç itibariyle çok daha yararlı ve çok daha övülecek bir durumdur. Bu durumda içinde bulunduğu zikir hâli onu, kötü düşünceden alıkoyar.

Bu iki makamdan sonra övülecek ve bahsedilecek herhangi bir hâl yoktur. Namaz kılan kimsenin ilahi hitabın anlaşılmasında, okuduğu kelamın manasını tefekkürde, ilahi maksat ve murat üzere bulunmada kalbinde bulduğu açık ve noksanlıklar aslında kul için Allah tarafından yapılan bir uyarı ve içinde bulunduğu hâli tanıtmadır.

Bu durum, tilavetin sağladığı ek bir faydadır. O, ameldeki ihlasın alameti, tefekkürün bereketi, kulun güzel ibadetlerinin kabul edilmesinin ve şükre layık bir halde olduğunun delilidir. Artık kul, ona bağışlanan bu fazla nimeti almalı ve ondan avuç avuç toplamalıdır. Artık başka şeylere bakmamalı ve temenni etmemelidir. Kalbini dünyevî düşüncelerden çektikten sonra bir daha ona yönelmemelidir.

Bu durumda şeytan sinsice yaklaşıp namaz kılanın kalbine kulak kabartır; oraya vesveseler verir, onu aldatmaya heves eder ve kendisine ümniye/boş şeyleri hayal ettirme yolundan girip aldatmaya çalışır. Çünkü ayette şeytan, insanı saptırmak için sapıklıkla boş kuruntuyu birlikte saymıştır. O, şeytanın kulun amellerini iptal etmek için yaptığı yalan vaadlerdir. Baksana Allahu Teala, şeytanın bu hâlini nasıl haber veriyor. Ayette şöyle buyrulmuştur:

“Şeytan dedi ki: Onları mutlaka saptıracak ve boş kuruntulara aldatacağım.”( Nisa 4/115.)

Diğer ayette bu manada şöyle buyrulmuştur:

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt. Süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ. Mallarına ve evlatlarına ortak ol. Kendilerine boş vaadlerde bulun. Aslında şeytan, insanlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.”( İsra 17/64.)

Sonra Yüce Allah, şeytanın bu hile ve aldatmasından bazı kullarını hariç tutmuştur. Onlar, Yüce Allah’ın desteği ile şeytana karşı galip gelen, ilahi koruma içinde bulunduklarından ve Allah’ı kendilerine vekil edip O’na tevekkül ettiklerinden düşman/şeytan onlara ulaşıp da bir zarar veremez. Bütün bunlar, şu ayetlerde ifade edilmektedir:

“Şurası muhakkak ki, benim ihlaslı kullarım üzerinde senin hiçbir tesirin ve ağırlığın olmayacaktır. Onlara vekil olarak Rabbin yeter.”( İsra 17/65.)

“Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, ayetlerimiz (mucizeler) sayesinde düşmanlar size erişemeyecektir. Siz ve size tabi olanlar üstün geleceksiniz.”( Kasas 28/35.)

“Gerçek şu ki, iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın hiçbir hakimiyeti yoktur.”( Nahl 16/99.)

Kulun namazda okuduğu her bir kelimeden geleceği hakkında derin tefekküre dalması, daha önceden yaptığı kusurlardan onu alıkor; içinde bulunduğu şeyle meşgul olması ise, onu anladığı şeye bağlar. Kul okuduğu şeylerin zâhiri manalarının dışında bir takım şeyleri anlar ve bu anladıklarını kendisini ilgilendiren ve ihtiyacı olan şeylere ulaşmaya bir delil yapar. Bunlar derin anlayışlara açılan kapılardır; kula namazda açılır; okuduğu Kur’an onların anahtarı olur. Sonra kul daha ötelere geçer; kendisi için en faydalı ve en gerekli şeylere ulaşır. O, tanıdığını bu şekilde tanır; öğrendiğini bu yolla öğrenir.

Namaz kılan kimse, tilavet esnasında okuduklarını bırakıp faydasız şeyleri düşünmesi veya okunan ayetlerin dışında başka şeylerle meşgul olması onun anlayışını engelleyen bir perde olur ve onu ilmin hakikatinden uzaklaştırır. Kul bunlara son vermelidir.

Tilavetin/Kur’an okumanın hakikati; okuduğu kelamın bâtınî manasını derince düşünmekle ve ilahi hitabın gizlilikleri üzerinde tefekkür ile olur. Kul kalbini murad edilen manalara bağlamalı, fikrini ise onu Allah’a erdiren ve Allah’tan uzaklaştıran şeyler hakkında tezekkür etmede/iyice düşünmede kullanmalıdır. Çünkü bu kelam “Aziz” olan Allah’tan gelen “şerefli” bir kelam, “Latif” Zattan gelen gelen latif/sırlı bir kelam, “Hakim” olan Mevla’dan gelen hikmet yüklü bir kelam, “Âlî” Rabbimizden gelen yüce bir kelamdır.

İlahi kelâmın/Kur’an’ın zâhiri manası anlayışa yakın ve kolaydır. Bâtını ise engin bir deryadır. O’nu dinleyen kimse, herkesin anlayacağı bir yönü bulunduğu için “onu anladım!” der. Ama onu müşahede ettiğinde manasının inceliğinden dolayı sanki hiç işitmemiş gibi olur. Akıl sahibi kimse onu, beyanının açık olması ve hikmeti tafsilatlı olduğundan dolayı bildiğini zanneder, fakat kelamın hakikati kendisine öğretildiği zaman, manalarının derinliğinden ve alanının genişliğinden dolayı sanki onu hiç anlamamış gibi gelir.

Bir kısım insanlar, Kur’anın açıklamalarını duyduklarında bununla aldanmışlar ve ondan daha güzelini söyleyebileceklerini iddia etmişlerdir. Başka topluluk ise onun meselelerini anladıktan sonra, ondan başka bir kitap talep edip onun yerine başkasının getirilmesini istemişlerdir.

Bir başkaları da Kur’an’ı işittiklerinde onu anladıklarını iddia etmişler fakat en doğru söz sahibi Yüce Allah onların yalan söylediğini bildirmiş ve onların Kur’an’ı gerçekte işitmediklerini haber vermiştir.

Allahu Teala başka bir ayetinde bütün bunların onların cehaletinden kaynaklandığını haber vermiş; bu konuda ki cüretlerinin hayret verici olduğunu bildirerek onların vasıfları hakkında şöyle buyurmuştur.

“Kendilerine ayetlerimiz okunduğunda onlar: “işittik; istesek bunların bir benzerini biz de söyleriz” derler.”( Enfal 8/31.)

“Öldükten sonra bize kavuşmayı beklemeyenler, kendilerine ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman: “Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir!” derler.”( Yunus 10/11.)

Allahu Teala diğer grubun sıfatları hakkında da şöyle buyurmuştur:


“Bunlar kulak verirler/dinlemiş gibi gözükürler, halbu ki onların çoğu yalancıdır.”( Şuara, 26/223.)

“Hiç şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.”( Şuara 26/112.)

“İşitmedikleri halde, işittik/anladık diyenler gibi olmayın.”( Enfal 8/21)

Allahu Teala Kur’an’ı can kulağı ile dinleyen ve manasını anlayan cinler hakkında şöyle buyurmuştur:

“Cinler şöyle dediler: Biz gerçekten doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur’an dinledik ve ona iman ettik. Artık Rabbimize asla ortak koşmayacağız.”( Cin, 72/1-2)

Cinler, insanlardan daha kuvvetli ve büyük varlıklardır. Bu cinler, Kur’an’ı anlayanlardır. Bunun için Yüce Allah kendilerini övmüştür. Vahyin sahibi Yüce Allah, onu alan ve tebliğ eden peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında da aynı şekilde şöyle buyurmuştur:

“Onların aksine sen o Kur’an karşısında hayran kalıyorsun, onlar ise alay ediyorlar.”( Sâffât 37/12) Yani sen Kur’an’a, verdiği açıklamalara ve onun indirilmesine hayran kalıyorsun; ama cahiller onunla alay ediyorlar

Kur’an okuyan kimseye, tilavet ettiği ayetler, ilahi azamet ve kudreti tefekkür etme kapısını açar. Kul ilahi kelam vasıtasıyla ahiretle ilgili nimet ve azabı müşahede imkanı bulur. Bundan dolayı ona iki sevap verilir; birisi tefekkür, diğeri namaz sevabı.

Bu anlattıklarımız müminlerin geneli için ihsan edilen ziyade nimetlerdir. Mukarrebun makamındaki seçkin kullar için ise, bunlarla birlikte onların ötesinde şeyler vardır. Onlar, namazda okudukları Kur’an’la gayb aleminden açılan ilim ve nurlara yöneltilir ve ilahi kelamın sayesinde Yüce Sevgiliye ait sırlara vakıf olurlar. Yine bu Kur’an tilavetiyle elde ettikleri yakîn nuru ile kendilerine ilahi izzet, ceberut, yücelik ve azamet aleminin sırları keşfedilir/açılır. Yüce Allah, onlardan daha önce istediği bir tefekkür ve derin düşünce olmaksızın kendilerini bu haller ile yüz yüze getirir ve onları müşahedesine/tecellilerini seyretmeye mecbur eder. Bu durumda dilleri konuşmaktan kesilir, akılları anlamaktan mecalsiz kalır; Yüce Allah onların kalp ve düşüncelerini bir şey talep etmekten alıkoyar. Onlara herhangi bir sebebe bakma ve yönelme imkanı vermez. Bilakis onlar, herhangi bir çaba ve gayret göstermeksizin, nasıl olduğunu bilmeksizin ve olması için bir irade göstermeksizin bu halleri yaşarlar. Sonra onlar,
içinde bulundukları hâlin hakkını verip manevi nasiplerini elde ettiklerinde daha ötelere, en büyük aleme geçerler; ilahi huzurda dururlar, devamlı Cenab-ı Hakkın yanında olurlar.

Onlar, bir an olsun müşahede esnasında başka şeylerle meşgul olup durmazlar. Allah’tan gayri müşahede ettikleri şeylerle huzur bulup sükuna ermezler. Çünkü onlar beyan/açıklanan mana ile değil onun sahibi ile, haber ile değil yakîn ile, müşahede ettikleri varlıklar ile değil, her şeye şahid olan Mevla ile, varlık ve eşya ile değil, onu yoktan var eden ve varlığını devam ettiren Yüce Zat ile birlikte olmak istemektedirler.

Allah onlara murad ettiği şeyleri gösterir; onlardan başka şeylere yönelme hâlini kaldırır; hakkı yakînen tanıdıklarından onları tembellik ve taşkınlıktan kurtarır. Onları başka şeye bakmaktan keser, varlıklara bağlanmaktan uzaklaştırır. Onlar kendilerine ayetlerini açıklayan zata tam olarak bağlanırlar, Yüce Allah onlara başka şeyden faydalanmayı unutturur. Onlar kendilerini bu makama ulaştıran Yüce Zata bağlanırlar; Allah onlara zatını tanıtır, kendilerini Zatına sevk eder, huzuruna giden yolda onlara delil olur.

Bu anlattıklarımız, Yüce Allah ile özel bir kuvvete sahip olan, O’nunla zengin olup bütün varlıklara muhtaç olmaktan kurtulan, O’nu bulup kalbinden bütün varlıkları atan, O’nunla zikreden ve sabreden kimselerin sıfatıdır.

Namaz kılmak isteyen kimse, ihtiyaçlarını görüp önemli hacetlerini bitirdikten sonra namaza durmalıdır. Geride, kalbini daraltacak ve düşüncesini dağıtacak bir iş bırakmamalıdır. Böyle yaparsa, kalbi namazda boş olur, düşüncesi toplanır, aklı okuduğunu anlayacak şekilde uyanık olur, kalbi ile dili bir birine uyar; bu şekilde kul her şeyi ile Rabbine yönelir. Bu, şeytanla mücahedesinde zayıf düşen ve hak yolundaki yarışta velilere ulaşamayan manen hasta kimselere emredilen bir durumdur.

Bu konuda Rasûlullah’ın (a.s.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Güçlü mümin, zayıf olan müminden Allahu Teala’ya daha sevimlidir. Bununla birlikte her birinde hayır vardır.”( Müslim, Kader, 34; Nesai, Ameli’l-Yevmi ve’l-Leyle, 195; İbnu Mace, Mukaddime, 10; Beyhaki, Sünen-i Kübra, X, 89; İbnu Hıbban, Sahih, No: 5722.)

Allahu Teala da şöyle buyurmuştur:

“Müminlerden -özür sahibi olanların dışında-oturanlarla malları ve canları ile cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile Cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik/cennet vaad etmiştir; ama mücahitleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.”( Nisa 5/95.)




Kalplerin Azığı (Kutu'l Kulüp)

------------


Asr-ı saadet döneminden İmran Bin Husayn buyurur: "Keşke bir
tepede kül olaydım da fırtınalı bir günde rüzgar savursaydı
beni" der.Evet arkadaşlarım,kardeşlerim,ağabeylerim şimdi bende
diyorum ki keşke, bunu söylemeyi istemiyorum ama yaşadığım
döneme bakıyorum ve neden diyorum.Benim yaşadığım dönem
böyleyse geleceğim hatta gelecek nesiller ne yapar, korkuyor ve
hüzünleniyorum.Hüznüm her geçen gün kendimle beraber büyüyor
ama sonra şükrediyorum elhamdülillah diyorum çünkü dinim var hem
de en güzel insan olan HZ. MUHAMMET (S.A.V.) getirdiği, dinimiz
var.Sonra tekrar elhamdülillah diyorum çünkü bizim dinimiz
değiştirilmeyecek ve kaybolmayacak binlercesine
şükrediyorum.Geceleri boynumu büküp dua ediyorum,rabbim sen
yolundan bizi ayırma Müslüman kardeşlerime imtihanlarında yardım
et kötü yollara düşürme diyorum.Bunları neden mi söylüyorum
çünkü üzülüyorum .Doğru yol varken şeytanın sivri aklı ile
nefsine uyup ta doğru yoldan çıkanları görüyorum
kahroluyorum.İstiklal marşı haberini duymuşsunuzdur içim acıdı
biz Osmanlı torunlarına yakışır mı dedim,boynumu büktüm.Şimdi
de duydum ki ALLAH varlığına şüphe ederler binlercesine tekrar
tekrar kahroldum,yerin dibine girdim.Utandım ahiretde bu kişilere
sorarsalar size doğru yol gösteren olmadı mı?İçime bir ürperdi
girdi.Müslüman ağabeylerim,ablalarım,kardeşlerim gelin
silahımızı kullanalım Müslüman'ın en güçlü olan silahı dua
edelim.

Enes b. Malik'in (r.a.) naklettiğine göre:
Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurdu: Aziz ve Celil olan Allah şöyle
buyurdu: "Hiç şüphe yok senin ümmetin, bu nedir, şunun hâli
nedir? diye pek çok sorular sormaktan vazgeçmeyecekler. Hatta
(sonunda): Mahlûkatı Allah yarattı, fakat Allah'ı kim
yaratmıştır? diyeceklerdir.

----------


BUGÜN bir başkayım, ağlamaklıyım. Coştun yine deli gönlüm, göz yaşım gibi
çağlar mısın. Unuttuğumuz o kadar çok şey var ki, biri çıksa da hatırlatsa
bunları tek tek. Ağlamak gibi, sevmek gibi, dostluk gibi, vefâ gibi. Hele
vefâ, eski İstanbul’da belki de bir semtin adı şimdilerde. Yıllardır
aradığım, bir türlü ulaşamadığım ilkokul öğretmenimi buldum nihayet. Kader
karşıma çıkardı bir gün. Hayattalar, sıhhat ve afiyetteler. Sevgili
anneciğiyle beraber yaşıyorlar. Kimi kimsecikleri yok, bir başınalar.
Birbirlerine karşı hiç tükenmeyen sevgileri var. Sevgileri dostlar başına.
Hiç de yalnız değiller. Allah’la beraberler.
Severdim öğretmenimi. Çocukluk duyguları işte, ayıp olur mu söylesem acaba?
Çocukça, safça bir sevgi miydi bu? Yoksa platonik mi desem. Ama üzerinden
kırk sene geçmiş. Şimdi, bu sabah vakti arayıp da kendisine onu ne kadar çok
sevdiğimi ve hâlâ yüreğimde adını yıllardır unutmayıp hep andığımı söylemek
istiyorum. Söyleyemeyip de saklamanın ne manası var? Bir kırk sene daha
beklemeye zaman var mı? Bu sabah bir cesaret, bir kuvvet var içimde, Rabbime
şükrediyorum. Yüreğimde resmini gördüğüm tüm dostlarıma, gönülden
sevdiklerime, tek tek ulaşıp sevgilerimi söylemek istedim. Ve söyledim de.
Oh, hayat varmış. Söyleyememek de ayrı bir azapmış. Kalbimin tam ortasında
günlerdir nasıl bir ağrıydı ki bu, atsan atılmaz, satsan satılmaz. Gölge
değil ki sessiz sedasız ardından gelsin. İçime oturmuş, ağır mı ağır
çıkmıyor bir türlü. Perişan etti bu duygu beni.

Bu derdi içimden atmanın sırrını, sevgili Peygamberimin bir tavsiyesinde
buldum. Hani bir gün ki sahabeden biri gelip; “Yâ Resulallah ben filân
kişiyi çok seviyorum” der. Hz. Peygamber “Madem bu kardeşini seviyorsun niye
gidip de ona söylemiyorsun?” Bu tavsiye üzerine o sahabe o adamın yanına
varıp, sevgisini açıkça söyler ona. O da “sen gerçekten sadece ve sadece
Allah adına mı beni seviyorsun, bunu söylemek için mi geldin?” der. “Evet
sadece bunun için.” Adam da “Allah da ne muradın ve ne hayrın varsa sana
versin.” der.K



----------


Zemzem-i Şerif
BİNBİR DAMLA

Zemzem, olabilir ki bir maden suyudur. Fakat bizim itikadımızda mukaddes bir sudur. Zemzem hakkında muhtelif ve meşhur rivayetler islâmî kitaplarda maruftur (bellidir). Ben o cihetlerden sarf-ı nazar ederek yalnız kendi tecrübelerimi arzedeceğim.

Ben zemzemi istediğim zaman, istediğim kadar içebilirim. Belki her gün her bir zemzemden on okkadan fazla içerdim. Sakalar getirir içerim, ister alır içerim, hiç ağırlık hissetmem. İçtikçe içerim ve içeceğim gelirdi. “Zemzem ne için içilirse onun için şifadır” sözünün manasını bihakkın müşahede etmişimdir.

Benim zemzem üzerinde maddi ve manevi tecrübelerim neticesi: Zemzemi ne niyetle içerseniz, zemzem o faydayı temin eder. Yani aç olduğunuz zaman karın doyurmak niyetiyle içerseniz açlığınızı giderir, hasta olduğunuzda şifa olsun diye içerseniz şifa olur. Fakat zemzemi olduğu gibi kullanmak şartıyla...

Zemzem-i şerifi, hacılar tenekeler, bidonlar ile alıp memleketlerine götürürler. Vaktiyle ben de götürmüştüm. Bu suyun şişede on iki sene kaldığı halde hiç değişmediğini ve bozulmadığını müşahede ettim. Zemzem-i şerif hakkında gayet büyük itikadım var. Ve büyük de tecrübelerim var. Veba zamanında herkes zemzemden kaçınırken, ben başka zamanlara nisbeten daha çok içerdim.

“Zemzem ne için içilirse onun için şifadır.” Fakat burada her işte olduğu gibi halis niyet ve kâmil itikadın olması şarttır. Bu ikisi de olursa zemzem-i şerif kat’i olarak “lima şüribe leh”dir (ne için içilirse onun içindir). Elbette itikat da olmazsa en meşhur sıtma ilacı sıtmaya deva olamaz ve hummayı teskin edemez. Zaten dünyada itikatsız hiçbir derdin devası yoktur. Ben tekrar tekrar tecrübe ettim; pek çok hastalıklara, mesanede olan hastalıklara ve iç hastalıklarına ve göz ağrılarına tecrübe ettim, aç kaldığım zaman haftalarca zemzem ile geçindim. Bilfiil tecrübelerimdir, bence hepsi kat’idir.

Abdürreşid İbrahim, Âlem-i İslâm, 2/497-498

Kahvenin Macerası

Yıl 962 (1554).

Dokuz yüz altmış iki tarihine gelinceye kadar başkent İstanbul’da ve kesinlikle bütün Rum ilinde (Anadolu’da) kahve ve kahvehane yok idi. Söylenen yılın başlarında Haleb’ten Hakem adında esnaftan bir adam ile Şam’dan Şems adlı kibar bir kimse gelip, Tahtakale’de açtıkları bir büyük dükkanda kahve satmaya başladılar. Keyiflerine düşkün bazı kişiler, özellikle okur-yazar takımından birçok büyük kimse bir araya gelmeye ve yirmibeşer, otuzar kişilik toplantılar düzenlemeye başladılar. Kimisi kitap ve güzel yazılar okur, kimisi tavla yahut satranç oynardı. Bazan yeni yazılmış gazeller getirip, şiir ve edebiyattan söz edilirdi. Ahbap toplantıları yapmak için büyük paralar harcayarak ziyafetler çeken kimseler, artık bu masraftan kurtulup bir-iki akçe kahve parası vermekle toplantı safasını sürmeye başladılar.

İş o dereceye vardı ki, işlerinden çıkarılarak yeniden vazife almak için belli bir süre beklemek zorunda olan memur adayları, kadılar, müderrisler, işsiz ve güçsüz takımı, böyle eğlenecek ve gönül avutacak yer bulunmaz diye kahveler dolup taşmaya başladı ve oturacak, hatta duracak yer bulunmaz oldu. Kahvehaneler o kadar ün saldı ki, mevki ve rütbe sahiplerinden ayrı ileri gelen büyükler de buralara ellerinde olmadan devamlı gelir oldular.

İmamlar, müezzinler, sahte sûfiler ve halk kahvehanelere dadandılar. Mescitlere kimse uğramaz oldu, deniliyordu. Din bilginleri (ulema) ise, “Kötülük yuvasıdır; kahveye gitmektense meyhaneye gitmek daha iyi olur!” gibi laflar söylüyorlardı. Bilhassa vaizler, yasak edilmesi için çok gayret gösterdiler. Merhum Sultan III. Murad zamanında kahvenin yasak edilmesi için sıkı tedbirler alındı. Ama yine önüne geçilemedi.

Fakat o zamandan sonra o kadar sürüm buldu ki, artık yasaklanmaktan uzak kaldı. Vaizlerle müftüler artık “içilmesinde mahzur yoktur” der oldular. Ulemadan, şeyhlerden, vezir ve büyüklerden kahve içmez adam kalmadı. Hatta o hale geldi ki, büyük vezirler, gelir kaynağı olarak kahvehaneler açtılar ve günde birer ikişer altın kira alır oldular.

Peçevî Tarihi, Hazırlayan: Bekir Sıtkı Baykal, 1/258

Sigaranın Dumanı

Tütünü 1009 (1600) yılında İngiliz kâfirleri getirdiler ve rutubetten ileri gelen kimi hastalıklara ilaçtır diye sattılar. Keyif ehli kimi ahbaplar, keyif verir diye tiryakisi oldular. Giderek, ehl-i keyf olmayanlar da kullanmaya başladılar. Hatta ulema ve devlet büyüklerinden birçokları o illete müptela oldular. Kahvehaneler, rezil ve ayak takımı kimselerin fazla tütün içmelerinden dumanla doldu, içinde bulunanlar birbirini göremez oldu. Çarşı ve pazarlarda ellerinden lüle (tütün ağızlığı, pipo) düşmez oldu. Birbirinin yüzüne üfleye üfleye çarşı ve mahalleleri de kokuttular. Üzerine nice saçma sapan şiirler yazıp yerli yersiz okuttular.

Kimi dost çevreleri arasında defalarca tartışmalar oldu. Tütünün iğrenç kokusu hemen adamın sakal ve başörtüsüne, üzerindeki elbisesine, özellikle eğer içinde içilirse evine siner. Bundan başka halı ve kese gibi eşyayı, evdeki yatakları yer yer yakar; kül ve köz ile dört bucak pislenir. Uykudan sonra uğursuz kokunun dimağı etkilediği ve fazla kullanılması ile insanın çalışamaz hale geldiği, elleri iş görmekten kaldığı ve bunlar gibi daha birçok korkunç zararları görülürken, zevki ve faydası nerdedir diye soruldukça: “Bir eğlencedir, bunun dışında safası zevk verir.” demekten başka bir cevap verememişlerdir. Halbuki bundan ruhça bir safa ihtimali yoktur ki, zevke dair olsun. Bu cevap bir cevap olamaz, sadece tatsız tutsuz bir ağız kalabalığından başka bir şey değildir.

Hepsi bir yana, tütün İstanbul’da kaç kez büyük yangınların çıkmasına yol açmış bulunmaktadır. Ancak gerçekte forsa (kürek mahkumu) çalıştıran gemilerde gardiyanlar kullanırlarsa, biraz uyku giderici etkisiyle forsa gözetleyiciliğine yararlı olduğu inkâr olunamaz.

1045 (1635-1636) tarihine gelinceye kadar tütün o kadar yaygınlaştı ki, anlatılması imkansızdır. Yüce Allah, padişahımız (IV. Murad) hazretlerinin ömürlerini, adalet ve insaflarını artırsın ki, bütün Osmanlı ülkelerinde kahvehaneleri kaldırıp yerlerine uygun dükkanlar koydurmuşlar ve kokuşmuş tütünün içilmesini kesin olarak yasaklamışlardır.

Peçevî Tarihi, 2/259

SEMERKAND DERGİSİ

-----------


bu Muazzam Nizami Yaratan ,Zamani Geldiginde Yikacaktir.

Ayet-i Kerimeler ve açıklamasıyakaza bildirdi:: Rabbimiz kendisini kullarına tanıtmak istiyor:
"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah'tır. O'nun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O Rabbiniz Allah'tır. O hâlde O'na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?" (Yunus, 10/3)



Koskoca gökler ve o göklerde direksiz dayanaksız duran kubbeler, hiçbir yere bağlı değil, ne zincir ne de ona benzer bir şey yok. Yıldızlar, gezegenler birbirine çarpmadan, bir nizam ve düzen ile hiç aralıksız dönmektedirler. Güneş, ay onlar da bir hesap ile dönmektedirler, öyle bir hesap ki, zerre miktar şaşmaz bir hesap. Allah'ımız ne kadar büyüktür ki; bu kadar büyük göklerin idaresi, bütün kâinatın tedbiri yed–i kudretindedir.
Kâinat yaratıldığı günden bu yana, kâinattaki bu muazzam düzenin işlemesinde hiç hata yapmadı, bundan sonra da yapmayacak. Çünkü O Hakîm'dir. Hakîm ne yaparsa yerinde yapar. O Hakîm, tedbir üzerine kâinatı yaşatmaktadır. Gün gelecek kendisi murad edecek ve kâinat yıkılacak ve tebdil edecek ve şu âyet–i celilenin sırları meydana gelecek.
"Yer başka bir yer, gökler de (başka gökler) hâline getirildiği, (insanlar) bir ve gücüne karşı durulamaz olan Allah'ın huzuruna çıktıkları…" (İbrahim, 14/48)
Gözümüzün önünde duran böyle büyük azametli bir manzarayı yaratan, sevk ve idare eden sonra da yılacak olan Allah Celle Celaluhu'nu çok iyi bilmeye, O'na kâmil mânada kulluk etmeye ve böylece varlık maksadımıza ulaşmaya çalışalım inşallah…

Onun âli ve ashabı
mânevî güneşlerimizdir
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in âli ve ashabı sonra gelenler için uyulan güneşlerdir. Burada anlatmak istenilen güneş şudur. İnsan bir yere gideceği ya da bir iş yapacağı zamanı seçerken gecenin karanlığını seçmez. Ne zamanı seçer? Güneşin doğup her tarafı aydınlattığı zamanı seçer. Güneş dünyamızı aydınlattığı zaman, kişi güneşin aydınlatmasından istifade ederek, istediği yere gider. İş yapacak olan da güneşin ışığından istifade ederek işini yapar. Kimi var güneşin ışığından istifade ederek gideceği yere gider, kimi var yapacağı işi güneşten gelen aydınlıkta yapar. Her iki durumda da güneş kişiye rehber olmuştur. İnsan bu işlerini yaparken güneşe tâbi olmuş oluyor. Güneş maddî plandaki dünyamızı aydınlatıyor.
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in âli ve ashabı mâneviyatımızı, mânevî yollarımız olan şeriat ve tarikat yollarını aydınlatıyor. Mânevî güneşlerimiz olan Efendimizin âli ve ashabına uymakla amacımıza ulaşmış oluyoruz. Onların yolundan başka yol karanlıktır, onların aydınlığından başka aydınlık yoktur. Rabbimiz ne buyuruyor:
"O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman etmiş olanlara diyecekler ki: Bize bakınız, nurunuzdan bir parça ışık alalım…" (Hadid, 57/13)

Şimdi teheccüd var,
yarın pişmanlık
Yarın o büyük günde mahşer halkına nida edilecek:
"Bugün Allah'ın fazl–u keremine kimin nail olacağı ortaya çıkacak." Daha sonra şöyle bir nida daha yapılacak:
"Teheccüd namazı kılanlar ayağa kalksın." Bu nida üzerine çok az sayıdaki insan ayağa kalkacak. Demek ki milletin çoğunluğu geceleri uyumuş, oyun ve eğlenceye dalmış teheccüdü ihmal etmiş, kılmamış.
Hesaplar görülmeye başlandığı zaman, çok çetin bir muhasebe yapılacak. Bu muhasebe çok çetin ve zorlu geçecek, ancak iyi kullar için bu muhasebe bir namazın vakti kadar olacak. Kötü kullar içinse, elli bin sene sürecek. O günde Allah dostları, Efendimizin sancağı altında bulunacak, birbirleri ile konuşacak, muhabbet edecek, birlikte sevinecekler. Ya Rabbi! Cümlemizi onlardan eyle. Âmin.
Beyazid–i Bestâmî Kuddise Sırruhu Hazretlerine "Seyyidü'l–Arifin" yanı sriflerin efendisi denilmiştir. Cüneyd–i Bağdâdî Kuddise Sırruhu Hazretlerine de "Seyyidü't–Taife" yani evliyaullah taifesinin efendisi denilmiştir.
Cüneyd–i Bağdâdî Hazretlerini vefatından sonra rüyada görürler ve ona sorarlar:
"Mevlâ Teâlâ sana nasıl muamelede bulundu?"
"İbareler eridi, işaretler de yok oldu. Ancak gecenin içinde kıldığımız rekâtçıklar bize menfaat sağladı."
Demek ki ibadet de ibadet, başka yok. Sonra öyle bir gün gelecek ki, bize fırsat tanınsa da iki rekât namaz kılabilsek. Nerede dünya günleri, geri gitme imkânım olsa da namaz kılsam…

Her zorba yaptığının
karşılığını görecek
Şu insanı anlamak mümkün değil. Bir bakıyorsun ki, utanmadan, korkmadan, kalkıp Allah'ın, Kur'an'ın aleyhine konuşuyorlar. Hiç düşünmüyorlar ki, bu dünyanın âhireti de vardır. Bu toprağın üstünün bir de altı var. Bir gün gelecek ki, bir daha geri dönüşü olmamak üzere kendilerini mezarda bulacaklar.
Bir vakit Emevî halifelerinden Velid bin Abdülmelik vardı. Bu halife bir vakit Kur'an ile istihare yapmak istedi. Yaptığı istiharesinde İbrahim sûresinin şu âyet–i celilesi çıktı:
"Ve Peygamberler fetih istediler. Her zorba inatçı da hüsrana uğradı." (İbrahim, 14/15)
Velid bin Abdülmelik bu çıkan âyete çok kızdı, hatta o kadar ileri gitti ki, "Bana niye müjdeli âyet gelmedi!" diye Kur'an'ı parçaladı, attı ve dedi ki:
"Her zorba ve inatçıyı sen mi tehdit ediyorsun? İşte benim, inatçıyım ve cebbarım. Haşr gününde Rabbine geldiğin vakitte, beni Velid parçaladı de."
Cahil cesurdur, derler. Çok zaman geçmeden Velid öldürüldü. Velid'i öldürenler kellesini sarayın kapısının önüne astılar. Onu öldüren, kendi akrabası çıktı.
İşte Velid örneği. Mevlâ Teâlâ'ya karşı yiğitlik söker mi? Sökmez. Ey gafil beyinsizler, kimin verdiği nimetlerle kime yiğitlik taslıyorsunuz? Allah'ın yakalaması çok çetin ve zorludur, seni derhal, hemen yakalar. Bakınız Sûre–i Mü'min'de ne buyruluyor:
"Onlardan evvel Nuh kavmi peygamberlerini yalanlamıştı. Onlardan sonraki gruplar da yalanlamışlardı. Ve her kavim peygamberlerine azmetmişlerdi, onu yakalayıversinler diye ve bâtıl ile mücadele de bulunmuşlardı, onunla hakkı gidermek için. Sonra onları yakaladım. Artık cezalandırmam nasıl oldu bir düşünülmeli." (Mü'min, 40/5)
Mevlâ Teâlâ'yı gücendirmeye gelmez. O'nunla iyi geçinmeye çalışalım. Allahu Teâlâ'yı tanımayan nefislerimize uymayalım, nefsimizin istediği istikametten gitmeyelim. Ya Rabbi! Nefsimiz bize sevmediğin bir işi yaptıracağı zaman sen bize yardım et.


Beyan Dergisi


----------

Her sey O nu över ,Bütün Sükürler O na Gider.

Çeşitli makalelerBir güzel çiçek. Rengârenk bir kelebek kanadı. Cıvıl cıvıl öten kuşlar. Mavi deniz. Cennet gibi bir yeşilliğin ortasından akan dere. Tertemiz hava. Yıldızlar. Ufukta yeni belirmiş dolunay.




Bütün bunlar, içinde yaşadığımız dünyanın güzelliklerinden birkaç tanesi.

Nereye baksak, her zaman bu güzelliklerden birkaçını karşımızda buluruz.

Bir hayranlık duyarız gördüklerimizin karşısında.

Bir sevinç doğar içimizde.

Bir coşkuyla dolarız; yerimizde duramayız neş’emizden.

“Ne kadar güzel!” deriz. “Ne kadar güzel bu dünyada herşey!”

Sonra bu güzellikleri yapanı överiz.

Herşeyi bu kadar güzel yapan Allah’a yönelir hayranlığımız.

Bütün varlığımız hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla dolar.

Bu duygularımızı dile getirmek isteriz.

Onu övmek isteriz. Ona teşekkürlerimizi sunmak isteriz. Ona, eserlerindeki güzelliği anladığımızı bildirmek isteriz.

***

Doğada gözümüzü nereye çevirsek, mutlu varlıklar görürüz.

Kuşlar hep neş’elidir.

Yavrular oynaşır.

Kuzular çayırlarda sevinçle zıplar.

Arılar çiçekten çiçeğe koşar.

Karıncalar yuvalarına yiyecek taşır.

Kırlangıçlar, tıpkı oyun oynayan çocuklar gibi, çığlık çığlığa uçuşur.

Serçeler sabah akşam ağaçlarda cıvıldaşır.

Hepsi mutludur onların.

Hepsi teşekkür eder kendilerini mutlu edene.

Hepsi Onu över, Ona şükürler sunar.

***

Biz bu evrenin her tarafında bir güzellik görürüz.

O güzellik, Onu yaratanı anlatan bir övgüdür.

Etrafımızda hep mutlu varlıklar görürüz.

Onların mutluluğu, kendilerini mutlu eden için bir teşekkürü dile getirir.

Kâinatın her köşesinden övgüler ve şükürler yükselir.

Bu övgüleri ve şükürleri belki kulağımızla işitmeyiz. Çünkü o varlıklar bizim konuştuğumuz gibi konuşmazlar.

Ama onlar da konuşurlar.

Herkes kendi diliyle konuşur. Her varlık kendi diliyle Allah’ı över. Herşey kendi diliyle Ona şükreder.

Yani, herkes kendi diliyle Allah’a hamd eder.

Biz ise, Allah’ın bize öğrettiği gibi, elhamdü lillâh diyerek Ona hamd ederiz.

Elhamdü lillâh der ve Allah’ı överiz.

Elhamdü lillâh der ve Ona şükrederiz.

Elhamdü lillâh dediğimizde, sadece kendi övgümüzü sunmakla kalmayız. Aynı zamanda, bütün övgülerin ve şükürlerin Ona ait olduğunu da anlatmış oluruz.

Çünkü kâinattaki bütün güzellikler Ondan gelir; bütün nimetleri O gönderir.

Herkesi yaratan Odur, yaşatan Odur, besleyen Odur, mutlu eden Odur.

Öyleyse övülmeye lâyık olan da Odur, şükredilmeye lâyık olan da Odur.

Biz insanlardan bir iyilik gördüğümüzde o insana teşekkür ederiz. Ama bu iyilikten dolayı Allah’a hamd etmeyi de unutmayız. Çünkü o kimseyi bu iyiliğe muvaffak eden de Allah’tır. Eğer O dilemeseydi, hiç kimsenin kimseye hiçbir faydası olmazdı.

Öyleyse, dünyada insanların birbirlerine yaptıkları iyilikler sebebiyle de yine Allah’a hamd etmek gerekir.

Özetle:

Dünyadaki bütün güzellikler ve bütün nimetler birer hamd nedenidir.

Her türlü övgü ve teşekkür de Allah’a aittir.

Elhamdü lillâh sözü hem bu anlamı ifade eder; hem de bütün varlıkların kendi diliyle ilân ettiği çeşit çeşit övgü ve teşekkürleri dile getirmiş olur.





Alıştırma / etkinlik

1. Hamd sözcüğü ne anlam taşıyor? Yukarıdaki metni dikkatle inceledikten sonra, bu sözcüğü siz kendi ifadelerinizle tanımlayın.

2. Kendinizi bir serçenin yerine koyun. Sonra da, bir serçenin Allah’ı nasıl övdüğünü ve Ona nasıl şükürler sunduğunu düşünmeye çalışın. Düşündüklerinizi, serçenin dilinden anlatın.

Daha sonraki günlerde serçeleri daha yakından gözleyin ve onlar hakkında bilgi toplayın. Sonra, yeni gözlem ve bilgilerinizin ışığında, bu alıştırmayı bir daha tekrarlayın.

-----------


Cennet-Cehennem

AkaidAhiretle ilgili iman esaslarının en mühimi Cennet ve Cehennem'in varlığına inanmaktır. Kur'an-ı Hakim ve sünnet-i seniyyede Cennet ve Cehennem çok açık ifadelerle anlatılmış ve üzerinde çok durulmuştur. Onlardan şüphe etmek veya varlıklarını bir temsil zannetmek küfürdür. Cennet ve Cehennem'le ilgili ayet ve hadisleri inceleyen İslam alimleri şu neticeleri tesbit etmişlerdir:

*Cennet ve Cehennem şu anda yaratılmış olup mevcutturlar. Kur'an ve sünnetin ortaya koyduğu ve İslam alimlerinin ittifak ettikleri görüş budur. Nerede olduklarını ilahi ilme havale etmek en uygunudur.[Aliyyü'l-Kari, Şerhu Fıkhı'l-Ekber, 168; Edib keylânî, Avnu'l-Mürid Şerhu Cevhereti't-Tevhid, M, 1098.]

*Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz Mi'raç'ta Cennet'i ve Cehennem'i görmüştür.

*Cennet mü'minlerin, Cehennem ise kafir ve münafıkların son durağıdır.

*Allahu Teala Cennet'i müminlere vadetmiş ve müjdelemiştir. Kalbinde zerre kadar imanı ve Allah sevgisi olan kimseler sonuçta Cennet'e girecektir. Cehennem'i ise kafir ve münafıklara hazırlamıştır. Ondan kaçmaları mümkün değildir. Bu ilahi bir hükümdür. Kesin olarak verilmiş bir sözdür. Allahu Teala'nın her sözü haktır, tahakkuku muhakkaktır.

*Şeytan ve kendisine tabi olan kafir cinler de ebedi Cehennem'dedir.

*Ehl-i Sünnet inancına göre Cennet de Cehennem de devamlı ve ebedidir; son bulmazlar, ikisinde de ölüm yoktur. Hadis-i şerifte belirtildiği üzere, Cennet ehli Cennet'e, Cehennemlikler de Cehennem'e girdikten sonra, Allahu Teala'nın emriyle ölüm bir koç suretinde ortaya getirilir ve boğazlanır. Ölüm de ölmüş olur. İşte o zaman Cennetliklerin sevinci, Cehennemliklerin de hüznü ve kederi iyice artar.(Buhari, No:6548; Müslim, No:2850; Tirmizi, No:2558.) Çünkü artık ölüm yoktur ki ölüp de ateşten kurtulsunlar.

*Cennet, derece derecedir. Sekiz kapısı mevcuttur. Oraya giren herkesin dünyadaki ameline göre bir makamı, irfanına göre derecesi ve manevi lezzetleri vardır. Dünyada Allahu Teala'yı tanıma ölçüsünde ariflere Cennet'te ilahi yakınlık, Cemalullah'tan haz alma ve özel iltifatlara mazhar olmak mümkün olur.(Edib Keylânî, Avnu'l-Mürid Şerhu Cevhereti't-Tevhid, II, 1114.)

Cennet'te en yüksek makam "Vesile" olup Allah'ın Habibi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimize aittir.

*Cennet'te en büyük nimet Allahu Teala'nın cemalini seyretmek olacaktır. Bir büyük nimet de alemlerin Rabbinin Cennet'e girenlerden razı olması ve bir daha kendilerine gazap etmemesidir. Cennetteki en tatlı nimetlerden birisi de bütün alemlere rahmet yapılan Allah'ın Habibi, kainatın Efendisi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizle buluşmak ve O'na komşu olmaktır. Diğer bütün nimet ve zevkler bunların aşağısındadır.

*Cennet'te görev yapan, mü'minlere selam veren melekler mevcuttur. Reisleri ve Cennetin kapıcısı "Rıdvan" isimli melektir. Cennet hizmetçilerine "Gılman" denir. Erkek mü'minlere hediye edilecek zevcelere "Huri" ismi verilir.

*Dünyada karı koca olanlar, Cennet'te de karı koca olarak beraber olurlar. Kocası olmayan kadınlar veya bakire mü'mineler Cennet ehli olan kimselerle evlendirilir.

*Herkes Cennet'e genç ve güzel bir surette girer. Orada ihtiyarlamak yoktur.

*Cennet'teki nimetler, vaziyet ve haller, dünyadaki nimet ve durumlara benzemez, ikisi arasında sadece isim benzerliği vardır. O alemdeki her şey kendi şartlarına göredir. Orada sadece ilahi dostluk, hamd, zikir, şükür vardır. Nefsin her istediği kendisine verilir. Çalışmak, yorulmak, üzülmek, sıkılmak, usanmak yoktur. Cennet, kesb/çalışma yeri değil, keyf ve rahatlama yeridir. Orası sebepler alemi değil, ilahi kudretin açıkça tecelli ettiği yerdir.

*Cehennem'dekiler için en büyük azap, Allahu Teala'nın kendilerine gazap etmesi ve onlara bir daha rahmet nazarı ile bakmamasıdır. Bütün dehşetiyle diğer azap çeşitleri bunun yanında az kalır.

*Cehennem'de yanıp kül olmak; tükenip kaybolmak ve böylece azaptan kurtulmak yoktur. Ateşte yanan ve eriyen vücut yeniden yaratılır, ilk haline getirilir ve azap taze vücut üzerinde devam eder. Bu hep böylece sürer.(Nisa, 56.)

*Cehemmede görevli azap melekleri vardır. Reisleri Mâlik'tir. Azap melekleri Cehennem'in ateşinden etkilenmezler; ateş onlara bir zarar vermez. Bu melekler Cehennem'dekilere merhamet etmezler, hallerine acımazlar. Allah tarafından kendilerine ne görev verildi ise onu tam olarak yerine getirirler.

Bu bölümü, Zümer sûresinin ahiretteki en son durumu anlatan ayetleri ile kapatıyoruz: Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu ayetlerde buyuruyor ki:

"Mahşerin kurulduğu yer, Rabbinin nuru ile aydınlatılır, herkesin amelinin yazıldığı kitap ortaya konur, peygamber ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir; onlardan hiç kimseye zulmedilmez."

"Herkes ne amel yapmışsa karşılığı tastamam verilir. Allah onların yaptıklarını en iyi bilendir."

"Allah'ı ve ayetlerini inkar edenler bölük halinde Cehennem'e sürülür. Oraya geldikleri zaman kapıları açılır. Cehennem bekçileri onlara: "Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı hatırlatan peygamberler gelmedi mi?" derler. Onlar: "Evet, geldi" derler. Fakat ne çare ki, azap hükmü kafirlerin üzerine hak olmuştur."

Onlara: "İçinde ebediyyen kalacağınız Cehennem'in kapılarından girin; kibirlenip hakkı inkar edenlerin yeri ne kötü!" denilir.(Zümer, 69-75.)

"Rabblerinden korkan ve emrine isyandan kaçınan mü'minler ise, bölük bölük Cennet'e sevkedilirler. Oraya varıp da kapıları açıldığında Cennet'in bekçileri: "Selam size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya" derler."

"Onlar da: "Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu Cennet yurduna varis kılan Allah'a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükafatı ne güzelmiş." derler."

"O esnada melekleri de görürsün ki, Rablerine hamd ile teşbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır. Artık kulların aralarında adaletle hükmolunmuştur. En son olarak: Alemlerin Rabbi olan Allah'a homdolsun denilir."

Hamdolsun alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'a.

Ehli Sünnet İnancı
Dilaver Selvi


-----------

Son Meyve.

Çeşitli makaleleryakaza bildirdi:: “İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesi...” Asâ-yı Musa

Biz kâinatın meyvesiyiz. Dünyamız, Güneş sisteminden bir dal. Hepimiz o dala takılıyız. Yerçekimiyle bağlıyız ona. Ciğerlerimizle havayla alışverişteyiz. Güneş gözümüzün içinde çalışıyor. Yıldızlar bize göz kırpmada. Çiçekler bizim için bezenmişler...



Evet, biz kâinatın meyvesiyiz.
Bu âlem, bizim başımızı bekliyor. Bizim semâmız onda, bizim soframız onda. Gözümüze nur, midemize gıda ondan akıp geliyor. Şu görünen âlem, bedenimizin imdadına durmadan koşarken, bedenimiz de her an ruhumuza hizmet etmede. Gözümüze Güneş kadar muhtacız. Ve gözümüz, ancak güneş kadar bizim, yahut Güneş gibi bizim değil.

Ciğerimize hava gibi ihtiyacımız var. Ciğerimiz de hava kadar bizim, yahut onun gibi bizim değil.

Aynı şekilde, ayaklarımız arz kadar, kulaklarımız sesler kadar, dilimiz tatlar kadar bizim, yahut onlar gibi bizim değil...
Evet, biz kâinatın meyvesiyiz.

Kâinat kimin ise biz de O’nunuz... Kâinat kime itaat ediyorsa, biz de O’na ibadete mecburuz. Kâinatı kıyamete doğru kim götürüyorsa, bizi de ölüme doğru o sevk ediyor.

Beden ve kâinat... İkisi de ruha hizmetkâr. Ve ruh, bu hizmetkârlarını aşmaya mecbur. Meyve, ağaç ötesi içindir. Ağacının içinde kaybolan bir meyve düşünebiliyor muyuz? Eğer ruh, bedeni ve kâinatı aşamazsa maddede boğulur gider...

Atmosfer bedenimizi saradursun, bakışımız yıldızlarla oynaşır, düşüncemiz âhiretle kaynaşır... Biz onları tefekkür ederiz, onlar bizi değil...

Gökkubbe bütün ihtişamıyla üstümüzde boy gösteredursun, biz onu bir kitap gibi okur, mütalâa ederiz.

Bu kabiliyetimizi yerinde kullanırsak, şu âlemi mahlûk bilir, onun Hâlık’ına iman ederiz. Arzı bir sofra, bir beşik bilir, onun Mâlik’ine hamdederiz. Maddeyi mahkûm görür, onun Hâkim’ine kul oluruz... İşte insanın, insan meyvesinin kâinatı aşması asıl böylece tahakkuk eder.
Evet, biz kâinatın meyvesiyiz.

Meyve, ağacın üstünde bahçeyi seyreder. İnsan da bu dünyadan Âhirete bakmada, orası için hazırlanmada... Daldan koptuğumuz an, o âleme geçeceğiz. Bu dünyaya gelirken, anne rahmi bize bir berzah olmuştu. Bu âleme bir anda gelmemiştik. Ama, annemizin rahmindeyken de bir cihetle bu dünyanın adamıydık. Buradan gelen gıdalarla besleniyorduk. Bu dünyadan koptuğumuz anda da, berzah denilen kabir âlemine gireceğiz. Artık, dünya hayatıyla bir alâkamız kalmayacak. Alışverişimiz öteki âlemle olacak. İmanlı göçmek kaydıyla, kabir bizim için Cennet bahçelerinden bir bahçe olacak...
Evet, biz kâinatın meyvesiyiz.

Onun için, âlemi bir bütün olarak severiz. Yıldızını da severiz, çiçeğini de. Dağını da severiz, bağını da. Bulutlarını da severiz, Samanyolunu da. Ve, “aklın varsa, bütün bu muhabbetleri topla, hakiki sahibine ver” emrine uyar, saraydan geçer, Sultan’ı buluruz. Sofrayı aşar, bizi nimetlendiren Mün’im’e ulaşırız. Bu noktaya gelemez ve âlemi böylece değerlendiremezsek, okumasından âciz olduğu bir kitabın yaprakları arasında can veren bir böcek gibi terkederiz, bu dünyayı...

İnsan, kendini inceleyen, ağacını tefekkür eden meyve.

Öbek öbek ilim adamları... Kimi hücrenin içinden çıkmağa çalışıyor, kimi gen yumağından kurtulma çabasında... Kimi yıldızlar arasında yolunu yitirirken, kimi atomun derinliklerinde kazılar yapmada... Ve hepsinin ortak noktası: Hayret!.. Bu hayret, insan aklının, Allah’ı tesbihidir. “Ben O’nun birtek mahlûkunun kemâlini anlamaktan âciz kalıyorum, elbette bütün bu varlıkların Hâlık’ının kemâli idrak edilemez ve O bütün noksanlıklardan yücedir, münezzehtir” der, her bir akıl.
Evet, biz şu kâinatın meyvesiyiz.

Bu âlemdeki daimî faaliyetin bir küçük misâli de bizde cereyan eder. Durmadan nefes alırız; kanımız aralıksız deveran eder; dimağımız fâsılasız çalışır; saçımız, sakalımız daima uzar. Hücrelerimiz her an değişir. Ve bu değişmelerle ömrümüz de akıp gider.

Meleklerin daima ibadet hâlinde bulunmaları gibi, aklımız da aralıksız çalışır. Ruhumuz, âlemde ve bedende cereyan eden bütün değişmeleri ibretle seyreder. Bebeğin uzayan parmaklarıyla, ağacın uzanan dallarını birlikte temaşa eder. Dökülen saçlarla, sonbahar gazellerini beraber düşünür. İşte, kâinattaki ve insandaki bu değişmeler, ruhumuzu değişmekten münezzeh olan Allah’a teveccüh ettirir...

Bedenimiz şu kâinatın maddesiyle beslenirken, ruhumuz melekler gibi, bu âlemin mânâsıyla ilgileniyor. O da melekler gibi, ama başka bir tarzda, şu kâinatın tesbihatını temsil ediyor. Âlemdeki cemâl tecellileri, ruhta neş’e ve sürur şeklinde, celâl ve azamet tecellileri ise haşyet ve korku olarak tezahür ediyor.

Arza halife ve kâinata meyve olduğunun şuuru içinde, bütün âlemi arkasına alarak Rabbine ibadet eden ruhlara ne mutlu!.. Bedeni ve kâinatı yanyana getirip, ikisini birlikte temaşa eden, hikmetle kudreti beraber seyreden ruhlara müjdeler olsun!..



Prof.Dr. Alaaddin BAŞAR

------------


KALP PERDESİNİN AÇILIŞI

Tasavvufi yazılar..Gönül penceresinin, uyumadan ve ölmeden melekût âlemine açılmayacağı zannedilmemelidir. İşin hakikati bu değildir; belki, uyanıklık halinde bile bir kimse, nefsini riyazete (az yemek, içmek) alıştırır; kalbini gazap, şehvet ve kötü huylardan temizler; ıssız bir yerde oturur; gözlerini yumar, duyularını çalıştırmaz; kalbiyle melekût âlemi arasında münasebet kurar; daima Allah'ı anıp sadece diliyle değil, kalbinin içinden Allah, Allah der ve bu hâl, Allah'tan başka herşeyden ve hattâ kendinden bile habersiz olacak mertebeye varırsa, gönül penceresi açılır ve başkalarının uyku halinde gördüklerini o, uyanıklık halinde görür. Yerdeki ve gökteki melekût ona açılmaya başlar.

Kendisine bu yol açılan kimse, her türlü tarif ve ifadeye sığmayan büyük haller görür.

Resûlüllah sallallahû aleyhi ve sellem'in buyurduğu:

"Yeryüzü benim için toparlandı, doğusunu batısını gördüm." hadîsi şerifi, Allah Teâlâ'nın buyurduğu:

"Yakînen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümdarlığını şöyle gösteriyordu." (En'âm sûresi, âyet: 75) âyet-i kerîmesi bu hâli beyân ediyor. Belki bütün peygamberlerin ilmi, duyular ve öğretim yoluyla değil, bu yol ile idi. Hepsinin başlangıcı mücahededir. Bunun için Allah Teâlâ buyurur:

"Rabbinin adını an; herşeyi bırakıp yalnız O'na yönel!.." (Müzzemmil sûresi, âyet: 8) Yani, bütün dünya meşgalesini bırak, her yönden kendini Allah'a havalet et, dünya ile uğraşma. Allah, işine kâfidir. Yine Allah Teâlâ buyurur:

"O, doğunun ve batının Rabbidir; O'ndan başka ilâh yoktur." (Müzzemmil sûresi, âyet: 9) Yani, O'nu vekil et, kalbini dünyadan temizle, insanlara karışma ve onlara gönül bağlama.

"Putperestlerin söylediklerine sabret, yanlarından güzellikle ayrıl" (Müzzemmil sûresi, âyet: 10) âyet-i kerimesinin anlamı da budur.

Bunlar tamamen mücahede yolunu ve riyazet tarzını öğretmektir.

Böylelikle kalp, insanların düşmanlığından, duyusal varlıklarla uğraşmaktan insanı temizler. Tasavvufçulann yolu budur ve peygamberliğin başlangıcı da budur. Öğretim yolu ile ilim öğrenmek ise, âlimlerin yoludur. Bu da büyük bir yol ise de, peygamberlik yoluna nisbeten basittir. Peygamberlerin ve velilerin ilmine nazaran az birşeydir. Zira peygamberlerin ve velilerin ilmi, insanların öğretmesi vasıtasıyla değildir. Belki, Hazret-i Hak ve Feyyaz-ı Mutlak tarafından onların kalbine taşar. Bu yolun doğruluğu bütün insanlara tecrübe ile malum ve aklî deliller ile sabit olmuştur. Eğer sen bu mertebeye erişmemişsen, bari bu yolun gerçekliğine inanıp bu üç derecenin birinden mahrum kalmamaya gayret et ki, bunun hakikatini inkâr edenlerden olmayasm. Zikr edilen ilimler, kalbin garip hallerindendir ve ancak bu mertebe ile insanın üstünlüğü anlaşılır.

KİMYA-YI SAADET
İMAM GAZALİ


------------


Önce çocuklara İslami isim koymak gerekir. Bu her anne-babanın çocuğuna karşı olan görevlerinden biridir. Ancak çocuğa İslami olmayan çirkin bir isim konmuş ise bu sonradan değiştirilebilir. İslam'a uygun olmayan isimleri Allah Resulü değiştirmiştir. Bu, sünnettir. Ancak, Peygamber Efendimiz Müslüman olanların eski adlarını değiştirmelerini, Müslüman olan Arap olmayan insanların da Arapça adlar almalarını emretmemişler verilecek adların manalarının güzel olmasını emir buyurmuşlardır. Bazı adları manaları kötü olduğu için, bazı çok güzel manaları olan adları da kullanırken olumsuz kullanıldığında kötü manaya geleceği veya sahibi üzerinde kötü tesir bırakacağı için değiştirmişlerdir .


Hz.Aişe (r.a) validemiz diyorki: "Allah Resulü İslam'a uygun olmayan, çirkin manalı isimleri muhakkak değiştirirdi."

Müslüman, çocuğuna anlamsız taş, kaya, toprak gibi isimler veya gayr-i müslimlerin isimlerini vermemelidir. Eğer verdi ise mutlaka değiştirmeli, İslami bir isim koymalı ve bunu çevreye yaymalıdır. Çevresi kendisini o isimle çağırmalıdır .

Peygamberimizin (s.a.v) Değiştirdiği Bazı İsimler

* Peygamberimiz hanımlarından ikisinin ilk isimlerini değiştirmiştir. Biri Cüveyriye, diğeri Zeynep binti Cahş annemizdir. Her ikisinin ilk isimleri " Berre" idi. ayrıca üvey kızının adı da "Berre" iken onu "Zeynep" olarak değiştirmiştir. Berre manası temizleyicidir. Ancak " O kendi nefsini temizler" diyerek kibir ve gurura sebep olmaması için değiştirmiştir. Zeynep, mücehverler değerli taşlar anlamındadır.
* Hazn" (hüzünlü, kederli) ismini, "Sehl" (kolaylık, iyilik) ile.
* Hz.Ömer'in kızının adı da isyancı anlamında "Âsiye" idi, Allah Resulü onu (asi isyan eden sad ile yazıldığında. Ancak sin ile yazılırsa hastabakıcı olur) " Cemile" ile,
* Çorak arazi olduğu için, Afira" (otsuz, çorak) ismini, ,"Hadıra" (yeşillik, çimen) ile,
* Peygamber Efendimiz, Yesar (kolaylık, bolluk), Rebah (menfaat, fayda), Eflah (kurtuluş, kurtuluşa eren), Necih (dileğine kavuşan) adlarının verilmesinide yasaklamıştır. Bu yasak bu isimlerin kötü hitaplara maruz kalmaması içindir.
* Şihab'ı (Şahap, alev, ateş parçası) Hişam ile,
* Asram, Âsi, Aziz, Atele (şiddet, sertlik), Şeytan, Hakem, Gurâb (karga) Habbâb, isimlerini değiştirdi.
* Harb'i (savaş) Silm (barış) ile,
* Muzdaci'ı (yatan) Münbais (kalkan) ile,
* Peygamberimiz, bir yılan ismi olduğu için "Hubab" ismini, ateşten bir yalının ismi olduğu için, "Şihab" ismini, Allah'a mahsus olduğu için "Aziz" ismini değiştirmiştir.

Allah Resulü (s.a.v) Buyuruyor


* Siz kıyamet günü isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, öyle ise isimlerinizi güzel koyunuz.
* Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah'ın çok sevdiği isimler Abdullah, Abdurrâhman'dır. İsimlerin güzeli de Hâris ve Hemmâm isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir.
* Kıyamet günü, Allah'ın en ziyade kızacağı en kötü kimse, adı Melikü'l-emlâk (Şehinşâh) olan kimsedir. Allah'tan başka Mâlik yoktur.
* İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi kendinize künye yapmayın!
* Kim benim ismimi almışsa, künyem ile künyelenmesin. Kim de künyem ile künyelenmişse, ismimle isimlenmesin.

Kaynak:
1) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN
2) Ansiklopedik Çocuk İsimleri ve Hastalıkları, Ahmet Eğilmez, İpek Yayın
3) Kütüb-i Sitte


alıntı.

DERLEME
tekkalan78 çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 01-04-06, 12:41   #2
Yıllardır Moderatör
 
Giriş Tarihi: 23-04-2005
Yer: Konya-Aksaray
Yaş: 31
Mesajlar: 13,726
Rep Puanı: 265950517
tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8tekkalan78 Rütbe: Artı 8
Rep Gücü: 2659701
Varsayılan Cvp: Her Türlü Dini Bilgi, Yazı, İçerik, Hikaye...


Ebu Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Her birinizin her bir eklemi (ve kemiği) için bir sadaka gerekir. Binaenaleyh her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tehlil sadakadır, her tekbir sadakadır, iyiliği tavsiye etmek sadakadır, kötülükten sakındırmak sadakadır. Kulun kuşluk vakti kılacağı iki rek'at namaz bütün bunları karşılar."



Muaz radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem onun elinden tuttu ve:

"Muaz! Vallahi seni gerçekten seviyorum"
buyurdu. Sonra sözüne şöyle devam etti: "Muaz! Her namazdan sonra şu duayı mutlaka okumanı tavsiye ediyorum: Allahümme einnî ala zikrike ve şükrike ve hüsni ibadetik: Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana layık ibadet etmek için bana yardım eyle!."

ıÜü



Ebü Hüreyre radıyaîlahu anh 'den rayet edildiğine göre, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem:

"Size, Allah'ın kendisiyle günahları yok edip, dereceleri yükselteceği hayırları haber vereyim mi?" buyurdular, ashab:

- Evet, ya Resülallah! dediler. Resül-i Ekrem:

- "Güçlükler de olsa abdesti güzelce almak, mescidlere doğru çok adım atmak, bir namazı kıldıktan sonra öteki namazı beklemek.





Mes'ud radıyallahu anh dedi ki :

Bize, doğru söyleyen, doğruluğu tasdik ve kabul edilmiş olan Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem haber verdi ve şöyle buyurdu :

"Sizden birinizin yaratılışının başlangıcı, annesinin karnında kırk günde derlenir toplanır. Sonra ikinci kırk günlük süre içinde pıhtı haline döner. Sonra da bir o kadar zaman içinde bir parça et olur. Daha sonra Allah bir melek gönderir ve melek, ona ruh üfler. Bu melek dört şeyle; anne rahmindeki canlının rızkını, ecelini, amelini, iyi biri mi, yoksa kötü biri mi olacağını yazmakla emrolunur."

Abdullah İbni Mes'ud der ki: Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, sizden biri, cennetliklerin yaptığı işleri yapar ve kendisi ile cennet arasında sadece bir arşın mesafe kalır da, sonra anne karnında yazılan yazının hükmü öne geçer, cehennemliklerin yaptığı işleri yapar ve cehenneme girer. Yine sizden biri cehennemliklerin yaptığı işleri yapar ve kendisi ile cehennem arasında bir arşın mesafe kalır; sonra anne karnında yazılan yazının hükmü öne geçer ve o kişi cennetliklerin yaptığı işleri yapmaya devam eder de, neticede cennete girer.

----------


Bir Na't-ı Vefa

Alemlerin Efendisi'ne (S.A.V.)

Ey gönül tesellisi, yankısı güle vuran
Ey bin pare gönlümü ateşiyle kavuran

Sığındım dergahına bir Bedir seherinde
Erittim hicabımı leylin tenha yerinde

Beyza bir nur saçardın gökkubbenin yüzüne
Ben de düşmek isterim topraktaki izine

Ey yürekten fışkıran bahş-ı hayatın adı
Ey biricik sermayem, Ey gönlümün muradı

İdrakimdir peşinde gezip biçare düşen
Senin ismindir her dem leblerimden süzülen

Zümrüt kanatlarına ol sevdayı bindirdin
Mübarek ellerinle güneşe taç giydirdin

Ey elest-ü bezminde kapıldığım rüzigar
Ey yürek iklimimde güller kokan gülizar

Sana geldim tut elimden, Ey güllerin şebnemi
Nur ellerin koy gönlüme soğut ateş sinemi

Serinliğinle yanıp ateşinle susamak
Tek muradımdır canım sevgine layık olmak.

--------


SEYDA MUHAMMED KONYEVİ (KSA) HAZRETLERİ'NİN HAYATI



Seyda Hazretleri, 1942 yılında Mardin ilinin merkezine bağlı Konaklı köyünde doğdu. Altı yaşına geldigi zaman o yıl köylerine açılan ilkokula kaydoldu. Öğrenime devam ederken aynı zamanda dayısının yanında Kur'an'ı Kerim öğrendi. Bu esnada dayısı;
"Seni medreseye göndereceğim" dedi. Seyda Hazretleri' nin okul öğretmenleri O'nu öğretmen okuluna gönderme kararı verdiler. Bu zaman zarfında Seyda Hazretleri, öğretmen okulunda belki namaz larımı aksatırım endişesiyle, bu karara karşı çıktı. Okulu bitince bir süre kendi keçilerine çobanlık yaptı.

Seyda Hazretleri medreseye gitmeden önce, küçük yaşlarında keçileri gütmeye giderdi. Köyleri kuraklık idi, çeşmeler yoktu. Keçileri gütmek için gece yola çıkarken, sabah namazını kılmak için suyunu yanında götürürdü.
Her hangi bir sebeple suyu zayi olduğu (boşa gittiği) zaman:
"Sabah namazının abdestini nasıl alacağım" diye geceyi uyumadan, hep düşünerek geçirirdi. Sabah namazını kılmak için arkadaşlarına, hayvanlarını teslim etmek suretiyle, epey uzaklıktaki köye dogru karanlıkta giderdi. Köye gelirken sabah namazının vaktinin geçmesinden, güneşin doğmasından hep endişe ederdi. Köye vardığında ise henüz sabah namazı vakti girmemiş olurdu.

Bunların hepsinin Allah-u Zülcelal'in bir ikramı, O'nun bir nimeti olduğunu ifade ederdi. Bunları; kendi kemalatı olduğunu açıklamak için değil, Allah'ın kendi üzerindeki bir nimeti olduğunu açıklamak için söylerdi.

Bazen camiye, cemaata giderdi. Köy halkından o yaştakiler arasında camiye gelen yoktu. Köyünün imamlığını yapan annesinin akrabası onun için, fazla cemaate gelmesin ona nazar değecek derdi.
Bunlar medreseye gitmeden önce küçükken yaşadığı olaylardı. Sabahleyin erkenden kalkar, karanlıkta camiye giderdi. Çok küçük yaşta bu kadar çok ibadete düşkün olduğu için, bazı insanlar:
"Bunu Yecüc-Mecüc kaldıracak" derlerdi. O, bunları, hiç kimse ona zahiri olarak irşad yapıp, tavsiye etmediği; ona bunları anlatmadığı halde yapıyordu. Bu da gösteriyor ki, bunlar Allah'ın ona bir ikramıydı.

Seyda Hazretleri, aradan bir süre geçince yanına bir yatak alarak evden kaçtı. Bir medreseye yerleşti. O günlerden bahsederken;
"O günlerin tadı bambaşka idi. İlim ve din aşkı bizi öyle sarmıştı ki, eve geldiğim zaman, akrabalarımız, ilim ve din aşkından deli olacaksın diye üzüldüklerini beyan ederlerdi" diye aktarıyor.

Medrese yılları boyunca bütün arkadaşları ile hoş geçinmeye çalışır ve azami dikkat sarfederdi. Hocalarını da memnun etmek için var gücü ile çalışırdı. Hatta hocalarından birisinin şöyle dediği nakledilmiştir:
"Yalnız o talebeliğin hakkını veriyordu." Seyda Hazretleri hocalarını anarken,
"Allah onlardan razı olsun" diye dua ediyor.
Medrese arkadaşları ile çok iyi geçinmesine rağmen, birgün bir arkadaşı ile ağız kavgası yaptı. Şer'an dahi arkadaşı haksız olmasına rağmen o gece herkesin uyumasını bekleyip, daha sonra gidip arkadaşından özür dilemiş ve helalleşmiştir.

Böyle davranmasına neden olarak şu ayet-i celile'yi göstermiştir;
"Bir kimse sahibi bilcemden (birlikte olduklarından) sorulacaktır."
Seyda Hazretleri Van'ın Gürpınar İlçesinde okudu. Hocaları Seyda-i Molla Abdülbaki, Şeyh Muhammed Diyauddin'in (k.s.a.) torunlarından Şeyh Takyed-din'in halifesi idi. Onun yanında okurken elini sırtına vurarak:
"Maşaallah! Değil ki ay ay, gün gün ilerliyorsunuz" diye, onu takdir ediyordu.
Daha sonra hocalarından biri olan Seyda-i Molla Süleyman Baniki'nin yanına geldi. O, çok yaşlı idi. Hatta Şah-ı Hazne (k.s.a.)'nin halifesi olan Şeyh Abdürrezzak da ondan ders almıştır. .

Seyda Hazretleri bir arkadaşı ile beraber medreseden ayrılmaları icap etti. O zaman Seyda-i Süleyman Baniki onları yanına alıp evine götürdü ve çay ikram etti. Dedi ki;
"Bugüne kadar çok talebe okuttum. Ancak hiçbirinin gidişine bu kadar üzülmedim. Siz hem talebe olarak, hem de ahlâk olarak çok başkasınız. Gidişiniz beni üzüyor." İşte hocalarını böyle memnun ederdi.

Daha sonra birkaç hocaya daha gittikten sonra, son olarak kayınpederi Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri' nin yanına geldi.
Medrese yılları esnasında bütün talebeler harmana çıkarak, zekat toplarlardı. Seyda Hazretleri okumasına devam ederdi. Ramazan ayında civar köy camilerine giderek imamlık yapıp harçlık temin ederdi. Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri'nin yanında yaklaşık bir sene kaldıktan sonra icazet aldı.
Ondan sonra Allah-u Zülcelal nasip ettiğ inden, Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri tarafından, onun güzel ahlakı beğenildiğinden dolayı kızıyla evlendirildi.

Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri'nin yanında iken icazetine iki ay kala rüyasında şöyle gördü: Şah-ı Hazne'nin oğlu Şeyh Alaaddin'in bir elçisi, Şeyh Alaaddin'in ona şöyle dedi ini naklediyordu:
'Ben filan yerdeyim, bekliyorum, acele olarak gel.'; İcazetini aldıktan ve kendi köyüne imam olduktan sonra, bu rüyanın işaretiyle Şah-ı Hazne'nin (k.s.a.) oğlu Şeyh Alaaddin'in yanına giderek ondan tarikat aldı. Gece sekiz şartı yaptıktan sonra, sabahleyin Şeyh Alaaddin onunla bir görüşme yaparak, şöyle sohbet etti:
"Tarikata girildikten sonra sabahleyin teveccüh yapılması uygun olur. Fakat ben hasta olduğum için teveccüh yapamadım. İnşaallah daha sağolursam uzun müddet beraber olacağız."
Daha sonra ona beşbin vird verildi. İki-üç gün çektikten sonra Şahı Hazne'nin (k.s.a.) saliklerine, hocalara şöyle dedi:
"Kalbimin; dilimin Allah dediği gibi, dediğ ini hissetmiyorum." Bunun üzerine o hoca öbür hoca arkadaşlarına dedi ki:
"Hele bir bakın! Biz kaç senedir vird çekiyoruz bizim kalbimiz, dilimiz gibi söylemiyor; o iki-üç gün vird çekti, istiyor ki kalbi dili gibi Allah desin." Bir hafta kadar orada kaldıktan sonra eve döndü. Kısa bir zaman sonra da Şah-ı Hazne'nin oğlu Seyh Alaaddin vefat etti.

Dayısı, Konaklı Köyü'nün imamı idi. O kişi bu görevden ayrılınca köy halkı görevi kendisine teklif ettiler. Seyda Hazretleri kendi köyü olması sebebiyle kabul etmek istemedi. Ancak ısrar üzerine onlara iki şart koştu.
Bunlardan biri davul zurnalı düğünlerin terk edilmesi ve kadın erkek bir arada oynamamaları idi.
İkincisi ise beraberinde getirdiği talebelerin bakımının üstlenilmesi idi.
Köylüler bu şartları kabul ettiler. Orada küçük bir medrese yaparak, üç yıl ikamet etti. O günlerden kalan bir anı şöyledir:
Köy halkından birisi başka bir köyden kız istedi. Kız tarafı davul zurnalı düğün isteyince, şu cevabı aldılar:
"Kızınızı altınla süsleyip verseniz de, biz imamımıza söz verdik. İsterseniz vermeyin."
Üç yıl sonra kendi tabirlerince oradaki nasibi bitti ve köylülerden birisi düğününü bu şekilde yapınca, oradan ayrıldı. Bazı geceler hayırlı bir yer ve hayırlı bir nasip dileyerek ağladığını anlatırdı.

O sıralarda Gavs Hazretleri (k.s.a.) vefat etmiş ve Şeyh Seyda Muhammed Raşid Hazretleri irşada başlamıştı.
Muhammed Raşid Hazretleri, Seyda Hazretleri'ni Menzil'e davet etti. Yanlarında Seyda Molla Abdussamed Hazretleri olduğu halde, Menzil'e geldi. Yirmi küsür sene Seyda Muhammed Raşid Hazretlerinin yanında kaldı, hizmetinde bulundu. O günleri anarken de,
"Keşke bütün ömrümüz hizmetlerinde geçseydi, Allah (c.c.) onlardan razı olsun" diye anlatırken gözleri doluyor.

Bazı insanlar tarafindan şöyle anlatılır:
"Şeyh Seyda Muhammed Raşid Hazretleri'ne ricacı olarak gönderilirdi. Çünkü Seyda Hazretleri O'nu çok severdi. 'Bazen ona;
"Seyda Hazretleri sizi çok seviyor" dendiği zaman;
"O benim kemalatımdan de il, Seyda Hazretleri'nin şefkat ve merhametindendir" derdi.
Bazı nedenlerle oradan ayrılma söylentisi üzerine, Seyda-i Şeyh Muhammed Raşid (k.s.a.) şöyle dedi:
"Senin Menzil'den ayrılman benim yüz ölümüme bedeldir. Ben bulunduğum müddetçe burada olacaksın. Benimle geldin, benimle gideceksin."
Bu, Seyda Hazretlerî'nin ona karşı sevgisine çok büyük bir işarettir. İnsan derin olarak düşünürse, Seyda Hazretlerinin bu lafı kullanması hayatta iken onunla beraber yaşamayı ve ondan ayrılmamayı istemesine işarettir.

Seyda Muhammed Konyevî Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretleri'nin vefatından sonra, bir seneye yakın teberrüken Menzil'de kaldı.
Daha sonra Seyda Muhammed Raşid Hazretleri'nin hayatta iken işaret buyurdukları Konya'ya hicret ettiler.

Konya'ya (Konya'nın Ankara yolu üzerinde 18. km'sindeki Kayacık Köyü yakınında İkinci Organize Sanayi Karşısında) yerleştikten sonra kısa zamanda Sadatların himmetleriyle bir hizmet halkası kurulmuş ve gidip gelenlere vesile olmak suretiyle, bu hizmet sürdürülmektedir.


Seyda Muhammed Konyevî Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretleri'nin vefatından sonra, bir seneye yakın teberrüken Menzil'de kaldı.
Daha sonra Seyda Muhammed Raşid Hazretleri'nin hayatta iken işaret buyurdukları Konya'ya hicret ettiler.

Konya'ya (Konya'nın Ankara yolu üzerinde 18. km'sindeki Kayacık Köyü yakınında İkinci Organize Sanayi Karşısında) yerleştikten sonra kısa zamanda Sadatların himmetleriyle bir hizmet halkası kurulmuş ve gidip gelenlere vesile olmak suretiyle, bu hizmet sürdürülmektedir."

------------


Dua, kulluğun özüdür.

Dua, muhtaç olmanın ifadesidir.

Dua, beni benden fazla bilen ve düşünenin varlığını bilmemdir.

Dua, her şeyin dizgini elinde, her müşkülün anahtarı yanında olandan istememdir.

Dua, acziyetimin ilanı, kul olmamın gereğidir.

Dua, verebilenden istemem, istemeyi bilmemdir.

......

Ne mutlu, Yusuf (a.s) gibi neyi, niçin istediğini bilene...

Korkup da sığınılacak kapıyı bulana..

Ya Rabbena!

Ya Halıkım!.....

Ancak senin güç vermenle, nefsime söz geçirebilirim. Senin dilemenle, istikbalimi aydınlık görebilirim.

Her tarafım cehenneme yaklaştıracak, cennetten uzaklaştıracak malayani şeylerle sarılmış. Nefsim onlardan yana, yıllarca beslemişim kuvvet kazanmış, dizginleyemiyorum.

Söz dinletemiyorum.

Allah'ım! Acı bana, merhametine sığınıyorum.

Yarabbi, ne kadar olduğunu bilemediğim hayat yolumun bitmekte olduğunu hissediyorum.

Korkuyorum...

Mahcubum.... Utanıyorum.

Suç işleyen çocuğun saklanması gibi saklanmak istiyorum. Ama nereye?

Ümidim var rahmetinden. Çünkü Senin nazarından saklanılacak yer olmadığını biliyorum.

Ya Gafur!....

Bağışla beni.

Ümitvarım, zira içimden geçenleri de bildiğini biliyorum.

Acaba, diyorum? Hani, Habibinin şefaati günahkarlara imiş ya?....

Allah'ım affet beni. Sevgili Peygamberimin (s.a.v) şefaatine nail kıl.

Tövbekar eyle beni, Töveb edebilenlerin saflarına dahil et. Bu acizi Sana layık kul yap.

Silmek istiyorum, günahla geçen ömür dakikalarımı. Yeni, temiz, lekesiz bir sayfa açmak istiyorum kalan hayatıma. Niyetimde samimi kıl, muvaffak eyle beni.

Allah'ım alıştıramamışım dilimi, tövbe için dönmüyor. Alışmamış gözüm ağlamaya, yaş çıkmıyor.

Ya Rabbi! Reddetme bu kulunu, yalvaramasamda, ağlayamasamda....

Kime anlatacağım derdimi, kimden isteyeceğim hacatımı..

Allah'ım ellerimi boş çevirme. Kalbime genişlik ver. Rızana uygun hayat sürmemi ve ahirete imanla göçmemi nasip eyle.

AMİN.........



-------------


Nereye kadar beklemek?

Beklemek. Dünyanın en sinir bozucu, sabır yapıcı hallerinden biri...Durakta beklemek, alış-veriş kuyruğunda beklemek, sınav salonlarının önünde sınav saatini beklemek, bir haberi beklemek, arkadaşını beklemek, hayatımızın yoluna girmesini ve daha nicesini beklemek, belki bir gün fani hayattan bıkıp da ebedi hayata kavuşmayı beklemek...Beklemek, beklemek, beklemek...

Bekleyenlerden biri de o gençti. Bir gün içerisinde dahi o kadar çok bekliyordu ki... Sabah gözünü açmasıyla birlikte bir bekleyişin içerisine giriyordu.

O sabah da kahvaltı etmek için çayın demlenmesini, taze ekmekle kahvaltı etmek için ekmek kuyruğunda sıcak ekmeğine kavuşmayı bekledi. Sonra o gün gerçekleşecek sınav saatini bekledi. Çalıştığı akım tarihlerinin biran önce kafasına girmesini bekledi. Arkadaşından istemiş olduğu kitabı onun bulup bulmadığına dair arayıp bir şeyler söylemesini bekledi, ama kimse aramadı. Canı sıkıldı. TV'yi açtı, kanalları tararken güzel bir programa rastlamayı bekledi, altyazısı geçen haberin artık yayına girmesini bekledi.

Telefonunu eline alıp arkadaşını aradı. Arkadaşı kitabı bulduğunu söyledi. Genç "akşam getir okuldan alırım" deyince diğeri "tamam" diye karşılık verdi.

Sonunda gencin sabırsızlıkla beklediği sınav saati geldi, hazırlanıp çıktı, durağa geçti. Baktı ki bir sürü yolcu otobüsü bekliyor, o da onlarla birlikte beklemeye başladı. Otobüs geldi. Durağa sonradan gelen bazı kurnazlar öne atladı, bu sefer de genç otobüse binmeyi bekledi. Otobüsün içerisinde okuluna doğru sıkış tıkış yolculuk ederken bir an önce ineceği durağa varmayı bekledi. Otobüsün balık istifi düzenindeki kalabalığında yanındaki teyzenin üstüne üstüne gelip kendisini rahatsız etmesine kızdı, kadının bunu fark edip geri çekilmesini bekledi. Ama bekledikleri her zaman çok geç gerçekleşiyordu gencin, zaten hemen gerçekleşse adı beklemek olmazdı ya neyse!

İneceği yere vardığında şükretti, bu sefer de o kalabalıktan sıyrılıp otobüsten inmeyi bekledi, burada az bekledi, ama o kalabalığın nemli sıcağından kurtulmak için beklediği her an ömründen ömür götürüyordu.

Hemen saatine baktı, sınava 20 dakika kalmıştı. Fakülte yokuşunu hızlı adımlarla çıktı, fakat bir an önce geçip sınıfa oturmak için acele etmesi boşunaydı, çünkü binaya girip sınav salonunun olduğu kata çıktığında sınıfların kapalı olduğunu gördü. Yine mahşeri bir kalabalığa gömüldü. Öğrenciler kilitli kapıları zorlayacak biçimde yüklenmişlerdi girişlere. Herkesin elinde kitaplar, defterler, oradan oraya uçuşan fotokopiler, ders çalışıyorlardı. Bu sefer de genç, karnına heyecandan giren kramplarla sınıfların açılmasını bekledi. "Yeter artık açılsın ve oturalım sonra da ne olursa olsun" diye iç geçirerek bekledi.

Nihayet hoca geldi, sınıfları açtı, tüm öğrenciler telaşla sınıflara aktı. Kendine zar zor arkalardan bir sıra buldu, oturdu. Hocaları sınav kağıtlarını ön sıralardan başlayarak yavaş yavaş dağıtırken, genç, arkada heyecanla kıpırdanıp kağıdına biran önce kavuşmayı bekledi. Sorularla tanıştığında tıkandı kaldı. Ne yapacağını şaşırdı. Şöyle bir çevresine bakınıp diğerlerinin ne halde olduğunu gözlemlemeye çalıştı. Sürekli birilerinin birilerine kopya verdiğini görünce bunun haksızlık olduğunu düşünüp öfkelendi, gözetmen neden bunu fark etmiyor diye daha da öfkelendi. Hocanın bunu görüp cezalandırmasını bekledi, ama nafile, boşuna bekledi. Ee böyle serbest kopyacılık girişimine tepkisiz kalındığını görünce bundan o de faydalanmak istedi. Ama herkes kopyayı el altından yürütüyordu, genç, şebekeye dahil olmayanın bundan nasiplenemeyeceğini, boşuna beklemenin hiçbir işe yaramayacağını anladı. Canı sıkıldı.

Saatine baktı, daha 12 dakika vardı sınavın bitimine. Bitsin artık, bitsin de kurtulalım diye bekledi. Nihayet sıkıcı bekleyiş sona erdi, genç, kalemleri bırakın ihtarıyla kurtuluşa erdi. Hemen toparlanıp koridora çıktı.

Kitabı istediği arkadaşını aradı gözleri, bulamadı. Bir kenarda durup onu bekledi. Beklemekten yoruldu, telefon açıp nerede olduğunu sordu, arkadaşı dersin hocasına birkaç bir şey sorduğunu söyledi ve ardından "bekle" dedi. Geldiğinde birlikte kısaca sınav kritiğini yaptılar. Genç, ondan kitabı istedi, arkadaşı evde unuttuğunu söyledi, "yarın getiririm bir gün daha beklesen ne olur?" dedi. Genç bunun karşılığında tam bir şeyler beklemekten yoruldum artık diyeceği sırada arkadaşı arkasını dönüp "bekle biraz annem arıyor" diye ağzını tıkayıverdi. Genç bekledi.

Konuşma bittikten sonra fakülte yokuşundan indiler, kapkara denizin beyaz köpüklü dalgalarını seyrederek otobüsü beklemeye başladılar. Ama aksilik işte, 45 dakika oldu, otobüs gelmedi
Arkadaşı bir minibüse atlayıp gitmeyi önerdi, "yok" dedi genç "bekleyelim biraz daha." Beklediler yine görünürlerde otobüs yok. Arkadaşı "yorulmadın mı beklemekten, haydi minibüse" deyip kolundan çekti. Minibüse bindiklerinde ise onun kalkmasını beklediler, ama arkadaki tek kişilik boşluğu dolduracak o son şanslı yolcuyu da şoför bekledi, şanslı yolcu nazlanıyor bir türlü teşrif edemiyordu. Fenalıklar geçiren gencin midesi açlıktan zil çalıyordu, daha fazla bekleyemeyecekti. Sonra bir baktı ki otobüs gelmiş durağa yanaşıyor. Dürttü arkadaşını "haydi atla minibüsten" dedi, o ise "dur! nereye? bindik bir kere minibüse, inmek ayıp olur" diyene kadar genç çoktan inmiş otobüse doğru koşuyordu.

Otobüsün merdivenlerinden çıkarken başını şöyle bir dışarıya uzattı arkadaşına gülerek "n'aber gelseydin beklemezdin" dercesine garip bir bakış fırlattı. Neyse ki otobüs sabahki kalabalığını barındırmadığı için rahatça evin yolunu tuttu.

Durakta inip apartmana doğru yürüdü, merdivenleri çıkarken dermansızlıktan düşer gibi oldu. Kapı zilini çaldı, uzunca bekledi açan olmadı. Annesinin terliklerini komşu kapının önünde görünce anahtarını cebinden çıkardı, kapıyı açtı. Kendini mutfağa atıp yiyecek bir şeyler aradı. " şimdi de yemek yok pişmesi için bekle" deyip hayıflanırken, gözüne tezgahın üzerindeki tencere ilişti. Umutla açtı ve annesinin hazırladığı yemeğin misler gibi kokusunu içine çekti. Kendisini doyurduğunda bir ağırlık çöktü üzerine, TV'nin karşısına geçip gazetede o akşam yayınlanacağını gördüğü filmi beklemeye başladı. Filmi bekleyeceğim derken bastıran uykuya yenik düşüp kendinden geçti. Annesinin dürtmesiyle uyandı. TV hâlâ açıktı, film başlamıştı ama reklam arası verilmişti. Filmin başlamasını beklemeyi düşündü. Annesi "haydi oğlum daha fazla bekleme, yat uyu dinlen, bitmiyor sınavların" deyince beklemekten vazgeçti. Odasına geçip yatağına yumuldu ve bu sefer de gece görmeyi umduğu güzel düşleri beklemeye koyuldu.

Ertesi sabah kendisini yine koskocaman bir bekleyişin içerisinde bulacaktı.

Ve bunun gibi, günlerinin çoğu beklemekle geçecekti gencin. Okulu bitirmeyi bekleyecek, gireceği KPS sınavının sonuçlarını bekleyecek, öğretmenlik yapacağı okulda bir ömür derslerin başlayacağı ve biteceği saati bekleyecekti. Yaz tatiline bir an önce kavuşup memleketinde güzel bir tatil yapmayı bekleyecek, maaşına zam yapılmasını ve bir gün emekli olmayı bekleyecekti.

Ve öyle bir gün gelecekti ki o gün de ölümü bekleyecekti. Bekli de hayatının her anında beklemesi ve ona göre adım atması gerektiği ölümü, iş işten geçtikten, her şey geçip gittikten sonra bekleyecekti. Ölüme kavuştuğunda çürümeye mahkum bedeninden ayrılan ruhu, İsrafil'in Sur'u üflemesiyle alemin yerle bir olup tekrar dirilişini bekleyecekti. Sevap kefesinin ağır basmasını dileyerek, cennete kavuşmayı bekleyecek, ama cennete kavuşamamışsa nasibi olan cehennemin azap çarkları arasında cezasının bitimini bekleyecekti. Yükünden kurtulup da sonsuz cennete kavuştuğunda artık bekleyecek hiçbir şeyi kalmayacaktı. Cennetin ebedîliğinde bitmez bir ömürle bekleyişsiz yaşayacaktı.

----------------


Dinle neyden ki hikâye etmede,

Hep ayrılıktan şikayet etmede.

Mevlânâ'nın mesel dünyâsında, ney insanı temsil eder. İnsan da,
tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü,
bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç
çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın
sancısını yansıtır.

Kamışlıktan kopardıklarından beri beni,

Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği.

Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi
cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle
doyduğu cennetten dünyâ gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi,
tıpkı ney gibi, fena ve zevalin, ayrılık ve yokluğun yaşandığı
bu dünyâda, inceden inceye feryâd etmektedir. İnsan ruhu olması
gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait
kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz
ağlayışından ibarettir.

Ayrılık parça parça eyledi sînemi,

Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini.

İnsan duygulan göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin
göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu
deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî
Sevgili'den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa
doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür.

Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa,

Kavuşma zamanını bekler durur ya.

İnsan, En Sevgili'den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça,
kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı
olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyâya razı değildir; sevince
ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş
farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar
sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyâda her aşk
yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir
başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler
durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir.

Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım,

İyilerin de kötülerin de yaranıyım.

İnsan, dünyâda tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği
vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır.
Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede
olursa olsun ağlar haldedir insan, iyiler de kötüler de aynı hal
içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı.

Herkes kendince bana dost olmaya bakar,

Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar.

Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın
sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her
hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına
varmayacak denli gafil olanlar da, aynlığı inkâr edip bu dünyâya
razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından
kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez;; ama bu
acıların sırrı da herkese açık değildir.

Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi,

Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki.

Aşkın sırrı, ötelere âşinâ olanların kârıdır.
Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan
ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir.
İnsanın ağlayışının sırrını, insanın
tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan
gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar
işitir. Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı
herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve
kulağın duyduğundan ötededir.

Can ile ten gizli değil birbirinden,

Lâkin canı görmeye izin yok tenden.

Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş
olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehâdet
âlemine komşudur. Ancak âlemdeki her şeyi bir başkasını
gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur.
Oysa, görünen âlem görünmeyene şahit olmak için
yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen âlemin
şahitliğine perde olmaktadır.

Neyin sadâsı ateştir hava sanma,

Kimde bu ateş yoksa yazık ona.

Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona
söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı,
ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de
ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi
sadâsı çıkmaz. Sevgili'den ayrılık derdi olmayanın diline
yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve
heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine
aşkın ateşi düşmez.

Neyin tesiri aşk ateşinden,

Şarabın hâli aşk cilvesinden.

Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ'nın mesel dünyâsında.
Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi
ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgiliye yakınlığı haber
veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu,
zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili'ye erişmenin, O'na dönmenin
cilvesindendir. O'ndan gelip O'na gitmenin heyecanıdır kâinatı
velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür;
onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi
vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir.

Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney,

Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney.

Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü
aramadıkça bulunmaz. Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize
ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl
derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz
ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın
kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık
derdiyle dertlenmesi, Sevgili'yi gizleyen perdeleri yırtıp
parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve
gönlümüze pencereler açılıyor.

Mey gibi zehir ve tiryak olamaz,

Ney gibi dost ve müştak olamaz.

İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir
zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve
tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakanşlarımız
sayesinde Sevgili'nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne
kadar dost ve müştak olduğunu gösterir.

Ney kana bulanmış yoldan söz açar,

Mecnun'un kıssasını anlatıp açıklar.

Neyin sızısı kanlı göz yaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun
habercisidir. İnsan da, Sevgili'ye ulaşmak için kanlı göz
yaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ'nın yolunda çöllere
düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını
vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece.
Leylâ'dan Mevlâ'ya yol vardır ki, Mevlâ'ya götüren Leylâ'lar da
bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun'dan çok daha fazlası
beklenir Mevlâ'nın yoluna düşmüş olandan. Leylâ'ların hepsine
"Lâ ilahe" demeli ki, Mevlâ için "illallah" diyebilsin.


------------


NEFS-İ EMMÂRE

Kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefis. Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de Yusuf (a.s)'ın dilinden nefsin kötülükleri işlemeyi, heva ve hevesi doğrultusunda Allah'ın emirlerine muhalefet etmeyi arzuladığını ve sahibini buna yönelmek için zorladığını bildirmektedir: (Yusuf), nefsimi temize çıkaramam. Çünkü Rabbimin acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir..." (Yusuf 12/53).

Gerçekte insan nefsi tek bir şeydir. Ancak o çeşitli sıfatlarla nitelenmektedir. Dünyaya olan bağlılıklardan kurtulup ilâhî âleme yöneldiği zaman nefis, "nefs-i mutmainne" olarak adlandırılır. Şehvete tabi olup üzerine gazap hakim olduğu zaman da nefis, sahibine kötülükleri işlemeyi emreder. Bu nefsin tabiatından olan bir durumdur (Fahreddin er-Râzî, Tefsirul Kebîr, XVIII, 157).

Taberî; "kötülüğü emreden nefis, insanların tamamına ait olan nefistir" demektedir. Onun arzusunun Allah Teâlâ'nın rızası olmayan şeylere yönelmek olduğunu ve Allah'ın kullarından rahmet etmeyi dilediği kimselerin dışında kalanların nefsin bu yönlendirmesinden kurtulamayacağını söylemektedir (İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, Mısır 1968, XIII, 1).

Râzî, ayetteki "...Rabbımın acıyıp koruduğu müstesna"ifadesine dayanarak, taat ve imanın Allah Teâlâ'dan geldiğini ve nefsin, O'nun rahmeti olmadan kötülüklerden vazgeçmesinin sözkonusu olmadığını söylemektedir (Râzî, aynı yer).

Nefs-i emmârenin, Yusuf (a.s) tarafından kullanılış tarzı, iyi ve kötü bûtûn insanların nefislerinin kötü şeylere yönelme istidadında olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bir peygamber olan ve bu sebeple günahlardan temizlenmiş bulunan Yusuf ( a.s)

"...Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" diyor. Dolayısıyla kötülüğü şiddetli arzulama, nefsin tabiatındandır. Ancak Allah'ın emirlerine yönelen ve böylece ilahi rahmetin gölgesi altına sığınan kimseler, nefsin arzuladığı şeyleri işlemekten sakınırlar. İyiliğe yönelen kimselerin üzerinde nefsin yaptırım gücü azalır. Belirli bir aşamadan sonra ise, kalbe yönlendirici hiç bir tesiri olmayan gelip geçici düşüncelerden ibaret kalır. Zira Yusuf ( a.s) Mısır azizinin karısının kendisini çağırdığı zaman onun çağrısına cevap vermemiş ve böyle bir kötülükten Allah'a sığınmıştı. Ve aslında nefsinin, tabiatından kaynaklanan bir özelliği olarak bu çağrıya cevap vermesini telkin ettiğini itiraf etmektedir: "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum" Ancak bu sadece bir dürtü olarak kaldığı ve Rabbine sığınıp bu dürtüye iltifat etmediği için bir zararının dokunması sözkonusu olmamıştır.

Bazı müfessirlerin, "Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" sözünü azizin karısına atfetmeleri, durumu değiştirmez (bk. İbn Kesir, Tefsirul Kur'anil-Azim, İstanbul 1985, IV, 320). Zira Allah Teâlâ, sarfedilmiş olan bu sözü Hz. Muhammed ( s.a.s)'e ayet olarak gönderirken, nefsin tabiatında kötülük işlemeye meylin var olduğunu da bildirmiş olmaktadır.


21.03.2006 tarihinde recep gök <[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]> yazmış:

Nefisle mücadele

Nefis öldürülürse tarikatın yoludur. Bizde nefis ile mücadele etmek var.

Nefis bizi kötülüğe sevk etmek ister. Aklımıza fena şeyler gelir. Onlar terakkîmize vesiledir. Onlarla mücadele ederek hizmete devam!

Üç şey kalbe nasihat tesir ettirmez: Uyku sevgisi, rahat sevgisi, taam sevgisi (Hadis meâli).

Okumak, okumak, okumak... Yine okumak. Okumaktan yorulunca ne okuduğunu okumak. Veya kitab-ı kebîr-i kâinatı okumak.

İnsan yaşlandıkça enaniyet gençleşir. İnsan yaşlandıkça imtihan şiddetlenir.

Her hatayı yapabilirsin, fakat bir hatayı iki defa yapma.

Menfî birşey duyunca iç âleminde müdafaat ile onun şuur altına ve üstüne tesirini izale et.

Nefsini kusurlarla âlûde bil. O zaman yüz kusuru yirmiye indirebilirsin. Birisi birşey yapsa ve o sana yıkılsa, "Benim kusurumun cezasıdır" de.

---------------

NEFSİN TERBİYESİ

Nefsin terbiyesinden amaç; nefsi ilk yaratıldığı gibi saf ve temiz bir duruma getirmektedir. Cenâbı Hakk, insanlardan ilk yaratılışta ki özellikte kalbinin lekesiz yani kötülüklerden arınmış olmasını istemektedir. Şuara 26/89: " Allah'a ancak temiz bir kalp ile gelen ler kurtulur. " Bilindiği gibi benliğin iki parçası nefs ve ruhtur. İşte yaratılışın negatif kuvveti ve kötülüklerle yüklü olan nefsi, pozitif olan ruhun emrine vermektir. Böylece kul ilâhî sıfatlara bürünerek; Cenâbı Allah'ın istediği özelliklere sahip olacak, hayat macerasında da ilk geldiği gibi temiz bir ahlâk ile Yüce Yaratıcı'sına geri dönecektir.

Peki, kötü ahlâkın kaynağı olan nefsin arındırılması nasıl mümkün olacaktır? Yaşadığımız hayatta nefislerimizi öldürerek, ona zulüm yaparak mı? Yoksa çıkışı bitmeyen bir dağı aşmak süretiyle mi? Kur'ân bu yollara " hayır " diyor. Kasas 28/77: " Allah'ın sana verdiklerinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste, Dünyadan da nasibini unutma... " Cenâbı Allah, kullarından yapamayacakları görevleri istememekte ve Tevhid Din'ini de kolaylığı esas alarak indirmiştir. Mü'min 40/62: " Hiç bir benliğe yaratılış kapasitesinin üstünde görev yüklemeyiz... " Yine Kur'ânı dinleyelim. Bakara 2/185: " ... Allah, sizin için kolaylık ister, O sizin için zorluk istemez... " Nefsin arındırılması, eski inanışların aksine zorlu bir mücadeleyi gerektirmemektedir. Yüce Kitabımızın açık beyanına göre, ancak iman ve takva ile kötülüklerden korunarak yücelebildiğimiz belirtilmiştir. Yunus 10/63: " Veliler, iman edip de takvaya ermiş olanlardır. " Şu halde nefsin arınarak ilâhî ahlâk sahibi olabilmesi, takva özelliklerine sahip olmakla mümkündür. Bu gerçeklere göre yaşamımızı tanzim eder ve onun icaplarını tatbik etmek bizi Cenâbı Allah'ın yoluna ulaştırabilecektir. Böyle bir hayat; hiç de zor değil, bilakis huzurlu ve mutluluk verici bir yaşam tarzı izlemiş oluruz. Kur'ânı Kerîm'in vurguladığı gibi gidilecek erdirici yol takva yaşamı ile gerçekleşir. Bu yol iki bölümdür. A. İman, B. Takva

A.İMAN

İman; Allah'a, meleklerine, ilâhî kitaplara, peygamberlere, ahirete, kadere gözle görüyormuş gibi içtenlikle iman etmek, dil ile de açıklamaktır.
(Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sevdikleri, Takva Sahipleri, A) İman)

B. TAKVA

Kur'ânı Kerîm'de; takva ile arınarak yücelmek ve dolayısiyle nefsi terbiye edebilmek için yaklaşık on temel ibadet belirlenmiştir.

1) İnfak 2) Namaz 3) Zekât 4) Af Edici ve Dileyici Olma 5) Sabır-Tevekkül 6) Oruç 7) Muhsin Olma 8) Sözlerini Yerine Getirme 9) Adalet ve Dürüstlük 10) İlim

Nefsin terbiyesi, ancak takva yaşamı na geçmekle mümkün olur. Cenâbı Allah ile kul arasında bir duvar gibi duran nefs perdesi kalkmadan kurtuluş ve mutluluğa ulaşılamaz. Evrenin ve insanın yaratılışının sırlarını düşünen kişi, güçsüzlüğünü ve ölümlü oluşunu anlamaya başlar. Kendi kendini; nefsinin kötü sıfatları nedeni ile eleştirme ve hesaba çekme arzusu ile dolar: (Bu Dünya'ya nereden geldik? Nereye gideceğiz? Bizi kim ve niçin yarattı? Vazifelerimiz nelerdir?) gibi sorular peşpeşe sıralanır. Bu hal Kur'ân'da Kıyamet 75/2 ile de vurgulanmıştır: " Kendini sürekli kınayan (ayıplayan) nefse yemin ederim ki. " Kınamalar sonucunda kişi, Cenâbı Allah'ın lütfu ile iman ederek Yüce Yaratıcı'sına teslim olur. İlâhî Yasaları öğrenme gayreti içine giren kul, nefsini adeta döve döve çirkin arzulardan kurtulma yoluna girer. Takva yaşamı ile ilâhî özellikler kazanıldıkça, nefsin kötü sıfatları da kontrol edilerek benliği bir bir terk etmeye başlar. Zaten oluşun pozitif kuvvetleri olan takva sıfatları ile negatifitenin temsilcisi nefsin kötü nitelikleri, yaratılış kanunu icabı bir arada bağdaşamaz. Üstün gelen kuvvetler diğerlerini yok eder. Son mertebede de kötü sıfatlar tamamiyle kaybolarak, yerini Allahü Teâlâ'nın istediği ilâhî özelliklere bırakır. Bu hal; kemale ermiş benliğin durumudur ki, Cenâbı Allah'ın sevgisine ulaşmış, Dünya planındaki makamların en yücesine kavuşmuştur. Fecr 89/27-30: " Ey huzur içinde olan can! O, senden, sen de O'ndan hoşnut olarak Rabbine dön. İyi kullarımın arasına gir. Cennetime gir. "


-----------


Kahve falıyla istikbal haberi doğru olabilir mi?

Soru : — Bazı kadınlar bir fincanın içine bakıyor, meydana gelen şekillere göre mânâlar çıkarıp, istikbal hakkında iddialar ortaya atıyorlar. Bunların hakikatla bir ilgisi olabilir mi? Söylediklerinin doğru olma ihtimali var mı?

Cevap : Bazı kadınların içtikleri kahve fincanının dibindeki kahve artığı şekillerine bakarak yaptıkları tahmin, ne ilmî, ne de dinî bir tahmindir. Tamamen kadının zekâsının mahsûlü tahminden ibaret bir bilgiçliktir. Zira istikbalde vaki olacak hâdisenin fincanın içinde ne yazısı vardır, ne de krokisi. Fincan içindeki şekiller tamamen elin tutuşuyla meydana gelen şekillenmeden ibaret normal durumdur. Şayet bu kadınlar içtikleri kahvenin fincanını levh-i mahfuza benzetiyorlarsa, levh-i mahfuza bakar gibi fincana bakıyor, şekilleri levh-i mahfuz yazısı okur gibi okuyorlarsa bu da onların levh-i mahfuz anlayışlarının bir delili olur, inandırıcılıklarını büsbütün yok ederler. Kaldı ki, levh-i mahfuzdaki yazıları ancak mânevi inkişafları sebebiyle okuyabilen evliyânın verdiği istikbal haberleri de aynen çıkmaz, bazan te'villi, tefsirli çıkar, bazan da hiç çıkmaz. Bağlı olduğu şart vaki olmadığından yazılı hâdise de vaki olmaz. Bu suretle veliler bile istikbalden kesin haber veremezler. baktıkları yer levh-i mahfuz olduğu halde... Bu itibarla, kahve falı, iskambil falı, şu ya da bu şeye bakarak haber verilen istikbal hâdisesi, imanı sağlam insanları aldatmamalı, boşuboşuna evhama kaptırıp, yahut ümide, ümidsizliğe sokmamalıdır. Bunlar asılsız ve delilsiz iddialardır. Gaybı Allah'dan başka kimse bilemez.

Nitekim bir hastalığın şifa bulması için kurşun döktürmek, boncuk bağlamak, türbeye çaput asmak.. gibi âdetlerin hiçbiri İslâmî anlayış eseri değildir.

Şu kadar var ki, mâruz kalınan bir hastalık için şifa aranabilir. Günah olmamak kaydıyla söylenilen şifa çârelerine başvurulabilir. Ümid dünyası bu. Belki Allah umulmadık yerden bir şifa ihsan edebilir. Ama dinin emri olarak icra edilmez bunlar. Allah'ın sebeb halketmesi şeklinde bir vasıta olarak düşünülür bunlar.

Ahmed Şahin

----------------


Gecelerin Gündüzlügüne Inanir misin?

Yalniz kaldiginda insan dertleriyle, birakilmissa kul gam ve
kederiyle, gecenin koynuna sigininca, boynuna sarilinca
karanligin, sad olur iste o dem... Hüzünler baska bir hale
bürünür artik; sürura dönüsür. Bir baska ask olur artik;
seher aski... Karanliklarin aydinliga terfi etmesini müsahede
etme heyecani oluverir artik... Ateslerin gül olmasi demi gelince,
o güllerin kokusundan hisse almak saadeti yasanir...Çoklarin bir,
birlerin çok oldugu vaktin füyuzatinin hissi uyaniverir kalpte...
Öyle basit degil... O vaktin hususiyeti, hissiyati var. Inanmak
buna daha ne mucizeler getirir insana.

Bir derdini tasimadan baska bir yaratilmisa sikayet etmeden,
geceye saklasa o çözümsüz sandigi sikintisini, Rabbine
ulastirsa hemencecik, görecek ki aydinlikmis esasinda
karanliklar...

Dertler dermanmis...

Allah'a yaklastirmakmis.

Geceler uyumak degil; Allah'i anmakmis.

Zahirde cefa olanin esasinda sefa oldugunu idrak edince insan bir
aska dönüstürecek seheri.

Âsik sevdigine erismek için yollar bulur, firsatlar kollar ya...
Âsik kul, sevdasina düstü mü aydinlik gecenin, yasamak için
onu, onun için yasar... Tipki asik gibi; masuk için yasar. O
digerlerinden güzel, digerlerinden üstün ve digerlerinden nazli,
her kisiye malum olunmayan zamana erismek de ancak asigin ideali
olsa gerek...Sirlari gecelerde bilen ve arayan seher asiklarinin
gündüzleri de gecenin aksidir. Bu yüzden hayatlari hep gece
aydinliginda geçer onlarin. Her saatleri gecedir, gecenin
tezahürü bir bereketledir.

Ibrahim Rabbini gece kesfetti.

Yusuf, Züleyha imtihanini gece kazandi, zindani gece ama gecesi
aydinlikti.

Yunus'un baligi geceydi ama gecesinin ardi isik oldu.

Eyüb uyumadi; maraza, sebebi oldu; geceleri gündüz.

Senin de var elbet bir sebebin, bir gecen.

Gecenin gündüzlügüne inanir misin sen?



------------


KUR'AN VE SÜNNET'İN EMRETTİĞİ RABITA

Bazıları tasavvufta tarif ve tavsiye edilen rabıtayı tenkit etmekteler. Kimi bu tenkidin şiddetini artırıp rabıtaya şirk diyecek kadar ileri gitmektedir. Acaba birisine göre ibadet, diğerine göre felaket olan bu rabıta nedir?

Tasavvufta rabıta, terbiyenin temeli ve en büyük zikir sebebi görülürken, onu şirk gören kimse hangi delil ve mantıkla bu sonuca varabiliyor?

Gerçekten şirke götüren bir rabıta çeşidi mevcut mudur?
Rabıtanın Kur'an ve Sünnet'te bir örneği, benzeri, delili ve tarifi var mıdır? İnsan terbiyesi için rabıtanın gereği nedir? Bütün bunlar, cevap arayan sorulardır.


Aslında çözüm kolaydır. Aramızda bir ihtilaf varsa, yapılacak iş hakeme gitmektir. Din işlerinde hakem Kur'an ve Sünnet'tir. Biz de önce Kur'an ve Sünnet'e bakacağız. Onlarda rabıtanın nasıl ele alındığını inceleyeceğiz.

"Rabıta", "ribat", "murabata" kelime olarak "rabt" kökünden gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı olmak gibi manalar da verilmiştir. (Cevherî, Sıhah; İbnu Manzur, Lisanu'l-Arab; Zebidî,Tacu'l-Arus.)

Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye tam yönelmek gibi manalar da taşımaktadır. (Razî, Tefsir-i Kebir; Kurtubî, el-Cami li Ahkami'l-Kur'an; İbnu Kesir, Tefsir.)

Kur'an ve Sünnet'te anlatılan rabıta çeşitleri de, bu manaların birini veya birkaçını içermektedir.

KUR'AN'DA RABITA GEÇİYOR MU?

Kur'an'da rabıta kelimesi açıkça zikredilmektedir. Bunu şu ayette görüyoruz:

"Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah'ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz." (Âl-i İmran, 200)

Bu ayetteki "rabıta yapın" emri, her mümini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir: Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah'ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin. (Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir.)

Yüce Allah'ın her müminden istediği rabıta, kalbini Yüce Allah'a bağlamaktır. Her işte O'nun rızasını gözetmektir. Bütün yaptıklarında helal ve haram sınırına dikkat etmektir. Kalp kâbesini günah kirlerinden temizlemektir. Oraya Allah'ın sevmediği şeyleri sokmamak için gönlü kontrol altında tutmaktır. Kısaca, Yüce Allah'ın düşman olduğu şeyleri gönülden çıkarmak ve kötülüklerin esaretinden kurtulmuş, hür bir müslüman olmaktır.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, "rabıta yapınız" ayeti indiği zaman, ashabına ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:

"Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur." (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik)

Bu hadisten ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz. Birisi manevi, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise düşmanın saldırı noktalarıdır.

Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mümin için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır.

TEFEKKÜR YA DA VARLIKLARI RABITA

Kur'an ve Sünnet'te emredilen bir diğer rabıta şekli tefekkürdür. Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek aynı şeydir. Hepsi kalple yapılan bir ameldir.

Düşünmek akıllı olmanın gereğidir. İnsanın en başta gelen özelliği düşünmektir. Tefekkür, boş ve gelişi güzel bir düşünce değildir; gizli bir ilim yoludur. Tefekkür kalp aynasında varlıkların iç yüzünü görmektir. Bilinene bakıp gizli olanı fark etmektir. Görünene bakıp görünmeyene ulaşmaktır. Delile bakıp hedefe varmaktır. Tefekkür, sanata bakıp sanatkârı tanımaktır. Kalp gözüyle Yüce Yaratıcı'nın varlıklarda gizlediği ilmini, kudretini, rahmetini ve hikmetini görüp, O'na hayran olmaktır. Bunun sonu O'nu sevmek, zikretmek, yüceltmek ve O'na teslim olup huzura ermektir. Kur'an'da bu sonuç tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, ibret, basiret, marifet ve muhabbete bağlanmıştır.

Tefekkürü tarif ettik. Tezekkür, unutulan bir şeyi hatırlamak, unutmamak ve devamlı tekrar ederek onu kalpte tutmaktır. Teemmül, bir şeyi devamlı ve çok yönlü düşünerek içinde saklı olan manayı ortaya çıkarmaktır. Tedebbür, bir şeyi derinlemesine düşünmek ve arkasındaki gizli manayı çözmektir. İbret, bir şeyde verilmek istenen mesajı almaktır. Basiret, işin iç yüzünü görmektir. Marifet, bir şeyi asli haliyle olduğu gibi tanımaktır. Muhabbet, bir şeyi sevmek ve onunla huzur bulmaktır.

Görüldüğü gibi, bütün bunlar bir irade, yöneliş, gayret, iman ve sabır istemektedir.

'MÜRŞİD YERİNE ALLAH'I DÜŞÜN' SÖZÜ DOĞRU MU?

Yüce Allah'ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah'ın zatı hiçbir şeye benzemediği için onu düşünmek mümkün değildir. Rasuiullah s.a.v. Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:

"Allah Tealâ'nın zatını tefekkür etmeyin/düşünmeyin. O'nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün. Çünkü siz Allah'ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz." (Ebu'ş-Şeyh, Kitabu'l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu'l-İman; Elbanî, Sahiha.)

Alimlerimiz bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: "Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir." (Şa'ranî, el-Yevakıt). Yüce Allah'ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat Allah nasıl acaba diye düşünülmez, düşünülemez.

Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah'ı düşünmüyorsunuz, diyenlere cevap vermektedir. Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah'ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah'ın zatı için mümkün değildir.

AYETLER, İBRETLER

Yüce Allah, Kur'an'da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara "ayet", "delil" ve "ibret" ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor.

Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur'an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur'an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah'ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)

Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)

Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah'a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.

Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah'a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, "uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır" denmiştir. (Ebu'ş-Şeyh, Kitabu'l-Azame; Gazalî, İhya)

Kur'an'da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.

Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye)

MUHABBET RABITASI

Kur'an ve Sünnet'te emredilen rabıtalardan birisi de muhabbet rabıtasıdır. Muhabbet rabıtası kalbi Allah'ın sevdiği şeylere bağlamak ve onları Allah için sevmektir. Bu sevilecek kimselerin başında Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz gelmektedir. Yüce Allah onu sevginin imamı, delili ve rehberi yapmıştır. (Âl-i İmran, 31; A'raf, 157-158) O'na uymadan Allah'ı seviyorum demek yalandır.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, kendisi için her müminden şu derece bir sevgi ve kalp bağı istemektedir: "Sizden biriniz beni kendi nefsinden, ailesinden, çocuklarından, anne babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, tam iman etmiş olmaz, gerçek imanın tadını tadamaz." (Buharî, Müslim, İbnu Mace, Ahmed)

Ayrıca her müminden Ashab-ı Kiram'ı, alimleri, salihleri ve mümin kardeşlerini sevmesi, onları hayırla anması, kalbinde onlara yer vermesi, dualarına katması, onlarla ilgilenmesi istenmektedir. "Birbirinizi sevmedikçe mümin olamazsınız" hadisi, bu sevgiyi anlatmaya yeterlidir. Yüce Allah'ın: "Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur." (Hud, 113) uyarısını her kalp sahibi dikkate almalıdır. "Ey iman edenler Allah'tan korkun ve benim sadık kullarımla beraber olun." (Tevbe, 119) ayeti, kalbin kimlere yönelmesi ve bağlanması gerektiğini göstermektedir.

ÖLÜM RABITASI

Kur'an ve Sünnet'te emredilen rabıtalardan biri de ölüm rabıtasıdır. Kur'an'da insanı dehşete düşürecek, hayrete sevkedecek ölüm halleri, kıyamet sahneleri ve ahiret manzaraları anlatılmaktadır. Bunlarla kalp dünyadan çekilip ebedi ahiret yurduna yöneltilmek istenmektedir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Abdullah b. Ömer'e: "Kendini ölmüş ve kabre girmiş say." (Tirmizî, Ahmed) buyurarak ölüm rabıtasını tavsiye etmiştir. Bu rabıta ile insanın dünyanın boş sevgi ve zevklerinden çekilip ebedi ahiret güzelliklerine yöneleceğini, gafletin gidip kalbin dirileceğini ve günahlardan temizleneceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Nesaî, Münavî, Beyhakî)

Allah dostları tefekküre büyük önem vermişlerdir. İnsanın terbiyesi, konuşması kadar susmasından da anlaşılır. Ancak, boş konuşma ve kötü düşünce kınandığı gibi, içinde güzel düşünce ve tefekkür olmayan suskunluk da kınanmıştır.

Velilerden Fudayl b. İyaz rh.a. der ki: "Tefekkür bir aynadır. Sana iyiliklerini ve kötülüklerini gösterir. Onda kalbinin halini görürsün."

Alimlerden Abdullah b. Mübarek rh.a., velilerden Sehl b. Ali k.s.'yi derin bir tefekküre dalmış halde gördü. Onun ahiret hallerini düşündüğünü anladı ve "Nereye kadar ulaştın?" diye sordu. O da, "Sırat köprüsüne kadar." cevabını verdi.

Bişr b. Haris rh.a., tefekkürle elde edilecek sonucu şöyle özetler: "Eğer insanlar Yüce Allah'ın büyüklüğünü anlayabilselerdi, ona isyan etmezlerdi."

RABITANIN SONUCU

Tasavvuf büyüklerinin tarif ve tatbik ettiği rabıta da yukarıda anlatılan tefekkür çeşitlerinden birisidir. Rabıta, görülmesi Yüce Allah'ı hatırlatan kâmil bir veliyi gönül aynasında seyretmek ve üzerinde zuhur eden ilâhi tecellileri görüp, Yüce Allah'ı zikretmekten ibarettir.

Diğer bir yönüyle rabıta, Yüce Allah'ın dostu ile gönülde beraber olmaktır. Onun kalbine emanet edilen ilâhi nura bağlanmaktır. Onun ilâhi aşkla kaynayan kalbine inen feyizden nasiplenmektir. Velideki dostluk sırrını düşünmektir. Salihleri özlemek ve onlardaki güzel ahlâka özenmektir. Sevgi atmosferi içinde kalbi uyandırıp Hakka yöneltmektir.

Kısaca rabıta, Allah'ın yeryüzündeki şahidine bakarak Allah'ı tanımaktır. İşte tefekkürün özü de budur.

---------------


HİÇ ÖLÜMÜ DÜŞÜNDÜNÜZMÜ?

" ONLAR GERİDE NİCE ŞEYLER BIRAKTILAR; BAHÇELER , ÇEŞMELER , EKİNLER , GÜZEL MAKAMLAR VE ZEVKÜ SEFA SÜRECEKLERİ NİCE NİMETLER..."(DUHAN :25-28)

ÖLÜM BİR DİRİLİŞTİR :

YAZIN GÜNEŞİNDEN KAÇANLAR , CEHENNEMİM ATEŞİNDEN NEDEN KAÇMAZLAR...?KOOPERATİF EVİNİN TAKSİDİNİ YILLARCA ÖDEYENLER , İÇİNDE SONSUZA DEK YAŞANACAK CENNET KÖŞKLERŞNİN TAKSİTLERİNİ NEDEN ÖDEMEYİ DÜŞÜNMEZLER...?HEDİYE VERENE HEMEN TEŞEKKÜR EDİP , KARŞILIĞINDA HEDİYE VERMEMEYİ AYIP SAYARIZDA HER ŞEYİMİZİ VERENE KARŞI NEDEN BÖYLE NANKÖRLÜK ETMEKTEYİZ....AHİRET VARDIR ; NİÇİN VARSIN SORUSUNUN CEVABI “ YOK OLMAK İÇİN “ DEĞİLDİR!

ÖLECEĞİMİZİ SÖYLÜYORUZ AMA ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ YAŞIYORUZ.ÖLÜMDEN KORKMADIĞIMIZI GÖSTERMEK VEYA ÖLÜMDEN KORKMAK İÇİN ÖLÜMÜ HİÇ DÜŞÜNMEDEN YAŞIYORUZ.

GÜNÜMÜZ İNSANI ÖZGÜR OLMAK İÇİN ALLAH’TAN ÖLÜMDEN,VE KADERİNDEN KAÇARAK YAŞAMAYA ÇALIŞIYOR.ÇÜNKÜ BUNLAR İNSANIN ELİNE AYAĞINI GÖZÜNÜ,KULAĞINI BAĞLIYOR.ZEVKLERİNİN TADINI KAÇIRIYORDU.

FAKAT GEL GÖR Kİ ÖZGÜR OLMAK İÇİN ALLAH’TAN ÖLÜMDEN KADERİNDEN KAÇAN İNSAN BAŞTA KENDİSİ OLMAK ÜZERE HER ŞEYİN(MAL,MAKAM,KADIN,NEFİS)KÖLESİ OLUYOR.

‘’CANIM NE İSTERSE ONU YAPARIM NEYİ İSTEMEZSE ONU YAPMAM.’’DEMEK ÇAĞIMIZ İNSANI EN BARİS KARAKTERLİ OLDUĞU BU KENDİNE TAPINAN İNSANIN SESİDİR.

İMANIN GAZALİ DİYOR Kİ’’MEZARDAKİLERİN PİŞMAN OLDUKLARI ŞEYLER YÜZÜNDEN DÜNYA’DAKİLER BİRBİRLERİNE KIRIP GEÇİRİYOR.’’

PİŞMANLIK:HİÇ PİŞMAN OLUNUZ MU?KEŞKE ŞUNU ŞÖYLE YAPMASAYDIM. YAPTIKLARIMA PİŞMANIM.İŞTE SADECE PİŞMANLIK DUYGUSU İNSANLARIN KENDİ KENDİLERİNE YETERLİ OLMADIKLARININ TARTIŞMASIZ TEK DELİLİDİR.NASIL MI?HİÇ KİMSEİNİN ETKİSİNDE OLMADAN BİR KARAR VERİYORUZ.UYGULIYORUZ AMA BİR MÜDDET SONRA KEŞKE YAPMASAYDIM...DİYORUZ.PİŞMAN OLUYORUZ.SONUNDA PİŞMAN OLACAĞINIZ BİR İŞİ NEDEN YAPIYORUZ?İLERİSİNİ NEDEN GÖREMİYORUZ?HANİ AKLIMIZ VARDI?MANTIĞIMIZ VARDI?BU DEMEK OLUYOR Kİ KENDİ KENDİMİZE YETERLİ DEĞİLİZ.AKLIMIZ SINIRLI VE OLAYLARIN NEREYE VARACAĞINI KESTİREMEYİZ.BU NEDENLE DİYORUZ Kİ İNSAN KENDİ KENDİNE YETEBİLECEK BİR VARLIK DEĞİLDİR.KENDİSİNİN ÜSTÜNDE YÜCE BİR VARLIĞA İHTİYAÇ VAR.O REHBERE (ALLAH’A, KUR'AN'A ) BAĞLANMAK ŞART.

BAĞLAN VE HÜR OL.NASIL?BAĞLILIKLA ÖZGÜRLÜK OLUR MU?HEM DE NASIL OLUR!

ÖZGÜR OLAMK İÇİN ALLAH’TAN ÖLÜMDEN KADERİNDEN KAÇAN İNSAN BAŞTA KENDİSİ OLMAK ÜZERE HER ŞEYİN KÖLESİ OLUR.

ALLAH’TAN UZAK YAŞAYAN İNSANLAR KÖLEDİRLER.MÜDÜRÜNÜ , PATRONUNU RAZI ETMEK , BİR ÜST MAKAMIN ONAYINI KAZANMAK İÇİN UĞRAŞIRLAR.TABİ Kİ O ÜST MAKAMINDA BİR ÜST MAKAMI VARDIR...KENDİSİ GİBİ BİR İNSANIN(YORULAN,ACIKAN,ÖFKELENEN,ACIYAN...)BİR İNSANA (SEVGİLİ,AMİR,SAVCI,POLİS,BAKAN...)YARANMAK İÇİN İNSANA KÖLELİKLE GEÇER HAYATLARI.ALLAH’A TAM OLARAK BAĞLANIN BAKIN ALLAH’IN DIŞINDAKİ HER ŞEYDEN İPLERİNİZİ KOPARIP NASIL HÜR OLUYORSUNUZ.

BİZ ÖZGÜRLÜĞÜ ÇAĞIMIZ İNSANININ TAM TERSİNE ALLAH’A KOŞMAKTA VE ALLAH’A YAKINOLMAKLA ARIYORUZ.ALLAH’A YAKIN YAŞAYAN İNSANLAR HÜR İNSANLARDIR.ÇÜNKÜ ONLAR ALLAH’IN DIŞINDAKİ HER ŞEYİN GEÇİCİ OLDUĞUNA İMAN ETMİŞLERDİR.KAFALARINI GEÇİCİ ŞEYLERE DEĞİL KALICI OLAN ALLAH’A TAKMIŞLARDIR.ALLAH’IN DIŞIDAKİ ŞEYLEREOLAN İLGİ VE ALLAH’A OLAN ARASINDA TERS ORANTI VARDIR.ALIŞVERİŞ YAPARKEN ALDIĞINIZ MALIN PİYASANIN ÜSTÜNDE PARA VEREREK ALDIĞINIZDAN NASIL ALDANMIŞ OLUYORSAK DÜNYA HAYATINDA ALLAH’IN KOYDUĞU DEĞERDEN FAZLA DEĞER VEREREK YAŞARSAK AYNI ŞEKİLDE ALDANMIŞ OLUYORUZ.HAYATI SADECE OYUN VE OYALANMADIR.AHİRET YURDU SAKINANLAR İÇİN DAHA İYİDiR.DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?’’(EN’AM:32)

BÜGÜN BİZ İNSANLAR MADDİLEŞEN HAYATIMIZ İÇERSİNEDE BUHRANLARLA KIVARNARAK YAŞAMAKTAYIZ.BİZE HİZMET ETMEK İÇİN YARATILMIŞ EŞYAYA BİZ HİZMET EDİYORUZ.ALLAH VE AHİRET ENDİŞE ADETA ORTADAN KALKMIŞ BU DÜNYADAN BAŞKA DÜNYA YOKMUŞ,KIYAMET AHİRET HASAP KİTAP MİZİN SIRHAT CENNET VE CEHENNEM İNSANLAR İÇİN HAZIRLANMIŞ GİBİ SÜREKLİ YEMEK İÇMEK KAZANMAK ZEVK VERMEK HARAM HELAL RÜŞVET VURGUN DEMEKTEN DEVAMLI MAL BİRİKTİRMEK PEŞİNDE ÖMÜR TÜKETİYORUZ.DAHA ÇOK YEMEK VE DAHA KALİTELİ YEMEK İÇMEK DAHA ÇOK TÜKETMEK SERVETLERE SERVET KATMAK,SÖMÜRMEK,KOYMAK,KAZANDIRMAK,GASP ETMEK YARIŞINA GİRMİŞİZ.

EVİNİZDEKİ EŞYALARIN TAMAMI ARABANIZA VARANA KADAR HER ŞEYİ SON MODELİYLE DEĞİŞTİRİN.DAHA TAKSİTLERİNİ BİTİRMEDEN ÇOK MODEL AŞAĞIN DÜŞTÜĞÜNÜ GÖRECEKSİNİZ,VE TEKRAR RAKAMLARDAN ETKİLENEREK YENİLMEYE GİDECEKSİNİZ.NEREYE KADAR EŞYALARINIZI ESKİDİĞİNİ DAHİ GÖRMEDEN ÖLECEKSİNİZ .

İŞTE İNSAN DÜN YENİ ZENGİNLİĞİNİ ARTTITMA GAYRETİNE DÜŞKÜN ZAMAN MADDI DURUMUYLA BİRLİKTE DUYGULARIDA DEĞİŞİR.GENELLİKLE MADDİ KONULARDAKİ YETERLİLİK İNSANLARIN ŞIMARTIYOR,AZGINLAŞTIRIYOR VE BAŞLARI ÜZERİNDE HAKİMİYET KURMASINA YOL AÇIYOR.

‘’İNSANOĞLU KENDİNİ HER YÖNDEN (MAL,MAKAM V.S.)YETERLİ GÖRDÜĞÜ ZAMAN AZIVERİR.’’(ALAK 6-7)

KURAN’DA PEYGAMBERLERLE KAVİMLERİNİN MÜCADELELERİNE BAKTIĞIMIZ ZAMAN PEYGAMBERLERE EN ÇOK MUHALAFAT EDİLEN NOKTALARDAN BİRİSİNİN’’ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLİŞ VE YAPILANLARIN KARŞILIĞINI GÖRME’’OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ.İNSANLARIN BİR TÜRLÜ KABULLENEMEDİKLERİ ,DAHA DOĞRUSU KABULLENMEK İSTEDİKLERİ BİR DURUM . ÇÜNKÜ KABULLENDİKLERİ TAKDİRDE İSTEDİKLERİ GİBİ HAREKET EDEMEYECEKLER.HAYATLARI SINIRLI VE SORUMLU OLACAK.

İNSANIN VE İNSANLIĞIN KEMALİ OLGUNLUĞU AHİRETTE İMAN OLMADAN MÜMKÜN OLAMAZ.

HAYAT İKİ PERDELİK PİYESTİR.BİRİNCİ PERDE BİTTİĞİ AN SUR’A ÜFLENİR,İKİNCİ PERDE AÇILIR.’’GÖKLER KAPI KAPI AÇILACAKTIR’’SAHNEDE DÜZ BİR ALAN VE İNSANLARIN O DÜZ ALANA BÖLÜK BÖLÜK GELİŞLERİ,CENNET VE CEHENNEM MANZARASI VE AZABI GÖREN BİR KISIM İNSANLARIN DÜNYA’YA GÖNDERİLİŞ İÇİN YALVARIŞ,YAKARIŞ VE RİCALARI AMA NAFİLE!

DÜNYADA GAFLET İÇİNDE,HİÇ ÖLMEYECEK GİBİ YAŞAYAN İNSAN KIYAMETİN DEHŞETLİ OLAYLARI BAŞLAYIP GÖKLER YARILMAYA ,YILDIZLAR DÖKÜLMEYE DENİZLER KAYNAMAYA VE KABİRDEKİLER DIŞARI ATILMAYA BAŞLANDIĞI ZAMAN ANCAK AKLI BAŞINA GELİR VE SAĞLIKLI DÜŞÜNMEYE BAŞŞLAYARAK YAPTIKLARININ MAHİYETİNİ ANLAR.BAKAR Kİ YAPMAMASI GEREKENLERİ ÇOK YAPMIŞ,YAPMASI GEREKENLERİ YA HİÇ YAPMAMIŞ YA DA ÇOK AZ YAPMIŞ,DÜNYA İŞLERİNDE BU İŞLERE PEK SIRA GELMEMİŞ.

DÜNYA BİR OKUL GİBİDİR.YIL SONUNDA DERSLERİNE ÇALIŞANLAR KARNELERİNİ ALDIKLARI ZAMAN GÜLERLER.ÇALIŞMAYANLAR İSE AĞLARLAR.

ŞÜPHESİZ ALLAH AFFEDER,VE ÇOK MERHAMETLİ OLMASI HİÇ BİR ZAMAN İNSANIN O’NA İSYAN ETMESİNİ GÜNAH İŞLEMESİNİ GEREKTİRMEZ.

HAYDİ BİSMİLLAH , ŞU ET-KEMİK BEDENİ PUTLAŞTIRMAYA SON ,HAYDİ ,HAYDİ BİSMİLLAH ,YÂ ALLAH ...!

TEFEKKÜR’Ü MEVT

- AHİRET BİLİNCİ : HASAN EKER ( DENGE YAY. )

- MEZAR NOTLARI : MUAMMER ÖZKAN (İNSAN YAY. ) 'dan özetlenmiştir.


---------------

İLAHİ AŞK
Peygamber bir hadiste şöyle diyor,
" Bir insan bir kardeşini bir şeyle ayıplarsa, ölmeden önce o ayıbı
muhakkak kendisi de işler." 1
Doğruymuş. Vazgeçtik Allah'ım diyen Ömer'in vazgeçemediğini
söylemiştim ya, meğer vazgeçtim dediğim halde ben de vazgeçememişim.
Meğer el fatiha demişim de henüz hiçbir şey bitmemiş. Meğer kimsenin
şeytanı kolay Müslüman olmuyormuş. Cevapsız kalan bir soru hep varmış
ya, şimdi yine var.
Fakat hayret? Ben bu sorunun varlığını yeni öğrenmiş değilim, çok
zamandır bilirdim. Şimdiye kadar niye içimde saklamış, neden bilmiyor
gibi davranmışım ki?
Söz ettiğim, Peygamberin Zeynep bint-i Cahş ile yaptığı evliliğinin
perde arkasıdır. Peygamberin halasının kızı olan Zeynep bint-i Cahş,
dört muvahhitlerden Ubeydullah bin Cahş'ın kız kardeşidir ve
anlatılanlara bakarsanız Haz. Davud'un işlediği söylenen bir suçu Son
Peygamber de işlemiş görünüyor. Üstelik bu defa şahit çok, deliller
kuvvetli. Adeta suçüstü!
Konu çok hassas olduğu için yorum yapmıyor, İslam tarihini anlatan
kalın ve ciddi bir kitaptan olduğu gibi aktarıyorum. Kelimesi
kelimesine,
" Zeynep'in babası Huzeyme kabilesinden Cahş, annesi ise Peygamberin
halası Umeyme'dir. Asıl ismi Berre idi. Peygamber Zeynep olarak
değiştirdi. Bir ara Peygamber Zeynep'i kendi kölesi Zeyd bin Harise
ile evlendirmek istedi. Zeynep güzel olduğu kadar da onurlu bir
hanımdı. Bunu duyunca Peygambere sitem etti, - Halanızın kızını bir
köleye mi münasip görüyorsunuz? Ancak Peygamber ısrar edince düşünmek
için mühlet istedi. Bu sırada şu ayet indi.
"Allah ve Resulü bir müminin işinde hüküm verdiklerinde, o kimse için
seçme şansı yoktur. Ahzap 33/36"
Bunun üzerine Zeynep tövbe istiğfar etti ve razı oldu. Zeynep bir sene
kadar Zeyd ile beraber hayatını devam ettirdikten sonra, bir gün
Peygamber Zeyd'i görmek üzere evine gitti. Kapıyı açınca Zeynebi açık
saçık bir halde gördü. Yüzünü çevirip Zeyd'in nerede olduğunu sordu.
Zeynep dışarıda olduğunu söyledi. Hazreti Peygamber Zeynebi her vakit
görürse de, o haldeki görünüşü pek makbul geldi. Tekrar bakmak
istemişse de bakmayıp, - Ey kalpleri ve gözleri çeviren Allah'ım,
senin şanın pek yücedir diyerek geri döndü.
Zeyd eve gelince Zeynep olanları anlattı. Zeyd, - Allah'ın resulü seni
beğendi, dedi. Kalbinde Zeynebe karşı bir soğukluk düştü. Peygambere
gelip Zeynebi boşamak istediğini söyledi. Peygamber sebebini
sorduğunda ise, - Ya Resulallah bir fenalığını görmedim, lakin şerefli
bir hanım olması itibariyle bana büyüklük taslıyor, dedi.
Peygamberimiz, - Ey Zeyd, zevceni tut, boşama ve Allah'tan kork,
diyerek engel olmağa çalıştı.
Peygamberimiz Zeynebin kendi zevcesi olacağını bilir ve Zeyd'in
boşamasını isterdi. Lakin boşa diye emretmekten çekinirdi. Ayrıca,
Peygamber evlatlığının boşadığı hanımı aldı, diye dil uzatılmasından
çekinirdi. Çünkü cahiliyye zamanında evlatlığın hanımını almak haram
sayılırdı. Boşanmalarına karşı çıkması da, kendi gönlünde Zeynebe
karşı bir ilgi kalıp kalmadığını anlamak içindi. Nihayet bir gün Zeyd
Peygamberin huzuruna gelip, - Ya Resulallah Zeynebi boşadım, dedi.
Sonra ayet indi ve Kuran bu hadiseyi şöyle anlattı,
" Hatırla o zamanı ki, Cenab-ı Hakk'ın İslam'la şereflendirdiği,
seninde evlat edinerek ihsan ettiğin kimseye, hanımını boşama,
Allah'tan kork diyordun. Halbuki kalbinde bir sır saklıyordun ve Allah
onu açığa çıkaracaktı. Sen insanlardan çekiniyordun, oysa ki Allah
çekinmeye daha layıktır. Ahzap 33/37"
Zeynep'ten şöyle rivayet edilir, - Resulallah'ın beni görüp
beğenmesinden sonra Zeyd benimle evlilik münasebetinde bulunmadı.
Sahih-i Müslim'de Enes bin Malik'ten rivayet edildiğine göre, Zeynebin
beklemesi gereken temizlik müddeti tamam olduktan sonra Peygamber
Zeyd'e, - Haydi Zeynebe gidip bana dünürlük et, diye emretti. Maksadı,
Zeyd'in bu işe istemeyerek razı olduğu gibi bir dedikodunun önüne
geçmekti. Zeyd Peygamberin emrine uyarak eve vardı, Zeynep hamur
yoğurmaktaydı. Zeyd, - Ey Zeynep, gözün aydın! Resulallah seninle
evlenmek istiyor, dedi. Zeynep cevap vermedi.
O günlerde Resulallah Haz. Ayşe'nin odasında onunla sohbet etmekte
iken şu ayet indirildi,
" Zeyd eşini boşayınca, onu sana zevce yapıp nikahladık. Ta ki,
müminler için evlatlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmekte vebal
olmasın. Ahzap 33/37"
Bu ayet Allah tarafından kıyılmış bir nikah olduğundan Peygamber
efendimiz haber vermeye gerek duymaksızın kalkıp Zeynebin evine gitti.
Zeynep,- Ey Allah'ın resulü, nikahsız ve şahitsiz teşrif ettiniz,
dedi. Bunun üzerine efendimiz, - Seni bana Allah nikah etti, Cebrail
de şahidimdir, dedi. Sonra halkı çağırıp et ve ekmek ziyafeti verdi."
2
***
Bu gün 26 Kasım 2000. Yarın oruç başlıyor. Bu günlerde Peygambere
kırgın, daha doğrusu kızgınım. Eskiden hayal ederdim, artık adını dahi
duymak istemiyorum. Gözüne dizine dursun emi! Ben geceler boyu senin
kadınlara bakışını temize çıkarmaya çalışayım, sen kalk bu
anlatılanları yap! Hayalimde Turan Dursun'un keskin bakışlı babacan
yüzü,
- Evlat, ben sana dememiş miydim kutsal dedikleri şu kitabı, malum
adamın keyfine göre yazdığını? Dememiş miydim dinin menfaate dayalı
bir yutturmaca olduğunu?
Haklı, demişti. O bir yana, ayetlerin hep onun keyfine göre
indirildiğini ilk söyleyen bizzat Haz. Ayşe değil mi? 3
Hepsi bir yana şüphe şeytanında bir sevinç, bir sevinç, aşağılıyor.
- Hey sahte avukat! Davud'u doksan dokuz koyunla savunmuştun ya! Söyle
şimdi, Muhammet'in de avukatı mısın?
Bende cevap yok. Kıstırdığını anladı, ramazan boyunca peşimde. Bütün
oruçlarım berbat.
- Oruç tutarak kimi aldatıyorsun? Çok iyi biliyorsun ki, sen de
atalarından gördüğü gibi yapan kafirlerdensin.
Doğru mu söylüyor, alay mı ediyor, bilmiyorum. Ramazan ayı geçti
bayram geliyor, bende hâlâ cevap yok. İsmet amcaya sormaya utanıyorum
ama, çevremde dindar bildiğim yaşı bana yakın birkaç kişiye yukarıdaki
hatırayı okuyup soruyorum.
- Bu hadiseyi biliyorsunuz değil mi, ne düşünüyorsunuz?
Bu konuyu açtığım için canları sıkılıyor. Böyle şeytan işi şeyleri
neden merak ediyor muşum ki? Allah şeriatın hükümlerini ortaya koymak
istemiş ve emretmiş o kadar, Peygamber ne yapsın?
Boynunuz devrilmesin emi! Hadi Peygamberden utanmıyorsunuz, bu kadar
bilgisiz, bu kadar vurdum duymaz olurken inandığınız Allah'tan da mı
korkmuyorsunuz?
Ramazanın sonlarına doğru hanım sordu,
- Bu bayram anneme gidelim mi? Evlendiğimizden beri hiç benim
memleketimde bayram geçirmedik.
Doğru söylüyor, bu bayram gitmeliyiz. Olur dedikten sonra yine kendi
içime döndüm.
Gerçekten bu kadar basit, gerçekten bu kadar bayağı mıydı? Ben de
üzgünüm ama ne yazık ki öyle görünüyor. Evet ama olmamalıydı değil mi?
Evet, bizi çok ucuza sattı. Neymiş, evlatlıklarımızın hanımlarıyla
evlenmemiz günah olmasın diyeymiş. Turan Dursun'un dediği gibi, sanki
gün aşırı evlat ediniyor, sanki gün aşırı evlatlıklarımızın hanımına
göz koyuyoruz! Artık yakalandın. Kuran dediğin bu süslü kurgunla sen
git de çöldeki bedevi cahilleri kandır. Hayalimde Turan Dursun, sanki
tuttuğum notları bu akşam Muhammet hocaya vereceğimi biliyor,
- Evlat insanları aldatma. Geri dön ve bütün yazdıklarını yak! Sana
anlattıkları o peygamber bir yalandı.
Geri dönmek mi? Hayır! Çünkü ben artık bir Hanîfim ve Allah'ı görmek
için nefsine düşkün bir peygambere ihtiyacım yok! Ne hâli varsa
görsün, ben kendi peygamberliğimi kendim yaparım.
Çalışmanın disketlerini Muhammet hocaya bırakıp döndüm. Sessiz
düşünürken hanım uyardı,
- Yarın yola çıkacağız, erken yat.
Ramazan bitti öyle mi, ne çabuk?
***
Bugün 26 Aralık 2000, Salı. Sabah geç kalkmış olmama rağmen kendimi
çok yorgun hissediyorum. Ben tıraş olurken hanım akşamdan hazırladığı
valizleri kapının yanına koydu. Evet yola çıkabiliriz. Sonra
hatırladık, yola çıkmadan önce Dedeye uğrayıp Allahaısmarladık
demeyecek miydik?
- Dede bayramlaşalım, biz bu bayram burada değiliz.
Dede mavi çizgili pijamaları içinde ve kanepenin üstünde iki büklüm.
Çok halsiz görünüyor. Konuşmaya değil, sanki bakmaya bile mecali yok.
Buna rağmen kendini topladı,
- Bayramdır, yollar kalabalık olur. Yavaş gidin.
Eve dönüp valizlerimizi aldık, çıkıyoruz. Ayakkabımı giyerken hanım
dik bir sesle sordu,
- Sende bir tuhaflık var, sinirli misin? Yalan söylemek istemedim,
- Evet.
Keşke yalan söyleseymişim, tam çıkmak üzere olduğu kapıda durdu.
- Bu haldeyken seninle yola mı çıkılır? Yine fitil fitil burnumuzdan
getirecek gibisin. Zaten her bayram böyle yaparsın. Merdivenden
inmekte olan çocukları geri çağırdım,
- Vazgeçtik, gitmiyoruz.
Tahmin edeceğiniz gibi bundan sonrası eski defterlerin açıldığı, saçın
süpürge olduğu bir aile klasiği. Biliyorum, ikimizde de konuşan kendi
şeytanımız. Fakat ne de güzel konuşuyorlar, öfke baldan tatlı!
- Sen bir hastasın, hayattan zevk almayan bir ruh hastası! Yirmi
yıldır bizi de hasta ettin. Ne hakkın var? Şu çocukların ne kabahati
var?
Bir ara dayanamadım, son sözü benim şeytanım söylemeli.
- Farkında mısın, biz galiba geçinemiyoruz?
Saate baktım, öğleden sonra üç olmuş. Oruçluyum ve iftara iki saat
var. Oruçlu muyum? Hayır, böyle oruç olmaz.
Haklısın, böyle oruç olmaz. Akşam için çantama sakladığım sigarayı
çıkardım, aksi gibi canım da hiç istemiyor. Ama hayır, madem ki oruç
yok bu sigara içilecek. Yaktım, Mevlana'nın dediği gibi bir gözüm
Allah'a bakıyor.
- Nasıl, beğendin mi? Görüyorsun ya, aç kalınca çevresine saldıran bir
hayvan olmamayı artık ben de öğreniyorum.
Oruç bozacağımı beklemiyor olmalı ki şeytanım birdenbire şaşırdı,
henüz ona meydan okuduğumu bile anlamış değil. Herkes sessizce odasına
çekilirken kendi şeytanım da sessizce uzaklaşıyor. Giderken hakkımda
neler düşündüğünü biliyorum,
- Eskiden daha erkek gibi davranırdı, neler oluyor buna?
Gece yarısına doğru oğlum yanıma geldi, maksadı namaz kılmak değil
ortamı yumuşatmak.
- Bayram namazı sabah kaçta?
Bayram mı, ne bayramı? Ortada sevinecek ne var ki bayram edeyim?
Hanımla kavga ettiğim için mi, yoksa Bektaşi'nin dediği gibi oruç
bitti diye mi? Hem benim orucum başlamamış ki bitsin.
- Ben gitmiyorum, dedim. Galiba o da aynı duyguları paylaşıyor,
- Ben de!
***
Işığı söndürüp kanepeye uzandım. Karanlık bir salon, yalnızlık ve bir
dolu keder. Bir kadeh içki olsa mıydı? Hayır bir kadeh yetmez, belki
bir şişe. Belki o bile yetmez. Olsa içerdim, ama yok. Ben bu gece
sadece gerçeğin acısını içebilirim. Acı ama gerçek, bu bir yıkılışın
öyküsü.
Uzun bir süre sonra kalkıp kanepede oturdum, hayır uykum yok. Bu gece
Peygamber de yok, hanım da yok, hiçbir şey yok.
Ey Allah! İşte sen, ben ve yarattığın gerçek baş başa kaldık. Söyle,
yaşamı niçin bu kadar karmaşık yarattın? Hemingway'in dediği gibi,
gerçek olamayacak kadar gerçek. Gerçekten bir imtihansa bu
yaşadığımız, kabul et çok zor bir imtihan.
Rahmetin mi? Evet haklısın, belki de tek tesellimiz o. Peki ama
kıyamete saklamak zorunda mısın, niçin şimdi olmasın? Verirsen sana
hesap soracak olan mı var?
Nasıl? Olabilir mi dedin, ne mi istiyorum? Ne istediğimi senden iyi
kim bilebilir ki? Peygamberini kaybettik ve Peygamber olmayınca çok
şey eksik kalıyor. Onu kaybettiğimize yanmam, O olmayınca senin
hakkında da şüpheye düşüyoruz. Ben bir Muhammet değilim ki
savunabileyim! Af edersin öyle demek istemedim, elbette senin
savunulmaya ihtiyacın yok. Ben kendimi ve diğer insanları kast
etmiştim.
Nasıl, Muhammet olup savunabilir miyim? Ancak Muhammet olursam anlarım
öyle mi? Her soru hakkın içinde mi gizli? Ama hak gerçektir!
Aman Allah'ım, doğru ya! Ben bu hak denilen gerçeği neden bu kadar sık
unutuyorum ki?
Sonra kalkıp ışıkları yaktım. Allah'ı hayal etmek peygamberleri hayal
etmek kadar kolay değil. Ama artık ne yapacağımı biliyorum. Beni
kahreden sır hakkın, yani gerçeğin içinde saklı.
Bilgisayarın karşısına oturdum. Bir ekran, biraz kitap ve sanki hiç
bitmeyecek kelimelerin getirdiği bir bilgi. Çoğunu önceden biliyorum.
Tek fark, Peygambere kırgınlığımı şimdilik sakladım ve onu hakkın
içinde arayacağım.
***
Çalışma bitmek üzereyken sabah ezanı okunmaya başladı.
Durdum, bu bayram üç büyük dinin kutsal günü de aynı günlere rast
geldi diyorlar. Şimdi Müslümanlar camilere, Yahudiler havralara,
Hıristiyanlar kiliselere dolmaktadır. Önce dua ve ibadet edecekler,
sonra bayram.
Ben mi? Hayır ben bu defa gitmeyeceğim, bayram da etmeyeceğim. Bugün
benim ibadetim çalışmak, bayramım gerçektir.
Ezan biterken son tuşa dokundum, işte bitti. Oturduğum koltukta geriye
doğru yaslandım, nerede o şeytan?
Her zaman o kendisi istediğinde gelirdi, bu defa ben çağırdım.
- Hey Şüphe, yanıma gel! Bana Muhammedi soruyordun ya? Evet, artık
Muhammet'in de avukatıyım. Hani Davud'u doksan dokuz koyunla
savunmuştum ya, şimdi Muhammet'i yüz koyunla savunacağım. Dinlemek
ister misin?
***
" 625 yılının Aralık ayı, Medine. Oldukça serin bir akşam namazı
sonrası mescit dağılmış, herkes evine dönmekte. Peygamber oturduğu
mihraptan henüz kalkmamış, gidenlerin arkasından bakıyor.
İşte Ömer, Ali, Sad, Talha. İşte Ebu Zer, Ubeyde, Zübeyr. Ya şu? Şu
giden de Zeyd değil mi? Evet Zeyd, yanındaki de oğlu Üsame. Sırtları
da ne kadar çıplak, inşallah üşütmezler. Evde yiyecek bir şeyleri var
mı acaba? Dostu Ebu Bekir yanında ve sanki onunla birlikte hissediyor,
- Daldın!
- Evet. Zeyd'i ve Üsameyi düşünüyordum, çok yalnız kaldılar.
O akşam lokmalar boğazına diziliyor. Evet, onu evlendirmeli. Kim
olabilir? Hayır o aklına gelen olmaz. Bu işlerde gelenekler de önemli.
Zeyd kendi ailesinden sayılır ve kendi ailesine mensup biri, yine
kendi ailesi ayarında bir kimseyle evlenmeli. Yoksa ********lik
sayarlar, kıymet verilmedi sayarlar. Ah, doğru ya! Berre niçin aklına
gelmiyor ki? Hem halasının kızı, hem de onları çekip çevirecek akıllı,
becerikli, olgun bir kadın. Çok münasip. Ertesi günü Berre'ye gidiyor.
Berre otuz yedi yaşında dul bir hanım.
- Sana hayırlı bir işi konuşmak üzere uğramıştım.
Bir kadın elbisesi dikmekte olan Berre'nin yorgun gözleri garip bir
heyecanla birdenbire parlıyor, yoksa bu hayırlı iş? Peygamber sözüne
devam edince gerçeği anlıyor. Ah hayır, zannettiği gibi değilmiş.
Sesinde bir sitem;
- Halanızın kızını bir köleye mi münasip görüyorsunuz?
Ayrılırken fırlattığı manidar bakışı Peygamber görmezden geliyor.
Neden istemiyor ki? Halbuki bir bilse ki Zeyd eşi bulunmaz siyah bir
yıldızdır. Kötü olsa kendisi ister miydi? Neyse biraz oluruna
bırakmalı, belki birkaç gün sonra fikri değişir. Belki de kadınlar
kendi aralarında daha kolay hallederler. Birkaç gün sonra evlerin
arasında dolaşan bir fısıltı,
- Berre'nin yaptığını duydunuz mu, Peygamberi geri çevirmiş.
- Ne, Peygamberi geri mi çevirmiş? Peygambere karşı çıkılır mı, ne
biçim Müslümanlık bu?
Berre'nin üzerinde karşı çıkılması zor toplumsal bir baskı oluşuyor.
Tüm düşünceler Peygamberin kutsallığı üzerine kurulu, Berre'yi düşünen
yok. Ya Peygamber? O sırada Cendel oğullarıyla meşgul. O da unutmuş,
hatırlamıyor. Berre çaresiz, nihayet pes ediyor. Tamam, razı.
Peygamber nikahlarını kıyarken düşünüyor. Berre, yüksek vasıfları olan
cömert insan demek. İsmiyle müsemma derler ya, galiba bu nedenle
olacak bu kadın da oldum olası kendini fazlaca beğenir. Ve gizli bir
uyarı,
"- Sana bundan sonra Berre değil Zeynep diyelim, bu isim daha güzel." 4
Berre'nin içinde bir şeyler kırıktı bir şey daha kırılıyor, her şeyi
bilen Peygamber habersiz.
***
Bir yıl kadar sonra. Zeyd'in üzüm karası gözleri mutsuz, Peygamber
hata yaptığını çoktan anlamış. Meğer bir şeyin ismini değiştirmek onun
gerçeğini değiştirmiyormuş. Berre hep aynı Berre, gerçek kelimelerin
ötesinde.
Yazık mı? Evet Zeyd'e yazık etti. Ya Berre, ona yazık değil mi? Ta
başında açık açık söylememiş miydi mi istemediğini? Evet bu işte en
büyük suçlu kendisi. Hadi çöz bakalım şimdi nasıl çözebilirsen!
Zeyd sözlerini bitirip mahzun ayrılırken ellerini tuttu,
- Zeyd, onu hemen boşama. Sen Allah'tan korkarsın, sabret.
Ve iki gün sonra evlerin arasında dolaşan bir fısıltı daha,
- Duydunuz mu, Zeyd karısını boşuyormuş.
- Sahi mi?
- Benden duymuş olma ama Zeynep aslında uzun zamandır Peygamberi
seviyor, onunla evlenmek istiyormuş. Peygamber nedense anlamazdan
gelmiş.
Peygamber suskun, sıkıntılı ve düşünceli. Bu durum ne kadar sürecek?
Evet, ikisiyle birlikte oturup bir kez daha konuşması gerek. Birkaç
gün sonra ani bir kararla kalkıp Zeyd'in evine yöneliyor. Kapıda
durdu, kapı dediğin, kerpiç duvardaki kapı boşluğuna asılı bir kilim.
Kenarına vuruyor, ev hâli ne olur ne olmaz. Ses yok, duyuramadı
herhalde. Sesleniyor,
- Zeyd!
Yine ses yok. Yoksa evde mi değiller, iyi de nereye gidecekler? Durdu,
içerden hafif bir ses mi geliyor ne? Allah korusun, bir aksilik falan
olmasın da. Yavaşça kilimin ucunu kaldırıyor. O da ne, odanın dip
köşesinde oturan şu kadın Zeynep değil mi?
- Neden ses vermiyorsun, Zeyd yok mu?
Zeynep üzerini zor örten günlük ince bir entari sessizce oturduğu
köşeden kalkıyor. Peygamber zaten üzgündü, seyrettiği mutsuzluk ve
çaresizliğin karşısında daha bir üzülüyor. Peygamberlik, hicret, sonra
Zeyd, bütün bunların sebebi kendisi değil mi? Zeynep kapıya doğru
yaklaşıyor, sesi kırgın, sesi bir tuhaf mahzun.
- Yok, dışarıda.
Sesi neden böyle bir garip? Peygamber Zeynebin gözlerine bakmaya
çalışıyor, yoksa bu kadın ağlamış mı?
Keşke bakmasaydı, birdenbire simsiyah bir şimşek çakıyor sanki! Bir
bakış, sadece simsiyah bir bakış getiriyor yılların sakladığı acıyı.
Ve bu bakış Peygamberin en zayıf noktası, bu nokta Cebrail'in bile
yanmaktan korkup kaçtığı bir nokta.
Peygamber Zeynebin gözlerine bakarken içinde sıcak bir şeylerin
eridiğini hissediyor. Sarsıldığını hissedip hızla geri döndü ama,
artık çok geç. O kendini biliyor, bu Muhammet az önceki Muhammet
değil. Ya Zeynep, bu Zeynep tanıdığı Zeynep mi?
- Ey gönülleri döndüren Allah'ım, sen ne yücesin!
Bu kelimeler Zeynebe yabancı değil, neler olup bittiğini tahmin
edebiliyor. Allah bilir, belki de biliyor.
Peygamber geri dönerken sarhoş gibi. Eve kendini zor atıyor, yalnız
kalmak istiyor. Ayşe bir tuhaflık olduğunun farkında,
- Ya Resulallah iyi misiniz?
Peygamber başka bir âlemde, duymuyor.
- Ya Resulallah! İyi misiniz diyorum?
- Evet evet, iyiyim.
Gerçekte iyi değil, saklıyor. İçinde tuhaf bir sıcaklık var ve gözleri yanıyor.
***
Birkaç gün sonra diğer eşi Hafsa'nın evinde. Peygamberin durgun hâlini
Ömer'in kızı da fark ediyor. Ne yapsa da açsa acaba?
- Ya Resulallah, bugün meydanda pazar kurulu. Biraz istirahat ettikten
sonra benimle çıkar mıydınız? Birkaç öte beriye bakardık.
Peygamber ne zaman hayır demiş ki?
- Olur.
Pazar meydanı küçük ama cıvıl cıvıl. Arpa ve hurma çuvalları yan yana.
Daha küçük çuvallarda kabak, üzüm, soğan. İşte bir süt tulumu, yanında
peynir, çökelek, tereyağı, bal. Bir köşede yeni kesilmiş bir deve
parçalanıyor, hemen yanında sırasını bekleyen iki keçi, başka bir
köşede rengarenk elbiselik kumaş topları. Özellikle kumaşlar Hafsa'nın
ilgisini çekiyor,
- Ne kadar güzel bunlar, ipek mi?
Birdenbire başka bir kadın sesi, bir selam.
- Nasılsın Hafsa?
Peygamber heyecanla titriyor, bu onun sesi değil mi?
- Ya Resulallah ya siz, siz nasılsınız?
Durup başını kaldırdı. Krem rengi uzun elbiselerini, ucunu omuzlarına
attığı turuncu ipek eşarpla süslemiş bir kadın. Bu Zeynep mi? Ne kadar
zarif, ne kadar şık görünüyor, muhakkak kendisi dikmiştir.
Zeynep ne soruyor, kendisi ne cevap verdi, etrafında kimler var,
farkında değil. Tek görebildiği, baktığı yeri delip geçen simsiyah bir
bakış. Zeynep hafif rüzgarda uçuşan elbiseleriyle asaletini sergileyen
bir endam içinde uzaklaşırken, arkasında bıraktığı rüzgarın içinde hoş
bir koku dalgalanıyor. Peygamber büyülenmiş gibi bir süre arkasından
bakıyor, bu kadın dün ağlarken gördüğü kadın mı? Yoksa Zeynep bu
davranışıyla çektiği acıları mı gizlemek istiyor?
Bu sırada Hafsa sinirli bir sessizlik içinde Peygamberden farklı
düşünüyor. Bu kadar söylentiden sonra ne yapmak istiyor bu kadın?
Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş. Sakın özellikle önlerine
çıkmış olmasın? Geri dönerlerken Peygamber dalgın bir suskunluk
içinde. Hafsa'nın öfkesi daha da artıyor. Artık bunu Ayşe'ye anlatmaz
mı?
Peygamber o gece yatsı namazını kıldırmadan önce her zaman yaptığı
gibi dönüp bir süre saflara baktı. Ay ışığında pek iyi seçilmiyor ama
şu arka saflarda duranlar kadınlar olmalı. Birden yüreği ağzına geldi,
- O da gelmiş midir acaba?
Kalbi heyecanla çarparken geriye dönüp fatihayı okumaya başladı. Bir
süre sonra fark ediyor, o da ne? Bu fatiha tanıdığı fatiha değil, bir
başka fatiha. Fatihanın ayetleri hayalinde bir insan çiziyor, bir

---------------

Ateşten Yanmadan Geçmek

Yaygın siyasi yönelişler, iktisadi anlayışlar, kültürel değerler, ahlaki yaklaşımlar vs...ye göre davranışları yeniden gözden geçirip, onlara uyum sağlamak...

Bir ülkede herkesin gözü görmüyorsa gözlerini yummak...

Müslüman da kendi kişilik değerlerini buna göre yeniden biçimlendirmeli mi? Biçimlendirmek zorunda kalır mı?

Kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, hedonizm vs... Bunlar küresel çapta yaygınlık ve etkinlik kazanırlarsa onların oluşturduğu zemine göre Müslüman da kişilik değişimi yaşamalı mı? Yaşamak zorunda kalır mı?

Kur'an'da Peygamber kıssaları var. Bunların bir çoğunda, yaygınlık kazanmış bir sapkınlığa karşı ilahi uyarıları taşıyan misyon söz konusudur. Peygamberler, kimi zaman tek başına, kimi zaman küçük inananlar topluluğu ile yaygın bir sapkınlığa mani olmak, insanoğlunu yeniden fıtrat iklimine taşımak için çaba sarfederler.

Var olan yaygın sapkınlığı kutsamazlar...

Aksine, kendilerini korumaya çalışırlar.

İnsanları kurtarmaya çalışırlar.

Hiçbir zaman "Şu eğilim yaygınlık kazandı, biz de o eğilime tabi olalım" yaklaşımı yoktur.

Büyük mücadeleler verilir. Bazan en yakınlar o yaygın eğilim tarafından ele geçirilir ama Peygamber'in fıtri çağrısı sonuna kadar devam eder.

Bu değer sapması o kadar yaygın ve Peygamber kararlılığı o kadar nettir ki, Hazreti Lut (a.s.) örneğinde olduğu gibi, toplumun ileri gelenleri;

"- Onları kasabanızdan çıkarın! Güya bunlar temiz kalmaya uğraşan insanlarmış" derler. (Araf, 82)

Temizlik istisnai hale gelir, hatta suç telakki edilmeye başlanır.

Sanki "Kirli hayat"ın "kirli anlayış"ın iktidarı vardır.

Öyle ki Peygamberler bile en yakınlarının yüreklerini kurtaramayabilirler. Lut'un karısı sapkınlar dünyasında kalır, Nuh'un oğlu tufana teslim olur.

Sapkınlık...

Lut kavminde eşcinsellik şeklindedir. Bir başkasında taştan, ağaçtan yapılmış putlara tapıcılıktır. Bir başkasında siyasi liderin kendisini "Rab" diye tanımlaması ve insanlardan kulluk istemesidir. Yaygın zulümdür. İnsanların onurlarının ayaklar altına alınmasıdır. Köleliğin hakim sistem haline gelmesidir.

Peygamberler salgın sapkınlığa karşı direnirken büyük bedel öderler. Öyle ki Hazreti Nuh (a.s.) "Ben yenildim Ya Rabbi, Bana yardım et!" demek zorunda kalır. (Kamer, 10) Hazreti İbrahim (a.s.) ateşe atılır, Hazreti Muhammed (s.a.) yurdunu terketmek zorunda bırakılır.

Oysa hakim eğilimlere uysa, kendisine istediği her şey verilecektir.

Hazreti Yusuf'un yaşadığı hadise çok ibret vericidir: Bir cinsellik imtihanı yaşar hazreti Yusuf. Zor bir imtihandır. Bugünün cinsel tutkular dünyasından bakıldığında önüne gelmiş fırsatı "Allah'a sığınarak" teper Hazreti Yusuf...

Niye anlatır Kur'an bunları?

İnsan bir sarkaçta yaşar hayatı... İnsanın yeryüzü imtihanı budur çünkü.

Esfel-i safilin ile alay-ı illiyyin arasında gidip gelme potansiyeli taşır.

En yüceliklerle, en aşağılıklar arasında...

İnsan, içinde, fücurun da potansiyelini barındırır, takvanın da...

Kötülüğün de, Allah'a yakınlığın vereceği erdemlerin de...

Peygamberler, tam da kötülüğün yaygınlaştığı zamanlarda, - ki böyle ortamlar toplumsal çürüyüşlerin, daha ötede kıyametlerin yaşanacağı ortamlardır- gelirler ve bazan tek başlarına kalmak pahasına, insana yaradılış misyonunu hatırlatırlar.

Yaradılış misyonu hiç eskimez insanın.

O ebedi, sarsılmaz bir doğrudur. Ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın sapışlar, onun diriliğini, doğruluğunu eskitmez.

Çağımızda da yaygın sapkınlıklar var.

Uyuşturucu, zina, eşcinsellik, cinsellikte sınır tanımayış, kürtaj, hırsızlık, yolsuzluk, sömürü... siyasi zulümler.... kadınların meta haline getirilişi... Çocukların istismarı, ezilişi...

İnsanoğlu, kimi alanlarda insanlığın fıtri değerlerine karşı "günah" işlediğinin farkına varıyor ve orada bir "insan hakları" çerçevesi oluşturmaya çalışıyor, bunlar fıtri çerçevenin aranışı olarak yorumlanabilir. Ama yine insan, kimi alanlarda da fıtri çerçevenin çiğnenmesi demek olan "günah"ı bir "insan hakkı" haline getirmiş bulunuyor. Firavn'lık hakim sistem haline geliyor. Karun çizgisi iktisadi sistemin ana karakterine dönüşüyor. Kur'an'da "devlet düzeninin çürümesinin sembolü" olarak nitelenen Haman düzeni, hakim düzen oluyor, dini hayatın pörsümesinin sembolü olarak zikredilen Bel'am düzeni müessir yapıya dönüşüyor.

Bir dönem kimi yerlerde sosyalizm, hakim yapı olarak kendini toplumlara empoze etmeye kalkışıyor ve şimdilerde kapitalizm, benzeri bir iddia ile, tüm dünyayı kendi şablonlarına göre biçimlendirme iradesi sergiliyor.

Bu, dünyada böyle olunca, biz Müslümanlar da, düşünmeye başlıyoruz:

- Acaba biz de öyle yapsak mı? Acaba böyle yapmak çağa ayak uydurmak anlamına mı gelir? Ya da böyle yapmazsak, çağın gerisinde mi kalmış oluruz ve bunun ödenecek bir bedeli mi vardır?

- Müslüman, iktisadi alandan başlamak üzere tüm dünyasında kapitalizme göre zihni koordinatlarını yeniden belirlemeli!?

- Modernizmin ortaya çıkardığı sonuçlara göre dini hükümlere bakıp, değişime, tecdide, yenilenmeye gitmeliyiz!?

Bakıyorsunuz bir İslam ülkesinde zina suç olmaktan çıkıyor.

Gerekçe:

- Dünyada zinayı suç sayan ülke kalmadı!

Günah yaygınlaşınca suç nitelemesi değişiyor!

Hırsızlık yaygınlaşınca hırsızlığın suç olmaktan çıkarılması, sömürü yaygınlaşınca sömürünün meşrulaşması...

Avrupa'da kimi ülkelerde eşcinsel evlilikler yasal hale geldi. Bakanlar seviyesinde eşcinsel evlilik yapılan ülkeler var.

Acaba Hazreti Lut'un çağrısını mı hatırlamalı, yoksa öylesine bir sesi, "Bunları bu dünyadan kovun, çünkü kendilerini çok temizlenmiş sanıyorlar" diyerek Lut'u boğmaya mı kalkışmalı?

Peygamberane bir direniş sergilemek...

Kur'an peygamber kıssalarıyla bize böyle bir yol gösteriyor.

İnsanın imtihanı devam ediyor.

Hazreti Muhammed Mustafa -sallallahü aleyhi ve sellem- 'nın önderliği devam ediyor.

O insanlara getirdiği fıtri değerleri savunmak için, çilenin en büyüğünü, yurdunu yuvasını terketmeyi göze aldı, en ileri dünyevi çıkarları reddetti,

İbrahim aleyhisselam ateşe atılmayı göze aldı.

Dünya imtihanlarını yüzleri ak tamamladılar.

İbrahim ateşte yanmadı... Çünkü Rabbani bir zırh kuşanmıştı.

İbrahim kıssası, Rabbani zırh kuşananların, bir tür cehennem ateşi niteliğinde olan dünyevi sapkınlıklar içinde yanmama lütfuna mazhar olunacağını gösteriyor.

Hazreti Muhammed Mustafa gibi Allah için yurdu yuvayı terketmeye razı olursanız "Ma veddeake Rabbüke - Rabbin seni terketmedi" (Duha, 2) çağrısını duyarsınız.

Tüm dünya hayatı çileden ibaret olsa, "Ahiret hayatı daha hayırlı ve bakidir" müjdesine tutunursunuz.

Bilirsiniz ki, "her insan yaptığından dolayı bir tür rehindir." Bu dünyayı yaşayacak, ebedi aleme göç edecek, hayat defteri açılacak ve rehin çözülecek... eğer rehini çözecek bir hayat dosyası hazırlanmışsa... yoksa belki de bu rehinden ebedi hüsrana yolculuk başlayacak...

Dünyayı, ahireti unutarak yaşamamak...

İslamca düşünüşün sırrı bu...

Keyfine göre dünya kurmaya kalkanlar, Hakim-i Mutlak'ın hükmüne göre bir akıbeti kabullenmek zorunda kalırlar...

İbrahim olup, küresel boyutta da olsa, Nemrudların tutuşturduğu ateşler içinde yanmamayı başarmak lazım...

Rabbani zırh kuşanmak için, Alemlerin Rabbine sığınmak lazım...


--------------


Allah Dostlarını Sevmek Onlarla Beraber Olmak

Kalp yumuşaklığını zikir ehlinin sohbetlerine devamda ara.

Hayat Bin Kays (r.a)

Sert bir ağacı ateşte ısıtarak, yumuşatarak ona istediği şekli verecek olan usta; ağacı ateşte fazla tutup yakmamak ve şekil verirken de kırmamak mecburiyetindedir. Hüner esasen buradadır.

Bu; ne derin bir hikmet, tefekkür ve ibret meselesidir. En vahşi, yırtıcı hayvanlar bile dirayetli bir mürebbinin ateşli terbiyesi altında fıtri vahşetlerinden çıkıp, munisleşip ehilleşmiyorlar mı? Aynı işi bu mesleğin ehli olmayan bir başka insan yapabilir mi?

İnsan ise, canlı, idrak ve akıl sahibi olması haysiyeti ile bu misallerin tamamıyla üstünde, bizatihi hakikat haldedir. Konuşan, düşünen, gören, his eden tefrik ve temyiz eden bir mahluk olması hasebi ile... Ama; ne yazık ki, hakikat böyle değildir. İnsanın kabiliyet ve isti’ad sahibi olmanın yanında cansız bir madde katılığından daha inatçı bir sertlikte olanı çoktur.

Türlü madenleri ve vahşi mahlukatı nasıl, yetişmiş ustalar ve mürebbiler terbiye ede ede matlüb ve güzel bir hale getiriyorlar ise; insan kalpleri üzerinde de ma’nevi ve ruhani tesirleri ile tecelliler husule getiren dert ve zikr ehilleri vardır. Bu gibi zevatın sohbet halkalarına girmek bahtiyarlığına eirşen nice insanın kalpleri yumuşamış, letafet kesb etmiş, Allah (c.c) Hazretlerinin muhabbeti ile hayat bulmuş, Mevla’nın ismi pakini durmadan zikr eder olmuştur.

Kalpleri yumuşatan o zikr ehilleri, insana (HAK) nazarı ile bakarlar, (HAK) kelamı söylerler. Onların nazarları (Kimyayı saadet) sözleri (iksr-i hayat) dır. Yüzlerinde nur, hallerinde sürur vardır.

Ehli zikrin meclisinde kibr, gurur, nifak, haset yoktur. Onun içindir ki, onların meclisi ve o mecliste oturanlar, ömürlerini boşa geçirmeyerek alıp verecekleri her nefesi, süslemesini ihya etmesini ganimet bilen uyanık gönüllüler, onların sohbetleri ile dirilirler. Dostumuzu seçelim. Kimseden faide olmadığını bilelim. (O)’na dost kim ise, (O) kime “dost” demiş ise, ona sarılalım, (Yar)’ın muhabbetli, (O)’nun muhabbetini terennüm edip duran ile konuşula konuşula hayat bulur. (O)’nun sohbetini yapmasını bilen, dinleyicisini şeyda kılar.

Ömür kısadır, o kadar kısadır ki; göz açıp kapama zamanı, ondan uzundur. Kim bir dakika sonrasından emindir?..

Mademki her nefesimiz (O)’nun ile geçecektir, ve mademki bir dakikamızdan bile emin değiliz. Öyle ise (O)’nsuz bir nefes alamayız. Almaya hakkımız yok.

Şu pek kısa hayatımızda manevi saadetimizi takviye için hakiki hak dostları edinmeye muhtaç ve mecburuz. Bize dost olacak insan; Allah (c.c) sevgisi ve korkusu olan kimsedir.

Mutlak (O)’nu aramaya mecburuz. Selametimiz, huzurumuz, zevkimiz öyle bir dosta el uzatmaktadır.

(O)’nu sevmeyen, “Allah” demeyen, (O)’nun dostu olmayan kimse, kimseye hakiki mânâda, tam bir dost olamaz. Yeryüzünde (O)’nu seven bir tek kişi dahi kalmasa; insanlığını bilene, hakikate vâkıf olana Allah (c.c) yeter.

(O)’nu seveni aramalıyız. Elimizi; (O)’nun ateşi ile yanan boynu bükük, gözü yaşlı olanların eline bırakmalıyız. Beşeri hevesatını körükleyen, hayatı ziyan olup giden, Hâlıkına yarar küçücük bir hizmeti bulunmayana Allah (c.c) dost değildir ki, biz dost olalım. Bize; (O)’nun sevdiğini, kendine dost kıldığını bulmak düşer. Bu gök kubbe altında, hatta pek yakınlarımızda bile böyle nice dost dolaşır.

Enbiya ve evliyanın varisleri olan bu seçilmişlerden birini bul! Ona müdavim ve teslim ol! Hayat ve ruh dolu yüzüne bak. O yüz bakdıkça letafetini yansıtır. Sözünü can kesilerek dinle. Muhtaç ve kurak gönlünü o ehl-i dilin diriltici kelamı ile gıdalandır.

Kalp yumuşamadıkça insan fazilete, kemale vasıl olamaz, ilahi sevgiyi duyamaz. Muhammedî sevgiye ulaşamaz. Gözü bu tatlı haller ile yaş dökemez. Ey aziz dost! Durma... Sana hayat verecek olan bu saadetli hali eline geçirebilmen için ehl-i zikrin sohbetine devamı kendine adet edin. Onların mahremi ol... Kalbini yumuşatacak, ona nazargah-ı ilahi olacak gıdayı oradan al.

Hazret-i Allah (c.c) cümlemizi bu saadete eriştirsin.

Ya Rabbi! Bizi, kendine dost kıldıklarına ulaştır. Onların sohbetiyle dirilt. Lütf edip getirdiğin şu alemde seni düşünmeden ve anmadan nefes aldırma. Gözümde sen, sözümde sen, özümde sen olan o ehl-i derdin hali ile hallendir ve emanetini, bu hal içinde iken al.

Allah’ım! Ehlüllah’ın şerefine, saygı değer kimselerin hürmetine, hakkın da (elem neşrah leke sadrake) buyurduğum çok şerefli Peygamberin hürmetine, göğsümüzü hidayet ve imanla aç, tıpkı onun göğsünü açtığın gibi. İşimizi onun işini kolaylaştırdığın gibi kolaylaştır. Bizi sana götüren itaat yolunu kolaylaştır. Bizi gafletimizden dolayı sorumlu tutma, günlerimizi sana yaklaştıracak itaatlerle değerlendirmeye de bizleri muvaffak kıl. Allah’ım Muhammed ve Âline salât ve selam eyle. Amin...


alıntıdan... derleme
tekkalan78 çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 02-04-06, 01:15   #3
Meraklı
 
Giriş Tarihi: 17-03-2006
Mesajlar: 373
Rep Puanı: 36912
şeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfırşeyhbarak Rütbe: Sıfır
Rep Gücü: 420
Varsayılan Cvp: Her Türlü Dini Bilgi, Yazı, İçerik, Hikaye...


eline sağlık kardeş..........
şeyhbarak çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 02-04-06, 20:57   #4
Onursal Üye
 
Giriş Tarihi: 06-10-2005
Yer: BoLu
Yaş: 28
Mesajlar: 1,847
Rep Puanı: 576931
muraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfırmuraty61 Rütbe: Sıfır
Rep Gücü: 5840
Varsayılan Cvp: Her Türlü Dini Bilgi, Yazı, İçerik, Hikaye...


çok uzun hepsini okuyamadım ama güzel şeyler var teşekkürler..
muraty61 çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 03:54
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


(*) www.firmaniz.com Domain, Alan adı tescili sadece 11,95 TL!
Bir başkası almadan hemen alan adınızı tescil ettirin...
(*) SiteBAZ ile Web tasarımı sadece 5,95 TL!
Birkaç dakikada web sitenizi kurup, hemen yeni müşteriler kazanın!
www.ihs.com.tr

ForumTR Servisleri: ForumTR Video - ForumTR Haber - ForumTR Oyun - ForumTR Chat - ForumTR Mail - ForumTR IRC

Vize İşlemi | Haberler | Okul Arkadaşım

Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir.
Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız sikayet@frmtr.com email adresine bildirebilirsiniz.
Dikkat: Bu site şikayet sitesi değildir, arızalı ürünleriniz ve diğer şikayetleriniz için bu email adresini kullanmayınız.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to abuse@frmtr.com


Search Engine Optimization by vBSEO

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492 493 494 495 496 497 498 499 500 501 502 503 504 505 506 507 508 509 510 511 512 513 514 515 516 517 518 519 520 521 522 523 524 525 526 527 528 529 530 531 532 533 534 535 536 537 538 539 540 541 542 543 544 545 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 561 562