Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 01-03-08, 16:14   #1
BeYCoasT

Exclamation Hz. Peygamber (sav) Zamanında Medine'nin Sosyal Yapısı


Muhammed (sav), 609 yılının sonlarına doğru İslâm'ı tebliğe başladığında, Arabistan yarımadası bir çöl haline gelmişti bile... Bir çölün, şurasında burasında bir kaç su kaynağı ve insanlar tarafından yapılmış bir kaç kuyunun bulunması tabiidir. Fakat söz konusu ettiğimiz devirde, bu su yokluğundan dolayı, bu bölgede Tokyo ve New York gibi büyük yerleşim merkezlerine, hatta Kitab-ı Mukaddes'te geçen[1] Ninova gibi şehirlere rastlanmaz.

Araplar genellikle göçebe olup, mevsimlere ve yağmur yağış dönemlerine göre oradan oraya göçerlerdi. Su kaynakları vasıtasıyla, buğday, arpa, arpacık ve darı ziraatından ziyade, hurmalar dikip vahalar yetiştiren yerleşik bahçıvanlar çok nadirdi.

En büyük şehirlerin nüfusu, on bini aşmıyordu. Arabistan'ın her tarafından hac için Kabe'ye gelen ziyaretçiler sayesinde Arabistan yarımadasının gerçek metropolü olan Mekke'nin durumu da böyleydi.

Tipik bir köy olarak incelemek üzere (İslâm'ın arefesinde ve başlangıcında ol*mak üzere), birçok sebepten ötürü Medine'yi seçtim:

1. Medine'de merkezî bir idare yoktu; bunun tam aksine, herkesin başkalarına karşı bağımsız olduğu, kendi aşiret veya kabile reisinden başka bir otorite tanımadığı, başıboş bir insan topluluğundan ibaretti.

2. Hayat, temel olarak toprağa, hurmalıklara bağlıydı.

3. Arabistan'da nadir bir husus olmak üzere, Medine'de yabancılar, yâni Yahudiler yaşıyordu ki, bunlar, yaşamı daha ilginç bir hale getiriyorlardı.

4. Aynı dönemin diğer herhangi bir köyüne nazaran Medine hakkında çok daha fazla dokümana sahibiz. Daha sonra Medine Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarına yayılan bir imparatorluğun merkezi olan büyük bir şehir haline gelecektir. Bunlar üçüncü Halife Hz. Osman (ra) (637-647) zamanında olmuştur[2]. Fakat biz burada Medine'yi, henüz dağınık, tutarlılığı olmayan, orman ve otlak araziler dışında, müşterek çok az kaynaklara sahip bir köy olduğu zamanki durumunu araştıracağız.


Medine'nin Coğrafî ve Kronolojik Çerçevesi

Arabistan yarımadasında, Kızıldeniz kıyısında, Yanbû' limanına uzak olmayan bir yer vardır ki, Kur'an-ı Kerim'de iki isimle adlandırılmıştır. Medine ve Yesrib, fakat aynı yerin çok iyi bilinen iki adı daha vardı: Tâbat ve Taibah. Burası, genişliğine olduğu gibi, uzunluğuna da, deve yürüyüşüyle bir gün süren geniş bir ovadır. Serpilmiş volkanik lâv tarlaları arasından Akîk vadisi geçer; yağmur mevsiminde burada bir çay oluşur; fakat Taif bölgesinin (ki buraya Vacc vadisi denir) yağmur suları akıp çekildikten sonra, bir kaç gün içinde vadi tekrar kurur ve içinden insanlarla hayvanlar geçer. Medine bölgesinin yağmur suları, bir çok kollar halinde, yakın çevre veya iç bölgelerde akarlar. Kanât vadisinin suları, Medine'nin kuzeyinden geçmeden önce, Uhud dağının doğusundaki bir çukura akarak orada tabii Akûl gölünü oluşturur ki, suları bütün sene boyunca kurumadan durur. Başka akarsular da, Medine'nin kuzey-doğusunda Gabah ormanının oluşmasını sağlamıştır. İklimi hoş, toprağı verimli, ve fâzla derin olmayan yeraltı suyu da tatlı ve lezzetlidir.

Medine'de yaşayanların menşei açıkça bilinmemektedir. 1957 de G. Ricc tara*fından neşredilen Harran (Urfa bölgesi)'in çivi yazılı kitabesi, Babilonya kralı Nabunaid'e (M.Ö.556-539) ait olup, bu kralın Yesrib'i ziyaret ettiğini kaydetmektedir. Milâttan sonraki devirde olduğu anlaşılan Yemen kralı Tubba'nın Medine'yi fethi de destanlar oluşturmuştur[3]. Medine'nin eski çağda önemli bir şehir olup, Asurlu ve Yemenli istilâlar sonucu yıkılarak, İslâm'ın arefesinde bir köy haline geldiği görüşü de vardır. (Hatıra olarak şunu kaydedeyim: 1946 ya kadar, en azından şehrin güneyinde, Urvah kuyusu karşısındaki bir tepenin kayalıkları üzerinde musnad yazısıyla yazılı bir Yemen kitabesi vardı ki, bunun transkripsiyonunu Mısır arkeoloji idaresine haber verdim. 1964 de bu kitabe kaybolmuştu. Muhtemelen bu kitabe, zikredilen tepenin hakim noktasına, şehrin Necdli kadısının ev inşaatına taş temin etmek maksadıyla dinamitlendi.

Medine halkı; Evs ve Hazrec diye iki kardeş kola ayrılmış olan Benû Kailah Arap kabilesi, şu veya bu aşiretin tabiiyetine girmiş olan başka bir kaç arap ve umumiyette Benû Kaynuka, Benû Nadîr ve Benû Kurayza diye gruplandırılan Yahudilerden oluşuyordu. (Bu Yahudi kabileleri, menşe itibariyle hepsi kuyumcu, hurma çiftçisi ve çömlekçi idiler). Aynı şekilde nadiren bir kaç köle vardı ki; meselâ bir İranlı köle olan Selmân, bir yahudinin kölesiydi.

Benû Kailah Arap kabilesi, şecere itibariyle Yemen'deki Azd'lara dayanıyordu. Muhtemelen bu kabile, Sabâ'daki[4] Arim barajının yıkılması üzerine memleketini terk etmek zorunda kalmış ve Asurlu Nabunaid kitabesinin bahsettiği gibi, belki de Medine'de yaşayan diğer insanları da kovarak orada yerleşmiştir.


Yahudiler'e gelince, onların Medine'ye göçlerini izah etmek daha da güçtür. Hz. Peygamber(sav), 622 yılında, müslüman ve gayr-ı müslim halkları bir araya getirme inisiyatifini eline alınca, yahudilerden sadece "falan veya filân Arap kabilesinin Yahudileri" diye söz edilecektir. Bu şekilde isimleri zikredilen sekiz Yahudi aşiretinden altısı, müslüman arapların bağımlıları durumunda idiler. Diğer iki aşiret olan Şutayba ve Sa'laba hakkında ise, hiç bir şey bilinmemektedir. Acaba bunlar, Benû Kaila'nın iç savaşları sırasında mahvolan Medine Araplarından, veya Medine dışındaki Araplardan mıdırlar; yoksa gerçek Yahudi halkından mıdırlar? Bilinmemektedir. Medine de şehir-devletinin teşkili sırasında diğer kabilelerle birleşmeyen ve ilerde kendilerinden söz edeceğimiz Benû Uraid yahudilerinin şeceresi hakkında da hiç bir bilgi verilmemektedir. Zaten bu aşiret çok küçüktü.

Aynı şekilde, sayıları en fazla elli civarında olduğu görünen bir kaç Hıristiyan vardı ki, bunlar Evs kabilesinin içindeydiler. Muhteris ve aklı kıt olan Ebu 'Amir adındaki papaz, bunların reisi durumundaydı. Fakat, yahudilerin Bet Midrâs'ından kesinlikle bahsedildiği halde, Hıristiyanların bu bölgede bir kiliseleri olup ol*madığından söz edilmemektedir.

Tarıma elverişli toprağı olmayıp, kuyumcu ve tüccar olan Benû Kaynuka' müstesna, diğer bütün yahudilerin çiftçi oldukları anlaşılıyor.

Her topluluk, bir diğerinden bir kaç kilometre uzaklıkta bir köy oluşturuyordu. Her şey, ekime elverişli olup, lavlarla kaplı olmayan toprağa bağlıydı.

Sık sık iki katlı olmak üzere, evler volkanik lâv düzlüğü üzerinde inşâ edilmiş olup; çoğu kez, her aşiretin "hudutları" dahilinde iki veya üç katlı muhkem kuleler vardı.Tehlike anında erkekler dövüşmek için dışarı çıkar; kadınlar , çocuklar, hatta koyunlar, âtâm denen bu kulelere sığınırlardı. Tabii ki hayvanlar zemin katta, şahıslar da üst katlarda olurlardı ki bu, kadınların bile, fırsat zuhur ettiğinde, yukarıdan taşlar atarak düşmana saldırma avantajı sağlıyordu.


Halkın Değişik Kesimleri Arasındaki ilişkiler

Benû Kaila Arapları sürekli olarak iki kola ayrılmışlardı. Bunlar, aynı anne-babadan olan iki kardeşin soyu olup, komşu olarak aynı bölgede yaşıyorlardı. Aralarında zaman zaman kardeş kavgaları olduğundan, her iki taraf da, kendisine müttefikler bulmuştu. Medine'de bulunan Yahudiler de aynı şekilde bölünmüş bir halde, kabile hayatı yaşıyorlardı; bazı yahudi kabileleri (özellikle Benû Nadîr yahudileri), Hazrec Araplarının bağımlı rnüttefikleri; diğerleri ise, Evs Araplarıyla benzer ilişkiler içerisinde bulunuyorlardı. Bunların Medine'ye gelişlerinin bidayeti bilinmemektedir. Ben, onların hep birden gelmedikleri kanaatindeyim. Bunlardan bazıları,herhangi bir Arap kabilesinin bağımlıları olarak buraya gelirken, diğer Arap kabileleri de tedricen başka yahudileri Medine'ye çekmişlerdir. İşte Yahudilerin bölünmeleri, efendileri olan Arapların bu şekilde bölünmelerinden ileri geliyordu. Benû Nadîr yahudilerinin, kendilerini Benû Kurayza yahudilerinden üstün görmeleri dikkat çekicidir; o derecede ki,herhangi bir öldürme olayında, Benû Nadîr'den biri, kan parasının sadece yarısını verirken, katil Benû Kurayza'dan olunca, kan parasının tamamını vermek zorunda kalıyordu[4]. Acaba bu, Benû Nadîr'in müttefikleri, yâni Hazrecliler'in, Benû Kurayza'nın efendileri olan Evs'den daha kuvvetli olmalarından mı ileri geliyordu?

Medine Yahudileri üzerinde daha fazla kalmaya mahal yoktur; çünkü bir müddet sonra bunların hepsi oradan göç ettiler. Fakat kaynaklarımızda Benû Nadîr'in ilgili önemli bir hadiseye işaret edeceğim ki bu, bütün yahudi aşiretleri, hatta Yahudi olsun, Arap olsun, bütün o bölgenin insanlarını ilgilendirmektedir. Filhakika, Benû Nadîr yahudilerinin büyük reisinin aynı zamanda kabilenin hazinesinin(kenz) de muhafızı olduğu rivayet edilmektedir. Bu hazineden maksad'da, felâketler (savaş vs.) zamanında harcanmak üzere toplanan paradır. Medineli müslüman araplardaki ma'âkil(sosyal sigortalar)'dan söz açınca bu konuya tekrar döneceğiz.

İslâm'dan önce, Arap ve Yahudi kabilelerinin ilâve tasarrufları vardı: Araplar çiftçi; Yahudiler ise, çoğunlukla ithalâtçı-ihracatçı, kuyumcu ve faizle çalışan bankerler idiler.


Dışarıyla Olan Pasif ilişkiler

Eski zamanın kabileleri, çağımızın devletlerinden daha az bağımsız değillerdi. Fakat eski çağda, dünyanın değişik bölgelerinin birbirlerine karşı bağımlılıkları olmadığından, bu konuda söylenecek çok az şey vardır. Arasıra Medine'ye kervanlarla yiyecek maddeleri, tahıl, zeytin yağı v.s. getiren Nebatîlerden söz edilmektedir. Şüphesiz bunlar Medine'ye mal getirince, o günün rayicine göre gümrük vergisi verirlerdi. Peki bu vergiyi kim alıyordu? Alıcı kabilenin reisi mi, pazarın bulunduğu arazinin sahibi mi, yoksa başka bir teşkilât mı? Bugünkü bilgilere göre bu konuda bir şey bilinmemektedir. Medine'ye uzak veya yakın olan bölgelerdeki Arap kabileleri, bilhassa göçebeler, satmayı veya ihtiyaç duydukları mallarla takas etmeyi düşündükleri mallarını şehre getiriyorlardı. Getirdikleri bu mallar; deve, at, zamk, kıymetli taşlar vs. idi.

Yabancı bir kabileyle olan antlaşmalara dair, aşağıdaki vakada geniş malumat vardır: Filhakika, Hz.Peygamber (sav), Medine'ye gelişinden bir sene sonra, Suriye'ye gitmek üzere, Medine bölgesinden geçmekte olan bir Mekke kervanını vurmak için bir seriyye (askerî birlik) gönderdiğinde, Cüheyne kabilesi reislerinden biri, -her iki tarafla da antlaşmalı (muvâdi') olduğundan-, kendi arazisi üzerinde karşılaşan iki grubun savaşmalarına mani olmak için müdâhale etmiş, ve taraflar kan dökmeden birbirinden ayrılmışlardır[5].


Dinî Hayat

Diğer Araplar gibi, genellikle Medineliler de putperest idiler. Bir evin fertlerinin taptıkları aile putları olduğu gibi, görevli bölge papazlarıyla beraber umuma ait putlar da vardı. Daha sonraları, put heykellerini çalan ve onları kesip parçalayarak bir torbaya koyup, mutfağının ateşini yakmak üzere ihtiyar bir kadına götüren bir müslümandan söz edilecektir. O halde çok sayıda ağaçtan yapılmış put heykeli vardı. Bir başka ihtiyar da, "meçhul kimselerin" onun ağaçtan yapılmış putu üzerine gizlice çöp ve diğer pisliklerin atılmasından son de*rece öfkelenmişti. Bir gün bu ihtiyar, kendisini müdafaa etmek ve ona karşı saygısızlık edeni cezalandırmak için putunun eli önüne silâhlar yerleştirdi. Fakat aynı gün, putu kaçıranlar onu Öyle gülünç ve utanç verici bir duruma soktular ki, pu*tun sahibi, kendi putunun gerçekten bir güce sahip olsaydı, o gece kendisine o şe*kilde hakaret edenlere karşı o gücü kullanmaktan çekinmeyeceğini (yâni onun herhangi bir güce sahip olmadığını) anladı ve müslüman oldu[6]. Medineliler'in asıl putları, Medine'ye takriben iki günlük mesafede, Kızıldeniz bölgesinde, el-Muşallal denen yerde bulunan Menât idi. Bu vakıa, Medine'nin o devirde, şehirden ziyâde bir köy olduğunu gösterir.

Medineliler, Mekke'deki Kabe'ye yapılan haccın faydasına, yâni farziyetine inanıyorlar ve her sene ona iştirak ediyorlardı; fakat denildiğine göre, Kabe karşı*sındaki Safâ-Merve arasındaki say'i yerine getirmiyorlardı[7].

Bu putperestler, biraz geniş düşünüyor -ve hurafelerine göre-, yabancıların putlarını da kabul ederek, kendilerininki gibi onlara da saygı gösteriyorlardı.

Buna kâhinleri de katmak lâzımdır ki, çok karmaşık ve halledilmesi zor meselelerde, onlara başvurulur, onların ilham sonucu hikmetlerine inanılırdı. Burada, kendisine on oğlan çocuğu verdiği takdirde, bunlardan birini Allah'a kurban edeceğine dair adakta bulunan Hz. Peygamber (sav)'in dedesi Abdulmuttalib'i zikredelim. On oğlu olan Abdulmuttalib, samimi bir adam olduğu için, kur'a çekti ve ilerde Hz. Peygamber (sav)'in babası olacak olan oğlunu kurban etmeye mecbur oldu. Akrabaların, ve özellikle çocuğun annesinin teşebbüsüyle, Abdulmuttalib, Medine'de yaşayan bir kâhineye başvurmayı kabul etti. Fakat Abdulmuttalib Medine'ye gittiğinde, kâhine, kuzeyde bulunan Hayber'de bulunuyordu. Abdulmuttalib onunla görüştüğünde, kâhine şöyle dedi: "Çocukla, sizde adet olan kan bedeli (on deve) arasında kura çekin. Şayet kura yine çocuğa isabet ederse, kan bedeline ilâve ederek, kura develere isabet edinceye kadar devam edin!". Mekke geleneği, on deveyi kan bedeli olarak kabul ediyordu; kura ile yüz deveye razı oldu. Samimi Abdulmuttalib, gerçeğe kanaat getirmek için, oğlu ile yüz deve arasındaki kurayı üç defa tekrarladı ve oğlunun hayatı bu şekilde kurtuldu[8].

Bu kâhine, yalnız Yahudilerin yaşadığı Hayber'e gittiğinden, bizzat bu kâhinenin de Yahudi olduğu ve Mekke gibi uzak bölgelerdeki Arapların dahi kendisine itimat besledikleri düşünülebilir.


Sosyal Hayat

Ziraî hayattan söz etmeden önce, biraz Medine bölgesinde bulunan köylerdeki kişisel yapıdan, mesleklerden ve zanaattan bahsedelim.
Birden çok erkekle evlenme yoktu ama birden çok kadınla evlenme adeti bölgeye hakimdi. Evlilik adayının ekonomik imkânsızlıkları dışında, evlenilebilecek kadın sayısında bir tahdit yoktu. Fakat beklenmeyen şu durum da vardı: rüştüne ermiş kadınların da evlenme akdine rıza göstermeleri şartı olduğundan, öyle durumlar oluyordu ki bir Medineli kadın kocasını boşama hakkını elde edebiliyordu. Ne var ki böyle bir durum, kocanın istediği zaman karısını boşama hürriyetine bir halel getirmiyordu. Hz. Peygamber(sav)'in dedesi Abdulmuttalib'in annesinin durumu buna en güzel örnektir: Abdulmuttalib'in, büyük bir kervancı ve zengin bir tüccar olan babası Hâşim, bir seferinde Medine'de bir kaç gün gecikince, ev sahibinin genç bir dul olan kızı onun hoşuna gitti. Dul kadın, boşama hakkının kendisine ait olma şartını koştu[9]. Balayı haftasından sonra, Hâşim Filistin'e kadar yoluna devam etti ve Gazza'da öldü. Genç kadın yeniden dul oldu; ne var ki bu seferki kısa evlilikte hamile kalmıştı. Bir kaç sene sonra müteveffanın kardeşi Medine'ye gelecek, annesinin büyük acısına rağmen çocuğu, yâni yeğenini kaçıracak ve onu Mekke'ye getirerek orada yetiştirecektir.

Öyle anlaşılıyor ki, çeyizin dışında, koca karısına (sudak, mihr, ecr v.s. denen) bir şeref ücretini ayırt etmeksizin veriyordu ki bu, kadının emrinde oluyor, babası bile ona dokunmuyordu[10].

Medine ile ilgili miras ve veraset hakkındaki bilgilerimiz oldukça zayıftır. Ancak Medine'de görülen bir adet vardır ki, muhtemelen bu adet sadece Medine'ye hastır: Ölmüş bir adamın sadece karısı ve kızı değil, küçük çocukları dahi miras alamıyordu; mirası, sadece, bir savaş esnasında eli silâh tutabilecek olan, bulûğa ermiş oğlan çocukları alabiliyordu. Şayet bütün oğlanlar bulûğa ermemiş çocuklarsa, yeğenler ve baba soyundan gelen akrabalar bütün mirası alır ve zengin olan bir aile, şayet mirasçılarla ilişkileri iyi değilse, ertesi günü parasız ve dilenci durumuna düşebiliyordu[11].

Mirasın dağıtımı sırasında, taşınır ve taşınmaz mallar arasında bir ayırım yapılıp yapılmadığını bilmemiz için elimizde kesin veriler yoktur; muhtemelen böyle bir ayırım yoktu. Medine geleneği, mirasın açıkça dağıtılmasını gerektiriyor gibiydi. O anda orada bulunanlara yemek veriliyor ve miras mallarından alınmış küçük hediyeler bu kimselere dağıtılıyordu[12].

Küçük yetimler, baba akrabalarının himayesine alınıyordu. Mesleklere gelince, liste oldukça kabarıktır:

Sadece ihtisas haline gelmiş ticaret dükkânları değil, çarşılar bile vardı. Benû Kaynuka (Yahudiler) ve Nabit çarşılarından söz edilmektedir ki, bunların ödedikleri %1O gümrük vergisi, Hz.Ömer(r.a)'ın hilâfeti zamanına kadar sürecektir[13]. Daha sonra, Hz. Peygamber (sav), "çarşı işleri" için kadınları bile çalıştıracaktır[14]. Muhtemelen bazı gıda maddelerini getirip çarşıda satan kadınlar da vardı. Banliyölere gelmiş olan yabancı ithalatçılarla görüşen simsarlardan (samsara) da bahsedilmektedir. Bazen açık artırma ile satışlar söz konusu edilmektedir. Yabancı ithalatçılara, özellikle Nabatîlere borçla para verme işlemlerinden de bahsedilmektedir[15]. Borçlar için rehin uygulanıyordu; bilhassa gıda maddeleri...

Gıda maddeleri satan satıcılardan, kasaplardan , demircilerden ve kuyumculardan söz edilmektedir. Medine'deki iki büyük Arap kabilesinin başına müştereken büyük bir başkan getirilmek istendiğinde, bir "tac" yapılması için yahudi kuyumcularına sipariş verilmişti[16]. O arada Hz. Peygamber (sav) Medine'ye geldi ve kral adayının büyük üzüntüsüne rağmen, proje suya düştü.

Dokumacı kadın ve erkekler, terziler, parfüm satıcıları, marangozlar da zikredilmektedir ki, ormandan odun kesip yakmak için satan oduncular da ayrıca zikre değer.

"Halen devenin karnında olan hayvanın da döllenmesine kadar" (hublu'l-hublât) gibi, uzun süreli antlaşmalar da vardı.

Umumun menfaati için vakfedilmiş içme su kuyuları, meyvelikler vs. bilinmekteydi.

Gerçek mahsul alınmadan önce, hurma ağaçlarından beklenen mahsul satılıyordu; hatta meyveler olgunlaşmadan. Tabii bu husus, çekirgeler veya başka felâketler sebebiyle elde edilecek çok kötü bir hasad neticesinde meydana gelecek anlaşmazlıkları da beraber getiriyordu.

Bilhassa düğünler sırasında, profesyonel kadın berberlerinin bulunması kaçınılmazdı. Saçları eksik olan kızların, saçlarını tamamlamak için kullandıkları takma saçlardan söz edilmektedir. Muhtemelen fazla saçı olup saçları alınanlara bir ücret veriliyordu. Hatta ne yaptıkları hakkında yeterli bilgi verilmemekle beraber, kısırlaştırılmış kimselerden de bahsedilmektedir. Bayramlar sırasında, özellikle düğünlerde; damadın, gelini babasının evinden alıp, kendi evine getirdiği sırada, meşalelerle gece törenleri yapılırdı. Düğün gününde, davetlileri kabul edip, ziyafet veren, kızın akrabaları oluyordu. Ertesi günü ise damat, arkadaşlarını ve fakirleri yemeğe davet ederdi. Yemeğe davet edilmeyen asalaklardan bile söz edilmektedir.

Sadece bayramlar sırasında (özellikle düğünlerde) görülen profesyonel şarkıcı*lardan değil, aynı zamanda ölümleri sırasında ağlayan profesyonel ağlayıcılardan da bahsedilmektedir. Bu profesyonel ağlayıcı kadınlar, gruplar halinde gelir; bazıları bir müddet feryat edip ağlar, onlar susunca da diğerleri ağıtlarla devam ederlerdi.

Meşhur bir rivayet[18], bir düğün esnasında, çoğunluğunu küçük kızların teşkil ettiği şarkıcıların, kabilenin savaşlarda cesurane bir şeklide ölmüş kahramanlarına ait destansı şiirler okuduklarını haber veriyor. Bu rivayet bana, bir bakıma Almanlar'ın bayram günlerinde akrabalarının mezarlarını ziyaret etme adetini hatırlattı. Muhtemelen burada iki düşünce vardır: Birincisi, ölülerin yaşamakta olduğu ve nesillerinin sevincine iştirak ettikleri düşüncesi; ikincisi de, her şey fani olup, zevkle ebediyen devam etmez ve sadece iyi hareketlerimiz bizimle olur.

Satın alınabilecek koruyucu köpeklerden bahsedilmektedir. Sun'î döllenmenin -bilhassa deve için- faydası biliniyor ve ücret mukabilinde, güçlü deve ırkının, damızlık spermleri (tohumları) temin edilebiliyordu.

Ve nihayet, ibtidai şekilde çalışan küçük hekimlerden haber verilmektedir ki, bunlar her kabilede bulunuyordu. Buna profesyonel kan aldırmaları, hacamat, dağlama v.s. uygulamalarını da ilâve etmek gerekir. Aynı şekilde küçük cerrahları da söylememiz lâzımdır; zira erkek çocuklarının sünnet edilmesi, hatta kız çocuklarının da böyle bir operasyona tabi tutulma uygulamaları vardı. Fakat bunun, dinî bir anlamından ziyâde, genel ve hijyenik bir adet olarak uygulanmasından söz edilmektedir.

Şairler ve hatipler vardı ki, bunlarda özellikle ses ve uyumlu bir ahenkle şiir söy*lemeye değer verilirdi.


Amme Menfaatine Ayrılmış Yerler

Medine'nin kuzey-batı "banliyösü"nde bir orman uzanıyordu ki, günümüzde bile bu orman mevcuttur. Yakmak üzere odun kesmek ve bunları meskûn yerlerde satmak için taşımak, zor bir meslekti. Arazisi olmayanlar, ekmek parası kazanmak için bu işi yapıyorlardı.


Aynı istikamette, bütün aşiretlerin çobanlarının sürülerini otlatabilecekleri güzel çayırlıklar vardır. Nakîu'l-hayl tabiri, buraya sadece koyun ve develerin değil, atların da götürüldüğünü göstermektedir.


Ziraat

Medine bölgesi, geniş ve fakat büyük çoğunluğu volkanik lâvlarla ve eski vol*kan püskürtmelerinin yaktığı taşlarla kaplı olan bir ovadır. İklimin ılıman oluşu ve yeraltı sularının da çok yerinde olmayışından ötürü volkan lâvlarının zararından kurtulabilen her toprak parçası değerlendirilmiştir. İnsanların olduğu gibi, hayvanların da içme suları geniş kuyulardan elde ediliyordu. Her kabilede bir kaç kuyu olup, bazıları, zaman zaman satılan sularının tatlılığıyla ün salmıştı[19]. Evlerin ihtiyacı için, erkek çocuklarının bu kuyulardan çektikleri sudan bahsedilmektedir. Bazı kimseler, bu suyu doğrudan doğruya ev sakinlerine satarak hayatlarını kazanıyordu. Bazan kuyuların etrafında, içine deve, keçi, koyun gibi hayvanların içmesi için su doldurulan ahşaptan havuzlar bulunurdu. İnek ise, bu bölgede nadir rastlanan bir hayvandı.

Arazi sulaması, hayvan sulamasından çok daha fazla su gerektirdiğinden, öyle büyük kovalar kullanılıyordu ki, sadece develer bunları çekebiliyordu (nâdiha). Tabii olarak zengin insanlar, bu sulama işi için bir çok deveye sahiptiler.

Medine bölgesinde bilhassa hurma bahçeleri vardı. Medine hurmalarının çeşitleri sayısız olup, asırlar boyunca şöhretlerini muhafaza etmişlerdir. Hurma çeşitlerinden bir tanesi, tarla farelerinin hoşuna gittiğinden, buna "tarla farelerinin annesi" (ummu'l-curzân) adı verilmişti.

Şüphesiz sadece hurma meyvesi ve hurma ağacı için değil, aynı zamanda bu meyvenin ve bu ağacın her parçası için Arap dili inanılmaz şekilde zengindi. Hurma meyvesinin, doğumundan hasadına, hatta çürümesine kadar, her devrede özel isimleri vardır. Aynı şekilde, hastalık, kuraklık v .s. gibi olağanüstü haller için de ayrı ayrı isimler vardı.

Efsâneleri; Allah'ın, Adem'i yaratmasından sonra, geriye kalan balçıktan hurmanın dişisini yarattığını söylüyordu. Ona sevgiyle "hala", yâni babanın kardeşi denilmektedir. Hatta şu söz Hz. Peygamber (sav)'e izafe edilmektedir: "Halanız olan dişi hurmaya ikramda bulununuz" (Ekrimû emmetekum en-nahle).

Daha sonra ilim, bu inançları kuvvetlendirmiştir. 9. yüzyılın büyük botanikçisi Dineverî[20], "bazan dişi hurma ağacının uzaktan bir erkek hurma ağacını görerek, ona gönlünü kaptırdığını; bahçıvanın, bu erkek hurma ağacından tohum alıp, dişi hurmayı dölleyinceye kadar, bu dişi hurmaya başka hiç bir döllemenin tesir etmediğini" müşahede ettiğini yazıyor. Aynı şekilde türlerin tekâmülünden, ev*rendeki gazlardan, minerallerden, bitkilerden vs.den bahseden İbn Miskeveyh (ö. 1030) şöyle demektedir:

"Bu tesirin tekâmülü, asma ve hurma ağacına varıncaya kadar tedricen devam eder. Bu vardığı yer, bitkinin en yüksek mertebesidir. Ruhun tesiri hâlâ devam edince, artık bir bitki değil, hayvanlar alemine girilir. Bu durumda, hurma ağacı bitkiler, arasından öyle yüksek bir dereceye ulaşır ki, hayvanlarla bağ kurar ve onlarla büyük bir benzerlik arz eder. Bu şekilde erkek hurma ağacı, dişi olanından ayrılır. Aynı şekilde döllenmeye ihtiyacı vardır. Hurma ağacının tepesine bir felâket gelirse, ağaç ölür. Halbuki (dalları budanabilen) diğer ağaçlarda durum böyle değildir. Burada her yönü ile sayamayacağımız diğer sıfatları yanında şunu belirtelim ki, dişi hurmayı dölleyen erkek hurmanın tohumu (dölü), hayvanların tohumu gibi bir kokuya sahiptir"[21].

Aynı şekilde botanikçiler, "aşk"tan dolayı, bazı bitkiler arasında, meselâ kurnub ve habala[22] arasında kin ve geçimsizliğin olduğunu söylemişlerdir; fakat biz bu konunun teferruatına girmiyoruz.

Hurma ziraatı çok gelişmişti. Dişi hurma ağacını döllemek için gerekli olan tozlama biliniyordu. Bu çiçek tozlarının kokusu, hayvanların meni kokusuna çok benzediğinden, hurma ağacının, insanın halası olduğu inancı yayılıyordu.

Tabii ki, hurma mahsûlünün bütün sene taze kalması ve çürümemesi için, küçük bir konserve endüstrisi vardı. Hatta bir şarap yapma endüstrisi mevcuttu: hurmalardan alkollü içkiler elde ediliyordu. Nar vs. gibi meyve ağaçlarından da söz edilmektedir. Arabistan yarımadasının değişik yerlerinde üzüm bağları vardı; fakat bu konuda Medine ile ilgili bir atıf bulamadım.

Diğerlerinin yanında, buğday ve arpa ziraatı da zikredilmektedir. Aynı şekilde, tarla kenarlarına veya sulama kanalları boyunca dikilen pancardan bahsedilmektedir.

Medine'de -hatta genel olarak eski Arabistan'da- toprakların müşterek olarak işletildiği intibaı bende uyanmadı. Her aile kendi topraklarına sahip olup, herkes kendi çocukları ve gerektiğinde kölelerinin yardımıyla çiftlikleriyle uğraşırdı.

Fakat toprak sahiplerinin, topraklarının bir kısmını "topraksız" lara kiraladıklarına ve ücret veya kira olarak, mahsûlün bir kısmını aldıklarına dair bolca mal*zeme vardır. Toprak ağasının alacağı pay, çeşitli durumlara göre değişiyordu; bu, mahsûlün 1/4 ü, 1/3 ü, hatta bazan yarısı olabiliyordu. Muhtemelen bu husus, suyun az derinlikte olup olmaması, arazi sahibinin tohumu ekmede, sulamada yardım edip etmeyeceği v.s. gibi durumlara göre değişiyordu[23].

Fakat bu kiralamalardan bir tanesi, bana göre hususiyet arz etmektedir; bazan bir arazi parçası kiraya verilir; ve toprak sahibi sadece mahsûlden kendi payına düşeni almakla kalmayıp, kiralanan arazi içinde bir tarlayı işaretler ve çiftliğinin diğer kısımları gibi orayı da işletirdi. Fakat bu durumda da, mahsûlün tamamı toprak sahibine giderdi. Ve kaynaklarımız[24], bazan bu arazi parçasından alınan randımanın, geriye kalan büyük bölümden alınan randımandan daha fazla olduğuna tasrih etmektedirler. Bazan da bunun aksi olurdu. Nasib!


Sulama Usûlleri

Sulama için özellikle kuyular vardı. Fakat öyle anlaşılıyor ki, yağmur sularının akıntısı istikametinde, ard arda gelen kuyular vasıtasıyla sun'î olarak yükseltilmiş bazı kaynak suları vardı ki, su, yüksekte olan ana kuyudan belli bir mesafede, alçak toprak seviyesine gelince, buradan arklarla tarlalara dağıtılırdı (sarâc). Artan su, suyu olmayan komşulara satılırdı.

İslâm öncesine ait su depolarına ve su dağıtan borulara ait harabeler, meselâ, Medine'nin güneyinde, Küba'da bulunan,ka'b ibnu'l-Eşref'e ait malikânede(sarayda), günümüzde dahi mevcuttur. Ben bir mühendis değilim; onun için meseleyi daha teknik bir şekilde yazamıyorum. Medine'de, suyu muhafaza etmek için yapılmış bentlere rastlamadım. (Yakın zamanlarda, Suud idaresi döneminde bir tane inşa edilmiştir). Şehrin kuzeydoğusunda bir tabii göl vardır; fakat geçmişte onun sulama için kullanıldığını sanmıyorum. Türkler döneminde, Akûl denen bu gölde eğlence kayıkları vardı; onun içilen suyu, günümüzde nüfusun artan ihtiyacı ve şehirleşme için kullanılmaktadır. Muhakkak ki, Medine dışında, Arabistan yarımadasının Hayber,Yemen gibi bölgelerinde İslâm'dan önce bentler vardı.


İslâm'ın Katkısı

Hz. Peygamber (sav), putperest hemşehrilerinin uyguladıkları işkencelerden dolayı ve Mekke'deki hacc esnasında İslâm'a girmiş olan Medinelilerin daveti üzerine, doğduğu şehir olan Mekke'yi terk ederek Medine'ye yerleşti. Medinelilerin İslâm'a girişlerinin bir tarihçesi vardır:

Medine'de kendilerini Araplar karşısında güçsüz ve ümitsiz bir şekilde kaybol*duklarını hisseden onların Yahudi komşuları yalnızca şunu diyebiliyorlardı: "Bek*leyin, çok yakında beklenen peygamber gelecek ve biz ona tabi olarak sizi mahve*deceğiz!". 620 yılında, Hz. Peygamber(sav), Mekke'nin banliyösünde, küçük bir Medineli hacı grubuna yaklaştı. O, Arabistan'ın dört bir bucağından gelen heyetlere sırayla hitap edip, İslâm'ın esaslarını anlattıktan sonra, kendisine inananların çok yakın gelecekte olan büyüklüğünü müjdeliyordu. Yahudilerin tehditlerini hatırlayan bu Medineliler, onları bu işte geçmek istediler; ve Müslüman oldular. Medine'ye döner dönmez, bu yeni dini öyle tebliğ ettiler ki, iç savaşlarla parçalanmış olan bu şehirde, iki sene gibi bir zamanda yüzlerce kişi İslâm'a girdi. Medineliler, iç ve intikam savaşlarının fasit dairesinden kurtulmak için tarafsız bir hakem; Hz. Peygamber (sav) de, kendisi ve putperest hemşehrileri tarafından işkencelere maruz bırakılmış olan Mekkeli sahabileri(Muhacirun) için bir sığınak arıyordu. Bir başka ifadeyle, ihtiyaçlar birbirleriyle tesadüf ediyor ve birbirini tamamlıyordu.

Muhacir olarak gelmiş olan Hz. Peygamber(sav), Medine'de tam bir boşluk ve kaos'la karşılaştı. Derhal değişik kabile ve aşiret reislerini davet ederek onlara, merkezî bir teşkilâtta (idarede) birleşmelerini teklif etti. Medine vadisinin bir kısmı üzerinde bile olsa, -çünkü halkın tamamı buna iştirak etmedi- bir çeşit Şehir Devleti kuruldu ki; seçilen Devlet Başkanının olduğu gibi, müslüman ve gayr-ı müslim vatandaşların hukukunu belirten, bir nevi içtimai antlaşma ile yazılı bir anayasa bile kaleme alındı[25].

Bu anayasa bir çok meseleyi kapsamaktadır; müşterek savunma, adalet mekanizması, bölgedeki çeşitli din mensuplarına, özellikle yahudilere ait vicdan hürriyeti, yasama vs. Bu anayasa, ziraî ve iktisadî meselelerden bahsetmeyip, bunu eski örfe bırakmış; fakat ma'âkil denen sosyal sigortaları ele almıştır. Anayasa maddeleri, ilgili bütün kabileleri sayıp, her birisi için aşağıdaki formülü tekrarlamaktadır:

"...ler, eski adetlerinde olduğu gibi, Mü'minler arasında, kan parasını en güzel bir yardım severlik ve adaletle, ortaklaşa ödeyeceklerdir; ister fidye, ister diyet olsun".

Ve bu bölüm şöyle tamamlanıyor:

"Mü'minler, kendi himayelerinde olup ağır mesuliyetlerle yükümlü olanlardan en güzel bir yardımseverlikle, diyetlerin olsun, fidyelerini olsun, ödenmedik hiç kimse bırakmayacaklar".

Sigortalar, iki ağır vecibeyle ilgiliydi: Birisi diyet, diğeri fidye-i necattı Ve bu adetin eskiden beri Medine'de bu kabileler arasında uygulanmakta olduğunu görüyoruz. Hz. Peygamber (sav), bu uygulamayı tekrar organize edip, onu piramit şeklindeki adalet temelinin üzerine yerleştiriyor; şayet bir sigorta birimi, tek başına ödemesini yapamıyorsa, o takdirde, vazifeleri icabı, diğer kabileler, akrabalar veya komşular ona yardım etme mecburiyetindedirler. Bunlar da ödemeyi yapamıyorsa, en sonda Devlet imdadına koşardı.

İkinci mühim hadise, vatanlarını terk etmiş olan gelirsiz muhacirler meselesiydi. Müslüman Medineliler (Ensâr), hicret etmiş olan bu mümin kardeşleriyle hemen arazilerini paylaşmak istediler. Fakat Muhacirûn, bunu bir izzet-i nefis meselesi yaparak, teklifi reddedip, şöyle dediler: Sizler ve bizler beraber çalışalım, başka bir tabirle, "bizden iş, sizden toprak mahsûl ortak olsun"[26]. Herkes bu fikri ka*bul etti. Hz. Peygamber (sav) bu hedefi gerçekleştirmek için, Medineli Ensâr ile Mekkeli Muhâcirûn'u sözleşmeli olarak birbirine kardeş yaptı; bunlardan bazıları için de kura çekti[27]. Günden güne muhacirlerin meselesi hallolma yoluna girdi; ve maddî her şeylerini yitirmiş olan yüzlerce muhacirûn, bölgenin köyleri konfederasyonunun ekonomisi içine dahil edildiler. Mekke ziraî bir bölge olmadığından, bu muhacirler, yeni mesleklerini Medineli kardeşlerinden öğrendiler. Ben sadece Abdurrahman bin 'Avf'ın durumunu zikretmekle yetineceğim: Abdurrahman, sözleşmeli kardeşiyle eve gidince (28), bu Medineli kardeşi ona şöyle dedi: İşte benim mallarım; evim ve evimin eşyaları, bunların yarısını sana veriyorum; işte benim iki hanımım, istediğini seç, ben de, şer'i müddetten sonra onunla evlenebilmen için onu boşayayım!". Abdurrahman bin Avf şu cevabı verdi: "Allah senden razı olsun, bunlardan hiç birine ihtiyacım yok; sen sadece bana pazarın yolunu öğret". Gerçekten de, Abdurrahman bin Avf pazara gidip, kredi ile bazı şeyler satın alarak, bunları peşin parayla birilerine geri sattı. Böyle bir kaç ticari muameleden sonra akşam eve geldiğinde, yiyeceği kadar kâr elde etmişti. Bir kaç hafta içinde, evlendiği kadının mihrini verebilecek kadar yeterli tasarrufu yapabildi. Cömertlik ve izzet-i nefis, bu ilk müslümanların en bariz vasıflarıydı. İslâm, bazı ziraî gelenekleri, özellikle kiralanan arazi içinde bir tarlayı mal sahibine ayırmayı yasakladı.


İthalât-İhracât Pazarları

Medine bölgesi, müreffeh ve verimli olmasına rağmen, bütün ihtiyaç maddelerini istihsâl edemiyordu. Hurma hasılatı Medine'deki tüketimin çok üstünde olduğundan, bazı genel rivayetler; bölgenin kapitalist yahudilerinin ihrâc etmek üzere bu hurmaları satın aldıkları zannını veriyor.

Fakat birinci derecede önemli ihtiyaç maddeleri arasında, ipekli veya pamuklu kumaşlar bir yana, buğday, arpa ve zeytin yağına ihtiyaç vardı. Diğer lüks maddelerinin de kendilerine göre pazarları vardı; mücevherat, parfümler, hoş kokular, müzik aletleri, metal tencereler, silâhlar v.s. Bütün bunların ithâl edilmeleri gerekiyordu.

İslâm'dan önceki dönemde, Medine halkı, kamu kuruluşlarının yokluğundan dolayı, parçalanmış bir durumdaydı; fakat bu durum, geçici yabancılar için bir mesele teşkil etmiyordu. Çünkü, dışardan gelen kervanların, özellikle Nebat'lıların (Filistin-Irak arasındaki bölgeden gelenler) develeriyle beraber kamp kurdukları serbest bir meydan vardı. Yerli tüccarlar, bu şekilde ithâl edilmiş olan mallar içinden istediklerini doğrudan doğruya mal sahiplerinden satın alıyorlardı. Bazan da bu kervan tüccarları, getirdikleri ithalât mallarını, Medine dükkânlarında bulunan yerli veya bölgesel mallarla takas yapıyorlardı. Bu Nebat'lı kervanlardan %10 gümrük vergisi alındığı söylenmesine rağmen, benim için bu verginin kim tarafından alındığını söylemek imkânsızdır[29].

İslâm öncesi dönemden evvel, mahsûlün istihsâlden önce, hatta bazan bir kaç sene önceden satıldığına dair atıflar vardır. Aynı şekilde, tahmini hesaplama yoluyla da satma işlemleri yapılıyordu ki, daha hasılat yığın haline gelmeden, herhangi bir ölçü veya tartıya da vurmadan, hurma ağaçlarındaki hurma miktarı tam olarak bilinebiliyordu. Îslâm, bu adetlerin de bir kısmını yasaklamıştır.


Ölçü ve Tartılar

En küçük tartı aletinin, yarım kilo civarında olan müdd olduğu görülüyor. Bir sâ'da 4 müdd bulunuyordu. Vask ise 60 sâ' ihtiva ediyordu. Ve İslâm'ın ilk dönemlerinde, 5 vask, vergilendirilebilir asgari hasılat miktarını teşkil ediyordu. Fark ise, 3 sâ' su ihtiva ediyordu.

Yağ bidonları yarım sâ' ihtiva ediyordu ki, bunlara Kist deniliyordu. Şüphesiz, Arabistan'ın diğer bölgelerinde, ve özellikle eski medeniyetine sahip olan Yemen'de daha başka ölçü ve tartı aletleri vardı.

Arazi, kumaş vs. için, genel ölçü olmak üzere arşın ve bunun yarısı olan karış kullanılıyordu. Arşınlar, kişilere göre değiştiğinden, daha sonra İslâm Devleti, muhtemel tartışmaları önlemek için, arşının kanunî ölçüsünü tesbit ederek, ölçü ve tartıları resmî mühürle damgalamıştır.


Para

Şüphesiz mahallî bir para birimi yoktu. Bütün ülkelerin, özellikle Bizans ve İran'ın paraları serbest kura sahiptiler. Fakat bütün para birimleri aynı değere sahip değillerdi. Tartılan bu madeni paraların yenileri, kullanılmış ve eskimiş olanlarından daha değerliydi. İran gümüşünden yapılmış olan dirhem, Bizans altınından yapılmış dinarın 1/10'una tekabül ediyordu. O halde, bilinçsiz olarak bir ondalık sistem mevcuttu. Aynı şekilde, bakır v.s. gibi değeri olmayan metallerden yapılmış madeni paralardan da söz edilmektedir; fakat ben onların kur değerini bulamadım. Bu şekilde, fils ve kîrât'tan bahsedilmektedir. En küçük para birimi olan Danik'in ise hangi devre ait olduğunu bilemiyorum.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-03-08, 09:11   #2
ankara_bjk

Varsayılan C: Hz. Peygamber (sav) Zamanında Medine'nin Sosyal Yapısı


  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-02-09, 10:18   #3
SancheZz....

Varsayılan C: Hz. Peygamber (sav) Zamanında Medine'nin Sosyal Yapısı


Allah(c.c) razı olsun
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat