|
||||
|
|
|||||||
| ForumTR Servisleri: ForumTR Video - ForumTR Haber - ForumTR Oyun - ForumTR Chat - ForumTR Mail - ForumTR IRC | |||||||
|
|||||||
Aşk Doktoru Kategorisinde ve Hayat Bilgisi Forumunda Bulunan ♥ Mektuplari Lİman Yaptim GÖnlÜme ♥ Konusunu Görüntülemektesiniz => Kaç gündür eve hapsolmanın verdiği iç sıkıntısıyla beraber kendini dışarı atmıştı. Nereye gideceğini, ne yapacağını, nerede soluklanacağını bilmeden, öylece bırakıvermişti ...
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Zeynep Kader
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 10-11-2006
Yer: Versene Kardeşim Maşallah Saygısızlıkta Diz Boyu :)
Yaş: 33
Mesajlar: 5,911
Rep Puanı: 69933217
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Kaç gündür eve hapsolmanın verdiği iç sıkıntısıyla beraber kendini dışarı atmıştı. Nereye gideceğini, ne yapacağını, nerede soluklanacağını bilmeden, öylece bırakıvermişti kendini sokaklara. Aslında gezmeyi seven de bir insan değildi. Hele hele de hava sıcaklığının böyle otuz derece olduğu güneşli günlere hiç tahammülü yoktu ama evin dört duvarı arasında kendi kendine kalmak ruhunu daraltmıştı.
Etrafında konuşacağı pek insan da yoktu zaten. Hem olsaydı da ne konuşacaktı ki? Nelerden bahsedecekti? Okuduğu kitaplardan mı? Suladığı çiçeklerden mi? Öylece boş boş, saatlerce hiçbir şey yapmadan oturduğundan mı? Arayıp sormayanlardan mı ya da aramak isteyip de vazgeçtiklerinden mi? Bu konuları, var olan birkaç komşusunun da dinlemekten pek hoşlanacağını sanmıyordu doğrusu. Çünkü onlarla ne zaman bir araya gelse ya kocalarını çekiştiriyorlar ya birbirlerinden elişi örnekleri istiyorlar ya da falanca şunu yapmış filanca da şunu, onlardan bahsediyorlardı. Açıkçası, bunlar da onun ilgi alanına girmiyorlardı. Zaten her zaman onların yanında kendini bir yabancı gibi hissediyordu. Onların konuştukları, uzaktan bir melodi gibi yavaşça bir kulağından giriyor ve de öbür kulağından çıkıyordu. Yüzleri bir sisin ardında eriyor, geriye onlardan sadece birkaç fısıltı kalıyordu. Ne dediklerini, nelerden bahsettiklerini anlayamıyordu çoğu zaman. Bazen anlamaya çalışıyor, bunun için kendini zorluyor fakat bir yerden sonra yine ipin ucunu kaçırıyordu. Utanıyordu; onların yanında onları dinliyormuş, anlıyormuş gibi görünüp başını sallamaktan, papağan gibi “hı hı” demekten, elini kolunu bağlayıp boş gözlerle onların gözlerine bakmaktan utanıyordu. Sıkılıyordu aynı zamanda da. Bir çeşit oyun oynadığını düşünüyordu ve onlardan ayrıldıktan sonra, tüm bu sahtekar davranışlarından dolayı kendini affetmiyor, sürekli suçluyordu. En sonunda da aldığı karar, bu oyunu fazla sürdürmemek için, onların topluluğuna katılmamak, onlardan kendini soyutlamak, biraz mesafeli davranmak isteği oluyordu. Hayat her zaman, herkese istediği gibi bir arkadaş kazanma ve yıllarca da o arkadaşlığı sürdürme lütfunda bulunmuyordu doğrusu. Kimi zaman rüzgar başka şehirlere itiyordu kişileri, başka iklimlere, başka seyirlere. Kimi zaman yapılan yanlış bir hareket, atılan yanlış bir adım yollarını ayırabiliyordu dostlukların, yönünü çevirebiliyordu bakışların. Gönüllerin arasına aşılmaz duvarlar örebiliyordu. Bir daha onarılamayacak çizgiler, kırıklar ya da çatlaklar oluşturabiliyordu. Kimi zaman değişen yaşam koşulları, ağır şartlar kişilerin seçimlerini, hoşlantılarını değiştirebiliyordu. Eskiden beğendiğini şimdi beğenmiyor ya da eskiden beğenmediğini şimdi beğenmeye başlıyordu. Bir yolda yan yana giden insanlar, bir bakıyorlardı ki, artık başka semalara doğru kanat açmaya başlıyorlardı. Yıllardır arşınladıkları sokakları yürümekten, oralardaki havayı solumaktan, aynı yüzlerle selamlaşmaktan bıkar oluyorlardı. Kimi zaman da kendini ifade edemeyiş, onunla yan yanayken konuşacak iki kelam bulamayış, en baştan seni kendi yalnızlığına itebiliyordu. Onun yalnızlığının nedeniyse daha farklı bir sebepti. Zaten herkesin de kendince bir sebebi yok muydu? Kendince bir fırtınası, kabuğunu kırmış duyguları, kabaran dalgaları ve o dalgaları kıran farklı birer dalgakıranları yok muydu? Herkes kendince bulurdu yolunu. Kendince toprağa kök salardı, büyürdü, uzanırdı dalları göğe doğru. Çiçek açışı, meyve verişi ve yapraklarını döküşü hep kendince olurdu. Onun nedeni de kendinceydi işte! “Merhaba iki gözüm; Bu bir terk ediş, bu bir elveda deyiş, bu ansızın bir sahilden çekiliş ve de en önemlisi bu bir kaçış değil, bunu bilesin. Bu yeni bir hayata, biraz çekinerek biraz da korkarak, zorlu bir süreçten sonra karar verilmiş sıcak bir merhaba. Geceler o kadar büyüdü ki gözümde, nefesim o kadar daraldı ki boğazımda ve…ve anılarım o kadar dayandılar ki kapıma, bu kararı almak hiç de kolay olmadı. Dayanıklı bir bedenim, acı geçirmez kararlı bir yapım, sağlam bir gönül gücüm var sanırdım hep. Yılgınlığı, yenilmişliği, acılar ya da olaylar karşısında tükenmişliği kendime yakıştırmazdım hiç. Umudu elden bırakmazdım. Yeni doğan günden beklentilerimi, asla çıkarmazdım aklımdan. Olasılıklara dayardım hep sırtımı; bedenimi öyle kolayca bırakıvermezdim yerlere. Sığınmazdım kederin içinden çıkılmayan o kuvvetli ve insanı sardı mı kolayca bırakmayan hüznüne ama bu hüzne, ruhumu saran ve de sardıkça yakıp kavuran bu kedere karşı koyamadım. Bu amansız rüzgarın önünde bir kaya gibi olamadım. Delip geçemedim bir kurşun gibi acının içinden. Bu öyle bir durumdu ki, öyle kahrediciydi ki, ne yapacağımı bilemedim. Yüreğimin sızlayan yanına, neyin iyi geleceğini kestiremedim. Çaresizliğin içinde düğümlenmiş gibi hissettim kendimi; tıkanmış gibi… Söylenecek hiçbir kelimem yoktu sanki. Kendi içime sustum birdenbire. Tüm düşünceleri beynimden uzaklaştırdığımda ise bir uğultunun içinde buldum kendimi. Öyle bir uğultuydu ki bu, boğuyordu ışığımı, bakışımı, hislerimi. Tüm umut birikintilerimi savuruyordu uzaklara, uzanabileceğim, dokunup yeniden dirilebileceğim mesafeden. Bir yangın değildi bu, bir deprem, bir sel, bir fırtına… Dalgaların seni yutmasına, şimşeğin içinde yer bulmasına, bir dağın üstüne yıkılmasına benzemiyordu bu. Aslında acılar denizinde boğulmak da değildi bu. Bir trenin altında kalmak, toprağa diri diri gömülmek, bir hançeri tam kalbinin ortasına yemek, sırtından vurulmak hiç değildi. Bu…bu…adını koyamadığım, şimdiye kadar öğrendiğim kelimelerle anlamlandıramadığım, hiç duymadığım bir şeydi. Kendime layık bulamadım bu şeyi iki gözüm.” Yorgun bacakları bedenini taşımakta güçlük çekiyordu ama o yine de sokaklarda amaçsızca dolanmakta inat ediyordu. Vitrinlerdeki rengarenk kıyafetlere bakıyordu, eteklere, bluzlara, ayakkabılara… Uzun bir zamandır alışveriş yapmamıştı kendine ya da herhangi bir nedenle bir başkasına. Oysaki sıkıntılı zamanlarında alışveriş yapmak, sevdiklerine bir şeyler almak onu çok rahatlatırdı. Vitrine yansıyan görüntüsüne baktı. Saçlarını alelade bir tokayla toplamıştı. Orasından burasından küçük saç telleri çıkmış, dağınık bir görünüm kazanmıştı. Üzerinde beyaz bir bluz, altında da siyah kumaş bir pantolon vardı. Ayağına da siyah yazlık ayakkabılarını giymişti. Hiç hoş görünmediğini düşündü kendini seyrederken. Üzerindeki kıyafette bir uyumsuzluk vardı. Bu bir renk uyumsuzluğu değildi. Sanki kıyafetlerin içindeki bu kıyafetleri taşıyamıyordu. Solgun duruyordu onların içinde, yorgun ve de çökkün. Bakışlarını kendinden ayırdı ve yürümeye devam etti. Kızını düşündü, onunla beraber geçirdiği zamanları. Her zaman alışverişe beraber çıkarlardı. Zevkleri uyuşmasa da, her aldıkları kıyafet üzerinde ufak tefek tartışmalar yapsalar da beraber geçirdikleri zamandan zevk alırlardı. Bu, birbirlerine sevgiyle bakan gözlerinden belli olurdu ikisinin de. Uzun zamandır kızını görmediğini anımsadı birden. Kaç gün olmuştu, kaç hafta ya da kaç ay? Sesini bile unutacaktı kızının neredeyse. Ne arıyordu ne de hatırını soruyordu! Sanki kendisi ölmüş gibi davranıyordu, hayatta hiç böyle birisi olmamış, hiç böyle birini tanımamış gibi… En son yanına gittiği günü hatırladı. Yanına ziyarete gittiğinde, bu ziyarete kızının hiç de memnun olmadığı yüzünün her çizgisinden, her mimiğinden belli oluyordu. “Fazla zamanım yok.” demişti. Bir nasılsın, ne yapıyorsun, ne haldesin bile demeden. Fazla zamanım yok!.. Bir tokat gibi… Yüzüne gürültüyle kapanan bir kapı gibi… Fazla zamanım yok! “Zamanını almayacağım. Arayıp sormadın kaç gündür. Merak ettim ben de.” Hiç yüzüne bakmıyordu annesinin. Gözleri ya masanın üzerindeydi ya da pencereden dışarı doğru bakıyordu. Açık pencereden bahçede koşuşturan çocukların sesi geliyordu. Onların neşeli sesleri bile ortamın gergin havasını azaltmaya yetmiyordu. İki yabancı gibi oturuyorlardı karşılıklı. Kızının uzun, zayıf ellerine baktı. Uzanıp dokunmak istedi ama yapamadı. Çünkü o ellerde eski sıcaklığı bulamayacağını biliyordu. “Merak edecek bir şey yok. Bildiğin gibi her şey.” Sesi ne kadar uzaktı!.. Eski sıcaklığı, eski samimiyeti, içinde barındırdığı o sevgi yoğunluğu nerelerde kalmıştı? Böyle davranmayı hak edecek ne yapmıştı kızına? Bir sevgiyi bitirecek, araya bu buzdan duvarı örecek, kendini yalnızlığa mahkum ettirecek ne yapmıştı? Kapıdan çıkarken arkadan “şeyy…” diye bir ses gelmişti. O an neye uğradığını şaşırmıştı. Belli ki kızı onu defterden silmek üzereydi. Çünkü ona anne bile demiyordu. Sadece o bir “şey”di onun için artık, onca emekten, onca çileden, omzunu çökerten onca yıldan sonra. “Bir daha buraya gelmezsen sevinirim.” Yıkılmıştı. Ayaklarının altından sanki yer kaymıştı birdenbire. Dağılmıştı parçaları o gün bir yerlere ve bir daha da bir araya getirmeye gücü yetmemişti. Aramamıştı kızını bir daha, sormamıştı da ama hep onun kendini aramasını, özür dilemesini, yine eski günlerdeki gibi beraber olalım demesini beklemişti. Bekleye bekleye araya günler, haftalar, aylar girmişti ve hiçbir haber gelmemişti kızından. Tek kalemde silmişti annesini. “Kokunu duymadan yaşayamam ben. Sıkıntılı zamanlarımda gözlerindeki o engin denize ayaklarımı sokmadan, oradaki maviliğe dokunmadan kendime gelemem ben anne. Sesinin o ruhumu sarıp sarmalayan tınısını işitmeden, yolumu bulamam anne.” diyen kızım çoktan kendine yeni bir deniz bulmuştu anlaşılan ve bensiz ayakta kalmayı öğrenmişti ne yazık ki! “Sen her zaman içine kapanık biriydin iki gözüm. Kolay kolay sıkıntılarını benimle paylaşmazdın. Israr ettiğimde, “seni de sıkıntılarımla üzmeye hakkım yok” der beni kendinden uzak tutardın o anlarında. Gözlerindeki hüzne dokunmama, oradan onu yok etmeme izin vermezdin. Çekilirdin bir köşeye. Kendi etrafına bir daire çizerdin ve o dairenin içine kimseyi almaz, çizgiye kimseyi yaklaştırmazdın. Varla yok arası gibi bir şeydin o zamanlarında. Nefes alıp almadığından bile şüpheye düşerdim çoğu zaman. Bir ruh gibi dolanırdın evin içinde. Ya kitaplarının içinde bulurdum seni ya da oturmuş masanın üzerinde kağıtlara yazı yazarken. Ne yazdığını sorduğumda asla anlatmazdın bana. Öylesine içinden geçenleri kağıda aktardığından bahsederdin ve de o kağıtları çekmecede saklar, kimseler okumasın diye de kilitlerdin. İlk başta merak etmezdim o kağıtlara neler yazdığını. Merak etsem de kısa sürerdi. Unutur giderdim ama sonraları merak etmeye başladım. Bu merak giderek o kadar büyüdü ki içime sığmaz oldu. Engel olamıyordum kendime, neler yazabileceğini düşünüyordum. Bana anlatamadığın ya da anlatmak istemediğin şey ya da şeyler ne olabilirdi? Sen yazarken gizlice seni seyretmeye başladım. Bakışların o kadar hülyalıydı ki o anlarda! Bazen bir noktada uzunca bir süre dalıp gidiyordun. Kimi zaman yüzünde güzel bir gülümseme beliriyordu kimi zaman da sessizce gözyaşların süzülüyordu yanaklarına doğru. Ardından yazıyordun. İçindekileri boşaltmak istercesine, öyle bir hevesle yazıyordun ki daha fazla buna dayanamayacağımı düşündüm. Yazdıklarını ele geçirmeliydim. Bazı geceler seni kollarıma aldığımda, yanaklarına öpücükler kondurduğumda deliler gibi ağlıyordun. Ben seni göğsüme bastırıp gözyaşlarına engel olamamanın verdiği iç sızıyla baş başa kalıyordum. Anlayamıyordum tüm bunların nedenini. Eskiden bana karşılık veren kadının, şimdi her sarıldığımda böyle gözyaşlarına boğulması düşündürüyordu beni, aklıma değişik nedenler getiriyordu. Hele de uykunda sayıklamaların yok muydu, deli ediyordu beni. Uyanıp sayıklamalarını dinlediğim, yastığına süzülen gözyaşlarını izlediğim o gecelerin sonu yok sanıyordum. Yan yana uyuyan karı-koca değil de iki yabancıydık sanki. En sonunda çekmecenin anahtarını nereye sakladığını da keşfetmiştim. O an için sana bunu yaptığım, benden sakladığın şeyleri senden gizli ele geçirdiğim, sana ihanet ettiğim için çok üzülmüştüm iki gözüm ama şu anda kesinlikle bu pişmanlığı yaşamıyorum. Yoksa bu daha nereye kadar böyle devam ederdi, bilmiyorum. O gece sen uyuduktan sonra yeleğinin cebinden anahtarını gizlice alıp yazdığın kağıtları çekmeceden çıkardıktan sonra kanepeye oturduğumda o anın hiç bitmeyeceğini sandım. O an ölebilirdim belki de. Ellerim deli gibi titrerken, o kağıtları hiç okumadan sobaya atıp yakmak geçti içimden. Eskisi gibi devam edebilirdik iki yabancı gibi ama seni bu hale getiren şeyi öğrenemezsem, ben de yıkılabilirdim senin gibi. Ve okudum iki gözüm yazdıklarını, okumaktan utanarak, yıkılarak, yaşadığıma kahrolarak. Okuduklarımdan sonra bir daha bir araya gelemeyeceğimizi anladım. Eskisi gibi dokunamazdık birbirimize. Eskisi gibi bakamazdık gözlerimize. Yazdıkların beni kendime getirmişti iki gözüm. Gerçeklerle karşılaşmıştım o sayfalarda; görmezden geldiğim, kendime yakıştıramadığım gerçeklerle. Sana yaklaşmaya çalıştığımı söylerken belki de savunma yapıyordum kendi kendime. Çünkü gerçekten bunu isteseydim, yakınlaşabilirdim seninle. Yıkabilirdim etrafına ördüğün duvarlarını. Oysa ben, işin kolayına kaçmışım hep iki gözüm. En kestirme yollara atmışım kendimi. Şimdi o yollardan geriye istesem de dönemem ki! En iyisi gittiğimiz yollarda kalmak, o yollarda devam etmek iki gözüm.” Kusursuz bir hayat düşlememişti hiçbir zaman. Tanrı’dan da çok fazla şey istememişti kendisi için ama sanki yolun ortasında kalmıştı bir başına. Sanki elinde avucunda ne varsa hepsini yitirmişti. Kimsesizliği kabullenmek zorunda kalmıştı bu yaşında. Neler olmuştu böyle geçen zamanda? Neden ailesini bir arada tutamamış, her biri bir yere dağılmıştı acımasızca? Değişen yaşam mıydı, onlar mıydı yoksa zaman mıydı? Onlardan alınanların geri verilmesi gibi bir şansları olabilir miydi? Geçen zamanlar geri getirilebilir miydi? Bunların imkansız olduğunu düşündü oturduğu bankın üzerinde. Yan taraftaki küçük göletin üzerinde oynaşan gün ışığına takıldı gözleri. Derinlere daldı gitti. Acıyla burkuldu içi. Gözleri doldu. Bu kez gözyaşlarını tutmayacaktı. Ağlayacaktı doyasıya. Kimseyi düşünmeden, utanmadan ağlayacaktı. İçindeki o kirli duyguyu, mutsuzluğu, umutsuzluğu gözyaşlarıyla akıtacaktı. Arındıracaktı içinin kara sayfalarını. Ömrünün en güzel yıllarını beraber harcadığı, sevgi denen duyguyu karşılıksız paylaştığı adam, hiçbir şey demeden, sadece bir mektup bırakarak çekip gitmişti. Bir şeyleri düzeltmek adına bir şey yapmadan, bir çaba sarf etmeden, zaten inceldiği yerden kopmak üzere olan ilişkilerini onarma yoluna gitmeden, kolayı seçmiş ve onu yüzüstü bırakmıştı. Gerçi aralarındaki ilişki bozulalı çok olmuştu. Yıllar içinde birbirlerinden uzaklaşmışlar, paylaşımlarını azaltmışlardı. İlk zamanlar sarıldığı adam değildi o. Dokunmalar, sarılmalar, bakışmalar aynı değildi. Aynı evin içinde farklı yolları kullanıyorlardı yaşamlarını sürdürmek için. Sanki farklı bir havayı soluyorlar, aynı pencereden baktıklarında bile farklı bir manzara görüyorlardı. Bazen eşi yakınlaşmak istiyor, derdini anlamaya çalışıyordu ama bakışlarında eski sıcaklığı, sesinde eski tınıyı yakalayamadığı için açılamıyordu ona. Derdini anlatmaya çekiniyordu. Anlaşılamamaktan korkuyordu. İçindeki birikim de giderek çoğalıyordu kimseyle paylaşamadığı için. Ağırlığını taşımak zorlaşıyordu. Onlarla boğuşmak onu o kadar yoruyordu ki bütün gücünün tükendiğini hissediyordu. En sonunda ona mektuplar yazmaya başladı. Bu mektupları tabi ki ona vermeyecekti, okutmayacaktı da. Sadece içini boşaltacaktı. Yazacak ve onları bir kenara koyacaktı. Eski günlerden bahsediyordu bazen mektuplarda, yaşadıklarından, paylaştıklarından, sevgilerinden. Sanki hiçbir şey değişmemiş, aralarındaki ilişki hiç örselenmemiş gibi, o ilk tanıdığı, sevdiği adama mektuplar yazıyordu. Aklına, bir gün o mektupların eşinin eline geçeceğini hiç getirmemişti. Geçerse ne olacağını da düşünmemişti hiç ve her şey kendiliğinden gelişmişti. Zaten yitirdiğini var saydığı adamı, hepten kaybetmişti. Sonra da kızının kapıları kapanmıştı suratına. İkisi de yalnızlığa mahkum etmişlerdi onu. Eşi kaçarcasına, ondan kurtulurcasına gitmiş, kızı da bu davada babasını haklı bulmuştu. Annesinin böyle mektuplar yazıp, içindeki duyguları dobra dobra kağıda döküp, tüm duygularını babasının suratına vurmasını anlayamamıştı. Bu davranış babasının canını acıtmış, onurunu kırmıştı ona göre ve de ipler kopmuştu nihayetinde. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Bunun için de yaşama kaldığı yerden ama bu kez yalnız başına devam etmesi gerekiyordu. Gözündeki yaşları kuruladı cebinden çıkardığı mendille. Etrafındaki konuşan, gülüşen insanlara baktı. İçini çekti derinden ve kalkıp oturduğu banktan, yalnızlığını vurup sırtına, yeniden adımlamaya başladığı geldiği yolları. İçinde volkanlar patlasa da boynunu dik tutmaya, hayata umutla bakmaya çalıştı... Mesajı son düzenleyen cano_ka ( 16-06-07 - 21:47 ). |
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
ForumTR Mail'den Ücretsiz Bir Mail Almak veya Mail'inizi Okumak İçin Tıklayınız.
Almanya Vizesi | Rusya Vizesi | Ukrayna Vizesi | Fransa Vizesi | Vize İşlemleri | Almanya Otelleri | Tatil | Haberler | Karel Santral | Daily News
Sitemiz bir forum sitesi
olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında
siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar
bulursanız sikayet@frmtr.com email
adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
abuse@frmtr.com