Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 05-06-07, 16:00   #1
ѕєαη

Varsayılan 1. Bİrey Toplum İlİŞkİsİ


1. BİREY TOPLUM İLİŞKİSİ
1.1. Birey ve Toplum
Toplumsal olarak nasıl oluyor da bireysel eylem ve davranış kendisini tekrar tekrar üretmektedir? Her halde bu soruya verilecek yanıtlar aynı zamanda toplumsallığın açık doğasını ve toplumsallığın birey dolayımlı varlığını da yanıtlamış olacaktır. Leledakis’e göre (2000:232) “toplum, bireysel bilincin (psişenin) gelişimi için bir ön koşuludur. Ancak bireysel bilinç hiçbir zaman toplumsala indirgenemez”. Peki birey, dolayımlı olarak toplumsalın yeniden üretimini nasıl gerçekleştirmektedir? Leledakis (2000: 234) bu soruya da şöyle yanıt verir: “Bireysel düşünceler, kavramlar, fikirler, ancak toplumsal düşünce, dil ve bilgi akımına geri dönüp beslendiklerinde anlam kazanır. Bireysel eyleme gelince, o hemen her zaman toplumsal bir çevre içinde yürütülür. Öyleyse, hem bilincin ürünleri hem de bireyin eylemi/davranışı, ortaya çıkışların zorunlu bir ön koşulu olan toplumsal çevreyi destekler ve yeniden üretir”.
Diğer taraftan bireyle toplum arasında diyalektik ilişki olduğu da söylenebilir. Bu yüzden biri olmadan diğeri olamaz. Ayrıca birbirine karşı çalışır. O halde ne tür mekanizmayla? Ya da bir toplum içerisinde özgür mü olmalıyız eşit mi, yoksa her ikisi de mümkün mü? Aslında “toplumsalın ne ‘olduğuna’ ilişkin açıklamalarda, ağırlıklı bir biçimde bireyle (uzun süreden beri Batı düşüncesinde merkezi ve temel bir kavram olarak bir özerk ve bireysel kendilik olarak kişi kavramıyla) ilişkili olarak iki farklı hat izlendi: Bir yandan, bireyciliğin farklı türevleri toplumsalı bireyler tarafından üretilmiş bir şey olarak gördü, öre yandan ‘holistik’ yaklaşımlar toplumsalın kendine özgü ve indirgenemez kendilik olduğunu iddia ettiler”. Mills’e göre toplumun bireyden ayrı olarak, eğer varsa, sadece dolaylı bir çıkarının olduğu bir eylem alanı vardır; söz konusu bölümü, yalnızca bireyin yaşamını ve davranışını etkiliyor olarak veya başkalarını da etkiliyorsa yalnızca, onların özgür, gönüllü ve aldatılmamış rıza ve katılımlarıyla birlikte vardır.
Görüldüğü gibi bu konuda iki eğilim söz konusudur: “Toplumsal bütüne değer veren ve insan bireyini ihmal eden ya da bağımlı kılan holizm ile bağımsız ve özerk ve esas itibariyle toplumsal olmayan (daha doğrusu şöyle söylemek gerekirse; indirgenemeyeceği toplumsal rollerine –ki, indirgenememesi ‘rol’ kavrayışına imkan veriyor- göre mesafe almış ve kendi çıkarları ve kanaatleri temelinde ve kendisi !dışındaki! zorlamalar altında, bu roller arasında bilinçli bir seçim yaptığını düşünen bir özne-birey ) ahlaki varlık olarak bireye değer veren, böylece toplumsal gerçekliği ihmal eden ya da bağımlı kılan bireycilik”. Gerçekte insanlar, kendilerinin öznesi oldukları sürece bireyleşirler, o oranda da özgürleşirler. Fakat birey toplumsal yapının nesnesidir de. Hatta bazen “bir insanın nasıl olacağı veya kendini nasıl hissedeceğini adeta içinde yaşadığı toplum belirlemektedir”.
Aslında birey-toplum dikotemileri modernleşme süreci ile hız kazandı ve yirminci yüzyılın temel tartışma konusu oldu. Genel olarak “modernleşme kuramlarına göre, sanayileşme ve teknoloji ilerleme insanı daha özgür kılmaktadır. Bunun sonucu olarak ‘bireysel özgürlük’ kuramı üzerinde inşa edilmiş olan, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlükleriyle tanımlanan çoğulculuğun egemenliğinde bir siyasal-kültürel sistem olarak liberal demokrasinin olumlanması” gerçekleşmektedir. Genel olarak “modernleşme kuramlarının arkasında bütün bir aydınlanma geleneği, onun geliştirdiği felsefe, antropoloji ve sosyoloji yatıyor. Yani modernleşme olacak denirken, bir yandan da fertlerin gerek toplum içinde gerek ise de ilişkileri çerçevesinde davranış biçimlerinin dönüşeceği, akılcılaşacağı öngörülüyordu.
Modern sosyolojinin kurucularından Durkhiem’e göre ilk ve temel gerçek toplumsal olgudur; bireycilik ancak bu olgu ile açıklanabilir. Yani öncelikli ve belirleyici olan birey değil toplumdur. Kaldı ki bireyin ortaya çıkışı gecikmiş bir olaydır. O da şöyle: Durkhiem “toplumsal iş bölümü adli çalışmasında bireyselliğin ortay çıkmasında iş bölümünün etkili olduğunu belirtir”. Durkheim’e göre iş bölümüyle birlikte bireyciliğin artması birbirine bağlı iki konudur. Ona göre iki bilinç düzeyinden biri grubumuzun tümü ile paylaştığımız bilinçtir ki neticede toplum bizim içimizde yaşar ve eylemde bulunur. Bu bize ait değildir. Diğeri ise bizi başkalarından farklı kılan bireysel bilincimizdir. Hatırlanacağı gibi benzerlikten doğan mekanik dayanışma, ortak bilinç bireysel bilinçle bütün noktalarda çakıştığından en yüksek noktaya çıkar fakat bu noktada artık bireysel bilinç yok olur. Oysa ortak bilinç ilerlemiş toplumların sadece çok sınırlanmış bir parçasıdır ve ortalama yoğunluk ve belirlenmişlik derecesi azalmıştır; öyle ki iş bölümü geliştikçe ortak bilinç daha zayıf ve bulanık bir hale gelir. Bireyler uzak bölgelerle ilişki kurarlar, bireyin hayatının merkezi ve sahip olduğu şeyler artık yaşadığı yerle sınırlı olmaktan çıkar. Ortak dayanışma altında iken sahip olduğumuz ortak bilinç artan bir şekilde dinsel olmaktan çıkar laik, insana yönelik, akılcı, topluma ve ortak menfaatlere yüce bir değer atfetmekten sıyrılmış bir hale gelir. Bunun yerine ortak bilincin güçlü ve daha belirgin bir hale geldiği bir alana bireye saygıya geçer. Artık bu değer dönüşümü bizi doğrudan ilgilendirmeyen amaçlara bağlamaz. Yalnızca karşılıklı nazik olmamızı gerektirir ve herkes çabalarının karşılığı bir ücret, bir değer elde eder.
Weber ise tam tersine bireyler arası ilişkiden yola çıkarak bütün bir toplumu yeniden kurmayı denemiştir. Kuşkusuz Weber de bireysel eylemin dışında gelişen toplumsal yapıların varlığını kabul ediyordu; fakat Durkheim’den farklı olarak bireylerin toplumsal etkinliklerinin bir sonucu olarak görüyordu. Weber’e göre işte bu bir toplumsal etkinlikti. Toplumsal etkinlik dediği de “başkasının davranışlarıyla ilişkili olan ve yönünü bu davranışa göre çizen eylemi” içermektedir.
Kısaca Weber’in modeline göre birey toplumu belirlerken Durkheim’in modeline göre ise toplum bireyi belirler. Bugün de benzer tarzda eğilimler söz konusudur. Örneğin “bir dizi gelişme iktisatçısı, azgelişmişliğin nedenini azgelişmiş denen toplumları oluşturan bireylerde ‘girişimci yeteneğin’ olmamasında ya da ‘tasarruf eğiliminin’ az olmasına bağlayarak açıklarlar. Diğer taftan toplumsal yönelimli açıklamayı temel alan bir diğer grup ise azgelişmişliği toplumların bütünsel özellikleri dolayında açıklamaya yönelirler; örnek olarak gelişmiş kapitalist ülkelerin az gelişmiş ülkelerle kurdukları ilişki ya da toplumda varolan bir dizi mekanizmayla azgelişmişliğin nedenini açılarlar” .
Gerçekte “sosyal yapı iki yönlü doğal nitelikli etkilerin arasın da meydana gelmektedir. Bunlardan birincisi ve esas nitelikli olan birey ve onun organizması diğeri ise doğal çevredir. Doğal çevrede yer alan sosyal hayat alanı üstünde yükselen sosyal yapı, bireylerini sımsıkı bir arada tutmakla onların varlıklarının devamını sağlar.
1.2. Toplumsal Öğe Olarak Birey
Bireyin gücü toplumu meydana getiren temel unsur olmasından kaynaklanmaktadır. Toplumu yönetenler tek tek bireyleri yönettiklerini idrak ettikleri zaman toplumsal bilinç oluşmuş demektir. O zaman “Toplumun Menfaati” denilen şeyin de hakikatte bireyin menfaati olduğu anlaşılacaktır. Bireyin diğer bireylerle işbirliği içine girmesi, yukarda da kısmen bahsettiğimiz gibi, toplumun örgütlenmesi sonucunu doğuracak bu ise bireyin kolektif güç ve faydalar daha fazla pay almasını sağlayacaktır. Toplumsal Öğe olarak birey kendisini kolektif gücün koruması altında ve yine kolektif üretimden elde edilecek sonucun hissedarı kabul edeceği için daha mutlu olacaktır. Toplumdan dışlanmış ve onunla bütünleşemeyen fert yaşama isteği ve azmini kaybedecektir.
Toplumsal Öğe olarak birey, sadece toplumda üretilenden pay alan bir asalak değil, toplumsal üretime katkı yapan bir güçtür. Toplumda üretilen her güzellikte payı olan biridir. Birey, toplumun yapı taşıdır. Toplum bireyden meydana gelmektedir. Tek tek bireyler ne kadar sağlam ve sağlıklı ise, toplum da o kadar sağlam ve sağlıklıdır. Bu gün gelişmiş ülkeler denilen Batı Avrupa ülkeleri bu gerçeği gördükleri ve toplum ve devlet yapılarını buna uydurdukları için gelişmiş ülkeler haline gelmişlerdir. Bireyin kıymetini takdir edemeyen ülkeler fakirliğin, kaosun, karışıklığın, ölüm ve hastalıkların pençesinde kıvranmaktadırlar. Afrika, Güney Asya ve bir kısım Orta doğu ülkeleri bu grupta sayılabilirler. Bireyin toplumsal hizmete katkısını artırabilmek için, günümüzde uzmanlar yeni toplumsal projeler hazırlamakta, yöneticileri her geçen gün daha da zorlamaktadırlar. Toplumsal hizmete bireyin bir öğe olarak katkısının artması ve bunun yanında bireyin topluma getirdiği külfetin azalması, devletlerin daha büyük refahı insanların paylaşımına sunması sonucunu doğuracaktır .
Şu örneği analiz ettikten sonra bu konuyu tamamlayalım: Bir aile düşünelim ki, sağlık ve benzeri kurallara uymadığı için çok sayıda özürlü çocuk sahibi oluyor. Bir başka aile de kurallara uyduğundan sağlıklı çocuklar veriyor. Demokrasi içinde her iki aile de devletin imkanlarından eşit şekilde yararlanacaktır. Fakat sağlıklı çocukları olan ailenin toplumsal hizmete katkısının fazla olmasına karşılık özürlü çocukları olan ailenin katkısı az olacaktır. Söz gelimi, 5 özürlü çocuk yıllarca toplumun sırtında bir yük olarak kalacak fakat karşılığında hiçbir katkıları olmayacaktır. Demokratik toplumlarda birey öne çıkmış olduğu için hiç kimse “Kurallara uymadın, özürlü çocukların oldu. Ne halin varsa gör!...” diyemeyeceğinden devletin bütün imkanları o aile için kullanılacaktır. Sağlıklı çocukları olan aile ise toplumsal hizmete daha fazla katkıda bulunduğu halde diğerleriyle eşit pay almış olacaktır. Demokrasiyi benimsemiş toplumlar bu külfetleri en aza indirip refah seviyesini yükselte bilmek için bireylerin toplumsal hizmete katkılarını artırabilecek her çeşit önlemi almışlardır ki, bunların başında eğitim, sağlık ve alt yapı hizmetleri gelmektedir. Geri kalmış ülkelerde ise sayılan alanlarda ciddi problemler yaşanmaktadır.

1.3. Toplumsal Güce Karşı Birey
Toplumun bireyler tarafından sağlanan, fakat bireylerden çok daha kuvvetli olan bir gücü bulunduğunu daha önce belirtmiştik. Buna kolektif güç diyoruz. Toplumun gücü olan bu kolektif güç, bazen somut bir değer kazanarak bireyi baskı altına alır. Toplum öyle kurallar oluşturmuştur ki, bireyin bunlara karşı çıkması mümkün olmaz. Bu kurallar objektif ve akli ölçüler içinde de olmayabilir. Böyle durumlarda bireyin sığınacak bir güce ihtiyacı vardır. Demokrasilerde bu güç “Hukuk”tur. Demokrasi öncesi idarelerde ve toplumlarda birey böyle zamanlarda yalnız kalmaya mahkumdu. Bilim tarihinin hakikatlerinden olmasına rağmen halk arasında hikaye tarzında anlatılan pek çok olay vardır ki, toplumsal güç karşısında bireyin çaresizliğini göstermektedir. Bunlardan birisi, dünyanın, hem güneş hem de kendi yörüngesi etrafında döndüğünü keşfeden ünlü bilgin Galile’nin bilinen hikayesidir Bilindiği gibi Galile dünyanın döndüğünü söyleyince başta Hıristiyan din adamları olmak üzere bir kısım halkın tepkisini çekmiş, o gün için kabul edilen görüşlere aykırı fikir ve düşüncelerinden dolayı mahkum edilmiştir. Toplum karşısında yalnız kalan Galile mahkemede çaresizliğini dile getirerek fikirlerinden döndüğünü açıklamak zorunda kalmıştır. Bizim tarihimizde de benzer olaylar yok değildir. 17. yüzyılda kendisinin yaptığı kanatlarla İstanbul’da bu günkü Galata kulesinden atlayarak Boğaz’ın diğer kıyısında Üsküdar semtine inmeyi başaran Hazerfen Ahmet Çelebi’nin devrin hükümdarı tarafından önce ödüllendirilip fakat sonra da toplumun baskısıyla öldürülmesi toplumsal baskıyı ve onun gücünü gösteren önemli bir örnektir. Bu iki örnek toplumsal güç karşısında bireyin acizliğini gösteren tipik olaylardır.
Birey kendisini her zaman toplumsal gücün etkisinde hisseder. Bireyi etkileyen toplumsal güç, bazen bireyin aile çevresi, bazen köy ya da kasabası, bazen yaşadığı mahalle veya şehirdir. Fakat asıl etkili güç, bireyin mensubu bulunduğu toplumun değer yargılarıdır. Birinci sıradaki etkilerden birey kolaylıkla kurtulabildiği halde ikinci sıra etkiler başka toplum içinde dahi bireyi kontrol etmeye devam eder. Toplumsal güç, bazı zamanlarda o kadar etkili ve baskıcı boyutlara ulaşmıştır ki, bireyin fikir ve düşünce özgürlüğünü tehdit edecek seviyeye çıkmıştır. Bilhassa totaliter toplum ve devlet yapılarında birey bir taraftan devletin bir taraftan da toplumun kuralları arasında sıkışıp kalabilir. Hatta bir kısım davranış kalıpları, bir kültür değeri olarak zihinlere yerleştirilerek bireylerin baskı altına alınmasında etkili bir araç olarak kullanılabilir. Ülkemizde bazı bölgelerde “Töre” olarak adlandırılan kız kaçırma, kan davası, ölen kardeşin eşini küçük kardeşiyle evlendirme, namus anlayışına aykırı hareket eden kadınların aile meclisi olarak adlandırılan mahkemelerde (!) yargılanıp cezalandırılması. Bütün bunlar çeşitli büyüklükte toplumsal baskılardır. Bireyin bu baskılardan kurtulup kendi hür iradesiyle hareket edebilmesi, kendisini ilgilendiren kararları yine kendisinin verebilmesi, özel hayatını dilediği gibi kurup yaşayabilmesi ancak hukuk devleti ilkelerinin tam olarak uygulanması ile mümkün olabilmiştir. Özellikle kadınların tarihin her devrinde ve her ülkede az veya çok toplumsal baskı karşısındaki çaresizliği inkar edilmez bir gerçektir.
1.4. İnsan Sosyal Bir Varlıktır
İnsan sosyal bir varlıktır. Bu olgu, insanın yaşadığı çevreyi, davranış, düşünce değer ve eylemlerinde önemle dikkate alan bir varlık olduğunu belirler. Böyle bir dikkat ve duyarlılık insana özgü bir yetenektir. Çünkü insandan başka hiçbir canlıda “başkası” düşüncesi yoktur. İnsanların, kendi dışındakiler için geliştirdikleri “başkası” ve “öteki” anlayışları insanlar kadar sosyal çevrelerin de önemle dikkate almalarını gerektirmektedir. İnsanın sosyal olması işte bu anlayış çevresinde başkalarını dikkate alması ve bu nedenle de bütün davranış ve hareketlerinde başkalarıyla uyumlu bir yaşam üretmeye çalışması demektir. Bu bağlamda sosyal insan yaşadığı sosyal çevrenin alışkanlık, değer ve idealleriyle uyumlu olan; sosyal çevrenin sorunlarına karşı duyarlılıkla kendisinden beklenen katkılara hazır olan kişidir. Bunun karşıtı ise “a sosyal” insandır ki böyle bir insan toplumdan kopuk, belirtilen bilinç ve duyarlıklardan yoksun olan insandır. Uyum ye uyumsuzluk, katkı yerine sorun, böyle bir insan unsurunun belirgin özellikleri arasınsa yer alır.
İnsan diğer canlılardan ayıran iki önemli yetenekten biri akıl, diğeri iradedir. Bu iki yetenek, insanı sosyal bir varlık olarak topluma uyumlu olmaya yöneltir. O, diğer insanlarla aynı sosyal çevreyi paylaşmak zorunda olduğunu aklıyla benimser, iradesiyle de yaşadığı çevrede mutlu ve uyumlu bir insan olmayı başarır. Bu yeteneklerin özünde hayatı kolaylaştırma isteği yer alır. Çünkü insan, sosyal bir varlıktır.
Kültürümüzde “Her şey paylaşıldıkça güzeldir” şeklinde bir özdeyiş vardır. İşlerini, sorumluluklarını ve değerlerini paylaşan insanlar, bu yetenekleriyle toplum hayatını kolaylaştırmaktadır. Paylaşma, katılımı; katılım da toplumda birlik ve beraberliği meydana getirir. Bunlardan yoksun bir toplumun bütünlüğünü koruması, mutlu ve huzurlu olması beklenemez. Sürekli birbiriyle didişen, birbirine sırt çeviren, paylaşmanın ve dayanışmanın erdemine sahip olmayan bireylerden gelen bir toplum bekasından (sürekliliğinden) söz edilemez. Çünkü insan kendi yaşamını kolaylaştıran gelişmeleri yalnız başına değil başkalarıyla dayanışma ve paylaşma sonucu gerçekleştirmiştir. Alet yapmayı, avcılığı, ateş yakmayı, ev kurmayı insan tek başına değil, öbür insanlarla birlikte onlarla el ele vererek öğrenmiştir. Kültür ve bilimi tek bir insan değil, milyonların emeğine dayanan insan toplumu yaratmıştır. İnsan yalnız olsaydı, hayvan olarak kalırdı. Toplumda hayvanı insana çeviren akıl emek olmuştur. Bazı kitaplarda ilk avcılar, kendi emeği ve aklıyla her şeyi elde eden olan bir Robenson olarak tasvir edilirler. İnsan gerçekten böyle bir Robenson olsa insanlar topluluk halinde değil de, birbirinden kopuk halde yaşamış olsalardı, hiçbir zaman insan olup bir kültür meydana getiremezlerdi.
Toplu halde yaşama, bir takım kuralların ortaya çıkıp gelişmesine neden olmuştur. Bu kurallar uzun yıllar içinde oluşmaktadır. İnsan bu kurallara uyduğu sürece, topluma uyumlu bir fert haline gelir. Toplum kurallarına uyumlu bir kişi, toplumda saygı ve görür.













2. TOPLUMSAL YAPI
2.1. Toplumsal Yapının Tanımı
Toplumbilimsel açıdan toplumsal yapı, bir topluluğun toplumsal düzeni, kuruluşu işleyişi ve bir takım görevleri getiriş yoludur. Başka bir deyişle, toplumsal yapı, yapıyı oluşturan toplumsal kurumların, bunların karşılıklı ilişkilerinden doğan toplumsal kurumların, bunların karşılıklı ilişkilerinden doğan toplumsal değerlerin karşılıklı olarak etkilendikleri bir bütündür .
Böyle bir düzenin işleyebilmesi bir takım sağlam temellere dayanmış ve oturmuş olmasıyla gerçekleşebilir. Yoksa, toplumsa dengeli tutarlılık olamaz ve toplum sürekli bir halde çözümü zor, bitmez tükenmez sorunlarla karşı karşıya kalırdı. O halde ne kadar canlı olursa olsun, bir toplumda kararlılığı sağlayan, parçalarını kaynaştırarak bütün halinde bir arada tutan nedir?
Biliyoruz ki, bir toplumu oluşturan insanlardır. Bu insanlar kendi aralarında ve içinde yaşadıkları çevrelerin çeşitli toplumsal grupları ile ilişki kurarlar. Bu ilişkilerin tabanını oluşturan, başka bir deyimle ilişkileri koşullandıran öğe ve güçlerin neler olduğunu ileriki sayfalarda göstermeğe çalışacağız. Her toplum, kendi içinde varolan bu tinsel ve özdeksel öğe güçlerin karşılıklı etki ve tepkilerine, sürekli bir biçimde uğrar, bunların ortasın da bulunmakla beraber, yine de örgütlenmiş bütünlüğünü korur. Acaba bu süreç nasıl olagelmektedir?
Toplumun örgütlenmiş durumunu koruyabilmesi, onu çevreleyen öğe ve güçler arasındaki etki-tepki ilişkilerinin bir takımının yaygın, sürekli ve tekrarlı olmasına bağlıdır. Bu olanak sonucunda belirli genel davranış kalıpları, toplumsal biçimleşmeler oluşur. Bu biçimleşme veya temel ilişki süreçleri topluluğa dengesini ve üzerinde durmak istediğimiz ana özelliklerini kazandırır.
Toplumsal yapının incelenmesinde oluşan bu ana biçimleşmelerin ve kurumların neler olduğunun bilinmesi gereklidir. Bu temel ilişki kalıpları sayesindedir ki, toplumun kuruluşunu, işleyişini, çeşitli gurup, sınıflarını ve tüm olarak da özelliklerini anlayabiliriz.
Görülüyor ki, toplumsal yapı, anlaşılması oldukça zor bir kavramdır. Bu kavram bir takım, somut veri ve ölçülere dayanılarak ele alınmadığı takdirde, anlaşılması daha güç bir olgu ile karşılaşılacağında kuşku yoktur. Bu nedenledir ki, toplumsal yapı sorununda her şeyden önce yapının ana değer ve öğelerini gözden geçirmek zorunluluğu vardır. Bu işi nasıl bir yol izleyerek yapabiliriz?
2.2. Toplum Yaşayışını Düzenleyen Kuralların Gerekliliği
İnsanlık daha sağlıklı, daha güzel ve yaşanılır bir toplum oluşturma çabasındadır. Geçmişin tecrübeleri ışığında elde edilen tüm toplumsal kurallar da bu hedefe hizmet etmektedir. Bu konudaki bütün çaba, insanların ortak hayatını kolaylaştırmak ve güzelleştirmek içindir.
Toplum kuralları huzurlu bir yaşamı hedefler; bunun tersi, yani kuralları yok sayma ise toplum huzurunu tehdit eder. Kuralsızlık toplumun sağlıklı işleyişini engeller, toplumda anarşi ve kargaşanın ortaya çıkmasına neden olur. Unutulmamalıdır ki toplum kuralları uzun deneyimler sonucu üretilmektedir. Bütün bu kurallar toplumların huzur ve mutluluk arayışının bir sonucudur, Kuralların her biri uyumlu bir toplum hayatının meydana getirilmesinde etkili olmaktadır. Kurallar, kişilerin kendi davranışları üzerinde öz eleştiri yapmalarını sağlar. Bu nedenle bireyler atacakları her adımda, gösterecekleri her davranışta toplum kurallarını dikkate alırlar. Toplumun huzuru büyük ölçüde kişilerin bu konudaki duyarlılığına bağlıdır. Ayıplanma ve alay edilme düşüncesine sahip bir insan, bu duygularını tüm insanları dikkate almak suretiyle yaşamaktadır. O halde toplum hayatını meydana getiren kurallar, büyük ölçüde başkalarının varlığını dikkate almaktan kaynaklanır. Bu kurallara uyan kişiler ise kendi davranış ve tutumlarının, başkalarının hürriyetleriyle sınırlı olduğunu bilir, ona göre davranırlar. İnsanın toplumda uyması gereken toplumsal davranış kuralları, görgü kuralları, ahlak kuralları, din kuralları, hukuk kuralları ile örf ve adetlerdir.





3. TOPLUMSALLAŞMA VE BENLİĞİN OLUŞMASI
Simgeler kullanma yeteneği olduğu için bireylerin bir toplumsal yaşam yaşayabileceğini görüyoruz. Bu, toplumsallaşma süreci ile olur. Emilio Williems, toplumbilim sözlüğünde toplumsallaşma kavramını şöylece tanımlayıp açıklamaktadır: “Bireyin, yalnızca biyolojik bir varlık olmaktan çıkıp belli bir topluma, ve belli kümelere bütünleştirilmesi sürecine toplumsallaşma süreci denir. Bu süreç aracılığıyladır ki birey bir kişilik kazanmakta ve belli bir toplumda yaşamasını olanaklı kılan davranışları edinmektedir. Toplumsa, en geniş anlamında çıraklık, ya da eğitim ve öğretim yoluyla olur. Bu çıraklık bireyin dünyaya geldiği andan başlar, yaşamını bitirip öldüğü ana değin sürer”. Bu süreç içinde belli bir toplum ya da küme için istenmeye değer görülen davranışların, değerlerin benimsetilmesi gibi beğenilmeyen kimi dürtülerin baskı altına alınması da söz konuşudur. Toplumsallaşma süreci, aile, arkadaşlık, okul, uğraş vb. içinde akışan bir süreçtir. Bireyin örgütlü bir yaşama biçimine uydurulması sürecidir.
Demek oluyor ki toplumsallaşma bireyin, içinde doğduğu toplum ve kümenin ekinin özdeksel (maddi) ve tinsel (manevi) öğeleriyle birlikte öğrenmesi benimsemesidir. Bu sürecin hem bireyin bir toplumsal varlık olabilmesi, başka deyişle belli bir toplum ve kümenin başarılı bir üyesi olabilmesi için, hem de toplumun ve o kümenin -başka deyişle örgütlenmiş biçimiyle toplum yaşamının- göreli sürekliliği için zorunlu olduğu açıkça görülmektedir. Demek ki toplumsallaşma bir yandan bireye belli bir benlik, bir kişilik kazandıran, bir yandan da toplumun ve kümenin göreli sürekliliğini sağlayan bir süreçtir .
3.1. Toplumsallaşmanın Amaçları
Toplumsallaşma sürecinin amaçlarını özetle şöyle sayabiliriz.
1. Toplumsallaşma bireylere temel davranış yollarını belletir: Ayakyolu alışkanlıklarından tutunuz bilimsel yöntem ilkelerine varıncaya değin her davranış yolu bireylere toplumsallaşma süreci ile kazandırılabilir.
Bu davranış yolu alışkanlıkları bireyde öylesine derinlere işler ki örgensel tepkimelerini bile biçimlendirir: örneğin inek sütü içmenin günah olduğuna inanan Hindu içtiği süte inek sütü karış tığı, domuz eti yemenin günah olduğuna inanan Müslüman kişi yemeğine domuz eti ya da yağı karıştığı kuşkusuna kapıldığında sindirim örgenlerinin bozulduğu görülebilir. Cinsel ilişkiden zevk almanın kadın için utanç verici sayıldığı ekinsel ortamlarda bir çok evli kadının yaşamları boyunca hiç orgazm olamadıkları bilinmektedir.
Günümüz sanayi-kent toplumu koşullarınsa çalışma yaşamı birçok insanın yemek yeme, uyuma… zamanlarını alışılmıştan apayrı saatlere kaydırmalarını (gece çalışması örneğinde olduğu gibi) gerektirebiliyor.
2. Toplumsallaşma bireylerde belli özlemler oluşturur: İyi bir anne- baba- çocuk… olma özlemi; iyi bir meslek üyesi, parti üyesi, takım arkadaşı… olma özlemi, vb. Toplum düzeni yalnızca yaşama biçimini anlatan ekinsel değerleri bireylere iletmekle yetinmez; aynı zamanda onların her birinde kimi özel özlemler de uyandırır: bir bilim kurumunu seslendiği bireylerin (öğrencilerin) kimisinin bilim adamlığını, uygulayıma (tekniğe) dayalı bir ekonomi kimi bireylerin ugulayımadamı (teknik personel) olmayı… istemelerini sağlamak zorundadır. Bu tür özlemler hatta önemli ölçüde özveriyi gerektirirler.
3. Toplumsallaşma süreci, bireylere işpaylarının (=rollerinin) öğretilmesi demektir. Bireyin üyesi olduğu türlü kümelerde kendisiyle ilişkide bulunan başka insanlar göz önünde bulundurulması gereğinden başka, belli özel işpaylarını yerine getirmesini de zorunlu kılar: önder ve ardıç, öğretici ve öğrenici… birbirinden ayrı, ama bir birini bütünleyici işpayları yerine getirirler.
4. Toplumsallaşma yoluyla yetenekler de öğrenilir: Böylece çocuk ve genç bireyler yetişkin etkinliklerine katılırlar.
Mektup yazmak, telefonla görüşmek; lokantada yemek ısmarlamak; komşularla ilişkileri yürütmek… siyasal örgütlerde ve genellikle derneklerde etkin katılım için böyle toplumsal yetenekler bir önkoşul önemindedir.
3.2. Toplumsallaşma ve Kişiliğin Oluşması
Toplumsallaşma kişiliğin kazanılmasında temek süreçtir; gerçekten kişilik ve toplum ayrılmaz bir biçimde birbirleriyle bağlantılıdır. Birey, toplumdan ve onun ekininden ayrı olarak var olamaz; toplum ve ekini de yalnızca bireylerin kişiliklerinde ve davranışlarında gerçeklik kazanır.
İnsanın kişiliği ve içinde yaşadığı ilişkiler, onun ruhsal davranışlarını ve bilincini belirler. Nitekim insanın kendi kendisine karşı tutumu, kendi kendisi ile ilgili görüşü ve kanısı, fiziksel, ruhsal ve toplumsal açılardan (özellikle çocukluk döneminde) başkalarının tutumlarından da etkilenir. Demek ki insan kendisini başkaları aracılığıyla da tanır. Hiçbirimiz dünyaya elimizle gelmediğimize göre önce başkalarında görüp tanırız. Bu nedenle çevremizdeki başka insanlara “ayna benlik” denilir.
Ancak şu yanılgıdan sakınılmalıdır: insanın kişiliğini kazanması yalnızca “başkalarının kendisi üzerine etkisiyle” açıklanamaz. İnsanın kendi-kendisine ilişkin bilinci, içinde yaşadığı nesnel çevre koşullarıyla etkileşmesi yoluyla da olmaktadır. Nesnel çevrenin onun deyinimleri içine giren nesneleri, daha da önemlisi kendi özdeksel ve tinsel deyinimlerinin ürünleri ile ilgili bilinci, kendisinin saydığı şeyler ve kendi bilincini gerçekleştirdiği şeyler (konuşma, öğretme, ayakkabı yapma, resim çizme, giysi, vb.) başkalarının etkisini kırar.
İnsanları yalnızca toplumsal-ekinsel koşulların ve yetiştirilmenin ürünleri sayan, dolayısıyla değişik insanları değişik toplumsal ekinsel koşulların ve yetiştirmelerin ürünü sayan görüş, bu koşulları yapanın da insanın kendisi olduğunu, dolayısıyla doğrudan doğruya eğiticinin de bir eğitilmeden geçmiş olmasının zorunlu olduğunu unutuyor. Bu gerçek de insanın kişiliğinin oluşmasında nesnel çevre koşullarıyla ilgili deneyimleri ve gerçekleştirdiği ürünler ile, ilgili bilincine yer vermek gerekliliğini bize göstermektedir. Toplum biliminin temel sorunu, çevrelerinin ürünü olan insanların, bu çevreyi nasıl değiştirebildiklerini açıklayabilmektir.
3.3. Toplumsallaşmada Sınırlılıklar
Toplumsallaşma hiçbir zaman tam olmaz, kuşaklar arası kopmalar olur. Bunu toplumun zaman içinde önemli değişmelerden geçmekte olmasıyla açıklamak olanaklıdır: Üretim araç ve gereçlerindeki, üretimin içeriğindeki değişmelerle ve bunların yerleşme yeri (köy, kent), aile, hukuk, siyasa, inanç ve değerler, eğitim, iletişim… alanlarında ortaya çıkardığı değişmelerle.
Bir de toplumu oluşturan değişik topluluk ve kümelerin ayrımlı ekonomik ve ekinsel düzeylerde olması, değişik yaşama biçimleri sürdürmesi nedeniyle, bu toplumsal kümeler arasında ekinsel ayrılıklar da vardır. Böylece her kümenin üyesi, toplumsallaşma süreci içinde, değişik yanları olan ekinsel ortamlara hazırlanmaktadırlar. Örneğin köy ve kent yaşama biçimleri arasındaki ayrılıklar: köydeki nesnel yaşama koşulları da, değerler, inançlar, davranış kuralları da kenttekilerden çok ayrıdır. Yukarı toplumsal-ekonomik düzeyde olanlarla, aşağı toplumsal-ekonomik düzeyde olanların da hazırlandıkları toplumsal-ekinsel çevre (nesnel koşullar, değerler, inançlar) birbirinden ayrıdır. Bu nedenlerle bir toplumda herkes eş ölçüde ve biçimde, özdeş toplumsal çevreye hazırlanmaz. Değişik düzeyde, değişik toplumsal çevrelere hazırlanma da söz konusudur.
3.4. Toplum Hayatı ve İşbölümü
Toplum hayatı aslında grup hayatıdır. Grup ise birden fazla insandan meydana gelir. Grup hayatı, insanın doğumuyla ailede başlayan, sonra da okulda ve toplumsal çevrede (sokak, işyeri, eğitimsel, kültürel ve politik ortamlar vs.) çeşitlenen örnekleri ile insan için son derece gerekli bir hayat alanıdır.
İşbölümü hayatı kolaylaştırdığı gibi insanın ihtiyaç duyduğu ürünlerde de kaliteyi artırır. İnsanlar ve meslekler arası rekabet, ürünlerdeki kaliteyi teşvik eder, daha iyi ve daha güzelin sunulmasına standartların yükselmesine neden olur.
Türk düşüncesinin önde gelen isimlerinden biri olan Ahi Evren (1171-..?.) bir çeşit siyasetname olan Letaif-i Hikmet adlı eserinde iş bölümünün önemi ve gereğini şu çarpıcı ifadelerle dile getirmektedir: “Tanrı insanları yemek, içmek, evlenmek, meslek edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Durum böyle olunca demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi demircilik, marangozluk ve diğer bütün meslekler ve sanatlar da bir takım alet ve edevatı tedarik etmek için de ayrıca çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Bu bakımdan insan (toplum) için gerekli olan bütün sanat kollarının yaşatılması ve bu işe yeterli miktarda insanın yönlendirilmesi lüzumludur. Toplum çeşitli sanat kollarını insanların muhtaç olduğuna göre bu sanat kollarını yürüten çok sayıda insanların belli bir yere toplanmaları ve her birinin belli bir sanat ile meşgul olmaları gerekir ki, toplumun bütün ihtiyacı görülmüş olsun”.
Bu kısa ve özlü yaklaşımda Ahi Evren iş bölümünün insanlar için önemi ile birlikte işbirliğinin yol açtığı mesleki çeşitliliğin gereğine de dikkat çekmektedir. İşbölümü sosyolojik anlamda kapalı toplumdan açık topluma, bir diğer deyişle kendisi için üreten ve tüketen geleneksel kapalı toplumdan uzmanlık ve mesleki çeşitliliğin ortaya çıktığı modern topluma gelindikçe belirginleşen bir olgudur. Bu nedenle denilebilir ki işbölümü sanayileşmenin neden olduğu bir sosyal gelişme olarak modern toplumun temel özelliklerinden sayılır. Sanayileşme belirli bir meslek ve iş alanının beceri ve uzmanlık gerektiren taraflarını ön plana çıkarmak suretiyle bu noktalarda iş bölümünü zorunluluk getirmiştir. Açıkça insanlar büyük yerleşim birimlerine yöneldikçe sosyolojik olmanın şartı daha etkili bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle sanayileşmenin yol açtığı modern toplum, “sosyal”i ve “sosyal hayat”ı yeni insan yaşamının önemli bir boyuta dönüştürmüştür.
İşbölümünün kültürel açıdan yararları şöyle sıralanabilir:
1. İşbölümüyle az emek ve az masrafla daha çok ürün alınabilir.
2. İşbölümü uzmanlaşmaya neden olmaktadır. Belirli bir konu ve beceri alanı uzman olma gereği işbölümünün doğal sonuçları arasındadır.
3. İşbölümü paylaşan insanlar arasında sorumluluk duygusu gelişmektedir. İnsanlar yaptıkları işin başkalarının yaptıklarına bağlı olarak anlam ve değer kazanma duygusu ile daha dikkatli ve sorumlu olmayı önemsemektedirler.
4. İşbölümü ile mekanik dayanışma organik dayanışmaya dönüşmektedir. Yani toplumda doğal olarak var olmanın getirdiği dayanışma gerçeği birbirini tamamlayan insan dayanışmasına (organik) dönüşmektedir. Mekanik dayanışma geleneksel topluma özgü bir dayanışma ve etkileşim biçimi olurken: organik dayanışma bireyleri birbirlerine karşı sorumlu varlıklar olarak düşünen mekanik toplumun ilişki biçimidir.
İşbölümünün bu yararlarının yanı sıra bazı zararlarından da söz edilmektedir. Bu zararları ise şöyle özetlemek mümkündür: İşbölümü insanın belirli bir alanda beceri ve bilgi sahibi yaptığı için insanın olası yeteneklerini köreltmektedir. Çok farklı ilgilere sahip insan yerine yalınkat ve tek boyutlu insan profili ortaya çıkmaktadır. Öte yandan işbölümünün yol açtığı seri üretim ihtiyaç fazlası ürünlere neden olurken bu olgu beraberinde ekonomik ve toplumsal sorunlara da yol açmaktadır.
Bu kavram; kısaca birlikte çalışma ve yardımlaşma demektir. Kişinin çeşitli ihtiyaçlarını tek başına karşılaması mümkün olmadığından ortak ihtiyaçlar sayesinde onun ortak değerler etrafında toplandığını görüyoruz. Bertrand Russell’a göre işbirliğinin üç sebebi vardır:
1. Menfaat (çıkar) birliği
2. İnanç birliği
3. Kan birliği
En ilkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar hemen her toplumda çeşitli biçimlerde işbirliğine rastlanmaktadır. E. Durkheim, bunlardan klanda olanına organik bağlılığın yarattığı işbirliği diyor.
Ailede, aile fertleri arasındaki işbirliğine sosyal gruplarda, köyde imece dediğimiz işbirliğine kentlerde ve büyük şehirlerde meslek mensuplarının işbirliği ve dayanışmasına şahit oluyoruz. Milletlerde ise bölgeler arası işbirliğine rastlıyoruz. Bugün artık işbirliği bölge, devlet ve millet sınırlarını aşmıştır. Ekonomik, sosyal ve askeri olanlarda bölgesel ve beynelmilel işbirliğine gidilmektedir.
İşbirliğinin tersi rekabettir. Eğitimciler, işbirliğinin insanlar üzerinde kişilik gelişiminde olumlu etkileri olduğun da müttefik olmalarına rağmen rekabette aynı görüşü paylaşmamaktadırlar. Sadece rekabetin hakim olduğu toplumlarda insanlar ruhen çöküntüye uğramaktadırlar.
Genelde rekabetçi toplumların insan özelliklerini ve işbirliğine dayanan toplumların insan özelliklerini şöylece sıralamak mümkündür. Rekabetçi toplumun insan özellikleri egosantrik, alıngan, geçimsiz, kavgacı, sadist, güvensiz, huzursuz, tembel, kararsız, umutsuz ve gösterişçi olmaktadır.
Eğitimci bu bakımdan rekabeti dozunda kullanabilmeli, öğrencileri işbirliğine yönelebilecek bir şekilde yetiştirmeli ve işbirliği fırsatları yaratabilmelidir. Eğitim, öğretim, program, müfredat, metot ve ilkeleri düzenlenirken rekabetten ziyade işbirliğine önem verilmelidir. Rekabeti ancak kendi kendini geçebilmek manasında uygun bulabiliriz. Günümüzün modern toplumu yersiz rekabetin sıkıntılarını yaşamaktadır. Bu durum “yeniden cemaate yönelme” temayülü biçiminde ve aksiyoner yönelişlere sebep olmaktadır. Amiran Kurtkan Bilgiseven bu sebepleri şöylece özetlemektedir:
1. 20. asırda aşırı ferdiyetçiliğe karşı bir reaksiyon var.
2. 20. asırda ilmi ve dini düşünce akımlarında cemaat duygusuna yöneliş var,
3. Manen bozulmuş nesillerin ortaya çıkışı, cemaate yönelme ihtiyacını doğurmuştur.
4. Siyasi partiler dahi cemaatvari ideolojilere dayanmaktadırlar.
5. Kitle harpleri cemaat duygusunu kuvvetlendirmektedir.
6. Ailedeki çözülme temayülü büyük aile dayanışmasının önemini iyice hissedilir hale getirmiştir.
“Cemiyet hayatı bize resmi kooperasyon (yani kanunlara dayanılarak menfaat birlikleri çerçevesinde görülen dayanışmalar) yolu ile bir takım maddi menfaatler sağlaması cemaat hayatının ise bize daha sıcak ve sevgiye dayanan münasebetler ve biz şuuruna dayana bağlılıklar ve manevi tatminler sağlaması” biçiminde bu oluşum etkisini sürdürmektedir.
















4. TOPLUMSAL GRUP, TOPLUMSAL TABAKA VE TOPLUMSAL SINIFLAR
Topluluk veya toplumsal grup, iki veya daha çok kimseler arasında, karşılıklı ilişkiler sonunda kurulmuş bulunan ruhsal etki ve tepkilerin bütünüdür. Bu suretle oluşan bir topluluk veya toplumsal grup kendisine özgü davranışları ile, hem kendi hem de topluluk tarafından bir varlık olarak tanınır. Toplumsal yapı üzerinde duranlar çeşitli toplumların yapılarını incelemişler ve toplumbilime yeni kavramlar kazandırmışlardır. Bunları folk veya geleneksel toplum, kent toplumu veya çağdaş toplum, köy toplumu, feodal toplum olarak gösterebiliriz.
Toplumsal tabaka ve sınıfın ise toplumsal gruptan ayrı bir anlamı vardır. Toplumsal tabaka, iş bölümü belirecek kadar gelişme gösteren bir toplumda ekonomik ve toplumsal eylemlerin artma ve genişlemesi sonucu olarak, insan ilişkilerinin oluşturduğu çeşitli gruplaşmalar ve belirli düzey ve basamaklarda toplanma eğilimidir .
Toplumsal sınıf ise ayrı bir kavramdır. Sınıf, genel ve yalın anlamıyla bir veya birden çok ortaklaşa özellikleri bulunan çeşitli birimlerin oluşturduğu bir bütündür. Sınıf hakkında yapılan tanımlara göre bir ülke nüfusu, üyelerin yaş, meslek, iş-güç, sanat, ideoloji ve ekonomi bakımlarından bir takım ortaklaşa özellikleri göz önünde tutularak grup ve sınıflara ayrılabilir veya bölünebilir .
4.1. Toplumsal Sınıfların Doğuşu
Toplumsal sınıf ve toplumsal katman (= tabaka) kavramlarını eş anlamda kullanan ve çoğunlukla katman terimini yeğ tutan bu yazarlar, toplumlarda katmanlaşmanın doğuşu konusunda, açık olmasa da, kimi görüşler ileri sürmektedirler. Bu görüşler arasında, üstü örtülü bir “biyolojist” yaklaşımın izleri de görülebilmektedir. Örneğin yukarda da sözünü ettiğimiz Lundberg, Schrag ve Larsen adlı toplumbilimciler, kitaplarında “tabakalaşmanın doğuşu”nda söz ederken, önce hayvan topluluklarına dikkatimizi çekiyorlar: yalnız insanlar arasında değil, hayvanlar arasında da katmanlaşma bulunduğunu söylemekle konuya giriyorlar. Hayvanlar arasında da önderlik, egemen olma, bağımlı olma, vb. gibi durumlar bulunduğunu, bir kümesteki tavuklar arasında bir “gagalama sırası” oluştuğunu örnek vererek söylüyorlar. Böylece insan toplumlarındaki toplumsal sınıflaşmanın da kökeninde, kimi insanların doğuştan, başka deyişle biyolojik yapıları gereği başkalarına üstün oluşlarının bulunduğunu, bireyler arasındaki zeka, yetenek, güç… farklarının toplumsal sınıflaşmaya yol açan bir etken olabileceğini üstü örtülü bir biçimde, dolaylı yoldan anlatmış oluyorlar. Ama bireyler arasındaki zeka, yetenek, güç farklarının belirleyici ölçüde doğuştan mı geldiği, yoksa farklı toplumsal-ekonomik-ekinsel çevrelerde, başka deyişle farklı toplumsal sınıflar içinde yetişmelerinden mi ileri geldiği sorusu cevaplandırılmadan bu benzetme yapılmış oluyor.
Yazarlar, insan toplumlarında “katmanlaşmanın” doğuşu sorusunu doğrudan bir biçimde sorduklarında da “kültür, gelenek ve alışkanlıklar ”a yer veriyorlar:
“İnsanlar arasında gözlemlenebilir farklıklar ne zaman ve hangi şartlar altında, belli bir özelliğe sahip olanlarla olmayanlara farlı statü verilmesine yol açar? Sorunun cevabı her durumda ilgili kümenin kültüründe aranmalıdır. Herhangi belli bir zamanda, her kültürün statü düzeni geniş ölçüde gelenekseldir ve bu düzenin tutumlarına sahip olan halkın benimsediği herhangi bir mantıki düşüncenin sonucu değildir. Anacak bu durumda söz konusu geleneğin varlık nedenini açıklamamız gerekir. A.B.D.’nin bazı yerlerinde “zenci” adlandırılan fiziki özelliklere sahip insanların aşağı statüden kimseler gibi işlem gördüklerine tanık olmaktayız…(bu) yaygın tutum, tarihi bir durumla açıklanabilir: zenciler yüz yıl veya daha uzun bir zaman köle statüsünde bulundurulmuşlardır”. Yazarlar böylece, A.B.D’de zencilerin aşağı statüde görülmesine alışıldığı için, bu durum gelenek durumunu almıştır; bu nedenle zenciler aşağı statüde kalageliyorlar, demiş oluyorlar. Örneğin beyazlar zenci doktora güvenemeyecekleri için (= zenciyi doktor olarak görmeye alışık olmadıkları için), bir zenci doktor olsa bile kendisine beyaz hastalar gitmeyecek, bu nedenle de zenciden doktor kolay kolay çıkmayacaktır, diyorlar.
Ama, A.B.D.’de de, başka toplumlarda da zenci, ya da renkli derili olmamalarına, aynı ırktan ve dilden olmalarına karşın yine kimi bireyler kümesinin aşağı, kimisinin ise yukarı statüye sahip olduğu gerçeği karşısında, bu durumun da kaynağının belirtilmesi gereğini duyan yazarlar, aslında zencilerin aşağı statüye konulmasına da, türlü mesleklerin neden farklı statüde sayıldığını da açıklayabilecek daha genel etkenler bulunduğunu belirtiyorlar: bunlar a) bireylerin yaptıkları işin sağladığı ücretin tutarı; b) insanlığa hizmet edip etmediği; c) bu işi yapabilmek için uzun eğitim, zahmetli çalışma ve para gerekip gerekmediği; d) işin toplumsal saygınlığının yüksek olup olmadığı, etkenleridir.
Anacak görüleceği üzere bu karşılıkta, kimin yüksek gelirli, yüksek saygınlıklı, uzun eğitim gerektiren… işlere gireceğini, kimin ise düşük gelirli, saygınlığı az, düşük eğitim gerektiren işleri yapacağını belirleyen etkenlerin neler olduğu sorusuna bir cevap verilmiş olmuyor.
Gerçekten de bu toplumbilimcilerin toplumsal sınıf konusundaki yaklaşımlarına yapılan temelli bir eleştiri bu noktada toplanmaktadır. Toplumsal sınıflar arasında gelir, saygınlık, eğitim düzeyi… gibi alanlarda ve daha birçok başka konuda farklar bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu farkların gözlemlenmesi, toplumsal sınıfların oluşum nedenini açıklamak demek değildir. Nitekim bilimsel çalışmalarda “bağıntı” ilişkilerini (= corrélations) ortaya koyan açıklamalar, “nedensellik ilişkilerini” (= causalités) ortaya koyan açıklamalardan ayırtedilir. “A olduğu zaman B de oluyor” demek (örneğin “Yukarı sınıf üyeleri arasında eğitimin düzeyi yüksektir” demek) zorunlu olarak ‘A B ‘nin nedenidir’ demek değildir ve bundan dolayı da ‘yüksek eğitim insanları yukarı sınıfa sokuyor’ demek olamaz; yalnızca ‘yukarı sınıf üyeleri arasında yüksek eğitimliler daha çok’ yolunda bir bağıntıyı belirtmek olur. ama “nedensellik ilişkisi” yine gösterilmemiş durumda kalır. Bu konudaki nedensellik ilişkisinin ortaya konulabilmesi için, yukarda belirttiğimiz üzere “kimi insanları yüksek eğilim, gelir ve saygınlık mevkiine getiren, kimilerini ise bu mevkile dışında bırakan etkenlerin neler olduğunun” açıklanabilmesi gerekir.
Bu soruya karşılık olmak üzere yalnızca “bu insanlar yüksek gelirli, eğitimli ve saygınlıklı ailelerin üyeleri oldukları için yukarı sınıf üyesidirler; demek oluyor ki bu toplumsal yerleri onlara ailelerinden kalıyor” demek de bu konudaki nedensellik ilişkisini ortaya koymuş olamaz. Çünkü “Peki bunların ailelerini-baba veya annelerini-bu mevkilere getirmiş olan etkenler nelerdir?” sorusunu cevaplayamamaktadır.
4.2.Toplumsal Değişme ve Toplumsal Sorun
Daha önce kültür antropolojisini anlatırken dokunduğumuz gibi insan doğası değişsin veya değişmesin, insanın içinde yaşadığı çevre, gerek insanların karışması veya evrim nedenleriyle sürekli olarak değişme halindedir. Bu değişme çok hızlı ve anormal bir biçimde yer almazsa toplumda var olan toplumsal örgüt, değişmenin ortaya koyacağı bütün pürüzleri yutar ve değişmenin buhransız olarak sürüp gitmesini sağlar. o halde, belirli bir örgütlenme içinde toplumsal kurumlar, toplumun gereksinmelerini karşılayacak derecede işledikleri ve elverişli oldukları sürece toplumsal sorun söz konusu değildir. Fakat toplumsal değişmeler kurumları aşar ve bir takım yenilikler gerektirirse, toplumsal sorun ortay çıkar ve denge bozulur. Prof. Dr. Mübeccel Kıray değişimin buhrana varmadan sürebilmesini sağlayan, eski ve yeni düzen arasında dengeyi koruyan bu tür kurumlara tampon fonksiyonlar veya mekanizmalar demektedir. İşte toplumsal sorun, toplumun değişim süreci içinde yeni tampon mekanizma veya fonksiyonlar yaratmamasından ortaya çıkar. Örneğin, üniversitede okumak 20 yıl öncesine dek bir sorun değilken bugün durum değişmiştir. Çünkü, üniversitede örgütü gerekli gereksinmenin çok çok altındadır. Gecekondu sorununda ise durum daha başka türlüdür. Gecekondular, Ankara Belediyesi veya gecekonduda oturmayan kimseler için sorun olduğu halde, gecekondu halkı için sorun değildir. Çünkü, gecekonduya gelen kimse, köyde karşı karşıya olduğu bir takım sorunlardan kurtulup burada kendini daha rahat sayar. Buna karşılık gecekondularda oturmayanlar ise, kamu hizmetlerini aksattıkları ve hizmetlere ortak oldukları için bunları rahat bozucu olarak görme eğilimindedirler. Bu örnek bize toplumsal sorunların göreli olduğunu gösteren durumlardan sadece biridir.
İster ilker, ister feodal, ister modern temel yapı da ya da bunların değişim içinde çeşitlenmeleri halinde olsun, her sosyal yapı, bu yapıyı meydana getiren sosyal müesseselerin, insan ilintilerinin ve bunların karşılıklı münasebetlerinden doğan sosyal değerlerin birbirlerini karşılıklı olarak etkiledikleri bir bütündür. Ve bu bütün her zaman aynı olmayan bir hız ve tempoyla değişir. Bu yapıyı teşkil eden unsurların birbirlerine bağlı ve tabi oluşları da değişmenin rasgele olmamasına, alternatiflerin sınırlı kalmasına sebep olur. böyle karşılıklı ilintiler bütünü halinde oluş, aynı zamanda, sosyal yapının bir tarafının değişip diğer yönlerinin değişmeden kalmasına izin vermez. Değişik derecelerde de olsa sosyal yapı dediğimiz fonksiyonel bütünün her cephesi belirli yönlerde değişikliğe uğrar. Değişme sosyal yapının her tarafında zincirleme reaksiyonlar şeklinde kendini gösterir. onun için her toplum, daima değişme halinde olmakla beraber, birbirine bağlı ve tabi müesseselerin, ilintilerin ve değerlerin her zaman denge halinde kaldığı bir sistemdir. Değişme oluşumunda müesseselerin ya da değerlerin bir bütün içerisinde göreli yerleri, fonksiyonları ve bu fonksiyonların bütünün iç değişme oluşumları her zaman denge koruma mekanizmaları halinde belirir .
Bir sosyal yapıya şeklini veren değişkenler ve özellikleri dört büyük grupta toplanabilir. Hep toplum (a) ekolojik bir komünite, mekanda belirli yeri ve biçimi olan bir yerleşme şekli (b) kendine has özellikleri olan bir nüfus kompozisyonu (c) belirli bir sosyal örgüt ve (d) bunlara bağlı bir sosyal değerler sistemi olarak ele alınabilir. Birbirine bağlı olan ve tabi olan bu dört büyük değişkenler grubunda izlenecek farklı derecelenme ve çeşitlenmeler de şöyle özetlenebilir: (a) Ekolojik ilintilerin şekil ve hacmi, (b) kurumların farklılaşma, ihtisaslaşma ve örgütlenme dereceleri, (c) toplumda dışarıya açılma, dışarı ile bağıntı kurma, bütünleşme şekli ve miktarı, (d) insan ilintilerinde herkesin birbirini tanıdığı şahsi, yüz yüze temaslardan, anonim ve gayri şahsi rollere dayanan ilintilere geçiş deresi, (e) mahalli ve dini olma özelliklerinin kaybolma derecesi.
Bu özellikler, yani hacim, ekolojik ilinti, farklılaşma ve örgütleşme, dışarıya açılma ve dışarı ile bütünleşme, anonim insan ilintileri kurma gibi haller, feodal komünitelerin modernleşme, şehirleşme ve sınaileşmesinde en belirli oluşumlar halinde ortaya çıkmaktadır.
4.3. Sosyal Kültürel Örnekler
Her toplumda, halkın toplum işlerine faal bir şekilde ve işbirliği halinde iştirak edip etmeyeceğini bir dereceye kadar tayin eden ve işbirliği halinde hareket edecekleri veya direnç gösterecekleri tarzı hemen tamamen tayin eden bazı geleneksel davranış tarzları gelişir. Bu, yukarıda ifade edilmişse de ayrıntılı bir açıklamayı gerektirir .
Yunanistan’a dair son bir rapor, yunanlıların dehşetli bir şekilde sadık bulundukları “bir grup içinde doğmuş” olduklarına işaret etmektedir. Bundan başka onlar, bu grup üyelerle işbirliği yapmağa alışkın olup, büyük kişisel fedakarlıkla grup için anlamı olan grup projelerini yürütürler. Anacak şahsi olamayan büyük amaçlar için işbirliği arayan hükümet, düşüncelerine karşı bir dirençle karşılaşır.
Hükümet işbirliğini, hem on günde bir çıkan neşriyatında ve hem de öğüdünün ifadesinde, harple eşit değerde tutmaya çalışıyordu. Fakat kırıp ayırıcı santralizasyon, nefret edilen müdahale değişmeyip halile kalmaktadır. Çiftçilerden “mecburi serbest iş” istenmekte, ve köylerin ıslahı için mecburi kooperatiflerden müteşekkil bir sınıf bulunmaktadır. Bunlar uzun deney sonucu doğan hünerle atlatılıyor, bir köy projesi üzerinde çalışmak üzere sabahın dördünde kilise çanı çalındığında herkesin kalktığı bir köye dair de son bir rapor bulunmaktadır. İş, yeteneği ve fark gözetmemesile saygı gösteren bir köylünün liderliği altında yapılmıştır. Önceden mevcut işbirliği örneği kullanıldığında ortak refah için köylülerin elbirliği ile çalıştıkları görülmektedir.
Bir çok toplumların, hangi grupların diğer bazı gruplarla, hangi cins proje üzerinde, ve hangi özel usul dairesinde işbirliği halinde çalışacaklarını tayin yönünden deneyleri vardır. Yazar, toplum idare meclisi tarafından başlatılan hemen her projenin, Anglikan müstesna, her kilise tarafından tam destek bulduğu bir toplum hatırlamaktadır. Bu başlangıçta sadece Anglikan yüz papazının direnci gibi görülmüşse de daha yakından yapılan inceleme, Anglikanların gelenek itibariyle ayrı kalmış yüksek bir sınıf olduklarını ve katolik, kilisesinden şüphe ettiklerini göstermişlerdir. Hakikatte, toplumun akıllı insanları şöyle diyecekler: “Bu şimdiye kadar böyle olagelmiştir; Katolikler içeri girerse, Anglikanlar dışarıda kalır”. Başka toplumlarda kenarda kalmağa hazırlananlar, başka kiliseler, başka sınıflar ve başka olacaktır. Ancak bir çok toplumların özel çalışma usulleri, neyin “doğru ve uygun” eylem metodu olduğuna dair kendi kavramları, ve hareket için en uygun temponun ne olduğuna dair kendi duyguları vardır.
Dört kültürde toplum davranışına dair son bir tahlil bu nokta da öğreticidir. Bu inceleme, başkan ve komite üyelerinin üzerlerine aldıkları tamamen farklı sorumlulukları, ve Çin, Birleşik Amerika, Yakın Doğu, ve Güney Amerika’da komite dahilinde iş idare etmenin oldukça farklı usullerini göstermektedir. Tasdik edilmesi daha az kolay olan şey, Birleşik Amerika ve Kanada içerisinde değişik gruplar arasında da bazı farkların bulunduğudur. Islahatçı eğiticiler arasında müsaadekar başkanın uygun başkan olduğuna dair genel bir izlenim vardır. Gerçekte yeni incelemeler, bazı grupların başkandan daha fazla talimat beklediklerini ve müsaadekar liderle çalışmaktan rahatsız olduklarını göstermektedir.
Toplum projelerinde, davranış üzerindeki kültürel etkilere dair enteresan bir açıklama, bir çok büyük Amerikan şehirlerinde toplum komiteleri üzerinde halkın “uysal, iyi niyetli adam” olarak yaptığı etki derecesini göstermektedir. Çok kez, aksi duygular besledikleri meselelerde dahi “yapmadan edemem”, “yaparsam iyi olmaz”, “nasıl olsa geçecek ve neme lazım” şeklinde düşünceleri dolayısı ile bir hareket veya faaliyeti destekleyeceklerdir. Böyle adamların çoğu için bunun, toplumda başarılı olmada, iyi izlenim hasıl etmede, kendi kişisel şöhretini tesis etmede oynanan büyük oyunun bir kısmı olarak görülmektedir. Bu, Riesman’ın kendi şahsi iş ve meslek hayatı ile hareket serbestliğinin Amerikan toplumunda ziyadesi ile yayılmış vaziyette bulunduğuna dair müşahedesine uygundur. Daha önce açık bir şekilde işten ayrı tutulmuş eğlenti faaliyetleri iş münasebetlerinin bir kısmı haline gelmiştir. Hoşa gitme veya sevimlilik gibi daha önce iş yeterliği konusuna aykırı sayılan şahsiyet cepheleri iş hayatında gittikçe daha fazla rol oynamaya başlamış bulunmaktadır.
4.4. Tali Grup Münasebetleri
Tali gruplar ve tali gruplar arasındaki münasebetler, ihtimal toplum entegrasyonuna kuvvetle etki yapan faktörlerdir. Mesela, bir toplumda göze batan birlikleri, evvela ayın toplumdaki katolik gruba karşı muhalefet ve düşmanlık gösterisinden ibaret bulunan bir protestan grup görülürse “benzerlikler” hesabına “ayrılıkları” destekleyen veya yardımlaşmaya karşı koyan rekabeti önemle beliren bir tali kültür örneğinin yaptığı gibi, toplum entegrasyonunu çok zorlaştıran bir tali grup şekli var demektir.
Maddi yakınlık veya beraber var olma, belki kendiliğinden entegrasyonu veya onun yokluğunu tayin etmiyor gibi görülmektedir. Bir toplumda, daha büyük bir toplumdaki hayatın büyük bir kısmından tecrit edilmiş ve ayrı bir Polonyalı grup görülürken, diğer bir şehirdeki Polonyalı grup özel bir sahada yaşayabilir, kendi kilise ve kulüplerine sahip olabilir, yine de şehrin hayati ve sosyal teşkilatı ile birlik ve yakın münasebet alindedir. Beraber var olmanın tali grupların büyük karşılıklı muvafakatlerine yardımı olmadığı farz edilebilirse, işbirliği hallerini destekleyen sosyal iklime, daha büyük bir uygun bulma haline, daha büyük işbirliğine yardımı olacak faktörleri ayırt etmeğe imkan var mıdır? Bu noktada deneme kabilinden ipotezler telkin etmek için delil mevcuttur.
4.5. Grup Fenomenine Bireysel Yaklaşımlar
Grup fenomeninin ilk analizleri, hepsi grup davranışlarının kişiler arası farklı olduğunu vurgulamıştır. LeBon’a göre, grup situasyonları düzenli sosyal adetlerin ve normların etkisini ortadan kaldırdığı için, grup üyelerinin davranışı daha içgüdüsel dürtülerle idare edilir hale gelmektedir. Freud, grup situasyonlarının öyle veya böyle bastırılan arzuların serbest kalışı ile sonuçlandığını ifade ettiğinde, benzer bir çizgide muhakeme yürütmüştür.
Bir grup içerisinde birey, tıpkı kendi başına davrandığı gibi davranır, ama sadece o kadar. Bir başka ifade ile; kişiler arası davranış ile gruplar arası davranış arasında nitelik değil sadece nicelik farkı vardır. Bu nicelik farkı da bireysel davranışın olağan belirleyicilerinin göreceli olarak gazla sayıda bireylerin varlığı sebebi ile daha fazla sayıda ve güçte var olmaları olgusuna atfedilir.
Grup, üyelerinin toplamından daha fazla olmayan bir şey olarak düşünüldüğünden, grup kavramı lüzumsuz hale gelir. İşbirliği veya gruplar arası çatışma gibi fenomenler kişiler arası çatışma veya işbirliğine benzer bir şekilde kavramsallaştırılır .
OTORİTERYEN KİŞİLİK teorisi bu çizgideki muhakemeye açık bir örnek oluşturmaktadır. Bu teoriye göre, etnosentrizm önyargı ve ayırımcılık gibi fenomenler kişilerce özel bir kişilik yapısı -söz gelimi otoriteryen kişilik- ile beraber sergilenecektir. Bu kişilik yapısı ilk bebeklik esnasında şekillenecektir. Sert ve tehdit edici çocuk yetiştirme uygulamaları çeşitli içgüdüsel ihtiyaç ve arzuların bastırılmasına yol açacaktır ve bu sosyalizasyon da bu eğiticilere karşı saldırgan ve isyankar duygulara yol açacaktır. Bu saldırgan duygu gerçek sebeplerine doğrudan gösterilemez. Bu sebeple, azınlık grubun üyeleri veya arzu edilmeyen veya aşağı seviyede görülen diğer bazı grupların üyeleri gibi alternatif hedefler üzerinden gösterilir. Saldırgan duyguların bu şekilde yer değiştirmesi, bu kişilerin, dış grup üyelerine karşı tavırlarını düşmanca biçimlendirirken, var olan otorite sistemine çok sadık kalmalarına izin verir.
Dar kafalı veya “DOGMATİK KİŞİLİK” adı verilen, bu tür bir kognitif tarza sahip kişiler önceden var olan kognitif şemalarına ve kendi inanç sistemlerinin doğruluğuna uymayan yeni bilgileri kabul etmede çok isteksiz olacaklardır. Bu kişiler değişik fikirli kişilere tepeden bakarken kendi görüşlerini paylaşanlara saygı duyarlar .
Otoriteryen kişilik yaklaşımı kadar dogmatik kişilik yaklaşımı da oldukça popüler hale gelmiş ve bugüne kadar bir çok araştırmaya esin kaynağı olmuştur.
Dünyanın her yerinde her toplumda, insan etkileşimleri belli arzuların artırılmasını bazen düzenleyen, bazen yasaklayan birçok norm ve adetlerle idare edilmektedir. Sonuç olarak, belli bir miktar engellenme, insan varlığının kaçınılmaz bir yanıdır. Engellenmenin saldırgan eğilimlere yol açtığı düşünüldüğünden, her toplumda üyeler özellikle sapanlara ve azınlık gruplarına karşı her zaman biraz saldırgan olacaktır. Önyargı ve ayrımcılık miktarındaki düzensiz değişiklikler, özel sosyal ve ekonomik şartlara bağlanarak açıklanıyordu. Şiddetli bir ekonomik gerileme döneminde, çok daha fazla sayıda insan kaygılı hale girecek ve engellenecektir, çünkü olağan yaşan standartları tehlikededir. Bu da önyargı ve ayrımcılığın miktarında bir artışa yol açacaktır. Ekonomik refah dönemlerinde hayat standardı yükselecek ve genellikle engellenme seviyesi azalacaktır. Bu dönemlerde, önyargı ve ayrımcılık daha düşük seviyelere inmelidir.
Berkowitz (1962) ve Bandura (1973) engellenmenin saldırganlığı kışkırtmak için ne gerekli ne de yeterli olduğu kararına varmışlardır. Çeşitli çalışmalar, saldırganlığın önceki engellenmeler olmaksızın da ortaya çıktığını, keza bir engellenme durumunun var olmasının da her zaman saldırgan tepkilere yol açmadığını göstermiştir.
GÖRECELİ YOKSUNLUK TEORİSİ olarak bilinen, teorinin bu tadil edilmiş hali, engellenme duygularının yoksunluğunun nesnel bir durumu ile o kadar da güçlü bir şekilde belirlenmediğini hepsinin üzerinde fiili ortam ile belirlendiğini kabul eder. Dolayısıyla insanlar, nesnel bir gözlemci, ihtiyaçları olmadığı kararına varsa da, beklentilerinin tam karşılanmadığı fiili ortamlarda kuvvetli bir yoksunluk ve engellenme duygusu taşıyabilirler. Söz gelimi, hükümet ekonomik krizden dolayı en üst seviyedeki maaşların ve emekli maaşlarının biraz düşürülmesi kararına vardığında, bu gruba giren insanlar, gelirleri oldukça rahat bir hayatı sürdürecek yeterli bir yükseklikte kalmasına rağmen, beklediklerinden daha azını alacaklarından, kuvvetli bir yoksunluk ve engellenme duygusu yaşayabilirler.
Gruplar arası ilişkilerin kişisel faktörlerden ziyade, genellikle paylaşılan sosyal normlarca belirlendiği de gözlenmiştir. Bütün bu öğeler, gruplar arası fenomenlerin, dahil olan gruplar arasında var olan ilişki tipleri ile ilişkilendirilerek çalışılması gerektiği kararına yol açmıştır. Daha özelde, gruplar arası davranışın, esas olarak bu grupların hedefleri arasında var olan ilişki tarafından belirlendiği düşünülmektedir. Bu hedef ilişkilerinin grup üyelerinin davranışı üzerinde her bir üyenin özellikle üzerinden açıklanamayacak bir etkisi vardır.




5. EVRENSEL KÜLTÜR ÖĞELERİ VE TOPLUMSAL YAPI
Bu öğeler bir toplumda kurulmuş bulunan aile ve akrabalık ilişkileri, konuşulan dil, toplumun tarih ve gelenekleri, dini, uygulamakta olduğu resmi ve resmi olmayan eğitim-öğretim kurumları, siyasal örgüt yani, devlettir.
5.1. Aile ve Akrabalık Örgütü
Daha önceleri de dokunduğumuz üzere birçok antropolog ve toplumbilimciler özellikle ilkel toplumların toplumsal yapısını inceledikleri zaman aile ve akrabalık örgütünün bu toplulukların toplumsal yapılarının temelini oluşturduğunu görmüşlerdir. Bunlara göre, aile toplumsal dokunun hücresi, akrabalık örgütü de bu hücreleri bir arada tutan organlardır. Eski çağlarda olduğu gibi çağımızda da türlü toplumsal, siyasal ve iktisadi ilişki ve eylemlerin temelinde bu kurumların etkilerini açıkça görmekteyiz. Komşuluk, mahalle, köy, kasaba, hatta küçük kentler gibi yöresel topluluklar; klan, kabile, aşiret gibi toplumsal örgütlenmelerin çekirdeklerini aile ve akrabalık örgütlerine dayanan ilişkiler oluşturur.
5.2. Dil
Dil, bir toplumu oluşturan kimselerin işbirliği yapmalarına ve birbirlerini etkilemelerine yardım eden bir takım simgeler örgütüdür. Kültürün sürekliliğini sağlayan en temel öğe dildir.
Her dil belirli ve sınırlı bir takım ses gruplarından oluşur. Fakat bunlar insanların çıkarabileceği bütün ses gruplarının sadece küçük bir toplamıdır.
Toplumlar iyi ve yararlı saydıkları bilgi düşünceleri yeni kuşaklara sadece gelenek ve göreneklere geçirmezler. Bu geçirme işinde sözcüklerin etki ve önemleri çok büyüktür. Dilleri ayrı olan toplulukların yaşantıları, duyguları, zevkleri, davranışları, devinme biçimleri birbirlerinden ayrılıklar gösterir. ulusları ulus yapan en güçlü öğelerden biri dil olduğu gibi, ulusal birliği sağlayan güçlü etkenlerden biri de yine dildir.
Görülüyor ki dil, gerek birey, gerekse toplumun davranışlarını koşullandıran en önemli öğelerden biridir. Bu öğenin birleştirici ve kaynaştırıcı özelliklerini bilmeksizin bir toplumun yapısının anlaşılamayacağı açık bir gerçektir.

5.3. Tarih, Gelenekler ve Folklor
Tarih ve geleneklerin toplumsal yapıyı biçimlendirme veya bugünkü durumunu etkilendirme bakımlarından önemini belirten birçok örnek verebiliriz. İngiliz’lerin tutucu, Fransız’ların özgürlük-sever, Çinli’lerin geleneğe bağlı, Almanların otoriter, Türk’lerin savaşçı birer ulus sayılmalarında uzun tarihleri boyunca yer alan çeşitli olayların etkilerini gösterebiliriz. Ulusların toplumsal yapılarını zaman çerçevesi açısından özelleştirmek için, ister istemez tarihlerini ve bugün yaşamakta olan geleneklerinin kökenlerini bilmek zorundayız. Bugünkü toplumsal koşulları ve durumları iyice anlayabilmek için de böyle bir çerçeveye salt gereklilik vardır. Bunun tersini düşündüğümüz zaman bugün yer almış bulunan ve almakta olan birçok toplumsal olay ve sorunlarını açıklayamayız.
5.4. Din ve Dinsel İnançlar
Din, bütün toplumlarda, özellikle ilkel olanlarında, en güçlü toplumsal denetim araçlarından biri olduğu için, toplumsal yapı üzerinde etkisi açık olarak görülür. İlkel toplumlarda dinle sihir birbirlerinden tamamıyla ayrılmamakla beraber, onlarda da “Tanrı” olarak tanımlanan ve çoğunlukla kendisinden korkulan gizli bir güce inanılır. Bu bakımdan dinsel inançlar ve bunların gerektirdiği görevleri yerine getirebilmek için bir takım kurum ve törenler toplum yaşayışında yer almıştır.
5.5. Eğitim-Öğretim Kurumları
Resmi eğitim-öğretim kurumlarının, gençleri belirli bir takım ülkülere göre yetiştirme yolu ile toplumsal yapıda da bir takım yenilik ve değişikliklere yol açtığında kuşku yoktur. Eğitim-öğretim kurumlarının böyle olumlu bir görevi başarabilmesi bilimin gelişmesine bağlıdır.





SONUÇLAR




















KAYNAKÇA
1. GROSS, Murray; Toronto Üniversitesi, Sosyal Hizmet Yardımcı Prof., Çeviren: Dr. Yusuf TUNCA, Toplum Düzenlenmesi Teori ve Prensipleri, Gürsoy Basımevi, 1963, Ankara
2. ÖZGENKAYA, Özer; Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi, Toplum Bilimine Giriş, 4. Baskı, S. Yayınları, Ankara
3. AYDIN, Emin Aydın; Değişen Bilgi Toplumu, Beta Basım, 1996, İstanbul
4. ARKONAŞ, Sibel; Gruplar arası İlişkiler ve Sosyal Kimlik Teorisi, Alfa Basım, 1. Baskı, 1999
5. KATZ, Daniel; KAHN, L. Robert; Örgütlerin Toplumsal Psikolojisi, Çeviren: Halil CAN, Yavuz BAYAR, Doğan Basımevi, 1977, Ankara
6. KIRAY, B. Mübeccel; Toplumsal Yapı, Toplumsal Değişim, Bağlam Yayıncılık, 1. Basım, Kasım-1999
7. DOĞAN, İsmail; Vatandaşlık Demokrasi ve İnsan Hakları, Pegema Yayıncılık, 2003, Ankara
8. ÖZTÜRK, Hüseyin; Sosyolojik Yansımalar, Atlas Yayın Dağıtım, 2002, Ankara
9. TOURAINE, Alan; Birlikte Yaşayabilecek miyiz?, Çeviren: Olcay KUNAL, Y.K.Y. Yayınları, 1997, İstanbul
10. ASLAN, Cahit; Birey Toplum Devler, Karahan Kitap Evi, Mayıs-2004
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat