|
|||||||
Gündem Kategorisinde ve Güncel Forumunda Bulunan Sunay Akın, oyuncak ve insan ruhu 29,07,06 Konusunu Görüntülemektesiniz => İstanbul Oyuncak müzesi bu sene birinci yaşını kutladı. Bu nedenle Sunay Akın ile pek çok yayın organında ilginç röportajlar yayınlandı. ...
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 |
|
Ne olursa olsn en byk BJK
![]() ![]() Giriş Tarihi: 04-04-2004
Yer: Ankara\Dikmen Takımı:*****BeşiktAŞK***** Üni:SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Futbolcusu:NOBRE
Mesajlar: 7,644
Rep Puanı: 84165951
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
İstanbul Oyuncak müzesi bu sene birinci yaşını kutladı. Bu nedenle Sunay Akın ile pek çok yayın organında ilginç röportajlar yayınlandı. Ancak bunlar içinde bir tanesi oldukça kapsamlığı içeriği ile dikkat çekiciydi:
Sunay Akın "Yeni bir müzemizin olması için önce yeni bir holdingimizin mi olması gerekiyor?" diye sorduğu bu röportajda "Bana bir milletin oyuncaklarını göster sana o milletin nereden gelip nereye gittiğini anlatayım" diyerek çok önemli bir gerçeğin altını çiziyor. "Her akşamüstü oyuncakçı camekânından çocuk ellerinin izlerini siler" diyerek insan ruhunun önemli bir detayını vurgulayan Sunay Akın, kentlerin dünü ve bugünü üzerine sarf ettiği sözlerler de milyonlarca insanın yüreğinde boş yere taht kurmadığını ispate ediyordu.. Hayat Yayınları'nın yayınladığı Kişisel Gelişim Dergisi’nin haziran sayısında Türkiye’nin ilk “Oyuncak Müzesi”ni kuran Şair – Yazar Sunay Akın ile yapılmış olan bu ilginç röportajı sizler için alıntılıyoruz. Derginin diğer konuları için websitesinden ([Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]) yararlanabilirsiniz: İstanbul Oyuncak müzesi bu sene birinci yaşını kutladı. Kuruluş yılı olarak özellikle 23 Nisan'ı seçen Sunay Akın bu tarihin anlam ve öneminin sadece lafta kalmamasından yana. Beyaz Köşkün kapısından girdiğinizde içinizdeki çocuğun yaramazlık yapmadan duramayacağına emin olabilirsiniz. Hangi oyuncakla oynayacağınıza ya da hangi bölümdeki oyuncakları önce görmek isteyeceğinize karar veremeyebilirsiniz. Tarihi 1987 yılına kadar uzanan oyuncakların arasında kaybolurken bu kadar çok ve değerli oyuncağın bir araya nasıl geldiğini de merak etmeden duramayacaksınız. Elbette bu kadar çok oyuncağı bir araya getirmek hem maddi açıdan hem de manevi açıdan oldukça zor. Müzede denizaltılarından, Kızılderili maketlerinden, atlarlardan kukululara ve bugün piyasada bulunmayan teneke oyuncaklara rastlayabilirsiniz. Müzeyi gezerken çocukluğunuzla karşılaşabilirsiniz. Dikkatli olun! Sizin oyuncaklar arasında kaybolduğunuzu görürse kıskanabilir. Müzenin kurucusu Sunay Akın, bu oyuncukları toplamak için çok büyük özveri göstermiş. Neden buca yıl bu oyuncalarla uğraştı dersiniz? Biz de bu soruyu Sunay Akın’a sorduk. Hem müzeyi gezdik, hem onu dinledik: Oyuncak müzesinin kuruluş aşaması nasıl gerçekleşti? İstanbul'a tren gelecek. Gar yapılacak. Bu projeyi alan firma diyor ki garı buraya kuracağız. Bizimkiler karşı çıkıyor orada gar olmaz diye. Oraya gar koymanız için trenin saray bahçesinden geçmesi gerekiyor. Gar, Sirkeciye konuşlandırılacak. Çok enteresandır, bakın dünyadaki saraylara bahçesinden tren yolu geçen tek saray bizimki, Topkapı Sarayı. Abdülaziz’e söylüyorlar bunu o da şunu söylüyor:" Şönönlifer geçecekse, göğsümden geçsin." Ne güzel bir söz değil mi? İşte bu sözden sonra Osmanlı döneminde en güzel arsalar tren yolunun kenarları oldu. Hele İstanbul-Bağdat tren yolu yapılınca, tren yolunun sağına soluna yani iki tarafına da köşkler ve konaklar konuldu. Yani bizimkiler tarih buyunca denize sırt çevirdi, trene baktı. Padişahın göğsü… İşte İstanbul Oyuncak Müzesi bu korunan az sayıdaki köşklerden birinde kuruldu. Göztepe Erenköy tren istasyonlarının tam ortasındayız ve bu sokaktaki tek tarihi köşkte bu. Bir tek biz koruduk çünkü. Herkes yıktı apartman yaptı. Öncelikle kendisi- etrafı apartmanlarla doldu değerli bir mücevher gibi duruyor. Herhalde yukarıdan kuşlar onu öyle görüyorlar. Kendisi zaten bir tarihi eser. Bir de diyordum ya ben çocukken müzecilik oynuyordum ya içimde bir uhde kaldı, yeniden oynayayım diye. Herhalde bu nedenle kurdum. Oynuyorum hala. Büyümek kirlenmektir Camdan duvarlarla çevrili olan ama hiçbir gücün kıramadığı dünyadan yani çocukluktan ancak çocuk isterse çıkabilir. Sunay Akın neden camdan duvarlarının dışına çıkmayı tercih etmedi? Neden camlarınızı kırmadınız? Çünkü o camları genişletmek istedim.. Büyümek dediğimiz şey kirlenmektir. Bizim gibi gelişmemiş geri kalmış toplumlarda, çocukluk bir an önce kazasız belasız atlatılması gereken bir dönem olarak görülüyor. Hayır! Hayatın ta kendisidir çocuk. Ne kadar büyürsen o kadar kirlenirsin, o kadar kaybolursun, doğadan uzaklaşırsın. Çocuğun elinde doğa oyuncaktır. Bir yetişkin doğaya ne gözle bakar? Şuraya ev yapsam, buraya inşaat yapsam, şuraya şunu yapsam… Çocuk nasıl bakar? Eline geçen her şeyi oyuna, oyuncağa dönüştürür. Bir oyun alanıdır. Oyuncak gelişmiş ülkelerde çocuğa yeteneklerini ölçmek için alınır. Anne ya da baba o ülkelerde çocuklarına oyuncak alırlar ki çocuk oyuncakla oynarken neye ilgisi var anlasınlar diye. Yani anne, baba ve çocuk arasında kurulan bir köprüdür o ülkelerde oyuncak. Bizim gibi ülkelerde ise oyuncak anneden babadan uzaklaşsın diye alınır. Aman bir oyuncak alalım odasında oyalansın, ses çıkarmasın, ayakaltında dolanmasın diye alınır. Çocuğa hiçbir değer verilmiyor bu ülkede. Sözde evet. 23 Nisanlar’da koltuklara onları oturtuyoruz; ama şimdi iyi dinleyin; ikinci dünya savaşında toplama kampları vardı. Yüz binlerce masum insan katledildi maalesef. Önce gaz odasına götürülüp zehirleniyordu sonra yakılıyordu. Gaz odalarından cesetler toplanırken, hep aynı manzarayla karşılaşılıyordu. Zehirlenen bu insanların cesetleri odada dağınık durmuyordu. Bir köşede yığın halindeydi; çünkü zehirli hava aşağıdan yukarıya doğru yükselir ya, giderek temiz hava azalır ama yukarıda yine de biraz vardır ya o havayı hayatlarının son saniyelerine kadar soluyabilmek için insanlar birbirlerinin üstüne çıkıyordu, birbirlerini eziyordu.Bütün o ceset yığınlarındaki katmanlar da aynıydı. En üstte hep gençler vardı. Sağlıklı genç insanlar… Onun altında orta yaşlılar, onun altında kadınlar, onun altında ihtiyarlar en altta ise hep aynı görüntü. Çocuklar! Ne korkunç değil mi? Peki, bugün sokaklarımızda on binlerce çocuğumuz kapkaççı, tinerci diye ezilmiyor mu? Bizler biraz daha para, biraz daha güç, etiket, karizma, vizyon, misyon gibi uydurma ve palavra tanımlarla yükselmek için, kariyer yapmak için ezerken insanlığı altta ezilen yine çocuklar değil mi? Eline tabanca verilip, Trabzon'da benim doğduğum o güzel kentte bir papazı öldürttüğümüz de bir çocuk değil mi? Bu gün liselerde birbirini vuran Kurtlar Vadisiyle zehirlenen çocuklarımız değil mi? Onlara Kurtlar Vadisi diye bir dizi mi yapmalıydık yoksa Kitap Kurtları Vadisi diye bir dizi mi yapmalıydık? Oyuncak müzesi kurdum ve müzede bir de oyuncak denizaltı yaptım. Çocuklar geliyor ve mutlu oluyorlar. Çocuk hayattır. Bugün hep ezilen çocuklar, hep altta kalan çocuklar. Öylese çocukların dünyası dediğimiz o camları genişletmeliyiz. Çocuklukta olan değerler zaten yetişkinlerin dünyasında insan hakları, demokrasi, hak, hukuk diye anılmıyor mu? Hepsi var. Ne büyük bir adalet duygusudur bu, onun, için insan çocuktur. Öyle vücudunuzdaki kıllar mılar arttı diye kendinizi yabancı sanmayın bu et, aynı ettir. Şu koluna bak onların hepsi çocuk. Belki yaşlanacaksın, belki kırışacak ama unutma çocuksun. Çocukluk öyle geçilecek bir dönem değil. Hiçbir zaman kaybedilmemesi gereken bir anayasasıdır insanın. Soyut kahramanlar Oyuncak müzesinde gezerken birbirinden güzel oyuncaklar gördük. Sunay Bey bu oyuncakları nereden buldu ve nasıl oyuncak müzesine koydu? Bugün hilkatgaribeleri ile oynuyor çocuklar. Somut olmayan bir dünyanın objeleri, kahramanları var kaşımızda bu bir yere kadar olumlu olabilir; ama bu bir kansere dönüştü yani çok gereksiz soyut kahramanlar üretildi. Çocuk gerçek dünya ile bunun arasındaki bağı kuramıyor. Süpermen de uçuyor ama bir çocuk insanın uçamayacağını bilir. Onun bir hayal kahramanı olduğunu kavrayabilir; çünkü bir gazetecidir Süpermen günlük hayatta ve başka bir gezegenden gelmiştir. Bunun bir anlamı vardır. Çocuk yıldızlara bakar ve hangi gezegenden gelmiştir diye düşünebilir ve kendini pencereden atmaz; çünkü kendisi dünyalıdır. Müze sözcük olarak ilham perisi demektir. Bir toplumun ne kadar müzesi varsa o kadar ilham perisi var demektir. Batılı ülkelerde on binlerce müze var. Biz de ise müzecilik diye bir kuruluş yok. Özel müzeciliğin yasasının gelişmesi gerekir. Yani benim ne yaptığımı insanlar anlıyor, zaman daha da iyi anlayacak, doğru yere koyacak benim yaptığımı. Ben böyle mutluyum; çünkü toplumların müzelerden geçerek aydınlandığına inanıyorum. AB'ye üye olmak istiyoruz. Onların binlerce müzesi var. Önce zengin olup o paralarla mı müzeleri kurdular, önce müzeleri kurup oradan geçerek mi zengin oldular? Demek ki biz de müzelerimizi kuracağız. Ben bunu anlatmak istiyorum, bunu başlatmak istiyorum. Yeni bir müzemizin olması için önce yeni bir holdingimizin mi olması gerekiyor? Düşün müzesi Sunay Akın'ı tanıyanlar neden bir oyuncak müzesi kurduğunu bilir fakat bir de sizin ağzınızdan duyalım neden oyuncak müzesi kurdunuz? Bu benim hayatım. Kitaplarımı okuyanlar zaten bilir. Çünkü oyuncak müzeleri hayalin, düşün müzeleridir. Önce düş vardır, gerçek hep arkasından gelmiştir. Sanatta da, bilimde de önce düş, arkasından gerçek gelir. İlerleme olabilmesi için önce düş atlarına bineceğiz. Pegasus'a… Pegasus zaten Helikon Dağı'ndan dünyaya şairlere ilham taşımıyor mu? Beyaz kanatlı uçan at, öncelikle ona sahip çıkmalıyız. Oyuncaklar çağlarının ve üretildikleri dönemin kanıtıdır. Artık Amerika'da Kızılderililer yok; ama bugün bir odaya girip Kızılderililerin 100-200 yıl önceki yaşam tarzlarını görebilirsiniz. Hitler iktidara geldiğinde 33 yılında oyuncak askerler yaptı ve çocuklar o oyuncaklarla oynadı. Sonra 2. dünya savaşında çocuklar o oyuncak askerlerin yerini aldılar. 100 yıl önce yalnızca zengin ailelerin evlerine girebilirdi taş bebekler, porselen bebekler ve o bebeklerin yapımcıları gerçek saç kullanırlardı. O saçlar kime ait biliyor musunuz? Yoksul anneler bebeklerine ekmek süt alabilmek için saçlarını kesip o bebek yapımcılarına satarlardı. Bir annenin çocuğuna yiyecek alabilmek için kestiği saçlar oyuncağa konuluyor, zengin bir eve gidiyor o ailenin çocuğu onunla oynuyor, saçlarını tarıyor. Burada o bebekler var. Şimdi bu neyin müzesi oluyor? Ancak oyuncak müzeleri hayatı anlatabilir. Bana bir milletin oyuncaklarını göster sana o milletin nereden gelip nereye gittiğini anlatayım. Bu falcılık değil, bu hayatta her şeyin düşlerden doğduğuna inanmaktır. Ünlülerin oyuncakları Müzede bazı ünlülerin oyuncaklarını görüyoruz. Bunların hikâyeleri nelerdir? Müjdat Gezen - kendisi hocam olur ben onun yanında hem öğretmenlik hem öğrencilik yaptım. Müjdat Gezen Sanat Merkezinde.- oyuncaklarını verdi, Halit Kıvanç topunu verdi, Ali Poyrazoğlu bir bebek verdi. Çok da oyuncak yok aslında bizim ülkemizde zaten Türk malı oyuncağını dünyadaki hiçbir müzede göremezsiniz. Çünkü taklit. Bir kitap müzesi kursanız oraya korsan kitap koyar mısınız? Hayatımızı onlarla paylaştık insanlar anıları canlandırıyor oyuncaklarda. Türkiye'ye müzeye konulacak çok fazla oyuncak da ithal edilmemiş. Yani 50’li yıllardan sonra gelen oyuncaklar da kült oyuncaklar. Ülkenin ekonomik, sosyal yapısıyla da ilgili bu tabi. Asıl oyuncaklar çok değerli açık artırmalarda satılıyor.16 yıldır o oyuncakların izin sürüyorum. Doğu'da çok fazla çocuk var. Onların oyuncakları tarladan, hayvanlardan, bahçelerden ibaret; ama çocukluğun gereği oyuncakları yok belki de. Onların da müzenizi görebilmelerini sağlayacak projeleriniz oldu mu? Çok oluyor. Bu sivil toplum kuruluşları ve gerçekten kendini topluma karşı sorumlu hisseden kuruluşlar vasıtası ile oluyor. Yeni olacak olan projelerin birinde Pınar Süt doğudan 50 öğrenci getirecek doğudan. Biz onları kabul ediyoruz. Onlara armağanlar veriyoruz. Fakat özel müzeciliğin yasasını kurulması için kavga veriyorum. Yani sağlam yere basmazsam bu müzeyi göremezsiniz birkaç yıl sonra. Çok ağır vergiler veriyoruz. Yer benim ama kira stopaj vergisi veriyorum. Sonra benim en büyük düşüm gezici müze. Oyuncak tarihini Anadolu'ya taşımak bunu da mevcudu en yüksek köy okulundan başlatacağım. Bir Nuh'un gemisi gibi aşağı ineceğim. Kars'a gittiğimde belediye başkanlarıyla görüşmüştüm, hatta oralardan başlatmayı düşünüyorum. Ama önce kendi hukuksal duruşumu devletle çatışmamı kazanmam lazım anlatmam lazım müzelerin ne kadar önemli olduğunu. Devleti taşımak istedikleri AB'de yüzlerce müze olduğunu. Müzelerimiz olmazsa oraya gidemeyeceğimizi.Cambaz ip üstünde ama henüz dengeyi tutturamadı. Ama ben Akdeniz'de bir koyu işgal etseydim, paraları cebime atacağım deseydim devlet bana yap der 5 yıl da vergi almazdı. Bunu yapan aynı balkanlığın kapısında girip bunu söylediğimde işte yaşadıklarım bu. Müzenin açılış tarihi özellikle mi 23 Nisandı? Tabii. Özellikle. M. Kemal kafalarda olmalı. Acı olan şu ki kendi muhatabımı ülkemde göremiyorum, dünyada görüyorum. Üzücü bir soru ama şunu soruyorlar:"sizin orijininiz gerçekten tür mü?" ne yazık ki sormakta haklı. Ona kızma kendine bak deveye sormuşlar neden boynun eğri nerem düz ki demiş. Öz eleştiri yapalım. Yeni zellan da elçisi Ankara da sklife dergisinde müzenin tanıtımın görüyor okuyor birkaç hafta sonra 3 çocuğunu alıyor ve bu müzeyi gezmek için geliyor. İstanbul valisi ve Büyükşehir belediye başkanı hala gelmedi. Yeizellenda neden yeni zellenda? Okyanusun ortasında adamlar harikalar yaratmış sen Anadolu'dasın medeniyetlerin beşiğinde işte halin. Müzeler… İlham perileri… Müzeler olamadıkça gelişme yok bunu unutmayın. İstanbul beyaz perde Geçmişe döndüğümüzde, Trabzon-İstanbul arasındaki çocukluk döneminde neler söyleyebilirsiniz İstanbul'a dair. Yani İstanbul'da neler değişti? Neleri özlüyorsunuz çocukluğunuzun İstanbul'unda? Anadolu kentlerinde doğan çocuklar gözlerini İstanbul'da açan çocuklardan daha çok severler bu kenti. Çünkü benim için Trabzon'da doğan bir çocuk olarak; İstanbul sinemaydı. Sinemada beyazperdede gördüğüm bir kentti. O güzel insanların, güzel kadınların, yakışıklı adamların kenti… Aşkların yaşandığı kentti İstanbul. Sonra boğazı görürdük sinemad, İstanbul Boğazını. Şehrin içinde vapurlar gidip geliyor. İnsanlar işlerine vapurlarla gidip geliyorlar. Bunlar konuşulurdu Trabzon sokaklarında ve ben çok etkilenirdim. Vapura binip işine gidiyorsun ya da okuluna. Ne güzel ayrıcalık, zenginliktir bu. Ve Trabzon meydanında İstanbul'dan getirdiği eşyaları satan bir mağaza vardı. Hediyelik eşyalar, kullanılacak tüm eşyalar İstanbul'dan gelirdi Trabzon'a ama mağazanın bir ayrıcalığı vardı: Hediyelik eşyalar. Örneğin ben portakal sıkacağını orada gördüm. Portakal sıkacağı ya... Düşünsene portakalı ikiye kesiyorsun koyuyorsun onu çeviriyorsun, portakal suyu çıkıyor aşağıya bardağa. Ben onu sey rettim ve o İstanbul'dan gelmişti. Böyle garip garip makinelerin olduğu, insanların güzel giyindiği, sokaklarında son model arabaların gezdiği, vapurların yüzdüğü bir kentti. Ben bu kentle 6 yaşında tanıştım. Babam, abim ve beni iyi okuyalım diye bizi İstanbul'a götürmeyi düşünüyordu ve sudan çıkmış balığa dönmeyelim diye her yaz bizi İstanbul'a götürürdü. İstanbul'da gördüğüm ilk yer ise arkeoloji müzesidir. Harem'de bir yakınımızın evinde kalmıştık ve araba vapuru ile karşıya geçip arkeoloji müzesini gezmiştik. İstanbul'da yeni bir oyun keşfetmiştim ben müzecilik diye. Trabzon'a döndüğümde o oyunu oynamaya başladım. 6 yaşındaydım. Annemin kolyelerini, küpelerini, bileziklerini, büyük bir çekmeceye koyup sokağa çıkarıyordum. Bir müze kurmuştum; oyuncak bir müze. O yaz yani 6 yaşındayken İstanbul'un bütün güzel yerlerini gezdim, fotoğraflar çektirdim: Rumeli Hisarı, Adalar, Sultan Ahmet meydanı, Emirgan Beyoğlu… Buralarda fotoğraflarım var benim. Trabzon'a geri döndüğümüzde annem o fotoğraflardan bir albüm yaptı ve misafir odasına koydu, oturmaya gelen misafirlere onu uzatıyorduk; bakın biz İstanbul'a gittik diye. 10 yaşında geldik yerleştik. Benim okulum evimizin arkasındaydı, evimizin penceresinden okulun bahçesi görünüyordu. Trabzon'dan ayrılırken çok seviniyordum İstanbul'a gideceğiz diye; ama o son gece, gecenin karanlığında okulun bahçesine bakarken birden çok kötü oldum. Bir daha oraya gelemeyeceğim zannettim. Aslında her şey çok iyi gidiyordu çok mutluydum. Nedense o gece bir tuhaf oldum. Dolunay da vardı galiba; çünkü okulun bahçesi aydınlıktı, geceydi ama aydınlıktı. Işığı vuruyordu herhalde. O gece bir tuhaf oldum, bir yutkundum yani. İstanbul'a geldik dönmemek üzere Selimiye'de evimize yerleşirken, annem ayakaltında dolaşmayalım diye bizi sokağa çıkardı oynamamız için. Hanımeli çiçekleri kokusunu duydum, burnuma geldi. Sonra beyaz bir bisiklet gördüm duvara yaslanmış. O bisikletin sahibi ile arkadaş oldum. İlk arkadaşım, Ömercik. Şimdi bütün bunları anlatıyorum ya artık Trabzon'a gitmek bizim için bir işkence. Çünkü çocukluğumun kenti Trabzon'u 10 yıllık anılarımın kentini, koşmayı ve yürümeyi öğrendiğim o güzel kenti bugün başka bir kimlikte; sokaklar kirli, binalar yıkılmış, benim çocukluğuma ait hiçbir şey kalmadı gibi. Okulum duruyor, bizim sokak da duruyor; ama sokaktaki insanlar o insanlar değil, her gün evinin önünü süpüren insanlar, akşamları teraslarda toplanıp hep birlikte çay içen insanlar değil. Pencerelerinin önünde çiçekler sulayan insanlar yok artık. Bambaşka karanlık bir şehir oldu. AA |
|
|
|
|
|
#2 |
|
21 / ARALIK / 2007
![]() ![]() Giriş Tarihi: 22-09-2005
Yer: im yurdum FORUMTR
Mesajlar: 11,862
Rep Puanı: 18903648
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Onaylandı.
|
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
|
ForumTR Servisleri: ForumTR Video - ForumTR Haber - ForumTR Oyun - ForumTR Chat - ForumTR Mail - ForumTR IRC
Vize İşlemi | Haberler | Okul Arkadaşım Sitemiz bir forum sitesi
olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında
siteye yazabilmektedir. |