En Komik ve Eğlenceli Videolar Burada. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Kapalı Konu
 
Konu Araçları
Eski 25-08-04, 15:55   #1
tolgax

Varsayılan aponun türkiyeye getirilişi,politika ve bordo berelilerin hikayesi


kadek/pkk örgütünün başı aponun türkiyeye getirilme sürecini ve komandoların onu nasıl paketleyip getirdiğini okumak isterseniz burayı okuyun.
--------------------------------------------------------------------------

Asker: 12 saatte Şam'dayız Demirel: Tehdidi sertleştirin

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in 1 Ekim 1998'deki yeni yasama yılında yaptığı konuşmanın Suriye ile ilgili bölümü, bütün milletvekilleri tarafından alkış tufanıyla karşılandı.

Genelkurmay, tankların 12 saatte Şam'a varabileceğini bildirince Cumhurbaşkanı danışmanlarına talimat veriyor: Meclis'i açış konuşmamdaki tehdidi sertleştirin, sabrımızın taştığını açıkça belirtin

[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]

BAŞLARKEN
Türkiye'nin yakın tarihinde, 1984 yılında Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla başlayan PKK mücadelesi, 1998 yılında yeni bir safhaya girmişti. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in 1 Ekim 1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yasama yılının açılışında yaptığı konuşma, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın uzun yıllardır yaşadığı Suriye'yi açıkça tehdit eder nitelikteydi. Gerek bu konuşmanın gerekse diğer askeri ve siyasi baskıların ardından Suriye yönetimi hamisi olduğu Abdullah Öcalan'ı Suriye'den gönderdi. Bu gelişmeden sonra tüm dünyada aylar süren bir kovalamaca başladı.
Yazı dizisi, 1 Ekim 1998'den başlayarak Abdullah Öcalan'ın Kenya'dan Türkiye'ye getirildiği 16 Şubat 1999'a kadar yaşanan olağanüstü gelişmeleri neredeyse gün gün okuyucuya aktarıyor. Türkiye'nin iç barışını ve güvenliğini yakından ilgilendiren bir konuda olağanüstü kararların alındığı ve uygulandığı söz konusu fırtınalı günlerin, Avrupa Birliği (AB) sürecindeki gelişmelerin yanı sıra, Ortadoğu'da olan bitenlerin iyi kavranması için de önemli olduğu tartışılmaz. Bu yazı dizisinin Ankara'da olup bitenler konusunda hem hafızaları tazeleyeceğine hem de kimi ayrıntıda, kimi esasta birçok bilinmeyeni öğrenme keyfini yaşatacağına inanıyoruz.

Demirel'in talimatı: Tehdit edin



30 Eylül, Çankaya
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, gözlüğünün üzerinden danışmanlarına baktı. Başdanışmanı Feridun Sinirlioğlu ve Dışişleri Danışmanı Mehmet Ali Bayar bir gün önce Cumhurbaşkanı'nın istediği 'metni sertleştirme' talebinde fazla ileri gidip gitmediklerinden emin değillerdi. Bir hafta kadar önce yapılan Meclis açış konuşması toplantısında Demirel danışmanlarından
"Suriye konusuna özel önem atfetmelerini" istemişti.
Demirel, kendinden önceki cumhurbaşkanları gibi, geleneksel olarak 1 Ekim'de yapılacak TBMM yasama dönemi açış konuşmasına özel önem verirdi. Bu konuşmaların büyük ağırlığı, bakanlıklar ya da ilgili kuruluşlardan gelen yıllık değerlendirmelerin gözden geçirilmiş özetleri olurdu. Ama giriş bölümlerinde cumhurbaşkanlarının o yıl vermek istedikleri asıl mesajı vurgulamaları adetten olmuştu.
Demirel, 1998'in 1 Ekim konuşmasında "Suriye'ye özel önem" isterken eklemişti: "Bu konuşmada Suriye'ye çok sert ve direkt şeyler söyleyeceğiz. Artık sabrımız taşıyor."
Danışmanlar, Demirel'in cumhurbaşkanlığı makam odasının bir alt katında bulunan özel çalışma bölümünden Türkiye'nin önemli gelişmelerin eşiğinde olduğu duygusuyla ayrılmış, kendi çalışma bölümlerine çıkmışlardı.


Kıvrıkoğlu'nun mesajı
Son bir ay içinde Demirel'in Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ile hem Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında, hem de haftalık görüşmelerinde bu konuya değindiğini biliyorlardı. Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun bu görüşmelerde Demirel'e şu mesajı verdiği Ankara'nın derin kulislerinde konuşuluyordu: "Terörle mücadelede elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Ancak PKK'nın başı Suriye'de oldukça yapabileceklerimizin bir sınırı var. Suriye konusunda çalışmalar yapıyoruz. Müsaade ederseniz bu raporu size sunmak istiyoruz."
Raporun ekim ayı sonundaki MGK toplantısında ele alınması kararlaştırılmıştı. Aslında Genelkurmay, Dışişleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Suriye üzerinde kapsamlı çalışması 1994 yılında yürütülmeye başlamıştı. 1995 yılında Başbakan Tansu Çiller'in talimatıyla Suriye'de barınan Abdullah Öcalan'a yönelik bir suikast girişimi bile söz konusu olmuştu. Daha sonra kamuoyunda 'Yeşil' kod adı ve Mahmut Yıldırım adıyla tanınan kişinin de katıldığı iddia olunan bu girişim, Öcalan'ın üzerine sürülen bomba yüklü aracın tam hedefi bulamamasıyla başarısız olmuştu. PKK'nın ağırlıkla Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen bu saldırıyı önceden haber aldığı, hatta suikastın sonuçlarından
emin olmayan başka devlet kurumları tarafından dolaylı olarak uyarıldığı kulaktan kulağa fısıldanıyordu.


'Suriye'nin gücü çökük'
Ancak bu girişimden çok daha ciddi bir çalışma vardı. Genelkurmay, Suriye'nin askeri gücünün, kullandığı eski Sovyet yapımı silah ve malzemenin giderek çürüdüğü, kullanılamaz hale geldiği değerlendirmesini yapıyordu. 1995 yılı sonunda dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'in makam odasında, dönemin Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Onur Öymen, Siyasi Müsteşar Yardımcısı Gündüz Aktan ve MİT Müsteşarı Büyükelçi Sönmez Köksal'ın da katıldığı gayrıresmi bir toplantıda bu durum ayrıntılarıyla tartışılmıştı. Suriye ordusu dökülüyordu. Herhangi bir sıcak çatışma durumunda, iş yalnızca askeri harekâta kalsa, Türk Silahlı Kuvvetleri önünde direniş göstermesi söz konusu değildi. O dönemde, salt Suriye ordusunun direniş gücünü denemek için Adana'daki 6'ncı Kolordu'ya bağlı tanklar, Suriye sınırını 10-15 kilometre kadar ihlal etmiş, ancak Suriye kara birliklerinin karşılık vermek yerine geri çekildiğini görmüşlerdi.
Buna karşılık bu denemelerin hemen ardından PKK'nın terörist eylemlerinde artış görülüyordu. Şam'daki Hafız Esad yönetiminin tıpkı güneydeki komşusu İsrail'e karşı bazı Filistinli grupları kullandığı gibi, kuzeydeki Türkiye'ye karşı da PKK'yı bir dış politika aracı olarak kullandığı ortadaydı. Terörist gruplara sağladığı destek, neredeyse Suriye'nin en büyük dış politika silahı olmuştu, başka silahı yoktu. Hatta bu toplantının sonunda, bizzat Gündüz Aktan'ın kaleme aldığı 23 Ocak 1996 notası Suriye'ye verilmişti. Türkiye bu notada Birleşmiş Milletler Yasası'nın 51'inci maddesinde savaş nedeni olarak sayılan 'meşru müdafaa' hakkını kullanabileceğini söylemiş, uluslararası hukuk açısından 'uyarı' hakkını kullanmıştı.


Hesap: 12 saatte Şam'a
Askeri uzmanlar, iş çatışmaya dökülürse Türk tanklarının 8 ile 12 saat arasında Şam'a girebileceğini gösteren senaryo çalışmaları dahi yapmışlardı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, güvenlik konularındaki başdanışmanı emekli orgeneral Nezihi Çakar aracılığıyla bütün bu gelişmelerden haberdardı.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Demirel, Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun Suriye raporunun aşağı yukarı neler içereceğini tahmin edebiliyordu. Askeri alanda kazanılabilecek mücadelenin siyasi nedenlerle kaybedilmekte olduğu endişesine kapılan askerler, mücadelenin siyasileştirilmesini isteyecekti. Adres Suriye idi.
Tam bu günlerde, 15 Eylül'de, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in Suriye sınırındaki Hatay'ın Reyhanlı ilçesi yakınlarında bir sınır bölüğü denetimde söyledikleri Türk kamuoyundaki yılgınlık havasında tersine kıpırdanmalara neden olmuştu. Yanında 2'nci Ordu Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman ve 6'ncı Kolordu Komutanı Korgeneral Çetin Saner olduğu halde, muharebe üniforması içinde, kolları sıvalı vaziyette, yani ağır bir sembolizmle konuşan Ateş, parmağıyla Suriye'yi işaret ederek şunları söylüyordu: "Türkiye komşularıyla iyi ilişkiler içindedir. Bizim bu iyi niyetimizi Apo eşkıyasını koruyan Suriye istismar etmektedir. Şunu açık söylüyorum ki, artık Türk milleti iyi niyeti konusunda verdiği gayretin sonuna gelmiştir. Sabrımız taşmak üzeredir. Kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Hiçbir ülkenin de bizim topraklarımız üzerinde emellerine izin vermeyiz. Bunu komşumuz Suriye'nin çok iyi anlaması lazımdır."
Daha bir hafta önce Kara Kuvvetleri Komutanı'nın kullandığı 'sabrın taşması' deyimini, şimdi Cumhurbaşkanı konuşma metninde kullanmak istiyordu. Aslında Türkiye bu deyimi geçmişte bir kez daha kullanmış ve sonuç almıştı. Demirel'in başbakan, Erdal İnönü'nün başbakan yardımcısı olduğu DYP-SHP koalisyonunda, dönemin İçişleri Bakanı olan İsmet Sezgin'in Suriye'deki güvenlik temasları öncesinde her iki koalisyon lideri de birer konuşmasında Suirye'nin sabrı taşırmak üzere olduğundan söz etmişlerdi. Bunun sonucunda, Lübnan'ın Suriye kontrolündeki Bekaa Vadisi'nde kurulu PKK'nın 'Mahsum Korkmaz' eğitim kampı kapatılmış, Lübnan hükümeti, Türkiye'nin Beyrut Büyükelçisi Aydan Karahan'ı Bekaa'ya götürerek kampın dağıtıldığını göstermişlerdi.


'Daha sert olmalı'
Danışmanlar bilgisayar ekranının karşısına geçerek, bu ifadeleri diplomasinin serinkanlı diline tercüme etmeye başladılar.
Ortaya şöyle bir paragraf çıktı: "Esasen Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir. PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı adımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'yi aklıselime davet ediyoruz. Suriye Türkiye'nin iyi niyeti, sabrı ve dostluğunun kıymetini bilmeli."
İşte danışmanlarının Cumhurbaşkanı Demirel'e sundukları ilk taslak buydu.
Tarih 30 Eylül 1998'di. Meclis konuşması ertesi gündü. Köşk'ün emektar Basın Başdanışmanı Metin Yalman, metni basımevine göndermek için sabırsızlanıyordu. Şaşılacak bir şekilde PKK konusunun fazla öne çıkmadığı Milli Güvenlik Kurulu'nun toplantısı bitmiş, Demirel alt kattaki çalışma odasına çekilmiş, konuşma taslaklarını inceliyordu.
Demirel, gözlüğünün üzerinden danışmanlarına baktı, "Biraz daha sertleştirin" dedi.
Konuşmayı fazla sertleştirdikleri için paylanmayı bekleyen danışmanlar şaşırdı:
- Ne kadar sertleştirelim?
- Tehdit edin.
Danışmanlar yarım saat sonra bir metinle daha geldiler. 'Aklıselim' ile başlayan kısmı çıkarmışlar, yerine "Mukabele hakkımızı saklı tuttuğumuzu Suriye'nin bilmesini istiyoruz" ifadesini eklemişlerdi.
Cumhurbaşkanı Demirel, "Biraz daha sertleştirin" dedi. Kalemini çıkarıp metnin bir yerine çıkma yaptı, "Sabrımız taşıyor deyin, düzgünce cümleleştirin" talimatını verdi.
Cümleleştirdiler: Esasen Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir. PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı adımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum."
Demirel, "Şimdi de bunu Hariciye'ye okuyun" dedi, Dışişleri'nin bilgisi olmadan Türkiye'yi savaşın eşiğine gelecek bir metni Meclis'in açılışında okumak istemiyordu.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem yoktu. Bir yurtdışı temastan dönüş yolundaydı. Ulaşmak gece saatlerini aldı. Bakanın Özel Kalem Müdürü Engin Soysal, Sinirlioğlu ile irtibat kurduğunda saat 22.00 civarıydı.


'Devletin siyaseti bu'
Metin okunduğunda Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in tepkisi, "Şayet Cumhurbaşkanımız diyorsa, devletin siyaseti bu demektir" oldu.
Cumhurbaşkanı'na tekmil verildikten sonra zaten gerisi tamamlanmış olan konuşma metni Metin Yalman'a teslim edildi; sabah karşı saatlerde de matbaaya verildi.
Ankara, 1984'te PKK'nın Eruh ve Şemdinli baskınlarından bu yana ilk kez siyasi anlamda da savunma konumundan sıyrılıyordu.


Önce TV'ler yakaladı
Türkiye'nin ilk 24 saat haber televizyonu NTV'nin o dönem Ankara bürosunun başındaydım. Ankara'da son günlerde Suriye ve PKK ilişkileri üzerine bazı gelişmeler olduğunu biliyor, ama adını koyamıyorduk. 30 Eylül MGK'sından bu konuda bir şey çıkaramamıştık. Nihayet 1 Ekim sabah saatlerinde Demirel'in birkaç saat sonra yapacağı konuşmanın metnine ulaştım.
Metnin girişinde, 30'uncu sayfada Suriye açıkça tehdit ediliyordu. Köşk'ü aradım. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Feridun Sinirlioğlu'na ulaştım. Metin taslağını okudum ve doğru yorumlayıp yorumlamadığımı sordum. "Doğru yorum" dedi ve bir uyarıda bulundu: "Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu bölümü okumayacağını sanmıyorum, ama siz yine de konuşma yaptığı halini bekleyin."
İstanbul haber merkeziyle durumu ele aldık. Cumhurbaşkanı konuşmayı saat 15.00'teki Meclis açılışında yapacaktı. NTV, 13.00 haberlerinden itibaren, Demirel'in konuşmasında Suriye'ye karşı böyle bir uyarı yapmasının 'beklendiğini' vermeye başladı. Sonraki iki saat içinde bütün dikkatler Demirel'in konuşmasındaki Suriye bölümüne yoğunlaştı. Türkiye'nin çoğunluğu aslında böyle bir çıkışı bekliyordu. Demirel, kürsüde bölümü aynen okuyunca Meclis Genel Kurulu'ndan alkış yükseldi. Kamuoyu gibi milletvekillerinin de böyle bir liderlik beklediğinin göstergesiydi bu. Demirel'in konuşması, beklediği etkiyi fazlasıyla yaptı. Uluslararası haber ajansları Türkiye'nin PKK'yı korumakla suçladığı komşusu Suriye'yi açıkça tehdit ettiğini acil haber olarak vermeye başladı.
--------------------------------------------------------------------------
Demirel, Ecevit'e sinirlendi

Ecevit'in sertlikten yana olmaması Demirel'i kızdırdı: Ne hali varsa görsün...

Demirel, Ecevit'e kızgın
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 6 Ekim 1998 sabahı Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in gelişine hazırlanırken, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'den bir telefon mesajı aldı. Cem, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in Suriye'nin tehdit edilmesi politikasına karşı olduğunun Cumhurbaşkanı tarafından bilinmesini istemişti. 1 Ekim'de Meclis'te açıklanan görüşlerin Mübarek'e tekrarlanmasını istemiyordu. Eğer tekrarlanırsa, 'Bunun hükümetin politikasını yansıtmayacağı' doğrultusunda açıklama yapabilirdi.
Cem, bu durumdan rahatsızlığını gizlemiyor, ama Demirel'in bu durumu Mübarek görüşmesi öncesi bilmesini istiyordu. Belki Demirel, Ecevit'i arayabilir, görüşünü alıp, ikna edebilirdi. Durum hemen Demirel'e iletildi.
Demirel küplere bindi. "Arayamam" dedi; "Kimseyi arayamam, kimseyi de iknaya uğraşamam. Bırakın ne hali varsa görsün, ne istiyorsa söylesin, ne biliyorsa yapsın."
Demirel'in ekibinden bir yetkili hemen Cem'i aradı: "Sayın Bakanım. Sayın Cumhurbaşkanı çok kızdı. 'Ne biliyorsa yapsın' diyor. Yatıştırmak size düşüyor."
Cem "Şimdi iletiyorum" dedi ve Ecevit'in yanına gitti. Ecevit'ten kamuoyu önünde başka itiraz gelmemesi, Çankaya'da Cem'in Ecevit'i iknayı başardığı şeklinde yorumlandı.


Yol boyu sessizlik
Ecevit mesajının kızgınlığını geride bırakan Demirel, Mübarek'i Esenboğa Havaalanı'nda kendisi karşıladı. Birlikte Cumhurbaşkanlığı'na tahsis edilmiş askeri helikoptere binerek Çankaya'ya uçtular. Demirel yolda konuyla ilgili ağzını açmadı. Çankaya'ya indiklerinde de doğrudan Atatürk'ün de çalışmalarını yürüttüğü Pembe Köşk'e geçtiler. Yemek masası Mavi Salon'a kurulmuştu. Yılmaz ve Dışişleri Bakanı Cem de gelmişlerdi.
Demirel, başdanışmanı Feridun Sinirlioğlu'nu da yanına almıştı. Mübarek ise Şam'a gittiği aynı heyetle, yani Dışişleri Bakanı Amr Musa ve başdanışmanı Osama Al Baz ile birlikte Ankara'ya gelmişti.
Demirel, Köşk'e girildiğinden itibaren, resmi görüşmelere geçilene dek Mübarek'le el sıkışma sırasındaki nezaket cümleleri dışında tek bir kelime konuşmadı. Onun yerine sol yanında oturan Mesut Yılmaz'la konuşuyor, sabah saatlerinde Ecevit'in yapmak istediği engellemeyi nasıl püskürttüğünü anlatıyordu. Yaygın deyimiyle 'body diplomacy-vücut diplomasisi' yapıyordu. Mübarek konuyu açmak için kıvranıyor, bazen diğer yanında
oturan Dışişleri Bakanı Cem'e dönüyordu. Cem'in ise yemekten hemen sonra başlayacak fırtına öncesi, hele ki Demirel'in yanında Mübarek'e açık vermeye niyeti yoktu.
Grup bu atmosferde yemeğe devam ederken Pembe Köşk'ten 450 metre kadar yukarıdaki Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde Suriye-PKK krizi bambaşka bir boyuta sıçrıyordu.
Demirel'in henüz haberdar olmadığı bu gelişmenin, krizin sonucunu belirleyecek nitelikte olacağı ileride anlaşılacaktı.


Clinton'dan acil mesaj
Cumhurbaşkanı resmi yemekteyken Köşk nöbeti tutmak Dışişleri Danışmanı Mehmet Ali Bayar'a düşmüştü.
Santral, telefonu "Cumhurbaşkanı'na acil mesaj var" diyerek ABD'nin Ankara Büyükelçisi Mark Parris'i bağladığında, Bayar gerçekten önemli bir şeyler olacağını tahmin etmişti. Mark Parris önemli bir konu olduğunu söyleyerek konuya doğrudan girdi:
- Misafiriniz geldi mi?
- Geldi.
- Görüşme başladı mı?
- Hayır, yemekteler.
- O zaman, benim görüşmeden önce görmesini arzu ettiğimi söyleyerek, Sayın Cumhurbaşkanı'na bir mesaj iletebilir misiniz?
Bayar'ın olumlu yanıtı üzerine Büyükelçi Parris konuşmaya başladı:
"Sizinle konuşmakta olduğumuz şu sırada Şam'daki büyükelçimiz doğrudan Beyaz Saray'dan aldığı talimatla Suriye yönetimine bir mektup veriyor. Benzeri bir mektup da şu anda büyükelçiliğimiz tarafından sizin Dışişlerinize ulaştırılıyor. Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu iki belgenin içeriğini bu görüşme öncesinde bilmesinin yararına inanıyorum."
Uluslararası ilişkilerde bazen bir tek kişinin doğru zamanda doğru adımı atması, çok şeyi değiştirebilirdi, Bayar bunu biliyordu.
Amerikan elçisi Parris, işte o anda öyle bir girişimde bulunuyor, ABD Başkanı Bill Clinton'ın mesajı için doğru zamanın Süleyman Demirel'in Mısır lideri Mübarek'le görüşmesi öncesinde olduğuna inanıyordu. Mark Parris sıradan bir diplomat değildi. Daha önce ABD'nin Tel Aviv Büyükelçiliği Müsteşarı, Moskova Büyükelçiliği Siyasi Ataşesi, Ulusal Güvenlik Konseyi'nde Yakın Doğu ve Güney Asya Direktörü ve Clinton'ın bu konulardaki özel temsilcisi olarak çalışmış, Soğuk Savaş'ın dönüm noktalarından olan 1987 Rejkjavik görüşmelerinde zamanın SSCB Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov'un karşısına çıkan Ronald Reagan ekibinde müzakereci olarak yer almıştı. Kaderin garip cilvesi, o görüşmelerde Gorbaçov'un ekibinde yer alan parlak Rus diplomat Alexandr Lebedev de, aynı anda Rusya'nın Ankara Büyükelçisi idi...


Bayar not alıyor
Yani Parris uluslararası çapta kriz yöneticileri arasında sayılan bir diplomattı.
Parris, bir yandan mesajların kopyasını Çankaya Köşkü'ne yola çıkarırken önce Clinton'ın, Demirel'e mesajını tane tane okumaya, Bayar da not almaya başladı: "Türkiye ve Suriye arasındaki gerilimlerin artmasından had safhada endişeliyim.
ABD, Suriye'nin PKK'ya desteği hakkındaki endişelerinizi paylaşmaktadır. Size gönderdiğim bu mesajla birlikte Başkan Esad'a, Suriye'nin PKK'ya desteğini kesmek için derhal adımlar atması gerektiğini vurgulayan paralel bir mesaj gönderiyorum. Aynı zamanda, gerilimleri artırmayacak adımlar atmanız ve devam etmekte olan diplomatik girişimlere tam destek vermeniz için ısrar ediyorum. Özellikle, Cumhurbaşkanı Mübarek'in bu sorunu çözüme ulaştırmak için çabalarında işbirliği yapacağınızı umut ediyorum.
Mevcut koşullar altında Türkiye'nin askeri güce başvurması, bize göre, Türkiye'nin ne kısa vadeli amaçlarına, ne de uzun vadeli çıkarlarına hizmet edecektir. Şu ana dek gelen tepkilerden, Türkiye'nin askeri eyleme başvurmasının Arap dünyasında ve daha geniş çerçevede, yaygın olarak mahkûm edilmesine yol açacağı açıktır. ABD böyle bir adımı desteklemeyecektir.
PKK'yı Türkiye'ye ve yurttaşlarına karşı terör uygulama imkânlarından yoksun bırakma çabalarında Türkiye'ye ABD'den daha etkin destek veren bir başka ulus yoktur. Ben, Amerika'nın Türkiye'nin terörle savaşında şimdiye dek olduğu gibi destek olmaya devam edebilmesini istiyorum."


Hem destek hem tehdit
Clinton'ınki hem destek, hem de üstü kapalı tehdit ve vaatlerle dolu bir mesajdı.
ABD, Türkiye'ye askeri yola başvurması halinde yalnız kalacağını, ancak başvurmadığı takdirde, en azından kendi desteğini alacağını söylüyordu. Bu desteğin ne olacağı konusunda bir ipucu yoktu. Ama, birincisi, bu söz artık Clinton'ın kaleminden yazıya dökülmüş oluyordu ve daha önemlisi, ABD Türkiye'nin gerçekten Suriye'ye yönelik askeri eyleme geçmeyi düşündüğünü algılamıştı.
Türkiye bu işi daha önce 1974'te Kıbrıs'ta yapmıştı. Yine yapabilirdi. Başkan Clinton da bunu önlemeye çalışıyordu.


Washington'dan Şam'a
Parris, bu kez Clinton'ın Esad'a mesajını dikte ettirmeye başladı:
"Türkiye ve Suriye arasındaki gerilimlerin artmasından had safhada endişeliyim. Ülkeleriniz arasındaki bir çatışma kimsenin çıkarına değildir. Ben bölgede barışın inşası üzerinde odaklanmak istiyorum. Geçtiğimiz beş yıl içinde sizden sık sık Suriye'nin PKK ve onun liderliğine verdiği desteğe son vermek için adımlar atmanızda ısrar ettim. Bildiğiniz gibi, biz PKK'yı terörist bir örgüt sayıyoruz. Hükümetiniz PKK'ya desteğin son bulması, barınaklar sağlamaya son vermesi, Suriye ve Bekaa Vadisi'ni eğitimi için kullanmasına son vermesi ve hepsinden önemlisi PKK lideri Öcalan'ı korumayı durdurması için derhal net adımlar atmalıdır. Türk hükümeti bize Suriye'nin PKK'ya desteğinin son bulduğunu görmeye kararlı olduğunu bildirmiştir.
Şimdi size, Cumhurbaşkanı Mübarek'in bu konuya çözüm bulmak için çabalarında işbirliği yapmanız için ısrar ediyorum.
Bu duruma diplomatik bir çözüm bulunabilir ve bulunmalıdır. ABD bu konuda elinden geleni yapmaya, ama ancak siz PKK'ya karşı harekete geçtiğiniz takdirde, hazırdır.
Sizinle birlikte Cumhurbaşkanı Demirel'e de Türkiye'nin diplomatik çözümü desteklemesinde ısrar eden bir mesaj gönderiyorum."
ABD Başkanı'nın Suriye Başkanı'na mesajı yenir yutulur cinsten değildi. Bu arada Ankara ilk kez resmen Clinton'ın son beş yılda defalarca Esad'ı PKK'ya desteğine son vermesi konusunda uyardığı anlaşılıyordu. Clinton'ın Madelaine Albright'tan önceki Dışişleri Bakanı Warren Christopher Suriye'ye yaptığı 30'a yakın ziyaret nedeniyle (Bu arada Christopher Türkiye'ye, İstanbul'da bir mali kuruluşta çalışan oğlunu ziyaret dışında hiç gelmemişti.) ülkesinde çok eleştiri almıştı. Clinton da Esad'labir kez Şam'da bir kez de Cenevre'de görüşmüştü. Ama bu temasların çoğunda PKK'nın Türkiye'nin talepleri doğrultusunda gündeme geldiği anlaşılıyordu. Anlaşılan bir başka şey de, Washington'ın Şam'a, "Türkler kararlı, PKK'ya desteğe son verdiğini gösterirsen, onları durdurmak için elimizden geleni yaparız. Yoksa bizden yardım bekleme" dediğiydi.


Dosyalar Köşk'te
Ancak her iki mesajdan da Amerikalıların, Türklerin PKK nedeniyle Suriye'yle savaşmayı göze aldığını anlamış olması çıkarılabiliyordu. İki mektup da sunuma hazır hale gelmişti. Mehmet Ali Bayar iki mektuba ilişkin notları 'Çok Gizli' damgasıyla mühürledi. Ayrı ayrı Cumhurbaşkanlığı amblemli dosyaya koydu ve derhal Pembe Köşk'e gitti.
Yemek henüz bitmemişti, tatlılar sunuluyordu. Mehmet Ali Bayar dosyayı Feridun Sinirlioğlu'na verdi. Sinirlioğlu şöyle bir göz attı, kalktı, Cumhurbaşkanı Demirel'in yanına gitti, "Beyaz Saray'dan" dedi, "Esad'a da var". Demirel dosyaları aldı, elinin altına koydu.
Mübarek meraklandı. Bu belki Amerika'dan beklediği destek, belki de işi daha da çıkmaza sokacak bir başka gelişmeydi.
Demirel henüz dosyaya bile bakmamış, kahveleri bekliyordu.


İkinci perde başlıyor
Kahveler sunulurken, Demirel dosyaları açtı, hızla okudu. Belli belirsiz gülümsedi, sağ üst dudağı, kritik durumlarda yıllar içinde gelişen bir tikle seğirdi.
Dosyaları kapattı, masaya koydu, üzerine elini hafifçe vurdu; "Tamam" dedi.
Sonra yüzünde geniş bir gülümsemeyle konuğu Mübarek'e döndü: "My brother, shall we talk now?", (Kardeşim, şimdi konuşalım mı?) Demirel için oyunun ilk perdesi başarıyla sonuçlanmış, Amerikalılar Türkiye'nin niyetini anlamışlar ve ağırlıklarını Türkiye'den yana kullanmışlardı. Mübarek'in burada oluşu da kısmen bunun işaretiydi. Şimdi sıra Arapları da Türkiye'nin niyetinin bu defa ciddi olduğuna ikna etmeye gelmişti.
İkinci perde için Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ndeki Kırmızı Salon hazırlanmış, heyetleri bekliyordu...

_________________
Saygılarımla...

En son warrior tarafından Çrş Ağu 11, 2004 1:07 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi



warrior
Forum Demirbaşı



Kayıt: 09 Şub 2004
Mesajlar: 308
Nereden: ığdır
Tarih: Çrş Ağu 11, 2004 1:05 pm

--------------------------------------------------------------------------------
Yazının ikinci bölümü;
__________________________________________________ __________
[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]

Mübarek devrede

Mısır lideri Mübarek, Cumhurbaşkanı Demirel'in çıkışı üzerine 'arabulucu' rolü almak istedi. Ankara netti: Arabuluculuk yok, Suriye istediklerimizi yapsın.
Demirel'in 1 Ekim'de Suriye'yi tehdit etmesi ve Kıvrıkoğlu'nun 'Hazırız, talimat bekliyoruz' sözleri anında etkisini gösterdi. Esad'ın hemen telefon ettiği Mübarek, gecikmeksizin Demirel'i aradı. Ciddiyeti göstermek isteyen Demirel, Mübarek'in telefonuna o gün ilk defa çıkmadı


Esad panikte, Mübarek arada
Türkiye'nin gündemi bir anda değişmiş, PKK ve Suriye olmuştu. O akşam TBMM'deki açılış davetinde yetkililere yöneltilen bütün sorular bu konu üzerineydi. Başbakan Mesut Yılmaz'ın, "Az bile söyledi, sabrımız taştı", Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvırkoğlu'nun "Hazırız, talimat bekliyoruz" sözleri, ertesi günkü gazetelerde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in sözleriyle birlikte yer alıyordu.
2 Ekim günü Demirel, resmi temaslar için Makedonya'daydı. Üsküp'te, Türkler tarafından yaptırılan Tefeyyüz Mektebi'ni ziyaretini tamamlarken Başyaveri Kurmay Albay Reha Taşkesen, Dışişleri Danışmanı Mehmet Ali Bayar'a "Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek telefonla arıyor" dedi. Bayar, Demirel'i makam aracının kapısı kapanmadan yakaladı; "Mübarek acil arıyor" dedi.
Demirel'in gözünde sanki bir ışık yanıp söndü.
Amaç hasıl oluyordu. O sırada Suudi Arabistan'da bulunan Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek kendisini acil aradığına göre, Suriye sağa sola başvurmaya, Arap dünyasını ayağa kaldırmaya başlamış demekti. Darbe nasıra denk gelmişti. Mübarek kendisini aradığına göre, ABD'yi de aramış olsa gerekti. ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından o gün yapılan açıklamada,
"Türkiye ile Suriye arasındaki krizin çatışmaya varmadan, diplomatik yollardan çözülmesi" isteniyordu.
Ancak Türkiye'nin niyetinin bu kez ciddi olduğunun gerçekten anlaşılması gerekiyordu.
ABD Başkanı Bill Clinton, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev gibi birkaç isimle birlikte Mübarek'i de o güne dek telefonda hiç bekletmemiş, hemen dönmüş olan Demirel, o gün Mübarek'in telefonunu almadı.
"Beklesin" dedi; "Meşgul deyin. Yarın arasın".


'Niçin böyle kızgınsınız?'
Ertesi gün, 3 Ekim'de Ankara'ya dönerken Cumhurbaşkanı pek konuşmadı. Yalnız yanındakilere, "Bu iş tuttu" dediği duyuldu; "Mübarek'i araması, Esad'ın paniklediğini gösterir. Artık daha dikkatli götüreceğiz. Mübarek'le bir konuşalım, ona göre ne yapacağımıza bakalım."
Çankaya'ya döner dönmez, "Mübarek'i arayın" dedi. Mısır Cumhurbaşkanı Kahire'ye dönmüştü.
Telefon konuşmasında nezaket sözcükleri kısa sürdü. Mübarek konuya kendi üslubunca doğrudan girdi: "My brother, wahst's going on? (Kardeşim neler oluyor?) Neden bu kadar kızgınsınız? Arap Dünyası endişeli, merak ediyor. Yarın geleyim, görüşelim..."
Demirel, Mübarek'i daha da endişelendirecek bir yanıt verdi:
- Yarın gelmeyin. İşlerim var. Öbür gün, ya da sonraki gün gelin...
Telefonu kapattı, "Anlaşılan Esad'la bir daha konuşmuş" dedi. Mısır Cumhurbaşkanı te-lefon görüşmesi ardından gazetecilere, "Her iki cumhurbaşkanı ile de görüştüğünü ve arabuluculuğa hazır olduğunu" açıkladı.


Türkiye'nin gerçek isteği
Türkiye'nin istediği bu değildi. Ankara niyetinin gerçekten anlaşılmasını istiyordu. Bu nedenle 1 Ekim konuşmasının uluslararası planda daha bir sindirilmesi için birkaç güne, birkaç demece daha ihtiyaç vardı. Zaman ayrıca verilecek mesajların eksiksiz hazırlanması için de gerekiyordu.
Demirel, danışmanlarına, "Bütün devlet kurumlarına haber verin" dedi; "Çok sağlam bir dosya verelim. Su sızmayacak. Eksiği olmasın. Mübarek'in Esad'a ne söyleyeceğini, ona tam söyleyelim. Hariciye'ye söyleyin, koordine etsin".
Ertesi gün Demirel, Fırat Üniversitesi'nin öğretim yılı açılış töreni için Elazığ'a uçarken, Mübarek de beraberinde Dışişleri Bakanı Amr Musa ve sağ kolu, baş danışmanı Osama El Baz ile birlikte Şam'a, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad ile görüşmeye uçuyordu.
Açıklamalar ve gerilimin yükselişi 5 Ekim'de devam etti.
Sabah gazetelerini alan, televizyon haberlerini açan yurttaşlar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sınır bölgelerine birlik sevki görüntülerini izlediler. Diyarbakır'daki İkinci Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı'nda konuşan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlhan Kılıç, ilk kez pasif anlamda da olsa 'savaş' kelimesini telaffuz ediyor, "Savaş iyi bir şey değil. Ben inanıyorum ki kriz yönetimi hâkim olacaktır" diyordu. Bu haberler, Ankara'daki büyükelçilikler aracılığıyla dünya başkentlerine iletiliyordu.


Arapların dayanışması
Şam'daki temaslarını değerlendiren Mısır Dışişleri Bakanı Musa; "Arapların Suriye ile dayanışması Türkiye'ye karşı değildir. Ancak gerilimin artması, bölgede yaşanan tüm halklar arasındaki ilişkileri zedeleyebilir" diyordu. Dışişleri Bakanı Cem'i telefonla arayarak "Gerginliği gidermek için gerekirse Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin Ankara'ya gelebileceğini" bildiren İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi, kendi kamuoyuna Türkiye ile Suriye arasındaki krizin bir 'İsrail komplosu' olduğunu söylüyordu.
Ankara için bu sözler, durumun bölge ülkeleri tarafından gerçek boyutlarıyla algılanmadığına kanıt sayılıyordu. Dışişleri Sözcüsü Büyükelçi Necati Utkan, 6 Ekim, yani bir gün sonrası için kararlaştırılan Mübarek'in gezisinin Ankara tarafından kesinlikle "Arabuluculuk" girişimi olarak görülmediğini ilan etti. Ara bulunacak bir şey yoktu, Türkiye'nin Suriye'den terörizmi desteklemeye son vermesi talebi vardı.
Başbakan Yılmaz günü Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, Dışişleri Bakanı İsmail Cem, İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve Genelkurmay Harekât Başkanı, aynı zamanda Başbakanlık Askeri Başdanışmanı Korgeneral Yaşar Büyükanıt ile toplantılar yaparak geçirdi. Bu toplantılarda uluslararası durumdan, askeri hazırlıklara, sınır boylarında alınmakta olan tadbirlere dek her şey gözden geçirildi.


'Geri adım atılmayacak'
Yılmaz'ın Cumhurbaşkanı Demirel ile kurduğu temaslarda 'Geri adım atmama' ilkesi öne çıkıyordu. Bölge ülkelerinin Mübarek'in ertesi sabahki Ankara ziyareti öncesi durumu net olarak anlaması gerekiyordu. O akşam bir televizyon programına çıkan Başbakan Yılmaz, "Suriye'den söz vermesini değil, Apo'yu vermesini istiyoruz" diyor ve dahasını yapıyordu: Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı'nın "Şimdi sırası değil" diyerek geri çevirdiği, Birleşmiş Milletler Yasası'nın 51'inci maddesine atıfta bulunuyordu:
"Yoksa meşru müdafaa hakkımızı kullanırız".
Bu arada Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Dışişleri'nden gelen mavi kapaklı 'Suriye-PKK' dosyasını yeterli bulmamıştı. Yetkililere, "Bana bugün itibarıyla bilgi lazım" demişti. "MİT'te vardır. Gidip baksınlar. İş ciddi.
Adama savaş ilan edeceğiz neredeyse."
Demirel bir de, dosyaya ek olarak, Dışişleri'nden "Türkiye'nin bütün argümanlarını ve isteklerini komprime olarak" sıralayan, bir sayfalık bir özet istemişti.
Cumhurbaşkanı'nın isteği Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Korkmaz Haktanır'a iletildi.


Mısır eliyle ültimatom
Birkaç saat sonra Dışişleri bir sayfalık notu hazırlamıştı.
Bu not aslında Gündüz Aktan'ın kaleminden çıkma bir uluslararası hukuk belgesi olan 23 Ocak 1996 notasının güncelleştirilmiş özetinden başka bir şey değildi ama Dışişleri Bakanlığı'nın bu konuda o güne dek hazırladığı en açık ve net ifadeli belgeydi. Özet şöyleydi: "Suriye ile ilişkilerimizin normale avdet edebilmesi için Suriye'nin uluslararası ilişkilerin temel norm ve kurallarına uymasını ve aşağıda sıralanan somut taleplerimize olumlu cevap vermesini bekliyoruz.
Buna göre:


Türkiye-Suriye ilişkilerinin Suriye'nin terörizme verdiği destek nedeniyle ciddi zarar gördüğü gerçeğinden hareketle, Suriye'nin bazı yükümlülükleri bulunduğunu resmen kabullenmesini ve terörizme destek konusunda bugüne dek sürdürdüğü tutumunu terk etmesini istiyoruz. Bu yükümlülükler, esas itibarıyla, teröristlere destek verilmemesi, sığınma imkânı sağlanmaması, mali yardımda bulunulmaması hususlarında resmi bir taahhüdü içermelidir. Suriye aynı zamanda PKK eylemcilerini yargılamalı ve PKK elebaşısı Abdullah Öcalan ile işbirlikçilerini Türkiye'ye iade etmelidir.
Bu çerçevede Suriye:

Kontrolü altındaki topraklarda terörist eğitim kampları kurulmasına ve işletilmesine izin vermemelidir,

PKK'ya silah temin etmemeli, lojistik malzeme desteğinde bulunmamalıdır,

PKK üyelerine sahte kimlik kartları düzenlememelidir,

Teröristlerin Türkiye'ye resmi yollardan girmelerine ve diğer yollardan sızmalarına sağladığı yardımı kesmelidir,

Terörist örgütün propaganda faaliyetlerine izin vermemelidir,

PKK'nın Suriye topraklarındaki tesis ve mahallerde faaliyette bulunmasına imkân sağlamamalıdır,

Teröristlerin üçüncü ülkelerden (Avrupa, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İran, Libya, Ermenistan) ve Kuzey Irak'a ve Türkiye'ye geçişlerine imkân tanınmamalıdır.

İlaveten, Suriye'den terörizme karşı mücadele kapsamındaki bütün faaliyetlerde işbirliği içinde bulunması beklenmektedir.

Ayrıca, Suriye, Arap Ligi'ne üye ülkeleri Türkiye aleyhine kışkırtma girişimlerinden vazgeçmelidir."

Mukabele hakkı
Demirel okudu, "Harika olmuş" dedi; "Şimdi bunun altına o mukabele hakkımızı da ekleyin". Demirel meşhur BM 51'inci maddeden söz ediyordu. Metin yazarları eklediler:
"Suriye bu eylemlerinden derhal vazgeçmediği takdirde, Türkiye doğacak bütün sonuçlarıyla meşru müdafaaya başvurma ve can ve mal kaybından doğan zararlarının tazminini her şart altında talep etme hakkını saklı tutmaktadır. Esasen, tüm bu görüşlerimiz 23 Ocak 1996 tarihinde diplomatik kanallardan Suriye'ye iletilmiş bulunmaktadır. Ancak uyarılarımıza bugüne dek kulak asılmamaktadır."
1996 Ocak ayında Suriye'ye verilen muhtıra, Genelkurmay, Dışişleri ve MİT tarafından Çevik Bir'in Genelkurmay Harekât Başkanlığı makamındaki o toplantıda Suriye çözülmeden PKK'yı çözmenin zor olacağı ve aslında Suriye'nin askeri imkânlarının da direnmesine el vermediğini gösteren değerlendirmelerin sonucunda ortaya çıkmıştı.


Görüşmede asker yok
Dışişleri Müsteşarı Haktanır'ın hazırladığı metinle Cumhurbaşkanı ve Başbakan aynı hatta girmişlerdi.
Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Yılmaz'dan ertesi gün Mübarek ile yapacağı görüşmeye katılmasını istedi. Demirel görüşmeye Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'nu davet etmedi. Bunun tamamıyla siyasi bir girişim olmasını ve öyle kalmasını istiyordu.
Buna karşın Dışişleri güçlü bir şekilde yer alıyordu. Haktanır'dan başka, eski Şam Büyükelçisi ve Müsteşar Yardımcısı Uğur Ziyal ile, Ortadoğu Genel Müdürü Aykut Çetirge ve daha alt düzeyde uzmanlar çağrılıydı.
Uluslararası hukuk konularındaki derin bilgisiyle tanınan Uğur Ziyal, Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Suriye dosyasına, en hâkim diplomat olarak biliniyordu. Suriye ile terörizme karşı bir işbirliğin kurulacaksa, bunun verilen sözlerin yerine getirilip getirilmediğinin yerinde denetlenmesini gerektireceği fikrini ortaya atan o olmuştu.
Türk Dışişleri uluslararası metinlerde bunu İngilizce 'verification', yani 'doğrulama' talebi olarak dile getirmeye başlamıştı. Daha sonra Adana Anlaşması'nın temelini oluşturan deyimi bulan da Uğur Ziyal idi.
--------------------------------------------------------------------------
137 Fırtınalı Gün...(4)

Mübarek Ankara'daki görüşmede konuyu önce 'İsrail çarpıtması' noktasına getirdi. Demirel, 'Suriye ile savaşta İsrail'e ihtiyacımız olmaz' yönünde yanıt verdi. Mübarek'in 'Araplar size karşı döner' tehdidi de sökmedi

Mübarek'le gergin saatlerSaatler 15.15'i gösteriyordu. Toplantı Cumhurbaşkanı Demirel'in Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek'e, "Aziz kardeşim, hoş geldiniz. Esasen sizi uzun zamandır resmi ziyaret için bekliyorduk. O hakkımız baki. Buyurun, sizi dinlemeye hazırım" sözleriyle başladı. Mübarek bu sözlerin altında kalmadı. Önce Başbakan Yılmaz'a yönelik, "Bölgeyi gezdi, Mısır'a uğramadı. Buna önem veriyorduk" siteminde bulundu, sonra, "Açıklamanızı duyduğumda çok şaşırdım. 'Acaba bilmediğimiz bir şey mi oldu?' diye düşündüm" diye konuya girip uzun uzun anlattı.
Türkiye'nin Suriye'ye çıkıştığını öğrendiğinde Suudi Kralı Fahd ile birlikteydi. O da çok şaşırmıştı ve "Benim adıma da bölgenin yeni bir çatışmanın ağırlığını kaldıramayacağını söyleyin" mesajını iletmişti. Kuveyt Emiri Al Sabah da aynı fikirdeydi. Gelmeden önce de Suriye'ye giderek Hafız Esad ile görüşmüştü. Ona, "Yakınlarda bilmediğimiz bir gelişme mi oldu?' diye sormuş, "Hiçbir şey olmadı" yanıtını almıştı.
PKK'nın Türkiye ve bölge açısından arz ettiği tehlikenin farkındaydı. Mübarek "Bunları söylerken Suriye'yi savunuyormuş gibi bir intiba yaratmayı kesinlikle arzu etmiyorum" diyor ve ekliyordu: "Sadece savaşın çözüm olmadığını vurgulamak istiyorum. Dışişleri Bakanınıza da söyledim, bu aşamada silahlı çatışmayla netice alınamaz. Terör herkese büyük zarar veriyor, biz de şikâyetçiyiz. Ancak bu silahlı bir çatışma için geçerli bir gerekçe teşkil eder mi bilmiyorum."
Mübarek'in son sözleri Türk heyetini rahatsız etti. Türkiye'nin 15 yılda 30 bin yurttaşını kaybetmiş olması, nihayet bunun kökenine inmeye karar vermesi, Arap liderler tarafından hafife mi alınıyordu? Yılmaz sinirlendiği zamanlarda yaptığı gibi, durduk yerde gözlüğünü düzeltmeye, koltuğunda kıpırdanmaya başlamıştı.
Mübarek'in devamında söyledikleri sinirleri daha da gerdi; bir gün önce İran Dışişleri Bakanı'nın yaptığı gibi bir 'İsrail komplosundan' söz etmeye başlamıştı: "Arap kamuoyları, Türkiye'nin son çıkışının İsrail'in kışkırtmasıyla meydana geldiği gibi bir intibaya sahip. Araplar Türkiye'nin İsrail'in arzuları yönünde hareket ettiğine inanıyor. Buna şahsen katılmıyorum. Ancak bu kanı Arap kamuoyunda yaygın. Bu kanıyı birlikte silmemiz gerekiyor."
Türkiye'nin Suriye'den taleplerini savaşa çıkmadan sağlamaya çalışan ve ABD Başkanı'ndan bu çerçevede destek alan Mübarek, konuyu İsrail komplosu iddiasına çekmiş, Türkiye'yi adeta yeniden savunma konumuna çekmeye çalışıyordu. O anda 0 İsrail konusuna verilecek bir cevap, bütün oyun planını suya düşürebilirdi.


'Terör hep aynı'
Demirel, soğuk bir sesle 1984'ten bu yana Türkiye'nin maruz kaldığı terör hareketi sonucu kayıplarını anlatmaya başladı. Mübarek bunu "Terör her yerde aynı diye" kesmeye çalıştı.
Demirel, Mübarek'in ikinci bir cümlesine izin vermeden dozu artırdı: "Bu kanlı terör hareketinin hedefi Ortadoğu'da bir Kürt devleti kurmak. Bunun coğrafyası, Irak'ın kuzeyi, Türkiye'nin güneydoğusu, İran'ın ve Suriye'nin bölümleridir" diye sürdürdü; "Olayın Türkiye'yi rahatsız eden, ancak bugün tepe noktasına çıkmış tarafı, Türkiye'nin dört bir yanında yapılan cenaze törenlerinde halkın gösterdiği infialdir. Her sene Türkiye'nin bine yakın askeri ve sivil vatandaşı teröre kurban girmektedir."
Mübarek, bunları ilk kez duyuyormuş gibi sordu: "Türkiye'nin sınırları içinde mi?" Demirel, "Evet. Daha iki gün önce Kayseri'de aynı durum yaşandı" dedi. Demirel daha çok uzatmadan ve konuyu Suriye'ye getirdi: "Bunlarla 15 senedir pek çok toplantı yaptık. Pek çok protokol, belge imzaladık. Ancak bu hareket durmadı. Suriye bu hareketi desteklediğini, Apo'yu sakladığını inkâr etti. Esad bana bizzat inkâr etti. Ben bunun üzerine Apo'nun Şam'daki adresini, telefon numarasını gösteren bir kâğıdı çıkarttım ve Esad'a uzattım. Kâğıdı aldı hiçbir şey söylemeden katladı, cebine koydu. İslam Konferansı Örgütü zirvesinde 'Eğer Suriye'nin yanındayız diyorsanız, nesinin yanındasınız' diye sordum. Suriye insanları öldürtüyor. Arap liderlere, cumhurbaşkanlarına, krallarına, emirlerine, 'Eğer içinizden birinin kusurlarını Arap dayanışması adı altında desteklerseniz vebal altında kalırsınız' dedik."


Beklenmeyen sertlik
Demirel, bir soluk durakladı. Mübarek bu kadar sert çıkış beklemiyordu. Demirel, darbeyi vurmanın zamanının geldiğini biliyordu:
"Efendim, Türkiye'nin İsrail ile kurduğu ilişkiler Suriye'ye karşıymış. Birincisi, Türkiye Filistin davasına son 50 senedir açık bono destek vermişti. İkincisi, Türkiye'nin İsrail ile münasebetlerinin üçüncü ülkelere karşı olmadığını kerratla söyledik." Mübarek bir anda savunma pozisyonuna kendisinin düştüğünü anladı; "Ben de bu laflara inanmıyorum ama, sokaktaki adamın hissiyatını aktardım" dedi.
Süleyman Demirel, "Çok iyi anlıyorum, devam edeyim" diye kesti: "Üçüncüsü, yanlış anlaşılmasın, Türkiye, Suriye ile askeri çatışmaya girerse İsrail'e ihtiyacı olur mu? Yani İsrail ile bir olup, Suriye'ye ne yapacağız?"
(Burada ilginç bir saptama yapmakta yarar var. Çankaya'da bu görüşmelerin yapıldığı saatte, Ankara'da bir başka mekânda daha bu konu dile getiriliyordu. Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, basına bir açıklama yaparak, "Bazı ülkeler bu gelişmenin son yıllarda Türkiye-İsrail ilişkilerinin gelişmesine bağlı olduğunu düşünüyor" diyordu. Kutan, bir önceki yıl istifa eden ve İsrail'le Türkiye arasındaki toplam iki askeri ve güvenlik işbirliği anlaşmasını imzalamış olan Refahyol hükümetinin Enerji Bakanı'ydı.)


Konuk pişman oldu
Mübarek konuyu açtığına pişman olmuştu. Diplomatik çözüm amacıyla açtığı konuşmada, konu savaşın apaçık telaffuzuna gelmişti. Demirel, "Suriye'nin yaptığı BM yasasının 51. maddesine açıkça aykırı. Diyalogdan netice alamadık. Şimdi konuşmaktan çok, somut uygulamalar lazım. Bunları bir not haline getirdik, şimdi size takdim edeceğim" dedi ve bir gün önce Dışişleri'nin hazırladığı özetten, Türkiye'nin Suriye'den taleplerini Mübarek'e okumaya başladı.
Hızla ve tane tane okudu. Sonra "Gerginliği çıkaran biz değiliz. Gerginlik bizim insanlarımızın öldürülmesinden çıkmaktadır" diyerek, kalın mavi kapaklı dosya ile birlikte, şeffaf plastik bir dosya içindeki tek sayfalık ültimatomu Mübarek'e verdi. Mübarek durumun beklediğinden daha sert olduğunu anlamaya başlamıştı, ama hâlâ başka zemine çekmeye çalışıyordu:
"Aziz kardeşim, sizi çok iyi anlıyor ve üzüntünüzü paylaşıyorum. Çok haklısınız, sabrınız taşmıştır. Ha bugün, ha yarın çözüm bulunacak diye beklemişsiniz. Ancak fevri davranmamak, diplomasiye bir şans daha tanımak lazım. Bunu takvime de bağlayabilirsiniz. İzninizle bir öneri getirmek istiyorum. Uygun görürseniz, öncelikle siyasi düzeyde temas imkânı arayalım. Bilahare bana verdiğiniz talepleri karşı tarafla kendiniz de görüşebilirsiniz. Elbette ilk bakışta karşı tarafın bu kâğıtta yazılan taleplerinizi karşılaması zor görünüyor. İki ülke dışişleri bakanlarının bir araya gelmesi için gerekirse ben aracı olurum. Sıkıntılar açık açık yazılır bunun üzerinde konuşulur, bunun kimseye bir zararı olmaz."
Demirel'in sabrı taşmaya başlamıştı: "Suriye liderliğine her şeyi açıkça söyledim. Onlarla tekrar görüştüğümüzde hiçbir şey yapmazlarsa, o takdirde durum çok vahim olur."
Mübarek duymamış gibi devam ediyordu:
"İki dışişleri bakanı bir araya gelir. Amr Musa da aracılık eder. Siz dosyanızı ortaya koyar, karşı tarafın cevap vermesini istersiniz."
Demirel de duymamış gibi davrandı:
"Buraya kadar teşrif ettiniz. Acaba bizden aldığınız intibaları ve talepleri karşı tarafa nakledip onlardan alacağınız tepkiye göre bir mekanizmanın düzenlenmesi cihetine gidilmesi daha doğru olmaz mı?" Mübarek hâlâ Türkiye'nin taleplerini Suriye'ye doğrudan götürmek yerine, zamana yaymaya çalışıyordu: "Aziz kardeşim. Suriyelileri çok iyi tanırım. Gidip 'Bunlar Türkiye'nin talepleri dersem, 'Tamam, hemen oturup konuşalım' diyeceklerdir. Tabiatıyla Türkiye'nin her dediğine 'Evet' demeyeceklerdir. Karşılıklı oturup konuşmanızda yarar var."


Yılmaz'la söz düellosu
Konuşmanın bu noktasında Başbakan Yılmaz söz istedi ve konuya çok sert bir giriş yaptı:
"Sayın Cumhurbaşkanımız meseleyi tüm ayrıntılarıyla dile getirdi. Diplomasiye 15 yıldır şans tanınmasının faturası 30 bin ölüdür. Bunun 5 bini güvenlik mensuplarıdır. Özellikle Silahlı Kuvvetlerimizin artık diplomasiyi beklemeye tahammülü yoktur. Bu durum halktaki galeyanla birleşince, hükümetimizin diplomatik çabaları sürdürmesi fevkalade güçleşmektedir."
Mübarek şaşırmıştı. Konuşmanın başına dönmesi bunu gösteriyordu:
"Sorulması gereken soru, silahlı çatışmanın arzu edilen sonucu getirip getirmeyeceğidir. Tüm samimiyetimle söyleyeyim, Arapların hepsi Türkiye'ye cephe alır."
Yılmaz bu tehdidi duymazlıktan geldi, Mübarek'in üzerine gitti: "Bu yüzden konuşmamın başında çarpıcı bir rakam verdim. Diplomasinin bize şu ana kadar maliyeti 30 bin kayıptır."
Bu noktada iş artık Mübarek ile Yılmaz arasında bir söz düellosuna dönüştü:
- Arap kamuoyunun kuşkularının giderilmesi gerekmektedir. Bu yüzden,
'Türkiye, Suriye'ye son bir fırsat verdi' denebilmelidir.
- Diplomasiye son bir şans vereceksek, aynı zamanda askeri tedbirlerimizi de sürdürmemiz gerekir. Zira diplomasimizi askeri tedbirlerle destekleyemezsek, yine netice alınamayacaktır.
- Türkiye Suriye'ye son bir şans vermelidir. Silaha başvurmanız Suriye'ye koz verecektir. Mazlum rolünü oynayacaktır. Samimiyetle, diplomasiye son bir şans verilmesini öneriyorum.
- Suriye'yi çok iyi tanıdığınızı söylediniz. Ucu açık, nereye gideceği belli olmayan bir süreç fevkalade mahzurlu olacaktır. Bu sürecin bir takvime bağlanmasında Mısır'ın bir rolü olabilir.
- Öncelikle diyalog başlamalıdır. Gelişmelere göre ne yapılabileceğine karar verilebilir.
- Diyaloğun tek bir zemini olabilir. O da Sayın Cumhurbaşkanımızın size verdiği dosyadaki haklı taleplerimizdir.



--------------------------------------------------------------------------------


Bülent Ecevit'ten açıklama
Sayın Murat Yetkin'in Radikal gazetesinde yayımlanan '137 Fırtınalı Gün' dizisinin bugünkü (dünkü) bölümünde zamanın Cumhurbaşkanı sayın Süleyman Demirel'in Suriye konusundaki politikasıyla ilgili ilginç bilgiler verilmektedir.
O arada sayın Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan Yardımcısı olarak benden farklı bir tutum izlemeyi uygun bulduğu anlaşılmaktadır. Konuyu benimle görüşmesini tavsiye eden Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem dahil üst düzey devlet yetkililerine de yadırgadığım bir üslupla bana şöyle tepki gösterdiği: "Kimseyi arayamam, kimseyi de iknaya uğraşmam. Bırakın ne hali varsa görsün, ne istiyorsa söylesin, ne biliyorsa yapsın," dediği belirtilmektedir. Aramızdaki sorun ne idi?
Cumhurbaşkanı sayın Demirel, Abdullah Öcalan'ın Suriye'den kovulmasını, aksi halde bu ülkeye karşı derhal bir askeri harekât yapılmasını istiyordu. Benim düşüncem ise şöyleydi: Türkiye, Abdullah Öcalan konusunda her zaman yanıbaşındaki Suriye'yi baskı altında tutabilirdi. Ancak Abdullah Öcalan, Suriye'deki karargâhını Avrupa ülkelerine veya Rusya'ya taşımak zorunda bırakılırsa Türkiye o zaman çok daha ağır sorunlarla karşılaşırdı. Nitekim öyle oldu. Türkiye'nin baskısı altında Suriye'den kovulan Abdullah Öcalan ve çevresi başta Rusya, İtalya veya Yunanistan gibi kolay denetleyemeyeceğimiz ülkelerde, hatta tüm Batı ülkelerinde büyük bir hareket serbestliği olanağına kavuştu. Birçok Batı ülkesinde kimi bakanlarla, milletvekilleriyle ve sivil toplum örğütleriyle içli-dışlı ilişkiler kurabildi. Öyle ki müttefikimiz İtalya da Öcalan'a çevresine her türlü lüks yaşam ve iletişim olanağını sağlamıştı. Yunanistan'ın Türkiye'yi tehditleri de çok daha ağırlaşmıştı. Görülüyor ki Abdullah Öcalan ve karargâhı Suriye'den kovulmakla sorunumuz çözülemezdi. Sorunu çözebilmemizin başta gelen yolu Abdullah Öcalan'ı yakalayıp Türkiye'ye getirmek ve Türk adaletine teslim etmekti. Nitekim başında bulunduğum azınlık hükümeti bunu sağlamıştır. Bülent Ecevit

YARIN: Mübarek Esad'ı azarlıyor

137 Fırtınalı Gün...(5)

Ankara'da 'arabulucu' rolü oynayamayacağını anlayan Mübarek, Kahire yerine acilen Şam'a geçti ve Esad'a çıkıştı: 'Bu iş ciddi, inandırıcı değilsin.' Esad derhal İran'a başvurdu. Hatemi'nin Türkiye'ye yolladığı Harrazi da 'arabulucu' rolünü alamadı

Mübarek Şam'da Esad'ı azarladı
Mısır Devlet Başkanı Mübarek'in Başbakan Mesut Yılmaz'la söz düellosunda son söyledikleri durumu değiştirmedi. Demirel'in "Aziz Kardeşim. Sizi dinledik. Kendi aramızda durumu istişare etmeye devam edeceğiz ve ne yapacağımıza karar vereceğiz" sözüyle aslında toplantı bitmişti.
Mısır heyetinin yine de görüşmeye bir arabuluculuk havası verme girişimi oldu. Dışişleri Bakanı Amr Musa'nın önerisi ile bir 'ortak basın açıklaması' için çalışma kararı alındı. Demirel ve Mübürak, makama geçip birer kahve daha söylediler. Dışişleri Bakanları ve heyetleri ise ortak açıklama için Kırmızı Salon'da kaldılar.
Musa'nın gayet rahatlamış bir tavırla Dışişleri Bakanı İsmail Cem'e dönüp, "Evet İsmail, şimdi o nefis Türk kahvenizden ısmarlamayacak mısın?" diye sorup purosunu yakması, Türk heyetindeki kuşkuları berraklaştırdı. Mısır'ın niyeti, Şam'da olduğu gibi buradan da bir 'ortak açıklama' çıkarmak, ABD ve Arap dünyasına "Gerilim sona erdi, çatışma olmayacak, sakinleştirdik" mesajı vererek Türkiye'nin Suriye'den taleplerinin belki de sonsuza dek unutulmasına yol açmaktı. Dışişleri'nin genç diplomatlarının 'kötü polis,' Müsteşar Korkmaz Haktanır ve yardımcısı Uğur Ziyal'in 'iyi polis' rolünü üstlenmesiyle Mısırlılar böyle bir açıklama alamadı.


Mecburi istikamet Şam
Heyetler nihayet iki cumhurbaşkanının karşısına çıkıp, "Türk tarafı Suriye'nin PKK terörüne verdiği destek konusundaki tutumunu açıklamıştır, temas sürecektir" gibi bir cümlede mutabık kaldıklarını açıkladıklarında Mübarek durumun gerçekten çok ciddi olduğunu anlamıştı. Ankara'dan Kahire'ye dönmeyi planlamışken, rotasını değiştirdi. Mübarek yeniden Şam'a gidecek, Türkiye'nin taleplerini içeren dosyayı Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad'a verecek ve PKK'yı topraklarından çıkarmazsa başının belada olduğunu söyleyecekti. Türkiye sıcak közden çıkardığı patatesleri Mısır'ın eline tutuşturmuş Suriye'ye gönderiyordu.
Esad zaten o sabahtan beri ABD Başkanı Bill Clinton'un ültimatomu ardından nasıl bir çıkış yolu bulacağını düşünüyordu. İş artık gizlenemez boyuttaydı. Aldığı mesajdan Türkiye'nin de haberi olduğu, zaten mesajın içinde yazılıydı. Dışişleri Bakanı Madelaine Albright ile birlikte İsrail'e giden ABD Dışişleri Sözcüsü James Rubin, ülkesinin hem Türkiye, hem de Suriye ile temas kurduğunu açıklamıştı. Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El Şara'nın o gün yaptığı "Türkiye ile Suriye arasında hiçbir sorun bulunmadığı" açıklamasının herhangi bir hükmü yoktu.
Mübarek'in tekrar Şam'a gelmek istediğini öğrenen Esad, "Buyursun, gelsin" demiş ama, işlerin sarpa sardığını anlamıştı. Türkiye yumuşama yönünde bir adım atmış olsa, Mübarek belki en fazla Dışişleri Bakanı'nı gönderirdi. Elinde nispeten işe yarar durumdaki iki kolordusunu İsrail sınırında tutmak zorunda olan Esad, Türkiye'nin saldırısına karşı koyamayacağının, SSCB'nin dağılması ardından zorlukları artan rejiminin Arap ülkelerinin kınama mesajlarıyla yıkılıp gidebileceğini görüyordu.
Mübarek, Suriye defteri kapandıktan sonra, 6 Aralık'ta Ankara'ya tekrar geldiğinde, 6 Ekim akşamı Şam'da Esad'la arasında geçen konuşmayı Ankara'ya aktaracaktı. İşte diyalog:
- Türkler ciddi. Sen bu adamı (Abdullah Öcalan) burada tuttukça da bu iş tehlikeye binecek.
- Adam burada yok. Türklerin niyeti başka.
- Bak. Sana artık ben de inanmıyorum. Adam burada. Bu adamı korumak için Arap kaynaklarını kullanmaya, israf etmeye devam edersen seni başta ben lanetlerim. Bu yüzden bir savaş çıkarsa, bunun en başta sorumlusunun sen olduğunu çıkar ben ilan ederim.


Esad Hatemi'yi arıyor
Mübarek'in aktardığına göre bu diyalog sonrası Hafız Esad "Apo burada değil" ısrarını bırakmış ve "Tamam, halledeceğim" demişti. Ama Esad hâlâ bir başka çıkış yolu arıyordu. İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'yi tekrar aradı. İran'dan, hem dönem başkanlığının yürüttüğü İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) şapkasını kullanarak, hem de komşusu sıfatıyla Türkiye'yi askeri harekâttan caydırması için yardım istedi. Tahran birkaç gün önce Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi'nin ağzından bunun bir 'İsrail kışkırtması' olabileceğini söyleyerek Suriye ile dayanışma gösterisinde bulunmuştu ama,
İran'ın durumu değerlendirmesi de, takınacağı tutum da Suriye'ninkinden çok farklı olacaktı.
Evet, İran'daki PKK'lılar da Türkiye için sıkıntı kaynağıydı. Ancak bu tamamen Türkiye'yi rahatsız etme, rahat bırakmama çerçevesinde bir istikrarsızlaştırma faaliyetiydi. Yoksa Kürt ayrılıkçılığı İran'ı da Türkiye kadar rahatsız ediyordu. Tarihteki tek Kürt devleti denemesinin, üç aylık Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin 2. Dünya Savaşı sonrasında, 1946'da İran topraklarında kurulduğunu unutmuyorlardı. İran, iş kendi Kürtlerine gelince herkesten acımasızdı. İranlı Kürt ayrılıkçıların örgütü Komala'nın lideri Kasımlo'nun İran ajanlarınca takip edilip Berlin'de öldürülmesi bunun kanıtıydı. Üstelik, Türklerle tarihin yaşayan en eski sınırına 1639 Kasrı Şirin anlaşmasından bu yana sahip olan İranlılar, Türkleri ne zaman ciddi olup ne zaman blöf yaptıklarını anlayacak kadar tanıyorlardı.
Ertesi gün, 7 Ekim'de Hatemi, Demirel'i telefonla aradı. Harrazi'yi Şam'a oradan da Ankara'ya göndermek istediğini söyledi. Konuyu savaşa varmadan çözmek için neler yapılabileceğini öğrenmek istiyordu. Demirel Mübarek'e söylediklerini özetledi: Suriye, Türkiye'nin taleplerini yerine getirmeli, ya da sonuçlarına katlanmalıydı. Bıçak kemiğe dayanmıştı.
Hatemi, "Lütfen Harrazi'yi bekleyin. Onunla bir mesaj göndereceğim" dedi. Harrazi, artık İsrail söylemini bırakmış, İKÖ dönem başkanı olarak çabalarının sorunu çatışmaya meydan vermeden çözmeye yönelik olduğunu söylüyordu. Aynı gün Ankara ayaktaydı.
Sabah toplanan Bakanlar Kurulu'nda Yılmaz, Mübarek görüşmesi konusunda bilgi verdi ve geri adım atılmadığını söyledi. Yılmaz bakanlarına, işler tırmanırsa Meclis'e Anayasa'nın 92. maddesi uyarınca savaş kararı teklif etmeye hazırlıklı olmalarını söyledi. Son durum Demirel'in 9 Ekim'de Köşk'te yapacağı dar kapsamlı bir toplantıda derinlemesine ele alınacaktı.


Ecevit hâlâ endişeli
Başbakan Yardımcısı Ecevit endişeliydi. Demirel'in çıkışını erken bulmuştu; öncesinde MGK'da konuşulmuş, dolayısıyla hükümete de danışılmış olmasını bekliyordu. Oysa 30 Eylül MGK'sında konu açılmamış, 1 Ekim konuşması Ecevit için sürpriz olmuştu. Ecevit, benzeri görüşleri, saat 15.00'te Suriye krizi özel gündemiyle toplanacak olan TBMM Genel Kurulu öncesinde yapılan DSP Meclis Grubu'nda da dile getirdi. Gerçi Ecevit, "Savaş silahından önce siyaset silahını kullanmak gerekir" diyerek çekincesini dile getiriyor ama, "PKK terörünün kökünü kurutmak için her türlü çareye başvurmak zorundayız" sözleriyle, gerekirse savaş kararı alınabileceğine açık kapı bırakıyordu.
Yılmaz, Bakanlar Kurulu'ndaki konuşmanın benzerini Meclis Genel Kurulu'nda yaptı; hükümet gerekirse Meclis'e başvurmaya kararlıydı. Türkiye'nin, Suriye'ye savaş ilan etmesine tam bir adım kalmıştı. Meclis'in oybirliği ile kabul ettiği kararla Suriye, PKK'ya desteği kesmesi, aksi halde neticelerine katlanması konusunda en üst perdeden bir kere daha uyarılmıştı.
Harrazi 8 Ekim'de Şam'daydı ve açıklamalarının tonu artık Türkiye eleştirisi olmaktan tamamen çıkmıştı. Oysa Suriyeli muhatabı Şara'nın sözleri içinde bulunduğu sinir bozukluğunu ele veriyordu: Türkiye'nin bu kışkırtmasının zamanlamasını anlayamıyorlardı. Türkiye kendi sorunlarını komşusuna yansıtıyordu.
Ankara, bu sözlerden Şam'da moralin çökmek üzere olduğu sonucunu çıkardı. Demek ki Mübarek dosyayı vermişti. Zaten o gün Cem'i telefonla arayan Musa'nın aktardığı bilgiler de bu durumu teyit ediyordu. Suriye PKK liderliğini daha fazla taşıyamayacağı kararının eşiğindeydi. Biraz daha yüklenmek yeterli olacaktı.
O gün Dışişleri'nde de bir değerlendirme toplantısı yapıldı. Müsteşar Haktanır ve siyasi yardımcısı Faruk Loğoğlu tarafından hazırlanan bir 'felaket senaryosu' dahil, tüm ihtimaller değerlendirildi. Felaket senaryosu, Suriye'ye saldırılması halinde Türkiye'nin başına en kötü nelerin geleceği tahminlerinden oluşuyordu. Değil Yunanistan'ın, Rusya'nın bile Türkiye'ye savaş açabileceği ve ABD'nin da yardıma gelmeyeceğine varana dek uzak ihtimalleri bile hesaba katan bu senaryo çalışmalarına karşın, "gerekirse göze alınabileceği" ve başka yol kalmadığı fikri giderek berraklaşıyordu. Dışişleri, NATO ve AB ülkeleri başta olmak üzere bütün ülkelere, tamamına mektuplar göndererek, büyükelçilikler aracılığıyla yüz yüze konuşarak geniş bir diplomatik kampanya açma kararına vardı. Ertesi gün Harrazi gelecek, ardından Çankaya'daki siyaset belirleme toplantısı yapılacaktı.


Cem, Harrazi'yi tersliyor
Harrazi Ankara'ya iner inmez Dışişleri Bakanlığı'na alındı. Kısa ikram faslından sonra heyetler arası görüşmelere geçildi. Harrazi "Hem Esad'la, hem Şara ile uzun uzun görüştük" dedi, "İzlenimim, Suriye'nin kaygılarınızı yanıtlamak istediğidir. Ama onların da bazı noktaları var. Birincisi PKK'nın başının şu anda Suriye'de olmadığını ve sokulmayacağını söylüyorlar. İkincisi, PKK'ya korunak 'faciliteies' vermeyecek, lojistik ve mali destek vermeyecek."
Cem, bakanlık uzmanlarıyla toplantı sonrasında kurşun kalemle aldığı notlarına bakarak Harrazi'nin sözünü kesti: "Doğrulama 'verification' mekanizmasına hazırlar mı? Verilen sözlerin yerine getirildiğini görmezsek, sözlerin bir anlamı olmaz." Bu sorunun anlamı, 'Suriye'de denetim yapacağız, bunu yaptıracaklar mı?' idi.
Harrazi, "Ona da hazırlar" dedi ve ekledi, "En iyisi bir araya gelip konuşmak, bunları kâğıda dökmek, sonra da gerçekleşmesini görmek."
Türk diplomatlar İran heyetinde şu eğilimi algılamaya başladı: Kendisini Arap dünyasının lideri yerine koyan Mısır, arabuluculuğu başaramamış, Suriye'nin esas arzusu olan işi zamana yayarak unutturma hedefine ulaşamamış, bir de Türkiye'ye karşı Suriye'nin elindeki tek dış politika silahını, PKK'yı almayı amaçlayan taleplerini iletmek zorunda kalmıştı. Oysa İran bu tür bir arabuluculuğu İKÖ dönem başkanı sıfatıyla sağlayabilirdi. Bu kuşku, Harrazi, Cem'e "İsterseniz Şara ile konuşmanızı sağlayabilirim" dediğinde açığa çıktı. Cem, Harrazi'nin sözünü kesti: "Bizim Şara ile görüşmek için arabulucuya ihtiyacımız yok. Telefon etsem, görüşürüm. O da arasa görüşürüz. Bir aracıya ihtiyacımız yok. Ama görüşüp görüşmeme konusunun başka koşulları var. Eksik olan aracı değil."
Cem, üç gün önce Yılmaz'ın Mübarek'e yaptığı, "Görüşmek için önce PKK'ya yardıma son versin" çıkışını Harrazi'ye tekrarlıyordu.
Bunun üzerine Türk diplomatlar ikinci tur görüşmede 'verification', doğrulama kelimesi yerine, durumun daha da net anlaşılması için 'monitoring', izleme kelimesi kullanmaya başladı. İran heyetinin, Ankara'nın artık Şam'ın sözlerine gözleriyle görmedikçe itibar etmeyeceğini iyice anlamalarını istiyorlardı. Diplomat ve askerlerden oluşan bir heyet Suriye'ye gitmeli, görmek istediklerini orada görmeliydi. Cem, "Bir mesele de Lübnan" dedi; "Suriye bize bir şey der, kendi ülkesinde gerekeni yapar, Lübnan'da kontrolü altındaki bölgede desteği sürdürebilir. Biz bunu bütün olarak görmekteyiz".


'Tek meselemiz var'
Harrazi, yine Suriye ile oturup tüm meseleleri konuşma konusunu açınca, Cem daha net konuşmaya başladı: "Bizim bir tane meselemiz var; o da terör meselesi. Suriye bu politikasına devam ettiği sürece konuşmanın yeri yok. Her şey düzelirse, o zaman bakarız."
İranlı bakan istediklerini alamamıştı. Dışişleri'nin önünde bir medya ordusu bekliyordu. Harrazi hiç değilse uzlaşma adımı atıldığı yönünde bir ortak açıklama istedi. Üç gün önce Mübarek görüşmesinden ağızları yanan Haktanır ve Ziyal itiraz etti. Cem, "Aman" dedi, "Hiç bir beklenti yaratmayın. Böyle bir şey yaparsanız aksini söylemek zorunda kalabiliriz. Basit bir açıklama yapalım". Harrazi durumu tarttı. Cem, kameralar önünde ilk sözü kendisine verecekti. Kendisinin Suriye ile diyalog ve arabulmadan söz etmesi, sonra da Cem'in bunu herkesin önünde yalanlaması fiyasko olurdu. Bakanlığın önünde sıradan bir açıklama yaptılar, terörizme karşı mücadeleden söz ettiler.
-------------------------------------------------------------------------
İran Dışişleri Bakanı Harrazi, 'Bize, Öcalan'ın Suriye'de olmadığını söylediler' deyince Cumhurbaşkanı Demirel çıkıştı: Türkiye bir adamın nerede olduğunu bilecek bilgiye sahiptir. Bu sabah henüz görevlilerimizle konuşmadım, ama dün akşam oradaydı

'Apo dün akşam Şam'daydı'
İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi, Dışişleri Bakanlığı'nın bulunduğu Balgat'tan Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nün bulunduğu Çankaya'ya Dışişleri'nden
aldığı bu katı havayla gitti. Elinde, İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e gönderdiği mesaj vardı. Şam hâlâ Türkiye'nin tehdidinin boşa çıkarılması, elindeki tek dış politika silahının, silahlı örgütlere kol kanat germe olduğunun anlaşılmaması için Ankara'nın önce masaya oturtulmasını istiyordu. Ancak Ankara'nın tutumunun ne kadar katı olduğunu görmüştü. O nedenle, Demirel'le konuşurken Şam'dan aldığı havayı daha açık yansıttı:
"Türkiye'nin kaygılarını anlıyoruz. Biz de terörizmden çok çektik. 30 bin şehit vermek kolay değil. Kamuoyunun bunu kabul etmesi kolay olmaz. Geçmişte Suriye ile görüşmeleriniz oldu. Ancak bu görüşmelerin eskisi gibi tekrarlanmasını istemiyorsunuz. Bazı pratik adımlar atılmasını istiyorsunuz. İki taraf da fiili olarak somut adımlar atarsa iyi sonuçlar verebilir. Ben Suriye tarafının PKK'yı ülkesinde barındırmamak için bir karara vardığı izlenimi edindim. PKK lideri Abdullah Öcalan'ın ülkesinde bulunmaması için kararlılar. Türk tarafıyla oturup samimi bir şekilde terörizm görüşmeye hazır olduklarını bildirdiler."


'Bize teslim etsin'
Harrazi yeni bir şey söylemeye başlamıştı. Suriye'nin 'PKK'yı barındırmama, Öcalan'ı bulundurmama' kararı aldığını Şam'dan gelerek söyleyen İran Dışişleri Bakanı'ydı. Ancak buradaki kelime oyununu anlamak zor değildi. Bu sözler, sanki Öcalan ve PKK liderliği Suriye'de değilmiş ve sanki Suriye'ye gelirlerse kabul edilmeyeceklermiş gibi de yorumlanmaya açık bir diplomatik cümle içinde kurgulanmıştı. Öte yandan, Esad, Hatemi'ye ve Harrazi'ye bu sözü verirken, bir yandan Apo'yu gerçekten ülke dışına çıkarmaya karar vermiş ve zaman kazanmaya çalışıyor da olabilirdi.
Sözü Cumhurbaşkanı Demirel aldı:
"Biz Suriye'den toprak ya da birtakım haklar istemiyoruz" diye söze başladı ve devam etti: "Bizim istediğimiz bu kanlı terör hareketine destek vermekten ve terörist unsurları ülkesinde barındırmaktan vazgeçmesidir, bu hareketin başını Türkiye'ye teslim etmesidir. Bu zamana kadar bize verilen taahhütlerin hiçbiri tutulmamıştır. Şimdi yeni bir vaatte bulunulması yerine, eğer varsa, iyi niyet gösterilmesi zamanıdır. Sözlerinizi ve tespitlerinizi dikkatle dinledim. Bunlar içinde umit verici birtakım işaretler mevcuttur. Bunların nasıl geliştirileceği hususunu herhalde sayın Dışişleri Bakanı Cem ile müzakere edeceksiniz."
Cem söze girdi: "Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Harrazi ile görüşmemizde denetleme mekanizması üzerinde de durduk. Kendisi bu konuda Suriye'den olumlu işaret aldığını söyledi. Ben de Suriye'nin iyi niyetinin sözlerle değil, somut uygulamalarla anlaşılacağını ve taahhütlerini yerine getirip getirmediğinin denetimlerle anlaşılması gerektiğini söyledim."


'Denetleme süreci'
Dışişleri Bakanı Cem, ilerleyen haftalarla Türk ve Suriye askeri ve diplomatik makamları arasında 'Adana süreci' adıyla başlayacak görüşmelerin zeminini sağlama almaya çalışıyordu. Demirel, "Ben de" dedi, "sayın Harrazi'nin ifadelerinden Suriye'nin PKK'ya bu ülkede barınma izni vermeyeceğini ve Öcalan'ın Suriye'de ikamet etmemesi için kararlı olduğunu anladım. Bu iki tespit önemli. Ancak daha önemli olan Suriye'nin bunu yerine getirmesidir."
Konuk Dışişleri Bakanı, sihirli sözcüğü söylemiş ve konuşmanın seyri bir anda olumlu yöne gitmeye başlamıştı. Harrazi belki bundan cesaret alarak Demirel'in damarına basacak şu sözleri söylememiş olsaydı, aralarındaki diyalog sertleşmeyecekti:
- Suriye'nin bize söylediği, Öcalan'ın zaten bu ülkede olmadığı, bu nedenle gelecekte de Suriye'de olmasına izin verilmeyeceği idi.
- Öcalan Suriye'dedir. İstiyorlarsa, şu anda nerede olduğunu size söylerim. Türkiye kocaman bir devlettir. Bir adamın nerede olduğunu bilecek bilgiye sahiptir. Dün akşama kadar, dün akşam dahil, Şam'daydı. Bugün sabahleyin henüz bizim ilgili görevlilerimizle konuşmadım, bilemem, ama dün akşam oradaydı.
- Bunu inceleme mekanizmasına bırakmak gerekir.
- Biz bıçak kemiğe dayandı diyorsak, artık Suriyeli dostlarımız PKK'yı barındırmaktan vazgeçmelidir. Bize güvenin. Suriye'nin bu davranışı dürüst değildir. Size bile dürüst davranmamışlar. Bunları barındırmayacağız diyorlarsa onun da adımını atmalılar. 75 yıl barış içinde yaşayan Türkiye kimseyle sorununu barışçıl bir yol dışında çözmek istemez. Kimse bıçak kemiğe dayanmadan zor kullanmak istemez.


Konuk mesajı aldı
Harrazi bu yanıtı beklemiyordu. "Kaygı ve üzüntülerinizi anlıyoruz, size inanıyoruz" dedi; "PKK'nın liderinin ve üyelerinin orada barınmasına izin vermeyeceklerini söylemeleri önemli bir adım olacak."
Harrazi, Türkiye'nin niyetini artık tam olarak anlamıştı. Bunu hemen Tahran ve Şam'a iletmeliydi. Zaten artık elinde Hatemi'ye yazılmış bir mektup da bulunuyordu. Demirel üç sayfa tutan ve ertesi gün İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ülkeleri liderlerine de aynısı gönderilen bu mektupta, barışçı çözümün Türkiye değil, Suriye'nin elinde olduğunu açıkça söylüyordu. Türkiye geri adım atmıyordu.
Demirel, Harrazi'ye çabalarından ötürü teşekkür etti, görüşme bitmişti.


Çok gizli devlet zirvesi

Kırmızı Salon'daki devlet zirvesinde, MGK'da bile görülmeyen gizlilik kuralları uygulandı. Hedef, PKK'ya karşı 15 yıldır ilk defa yakalanan bir ortamın nasıl kullanılacağını bulmaktı

Harrazi'nin yolcu edilmesinin ardından Köşk'te 'Dış Politik Gelişmeler Toplantısı' olarak duyurulan Suriye-PKK krizi toplantısının son hazırlıklarına geçildi.
Cumhurbaşkanı Demirel'in başkanlığında yapılacak toplantıya Başbakan Mesut Yılmaz, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Başbakan Yardımcıları Bülent Ecevit ve aynı zamanda Savunma Bakanı olan İsmet Sezgin, Dışişleri Müsteşarı Korkmaz Haktanır, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Yaşar Büyükanıt ile seçilmiş bir askeri ve diplomatik uzman kadrosu katılacaktı. Toplantı Kırmızı Salon'da 9 Ekim 1998 Cuma günü, saat tam 15.05'te başladı. Demirel çay servisinin ilk başta yapılmasını, bir daha kapıların açılmamasını istedi. Bu, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantılarında bile görülmüş bir uygulama değildi. Sonra, "Beyler" dedi; "burada konuşacaklarımız kozmiktir." Bu konuşulacakların 'çok gizli' sınıfına girdiğini, dışarıya sızdırılmaması gerektiğine işaret ediyordu. Sonra "Buyurun sayın Cem" diye sunum için ilk sözü Dışişleri Bakanı'na verdi.


'İlerleme var gibi'
Cem, Mısır ve İran'la yapılan temaslar üzerine kurula ayrıntılı bilgi verdi. Dikkat çektiği bir nokta da, İran Dışişleri Bakanının görüşmeler sırasında şaşırtıcı bir şekilde İsrail konusuna hiç değinmemesi olmuştu. Bu Türkiye'nin son dönemlerde İran ile yaptığı temaslarda hiç görülmeyen bir durumdu. Ayrıca İran ilk kez Suriye'nin Apo'yu barındırmayacağı kararını getirmişti. İran'la bir noktaya geliniyor gibiydi.
Demirel, Cem'in kaldığı yerden kurula bilgi vermeyi sürdürdü. Harrazi ile aralarında geçen "Apo orada, size de yalan söylüyorlar" diyaloğunu ayrıntısıyla aktardı.
"Burada" dedi, "Harrazi'nin getirdiği haberler içinde önemli olan Suriye'nin PKK'yı barındırmayacağı beyanıdır. Herhalde onu kendiliğinden söylüyor değil. Kendisine söylenmiş olması fevkalade önemlidir. Şimdi bundan sonra hangi adımı atalım? Adamlar 'Barındırmayacağız' diyorlar. Biz de dedik ki, laf istemiyoruz, fiili hareket istiyoruz."
Cumhurbaşkanı, bu noktada Dışişleri Bakanı'na döndü, "Demin siz bana verdiniz, ABD Başkanı Bill Clinton'ın burada bir mesajı var", konuşmasına yarım es verdi, "Şimdi gelmiş bir mesaj" dedi.
Cumhurbaşkanı Dışişleri Bakanı'na aslında Clinton'ın mesajının kendisine iki gün önce gönderilmiş olduğunu, ABD Büyükelçisi Parris'in yaptığı kısa devre sayesinde biliyordu. Parris gayriresmi olarak o haberi göndermemiş olsaydı, Demirel hem Mısır, hem İran'la temaslarında ABD'den gelen bu çok önemli işaretten yoksun olarak mı yol bulmaya çalışacaktı? Acaba mesaj Demirel'in fazla hızlı gitmesini önlemek için mi geciktirilmişti? Bunlar o anda yanıtını bulamayan sorulardı. Demirel üzerinde durmadan Clinton'ın hem kendisine, hem Esad'a olan mesajlarını özetledi, devam etti:
"Şimdi buradaki gelişme daha çok İran Dışişleri Bakanı'nın getirdikleridir. Mısır'dan şu ana kadar bir şey çıkmadı, onlar ne söyleyecek bilmiyoruz. Biz bu noktadan sonra ne yapalım?" Hâlâ Cem'e bakıyordu.


Cem'den Demirel'e
Cem, "Efendim" dedi, "Suriye Dışişleri Bakanı Şara, yarın Kahire'ye gidiyor. Kahire'den muhtemelen bilgi alacağız. İranlılar da Suriye ile temas edip bize dönecek. Şu anda bilgilerin biraz daha gelmesini, oluşmasını bekleyebiliriz diye düşünüyorum. Elbette değerli düşünceleriniz bize ışık tutacak ve yol gösterecektir efendim."
Cem, aslında Demirel'e çok nazik bir şekilde, '1 Ekim çıkışını sen yaptın. Fikirlerini açıklarsan, biz de öğrenir, arkanda oluruz' demek istiyordu. Topu yeniden kucağında bulan Demirel, Hatemi'ye yazdığı mektuptan söz etti ve "Hadiseyi dünyaya anlatmak konusundaki gayretlerimiz ne durumda?" diye topu tekrar Cem'e gönderdi; "Hadiseyi dünyaya anlatalım, aynen şu zata anlattığımız gibi." Cem karşılık verdi: "Efendim bu dosyanın benzeri Arap ülkeleriyle NATO ve AB ülkelerine sunuldu, yahut sunulma aşamasında. Bu dosyanın bir özeti, benim bir mektubum eşliğinde bütün bu ülkelere gitti. Bu bizim yapmadığımız bir iş değildir. Önceki hükümetler de yaptı. Fakat ilk kez 15 yıldır biz bu ortamı yakaladık. Çünkü şimdi ciddiye alıyorlar, soru soruyorlar. Bu ortamı mümkün olduğunca kullanmamız lazım, kullanıyoruz da."


Ültimatom anlatılıyor
Demirel, Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek'e verdiği, Hatemi'ye gönderdiği tek sayfalık 'Suriye'den talepler' ültimatomunu gösterdi: "Sanıyorum ısrarla üzerinde duracağımız, Türkiye'nin somut taleplerini içeren şu kâğıttır" dedi. Sonra ayrıntılarıyla Türkiye'nin beş başlık altında somutlanan taleplerini sıraladı. Türkiye'ye 'Gelin bunları adamlarla oturun konuşun' diyenlere, bu taleplerin iyi anlatılması lazımdı. Cumhurbaşkanı açıktan söylemiyor ama, Dışişlerinin bu talepleri bütün açıklığıyla söylediğinden kuşkusunu da gizlemiyordu.
"Türkiye" dedi, "haklıyken haksız duruma düşmemeli. Bunun için iyi anlatmalıyız. Bundan önce yapılanlar şikâyetti, bugün bir talepte bulunuyoruz. Yani aynen Mübarek'in de söylediği, yani bir şeyi yapacaksanız bile -Mübarek yapmayın demiyor bunu anlatın, neden yaptığınızı anlatın. Anlatma işini, diplomatik taarruz işini biraz daha anlatalım lütfen."
Demirel, Dışişleri'ne baskıyı artırıyor, yapılanlardan memnuniyetsizliğini açıkça söyleyecek noktaya geliyordu.
--------------------------------------------------------------------------
Demirel sıcak günleri anlattı

'PKK işini polise, en vahimi, paramiliter güçlere bırakmak isteyenler çıkmıştı'

'İş paramiliter güçlere kalıyordu'
TBMM'nin 1 Ekim 1998'deki açılışında yaptığı konuşmayla PKK'ya karşı mücadelede yeni bir sayfa açan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, süreci kendi bakışı ve yorumuyla Radikal'e anlattı. Demirel, Radikal'in Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in sorularına yanıtları şöyle.
Öcalan'ın yakalanması sürecinde 15 Eylül 1998'de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in Hatay, Reyhanlı'da yaptığı konuşmanın bir ilk işaret olma özelliği var. Ancak Türkiye'nin asıl ulusal ve uluslararası düzeyde ses getiren, Suriye'nin Öcalan'ı sınır dışı etmesiyle sonuçlanan çıkışını 1 Ekim 1998 TBMM açılışında siz yaptınız. Neydi sizi 1 Ekim konuşmasını yapmaya iten sebepler? Bu inisiyatifi nasıl aldınız?
Türkiye bunalmıştı. Her gün asker, polis şehit veriliyor, dokuz yaşındaki çocuktan, 90 yaşındaki kadına kadar halk öldürülüyordu. İşin ne zamana kadar gideceği, sonu görülmüyordu. 1984'te başlayıp 1999'a dek süren hadise, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu sağlayan Kurtuluş Savaşı'ndan bu yana en büyük hadisesidir. Devletin yönetiminde, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak ve olmadan önce, 10 sene bu süreci yaşadım. İçini biliyorum.
Başbakan ve cumhurbaşkanı olarak hudutları gezdim. Hakkâri ve Şırnak bölgelerinde saldırıya uğrayan karakollara gittim, askerlerle, vatandaşlarla konuştum. Bu hadiseyi ve takibini Anayasa'nın 104'üncü maddesi uyarınca cumhurbaşkanının asli görevleri arasında saydım. Türkiye'nin parçalanmasına matuf bir hadiseydi. Ülkenin her köşesinde bir ihtilaf hali ortaya çıkıyordu. Mesela, Doğan Güreş Genelkurmay Başkanı idi. Kocatepe Camii'nde bir şehit cenazesindeydik. Bir adam geldi, "Paşa, paşa" diye seslendi; "Daha ne zamana kadar öldürteceksiniz bu askerleri?" sesi kulağımdan hâlâ çıkmıyor. Yukarıda Allah var; asker üzerine düşeni yapıyordu. Olağanüstü Hal vardı, istedikleri yardımı alıyorlardı, 100 bin korucu vardı, ama hadise devam ediyordu.


'Halk perişandı'
Halk susmuş, korkmuş, yerinden olmuş durumdaydı. Bir yandan terörist geliyor, yiyecek, içecek istiyor. Vermezse sonu kötü olacak. Sonra güvenlik güçleri geliyor, o da niye yiyecek, içecek verdin diye bastırıyor. Bakın, halk kendi boşaltmaya başlamıştı o köyleri. Dehşet hâkimdi. Devlet yönetimindeyse, benim başını çektiğim bir sabırsızlık vardı.
Diğer devlet kurumları açısından durum nasıldı?
Siviller askerlerin üzerine gitmeye başlamıştı. Devlet yönetiminde bu işi askerlerden alarak polise, hatta daha da vahimi paramiliter güçlere havale ederek çözme eğilimi başlamıştı. Endişe duyuluyordu.
Endişe, paramiliter güçlerin devreye girmesiyle sorunun bir iç savaşa dönüşeceği düşüncesinden mi kaynaklanıyordu?
Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı bir gün geldi, "Biz öyle demiyoruz ama" dedi, "bu gerilla hadisesidir."


'Biz hududa çekilelim'
Askerin içinde de farklı görüşler çıkmaya başlamıştı. "Biz hudut bekleme işine çekilelim, siviller çözsün" diye. Ben bu işin askerin çözeceğine, diğer güçlerin çare olmayacağına inanıyordum. Benim işbaşında olduğum hemen her MGK toplantısının birinci maddesi terör hadisesi olmuştur; bazı toplantılarda başka hiçbir şey konuşulmamıştır. Hep bu işi bir an önce bitirme azmi dile getirilmiştir. Ama öyle bir yere geldik ki, baktık bu iş böyle bitmiyor. Yeni birtakım tedbirler, çareler aranmaya başladı.
Askeri çareler mi, siyasi çareler mi?
Her şeye bakıldı. Mesela 94-95'te öğrendik ki, askeri yetkililerimiz ve sivil yetkililerimiz İspanya ve İrlanda örneklerini incelemiş. Öğrendik ki, milliyetçi, ırkçı terör diğerleri gibi kolaylıkla bitmiyor. Doğru adımları atmazsanız, gayesine ulaşana kadar devam ediyor.


İrlanda-İspanya dersi
İrlandalıların ve İspanyolların söylediklerinden biri, 'Komşulardan yardım gördüğü sürece, sonuçlandırmak zordur'. Ben Cumhurbaşkanlığına, hatta başbakanlığa gelmeden önce de takip ediyordum. Bu hadisenin küçümsenmesini, "Bir avuçtur" filan denilmesini hep eleştirdik.
Turgut (Özal) beyde değişik fikirler vardı. Bunları hiç resmen açmadı ama, "Ülkeyi federasyon yapsak, Irak'ın kuzeyini de bize bağlasak" gibi düşünceler. Biz buna şiddetle itiraz ettik. Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğünden yana olduk. 1995'te biz "Bu iş bitmeli" dediğimizde, Türkiye'nin en iyi yetişmiş askerleri, subayları Doğu'ya, Güneydoğu'ya gönderildi. 250 bin asker. Ve 100 bin korucu. 350 bin kişi. Daha ne kadar kuvvet koyabilirsiniz?
Acaba uygulanan metot mu yanlıştı?
Bu da gözden geçirildi. Tabii moralleri de bozmamak lazımdı. Arayışın nedeni 'Güvenlik güçleri yapamıyor' değildi, çare bulmaktı.
1 Ekim konuşmanızın gücü zaten doğrudan bir komşuyu, Suriye'yi hedef alıp, sonuçlarına katlanmakla tehdit etmenizden geliyordu. Bu fikir sizde nasıl ortaya çıktı, nasıl olgunlaştı?
Bu fikir bende ilk defa 1993'te başbakan olarak Şam'a gittiğimde ortaya çıktı. Hafız Esad ile 4.5 saat görüştüm. Dedim ki, "Böyle komşuluk olmaz. Bu adam benim vatandaşlarımı, askerimi, öğretmenimi, imamımı öldürüyor. Bunun talimatını buradan veriyor. Bu ne Müslümanlığa, ne komşuluğa, ne dostluğa sığar. Bu adamı buradan çıkarın, bize verin".


'Telefonunu vereyim'
"Hayır, burada değil" dedi. Bunun üzerine dosyadan kâğıdı çıkarttım. Adamın kaldığı adresler, kullandığı telefon numaraları hepsi yazılı. Kendisine verdim. Dedim ki, "Şu anda Lazkiye'de şu numarada. Şimdi ararsan orada bulursun". Kâğıdı aldı, pişkinlikle katladı, cebine koydu. Suriye'nin desteği kesilmeden bu işin kesilemeyeceği düşüncesi bende o gün ortaya çıktı. Zaman içinde de kuvvetlendi.
Askeri açıdan da zorluklar büyüktü. Sahra savaşı ile gerilla savaşı ayrı ayrı şeyler. Arazi çok dağlık. Hudutlardan geçiyorlar.
Geçip gittikleri izlerden askerlerin tamamı geçemiyor, tank, top, zırhlı geçirmek mümkün değil. Başka çareler gerekiyordu.
Kara Kuvvetleri Komutanı Ateş'in 15 Eylül konuşması, önceden üzerinde konuşup anlaştığınız bir çıkış mıydı?
Hayır, o spontaneydi. Ama bu konu hep gündemdeydi. Asker zaten hazırlık yapıyordu.
Daha sonra 9 Ekim toplantısında Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu size hitaben "Bu konuda rapor sunacaktık" diyor. Bu onların hazırlıklarının ekim sonrasına yönelik olduğunu göstermiyor mu?
Askerler rapor hazırlıyordu. Sabırsızlık da artıyordu. Bir şeyler yapılması bekleniyordu.
Sizin 1 Ekim konuşmanız ile Ateş'in 15 Eylül konuşması arasında bir neden-sonuç ilişkisi var mı? 1 Ekim çıkışınız, bu genel hazırlığa devletin en yetkili katından, sivil önderlik vermek olarak yorumlanabilir mi?
Hayır, onunla bağlantılı değil. Ben o noktada artık zamanın geldiğini fark ettim. Meclis konuşması bunun için müsait zemin olacaktı. Ekibime Meclis konuşmasını ona göre hazırlamasını söyledim. O cümleleri de sonradan kendim ekledim. Basın, gayet iyi bir şekilde hemen o cümleyi, "Sonuçlarına katlanır" cümlesini, konuşmanın bütünü içinden çekip çıkardı. Toplum hazırdı çünkü. 1 Ekim konuşmasıyla toplumdaki moral yıkıntısını ortadan kaldırmayı amaçladık. Kaldırdık da.
YARIN: En gizli operasyon

devamı için okuyanlar bir şeyler yazınca devam edeceğim umarım ilgiyle okunur

Mesajı son düzenleyen tolgax ( 25-08-04 - 16:14 )
 
Eski 25-08-04, 18:19   #2
Aerials

Varsayılan Cvp: aponun türkiyeye getirilişi,politika ve bordo berelilerin hikayesi


müthiş bir yazı dizisi... devamını sabırsızlıkla bekliyorum...
 
Eski 25-08-04, 18:54   #3
Akdag

Varsayılan Cvp: aponun türkiyeye getirilişi,politika ve bordo berelilerin hikayesi


tolgax
resimde koyarsan iyi olacak
 
Eski 25-08-04, 18:57   #4
SilenceOfDestiny

Varsayılan Cvp: aponun türkiyeye getirilişi,politika ve bordo berelilerin hikayesi


radyo tiyatrosu gibi oldu bea
gözlerim yoruldu okumaktan
 
Eski 25-08-04, 22:21   #5
ROHAN

Varsayılan Cvp: aponun türkiyeye getirilişi,politika ve bordo berelilerin hikayesi

bu ısler tolgax dan sorulur helal sana
 
Kapalı Konu

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat