Reklamsız Forum İçin Tıklayınız. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde. * FrmTR'nin resim sitesi Resimci.Org yayında
Forum TR
Go Back   Forum TR > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 18-07-05, 03:49   #21
Genc61

Varsayılan Cvp: PKK hakkında bilmedikleriniz...


2. BÖLÜM

TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’NIN BUGÜNE KADAR GERÇEKLEŞTİRDİĞİ

EYLEMLERİ VE NİTELİKLERİ

A-GENEL BİLGİLER

Silahlı Çete PKK, sanık Abdullah ÖCALAN tarafından kurulur. Ağrı, Adıyaman, Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Hakkari, Kars. Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Tunceli illerimizde başlangıçta Ulusal Kurtuluş Ordusu, Kürdistan Devrimcileri, APO’cular gibi adlar altında faaliyetini sürdüren örgüt. 27-28 Kasım 1978 tarihlerinde Diyarbakır’ın Lice İlçesi. Akziyaret (Fis) Köyünde Abdullah ÖCALA.N’ın başkanlık ettiği 1. Kongresi’nde partileşme sürecine girer ve PKK (Partiya Karkeren Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi) adını alır.

PKK, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizi içine alan Marksist-Leninist ilkelere dayalı Türkiye Cumhuriyeti Devletinden ayrı bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmak amacıyla kurulur. Silahlı Çetenin kurucusu ve halen de başkanı olan sanık Abdullah ÖCALAN sorgusunda. “başlangıçta bağımsız Kürdistan kurmak gibi bir kavramımız vardı” sözleriyle Silahlı Çetenin kuruluş amacının bağımsız Kürdistan’ı kurmak olduğunu doğrulamıştır.

1980 yılına kadar PKK, Gaziantep. Şanlıurfa ve Mardin’de örgütlenmeye çalışmış, bölgede faaliyet gösteren KUK gibi rakip bölücü örgütlerle silahlı iktidar mücadelesi yapmış, Bucak Ailesi gibi bölgede saygınlığı ve otoritesi olan ailelerle de çatışmıştır. Abdullah ÖCALAN sorgusunda bu dönemi, mahalli otoriteye karşı faaliyet gösterdikleri “Hilvan-Siverek Dönemi” olarak adlandırmıştır.

Örgüt, 12 Eylül Askeri Harekatı’nın yapılacağını önceden haber almış, harekat öncesinde örgütün önde gelen liderlerini Suriye’ye geçirmiştir. Bu sebeple PKK, 12 Eylül Harekatı’ndan sonra da varlığını devam ettirebilmiştir.

Suriye’ye geçtikten sonra Abdullah ÖCALAN, Suriye istihbarat birimlerinin aracılığıyla Filistin Halk Kurtuluş Partisi Cephesi ile ilişki kurar ve bu örgütten demokratik cephe kimliği temin eder. Filistin Örgütü, Lübnan-Bekaa Vadisi’nde PKK’ya yer verir. Abdullah ÖCALAN burasını PKK’nın kampı haline getirir, başlangıçta Helvi Kampı dedikleri bu kampa sonradan “Mahsun Korkmaz Akademisi” adını verirler. Abdullah ÖCALAN silahlı çete PKK’ya bağlanan elemanlarını bu kampta toplam ve bu kampta elemanlarını eğitir. Sorgusunda “kendi eğitimimizi kendimiz yaptık” der. 1983 yılında Suriye’nin de yardımlarıyla Kürdistan Demokratik Partisi Başkanı Mesut BARZANİ ile anlaşır, elemanlarının bir kısmını Kuzey Irak’a geçirir. Burada da elemanlarını eğitmek için kamplar kurar.

Suriye ve Irak’ta geçen uzun bir hazırlık döneminden sonra Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi başlatma kararı verilir. İllegal yollardan Türkiye’ye giriş yapan Silahlı Çete PKK elemanlarının 15 Ağustos 1984 günü Eruh ve Şemdinli İlçelerine silahlı saldırıda bulunmasıyla, PKK’nın Türkiye’ye karşı silahlı mücadelesi başlamış olur.

Sanık Abdullah ÖCALAN sorgusunda, Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla ilgili;

“1982 yılında Diyarbakır Cezaevinde bizim elemanlarımız ölüm orucu başlatmıştı... Bu ölüm oruçlarında Merkez Komitesi’nden Mazlum DOĞAN, Kemal PİR, Mehmet Hayri DURMUŞ yitirildi. Üç kişi bu ölüm orııçlarında yitirilince böyle bir eyleme karar verildi. Hatta eylemin başlangıcı 1983 yılı olmalıydı. Eruh ve Şemdinli benim talimatımla olmuştur. Eruh ve Şemdinli ilçelerine baskın düzenleyen birliklerimiz, Kuzey Irak’ta KDP’nin kontrolündeki bölgede bulunan Lolan Kampı’nda hazırlanmıştır.” demiştir. (Kls:1/Dizi:43-78)

Silahlı çete PKK’nın Türkiye’ye karşı Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlayan silahlı saldırıları, kanlı terör eylemleriyle devam etmiştir. 15 Ağustos 1984 günü yapılan Eruh ve Şemdinli baskınlarından sonra 22 Şubat 1999 tarihine kadar PKK, 6036 saldırı yapmış, 388 gasp suçu işlemiş, 1046 kişiyi kaçırmıştır.

Sanık Abdullah ÖCALAN’ın yönlendirmesiyle Türkiye’nin her bölgesinde, hatta Türkiye dışında örgütlenen PKK elemanlarının eylemlerinin tamamı insanı hedef almış, bu kanlı eylemlerde İstanbul, İzmir, Antalya, Antep’te birçok vatandaşımız PKK eylemcileri tarafından öldürülmüşlerdir.

15 Ağustos 1984 günü başlayan PKK terör eylemlerinde 22 Şubat 1999 tarihi itibariyle 4472 sivil vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 5620 sivil vatandaşımız yaralanmış, bunların bir çoğu sakat kalmıştır. PKK’nın silahlı çetelerine karşı toprağını, halkının canını ve malını korumak için savaşan güvenlik güçlerimizden 3874 asker, 1225 GKK, 247 polis şehit olmuş, 8178 asker, 1665 GKK, 909 polis yaralanmıştır. Bu yaralı asker, polis ve GKK’lardan kimi kolunu, kimi ayağını kaybetmiş, genç yaşta sakat kalmışlardır.

PKK çeteleri, sivillere yönelik saldırılarında tam bir vahşet sergilemiş; kadın, erkek, yaşlı, genç, bebek ayırt etmeden rasgele öldürmüşlerdir. Bazı vatandaşlarımız evlerinin içinde yanarak can vermişlerdir.

B-PKK EYLEMLERİNDEN ÖRNEKLER

a) Yerleşim Yerlerine Yapılan Baskınlar

1) 5 Ağustos 1985 günü, saat 21.00 sıralarında Van’ın Çatak İlçesi, Kanalga Köyü, Taşbucak Mezrasına gelen 10-15 kadar PKK elemanının, kapısının önünde bulunan Hacı Şeref ÖZKAN’ı, Gazi ÖZKAN'ı, (2) yaşındaki kız çocuğu Nergiz ve (1) yaşındaki kız çocuğu Heyet’i silahla tarayarak öldürdükleri, Hacı Şeref ÖZKAN’ın evine gaz dökmek ve yakmak suretiyle evde bulunan Meryem ÖZKAN, (10) yaşındaki Hakim ve (8) yaşındaki Utba’yı evle birlikte yakarak; Hayriye ÖZKAN’ın evine bomba atmak ve silahla taramak suretiyle de evde bulunan Hayriye ÖZKAN, (10) yaşındaki Zaide ÖZKAN ve (5) yaşındaki Veliti ÖZKAN’ı öldürdükleri, (Kls: 10/Dizi: 1)

2) 22.02.1987 günü saat 18.30 sıralarında Türk askeri kıyafeti giymiş bir grup silahlı PKK elemanının Şırnak İli, Uludere İlçesi, Taşdelen Köyüne geldikleri, asker kıyafetli olmalarına rağmen köylülerin kendilerinden şüphelendikleri, bunun üzerine Taşdelen Köylüleri ile silahlı PKK grubu arasında çatışma başladığı, PKK militanlarının gecenin karanlığından da istifade ederek köyden kaçtıkları, ancak köyden ayrılmadan önce kadın ve çocukların bulunduğu 4 evi otomatik silahlarla taradıkları ve Zülfü CENGİZ, Gürgin CENGİZ, Mecit CENGİZ, Gülli CENGİZ, Sadık APAYDIN, Huri APAYDIN, Hikmet APAYDIN, Ayşe APAYDIN, Leyla APAYDIN, Halit CENGİZ, Halime ÖZER, Elife ÖZER ve Halide AYKUT’u katlettikleri, (Kls:9/Dizi:2)

3) 19.08.1987 günü saat 21.15 sıralarında Diyarbakır İli Eruh İlçesi Bağgöze Bucağı, Kılıçkaya Köyü Milan Mezrasına bomba ve otomatik silahlarla baskın düzenleyen sayıları 60-70 kadar olduğu tahmin edilen PKK elemanlarının evleri yaktıkları. evlerin içinde bulunan 25 kadar vatandaşımızı bomba ve otomatik silahlarla tarayarak öldürdükleri, ölenlerin içinde çocuk ve kadınların bulunduğu, (Kls:9/Dizi:4)

4) 10.10. 1987 günü saat 20.00 sıralarında bir gurup PKK elemanının Şırnak İli, Meşeiçi Köyü. Çobandere Mezrasına otomatik silah ve bombalarla saldın yaptıkları, ev ve çadırları taradıkları, kadınlardan Azime ŞANLI, Hezar ŞANLI, Ayşe VAROL. Latife VAROL. Leyla VAROL. Hatun ŞANLI, Leyla KARTAL ile Abdurrahman ŞANLI, Mehmet KARTAL ve henüz ismi konmamış Genç oğlu 15 günlük, Faysal oğlu 1 aylık bebekleri öldürdükleri, Mesut ŞANLI, Kadriye KARTAL, Hanım ŞANLI, Fatma ŞANLI, Ali ŞANLI, İbrahim KARTAL. Yusuf ŞANLI, Genco VAROL ve Bestan ŞANLI’yı yaraladıkları. (Kls:9/Dizi:3)

5) 29.03.1988 günü gece Şırnak İli Eruh İlçesi Yağızoymak Köyüne silahlı baskın düzenleyen PKK elemanlarının köyün yakınlarında dere yatağı içinde koyunlarını otlatan çobanlar Mehmet TEKİN, Ömer KIZILASLAN, Abdullah KIZILASLAN, Ahmet DELAN, Emin EROĞLU, Ömer PİŞKİN, Hamit YILMAZ, Hüseyin PİŞKİN ve Abdullah PİŞKİN’i öldürdükleri, (Kls:9/Dizi:5)

6) 07.05.1983 günü Şırnak İli Dereler Köyü Taraklı Mezrasını basan bir grup silahlı PKK elemanının evlerinden çıkardıkları halkı Mezra ortasındaki boşlukta topladıkları “Devlet bizim düşmanımızdır. Babatlar bizim düşmanımızdır. Çeteler bizim düşmanımızdır. Sizler Babatlara ve çetelere yardım ediyorsunuz. Yardım edenleri cezalandıracağız.” konuşmasını yatıktan sonra topluluktan Salih İNCİ, Ali İNCİ, Mustafa İNCİ, Şehmuz İNCİ ile birlikte Esmer KABUL. Gevri İNCİ, Meryem KABUL, Halim KAPLAN isimli kadınları ayırdıktan sonra otomatik silahlarla taramak suretiyle mezra dışında yakaladıkları Osman BABAT’ın başına taş vurmak suretiyle öldürdükleri, Osman BABAT’ı öldürdükten sonra boğazından iple bağlayarak bir ağaca astıkları, (Kls:9/Dizi: 1)

7) 24.11.1989 günü bir grup PKK militanının Yüksekova İlçesi İkiyaka Köyüne baskın düzenledikleri, baskından önce çevrede koyun otlatmakta olan İkiyaka Köyü çobanları Kemal DOGAN, Mehmet Reşit AYKUT, Abdurrahman GEZGİNCİ, Mehmet KIRBIŞ ve İkrem BOZ’u yakaladıkları, bir araya topladıktan sonra ellerini bağladıkları, çobanların kaçmamaları için başlarına adam koyduktan sonra İkiyaka Köyüne gittikleri, köyde bir evden elinde fenerle bir kadının çıktığını görmeleri üzerine kadına ateş ettikleri, eve roketatar ve el bombası attıkları, otomatik silahlarla taradıkları, evden karşılık verilmemesi üzerine eve girdikleri, evde bulunan kadın ve çocukları bir araya topladıktan sonra üzenlerine ateş ederek öldürdükleri, bu arada bir grup PKK elemanlarının da Hüseyin BOZ’a ait eve girerek evde bulunan kadın ve çocukları boğarak öldürdükleri, bundan sonra köyün çobanlarını bağladıkları yere geldikleri, çobanlar Kemal DOĞAN, Mehmet Reşit AYKUT. Abdurrahman GEZGİNCİ, Cafer BOZ, Nurettin BALCI, Enver BABAT, Mehmet KIRBİŞ ve İkram BOZ’u eşyalarını aldıktan sonra soğuktan korunmak için başlarına sardıkları puşi ile boğarak öldürdükleri ve olay yerinde bulunan 300 koyunu da alarak kaçtıkları, olayda çobanlardan başka 1959 doğumlu Emine AYKUT, 1960 doğunılu Cemil AYKUT, 1942 doğumlu Züleyha AYKUT, 1978 doğumlu Mehmet AYKUT, (1) yaşlarında Elife AYKUT, 1968 doğumlu Fatma BOZ. 1331 doğumlu Hazal AYKUT, (4) yaşlarında Halime AYKUT, (3) yaşlarında Rıfat AYKUT, (2) yaşlarında Mustafa AYKUT. Enver AYKUT, Burhan AYKUT, 1982 doğumlu Ayhan AYKUT, 1982 doğumlu Namet AYKUT, 1982 doğumlu İsmet AYKUT, 1935 doğumlu Naıni BOZ, 1958 doğumlu Esat BOZ, 1965 doğumlu Selime BOZ, (5) yaşlarında Cebrail BOZ, (2) yaşlarında Muhammet BOZ’un da PKK elemanları tarafından hunharca öldürüldükleri, (Kls:10/Dizi:3)

8) 28.04.1991 günü saat 18.50 sıralarında Solhan İlçesi Hükümet Caddesi üzerinde bulunan Memurlar Lokali’ni silahlarla tarayan bir grup PKK elemanının, Memurlar Lokali’nde bulunan İlçe Kaymakamı Ersin ATEŞ, İlçe Cumhuriyet Savcısı Mehmet TÜRKSEVEN ile İlçe Orman Bölge Şefi Ahmet YANEL’i öldürdükleri. (Kls:9/Dizi:6)

9) 21.06.1992 günü saat 19.00 sıralarında Solhan İlçesi Elmasırtı Köyüne baskın düzenleyen 20-22 kişi oldukları sanılan bir grup PKK elemanının köyden Bahattin ATEŞ. Şevket ATEŞ, Kemal BİDOŞ, Mehmet YILDIZ, Meyhettin YILDIZ'ı öldürdükleri, Zeki ATEŞ, Mehdi YILI)IZ, Agit YILDIZ ve İsmail YILDIZ’ı köyden ayrılırken beraberlerinde götürdükleri, Ziya BİDOŞ, Ekrem BİDOŞ, Hasan KAYNAR. Ahmet TUNÇ, Ali YILDIZ ve Salih YILDIZ’ın evlerini tamamen yaktıkları, (Kls:9/Dizi: 7)

10) 22.06.1992 günü saat 22.00 sıralarında Gercüş İlçesi, Seki Köyüne uzun namlulu silahlar ve roketatarlarla saldırı düzenleyen 50-60 kişi oldukları tahmin edilen bir grup PKK elemanının köyden Behçet TUNÇ, 8 yaşlarında Gülbahar TUNÇ, 4 yaşlarında Haşim GÖK, 10 yaşında Şükrü GÖK, 1 aylık henüz ismi konmamış kız çocuğunu, 13 yaşında Abdurrahman GÖK, 10 yaşında Sultan Gök, Latife GÖK. Fahriye GÖK’ün hayatlarına son verdikleri. (Kls:9/Dizi:22)

11) 25.06.1992 günü, saat 22.30 sıralarında Silvan İlçesi, Yolaç Köyüne gelen bir grup silahlı PKK elemanının köyün telefon hatlarını kestikten, köy etrafı ve köy camii yanında tertibat aldıktan sonra camide bulunan köy imamı ile 15 kişiyi cami önüne çıkardıkları ve her birinin ellerini iplerle bağladıktan sonra duvara dizip otomatik silahlarla taradıkları, Medeni FİDANCI, Hüseyin ÇETİNKAYA, Sait FİDANCI, Köy İmamı Abdulhaluk ILGAZ, Ahmet KANTAR, Adnan KANTAR, Mehmet Mehdi FİDANCI, Ali USLU, 15 yaşlarında Mehmet Emin KANTAR, 15 yaşlarında Zeki FİDANCI’yı öldürdükleri, 14 yaşlarında Yusuf KANTAR, 14 yaşlarında Yeşrip KANTAR, 11 yaşlarında M. Fesih ÇETİNKAYA’yı yaraladıkları, (Kls:9/Dizi:8)

12) 01.10.1992 günü Bitlis İli, Cevizdalı Köyüne baskın düzenleyen sayıları 100 kadar tahmin edilen PKK grubunun köyde kendileriyle konuşan Hacı Salih AKPOLAT’a “korucular silahlarını bıraksın, size bir şey yapmayacağız” dedikleri, korucu Abdullah KAPTAN hariç köy korucularının silahlarını PKK elemanlarına teslim ettikleri, silahlı PKK grubunun silahını bırakmayan Abdullah KAPTAN’ı şehit ettikten sonra köy halkından bulduklarını, köyün üst tarafında topladıkları, bu sırada bir grup PKK elemanının da köydeki evlerin içine girerek evlere el bombası attıkları ve evde buldukları şahısları uzun namlulu tüfeklerle tarayarak öldürdükleri, köyün üst tarafında topladıkları köylüleri de silahla tarayarak öldürdükleri, olayda PKK elemanlarıyla konuştuktan sonra koruculara silahlarını bıraktıran Mehmet Salih AKPOLAT, Abdullah KAPTAN, Yakup KAPTAN, (5) yaşlarında Hikmet KAPTAN, Abdulhamit AKPOLAT. Eyüp KAPTAN, (16) yaşlarında Felemez KAPTAN, Zekiye KAPTAN. Meryem AKPOLAT, Perinaz KAPTAN, Aysel KAPTAN. Hatice KAPTAN, (16) yaşlarında Raife AKPOLAT. (16) yaşlarında Yaşar KAPTAN, (65) yaşlarında Nafiye KAPTAN, Sıtti KAPTAN, Raife KAPTAN, Rabiya KAPTAN, Cemile AKPOLAT, Aysel KAPTAN, Kamile AKPOLAT. Medine KAPTAN, Hasret KAPTAN. (13) yaşlarında İbrahim KAPTAN, (8) yaşlarında Aynur KAPTAN, (4) yaşlarında Gülbahar KAPTAN, (10) yaşlarında Nafive KAPTAN, (8) yaşlarında Turan AKPOLAT, (8) yaşlarında Ejder AKPOLAT’ın öldürüldüğü, ayrıca (11) kişinin yaraladıkları. (Kls: l0/Dizi:9)

13) 23.10.1992 günü saat 22.00 sıralarında Tunceli İli Mazgirt İlçesi Dedebağı Köyüne baskın düzenleyen 12 kişi kadar oldukları tahmin edilen silahlı PKK grubunun köyün telefon bağlantısını kestikten sonra Hıdır GÜL ile Ali Haydar İLKHAN’ın evlerinde bulunanların tamamını dışarıya çıkardıktan sonra kaleşnikof silahlarla taradıkları, Keko GÜL, Besi GÜL, Hıdır GÜL, Gülhan GÜL, 2 yaşındaki Onur GÜL, 3 yaşındaki Sıla GÜL, Haydar İLKHAN, Gülten İLKHAN, Heves İLKHAN, Nursel GÜL ve Zeynep KIZIL’ı öldürdükleri, Ali Kaya GÜL, Güllü GÜL, Fidan GÜL, Seliha GÜL’ü yaraladıkları. (Kls: 11/Dos:6)

14) 23.01.1993 günü Diyarbakır İline saldıran bombalı ve silahlı bir grup PKK elemanının Bağlar Semtinde müstecirliğini Ramazan BAYKAL’ın yaptığı Köşk Çayevini silahla taradığı, Kaynartepe Mahallesi İnkılap Sokak 10 Nolu eve de bomba attıkları, kahvehanede bulunan Zülküf GÜMÜŞ, Salih ŞEN, Ahmet ELKANSU ile 10 Nolu evde bulunan Surri AYDIN. Güneş AYDIN, Cebrail AYDIN ve Aynur AYDIN’ın öldüğü, PKK elemanlarının olay yerinde bıraktıkları bombayı evine götüren 12 yaşındaki Kasım ERENDAĞ’ın da bombanın evde patlaması neticesi hayatlarını kaybettiği, (Kls:9/Dizi: 13)

15) 14.06.1993 günü saat 21.00 sıralarında Şirvan İlçesi Gözlüce Köyüne baskın düzenleyen bir grup silahlı PKK elemanının Nurettin KALKAN. Reşat KALKAN, Mahfuz KALKAN,Asiye KALKAN. Nesime DİCLE ve 8 yaşındaki Sevdet KALKAN’ı otomatik silahla tarayarak, Gözlüce Köyüne baskın yapmadan önce yolda karşılaştıkları Şirvan İlçesi Ormanlı Köyünde çobanlık yapan Mehmet AKBURAK'ı iple boğmak suretiyle öldürdükleri, (Kls:9/Dizi: 15)

16) 05.07.1993 günü saat 20.00 sıralarında Erzincan İli Kemaliye İlçesi Başbağlar Köyüne baskın düzenleyen 60 kişilik silahlı PKK grubunun köy halkını köy meydanında topladıkları, kadınları ayırarak başka bir yere gönderdikten sonra önceden kararlaştırdıkları şekilde meydandaki erkeklerin üzerlerine yaylım ateşi açarak Hasan Fehmi AYDIN, Recep PARTO, Hasan SANDIKÇI, İbrahim BALTACI, Yahya Kemal ÖZDEMİR, Ali Rıza TÜRKÜCÜ, Ali KUCU, Süleyman AKPINAR, Ali BALTACI, Kamil AKPINAR, Mehmet BALTACI, Mehmet TAŞDELEN, Celal DEMİRCİ, Salim PARTO, Aydın AYDIN, Rıfat AYDIN, Hüseyin GÜNER, Feridun DİKKAYA, Ali TAŞDELEN, Hüseyin Hüsnü ÖZTÜRK, İbrahim PARTO, İbrahim ÇELİK, Şaban TURKÜCU, Nazife BALTACI, İbrahim BALTACI, İbrahim Hakkı GÜRCAN, Ahmet YILDIRIM, Adil TORUN, Şakir AYDINLI, Nurettin AYDIN, Süleyman ORHAN’ı öldürdükleri, Ali AKAIRPINAR, Hüseyin KESKİN, Süleyman AYDIN’ı yaraladıkları, köyü ateşe verdikleri, köydeki evlerin çoğunun yakıldığı, (Kls: 13/Dizi: 1)

17) 18.07.1993 günü Van İli Bahçesaray İlçesinde göçerlerin bulunduğu yaylaya baskın düzenleyen bir grup silahlı PKK elemanının yaylada bulunan (14)’ü çocuk, (l0)’u orta yaştaki (24) vatandaşımızı, Ahmet SEVGİLİ isimli şahsın çadırı içerisine topladıktan sonra kaleşnikof silahla tarayarak öldürdükleri, olayda (7) yaşında Azat SABIRLI, (2) yaşında Yunus SABIRLI, Gülnaz SÖYLEMİŞ, Müzeyyen YAŞAR, Sedef ELMALI, (3) yaşında Bahar TURAN, Neşide AĞAÇ, (1) yaşında Zehra AGAÇ, (7) yaşında Sevim AGAÇ, Hediye TURAN, Suzan TURAN, (13) yaşında Yıldız GAZEL, Hikmet SABIRLI, Semra SABIRLI, (12) yaşında Nezahat ELMALI, (4) yaşında Eylem ELMALI, Beybun SEVGİLİ, Huri SAMSA, Muteber SABIRLI, (14) yaşında Azime ELMALI, Menice YAŞAR, (8) yaşında Muhammet YAŞAR, (4) yaşında Hamim YAŞAR, (12) yaşında Hürriyet SEVGİLİ’nin insanlıkla bağdaşmayacak şekilde öldürüldükleri. (Kls: 10/Dizi: 11)

18) 15.08.1993 günü saat 21.00 sıralarında içlerinde 2 de kadının bulunduğu. asker elbisesi giymiş 20 kişi kadar oldukları sanılan silahlı PKK grubunun Çemişgezek İlçesi Güneyhaşı Köyüne baskın düzenledikleri, köyün telefon kablolarını kopardıktan sonra halkı camii önünde topladıkları ve sıraya dizdikleri, üzerlerindeki kimlik ve paraları aldıktan sonra halkın içinden ayırdıkları 8-10 kişiyi silahlarıyla taradıkları ve Ali AKGÜN, 16 yaşlarındaki Soner ÖZCAN, Sadettin GEDİK, Adnan KURT, İzzet ÖZCAN, Selahattin GEDİK’i öldürdükleri ve olay yerinden kaçtıkları, kaçarken Aydın KURT’a ait 34 LJT 12 plakalı otomobili yaktıkları. (Kls: 11 /Dizi:8)

19) 28.08.1993 günü saat 21.00 sıralarında Kovancılar İlçesi Yoncalıbayır Köyüne baskın düzenleyen 17 kişilik PKK grubunun köy halkını meydanda topladıktan sonra içlerinden 12 kişiyi ayırdığı, halka ayırdığı kişileri köy dışına götürüp bu kişilerle konuşma yapacaklarını ve sonra bırakacaklarını söyledikleri ve ayırdıkları 12 kişiyi köy dışındaki Gilbere Deresine götürdükleri, Gilbere Deresine giderken 12 kişiden Zeki ASLAN ile Hanifi TUNÇ’un PKK elemanlarının maksatlarını anlayarak kaçmayı başardıkları, 12 kişiyi Gilbere Deresine götüren PKK elemanlarının Ahmet AKTAŞ isimli vatandaşı kendilerine kılavuz olması için ayırdıktan sonra geriye kalanları sıraya dizdikleri ve taşıdıkları kaleşnikof ve G-3 silahlarıyla taradıkları, Sait TUNÇ, Zeki KARAMAZI, Nuri ARSLAN, Bedri TUNÇ. Ali DEMİR, Hasan ERDOĞAN, Naci KAYA. Aydın ÖZMEN, Nurettin ÖZMEN’i katlettikleri, (Kls: 1 1/Dizi:3)

20) 03.09.1993 günü, Muş İli Korkut İlçesi, Kürnbet Köyünde bulunan Tarım Açık Cezaevine baskın düzenleyen bir grup silahlı çete PKK elemanının, cezaevinin ana giriş kapısını kırdıktan sonra 6’şar kişilik gruplar halinde cezaevine girdikleri, cezaevi görevlilerini tehditle etkisiz hale getirdikten sonra cezaevinde bulunan yiyecek ve giyecekleri ve bir kısım eşyayı dışarı taşıdıklarını, cezaevinde yangın çıkardıkları, cezaevinde bulunan traktör römorkuna cezaevinden çıkardıkları cezaevi ambarından çıkarmış oldukları eşyaları römorka yükledikleri, yanlarına hükümlü Cemil ve Zehra oğlu Diyarbakır Kulp İlçesi nüfusuna kayıtlı 1978 doğumlu Zeki TAYFUN’u da alarak traktör ve römorkla birlikte cezaevinden uzaklaştıkları, (Kls: 10/Dizi: 13)

21) 17.09.1993 günü saat 20.30 sıralarında, Diyarbakır İli Eğil İlçe merkezine baskın düzenleyen sayıları tahminen 25-30 kişi olan silahlı PKK grubunun ilçedeki PTT binasını yaktığı, Emniyet Teşkilatı Gece Bekçisi Mehmet SÜZÜK’ü şehit ettikleri, öğretmenler Lokali’nde bulunan İlçe Mal Müdürü M. İhsan ORUÇ, İlçe Tapu Müdürü Aziz YILMAZ. Belediye Memuru Burhanettin ASLANOĞLU, Nüfus Müdürlüğü memuru Mirza TEKIN’i otomatik silahlarla tarayarak öldürdükleri, (Kls:9/Dizi: 17)

22) 25.10.1993 günü silahlı 5 PKK elemanının Erzurum İli Çat ilçesi Yavi Kasabası’na baskın düzenlediği, PKK elemanlarının Ağaköy’den 25 DY 142 plaka nolu kamyonetine yüklediği hayvanları Gökçeşeyh Köyüne götüren Zeki BİNGÖL’ü Yavi Kasabasına yakın bir yerde durdurdukları, Zeki BİNGÖL ve yanındaki arkadaşlarını kamyonetten indirdikten sonra Zeki BİNGÖL’den aldıkları penseyle Yavi Kasabasının telefon hatlarını kestikleri, sonradan kamyonete bindikleri, Yavi Kasabasında dolu olan kahvehane önünde PKK elemanlarından 4’ünün kamyonetten indiği, araçta kalan PKK elemanının Zeki BİNGÖL’e kamyonetten hayvanları indirttiği ve kamyonetin önünü tekrar geldikleri istikamete çevirdiği, kamyonetten inen 4 PKK militanının kahvehaneve girdikten sonra kahvehanede bulunan halkı rasgele taradıkları ve Hikmet ÇİMEN, Ahmet KOÇOĞLU, Elaattin AKDENİZ, Abdulgani AKDENİZ, Selahattin KÖSE, Hamit TURHAN, Mehmet POLAT, Tahsin POLAT, Sıddık BİRGÜL, Dursun YAŞAR, Kamil TİRYAKI, Zülküf POLAT, Şeref KÖSE, Abdulbaki YILDIZ, Ahmet KÖÇER, Selami DURSUNOĞLU, Ahmet PEKCAN, Ali KARAPINAR., Selami KUDRET, Sinan ŞİMŞEK, Lütfü Ihsan POLAT, Salih SUNAR, Hacı Ali NEHİR, Yusuf ŞAHAN. Hacı BİLİR, Yusuf YAVİLİOĞLU, Kurbani YEŞİL, Hacı YAVİLİOĞLU, Rasim YAVİLİOĞLU, Bünyamin YEŞİL, Muhlis MENTEŞE ve Hulusi MENTEŞE’yi öldürdükleri, 10 kişiyi yaraladıkları. (Kls: 13/Dizi:2)

23) 12.12.1993 günü Adıyaman İli Ağaçkonak Köyüne baskın düzenleyen bir grup silahlı PKK elemanının köyde bulunan GKK’lar Cumali BEREKET ile Mehmet DENİZ’in evine giderek hem Cumali BEREKET’İ hem İsnıet DENİZ’İ ve hem de bu şahısların yakınları Ali BEREKET, Mehmet DENİZ, Gülistan BEREKET, Bedriye DENİZ, Cemal DENİZ, Şehriban DENİZ. Gülhan BEREKET, Burhan DENİZ, Emine DENİZ, 2 yaşındaki Hülya DENİZ’i öldürdükleri, 11 yaşındaki Erdal DENİZ’i yaraladıkları ve Mehmet DENİZ ve Cumali BEREKET’in evini tamamen yaktıkları. (Kls: 11/Dizi: 13)

24) 13.08.1994 günü Elazığ İli Alacakaya İlçesi Halkalı Köyüne baskın düzenleyen 4 silahlı PKK elemanının tarlalarında çalışan köylüleri topladıkları ve hepsini yine köy sakinlerinden olan Mehmet TEMİZKAN isimli kişinin tarlasının içindeki söğüt ağacının yanında topladıkları, köylülere silahlı çete PKK’nın propagandasını yaptıkları, köylülerden Hüseyin ÖZGEN’i kendilerine ekmek getirmesi için köye gönderdikleri, sonra PKK elemanlarından birinin elindeki telsiz ile bir konuşma yaptığı, konuşmadan sonra herhalde aldığı emir uyarınca topladıkları köylüleri 2’şer sıra halinde dizdikten sonra köylülerin ellerinde bulunan saatlerle ceplerinde bulunan paraları topladıkları ve ellerindeki kaleşnikof silahlarla dizdikleri köylüleri taradıkları, Mehmet Zülfi ÖZGEN, Mehmet ÖZGEN, Ali ÖZDEMİR, Hüseyin BAKŞİ, Mehmet BAKŞİ. Ahmet ÇELİK, Mehmet ÇELİK, Hüseyin ÇELİK, Mehmedi GÜLŞEN. Mahmut GÜLŞEN’İ öldürdükleri, Hanifi ÖZGEN’i yaraladıkları, (Kils: 11 /Dizi:4)



b) Şehir Eylemleri

1) 25.12.1991 günü saat 13.00 sıralarında PKK elemanları Cemal TEKİN, Nevzat GÜNGÖR, Soner ÖNDER, Hüseyin BİLGE ve Çetin ARKAŞ’ın Bakırköy İlçesi İstanbul Caddesinde bulunan Çetinkaya Giyim Mağazasına molotof kokteyli ile saldırı düzenledikleri, mağazayı tutuşturdukları, mağarada bulunan Ahmet ÇETİNKAYA, Sezer BAKKAL, Merve Gül BAKKAL, Şaziye NADİR, Zübeyde NADİR, Hatice ÇELİK, Habire ÇELİK, Rezzan KIZILKIRMIZI, Seda KIZILKIRMIZI, Hasan DERVİŞOĞLU, Yaver AĞABEYLİ ve Şengül ARAS’ı yakarak öldürdükleri, 12 kişiyi de yaraladıkları, (Kls: 12/Dizi: 1)

2) 12.02.1994 günü PKK örgütü elemanları Cumali KARSU ve Enver ÖZER’in yedeksubay öğrenciler ve askerlerin geleceği saatte patlamak üzere ayarlanmış, zaman ayarlı bombayı Tuzla Tren İstasyonundaki çöp bidonuna yerleştirdikleri, eylem talimatını PKK elemanı Şerif MERCAN’ın verdiği, bombanın patlaması sonucu yedeksubay adayları İsmail KAYA, Osman BOZDAĞLIOĞLU, Murat TUNCEL, Ekrem OKUTAN, Cüneyt GÜDEN’in öldükleri, 16 askeri öğrenci ile 11 erin yaralandığı, (Kls: 12/Dizi:2)


c) Yol Kesme

1) 09.05.1990 günü Muş İlinden Bingöl-Genç istikametine giden 3005 sefer sayılı treni Yörecik Köyü yakınlarında durduran silahlı bir grup PKK elemanının tren görevlileri Mustafa TOPÇU, Mustafa ESKİMEZ ve Ziya ÇETİN’i trenden indirdikten sonra başlarına uzun namlulu silahlarla ateş ederek öldürdükleri, diğer görevliler Hüseyin ÖZGÜR, Yaşar ÇAVUŞ, Sait ERGUN’ün PKK elemanlarının elinden kurtularak kaçmayı başardıkları. (Kls: 10/Dizi:4)

2) 10.06.1992 günü Bitlis İlçesi Kokarsu Köyüne baskın düzenleyen bir grup PKK elemanının Çubuk Mezrasıyla Sütlüce Mezrası arasında köye gitmekte olan 13 AV 223 plakalı minibüsü durdurduktan sonra içinde bulunan İbrahim IŞIKLI, Mehmet Ali ŞİLLİ, Mehmet ŞİŞMAN, Ahmet ŞİŞMAN, Hikmetullah DİKSİN, Abdullah ÖZBAŞ, Kemal ŞİLLİ, Mahmut ÖZER. Adil ŞİŞMAN, Mahmut GÜNEŞ, Abdülaziz TAŞOĞLU, Yaşar ALAYUMAT ve Mahmut ŞİŞMAN’ı kaleşnikof tüfeklerle tarayarak öldürdükleri, (KIls: 10/Diızi:8)

3) 09.10.1992 günü silahlı 8 PKK elemanının saat 15.40 sıralarında Gözlü Köyü yol ayırımına 1 Km. kala müsait bir yerde pusu kurdukları ve o saatte Sadettin DAYANA’nın sevk ve idaresinde Şirvan İlçesi Kayahisar Köyü istikametine gitmekte olan ECH 02 plaka Nolu minibüsü otomatik silahlarla taradıkları ve minibüste bulunan Han ARAL, Sadullah ERDOĞAN, Mehmet EPPAKNA ve Zaide ZEYREK’i öldürdükleri, Hayrettin DAYANA, İdris BULUNTEKİN, İskan BULUNTEKİN, Selahattin ZEYREK ve Mustafa ZEYREK’i yaraladıkları. (Kls:9/Dizi: 10)

4) 20.10.1992 günü Solhan İlçesi Hazerşah Köyü Aksakal Mezrası yakınlarında, 23 EA 355 plakalı otobüsün önünü kesen 3 PKK elemanının otobüste bulunan yolcuları indirdikten sonra aracı ateşe verdikleri ve kimlik tespitine başladıkları, bu sırada Abdurrahman PARLA isimli yolcunun kaçmak istemesi üzerine ellerindeki silahlarla bütün yolcuları taradıkları ve Mahmut KAYA, Sait ALIN. Hasan IŞIK, Ziya ÖZCAN, Mahmut ALP, Ali KAYA, Eşref İDE, Temür ÖZTAŞ, Abdullah İLKYAZ, Mehmet TUZ, Rabiya KARABEYESER. Hamit AKAR, Keje KAYA, Ömer ÖLMEZ, Abdurrahman GÜLTEKİN, Cevdet YILMAZ, Hüseyin ALACA, Selim İLHAN ve Ali DEMİR'i öldürdükleri, (Kls:9/Dizi: 11)

5) 25.10.1992 günü saat 10.45 sıralarında Muş İlinden Elazığ İli istikametine jandarma timi muhafazasında gitmekte olan 2561 sefer sayılı posta trenine 229 km.deki tünel girişinde bir grup PKK elemanınca ateş açıldığı, ateşe ateşle karşılık verildiği, PKK elemanlarının önceden trenin raylarını sökmüş olmaları ve raylara patlayıcı madde yerleştirmeleri, trene de roketatarlarla saldırmaları neticesinde tren çeken olan 2 lokomotif ile güvenlik görevlilerinin içinde bulunduğu zırhlı vagon, 3 yolcu vagonu ve 5 yük vagonunun 25 mt. derinliğindeki Murat Nehrine yuvarlandığı, olayda tren makinistleri Şükrü oğlu 1934 doğumlu Ahmet YILDIRIM ile Hasan oğlu 1942 doğumlu Ali Osman DİLEKÇİ’nin öldüğü, 45 kişinin de muhtelif yerlerinden yaralandığı, (Kls: 10/Dizi: 10)

6) 10.08.1993 günü Genç İlçesi Ardıçdibi Köyü Soğan Mezrası yakınlarında yolun güneyindeki tepelere pusu kuran sayısı belirsiz PKK elemanlarının saat 18.00 sıralarında Çaytepe Köyüne yolcu taşımakta olan Ziya ÖZTÜRK yönetimindeki 12 AH 462 plaka Nolu minibüsü uzun namlulu silahlarla tarayarak Tahsin YOLDAŞ, Hamit ARTAR, Ziya ÖZTÜRK, Fevzi ÇABUK. Sait ARI, Gülten ÇAKIRCI, Zehra PEŞMEN ve Nurullah DİNSEVER ile (1) yaşlarında Salim oğlu Emrah ÖZER’i öldürdükleri, (Kls:9/Dizi: 16)

7) 04.08.1993 günü Bingöl Solhan İlçesi, Bağönü Köyü Kordere mevkiinde 8-12 minibüsü durduran bir grup PKK elemanının araçlarda bulunan Şehmuz KARDAŞ, Mehmet ÜRÜN, Hasan YEŞİLDAG, Mehmet OZİL, Mehmet Salih KILIÇASLAN, Hasan KIZMAZ, Ferzende KARDAŞ, Aşur TURAN. Mirza BUGAN, Mehmet Zeki KARDAŞ. Hayrettin KARDAŞ, Seyfettin ÇETİN, Feyat ÜRÜN, Aydın UZUNKÖPRÜ, Seyfettin ÖZASLAN, Kıyasettin AKYOL’u silahla tarayarak öldürdükleri, (14) vatandaşımızı da yaraladıkları, öldürdükleri ve yaraladıkları şahısların paralarını aldıktan sonra olay yerinden uzaklaştıkları. (Kls: 10/Dizi: 12)

8) 18.09.1993 günü, Bitlis-Mut karayolunda Köyü Karçunbaşı mevkiinde 5-6 aracı durduran bir grup PKK elemanının araçta bulunanları indirip kimlik kontrolü yaptıkları ve GKK’ları ayırdıkları, bu sırada olay yerine doğru gelen 13 AN 823 plakalı minibüste bulunan GKK’ların durumu anlayarak PKK elemanlarına ateş ettikleri, bunun üzerine PKK elemanlarının da ellerindeki kaleşnikof silahlarla araçlardan indirdikleri şahısların üzerine rasgele ateş ettikleri, Menderes YAŞAR, Ali YALÇIN, Seneddin KANIK, Mehmet Sait ÇELİK, Sebahattin CEYHAN, Bedirhan UYANIK, Muzaffer ALTINKAYA ve Ali YALÇIN’ı öldürdükleri, ayrıca (14) kişiyi yaraladıkları. (Kls: 10/Dizi: 15)

9) 07.09.1994 günü Hakkari İli Çukurca İlçesi Köprülü Köyü yolunu kesen bir grup PKK militanının (10) adet otomobil, (1) minibüs, (1) jeep pikap, (1) adet kamyonu yaktığı, araçlardan indirdikleri Ahmet ACAR, Kasım EDİŞ, Nevzat EDİŞ, Hacı TEKİN, Necati YÜNLÜ isimli vatandaşları tarayarak öldürdükleri, (15) vatandaşı da kaçırdıkları, olay yerine intikal eden güvenlik görevlileri ile PKK grubu arasında sıcak temas sağlandığı, bu çatışmada da Çukurca İlçe Jandarma Komando Bölüğünde görevli Isparta İli Yalvaç İlçesi Cami Mahallesi nüfusuna kayıtlı 1967 doğumlu Erkan APALAK’ın silahla vurularak şehit olduğu, (Kls: 10/Dizi: 16)

10) 01.06.1995 günü Kozluk İlçesi Ulaşlı Köyü Tomurcuk Mezrası yakınlarında Kahveci-1 mevkiinde pusu kuran bir grup PKK militanın Ziyaret Beldesine doğru seyir halinde olan 01 EC 590 plaka nolu otobüsü kaleşnikof silahlarla yaylım ateşine tuttukları, PKK elemanlarının ateşi neticesinde şoför koltuğunun arkasındaki ikinci koltukta ve ön sol koltukta oturan kadınlardan Sevim KILIZKAN, Süheyla KANMAZ, Necla KOÇYİĞİT’i öldürerek olay yerinden kaçtıkları. (Kls:9/Dizi:2 1)

A-GENEL BİLGİLER

d) Ekonomik Hedeflere Saldırılar

1) 21.03.19 90 günü bir grup silahlı PKK elemanının önceden planladıkları şekilde Şark Kromları Ferro Krom Müessese Müdürlüğü elemanlarını taşıyan müesseseye ait araçların önüne pusu kurdukları, Palu İlçesi Kayaönü Köyü hudutları içindeki Küçükseri Tepesinde durdurdukları, müessese müdürü ile diğer personeli araçlardan indirdikten sonra şahısların arasından seçtikleri müessese müdürü Metin ÇAKIR, Bülent FİDAN, Orhan YELER, Fethi Mehmet BAKAR, Selim ŞAHİN, Aydın İNCEOĞLU, Hüseyin YEĞENOĞLU, Mehmet Zeki ÖZÇELİK’i silahlarıyla tarayarak öldürdükleri, müessese müdürlüğüne ait araçları yaktıkları, olay yerine PKK ve ERNK imzalı bildiri bıraktıkları ve olay yerinden uzaklaştıkları, (Kls: 11/Dizi: 1)

2) 11.09.1992 günü saat 19.40 sıralarında ellerinde uzun namlulu silah, roketatar ve lav silahları bulunan PKK grubunun Kozluk İlçesi Yanıkkaya köyü yakınlarında bulunan Shell/Mobil Şirketi’ne ait Mobil 32 Nolu sondaj kuyusu ile Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına ait 103 Toplama Kampına baskın düzenlediği, 103 Toplama Kampında tanker kamyonu, jeneratör ve karavanı yaktıkları, Mobil 32 Nolu sondaj kuyusunda işçi ve mühendisleri ayırdıktan sonra her birinin üzerine tek tek ateş ederek, mühendisler Ahmet Hakan YILMAZ, Hakan BAYLA ve Mustafa YELKENCİ’yi öldürdükleri, Ahmet ŞENYİĞİT, Hasan ZENGİN, Mustafa OĞUL ve Ahmet ŞAHBİLMEZ’i yaraladıkları, (Kls:9/Dizi:9)

3) 23.10.1993 günü, 5 silahlı PKK elemanının Muhittin GÜÇ isimli şahsa ait 12 AE 308 plaka nolu kamyonu gasp ettikleri, gasp ettikleri kamyonun kasasında gizlenerek Kiğı Günlük Köyü yol ayrımındaki kil ocağına kadar geldikleri, kil ocağında araçtan inerek işçileri bir araya topladıkları ve üzerlerine yaylım ateşi açarak Özer ÇAKMAK, Sezgin BİNGÖL, Eşref YILDIZ, Mustafa Necati AKSAÇ, Ömer NAMA, Abdurrahman BAĞCI, Yusuf KILIÇ, Mustafa NAMA, Abdussemet AVCI ve Muhittin ÜSTÜNKAYA’yı öldürdükleri, Rıdvan ADA ve Yahya GÖÇER’i yaraladıkları. (Kls: 9/Dizi: 18)

4) 21.09.1996 günü saat 22.30 sıralarında Alacakaya İlçesi Etibank Şark Kromları Kef İşletmesine el bombası ve uzun namlulu silahlarla saldırı düzenleyen kalabalık bir PKK grubunun özel güvenlik görevlileri Eyüp ÇELİK, Suat ÇETİN, Davut EŞ, Mansur SÖNMEZ ile Yılmaz GÜN’ü öldürdükleri, Müteahhit Etibank Şark Kromları İşletmesine ait iş makinaları, yazıhane ve yatakhaneleri tahrip ettikleri, (Kls: 1 1/Dizi:5)



e) İntihar Saldırıları

1) 30.06.1996 günü saat 17.40’ta elbiselerinin içine bomba yerleştiren Zeynep KINACI isimli PKK elemanının Tunceli İli Cumhuriyet Meydanında bayrak merasimine katılan Merasim Kıtasının içine hızla daldığı ve evvelce vücuduna yerleştirdiği bombayı infilak ettirdiği, olayda PKK elemanı Zeynep KINACI’nın kendisi ile birlikte Astsubay Önder YAĞMUR, Er Celal ATIL, Er Yusuf YILDIRIM, Er İbrahim SEVER, Er Ahmet YAYMAN’ın öldürüldüğü, (Kls: 11/Dizi:12)

2) 17.11.1998 günü saat 09.00 sıralarında Yüksekova İlçesi İlçe Jandarma Komutanlığı önünde Van iline gitmek için hazırlanan askeri konvoy arasına giren Fatmi ÖZEN isimli PKK elemanının çantasına yerleştirdiği parça tesirli bombayı infilak ettirdiği, bombanın infilak etmesi sonucu Astsubay İrfan TÜRKER’in şehit olduğu, Jandarma Astsubay Uğur AKYOL, Astsubay Çavuş Adem CEYLAN, Mustafa DUGARLI ile Yüksekova ilçesinden İbrahim DİCLE ve Hüseyin KANAT’ın yaralandıkları, (Kls:10/Dizi: 19)


f) Öğretmen Katliamları

1) 14.04.1990 günü Elazığ Arıcak İlçesi Bükardı Köyüne gündüz saatlerinde silahlı baskın düzenleyen bir grup PKK elemanının köyün ilkokuluna gittikleri, öğretmenleri bir odada topladıktan sonra öğretmenlerin eşlerini de getirdikleri, öğretmenlerin eş ve çocuklarını müdür odasına aldıktan sonra sınıflardan birine öğretmenleri ikişer ikişer oturttukları, bir müddet konuşma yaptıktan sonra silahlarıyla üzerlerine ateş ederek öğretmen Sebahattin KURTULUŞ, eşi Hikmet KURTULUŞ, öğretmen İzzet YÜKSEL, öğretmen Ahmet BEKAR ve öğretmen Bayram YEŞİL’i şehit ettikleri, (Kls: 1 1/Dizi:2)

2) 23-24.06.1993 günü gece saatlerinde Tunceli İli Meşeyolu Köyüne gelen silahlı bir grup PKK elemanının köy ilkokulu lojmanlarında kalan okul Müdürü Hamza ÇETİN ile Okul Öğretmeni Erkan AYDIN’ı kaleşnikof silahla ateş etmek suretiyle öldürdükleri, okul lojmanlarından birini ve okulu tamamen yaktıkları, bir lojmanı da tamamen tahrip ettikleri, (Kls: 11/Dizi:7)

3) 07.10.1993 günü saat 17.50’de Tunceli İli Pertek İlçesi Pirincik Köyüne gelen 5 silahlı PKK elemanının köy okuluna 15 mt. mesafede olan bekar öğretmenlerin kaldığı lojmana girdikleri, konuşmak için geldiklerini söyleyerek öğretmenleri bir odaya topladıktan sonra evli öğretmenleri, okul müdür yardımcısı ve okul müdürünü de girdikleri lojmana çağırdıkları, okul müdürü o sırada bir başka köyde hasta ziyaretine gitmesi sebebiyle bulunamadığı, diğer evli öğretmenler ve okul müdür yardımcısının bekar öğretmenlerin kaldıkları lojmana geldikleri, PKK elemanlarından biri öğretmenlere 5 dakika kadar süren bir konuşma yaptıktan sonra okul müdür yardımcısı Ali Galip TUTAR'ı ekmek almak bahanesiyle 2 PKK elemanının nezaretinde evine gönderdikleri, Ali Galip TUTAR'ı gönderdikten 5 dakika sonra kalan 3 PKK elemanının kaleşnikof ve G-3 silahlarıyla odada kalan öğretmenleri yaylım ateşine tuttukları, öğretmenler Fevzi KATAR, Taşkın ŞENGEN, Ünal ATLI, Orhan BAKIŞ’ı öldürdükleri, Cemal ÜNLÜ’yü ağır yaraladıkları. (Kls: 11 /Dizi:9)

4) 11.09.1994 günü saat 22.15 sıralarında kalabalık bir PKK grubunun Tunceli İli Mazgirt ilçesi Darıkent Beldesine baskın düzenlediği, beldede bulunan Jandarma Karakolu’nu yoğun ateş altında etkisiz hale getirdikten sonra beldenin PTT ve belediye binalarına, sağlık ocağına girdikleri, PTT binasında bütün eşya ve evrakı yaktıkları, belediye binasının bütün kapı ve pencerelerini kırdıkları, sağlık ocağı içinde yangın çıkardıkları, ocakta bulunan sağlık malzemelerini aldıkları, Darıkent Beldesi İlköğretim Müdürlüğünde görevli öğretmenler Ali İhsan ÇETİNKAYA, Metin KAYNAR, Buminhan TEMİZKAN. Mustafa KARINCA, Rüstem ŞEN ve Vedat İNAN’ı evlerinden çıkardıktan sonra kaleşnikof silahla tarayarak öldürdükleri, sağlık memurları Mesut DEMİRTAŞ, Kazım KILIÇ ve Hüseyin VURAL’ı kaçırdıkları, ilköğretim okulunun bir kısmını yaktıkları (Kls: 11/Dizi: 10)


g) Turizme Yönelik Saldırılar

1) PKK elemanları Sakine DONMEZ ile Atilla KAYA’nın, örgütün Ege Bölgesinde turistlere yönelik bombalı eylem yapma kararı alması üzerine önceden hazırlanan ve yanlarına verilen 5 adet zaman ayarlı savunma tipi el bombasıyla turist görünümünde Fethiye’ye geldikleri, Fethiye’de Çoban Pansiyonu’na yerleştikten sonra 21.06.1994 günü Yat Limanı yanındaki Çay Bahçesinde önceden meyve suyu kutusu içine yerleştirdikleri zaman ayarlı el bombasını naylon torbayla oturdukları masanın demirine astıkları ve olay yerinden uzaklaştıkları, bombanın patlaması sonucunda çay bahçesinde bulunan içlerinde 7’si Alman ve İngiliz vatandaşı turist olan 13 kişinin yaralandığı, (Kls: 15/Dizi:2)

2) Fethiye İlçesindeki eylemi gerçekleştiren Sakine DÖNMEZ ve Atilla KAYA’nın ertesi günü Marmaris ilçesine gittikleri, 22.06.1994 günü saat 14.30’da Atilla KAYA’nın Belediye Halk Plajı’ndaki, Sakine DONMEZ’in Abdi İPEKÇİ Parkı’ndaki çöp bidonlarına zaman ayarlı el bombalarını yerleştirdikleri, çöp bidonlarına konan bombaların infilak etmesi sonucu parklarda bulunan 11 kişinin çeşitli yerlerinden yaralandık1arı, yaralananlardan 4’ünün İngiliz vatandaşı turist olduğu, Joanna GRIFFITHS isimli yaralı İngiliz turistinin sonradan aldığı yaralar sebebiyle öldüğü, (Kls:15/Dizi:2)

3) 17.09.1995 günü saat 09.55’te PKK elemanları Mehmet Nuri ÖZEN, Hasan AŞKIN ve Fesih YAVAŞ’ın izmir Gaziemir’deki TANSAŞ Mağarasının çok yakınında bulunan çöp bidonuna yerleştirdikleri saatli bombanın patlaması sonucu Muzaffer YILDIZ, Veli EREFE, Sefer AĞLAR, Selami SAYILIER, Nadir SAKALLIOĞLU’nu öldürdükleri, 28 kişinin yaralandığı, çevrede bulunan ağaçların hasar gördüğü, Mehmet Nuri ÖZEN ve Hasan AŞKIN’ın Yunanistan’da Atina’ya 5-6 saatlik mesafesi olan Yunan Devletinin himayesindeki PKK Kampında askeri eğitim gördükleri, eğitimlerini bilhassa bomba yapma üzerinde yoğunlaştığı, eğitimlerinin bittiği 1995 yılı ağustos ayı ortalarında kamp sorumlusu Yılmaz-Zuhal (K) tarafından İzmir’deki turistik tesislere eylem düzenlemek üzere Hasan AŞKIN’la birlikte Türkiye’ye gönderildikleri, Türkiye’ye gönderildikten sonra arkalarından gelen Doğan (K)la birlikte eylem düzenlemeye elverişli yerleri araştırdıkları, Gaziemir’deki TANSAŞ Mağazasına turistlerin ve askerlerin de geldiğini tespit ettikten sonra burada eylem yapmayı kararlaştırdıkları, TANSAŞ Mağazası yanındaki bombayı Doğan (K)’la birlikte hazırladıkları, hazırladıkları bombayı Hasan AŞKIN’ın çöp bidonuna yerleştirdiği, bombayı yerleştirmek için olay yerine Feshi YAVAŞ’la birlikte geldikleri. (Kls: 13/Dizi:3)


h) Askeri Birliklere Saldırı

1) 3/118 Jandarma Sınır Tabur Komutanlığı 9. Bölüğe bağlı ve Andaç Köyü Serin Mahallesinde konuşlandırılan Serin Jandarma Takımına 25.10.1985 günü gece saatlerinde silahlı baskın düzenleyen 50-60 kişi kadar oldukları tahmin edilen silahlı PKK grubunun Jandarma erlerinden Ahmet BURSA, İsmail DEMİRBAŞ, Halis ARINIĞ, Ali TÜRKER, Nihat ÇELEBİ, Beytullah ALIÇ, Ömer KARA, Celal ÇAMBEL, Ramazan ÇELİK’i şehit ettikleri, Nihat EMİROĞLU ve Muammer KAFKAS’ı yaraladıkları, şehit ve yaralıların silah ve mühimmatlarını da gasp ettikten sonra gece karanlığından da yararlanarak olay yerinden uzaklaştıkları, (Kls: 10/Dizi:2)

2) 04.08.1991 günü saat 04.30 sıralarında Hakkari İli Şemdinli İlçesi hudutları içinde bulunan 1/118 Sınır Tabur Komutanlığına bağlı Samanlı Karakolu’na baskın düzenleyen 150-200 kişilik bir PKK grubunun, karakolda görevli Jandarma Onbaşı Bekir ÖZAYDIN, Er Sedai ÖZER, Er Hasan TARIM, Er Yüksel KARACA, Er Mustafa HİÇYILMAZ, Er Mustafa GEDİK, Er Durak AÇIKGÖZ, Er Sait Ahmet APAK, Er Erdal ÇOBAN, GKK Baki YALÇIN’ı şehit ettikleri, 7 eri kaçırdıkları, toplam 9 subay, astsubay ve eri yaraladıkları, (Kls: l0/Dtzi:5)

3) 25.10.1991 günü saat 04.45 sıralarında 10. Jandarma Sınır Bölük Komutanlığına baskın düzenleyen ve 200 kişi oldukları tahmin edilen silahlı PKK grubunun, Sınır Bölük Komutanlığının emniyetini sağlamak için tepelerde mevzilenmiş timlerinde görevli erler Necati ÇİÇEK, Mehmet ÜNAL, Duran OKÇU, Ali AKDOĞAN, Savaş GEDİK, Ali ERDOĞAN, İdris DEMİRTAŞ, Yılmaz KABAK, Ali ERDEM, Hasan YAĞLIGİRDİ, Necdet AYHAN, Cengiz SABUNCU, Hüseyin ALBAŞGİL, İsmet ÖZDEMİR, İsmail AKDUMAN’ı şehit ettikleri, Asteğmen Bilal ÇAKIRCALI; Çavuş Feyyaz BİLGİÇ, Erler İlhan ÜNALAN, Hasan KARASAKAL. Mahmut GÖKALP, Salih DEMİR, Habip KOÇER, Bayram SELEK, Faruk GÜNEY, Sadık KOCA’yı yaraladıkları, (Kls: lO/Dizi:7)

4) 24.05.1993 günü kalabalık bir silahlı PKK grubunun Bilaloğlu Köyü yakınlarında Çevrimpınar yol ayırımında Elazığ-Bingöl karayolunu kestikleri, durdurdukları araçlarda bulunan yolcuları indirdikten sonra izinden dönen ve kıtalarına gitmekte olan erbaş ve erler Ramazan AKKAYA, Mehmet ÖZTÜRK, Ertan KAÇAR, Hüseyin ÇELİK, Mustafa YILMAZ. Nihat ODABAŞI, Ercan ÇOBANOĞLU, Uğur BOZACI, İbrahim ERTAN, Hasan GÜLTUTAN, Haydar ASLAN, Mevlüt ÖZKAN, Şenol CANSIZ, Aydın KUZEY. Mustafa KOÇANOĞLU, Mustafa SARIGÖZ, Cavit YAMAN, Ali ARAR. İlyas UYAR, Murat MENTEŞ, Ahmet ARAR, Hilmi ŞAHİN, Şeref TAY, Adem ZÖNGÜR, Baki UMUTLU, Murat ELİBOL, Mehmet TURA, Ahmet APAK, Hikmet ÖZDEMİR, Turgut ERGUL ile öğretmenler Mehmet BİROL, Abdullah KABA, Selahattin ASLAN ve Güzel DOĞAN, Sisi ÖZDEMİR, Erdal AKBAŞ isimli vatandaşları şehit ettikleri, (Kls:9/Dizi: 14)

5) 15.09.1993 günü Van İli Çatak ilçesi Kanalga Karakoluna baskın düzenleyen kalabalık bir grup silahlı PKK elemanının, karakolu korumak için 2 km. mesafedeki 2053 rakımlı tepe ile bu tepenin kuzeyindeki rakımsız tepede pusuya yatan timlerde görevli Uzman Jandarma Çavuş Mete SARAÇ, Jandarma Onbaşı Yılmaz GÖKÇEN, Jandarma Onbaşı Ramazan ÇAKIR, Jandarma Onbaşı Murat ÖZÇELEBİ, Jandarma Er Selahattin TOKAT, Jandarma Astsubay Çavuş Ali UĞUR, Jandarma Er Cuma YILDIZ, Jandarma Er Satılmış TAŞDELEN, Jandarma Er Zeki CANER, Jandarma Er Muammer KARACAER, Jandarma ER Ali ÇAKIR, Jandarma Er İhsan AVŞAR’ı şehit ettikleri ve silahlarını gasp ettikten sonra kaçtıkları, (Kls:10/Dizi:14)

6) Eruh Dağdöşü Köyünde konuşlanmış bulunan Jandarma Komando Bölüklerinin emniyetini sağlamak amacıyla çevreye çıkardığı timlerine 09.11.1994 günü saldırı düzenleyen kalabalık bir PKK grubunun, timlerde görevli komando erler Fahrettin ENGİN, Atilla ÖZTÜRK, Veli KARA, Halim ÇİMEN, Mehmet ÖZEN, Ayhan ÖZAY, Şamas AYTAÇ, Muharrem ÇAKIR, Kurabey YILDIRIM, Yaşar SOYTÜRK, Faik ALKAN, Ercan AYGUN, Erol KAKIŞIN, Cevahir ÇELİK, Mustafa ALTINTAŞ’ı öldürdükleri, 13 komando erini de yaraladıkları, (Kls:9/D izi: 20)

7) 15.06.1995 günü saat 23.00 sıralarında Şemdinli ilçesi Ortaklar Köyü hudutları içinde bulunan Jandarma Karakoluna baskın düzenleyen 400 kişilik silahlı PKK grubunun karakolda görevli jandarma Astsubay Kıdemli Çavuş Ekrem KAYAR, Jandarma Astsubay Çavuş Vedat ÖZAYAR, Jandarma eri Ali ÇELİK, Jandarma Eri Engin ÇİL, Jandarma Eri Halil TATLI, Jandarma Eri Ali AKYOL, Jandarma Eri Hasan ÇELİK, Jandarma Eri Arif MEYDAN, Jandarma Eri İrfan ÖNCEL, Jandarma Eri Sadık ŞİŞMAN, Jandarma Eri Mehmet ÇADIRCI, Jandarma Eri İlimder ATASOY, Jandarma Onbaşı Ali SIJYABATMAZ, Jandarma Eri Mehmet DEMİR, Jandarma Eri Mehmet ÖZTÜRK’ü şehit ettikleri; Jandarma erleri Mehmet SIKILGAN, İsmail BAŞARAN, Hakan PUSAT, Ramazan ÇELİK, Tuncay KAVAKLIOĞLU’nu kaçırdıkları, Jandarma Erleri Halil KAYACI, Şahin KILIÇ, Yavuz KIRMIZIYÜZ, İrfan TOPÇUOĞLU, Hulusi ERDOĞAN, Özkan ADIŞANLI’yı yaraladıkları, (Kls: 10/Dizi: 18)

a) Olay zaptı tutanakları kapsamları,

b) Olay yeri krokileri,

c) Otopsi ve ölü muayene tutanakları kapsamları,

d) Görgü tanıkları ifade tutanakları kapsamları,

e) Olayı gerçekleştiren sanıklarla ilgili iddianameler,

f) Bazı sanıklarla ilgili onanlı mahkumiyet hükmü kararları kapsamları gibi delillerden anlaşılmıştır.

Yukarıda anlatılan eylemler, insan hayatını hedef alan terör eylemleridir. Bu eylemler, iddianameye rasgele alınmıştır. PKK elemanlarının gerçekleştirdiği binlerce eylemin tamamı bu niteliktedir ve yukarıda da belirtildiği gibi insanlık aleyhine işlenen, toplu kıyıma yönelik olan terör eylemleridir.

PKK bir terör örgütüdür. PKK’nın bir terör örgütü olduğu, belgelerle de sabittir.

26-30 Ekim 1986 günlerinde Lübnan’daki Mahsun Korkmaz Akademisi’nde yapılan PKK’nın III. Kongresi’nde kabul edilen 30.10.1986 tarihli ve Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi imzalı sözde Askerlik Kanununda;

"Yüzyıllardır ülkemiz ve halkımız üzerinde egemenlik sürdüren Türk sömürgeciliği, gerici zorunu dayatıp ülkemizi bir cephanelik, insan potansiyelimizi ise kendi amaçları doğrultusunda bir savaş aracı olarak günümüze kadar kullanmıştır... Bu yapıyla şiddetli bir savaş içinde doğup gelişen devrimci önderlik, bu gerici yapıyı parçalayarak geliştirdiği ulusal kurtuluş hareketini bugün ileri boyutlarda gelişen ulusal kurtuluş savaşının yürütülmesi için halk ordusunun inşası düzeyine getirmiştir. Bu nedenle bugün bağımsızlık ve özgürlük için savaşmak Kürdistan’da tek onurlu yaşam biçimidir. Bu gerçekler doğrultusunda....onurlu her Kürdistan’lının gücünü ordu gücüne dönüştürmesi ve orduyla birleştirmesi zorunludur....

Kanun hükümleri şunlardır;

1. Değişik yaş ve cinsiyetten her Kürdistan’lı yurtsever.., gönüllü olarak Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu birliklerine katılmayı ve savaşmayı görev bilmelidirler.

2. ...her Kürdistan’lı... ulusal kurtuluş savaşına maddi ve manevi destek vermekle yükümlüdür.

3. 18-25 yaşlar arasındaki her Kürdistanlı erkek, Kürdistan’ın bağımsızlığı ve özgürlüğü için savaşmak üzere Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusuna katılmak....zorundadır.

EK MADDE: ...orduya katılması için çağrının bildirilmesine rağmen, buna uymayan kişilere yönetmelikteki ordudan kaçma hükümleri uygulanır..." maddelerine yer verilmiştir. (Kls: 14/Dizi: 17)

Yine “Kürdistaıı’da Yargılama Esasları” Başlıklı 30 Ekim 1986 Kürdistan Kurtuluş Cephesi imzalı belgede;

"...Kendisini kanıtlayan bu meşruiyete göre bugün Kürdistan’da suçlar ve cezaları şöyle belirlenir;

1. Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine karşı Türk sömürgeciliği ile doğrudan birlik, ona işbirlikçilik, uşaklık, ajanlık, milislik, muhbirlik vb. yapmak bu ülke ve halk karşısında açık ihanettir ve ihanetin cezası da ölümdür.

2. “Komünist, devrimci, yurtsever, milliyetçi” vb. sıfatları kedine takıp gerçekte bunların gereklerini yerine getirmemek, bunların yerine siyasal ikiyüzlülük, teslimiyetçilik, işbirlikçilik... böylece Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine karşı olmak, ona karşı mücadele etmek, onun gelişimini engellemeye çalışmak.... maskeli olarak Türk sömürgeciliğine hizmet etmek... siyasal görünümlü bir ihanettir. Bu tür ihanetin cezası onca uyarı ile vazgeçirmeye çalışmak, örgütsel yapıları dağıtmak, bunlara rağmen devam ettiğinde ise ölümdür.

3. Türk sömürgeciliğine karşı mücadele etmemek. direnmemek, ulusal kurtuluş mücadelesine katılmamak, madden ve manen desteklememek. ...dolaylı olarak sömürgeci egemenliğe hizmet etmek ve ülke halk kurtuluş davası karşısında suçlu duruma düşmek demektir. Bu suçlara karşı bilinçlendirme ve ikna faaliyetleri ile mücadeleye hizmet eder hale getirmek için çalışarak uyarmak, bu çabalara rağmen süren bu hale karşı uygun biçimlerde ve vatandaşlığın bir gereği olarak para, başka maddi değer, devrimci görevlerde zorla çalıştırma vb. cezalar verilir.

EK MADDE: Bu kanun pratikte ERNK Komiteleri, örgütleri ve silahlı kuvvetleri uygular” denilmiştir. (Kls: 14/Dizi: 17)

‘Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK) Vergilendirme Fişidir’ başlıklı Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK) Temsilciliği imzalı ERNK Marmara Temsilciliği Mühürlü belgede;

“Sayın ..........

Sömürgeci faşist Türk Devletine karşı yürütülen Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımımız... tüm şiddetiyle gerilla savaşı tarzında ve daha yüksek boyutlarda gelişip devam etmektedir. Savaşımızın gelişip daha da yaygınlaşması beraberinde maddi masraf ve ihtiyaçlarını da getirmektedir. Bu nedenle gerilla savaşımızın maddi yönden de desteklenmesi hali vakti yerinde olan her Kürdistanlının vazgeçilmez temel birer insanlık borcudur... Birer namus ve şeref borcu olan bu görevin yerine getirilmemesi halinde sözü edilen kesimlerin can ve mal varlıklarına yönelinecektir. Bu ulusal kurtuluş cephemizin yargı sisteminin bir gereğidir. Bu nedenle sizlerinde elinden gelen... süre içerisinde yardım yapmanız uygun görülmüştür... Not: Düşmana haber verildiği takdirde gelişecek olaylardan sorumlu değiliz.” sözlerine yer verilmiştir. (Kls: 14/Dizi: 17)

Dosyada mevcut;

1- Askerlik Kanunu Başlıklı 30.10.1986 tarihli ve Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi imzalı,

2- “Kürdistan’da Yargılama Esasları” başlıklı ve 30 Ekim 1986 Kürdistan Kurtuluş Cephesi imzalı,

3- “Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK) Vergilendirme Fişidir” başlıklı Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK) Temsilciliği imzalı ve ERNK Marmara Temsilciliği mühürlü, belgelerle sabittir.

Halkın canıyla malıyla tehdit edildiği bu belgeler de PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu gösterir.

Abdullah ÖCALAN sorgusunda;

“1991-1993 yılları arasında bölgedeki müteahhitlerden yüzde itibariyle miktar örgüte gelir adıyla paralar alınmıştır. Müteahhit firmalar, örgütün gücünü kullanarak ihale aldıklarında biz de onun üzerinden bir gelir temin etmekteyiz. Bunlardan Halis TOPRAK, fabrika yapımına başlayınca, bizimkiler ondan eğer burada fabrika yapacaksan, çalıştıracaksan bir ücret vermek zorundasın. Yeni örgüte bir bedel vereceksin demişler ve ondan ücret almışlardır. Miktarını bilemiyorum. Bölgelerdeki elemanlarımız tahsil etmişlerdir. Ali Rıza SEPTİOĞLU’nun ailece işlettiği taş ocakları vardır. Keza bundan da bölgesel örgütümüz örgüt adına ücret almıştır. Miktarını bilemiyorum. Keza Ceylan Holding Şirketinden bölgesel birimlerimiz para tahsil etmişlerdir. Miktarını bilemiyorum. Bu para alma usulü bölgemizde yaygındır. ...Bunun dışında ismini bilemediğim çok sayıda iş adamından da para temin edilmektedir... Ayrıca sınır boylarında örgüte ait Gümrük Birimleri adı altında oluşumlar vardır. Paraları bunlar tahsil etmektedir...'' şeklinde beyanlarda bulunmuştur. (Kls:1 /Dizi:43-78/Cumhuniyet Savcılığı Sorgu Zaptı, Sayfa 18).

PKK çeteleri tarafından vahşice katledilen sivil vatandaşlarımızın çoğunluğu, Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerimizde yaşayan vatandaşlarımızdır. GKK’ların yaşadığı köyler bilhassa PKK çetelerinin hedefi olmuştur.

Sanık Abdullah ÖCALAN sorgusunda;

1987 yılından itibaren Olağanüstü Hal ve GKK Sisteminin ihdas edildiğini, bu sebeple 1987 yılından sonra GKK’ların da hedefleri arasında olduğunu söylemiştir. Ancak, GKK’ların aileleri, çocukları ve yakınları da PKK çetelerinin hedefi olmuştur. Yukarıda yer ve zaman verilerek anlatılan terör olaylarında görüldüğü gibi PKK çeteleri GKK’ların ailelerini, kundaktaki çocuklarını katletmiş, evlerini yakmışlardır.

GKK’lar, Abdullah ÖCALAN ve PKK’nın ideoloji ve propagandasının mesnetsiz ve yalan olduğunu, PKK’ya karşı çıkarak en açık şekilde gösteren Kürt asıllı vatandaşlarımızdır. Bu sebeple PKK çeteleri en büyük katliamlarını bilhassa GKK’ların yaşadığı köylerde gerçekleştirmişlerdir.

PKK elemanlarının kadın erkek ayırımı yapmaksızın 30 kişiyi katlettikleri, 20.06.1987 günü gerçekleştirilen Pınarcık katliamı ile ilgili olarak baskına katılanlardan Alaattin KANAT;

“...Bu köye koruculuk sistemini kabul ettiği için eylem yapılmasına karar verilmiştir.” şeklinde beyanda bulunmuştur. (Kls: 16/Dizi:2)

GKK’ları, ailelerini, çocuklarını ve bütün varlıklarını PKK yönetimi ve bizzat Abdullah ÖCALAN hedef göstermiştir.

PKK’nın 1994 yılında yapılan III. Ulusal Konferansı’nda GKK’lar eylem hedeflerinden biri olarak seçilmiştir.

Yine PKK’nın V. Kongresinde GKK’ların aileleri ile birlikte imha edilmesi karar altına alınmıştır.

PKK’nın yayın organı Serxwebun dergisi Şubat 1993 sayısında Abdullah
ÖCALAN;

''..Kurtuluş güçlerimizin en önemli hedeflerinden birisi de koruculuğu tümden tasfiye etmektir. Bu başarıldığı takdirde düşmana tamamen yenilgi psikolojisi hakim olacaktır” demiştir. (Kls: 14/Dizi:7)

18.06.1996 günlü MED-TV’de yayınlanan Panel programında;

“Önümüzdeki aylar sıcak geçebilir... Bu ara, koruculardaki çözülme vardır. Özellikle Batman’daki korucuların... Sonlarını getirmemelerini diliyorum. Onlara yönelik de bir af çağrımız vardır. İlişkilerini geliştirirlerse bizimle, onları olduğu gibi güneye de çekeriz. Ve gerilla saflarına da alırız. Hiç çekinmelerine gerek yoktur. Ayrıyeten savaşta da üzerimize gelmezlerse. onları hedeflemek gibi bir durumumuz olmayacaktır. En azından ateş etmezlerse biz de kendilerine yönelmeyeceğiz. Ama çok azılı olan üzerimize gelenlerin de bu halk içinde asla yerinin olmayacağını, asla affedilmeyeceklerini bilmeleri gerektiğini vurguluyorum.” (Kls:37/Dizi: 15)

Yine 01.03.1998 günlü MED-TV’de yayınlanan Panel programında;

“Önümüzdeki yıldaki savaşa biz kendimizi ağır ağır hazırladık, biz savaş yapacağız, korucular gerillanın üzerine gelmesin, ihbarcılık yapmasınlar, büyük suç işlemezlerse biz onların ailelerine dokunmayız, evlerine dokunmayız. Hatta onların canlarına da dokunmayız, ama çok açık bir şekilde bizim üzerimize gelirlerse, ihbarcılık yaparlarsa, bunlar tasfiye olurlar. Şimdi olmazlarsa yarın olurlar. Belki, kendiliğinden olmazlarsa çocukları, karıları kötülüğün içinde kalırlar. Ben onların çocukları ve karıları için söylüyorum: Önümüzdeki savaş çok ağır olacak, binlercesi belki ölür. Bunun için ben diyorum ki, bu zararlı işten bütün korucular kendilerini uzak tutsunlar” şeklindeki sözleriyle köy korucularına gözdağı vermek istemiştir. (Kls:37/Dizi: 15)

a) Dosyada mevcut belgeler,
b) Emanette kayıtlı Abdullah ÖCALAN’ın MED-TV’de yaptığı konuşmaların zapdedildiği video kaset içeriği,
Gibi delillerle sabittir.

01.03.1998 günü MED-TV’de yaptığı konuşma Abdullah ÖCALAN’ın daha başlangıçta, GKK’lar ile birlikte korucuların ailelerini, ismi konmamış çocuklarını, barındıkları evlerini ve yakınlarını da PKK çetelerine hedef gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Okullar, sağlık ocakları, kil ocakları, maden işletmeleri, sondaj kuyularında çalışanlar da PKK çetelerinin hedefi olmuştur.

Yukarıda verilen emsal olaylarda görüldüğü gibi; okullar yakılmış, okul öğretmenleri öldürülmüş, hiçbir şeyden habersiz kil ocağında çalışan işçiler, bölgede açılmış sondaj kuyularında. maden işletmelerinde çalışan mühendisler, PKK çetelerince kurşuna dizilmiştir.

GKK’larla birlikte öğretmenler, işçiler, bölgede çalışan mühendisler de Abdullah ÖCALAN ve PKK yönetimi tarafından hedef gösterilmiştir.

PKK’nın 1994 yılında yapılan İli. Ulusal Konferansı’nda Türkiye Cumhuriyetinin eğitim ve kültür kurumlarının tasfiye edilmesi, turizm ve maden işletmeleri eylem hedefleri olarak tespit edilmiş, PKK’nın V. Kongresi’nde de suikast eylem stratejisinin bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple. yukarıda anlatılan emsal olaylarda olduğu gibi öğretmenlere işçiler, bölgede çalışan mühendisler PKK çetelerinin hedefi olmuş, öğretmenler, mühendisler kurşuna dizilmiş, okullar yakılmıştır.

21.06.1988 günü Lübnan Bekaa Vadisi’nde silah eğitimi gören PKK elemanlarına yaptığı konuşmasında Abdullah ÖCALAN;

“Siz o sıcak savaşın içinde dehşet olacaksınız, fırtına olacaksınız. Başka, siz esemezsiniz, kurtarmazsınız durumu...” dediği anlaşılmaktadır. (Kls:37 / Dizi:1 5)

13.02.1993 günü PKK’nın 1993 yılı hedefleriyle ilgili yaptığı konuşmasında;

Ülkemizin güneyinde savaş değişik biçimlerde daha da sürdürülecektir... Gerillamız şimdi 5 bin-10 bin civarında ise, eğer herkes planına bağlı kalırsa, doğru savaşın tarzı ile karşılık verirse 50 bine fırlar... Her köyü bir direniş kalesi haline getirtebiliriz. Her kent bir Serhildan biçiminde kaynar. Bütün bunlar hedeftir. Plan hedefindedir ve yöntemleri de bellidir. En hainini amansız tepelemekten tutalım, tarafsızlaştırması gerekeni tarafsızlaştırmaya, bir parayı kazanılacak olandan tutalım, bir ruh ile kazanmaya kadar herkese uygun yöntemlerle yaklaşınız. Bunlar çalışma tarzıdır. Taktik de düşmanının bir taburunu imha etmekten tutalım, bir tugayını bile içinden dışından kuşatmaya alıp tasfiye edebiliriz... Yakmadık köy bırakmayız. Bütün bunlar taktik plan hedeflerimiz dahilindedir...” sözleri açıklanmaya çalışılan durumu doğrulamaktadır. (Kls:37/DİZİ 15)

14.04.1998 günü MED-TV’de yaptığı konuşmasında;

“Şimdi bizim pek turistler hedeftir demeyeceğim ama, şüphesiz Türkiye’de bir savaş var. Özel turist hedefleri diye bir hedef yok, fakat ekonomi de hedeftir tabi ve bu arada turizm ekonomisi de hedeftir. Turist demiyorum, dikkat edin turizm ekonomisine elimizden geldiğince turiste zarar vermemeyi de biraz gözönüne getirerek şüphesiz bazı adımlar atarız. Bu günlerde bunun arayışı içindeyiz.” mesajının anlamı terör estirmektir. (Kls:37/Dizi: 15)

10.07.1998 günlü MED-TV’de yayınlanan Vedat AYDIN'ı anma programındaki konuşmasında;

“Özellikle şehirlere yönelik eylem taktiklerini fazla dayatmadık ama, sanırım belli bir müddet bu yönlü gelişmeler de ortaya çıkabilir. Daha çok gerillayı kırsal alanda geliştirmekle birlikte kent ağırlıklı hareketleri de geliştirecek kapasitemiz var. O kapasiteyi geliştiriyoruz. Sanırım gerekebilir de, çünkü kendilerini rahat hissettiklerini düşünüyorlar. Başta turizm olmak üzere ekonomik hedefler bizim rahat dolaşabileceğimiz hedeflerdir...” açıklaması yeni hedef belirlemesinin delilidir. (Kls:37/Dizi: 15)

a) Dosyada mevcut belgeler,
b) Emanette mevcut sanık Abdullah ÖCALAN’ın yaptığı konuşmaların zapdedildiği video kaset.
Gibi deliller sanığın amacını ve hedeflerini ortaya koymaktadır.

Sanık Abdullah ÖCALAN’ın yukarıya alınan konuşmalarının, talimatlarının muhatabı silahlı PKK çeteleridir. Silahlı PKK çeteleri. Abdullah ÖCALAN’dan aldıkları talimat uyarınca rastgele gerçekleştirdikleri terör eylemleriyle, gerçekten dehşet olmuşlar, etrafa dehşet ve korku salmışlardır. Köyde, kentte PKK otoritesini kurmak için amansız davranmışlar. Abdullah OCALAN’ın tabiriyle tepelemişler, köyleri yakmışlardır. Abdullah ÖCALA.N’ın talimatında geçen: “herkese uygun yöntemle yaklaşma” öldürmek ve yakmaktır, yani terördür. Terör eylemleriyle dehşet yaratmak Abdullah ÖCALAN’ın PKK’ya verdiği yegane taktiktir.

PKK, bir terör örgütüdür. Abdullah ÖCALAN MED-TV’de yaptığı konuşmasında;

"...Özel turist hedefleri diye bir hedef yok, fakat ekonomi de hedeftir tabii ve bu arada turizm ekonomisi de hedeftir. Eğer işler daha da kızışırsa, şüphesiz bu tip hedeflere insan demiyorum, turist demiyorum, dikkat edin turizm ekonomisine elimizden geldiğince turiste zarar vermemeyi de biraz gözönüne getirerek şüphesiz bazı adımlar atarız. Bu günlerde bunun arayışı içindeyiz.’ demiştir. (Kls:37/Dizi: 15)

Ancak, PKK elemanları Türk turizmine zarar vermek için doğrudan insanı hedef almıştır. Marmaris İlçemizde turistlerin uğradığı bir parkta bulunan masa altına, Fethiye İlçemizde turistlerin gezindiği kordon boyunda bulunan çöp sepetine bomba yerleştiren Sakine DÖNMEZ ile Atilla KAYA isimli PKK elemanlarının hedefi, doğrudan doğruya insandır. Sakine DÖNMEZ ve Atilla KAYA’nın gerçekleştirdiği bu eylemlerde Fethiye Kordon boyunda gezinen bir turist ölmüş, 20’den fazla insan yaralanmıştır. Doğrudan insanı hedef alan bu eylemler. terör eylemleridir.

Tamamen bir terör örgütü olan PKK, Türkiye’yi kendisiyle diyalog kurması için yine bir terör örgütüne yakışır bir biçimde tehdit de etmiştir.

27.11.1996 günü PKK’nın 18. Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle Belçika Kürdistan Komitesi tarafından Brüksel şehrinde bulunan Uluslararası Basın Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında, örgüt mensuplarının Türkiye’nin Kürt Meselesi ile ilgili politikalarının değiştirilmemesi halinde intihar saldırısı eylemlerinin yeniden gündeme gelmesinin kaçınılmaz olduğu tehdidinde bulunmuştur. (Kls: 14/Dizi: 115-16-17)

a) Dosyada mevcut Belçika’da yayınlanan 28.11.1996 tarihli gazetede yayınlanmış habere ilişkin fotokopi.
b) Yunanistan’da yayınlanan Avgi Gazetesinin 28.11.1996 tarihli nüshasında yer alan haber fotokopisi gibi delillerle sabittir.

Aynı tehdidin;
Aralık 1996 günlü Serxwebun Dergisi’ne beyanat veren Abdullah ÖCALAN tarafından;
''...Kentlere ineceğiz, kent çatışmaları başlayacaktır. Neye mal olursa olsun bir otobüse binmek zor değildir, bir uçağa binmek zor değildir, yine bir trene binmek zor değildir. Kendine bomba sarıp gidecek binlerce insanımız var... (Kls: 14/Dizi: 10)

21.03.1997 tarihli MED-TV yayınında;
“Şunu açıklıkla belirtelim ki, askeri hazırlıklarımız hiçbir döneme kıyaslanmayacak kadar ileri bir düzeydedir. İster şahsi intihar eylemleri içinde olsun, ister çok etkili küçük yerlere sızmak... şehirler de buna dahildir, çok önemli askeri birlikler de buna dahildir, çok geniş tahrip gücüyle eylem düzenleme imkanları da var"
Sözleri, militanlarına vermek istediği talimat niteliğindedir. (Kls:37/Dizi: 15)

a) Dosyada mevcut Aralık 1996 tarihli Serxwebun Dergisi’nde Abdullah ÖCALAN’ın açıklamasının yer aldığı yazı fotokopisi.
b) 21.03.1997 günlü MED-TV vayınında Abdullah ÖCALAN'ın yaptığı konuşmanın zapdedildiği dosyada mevcut video kaset,
c) Abdullah ÖCALAN’ın MED-TV’de yaptığı konuşmanın çözüm tutanakları kapsamı.

Verdiği talimatların delilidir.

Yine Abdullah ÖCALAN’ın Bekaa Vadisi’nde kendisiyle röportaj yapan İngiliz Sunday Mirror Gazetesi muhabirine verdiği beyanatında 3 bin dişi PKK militanının Türkiye’ye gelen turistlere karşı bombalı intihar saldırısında bulunacağını söylediği, (Kls: 14/Dizi: 15-16-17)

Dosyada mevcut belge ile sabittir.

27.11.1996 günü Brüksel kentinde bulunan Uluslararası Basın Merkezinde PKK’nın 18. Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle düzenlenen basın toplantısında Belçika Kürdistan Komitesi tarafından açıklanan yeni savaş stratejisi, Abdullah ÖCALAN’ın Aralık 1996 tarihli Serxwebun Dergisinde verdiği beyanat ile 21.03.1997 günü MED-TV’de yaptığı açıklamalar, Abdullah ÖCALAN’ın Bekaa Vadisinde Sunday Mirror Gazetesi muhabiri ile yaptığı röportajlar, intihar saldırısı eylemlerinin de terör eylemi olduğunu gösterir. PKK’nın intihar saldırısı eylemlerinin de hedefi kesinlikle askeri hedefler değil, hiçbir şeyden haberi olmayan insanlardır, sivil halktır, turistlerdir. Abdullah ÖCALAN intihar saldırısı eylemlerinin hedeflerini;

"...neye mal olursa olsun, bir otobüse binmek zor değildir, bir uçağa binmek zor değildir, yine bir trene binmek zor değildir. Kendine bomba sarıp gidecek binlerce insanımız var..." sözleriyle ve İngiliz Sunday Mirror Gazetesi muhabiri ile yaptığı röportajda göstermiştir.

Yukarıda yapılan açıklamalardan da açıkça anlaşıldığı gibi, PKK bir terör örgütüdür. Bu terör örgütünün elemanları da söz konusu terörist eylemleri sanık Abdullah ÖCALAN’ın verdiği emir ve talimatlar üzerine gerçekleştirmişlerdir.

İnsan hayatına hiç değer vermeyen, devamlı insan haklarını ihlal eden bu terörist örgüte karşı Türkiye, toprağın] ve insanının hayatını, malını korumak için hukuk kuralları içinde mücadele etmiştir.

Uluslar arasında terörizm şiddetle kınanmış, uluslararası hukukta da hiçbir şekilde himaye görmemiştir.

Türkiye’nin de taraf olduğu “Tedhişçiliğin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi”nin 1 inci maddesi uyarınca;
“Adam kaldırma, rehin alma veya gayrı kanuni hürriyeti tahdit eden. şahısların hayatı için tehlike teşkil ettiği ölçüde bomba, el bombası, roket, otomatik ateşli silah veya bombalı mektup ve koli kullanmak suretiyle işlenen suçların hiçbiri siyasi suç, siyasi suça murtabit suç veya siyasi nedenle işlenmiş suç niteliğinde telakki edilmeyecektir.''

Helsinki Nihai Senedi’nde de;
“Devletlerin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı, içişlerine karışmama” ilkeleri benimsenmiş ve kabul edilmiştir.

Hukuken hiçbir bağlayıcılığı olmayan ‘Yeni bir Avrupa İçin Paris Şartı’nda da;
“Tüm ilkeler her biri diğerleri dikkate alınmak şartıyla yorumlanarak kayıtsız şartsız aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler, ilişkilerimizirı temelini oluşturur. Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik gruplari savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı’ faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir... Her türlü terörist eylemleri. yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

İlkeleri kabul edilmiştir.

Avrupa’da hiçbir ülke, sanık Abdullah ÖCALAN’ın siyasi iltica talebini kabul etmemiştir. Ne Abdullah ÖCA.LAN’ı bir müddet ülkesinde barındıran İtalya, ne Rusya, ne Almanya, ne Hollanda ne de bir başka Avrupa ülkesi Abdullah ÖCALAN’ın siyasi mülteci olarak ülkelerinde barınmasına izin vermemiştir.

Abdullah ÖCALAN sorgusunda: kendisini Türkiye’ye karşı kullanan, ama sıkıştığında siyasi iltica talebini kabul etmeyen İngiltere, Almanya, İtalya, Yunanistan gibi Avrupa ülkelerini insan haklarını işletmemekle, iki yüzlü olmakla suçlamıştır. Avrupa ülkelerinin Abdullah ÖCALAN’ı ülkelerine kabul etmemelerinin her biri için başka sebepleri de olabilir. Ama Abdullah ÖCALAN’ın. Avrupa ülkelerine siyasi mülteci olarak kabul edilmeyişinin en önemli sebebi PKK’nın herkesçe bilinen bir terör örgütü olmasıdır. Avrupa ülkeleri, terörist olduğu açıkça bilinen bir örgütün başkanını ülkelerine sokmaktan kaçınmıştır.

Sanık Abdullah ÖCALAN ayrıca alınan ifadesinde;

“...Yunanistan’ın PKK örgütüyle ilişkileri az çok Suriye’nin PKK örgütüyle ilişkilerine benzer. 1988 yılında ben Lübnan’da iken Badovas ve Nagazakis’in beni ziyaretleriyle bu ilişkiler başlamıştır... Bu ilişkilerin kurulmasında birkaç yıl sonra muhtemelen 1994 senesinde Yunanistan’da PKK örgütünün kampları açıldı. Lavrion Kampı’nda PKK’lı gençlere daha çok ideolojik eğitim veriliyordu. 0 tarihlerde Yunanistan temsilcimiz Mahir (K) Fethi DEMİR’dir. Yunanistan’da Lavrion Kampı’ndan başka bir de bomba eğitimi veren Dimitri Elen Kampımız vardır... Yunanistan’da bomba eğitimini, kamp eğitimini ve küçük grupları barındırmak hususundaki organize de bizim dost tabir ettiğimiz Yunan istihbaratının yardımı olmaktadır. . ...Yunanistan’ın bizimle işbirliği yapmasındaki amacı, bizi Türkiye’ye karşı kullanmak, Türkiye’yle çelişkilerinde koz olarak kullanmaktır...” diyerek, Yunanistan’ın Türkiye’yle işbirliği yaptığını ileri sürmüştür. (Abdullah ÖCALAN’ın sorgu zaptı sayfa 32-33/Kls: l/Dizi:43-78)

1994-95 yıllarında PKK’nın Yunanistan temsilcisi Mahir (K) Fethi DEMİR de Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde benzer beyanda bulunmuştur.

Yunanistan aynen Suriye ve Libya gibi insanlığa karşı suç işleyen terör örgütlerini ülkesinde barındıran, bunlarla işbirliği yapan terörist bir devlettir. Buna rağmen Yunanistan dahi. Suriye’den çıkarıldıktan sonra terörist olduğu dünyaca bilinen bir örgütün başına siyasi sığınma hakkı tanımamış, tanımaktan korkmuştur. Bu durum da, sanığın terörist kişiliğini açıkça göstermektedir.

IV. BÖLÜM

Silahlı terör örgütü olduğundan kuşku duyulmayan PKK’nın gerçekleştirdiği eylemlerden önce veya sonra, örgüt tarafından yayınlanan dergilerde ya da örgütsel toplantılarda söylenen beyanatlar ve tespit edilen telsiz konuşma ve talimatları ile yakalanan sanıkların anlatımları, örgütün amacını, stratejisini, hedeflerini sergilemekte ve sanık Abdullah ÖCALAN’ın bu olaylardaki sorumluluğunu ortaya koymaktadır.

A- SANIK ABDULLAH ÖCALAN’IN TERÖRİST FAALİYETLERİNİN TERÖR
ÖRGÜTÜ YAYINLARINA GÖRE DEĞERLENDİRMESİ

a) 20.06.1987 tarihinde Mardin ili Ömerli İlçesi Pınarcık köyüne yasadışı PKK örgüt mensuplarınca saldırı yapılmış, 31 vatandaşımız öldürülmüş, 4 vatandaşımız yaralanmıştır.

Bu olayla ilgili olarak sanığın Serxwehun Dergisi Haziran 1987, sayı 66 sayfa 1-4’te yer alan beyanları:

"...Pınarcık eylemi hiç kimsenin çarpıtamayacağı gerçekleri ortaya sermiştir. 80 kişiden oluşan ARGK (Arteşe Rızgariya Gele Kürdistan-Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) Birliği, GKK’ların bulunduğu köyü sarmış ve çeteleri kadın ve çocuk imha etmiştir.

...ARGK savaşçıları düşmana karşı inisiyatifi ele geçirmiş, onları etkisizleştirmiş, hedefi imha etmiş, bütün donanımlarına el koymuştur. (Kls: 14/Dizi: 1)

b) Aynı eylem hakkında Berxwedan 31 Mart 1988 Sayı 51, sayfa 3’teki beyanında eylemi “soylu bir eylem” olarak nitelemiştir.

c) Sanık 25.05.1990 tarihli Parti Genel Sekreterliği talimatında:

“...Yeterince bir eyleme hazırlıklı olacaksınız. Araç-gereç ve birim örgütlenmekten tutalım, eylem istenildiği anda darbeyi vurmak gerekir.

Gücünüz ve militanlığınıza göre başarmanız gereken bir görev oluyor.... şeklinde açıklamalarda bulunmuştur. (Kls:1 4 / Dizi: 2)

d) 04.08.1991 tarihinde Hakkari ili Günyazı-Samanlı Karakoluna yapılan PKK saldırısı sonucu 9 er ile 1 GKK şehit olmuştur.

-15.08.1984 tarihinde Eruh İlçesine saldırı düzenlenmiştir.

-Çiçekli Jandarma Karakoluna saldırı yapılmıştır.

Bu olaylarla ilgili olarak sanığın Serxwebun Dergisi Şubat 1992, sayı 122, sayfa 21-22’de yer alan beyanları:

“...Ancak süreklilikleştirilemediği için taktik bir aşama süreci yaratılmadı. Yeni eylemler sürekli kılınamadığı için tek başına kaldılar ve taktik bir sıçrama yaratılamadı. Mevcut durumda elimizde olan imkanlar o dönemde elimizde yoktu. Teknik olanaklarımız zayıf ve savaşın geri bir aşamada olması kuvvetlerimiz için bir dezavantajdı. Avantajlarımız ise düşmanın özel savaşta fazla yetkinleşmemesi, gerilla savaşına karşı hazırlıksız oluşu, yine günümüzdeki mevcut güç yoğunluğunun olmaması ve tedbirlerin alınmamış olmasıydı. O dönemin avantajları iyi değerlendirilseydi çok daha farklı büyük gelişmeler sağlanırdı. Çünkü, yapılan çıkışlar çok önemli ve büyük çıkışlardı. Bu çıkışlar süreklilikleştirilmiş olsaydı, günümüzde savaşın gelişim düzeyi çok daha ileri olacaktı.

...Bugün Mavan eylemi (Samanlı Karakol baskını) kendi başına kalan bir eylem değildir. Taktik bir aşamayı ifade ediyor ve Mavan bu taktik aşamanın ilk adımı olmuştur. Bu anlamda Mavan eylemi önemlidir..." şeklindedir. (Kls: 14/Dizi:3)

e) 1992 yaz dönemi hedefleri ile ilgili Serxwebun Dergisi Temmuz 1992, Sayı 127, Sayfa 4-5’te yer alan beyanları:

"...Gerilla örgütlenmesi biraz daha derinleşecektir. Özellikle de sıcak savaşın avantajıyla kendisini çelikleştirecek, hemen hemen bütün kent ve köyleri vurabilecek noktaya getirecektir... Kent işgalleri günlerce sürebilir. Birçok işbirlikçi hedefler tamamen ezilecektir. Bazıları kaçırılacak, bazıları tahrip edilecek hedeflerdendir. Bazılarına da el konulacaktır..." şeklindedir. (Kls: 14/Dizi:5)

f) 1993 yılı hedefleri ile ilgili olarak Serxwebun Şubat 1993, sayı 134, sayfa 9’de yer alan “Abdullah ÖCALAN Yoldaşın 1993 Yılı Savaşına İlişkin Değerlendirmesi” başlıklı yazıda:

"...1993 yılı toplu bir savaşım yılı olacaktır. Garzan, boydan boya gerilla denetimine alınacaktır. Amed bütünüyle savaş alanına çevrilecektir. Dersim, bütünüyle savaş alanına çevrilecek ve denetime alınacaktır...

..Bir şehre girip, günlerce kalıp işgal edebiliriz, içine gireriz, dışını pusularız, denetim altına alırız, girmedik köy bırakmayız..." şeklinde talimat vermiştir. (Kls: 14/Dizi:6-7)

g) Serxwebun Haziran 1993, sayı 138, sayfa 3’te yer alan “Savaşta da barışta da zafer Kürdistan’ındır” başlıklı yazıda:

"...Yapılan bütün hazırlıklar devletleşme aşamasını her yönüyle kurumlaştırma yönünde geliştirilmiştir. Bunun için daha yaygın, kapsamlı ve nitelikli eylemler hedeflenmiştir.

...Kurtuluş güçlerimizin en önemli hedeflerinden birisi de koruculuğu tümden tasfiye etmektir. Bu başarıldığı oranda düşmana tamamen yenilgi psikolojisi egemen olacaktır....” şeklinde beyanda bulunmuştur. (Kls: 14/Dizi: 18)

h) Serxwebun Dergisi, Haziran 1993, sayı 138, sayfa 25-28’de yer alan “Zaferi kesinleştirmek için yeni atılım dönemine yüklenelim” başlıklı yazıda:

"...Mart ayı ortalarından günümüze kadar adına ateşkes denilen bir siyasal hamle sürecini başlattık. En önemlisi, güçlerimizin hazırlık sürecini derinleştirilmesi ve sağlamlaştırılmasına yol açtı. İyi biliyoruz ki, bu sağlamlaştırma çok gerekli idi. Yapımız sanıldığından daha fazla amatör yanılgılı ve savaş gerçeğine karşı bir çok eksiklikle dolu bir yapıydı.

...Savaşta düşmanı tanımak çok önemlidir. Politikaları ve bütün yönleriyle düşmanı tanımak çok önemlidir. Birincisi budur. İkincisi kendimizi tanımak en önemlisidir. Bu yaza girerken, hemen hemen bütün eyaletlerimizde savaşı geliştirebilecek gücün konumlandırıldığını biliyorsunuz. Bütün stratejik dağlık alanlar gerillaya kavuşturulmuştur. Gerillanın en az bir yıl savaşabilecek lojistiği sağlanmıştır...” şeklinde beyanda bulunmuştur. (Kls: 14/Dizi: 18)

ı) Serxwebun Dergisi, Ağustos 1993, sayı 143. sayfa 9’da yer alan “15 Ağustos özgürlük yürüyüşünün 10. Zafer yılı ve 10. Savaş yılında gelişme olasılıkları” başlıklı yazısında:

"...15 Ağustos atılımı, stratejik savunma içinde bir taktik saldırı hareketi olarak doğdu. Şimdi topyekün savaşın ikinci aşaması gelişiyor ve yaşanıyor. Savaşan tarafların ikisi de hem PKK hem de T.C. topyekün savaş ve seferberlik ilan etmiş durumda..." şeklinde beyanda bulunmuştur. (Kls:14/Dizi:18)

i) Serxwebun Dergisi, Mayıs 1994. sayı 149, sayfa 23’te yer alan “Savaş Gerçekleri Ve Taktikleri Üzerine” başlıklı talimat yazısında:

"...Savaşta acıma yoktur. İnsan insana acır, denilir. Doğru, insan hayvanlara da acır. Ama, canavarlara, canavarlaşan insanlara acımak, acıyanın sonunu getirir. Bunun tasfiye olmayı getirmekten başka bir sonucu da yoktur. Daha da öteye gidiyoruz ve diyoruz ki, düşmana gözü karaca vurulmalı, her vuruşta kinimiz fışkırmalıdır...” şeklinde örgütüne ve militanlarına talimat vermiştir. (Kls: 14/Dizi:8)

j) Sanık Abdullah ÖCALAN tarafından kaleme alınan ve Almanya Devletinden posta kanalıyla Nusaybin İlçe Emniyet Müdürlüğüne gönderilen 17 Ocak 1992 tarihli ve “Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler Ve Görevlerimiz” başlıklı yazısında:

"...Devrimci bir parti, bir anlamda basitten karmaşığa giden bir ayaklanma sorununu gündemine koymadan devrim yapamayacağı gibi, ayaklanmanın gerilla tarafından beslenmesini ve korunmasını esas almadan bu temelde gerillayı sağlamca oturtmadan ve netleşmeye ulaştırmadan devrimi gerçekleştiremeyiz.

" ...Halk milisleri kentlerde iyi bir hazırlık içinde olmalıdır. Mahalleler gerektiğinde milislerle savunulmalıdır. Milis, gerillanın bir alt basamağı olarak işlem görmelidir. Hemen katılmasa hile halkın silahlı hazırlığı olmalı ve günü geldiğinde silahlarını çıkarıp kullanabileceği düzeye getirilmelidir...” şeklinde yönlendirmede bulunmuştur. (Kls:14 / Dizi:14)

k) Terör örgütünün 1994 yılında yapılan III. Ulusal Konferansı’nda belirlenen eylem hedefleri:

“-T.C.’nin eğitim ve kültür kurumlarının çeşitli birimlerde tasfiye edilmesi,

-T.C.’nin yargı sistemini işlemez hale getirerek tasfiye edilmesi,

-Ordu bir bütün olarak hedeftir.

-Ordu, özel tim, korucular, polis. mit, sivil savunma hedeftir.

-Turizm işletmeleri, maden işletmeleri, petrol boru hatları, petrol işletmeleri, enerji kaynakları, fabrikalar, termik santraller, silah sanayii, ulaşım ve haberleşme sistemleri... Bunların tahrip edilmesi, işlemez hale getirilmesi ve kamulaştırılması esastır’ şeklinde belirleme yapılarak terörü Türkiye sathına taşımak amacıyla ARGK-ERNK bünyesinde eylem birlikleri oluşturup, yukarıda belirtilen sahalarda eylem yapmak üzere görevlendirilmiştir. (Kls:4/Dizi:78-169)

1) Terör örgütünün V. Kongresi’nde belirlenen eylem stratejisi:

“Hareketli savaş tarzının tek taktik olarak uygulanmaması, buna paralel olarak suikast, sabotaj, pusu, baskın, çatışma, kuşatma gibi eylem biçimlerinin iç içe gerçekleştirilmesi, kurtarılmış alanlar oluşturulması, geçici köy korucularının aileleriyle birlikte imha edilmesi” şeklinde belirlenmiştir.

Yukarıda belirtilen eylem kararları, sanık Abdullah ÖCALAN’ın başkanlığında düzenlenen konferans ve kongrelerde alınmış ve akabinde Türkiye’ye gönderilen terör örgütü mensuplarınca uygulamaya konulmuştur. (Kls:3/Dizi:6)

B- TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’NİN KARADENİZ’E AÇILIM FAALİYETLERİ

1995 yılında K. Irak’taki Haftanin bölgesinde yapılan PKK örgütünün V. Kongresinde alınan karar gereği olarak 1997 yılında Karadeniz ve Toroslara açılım faaliyetleri adı altında adam öldürme, gasp, soygun gibi terörist faaliyetler bu bölgelere taşınmıştır.

Sanık Abdullah ÖCALAN ifadelerinde, bu faaliyetini Türkiyelileşme olarak belirtmiş ise de, aslında, bu faa1iyet terörün Türkiye sathına yayılmasıdır. Bu terörist faaliyetin iki amaca yönelik olduğu anlaşılmaktadır.

a) Silahlı faaliyetlerini Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Anadolu’nun diğer bölgelerine taşıyarak sürdürmek,

b) Silahlı terör faaliyetlerinin bölge dışına taşmasıyla bu bölgede faaliyet gösteren diğer terör örgütleri ile (DHKP/C, TİKKO gibi) yeni ittifaklar geliştirmek ve bu bölgede bulunan halk arasında ayrılıkçı düşünceyi geliştirerek kendi saflarına çekmek.

Bu çerçevede Karadeniz’e açılım adı altında terörü bu bölgeye taşımıştır.

Tunceli, Erzincan üzerinden; Giresun ve Gümüşhane bölgelerine,

Sivas üzerinden; Tokat, Ordu kırsalına açılım adı altında gasp, soygun, adam öldürme, adam kaçırma gibi terör faaliyetlerini bu bölgeye taşımıştır.

-Terör örgütünün Tokat bölgesinde yukarıda belirtilen stratejiye uygun olarak terör faaliyetleri 26.05.1997’de Tokat Kurtuluş Un Fabrikasının basılarak 3 kişinin öldürülmesi olayıyla başlaması (Hazırlık: 1997/275);

-07.06.1997 tarihinde Tokat, Niksar İlçesi. Gökoluk köyü yakınlarında bulunan PTTye ait radyolink istasyonuna saldırı yapılması (Hazırlık: 1998/44),

-27.07.1997 tarihinde Almus İlçesi Ceget Kasabası çıkışında askeri araca silahlı saldırı yapılması (Hazırlık: 1997/368),

-30.08.1997 tarihinde Reşadiye ilçesi. Bostankolu köyü, Sirkaya mevkiinde yol çalışmaları yapan araçların yakılması (Hazırlık: 1997/4 13),

-14.10.1997 tarihinde Reşadiye ilçesi, Sazak köyü bölgesinde jandarma timine pusu kurularak 4 askerin şehit edilmesi ve 1 askerin yaralanması (Hazırlık: 1998 / 7),

-30.11.1997 tarihinde Almus İlçesi Kızıldere köyü girişinde sayımda görevli askerlere ateş açılması (Hazırlık: 1998/14).

-20.11.1997 tarihinde Almus ilçesi, Çiftlik köyü Arhut yaylasında güvenlik kuvvetleriyle silahlı çatışmaya girilmesi (Hazırlık: 1998/12),

-15.07.1997 tarihinde Almus ilçesi, Bakımlı köyü Kızıliniş mevkiinde karayolunun kesilerek yolcuların özel eşyalarının gaspedilmesi (Hazırlık: 1998/10),

-14.12.1997 tarihinde Niksar İlçesi. Arpaören köyü Fatlı mevkiinde MİMSAN Kireç Sanayine baskın yapılması (Hazırlık: 1998/62),

-06.07.1998 tarihinde Niksar ilçesi Akkuş karayolunun kesilmesi. otobüsün yakılarak otobüste bulunan Ünye İlçesi Cezaevi 2 nci Müdürü Mustafa ERYILMAZ’ın öldürülmesi (Hazırlık: 1998/325),

Olaylarıyla devam etmiştir.

Sivas-Tokat bölgelerinde DHKP/C ve TİKKO adlı terör örgütleriyle işbirliği yaparak “Birleşik Kuvvet” adı altında ittifak oluşturmuş, bu oluşum içinde yol kesme, adam öldürme, gasp, soygun gibi terörist eylemlerini sürdürmüştür.

C- SANIK ABDULLAH ÖCALAN’IN TÜRKİYE SINIRLARI İÇİNDE TERÖRİST FAALİYETLER YÜRÜTEN ÖRGÜT MENSUPLARINA GÖNDERDİĞİ TELSİZ TALİMATLARI

a) 17.10.1996 tarihli telsiz talimatı (Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nce izlenmiştir):

“...Yani böyle dönemlerde gücü dağıtmak, gücü son derece düşmanı boşa çıkaracak, yıpratıcı bir tarzda düzenlemek zor değil. Küçük birimlere ayrılmak gerekir. Çok olmak değil, düzelmek gerekir.

...Köylere girişlere bakıyorum; Koruyucu köyüne giriyorsunuz, bilmem lojistik için hem de koruyucu köyü olduğunu bilmiyordum. Köyde asker olduğunu bilmiyordum, diyorsunuz. Şimdi hiçbir gerilla bu duruma düşer mi? Tanımadığı bir köye böyle girer mi?... Defalarca uyardık. Yani hareketiniz böyle durumdadır.

...Bugün basında özellikle bir temel taktik hususunu ben işledim. Bırakın onu, ülke genelinde olduğu kadar, eyalet seviyesinde bir temel, bir eylem anlayışımız vardır. Nedir o? Ve tüm çalışmaları buna göre ayarlıyoruz. Eylemden oluşuna kadar her şey böyle birbirini güçlendiren bir biçimde yürüyor. Ama biz bakıyoruz, eyaletin bir bölgesi beklenmedik bir şey yapmış, tüm eyaleti allak bullak ediyor.

...Hiç olmazsa önümüzdeki süreci kazanmaya çalışacağız. Tüm birlik, komuta ve elemanlarımızı, savaşçılarımızı böyle artık anlayabilecekleri doğruyu, temsil edebilecekleri, yakalayabilecekleri ve dolayısıyla yürüyebileceklerine çalışmalıdırlar.

...Peki şimdi ben, kısa bir mesaj verebilirim. Hatta Dersim’deki yoldaşlara da bu arada verebilirim. Dersim eyaletindeki tüm savaşçı yapımıza, değerli yoldaşlar. girişte de vurguladığım gibi geçirdiğimiz süreci, artık oldukça olgunlaşmış bir çözümlenme süreci olduğunu her bakımdan siyasal, askeri olarak kendimizi bütün gelişmelere cevap verebilecek imkan ve olanaklara kadar yine nitelikler kadar verebilecek bir düzeyi yakalamış bulunuyorsunuz.

...Küçük rakamlarla yetinememe en kapsamlı bir eylemi düzenlemeye kadar biz bu işi yürütebiliriz. Ve bu konuda da kül tutmayan, ne yaptığın bilen, sonuç almasını diyebilmelisiniz.

...Bir gerilla mangamızın bile destan yazacağı artık gösterilmelidir... Kayıp olmaz demiyorum. Anlamsız kayıpların tekerrür etmeyeceği kanısındayım. (Kls: 19/Dizi:2)

b) 31.10.1996 tarihli Parti Önderliği Telsiz Talimatı (Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünce izlenmiştir):

Adana ilinde bombalı intihar eylemi düzenleyen Pınar-Perşen (K) Leyla KAPLAN’ın intihar olayıyla ilgili;

“...Gördünüz, en son bir sempatizan genç kızımız bile kendi başına ne kahramanca eylem yapıyor. Evet. En zayıf olan Leyla biraz, öyle çok eğittiğimiz, çok tecrübe kondurduğumuz birisi de değil. PKK’nın ruhunu biraz alan düşmanı sarsacak eylemi gerçekleştiriyor.

...Bütün güçler için söylüyorum. O geçen günkü genç kızın anısına yalnız bunun anısına saygılı olun. Ne kadar değerli olursanız. Peki bunun karşısında sizin aklınızda ne var. Yetki var. Komutanlık var.” (Kls: 19/Dizi:3)

c) 17.11.1996 tarihli Telsiz Talimatı (Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünce izlenmiştir):

30.06.1996 günlü Tunceli’de bombalı intihar eylemi düzenleyen Zilan (K) Zeynep KINACI’nın eylemi ile ilgili olarak;

“...Unutmayın ki, Zeynep KINACI’lar sizin aklınızın en büyük sembolü olarak neye ve nasıl yaklaştığını, ideolojide, siyasette, planlamada, örgütlenmede ve uygulamada gösterdi. Bizim için bu her anlayışınızda, alanınızda, tüm ülkede daha fazla emredici bir sorumluluk yaratır. Yani, sıradan ele alınamaz. Sıradan yaşanılamaz. En büyük ülkemiz, ben büyük yaşamak istiyorum, ben büyük eylemin sahibi olmak istiyorum, diyor. Bunu ne pahasına olursa olsun egemen kılacaksınız.” (Kls: 19 / Dizi: 4)

d) 18.03.1997 günü Diyarbakır kırsalına yönelik eylem talimatı (Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne izlenmiştir)

Diyarbakır Nevruz kutlamaları ile ilgilidir.

"...Bunu mutlaka doğruya yakın yapıyorsunuz. En önemlisi de çok büyük bir taktik zenginlikle ekonomik ve sosyal, kültürel hemen hemen düşmana zarar veren ne varsa en az kayıpla sonuçlanabilecek, basitten karmaşığa doğru çok zengin bir eylemcilikle bu düşmanı perişan etmeliyiz. Ona artık bu ülkede kolay barınamayacağını, bu ülkeyi eskisi gibi yönetmeyeceğini, bu ülkenin en az kendisi kadar bir sahibi olduğumuzu gösterinceye kadar büyük bir inatla üzerinde durmalıyız ki, tek yaşam şansımız da budur.” (Kls: 19/Dizi:5)

e) 16.04.1997 günlü Telsiz talimatı (Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünce izlenmiştir)

Kuzey Irak operasyonuyla ilgili:

Sanık Abdullah ÖCALAN’ın tüm sözde eyaletlere mesajında:

“...Düşmanı kapsamlı bir masrafa sokmak, bu tarzı ısrarla dayatmak yine bu taktiğin gerektirdiği, işte bütün bu özelliklerle bilinen noktalara baskın yapabilinir, yine zayıf noktalarda gözönüne getirilerek bu gibi tarzlar geliştirilebilinir.

...Bu savaşı çok kısa süreli çatışmalar dayatarak yürütmemeliyiz. Süresini uzatarak derinleştirerek ve imha yaklaşımlarından ziyade bütün bunları gözardı etmemekle birlikte ve sürekli zayıf noktaları düşünerek netleştirmeyi esas almaktır. En azından önümüzdeki 6 ayı böylesine bir gerilla anlayışıyla karşılamayı hedeflemeliyiz.

...Güneyde geliştirecek hiç şüphesiz siyasi çalışmalar da var. Askeri bir durum olduğuna göre düşmanın olmadığı her yere biz girebiliriz. Halkı da bunlara karşı çeşitli propagandalarla diğer örgütlenme yollarıyla bunlara karşı çıkartacağız. Kitle çalışmalarına giderek çeşitli aşiret, kişi, örgütle ileteceğiz.

...Yenilgi ve kaybı bir kader olmaktan çıkartmaya, bunun tarihini artık gericiliklerine itmeye, herşeyi başarıya götürür. Militan tarzdan yine ulaşmaya çağırıyorum.” şeklinde talimatlar vermiştir. (Kls: 19/Dizi:6)

f) 22.05.1995 tarihinde sanık Abdullah ÖCALAN’ın terör örgütünün üst düzey sorumlularıyla yaptığı görüşmede verdiği talimatta:

“...Savaşa yaklaşmanızda düşmanın dayatma istediği koşullar olmamalıdır. Ne kadar dayatırsa o kadar her zaman dediğim gibi beklenmediği ve bilmediği noktalardan sonrasında biz dayatmalıyız. Gerilla her zaman bunun için inisiyatifini elinde bulundurur. Düşmanın değil, bizim dayatmalarımız esas olmalıdır. Düşmanı her zaman kontrol altına bizim almamız lazımdır.” şeklinde beyanda bulunmuştur. (Kls: 19/Dizi:1)

g) 05.01.1998 tarihinde sanık Abdullah ÖCALAN’ın tüm deryalara telsiz talimatında:

"...Şimdiden savaş planlarımızı somuta göre, plana göre, güce göre doğru yapacaksınız. Tecrübeniz var. Hayat size netleştirmeyi, neyi nasıl davranacağını farklı bir eylem çizgisi izleyeceğiz. Metropollere kadar çok farklı planlarımız olacak. Özellikle olası istila seferlerine, operasyonlara karşı eylem tarzınızda değişiklikler olacak. Kentlere giriş tarzınız (metinde kemkere olarak geçmektedir), faşist çeteleri dağıtma tarzınız, sivil faşistleri darbeleme tarzınız, ekonomik hedeflere yönelme tarzınız ve hatta askeri hedeflere yönelme tarzınız, önemli değişiklikleri getireceksin. Daha şimdiden yoğunlaşmanız gerekiyor... Türkiye’ye doğru yayılıyoruz. Hem coğrafyada genişleme, hem tarzda derinliğine eylem tarzınız, savaş tarzınızı müthiş geliştirebiliriz ve bunlara yaratıcı yaklaşacaksınız...” şeklinde beyanda bulunmuştur.

Sanık Abdullah ÖCALAN’ın yasadışı PKK örgüt mensuplarına verdiği emir ve talimatları içeren konuşmalarının yer aldığı (12) adet VHS video kaseti ile (27) adet teyp kaseti çözümleri (3) klasör halinde ektedir. (Kls: 19/D- TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’NIN YAKALANAN ELEMANLARININ KATILDIKLARI OLAYLARA İLİŞKİN VE SANIK ABDULLAH ÖCALAN’LA İLGİLİ BEYANLARI

Sanık Abdullah ÖCALAN’ın faaliyetlerinde temel aldığı düşünce tarzı üzerine değerlendirme:

Dünya üzerindeki devlet topluluklarının her birinde olduğu gibi, Türkiye toplumunda da değişik insan grupları vardır. Bu topluluklardan birini esas alarak, diğerlerine karşı ona üstünlük sağlayıcı sistem oluşturmak ve bu amaçla ırksal bir yaklaşımla sindirme amacına yönelik olarak öldürme, yağma, yıkma, tahrip etme gibi fiilleri işlemek, toplumun sosyolojik yapılanmasına aykırı bulunmaktadır.

Tarihin hiçbir döneminde böyle bir yapılanmanın başarı şansı olmamıştır. Toplumsal hayatın birlikteliği, o toplumu oluşturan insanların birbirlerine karşı özverili davranmaları, feragat sahibi olmalarıyla mümkündür.

Devlet olmak ise, toplumda farklı olarak onu oluşturan insanların yek diğerine bağlılığı ile oluşur ve kuvvet kazanır. Toplumların tarihine bakıldığında bir sınıfın veya kesimin hakimiyetini esas alan baskıcı sistemlerin uzun zamanlı olamadıkları ve kendi getirdikleri kurallar ile çelişkiye girerek yok oldukları görülmektedir.

Sanık Abdullah ÖCALAN, insan yaradılışına aykırı kendi içindeki kuralları ile çelişik olan sadece şiddet, kıyım, öldürme ve baskıcı kıstasları esas alan Marksist-Leninist teorinin kurallarını Türk toplumu üzerinde uygulamak istemiş ve bu yönde örgütlü katliam yöntemlerini geliştirmiştir.

Sanık 1975 yıllarında taslak halinde hazırlanan ve 1978 yıllarında kitap haline getirdikleri yasadışı PKK örgütünün manifestosu özelliğindeki “Kürdistan Devriminin Yolu” isimli broşürde Türk toplumunun bir bölümünü ayrı halk olarak nitelemiş ve bu bölümün, çeşitli evrelerden geçecek halk savaşına hazırlanması gerektiğini belirterek daha başlangıçta amacının şiddete dayalı olduğunu ortaya koymuştur.

Sanığın kendi ismini taşıyan kitaplara bakıldığında:

-Abdullah ÖCALAN, Seçme Yazılar, Birinci Cilt, Sayfa 81'de;

"...Halkların kendi tarihlerini yapmaları toplumun en ilerici sınıfın (proletarya) askeri ve örgütsel önderliği ile oluşur..." (Kls: 14/Dizi:9)

-Abdullah ÖCALAN, Seçme Yazılar, Birinci Cilt, Sayfa 123’te;

“...Diktatörlük vazgeçilmez bir araç olarak komünist evreye kadar proletaryanın mutlaka başvurması gereken silahıdır.

" ...Şiddet vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Marks ve Engels, proletarya iktidara giderken şiddet sorununun kesinlikle gözardı edilmemesi gerektiğini söyler. Paris Komünü üzerine değerlendirmelerinde de şiddete başvurulmasını değil, daha az şiddet kullanılmasını eleştirirler...'' (Kls: 14/Dizi:9)

-Abdullah ÖCALAN, Seçme Yazılar, Birinci Cilt, Sayfa 144’te;

"...Dünya sosyalist devriminin sorunlarına yaratıcı Marksizm ve Leninizm ile cevap vermek gerekiyor...” (Kls: 14/Dizi:9)

-Abdullah ÖCALAN, Seçme Yazılar, Birinci Cilt, Sayfa 157’de;

“...Engels, Alman ulusuna gerekirse savaşın, zorla dayatılması ve bunun başını da proletaryanın çekmesi gerektiğinden bahseder...” (KIIs: 14/Dizi:9)

-Abdullah ÖCALAN, Seçme Yazılar, Birinci Cilt, Sayfa 195’te;

“...Silahlı mücadele halk ayaklanması ve örgütlenme son derece iç içe gelişen, birbirlerini zorunlu kılan özelliğe sahiptirler..." (Kls: 14/Dizi:9)

Şeklinde sözleri ile sanık Abdullah ÖCALAN, temel aldığı felsefi düşünceyi açıklamıştır.

-Terör örgütünün başı olan sanığın 1979 yılında hazırlanan ve 30 Temmuz 1979’da kamuoyuna açıklanan “PKK Kuruluş Bildirgesi”nde şiddeti ön plana alarak gelişmenin savaş ortamı içinde mümkün olacağına inandığını belirterek, halk düzeninin ancak uzun vadeli savaştan sonra kurulabileceği şeklinde görüşleri esas almıştır.

Böylece sanık, hedefe ulaşmada şiddeti temel bir yöntem olarak benimsemiş, yasadışı PKK örgüt mensuplarının da kırda, kentte silahlanarak yağma. öldürme, yakma gibi terörist faaliyetlerini tırmandırmalarına sebep teşkil etmiştir.

12 Eylül 1980 Harekatından sonra Suriye ve Lübnan’a kaçabilen örgüt elemanlarının yeniden organize edilerek Türkiye içine salınması amacına yönelik hazırlık faaliyetleri yapılmış ve öncelikle geliştirilmiş bir şiddet teorisi oluşturulmuştur.

Bu dönemde “Kürdistan'da Örgütlenme Üzerine”, “Kürdistan’da Çözüm Yolu”, “Kürdistan’da Zorun Rolü” isimli örgütlenme ve şiddet ilkelerini belirleyen kitaplar hazırlanmıştır.

Kürdistan’da Örgütlenme Üzerine isimli kitapta (Sayfa:192-193);

"...Kuzey Batı Kürdistan'da yaratılacak olan ulusal kurtuluş cephesinin çeşitli alanlarda geliştireceği ilişki ve ittifakları olacaktır. Her şeyden önce Türkiye’nin anti-faşist devrimci demokratik hareketiyle ittifakını ve cephesini geliştirmek durumundadır. Türkiye’deki devrimci demokratik hareketle ortaklaşa bir iktidar savaşını yürütmek, Kürdistan devrimiyle Türkiye devriminin zamandaşlığını sağlamak, buna hem Kürdistan ve hem de Türkiye devrimi açısından özen göstermek gibi bir sorunu vardır...” (Kls: 14/Dizi: 12)

Aynı kitap 213 üncü sayfasında;

“...Biz ulusal kurtuluş mücadelesini böyle gelişmiş savaş düzeyine ulaştırmak için ise silahlı propaganda ile başlanması gerektiğini ajitasyon, propaganda ve örgütlenme görevlerinin başarılmasının temel aracının silahlı propaganda olacağını, devrimci yapının yaratılmasında temel iskele görevini silahlı propagandanın göreceğini belirtiyoruz...

...Bu konuda Hochiminch, l944lerden önceki Vietnam koşullarında; ‘...Ne bir gerilla savaşını ve ne de bir halk ayaklanmasını başlatabiliriz. Ama. bunları hazırlamak için silahlı propaganda uygulamaya ihtiyacımız vardır’ der. Kürdistan koşullarında bu daha da açık ve dayatıcı bir gerçektir...” şeklinde beyanda bulunmuştur. (Kls: 14/Dizi: 12)

Kürdistan’da Zorun Rolü isimli kitapta (Sayfa:304-305)

“...Biz gerilla savaşıyla hareketli savaşı bir arada uygulayarak düşmanın askeri üstünlüğünü yok etmeye ve onu daha da geriletmeye, özellikle de kendi güçlerimizi toparlayıp geliştirmeye ve Türkiye’deki devrimci gelişimini hızlandırmaya çalışacağız. Bu stratejik denge aşamasında Kürdistan’da devam eden gerilla savaşıyla hareketli savaş eğer Türkiye’de de gelişmiş bir devrimci savaşla desteklenirse ve Türkiye’de büyük kentler de dahil olmak üzere bir proletarya ve halk ayaklanması gündeme gelirse, bu ayaklanma durumu Kürdistan’a kadar genişletilerek Türkiye ve Kürdistan’da girişilecek halk ayaklanmalarıyla burjuva ordusu dağılabilecek, devrimin siyasi üstünlüğü böylece askeri üstünlüğe de dönüştürülerek burjuva iktidarı yıkılıp devrim zafere götürülebilecektir...” şeklinde beyanda bulunmuştur. (Kls: 14/Dizi: 11)

ürdistan’da Çözüm Yolu isimli kitapta (Sayfa: 196);

Siyasal İlke ve Hedefler başlıklı bölümde;

“...Eylem alanında halkın temel gereksinimlerinden yola çıkarak ve kendiliğinden gelişme durumundaki kin, öfke ve protesto hareketlerinden miting, yürüyüş gibi daha ileri siyasal eylemlerin geliştirilmesi, silahlı propaganda, genel ve kısmi ayaklanmalar, halk savaşının basit gerilla biçimlerinden en gelişmiş biçimlerine kadar uygulanması...” şeklinde beyanlarda bulunmuştur. (Kls: 14/Dizi: 13)

Baskı, şiddet ve terör sadece teoride değil, uygulamada da sanık Abdullah ÖCALAN’ın başvurduğu yöntemler arasında bulunmaktadır.

Sanık, terör örgütü başı olarak şiddet ve terör uygulamalarında Marksizm ve Leninizm ilkelerini adım adım uygulamaya koymuştur. Yurtdışında (Suriye, Lübnan, K.Irak, İran, Yunanistan gibi) ülkelerin istihbarat birimleriyle irtibat kurarak bu ülkelerde oluşturulan örgüt kamplarında örgüt militanlarına siyasi ve askeri eğitim vermiştir. (Dosyada mevcut bant kayıtları ve sanığa ait kamp fotoğraflarında açıkça görülmektedir.) (Kls:2 1 -35-36-37)

Sanık, kamplarda siyasi ve askeri eğitim verdiği gibi örgüt mensuplarını adam öldürmek, gasp, soygun yapmak, pusu kurmak, köy basmak, adam kaçırmak, köy yakmak, yıkmak gibi eylemlerde bulunmak üzere silahlı olarak Türkiye’ye göndermiş, böylece terör faaliyetlerinin acımasızca uygulanmasını gerçekleştirmiştir.

Türkiye topraklarında eyaletler adı altında yapılanmaya giderek, Türkiye’nin her bölgesinde terörün her çeşidini uygulamaya koymuştur.

Sanık ifadesinde; “Bir kurşun atmadım” şeklinde beyanda bulunmasına karşın, eğitim vererek Türkiye’ye gönderdiği örgüt elemanlarının işlediği cinayetler ve toplu katliamlar karşısında "Maalesef bu kadar adam ölmüştür” şeklinde aciz bir ikrara yönelmiştir.

Sanığın yurtdışında oluşturduğu örgüt kamplarında eğitim vererek Türkiye’ye gönderdiği terör örgütü mensupları eylemler sonrası yakalanmışlardır. Yakalanan bir kısım terör örgütü mensuplarının kendi beyanlarıyla terörün nasıl yapıldığı, eğitimde sanık Abdullah ÖCALAN’ın rolü aşağıdaki sanık beyanlarında açıkça görülmektedir.

Yakalanan Sanıkların Beyanlarına göre;

1- YILDIRIM MERKİT (Ali ve Şahan’dan olma, 1956 Tunceli doğumlu, suç tarihinde Eğitim Enstitüsü öğrencisi olup, Diyarbakır Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi’nin 30/04/1982 tarihli oturumundaki beyanı)

“...Merkez Komite üyesi olduğum doğrudur... 13 Temmuz 1979 tarihinde Merkez Komitesinde görev aldım. Merkez Komitesinde görev almadan önce örgütle ilişkim, daha doğrusu bireysel ilişkim, 1976 yılında Ankara’dan Tunceli’ye gelen Şahin DÖNMEZ ve Haydar KAYTAN vasıtasıyla olmuştur... Daha sonra Karakoçan ilçesinde bir mahallede Abdullah ÖCALAN bir toplantı yaptı. Bu toplantıya yukarıda isimlerini saydığım şahıslarla birlikte Delil DOĞAN, Mehmet BAYIK ve Resul ALTINOK ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım birkaç kişi katıldı. Toplantıda Abdullah ÖCALAN, toplumlar, sömürgecilik ve Kürdistan tarihi üzerine konuşma yaptı. Bu şekildeki grup faaliyetlerimiz 1979 yılı başına kadar sürdü... 1979 yılında Şahin DÖNMEZ Tunceli’ye geldi, komitelerin oluşmasını söyledi. Ben Yıldırım MERKİT bölge sorumluluğuna getirildim. ...Duran’la beraber Urfa’ya gittim. Nusret ÇAKAR’ın evinde Cemil BAYIK’la buluştum. Orada Cemil BAYIK yeni bir Merkez Komitesi oluşturulacağını, benim de Merkez Komiteye getirileceğimi söyledi... Cemil BAYIK’la toplantı yapıldıktan sonra eyalet örgütlenmesine geçildi... 13.07.1979 tarihinden önce Abdullah ÖCALAN, Cemil BAYIK ve Duran KALKAN bir toplantı yapmışlar, bu toplantıda eyalet örgütlenmesine gidileceği kararlaştırılmış ve üç ayrı eyalet kararlaştırılmıştır... Eyaletler, Kuzey Eyalet, Orta Eyalet, Güney Eyalet olmak üzere üç kısma ayrılmıştır...

Kuzey Eyalete; Kars, Ağrı, Erzincan, Elazığ, Bingöl, Tunceli ve Muş illeri.
Orta Eyalete; Diyarbakır, Siirt, Mardin, Hakkari ve Van illeri,
Güney Eyalete; Urfa, Adıyaman, Gaziantep illeri bağlanmıştır.

...Abdullah ÖCALAN’ın yurtdışına çıkması üzerine Cemil BAYIK, Duran KALKAN ve ben Merkez Yürütmeye getirildik. Bu sıralarda Merkez Komitesini Abdullah ÖCALAN, Mehmet KARASUNGUR, Yıldırım MERKİT, Baki KARAER, Mehmet Hayri DURMUŞ, Duran KALKAN ve Cemil BAYIK oluşturuyordu... Yurtdışı temsilciliğine Abdullah ÖCALAN getirilmişti (Kls: 16/Dizi: 1)

2- Hasan ŞERİK (Ibrahim Ali ve Fatma’dan olma, 1956 doğumlu, Sivas, Divriği, Karaöge köyü nüfusuna kayıtlı olup, Adana 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin 1982/870 Esas sayılı dosyasında 19.08.1983 günlü verdiği ifadesinde)

"...1975-76 yıllarında Ankara’da eğitim çalışmaları içinde bulundum. Eğitim çalışmalarına Abdullah ÖCALAN da katılıyordu. Cemil BAYIK 1978 ortalarına kadar PKK ile ilgili propaganda yapıyor ve bildiri dağıtıyordu. Afiş asıyordum. ...Ankara’dan Antep’e parti tarafından gönderildim... Antep Bölge Sorumluluğu görevi verildi.” (Kls: 18/Dizi: 1)

3- Abdulkadir AYGAN (Mehmet ve Zeynep’ten olma, 1958 doğumlu, Urfa Suruç İlçesi Molla Hamza Köyünden olup, Adana 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin 1985/339 Esas sayılı dava dosyasında 25.12.1985 tarihli celsede doğruladığı 05.11.1985 tarihli Savcılık ifadesinde)

"....29.08.1978 tarihinde Nizip’e Mehmet ECE’nin cenazesi için Antep’ten APO’cular gelmişti. Abdullah ÖCALAN, Nizip’te Aynur YILDIRIM’ın evine gelmişti. ...Mehmet Emin YILMAZ’ın evinde toplanıldı. ...Evde Mehmet Ali YILMAZ, Mustafa KARASU, Mustafa KESER, Ben, Arif GOKTAŞ, Hüseyin SARIÇIÇEK ve soyadını bilmediğim Faruk adlı kişiler vardı. ...Abdullah ÖCALAN, Mehmet EGE’nin ölümüyle ilgili konuşma yaptı. Bizlere ‘Mehmet ECE’nin kanı yerde kalmamalı, intikamını almalısınız’ diye konuştu. Sonra da Abdullah ÖCALAN, yanına Arif GÖKTAŞ ve Hüseyin SARIÇİÇEK’i alarak evden ayrıldı.. O tarihte Nizip APO’cular sorumlusu Mustafa KARASU idi. Mustafa KARASU bize, ‘misilleme yapmamız gerekir’ dedi Elimdeki silahla 4-5 metreden Mustafa BAYKUŞ’a ateş ettim.” (Kls: l8/Dizi:3)

4-Ali OZANSOY (Tilki (K), Asef ve Fatma’dan olma. 1953 doğumlu. Gaziantep Pazarbaşı Mahallesi nüfusuna kayıtlı olup, Diyarbakır 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin 1985/257 Esas sayılı dosyasında tarihli oturumundaki ifadesinde)

“...Halep’in Kobani ilçesinden 1 Ocak 1981 tarihinde Lübnan El Bekaa Vadisi’ndeki El Havuş Kampı’na geldik. Kamp Filistinlilere aitti. Türkiye’den APO’cular olarak yalnız biz gelmiştik. Kampa daha sonra Cemil BAYIK geldi... Nisan ayından sonra Hırbitruha Kampı’na gönderildim. Kampta diğer sol örgütler de vardı (DEV-YOL, Rızgari gibi)... Ben, Şahin KILAVUZ. Solmaz ÖMÜRCAN, Suriye-Lübnan hududundaki Helvi Kampı’na çağrıldık. Kampta PKK’nın I. Konferansı’nın yapılacağı ve bu konferansa katılacağımız söylendi...

...Helvi Kampı’nda diğer sol örgütler de vardı. Kampın çevresinde Suriye’nin Sam-6 Füze Bataryaları vardı... Kampa Abdullah ÖCALAN da geldi. I. Konferansa katılacak gruplar grup grup geliyordu. Abdullah ÖCALAN, toplantılar tertip ediyor ve kendisinin hazırladığı Politik Rapor şeklindeki teksir halindeki notları gruplara dağıtıyor ve okumamızı istiyordu... Bu kamp konferans öncesi tamamen bizim elimize geçmişti.

...15 Temmuz 1981’de I. Konferans başladı. Abdullah ÖCALAN, kendisini Divan Başkanı olarak ilan etti. Yanında Merkez Komite üyeleri vardı... Politik Rapor’daki kararlar kabul edildi. Merkez Komite teşkil edildi... Gruplara Türkiye’ye girdikten sonra yapacakları yönünde talimatlar verildi... Kampta Kürdistan’da Zorun Rolü isimli seminerler verdi. Bu kitap haline getirildi. Kitap Marksist-Leninist ilkelere bağlı uygulanacak askeri çizginin aşamalarını
içermektedir.

...20-25 Ağustos 1982 tarihinde PKK’nın II. Kongresi Suriye toprakları üzerindeki bir kampta yapıldı. Halep bölgesinden 8 kişi olarak katıldık. Abdullah ÖCALAN’ın açılış konuşmasıyla başladı, toplam 60 kişi kadardı... PKK Merkez Komitesi çalışma raporu kongreye sunuldu ve kararlar alındı. Merkez Komite üyelerini bizzat Abdullah ÖCALAN seçiyordu... Türkiye’ye girme aşamasına gelindiğini, bunun için de elverişli zeminlere doğru kayış hazırlığına başlanacağını, kongreden sonraki asgari bir yıl içerisinde örgütün askeri faaliyetini yürütecek olan silahlı propaganda birliklerinin kadro, silah, üst ve donanım bakımından hazırlanmasının gerektiği, Avrupa’daki faaliyetlerin yeniden ele alınarak amaca uygun bir şekilde düzenlenmesinin gerektiği yolunda kararlar alınmış ve gruplar bölgelerine faaliyet için dağılmıştır. (Kls: 18/Dizi:2)

5-Remzi PİŞKİN (Hebun (K), Süleyman ve Hüsna’dan olma, 1968 doğumlu Silvan ilçesi Kayadere Köyünden olup, Diyarbakır 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinin Yedek Hakimliğindeki 31.10.1994 tarihli ifadesinde)

"... Suriye’de kampta Abdullah ÖCALAN’la buluştum. Bilahare PKK örgütünde bölük komutanı olarak görev yaptım. Savcılık ve kolluk beyanında aynen tekrar ederim... (Kolluk Beyanı: Türkçe kampında bulunduğum süre içerisinde Abdullah ÖCALAN kampa haftada bir mutlaka gelir, eğitim verir, bir iki gün kaldıktan sonra da giderdi. Parmaksız Zeki (K) Şemdin SAKIK, yaklaşık 10 aydır bu kampta bulunmaktadır. Bir süre Abdullah ÖCALAN tarafındaıı yargılandı... Suriye’de Şam’a indiğimizde havaalanında Delil (K) Abdullah ÖCALAN’ı arabasıyla havaalanına gelip beni Gafur (K) ve Battal (K)’u alarak Türkçe kampına götürdü ... Orada Cuma (K) Cemil BAYIK tarafından teslim alındık. Benim hakkımda rapor istendi. Rapor tanzim edip, kamp yönetimine verdim. Bu kampta 220 kişi vardı. Kampta siyasi, teorik eğitim alıyorlardı..." (Kls: 17/Dizi:4)

6-İsmet KORKAN (Yücel (K), Ali ve Çiçek’ten olma, 1960 doğumlu. Ağrı ili tutak İlçesi Kaşönü köyü nüfusuna kayıtlı, Erzincan DGM’nin 1989/247 Esas sayılı dosyasında hükme esas alınan 17.1 1.1989 tarihli Savcılık ifadesinde)

"... Askerlikten firar ederek İstanbul’daki Şevket GOKÇE’nin dahil olduğu örgüt evine gittiği, örgütün talimatı üzerine Yunanistan’a geçerek, Atina’da bulunan örgüte ait Şans Rival Oteli’nde eğitim gördüğü, Mayıs 1988’de Abdullah ÖCALAN’ın talimatı üzerine Suriye’nin kontrolü altındaki Bekaa’daki örgüt kampına gittiği, Abdullah ÖCALAN’ın kaldığı örgüt evine sanığın götürüldüğü... .Bekaa Vadisi’ndeki Mahsun Korkmaz Akademisi’ne giderek eğitim çalışmaları yaptığı ve kendisine Fuat (K) adının verildiği... Kampta Abdullah ÖCALAN’ın konuşmasıyla başlayan mezuniyet töreni yapıldığı... Abdullah ÖCALAN’ın yakın koruması olarak görev yaptığını belirten sanık, burada eylem gruplarından gelen raporları incelemekle görevlendirildiğini, 1989 Temmuz ayında İran’ın Tahran şehrine, oradan da Urumiye’deki örgüt evine gittiğini, daha sonra Türkiye‘ye giriş yaptıklarını belirtmiştir... 07.09.1989 günü üç ayrı saldırı grubu hazırlayarak İğdır ilçesi İslamköyü Karakoluna giden yola pusu kurarak su deposunu korumakla görevli askerlere erzak götüren askeri araca silah ve bomba ile saldırdıklarını, silahlı çatışmada Jandarma Çavuş Velj Can ALTINTARAK ile Jandarma erleri Ayhan EROĞLU ve Ergün ÖZCAN’ı yaralandıklarını...” (Kls: 17/Dizi: 1)

7-Nizamettin ÖZTURAN (Hamza (K). Selahattin ve Cemile’den olma, 1971 doğumlu, Muş Malazgirt Mezra Köyü nüfusuna kayıtlı olup, Diyarbakır 1 No’lıı DGM’nin 24.06.1996 tarihli oturumunda verdiği ve doğruladığı kolluk ifadesinde)

“...Ağrı ve Tendürek bölgesindeki örgütün kamplarında askeri ve siyasi eğitim gördüm. Hamza (K) adını verdiler. Örgütün kırsal alanına gittiğim 1992 yılından yakalandığım 1996 Mart tarihine kadar iddianamede belirtilen silahlı eylemlerin tamamına silahımla birlikte iştirak ettim... Aydın’da yurtdışına çıkma hazırlığında iken yakalandım... APO (K) Abdullah ÖCALAN bu konuda, yani yabancı uyruklu militanlara yönetimde görev verilmesi konusunda talimatlar gönderir ve özellikle Ermeni ve Suriye uyruklu militanları yönetime alırdı... Yine üst düzey yönetimde bulunan örgüt lideri APO (K) Abdullah ÖCALAN, Parmaksız Zeki (K) adlı Şemdin SAKIK, sorumlu militanlar, kendileri ayrı bir bayan takımı oluşturarak koruma alıyoruz diye bayanları seçerler ve bu bayanlarla. yani bayan militanlarla yoz ilişkiye giriyorlar ve bu bütün eyaletlerde sorumlu militanlar için aynıdır... Eyalet sorumluları da yine kendilerine bayan militanlardan bu tür yoz ilişki kurmak için seçerek bir takım oluştururlar...” (Kls: 17/Dizi:6)

8-Engin KARADAĞ (Arteş (K), Muharrem ve Hatun’dan olma, 1968 doğumlu, Diyarbakır Çermik İlçesi Kuyu Köyü nüfusuna kayıtlı olup, Diyarbakır 1 No’lu DGM’nin 27.09.1996 tarihli oturumunda verdiği ifadesinde)

“...Örgüte 199l’de katıldım. Örgütün Suriye’deki kampına gidip, orada 5 ay süreyle askeri ve siyasi eğitim gördüm.. .Bana Arteş (K) adını verdiler, silah da aldım. Örgütte 1996 yılına kadar kaldım, daha doğrusu 1995 yılı Kasım ayında örgütten kendi isteğimle kaçtım...” (Kls: 17/Dizi:7)

Kamplardaki eğitimle ilgili beyanında ise;

“...Kampta bulunan bütün örgüt mensupların kampın ortasında içtimaya aldılar, herkes takımlarına geçti. Takım sorumlusu ve koordinatörü Kara Ömer (K), bizlere 'birazdan lideriniz Abdullah ÖCALAN gelecek, geldiğinde herkes esas duruşta duracak, hiç kimse sağa sola bakmayacak, kımıldamayacak’ dedi... Bir saat içtima alanında bekledikten sonra Abdullah ÖCALAN yanında 7-8 kişilik bir grupla geldi. İçtima alanına geldiğinde Kara Ömer (K) kendisine 'kamp 600 mevcutlu görüşlerinize hazırdır başkanım’ dedi... Daha sonra Abdullah ÖCALAN, yanımıza yaklaşarak Kürtçe ve Türkçe ‘selam yoldaşlar’ diye hitap ettikten sonra sırayla hepimizin elini sıktı. Selamlaşma bittikten sonra ayrıldı, gitmek üzereyken bütün savaşçılar Kürtçe 'yaşasın önder APO’ diye bağırdılar... Daha sonra herkes dağılıp silahlarını alarak eğitim alanında takımlara ayrılarak eğitime başladı... Daha sonra okul diye tabir edilen bir barakada Abdullah ÖCALAN konuşma yaptı.

9-Adnan DİZİN (Serhat (K). Kazım ve Elif'ten olma, 1965 doğumlu. Elazığ Karakoçan İlçesi, Beydere Köyü nüfusuna kayıtlı olup, Diyarbakır Sıkıyönetim 1No’lu Askeri Mahkemesi’nin 08.07.1997 tarihli oturumunda doğruladığı kolluk ifadesinde)

“... İddianamede bana isnat edilen silahlı eylemlere katıldım...”

Hollanda’dan Suriye’ye PKK örgütü tarafından uçakla gönderildiğini belirten sanık devamla;

"... Havaalanındaki örgüt mensubu beni ve Medya (K) adlı örgüt mensubunu alarak Abdullah ÖCALAN’ın da karargah olarak Şam kentindeki örgüt evine götürdüler. Geldiğimiz bina 7 katlı idi. Bu binanın 4 ve 5 inci katları PKK örgütüne aitti... Örgüt evine geldiğimizde Cuma Mehmet (K) Cemil BAYIK’ın Hollanda’da bize vermiş olduğu para ve 4 valiz dolusu malzemeleri oradaki görevlilere teslim ettik... o gece örgüt evinde kaldık. Ertesi gün öğleye doğru PKK lideri Abdullah ÖCALAN yanımıza geldi. Bize Almanya’daki PKK örgütü faaliyetleri hakkında sorular sordu. Biz de kendisine faaliyetler hakkında bildiklerimizi söyledik... Abdullah ÖCALAN benimle konuştuktan sonra oradaki görevlilere talimat vererek, bizlere derhal ERNK kimliği hazırlayıp Bekaa Vadisi’nde bulunan Mahsuıı Korkmaz Akademisi’ne gönderilmemizi istedi. Görevliler adımıza birer ERNK kimliği düzenlediler. O sırada benim kimlikteki adım Ekrem olarak yazılmıştı. Bu kimlik Suriye’de kullanmamız için bize verildi...” (Kls:17/Dizi:8)

10-Faysal KURT (Agit (K), Bekir ve Hazne’den olma, 1952 doğumlu, Mardin Nusaybin İlçesi, Günebakan Köyü nüfusuna kayıtlı. Diyarbakır 3 No’lu DGM’nin 01.02.1994 tarihli oturumunda verdiği ifadesinde)

"... 1986 yıllarında cezaevinden çıktım. 1987 yılında tekrar PKK örgütüne katıldım. Nusaybin ilçesinde Yıldırım adlı şahıs vardı... Örgüt bu şahsın devlet yanlısı ve ajan olduğunu bildirdi ve bunun öldürülmesinin gerektiğini söyledi ve bu görevi bana verdi. Ben de bu şahsı öldürdüm... Askeri ve siyasi eğitim gördüm. Mahsun Korkmaz Akademisi’nde 8 ay kadar kaldım. 1989’da Botan Eyaletinde geldim. Ben orada ana hareket birliğine komuta ediyordum. Burada iddianamede belirtilen, bana okumuş olduğunuz 24 adet eylemlerin hepsine katıldım..." dediği ve doğruladığı Emniyet beyanında ise: “...Kampta 3’er aylık dönemlerde eğitim bitiriliyor ve diplomalar veriliyordu. Bu diplomaların verilmesi sırasında Abdullah ÖCALAN kendisi de mutlaka bulunuyordu... Ben kampı orta derece ile bitirdim ve bana da diplomamı Abdullah ÖCALAN kendisi verdi. Diplomalar verildikten sonra kampta bulunanların eğitimlerine göre nerelerde faaliyet yürütecekleri tespit ediliyor ve buna göre faaliyet yürütecekleri bölgelere gönderiliyordu...” (Kls: 1 7/Dizi:2)

11-Ulaş AKBAL (Arteş (K), Asım ve Nesrin’den olma, 1977 doğumlu, Dicle İlçesi merkez nüfusuna kayıtlı olup, Adana DGM Yedek Hakimliği'nde 28.02.1998 günlü ifadesinde)

"...1996 Temmuz ayında pasaport çıkarttık. Havayolu ile Bükreş’e gittik. Örgütün bürosunda 10 gün kadar barındık. Trenle Bulgaristan’a geçtik. Daha sonra kara yolculuğu ile Yunanistan Selanik’e geçildi. Daha sonra Atina’ya gelerek Lavrion Kampına alındık... bir buçuk ay süreyle eğitimden geçtik... 70-80 kişilik bir örgüt adamı olarak Yunanistan kırsalında ve kısmen de Atina merkezinde örgüt üyelerince hem askeri hem de siyasi, teorik eğitimlerimiz yaptırıldı... Yunan görevlileri de bazı konularda yardımcı oluyorlardı... Üniversite kökenli olanlar ve ben Şam’daki Mahsun Korkmaz Akademisi’ne gönderildik... 7 ay süreyle eğitimlerimiz arttırıldı. Örgütün lideri Abdullah ÖCALAN’ın inisiyatifiyle eğitimlerimiz tamamlatıldı... 1997 Eylül ayına kadar eğitimlerimiz tamamlandı... 22 silahlı kişi, ben de dahil eylem yapmak üzere Hassa bölgesine giriş yaptık.. Hassa, Dörtyol. Islahiye, Erzin, Samandağ, İskenderun, Bahçe kırsalını kontrol altına aldık...” (Kls: 1 7/Dtzi:9)

12-Ejder PAÇAL (Kemal-Rizgar-Rezan (K), Eyüp ve Zarife’den olma. 1975 doğumlu, Gercüş ilçesi Koçak Köyü nüfusuna kayıtlı olup. Diyarbakır 2 No’lu DGM’nin 10.03.1994 tarihli oturumunda doğruladığı kolluk ifadesinde)

"... Kampta her üst düzeyde bulunan şahısların ayrı ayrı görevleri vardır.. . Her şahıs bu görevleri doğrultusunda faaliyet gösterir. Birbirlerine karşı yardımlaşma, bir üst düzey sorumluya verilen rapor ile her iki taraf toplanarak ortak karar alır ve alınan bu karar Genel Sekreter ve Kampın Genel Komutanı olan Abdullah ÖCALAN’a onaylatılır. Alınan karar harici davranan olursa öz eleştirisi alınır ve değerlendirme sonucu af veya çeşitli cezalar olarak görevden alma, hapis cezası gibi, şiddetli ise ölümle cezalandırma yapılır...” (Kls: 17/Dizi:3)

13-Fethi DEMİR (Mahir (K), Ahmet ve Sultan’dan olma. 1970 doğumlu, Gümüşhane Şiran Susuz Köyü nüfusuna kayıtlı olup, Diyarbakır 1 No’lu DGM’nin 22.06.1998 tarihli oturumunda verdiği ifadesinde)

“...1992 Haziran ayında Doğubeyazıt’ta PKK örgütünün dağ kadrosuna katıldım. Oradan İran’a geçtim... Askeri ve siyasi eğitim gördüm. Silah verildi. Mahir (K) adı verildi... K.Irak’taki Hakurk Kampında basın-yayın işinde çalıştım... Zeli Kampından sonra örgütün yeni savaşçılarına manga komutanı olarak eğitim verdim... 1995 yılı Kasım ayında Şam’a geçtim. Şam’da örgütün kampı vardı. Örgütün lideri Abdullah ÖCALAN’ın bulunduğu yerde eğitim gördüm. Oradan Yunanistan’a geçtim. Atina’da kaldım. Buraya eğitim vermek için gittim... Örgüte ait çiftlik vardı. Eğitimi o çiftlikte veriyorduk... Yunan gizli servisi de bize ve diğer örgüt mensuplarına bomba yapımı konusunda kitapçıklarla bilgi veriyordu...” dediği ve doğruladığı kolluk ifadesinde ise; “...Yuııanistan sorumlusu Cahit (K), Abdullah ÖCALAN’ın talimatıyla görevden alındı. Cahit (K)’un yerine Yunanistan sorumluluğuna ben görevlendirildim...” (Kls: 16/Dizi:5)

14-Hacı NAHSAN (Şıho (K). Musa ve Emine'den olma. 1974 doğumlu, Suriye devleti Raka İli, Tilebiyet İlçesi. Abuhayal Köyü nüfusuna kayıtlı ve Suriye Devleti vatandaşı olup, Malatya 2 No'lu DGM’nin 05.06.1997 tarihli oturumunda verdiği ifadesinde)

“... Suriye Devleti vatandaşıyım. 1990 yılında Suriye’de PKK’ya katıldım. Siyasi eğitim gördüm... 1993 yılında Türkiye’ye örgüt adına girıiş yaptım... Ben örgütte kuryelik yaptım...” (Kls: 1 6/Dizi:4)

15-Şemdin SAKIK (Parmaksız Zeki (K), Sabri ve Fatma’dan olma, 1959 doğumlu, Muş merkez Yörecik Köyü nüfusuna kayıtlı olup, Diyarbakır 1 No’lu DGM’nin 03.09.1998 tarihli oturumunda verdiği ifadesinde)

"... 1989 yılından 1993 yılına kadar ben, örgüt içerisinde yönetici görevini üstlendim. Dolayısıyla eylemlere fiili olarak katılmam söz konusu değildir... Genelde tüm eylemler benim talimatım doğrultusundadır. Ancak, tüm gerilla eylem yapmak için eğitilir ve eylem yapar... 1993 yılındaki ateşkes tamamen örgütün ve bizim dışımızda haberimiz olmadan APO (Abdullah ÖCALAN ) tarafından telsizle yapılmıştır... Bu ateşkesin amacı neydi? APO’nun kafasından mı çıktı? Şam’ın veya daha üst kişilerin talimatıyla mı, bilemiyorum... Operasyonlar düzenleniyor, terör örgütü mensupları öldürülüyordu. Yakalanan terör örgütü mensupları tutuklanıyordu. Ben, bunu APO’ya rapor olarak belirttim. O da, 'sizin kendinizi korumak misilleme yapma hakkınız vardır’ talimatını verdi. Ben bu talimatı, tüm birimlere ulaştırdım... 24.05.1993 tarihinde Bingöl-Elazığ karayolıınun kesilmesi ve 33 askerin şehit edilmesi olayı Celal BARAK ve kendisine bağlı 100 kişilik gerilla grubu tarafından gerçekleştirilmiştir... Herhangi bir planlama ve istihbari bilgi sonucu yapılmamıştır.... Sadece tesadüfen bir karayolunun kesilmesi sırasında bu olay olmuştur. Celal BARAK bana bağlı iken, olaydan önce ayrı bir eyalet kabul edildiği için o eyaletin sorumlusu olarak bu olayı gerçekleştirmiştir ve kendisi doğrudan APO’ya bağlıdır. Ben olay anında, olay yerinde yoktum. Kendisi olaydan sonra, olayı tahminen 7 gün sonra bana telsizle aktarmıştır. Olaydan kesinlikle benim haberim yoktur... Bugüne kadar yapılan tüm ateşkesler, Şam’dan APO tarafından verilmiş ve yine APO’nun talimatıyla bozulmuştur. (Kls: 15/Dizi:4)

16-Alaattin KANAT (General-Zinnar-Ali (K), Mustafa ve Zini’den olma,1964 doğumlu. Mardin Kızıltepe ilçesi Köprübaşı nüfusuna kayıtlı olup, Diyarbakır 1 No’lu DGM’nin 91/357 Esas ve 91/455 Esas nolu birleştirilen dosyalarında 21.11.1991 tarihli oturumunda verdiği ve doğruladığı 17.10.1991 tarihli Savcılık ifadesinde)

23.01.1987 tarihinde Midyat ilçesi Başyurt köyü Efeler Mezrasına baskın olayıyla ilgili olarak;

"... Bu eylemin hedefi, bu köyde oturan Devletle işbirliği içinde olan Kadri AĞIRMAN ve Hüsnü isimli şahıslardı... Bu eyleme keşif için Midyat grubundan birkaç militan gitti. Toplantı sonucu 4 gruba ayrıldık.... Birinci grupta, Kamuran'ın komutasında Hacı, Zana, Yasin ve benden oluşuyordu... Bu eylem toplam 15 örgüt mensubuyla gerçekleştirildi. .İki grup köye girdik Benim içinde bulunduğum grup Kadri AĞIRMAN’ın evinin önüne gittik... Kadri AĞIRMAN’ı teşhis ettirdik... Kadri AĞIRMAN kaçmak için Zana’nın üzerine firlayınca, Zana gelişigüzel ateş etmeye başladı... Evin içindeki şahısları tanıyordu. Daha sonra ben de silahımı dayadığım yerden alıp, odanın içine doğru gelişigüzel ateş ettim. Zana dışarı çıkarken evin içine el bombası ve molotof kokteyli attı... Daha sonra bu olayda 14 kişinin ölmüş olduğunu öğrendik...”

20.06.1987 günü Ömerli ilçesi Pınarcık Köyü katliamıyla ilgili olarak;

"... Bu köye de koruyuculuk sistemini kabul ettikleri için eylem yapılmasına karar verilmiştir. Kamuran, Hasan, Mehmet, Isa ve ben köy civarına gidip, köyden bir şahıs vasıtasıyla Pınarcık’la ilgili bilgileri toplayıp bize tek tek gösterdi... Bu grupta 23 kişi vardı... Ben, Suriye’li İsmail, Lezgin, Selman, Ferhat ve tanımadığım bir kişi daha 8 kişilik bir grup oluşturduk... Bizim bulunduğumuz grup saldırıya geçti. Köy koruyucuları ile bir müddet çatıştık. Koruyucular evlerine girdiler. Biz de bunların girdikleri evlere el bombası atıp silahla taradık. Evlere girerek evdeki şahıslara ateş ederek öldürdük... Evlerdeki çocuk ve kadınları, dışarıdaki Lezgin’e teslim ettik. Bu da biz evlere girdiğimizde teslim olan çocuk ve kadınlara ateş ederek öldürmüştür... Eylem bir buçuk saat sürmüştü... Daha sonra 30 kişinin ölmüş olduğunu öğrendik...”

Sanık ifadesinde devamla; Yunanistan’a geçtiğini, Atina’da Sans Viral Oteline, oradan da Lavrion Kampına gittiğini, kendisini Abdullah ÖCALAN’ın çağırması üzerine Şam’a gittiğini belirterek devamla “...Şam’da 3 örgüt mensubuyla birlikte Abdullah ÖCALAN’ın kaldığı binaya getirdiler. Burada bir müddet bekledikten sonra Abdullah ÖCALAN geldi. Yüz yüze ikili bir görüşme yaptık. Bana örgütten kaçtığımı ve bana bir şans daha vereceğini söyledi. Daha sonra da dışarıda bekleyen şahıslara beni teslim edip, ertesi gün kampa götürmelerini söyledi.... Ben bir gece bu binada kaldım. Ertesi günü Hacı ve (K) adını bilmediğim iki örgüt mensubu tarafından Malısun Korkmaz Akademisi’ne getirildim. 40 gün askeri ve siyasi eğitim gördüm. Redaksiyonda çalıştım... Daha sonra kampa gelen Abdullah ÖCALAN, bana şehir örgütlenmesinde çalışıp çalışamayacağımı sordu. Ben de çalışacağımı söyledim. Daha sonra şehir örgütlenmesi için kamptan ayrıldık. Ayrıca bir eğitime tabi tutulduk. Bana Kazım (K) adı verildi... İbrahim (K) adlı örgüt mensubu vasıtasıyla Abdullah ÖCALAN’ın bulunduğu binaya geldik. Burada her birimizle ayrı yarı görüştü. Bana, beraber Türkiye’ye geçeceğimiz şahısları bölgelerine yerleştirip, bir buçuk ay içerisinde de Mardin alanına gitmemi söyledi. Bu arada Tacin DAŞ isimli şahsın kimliğini benim adıma düzenleyip bana verdiler.,. Daha sonra Türkiye’ye geçtik. Ben ve Azime bir otobüsle birlikte İstanbul’a geldik....” (Kls: 16/Dizi:2)

17-Mehmet DÖRTYAMA (Doktor Velat (K), Bedrettin ve Zekiya’den olma, 1977 doğumlu. Mardin Denk İlçesi, Dağmahallesi nüfusuna kayıtlı olup, Diyarbakır 1 No’lu DGM’nin 19.12.1997 tarihli oturumunda verdiği ifadesinde)

"...1995 yılında karakola pusula vererek kaçmak konusunda yardım isteyecektim. Bu durum örgüt tarafından öğrenilmiş, K.Irak’a gönderildim. 1996 yılının Ağustos Eylül ayına kadar orada esir askerlerle birlikte kaldım. Orada askeri konsey toplantısı yaptılar. Grupları ayırdılar. Ben katılmadım. Orada örgütten kaçtım. Tekören Köyünden, örgütten kaçtım. Sarı ailesi örgütten kaçtığımda bana yardımcı oldu. Örgüt mensupları bu aileyi tehdit ettiler. İzmir’e gittim. Ben örgüt içerisinde idamla yargılandım, ancak APO'nun onay vermemesi üzerine idam edilmedim...” (Kls: 17/Dizi:5)

18-Nevzat ÇİFTÇİ (K.Zeki (K). Abdülmecit ve Muhsine’den olma, 1970 doğumlu, Solhan İlçesi Sülüntaş köyü nüfusuna kayıtlı olup, Malatya 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki ifadesinde doğruladığı 14.07.1995 günlü kolluk ifadesinde)

"...Diyarbakır ilinde bağlantılı olarak çalıştığım şahısların bir çoğu kırsalda ve bir çoğu da cezaevindelerdir. Ben söylemeyi unuttum. Bu yapmış olduğum faaliyetleri ayrıca Suriye Devletinde bulunan Abdullah ÖCALAN’a bildiriyordum. Kendisiyle 9632196 veya 9632186 nolu telefonu arayarak irtibat kurup görüşüyorduk. O da bana bazı talimatlar veriyordu. Halk kitlelerini örgütlemek, harekete geçirmek gibi konulara ağırlık veriyordu. Ben artık Diyarbakır Bölge Sorumlusu olarak görev yapıyordum.... 1991 yılı Temmuz ayında Diyarbakır il merkezinde emniyet güçlerinin yapmış olduğu operasyonlarda gözaltına alınan arkadaşlarımın benim ismimi vermeleri üzerine deşifre olmamdan dolayı ve polis tarafından arandığım için İstanbul iline kaçtım. Burada İlhan ÇİFTÇİ, Faruk ÜÇKARDEŞ, Cafer DEMİREL ile bağlantı kurup bir hücre evinde saklandım. 1991 yılı Eylül ayında Abdullah ÖCALAN’ın talimatıyla Betal CİCİK (Songül (K), Diyarbakır kırsalında savaşçıdır). Müslüm (K) Haydar ŞALIKARA (Tunceli kırsalında), Berdan (K) (1995 yılında Tunceli kırsalında öldü), Kesip (K) (İstanbul’da 1992 yılında cezaevinde infaz edildi) ve ben yolcu otobüsüne binerek Urfa Suruç ilçesine geldik.... Halep şehrinin Şeyh Mesut Mahallesinde PKK örgüt mensuplarıyla ilişkiye geçerek bunlar tarafından bize sağlanan sahte kimliklerle Şam şehrine ulaştık. Şam merkezinde askeri lojmanların olduğu bir mahallede bir binanın 4 üncü katındaki hücre evine gittik. Ertesi günü Abdullah ÖCALAN yanımıza gelerek bizi karşıladı. Geldiğimiz bölgeler hakkında ve özellikle halkın durumu hakkında bizden özel görüşerek bilgiler aldı... Eylül 1993 ayına kadar Antalya ilinde kaldım. Bu tarihlerde Abdullah ÖCALAN beni telefonla tekrar arayarak, beni Bekaa Vadisi’ne çağırdı. Nasıl geleceğim hususunda ise Avrupa ile bağlantıya geçmemi ve onların bana yol göstereceğini söyledi (Kls: 1 5/Dizi:3)

19-Nejat UTKUN (Hüseyin (K), Emin ve İslim’den olma, 1971 doğumlu, Şanlıurfa Halfeti, Karaotlak köyü nüfusuna kayıtlı olup, Malatya DGM’nin 20.11.1990 tarihli oturumunda verdiği ifadesinde)

"..Ben, Suriye’li İbo, Hanifi NOYAN ve Hasan VURAL ile birlikte Suriye’ye geçtik. Huduttan gece geçtik. Şam’a gittik. Örgüt evinde bir iki gün kaldık. Bu sırada bizi Abdullah ÖCALAN karşıladı. Örgüt evinde hizmet eden 8 kişi vardı. Orada iki gün kaldıktan sonra Bekaa Vadisi’ne geçtik. Ben yaklaşık 7 ay kadar eğitim gördüm. Orada eğitim devre olarak verilmekte, ikişer buçuk ay olarak verilmekte..."

Şahıs emniyet ifadesinde;

“...18.07.1990 günü Halfeti ilçesi Ömerli köyünde Boza BİNDAL ve Osman BİNDAL isimli şahısların öldürülmesi ve aynı aileden üç kişinin yaralanması ise Muhittin AYALP, Suriyeli Ethem, Mehmet KANKAYA ve Müslüm AKIN tarafından gerçekleştirildiğini biliyorum. Ben bu eyleme katılmadım. Ancak biz Suriye’de eğitim gördükten sonra Türkiye’ye giriş yapacağımız sırada Abdullah ÖCALAN beni. Hanifi NOYAN’ı, Mustafa AYALP’ı yanına çağırarak, Ömerli köyünde Güllü (Gülay) ASLAN’ın öldürülmesi gerektiğini, ajan olduğunu, mutlaka bu eylemi gerçekleştirmemizi istemişti....” (Kls: 15/Dizi: 1)

20-Abdurrahman KAYIKÇI (Faik (K), Nuri ve Fadile’den olma, 1961 doğumlu, Bismil İlçesi Sinanlı köyü nüfusuna kayıtlı olup, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığındaki sorgu ifadesinde)

Sanık ifadesinde emniyette ve Cumhuriyet Savcılığında verdiği ifadelerin doğru olduğunu belirtmiş olmakla 28.09.1993 tarihli savcılık beyanında;

"...Önceleri PKK örgütü içinde faaliyetlerde bulundum. Daha sonra Abdullah ÖCALAN’la ihtilafa düşünce, buradan ayrılarak PKK/Vejin-Yeniden Diriliş isimli örgüt kurduk. Bu örgüte eleman sağlamaya çalıştım... 1989 yılında şartla tahliye edildikten sonra tekrar PKK örgütü içinde yer almak üzere Yunanistan’a gittim. Oradan Suriye’ye geçtim. İki ay kadar Abdullah ÖCALAN’ın koruması görevini üstlendim. Daha sonra Mahsun KORKMAZ Akademisi’nde iki devre eğitimci ve
kamp komutanlığı görevini üstlendim. Burada bulunduğum süre zarfında bazı tutuklularla karşılaştım. Bu tutuklulara korkunç işkenceler yapılıyordu. Bunun üzerine kendisine bir rapor hazırlayarak Abdullah ÖCALAN’a teslim ettim... Botaıı Eyaleti’nde Hayati BALMAN isimli kişinin bu işkenceyi yaptığını söylediler. Ben de bu şahsın getirtilerek sorgulamasının yapılmasını istedim. Bunun üzerine adı geçen kişi ile görüştüm. Kendisi itiraf etti. Savaş içinde bunun normal olduğunu bildirdi. Ayrıca mağaraya işkence görmüş iki kişi bırakıldığını söyledi. Mağaraya gittik, kapıyı kırarak içeri girdik. Gerçekten işkence görmüş birbirine sarılı iki cesetle karşılaştım. Bunun sorgulamasını yaptık. Sorgulamayı ben yaptım ve idama mahkum ettim, ancak bu kararı APO onaylamadı ..." (Kls: 16/Dizi:3)

Şeklinde beyanda bulunmuşlar ve karıştıkları olayları, sanık Abdullah ÖCALAN ile olan ilişkilerini ve ayrıca kendilerince olayların değerlendirmesini yapmışlardır.

Yukarıda yasadışı PKK terör örgütü mensuplarından yakalananların beyanlarında açıkça görüldüğü üzere;

Terör örgütü başı sanık Abdullah ÖCALAN, Türkiye içinde kendine göre Amed-Mardin-Zağros- Botan-Dersim- Koçgiri-Serhat-Erzurum-Garzan- Güneybatı Toros-Akdeniz adlarıyla oluşturduğu eyaletlere Roj-Andak-Cilo- Cudi-Çiya-Ruba--Gobar gibi kod adları vererek örgüt mensupları göndermiştir.

Yurtdışında:

Suriye’de; 1-Parti Merkez Okulu (Mahsun Korkmaz Akademisi), 2-Parti Merkez Okulu (Mahsun Korkmaz Akademisi),

übnan’da; 1-Bekaa Kampı, 2-Şehit Cemal Kampı,

K.Irak’ta; 1-Merkez Karargah Kampı, 2-Helvi Kampı, 3-Lolan Kampı. 4-Şehit Biritan Kampı, 5-Ninova Kampı, 6-Makhmur Kampı,

İran’da; 1-Şehidan Kampı. 2-Cerme Kampı, 3-Humaro Kampı, 4-Kelereş Kampı, 5- Zağros Kampı, 6-Kandil Kampı. 7-Afki Kampı,

Yunanistan’da; 1- Lavrion Kampı. 2- Lamia Halkida Kampı, 3-Ibrahim İncedursun Kampı,

gibi örgüt kampları oluşturarak, bu kamplardan Türkiye içerisindeki eylem faaliyetleri ile ilgili olarak telsiz talimatları göndermiş ve örgüt mensuplarının işledikleri cinayet, soygun, gasp, katliamlar üzerine görüşlerini açıklayarak kendi deyimine göre cinayetlerini Türkiye sathına yaymıştır.

E- ERUH VE ŞEMDİNLİ İLÇELERİNE YAPILAN BASKINLAR

15 Ağustos 1984 tarihinde Eruh ve Şemdinli İlçelerine terör örgütü mensuplarınca yapılan baskınlar sanık Abdullah ÖCALAN’ın emir ve talimatıyla gerçekleştirilmiş olup, sanık Savcılık ve Tutuklama Hakimliği’ndeki beyanlarında da bu olayların kendisi tarafından verilen talimatlar üzerine gerçekleştirildiğini açıkça anlatmıştır.

Olayların Gelişimi

1) Eruh İlçesine Baskın Yapılması

15 Ağustos 1984 tarihinde meydana gelen bu terör eylemine bizzat katılan örgüt mensubu Mustafa ÇİMEN’in Diyarbakır Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi’nin 07.05.1985 tarihli oturumundaki anlatımlarına göre;

“...Eruh olayından 15 gün kadar önce Hasan (K) adlı Merkez Komite üyesi Sabri OK ve Mehmet HOCA ile birlikte Gürzova Köyüne gittik. Bu köyde Pervari ilçesinde okuyan bir öğrenciyle ilişki kuracaktık. Öğrenci gelmediği için ilişkiyi kuramadık. Üçümüz birlikte dönüşte Hacıyusulhan köyüne geldik. Örgüt arkadaşlarından Hacı ile yanında bulunan bir iki arkadaş bizi bekliyorlardı. Hacı, Sabri OK’a bir pusula geldiğini söyledi. Bunun üzerine Sabri OK hemen toparlanıp, Umyanus’a gideceğimizi söyledi. Umyanus’a ben, Hacı, Kerim, Mehmet HOCA ve Sabri OK’la birlikte gittik. Umyanus köyünde Süleyman’ın çadırına vardık. Bizden sonra çadıra İzzettin EVCİL ile bir iki kişi geldi. İzzettin EVCİL, Sabri OK’a Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ’ın kendi grubuyla bizi beklediğini söyledi. Bunun üzerine Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ ile buluşmak üzere gittik. Fakat gece bulamadık, öğlen saatlerine doğru Umyanus köyünün güneyindeki ormanlıkta Mahsun KORKMAZ’ın grubuyla buluştuk. Mahsun KORKMAZ’ın yanında 15 kişilik bir grup vardı. Bu grup Irak’tan gelmişti. Agit ile Sabri OK, bir saat kadar yalnız konuştu. Daha sonra Sabri OK beni çağırdı. Bölgeden ayrılacağını, önemli bir husus olup olmadığını söyledi. Kendisine bölgedeki önemli hususları bir önceki raporumda belirttiğimi söyledim. Bu konuşmamdan sonra Sabri OK ile Mehmet HOCA bizden ayrılarak gitti. Mahsun KORKMAZ’la karşılaştığımda yanında tanıdıklarımdan Haşim, Şiar, Kazım. Biji. Erdal, Azat, Haydar. Doktor Baran, Ömer, Küçük Ali ve İbrahim kod adlı Şahin vardı. Sabri OK ile Mehmet HOCA yanımızdan ayrıldıktan sonra Agit bir yere gideceğimizi söyledi. 15 kişilik bir grupla hareket ettik. İzzettin EVCİL bize kılavuzluk yapıyordu. Pervari’nin Yanıkses köyüne geldik. Agit bana iki adres verdi. Bunlardan hangisi hazırsa al gel dedi. Ben Yanıkses köyüne gittim. Ömer AYDAR’a söyledim. Kabul etmedi. Daha önceden tanıdığım Ekrem KIZIL’a söyledim, o da kabul etmedi. Ekrem KIZIL’ı soruşturmada tanıdım. Ömer AYDAR kabul etmeyince Ekrem KIZIL’a rasgele teklif ettim. Örgütsel bir ilişkimiz yoktur. İsmini de soruşturmada öğrendim.

Yanıkses köyünden Hamit ŞENCİ’yi alarak Agit’in yanına götürdüm. Agit. Hamit’i ikna etti. Bir müddet yürüdükten sonra Hamit ŞENCİ yolda itiraz etti. Fakat Mahsun KORKMAZ, sen bizim gözümüz olsan da seni bırakmayız. Sen bizim yapacağımız işi biliyorsun, dedi ve Hamit ŞENCİ’yi bırakmadı. Hamit bizi Ciraf Yaylası. Biriaska mevkiine kadar götürdü. Burada Agit bana bir adres verdi. Tünekpınar’dan Abdülaziz oğlu Ömer’le görüşmemi istedi. Ben gidip Ömer’i gördüm. Ona arkadaşları sordum. Ömer beni Banikürsi mevkiine götürdü. Orada bizi bekleyen Selahattin ÇELİK, Cemal kod adlı Halil KAYA, Bedran kod adlı Hilvan sorumlusu Reşo diye bilinen şahıs, Urfalı Botan, Cengo kod adlı Abdurrahman KANDEMİR, Bozan kod adlı Kemal ELLİK, Fikret kod adlı Burhan İLİK, Musa kod adlı şahıs, Ferhan kod adlı Ağaçyurdu’ndan tahminime göre Adil TUNÇ isimli şahıs ile Selim kod adlı Fevzi AYDIN vardı. Bu yeri öğrendikten sonra Agit’e gittim. Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ’ın grubunu alıp, bizi bekleyen Selahattin ÇELİK’in grubuyla buluşturdum. Burada bir hafta kadar kaldık. Tahminime göre Halil KAYA, Fikret ve Selim’i köylere göndermiş, ne kadar milis varsa al gel demiş, bunun üzerine İbrahim KAYA, Abdurrahman BASKAK, Kırkkuyu köyünden Hakkı kod adlı Resul BALİÇ ile Berkevir köyünden Cuma kod adlı Ali GUN ile Şırnak Şeridi köyünden Sorej isimli şahıslar geldiler.

Resul BALİÇ’e Hakkı kod adını, Ali GÜN’e de Cuma kod adını orada biz verdik. Ali GÜN’de Mahir kod adlı Mücahit KILIÇ’ın silahı vardı. Mahir kod adını kesin biliyorum. Eğer bu kod adlı şahıs, sarışın bıyıklı ise Mücahit KILIÇ’tır. Mahir eyleme katılmadığı için silahını Ali GÜN’e verdik. Mahsun KORKMAZ’la karşılaştığımızda Dereler köyünden Küçük Ali, dereler köyü Baerik Mezrasından Keleş kod adlı Nuri isimli şahıs ile yine Dereler köyünde yalnız bir evde oturan İbrahim kod adlı Şahin, Mahsun KORKMAZ’ın grubu içerisindeydi. Bu şahıslar milis olarak aramızda bulunuyordu. Köyden milis olarak getirilen İbrahim KAYA, Abdurrahman BASKAK, Resul BALIÇ, Ali GÜN ve Sorej isimli şahıslarla ayrı ayrı konuştum. Örgütçe çok önemli bir eylem yapacağımızı, bu eylem sonunda tutuklanabileceğimizi, vurulup öldürülebileceğimizi, yaralanabileceğimizi anlattım. Bu anlatmam karşısında bu şahıslar her şeye razı olduklarını, örgütçe kararlaştırılan bu eyleme severek katılacaklarını bana söylediler. Bunun üzerine eyleme katıldılar. Grubumuzda yani örgütte fazla silahlar vardı. Bu silahı bunlardan birine verdik. Köyden silahlı gelip gelmediklerini bilmiyorum. Silahsız gelmişler ise mutlaka örgüt orada onlara silah vermiştir.

Örgütçe belirlenen milis tabiri: Gündüzleri köyünde normal işini yapan, örgütçe bir eyleme geçeceği zaman silahını çıkarıp, örgüt için örgütün gayesi doğrultusunda savaşan, örgütün amacını bilen, savaşmanın dışında da örgüte her türlü maddi ve manevi yardım yapan kişi anlamına gelmektedir. Biz milis olarak belirttiğimiz İbrahim KAYA. Abdurrahman BASKAK, Resul BALİÇ, Ali GÜN, Sorej, Küçük Ali, Nuri ve İbrahim kod adlı Şahin’i kastetmekteyiz. Örgüte katılan milislerden Sorej, bir daha köyüne dönmeyip örgüt içerisinde profesyonel olarak kalmıştır. Diğerleri eylemden sonra köylerine dönmüştür.

Banikürsi dağında bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya geçen duruşmada belirttiğimiz milisler katılmadı. Zaten PKK’nın silahlı elemanı olan bizler katıldık. Toplantıyı Selahattin ÇELİK yönetti. Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ da Selahattin’e yardım etti. Toplantıda Türkiye ve dünyadaki durumlar izah edildi. Bu durumlar karşısında PKK’nın Kürdistan’daki mücadelesini sürdürebilmesi için zorunlu olarak eylemlere geçeceği ve bu şekilde kitleleri hareket geçireceği belirtiliyordu. PKK örgütünün Kürdistan’daki mücadelesini yürütebilmesi için Hezene Rızgariye Kürdistan adlı örgüt içerisinde bir teşkilatın kurulduğu, bu teşkilatın görev ve amaçlarının bildiride amaçlandığı, bütün PKK örgüt üyelerinin HRK’nin amaçları doğrultusunda faaliyet yapacağı açıkça belirtiliyordu. HRK’nin kuruluşu bu yerde açıklandı. Tahminime göre PKK örgütünün Irak’ta bulunan üst düzey yöneticilerinin HRK teşkilatının kurulmasını kararlaştırmışlar, bu teşkilatın tüzüğünü önceden hazırlamışlar, durumu Selahattin ÇELİK’e bildirmişler. Selahattin ÇELİK de bu PKK’nın teşkilatının kurulduğunu bize açıkladı. Ne amaçla kurulduğunu belirten bildiriyi de orada bize okudu. HRK’nin silahlı takımlar şeklinde oluşturulduğu da daha önceden tespit edilmiş. Selahattin ÇELİK, HRK’nin kuruluşunu açıkladıktan sonra faaliyet gösteren silahlı elemanların takımlarda yer alacağını söyledi ve Beytüşşebap, Uludere, Eruh, Şırnak ve Silopi yöresinde faaliyet göstererek takımın adının da “14 Temmuz Silahlı Propaganda Takımı” olduğunu bildirdi. Bu takımın üç gruptan oluştuğunu belirtti. Birinci grupta, Erdal kod isimli Hüseyin ENGİZEK sorumlu olarak bulunuyordu. Bu grup Beytüşşebap ve Uludere bölgesinde faaliyet yürütecek, 2 nci grubun başkanı ben Mustafa ÇİMEN Tevfik kod adıyla biliniyordum. Benim sorumluluk saham da Eruh ve Pervari ilçesi bölgesiydi. Benim grubuma bağlı olarak Fikret kod isimli Batman’lı olan biri, Kerim kod isimli Antep’li bir şahıs, Selim kod adlı Fevzi AYDIN, Bozan kod adlı Kemal EMLİK, Mardin’li Milli Karakolu baskınında öldürülen Musa kod adlı şahıs ile Suruç’lu Şişman Hacı kod adlı şahıs bulunuyordu.

...Silahlı propaganda takımımızın ismi daha önce PKK örgüt üyesi olarak yargılanıp 14 Temmuz 1983 tarihinde ölüm orucuna gideceğini açıklayan Mehmet Hayri DURMUŞ’un ölüm orucuna başladığı tarihten alıyordu.

HRK’nin bir tüzüğü vardı. Bu tüzükten HRK kurulduktan sonra bu kuruluş içerisinde görev alan elemanların uyacakları kuralları belirtiliyordu... 14 Temmuz propaganda takımı olarak gruplara ayrıldıktan sonra, grupların ve bütün grupların fotoğrafları çekildi. Selahattin ÇELİK, HRK’nin kurulmasının Türkiye ve dünya kamuoyuna çok güçlü bir eylemle duyurulacağını açıkça söyledi. Silahlı propaganda takımımızın komutanı Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ’dır. Ben Mustafa ÇİMEN ve Agit’in siyasi yardımcısı ve aynı zamanda takım komutanı yardımcısı idim. Mahsun KORKMAZ’dan sonra takıma ben komuta ediyordum.

Mahsun KORKMAZ, Fevzi AYDIN, Kemal EMLİK, Mehmet SEVGAT ve Erdal kod adlı şahıs birlikte ayrılarak işleri olduğunu söyleyip birlikte gittiler. Bana takıma komuta edeceğimi belirttiler. Daha sonra da öğrendiğime göre, bunlar ayrıldıktan sonra Eruh’a baskın yapılacağı için keşif yapmaya gitmişler. Bunlar ayrıldıktan sonra ben ve birkaç arkadaşım pankart hazırladık. Bu pankartlar “KAHROLSUN FAŞİST TÜRK SÖMÜRGECİLİĞİ! YAŞASIN PKK! YAŞASIN HRK! HALK DUŞMANI CANİLERDEN HESAP SORULACAKTIR VE DEVRİM ŞEHİTLERİMİZ ÖLÜMSÜZDÜR” sözlerini ihtiva ediyordu. Mahsun KORKMAZ ve arkadaşları keşif işlemini yapıp üç gün sonra bulunduğumuz yer yakınına gelerek bizi çağırdılar. Bu çağırma üzerine bütün arkadaşlarımı toplayarak, bulunduğumuz yere 4 km. uzaklıktaki Birigeni Yaylasındaki sarp kayalığa gittik. Mahsun’un yanına vardık. Mahsun KORKMAZ beni Kemal EMLİK, Erdal ve Bedran kod adlı şahısları çağırarak bize HRK’nin kurulduğunun duyurulması için Eruh Jandarma Bölük Komutanlığına baskın düzenleneceğini söyledi. Bu anda Eruh ilçesine baskın yapılacağını öğrendim. Mahsun KORKMAZ, keşifte de daha önce planladığı bilgilerin ışığı altında baskının planlamasını yaptı. Planlamaya Mahsuıı’la birlikte Kemal EMLİK, Erdal ve Bedran kod isimli şahıslarla ben iştirak ettim. Bütün arkadaşlar, planlamada fikirlerini söylediler. Ben keşfe katılmadığım için planlama sırasında suskun kaldım. Bu planlamadan sonra Erdal kod adlı şahısla Mehmet SEVGAT bombalı pankartlar hazırladı.

Eruh baskını planına göre, baskını Mahsun KORKMAZ yönetecekti... . Eruh baskınında hücum grubunda: Erdal, Selim kod adlı Fevzi AYDIN, Haydar, Musa, Şiar, Fikret kod adlı Burhan İLİK, Ferhan kod adlı Ağaçyurdu köyünden Halil TUNÇ ve Azat kod adlı şahıs vardı. Gazino grubunda: Bedran kod adlı Mehmet SEVGAT, Kerim kod adlı Antepli bir şahıs ile Biji kod adlı Şahin BİLİCİ vardı Propaganda grubunda: Ben Mustafa ÇİMEN, Sorej ve Ömer kod adlı şahıslar vardık... Eruh ilçesindeki Jandarma Bölük Komutanlığının krokisi düz bir araziye taşlarla çizilerek provası yapıldı. Provadan sonra Eruh’un güneyindeki dağa geldik... biz akşam olunca, saat 21.00 sıralarında bulunduğumuz yerden grup halinde ilçeye doğru hareket ettik... ben, Midyatlı Ömer, Sorej camiye girdik. Camide ses yayını cihazını açtım. Ses yayın cihazından, hoparlörlerden ilçe halkına hitaben HRK'nin kuruluş bildirisini okudum... askerlere teslim ol çağrısında bulundum... Bölüğün önüne giderek sipere yattım. İzzetin EVCİL birkaç askeri yere yatırmış başında bekliyordu..." şeklinde olayın oluş biçimini açıklamıştır.

15 Ağustos 1984 günü saat 21.30 sıralarında PKK örgüt mensupları yukarıda Mustafa ÇİMEN’in belirttiği üzere oluşturulan gruplar Eruh ilçesine saldırmışlar. İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı’na silahlı ve bombalı saldırı sonucu Nöbetçi Er Süleyman AYDIN şehit olmuştur.

Silahlı saldırı sonucu Jandarma Birliği bahçesinde bulunan sivil vatandaşlardan Asli ERIŞİR, M.Recai YILMAZ, Özgür AYKIN ile Jandarma koğuşuna yapılan el bombalı ve silahlı saldırıda erlerden Doğan AVŞAR, Ali ERGUN, Hüsamettin İLKİN, Mustafa ANAR, Şenol ÖZDEMİR, Yüksel KAYNAR, Adil ALTINTAŞ, Mehmet PEŞMEN ve Bayram ERTEKİN yaralanmışlardır. Jandarma Birliğine ait çok sayıda silah, mühimmat, malzeme gasp edilmiştir.

Ziraat Bankası’nı soymak maksadıyla banka personelinin evlerine silahlı baskın yapılarak, banka personelinden Musa ÇAYLAK’ın evinden altın bilezik gasp edilmiştir. Olay sırasında ilçede dağıtılan “Yurtsever Kürdistan Halkı” başlıklı, Hezen Rızgariye Kürdistan” imzalı, 15 Ağustos 1984 tarihli bildiriler ele geçmiştir. (Kls:20/Dizi:1)


2) Şemdinli İlçesine Baskın Yapılması

15 Ağustos 1984 tarihinde meydana gelen bu terör eylemine bizzat katılan örgüt mensubu Hüseyin TİLKİ’nin Diyarbakır Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi’nin 07.10.1985 tarihli oturumundaki anlatımlarına göre:

“...14 Ağustos’u 15 Ağustos’a bağlayan gece Abdullah EKİNCİ bizi topladı. Kürdistan Kurtuluş Birliği HRK’nin kurulduğunu belirtti ve bildirisini okudu. Ayrıca bölgede faaliyet gösterecek olan 21 Mart adlı Silahlı Propaganda Takımı’nın kurulduğunu da açıkladı. Abdullah EKİNCİ’nin açıklamasına göre 21 Mart Silahlı Propaganda Takımı Abdullah EK1NCİ’nin kornutanlığında oluşuyordu. Zeki kod adlı Mehmet Emin TAŞDAN Abdullah EKİNCİ’nin siyasi yardımcısı Baran kod adlı şahıs da askeri yardımcılığını yapacaktı. 21 Mart Silahlı Propaganda Birliğinde ben Bilal kod adlı Hüseyin TİLKİ, Osman TEKİN, Dişsiz kod adlı İrfan PERVANE, Sarı Ömer kod adlı Mustafa ÖMÜRCAN. Kemal, Halit, Nasır, Cuma, Hamit, Cemal, Faysal, Velat ve Şerif kod adlı şahıslardan oluşuyordu. Daha sonra 21 Mart Silahlı Propaganda Takımı’ndan bazı ayrılanlar ve katılanlar da olmuştur. Daha sonraları Celal kod adlı şahıs HRK’den ayrıldı. Yerine Sarı Hüseyin kod adlı şahıs katıldı. Abdullah EKİNCİ bu şekilde açıklamalarda bulunduktan sonra örgütçe Şemdinli ilçesinin basılacağını açıkladı. Şemdinli ilçesi baskınının planları daha önce Nasır kod adlı Mehmet AĞAASLAN, Cuma, Salih kod adlı Mahmut BİLİCİ ve Mehmet Emin TAŞDAN tarafından teferruatlı olarak hazırlanmıştı. Bu şekilde açıklama yapıldıktan sonra ben Abdullah EKİNCİ, Tekin kod adlı şahısla birlikte Seferi YILMAZ ve Abdülmecit YILMAZ’la buluşmak üzere Altınsu köyünün güneybatısındaki vadiye gittik. Orada Seferi YILMAZ ve Abdülmecit YILMAZ’la buluştuk. Yanlarında Mahmut BİLİCİ de vardı. Kendileri örgüt mensupları için yiyecek temin etmişlerdi. Bu buluşmadan sonra Tekin kod adlı şahıs ile Mahmut BİLİCİ Irak’a gittiler. Bu iki şahıs eyleme katılmadılar. Biz bu şahısların yanına giderken örgütçü arkadaşlarımıza buluşma yeri vermiştik. Biz Seferi YILMAZ ve Abdülmecit YILMAZ’ı alarak buluşma yerine gittik. Arkadaşlarımız da oraya gelmişlerdi. Abdullah EKİNCİ orada eyleme katılacak şahısları iki gruba ayırdı. Birincisi, saldırı grubu idi. Sorumlusu Abdullah EKJNCİ’ydi. Grupta Mahmut kod adlı İrfan PERVANE, Baran, Nasır kod adlı Mehmet AĞAASLAN, Celal, Seferi YILMAZ, Halit, Hamit, Şerif ve ben Hüseyin TİLKİ görev aldık.

İkinci grup olan propaganda ve ajitasyon grubunda, Zeki kod adlı Mehmet Emin TAŞDAN sorumlu idi. Grupta, Sarı Ömer, Osman TEKİN, Hasan ÇAVUŞ, Cuma Velat, Cemal, Faysal, Kemal ve Abdülmecit isimli kod adlı ve hakiki isimli şahıslar yer aldılar. Her iki grubun yapacağı açıkça anlatıldı. Eylem saati olarak, saat 21.30 tespit edildi. Eyleme iştirak edecekler bu şekilde gruplandırıldıktan sonra saat 21.l0’da Şemdinli girişindeki trafonun yakınında toplandık. Saat 21.10’da saldırı grubu olarak biz hareket ettik. Bizden 5 dakika kadar sonra diğer grup hareket edecekti. Sonradan öğrendiğime göre grup da, plan gereği bizden 5 dakika kadar sonra hareket etmiş.

Seferi YILMAZ, Şemdinli ilçesini jyi bildiği için bize kılavuzluk yapıyordu. Seferi YILMAZ önümüze düştü. Baran, Mehmet AĞAASLAN ve Celal’i Jandarrna Karakolu karşısındaki cami ile yol arasına yerleştirdi. Bizi de yanına alıp önceki plan gereğince inşaat halinde olan Askerlik Şubesine götürdü. Askerlik Şubesi inşaatının kapısından girerken bir şahısla karşılaştık. Bu şahsı yakalayıp Seferi YILMAZ’a teslim ettik. Bu şahsı da alıp Askerlik Şubesinin içine girdik. Orada yatan işçiler vardı. Kapıdan içeri girdik. 6-7 kadar işçiye ‘korkmayın size bir şey yapmayacağız’ dedik. Bu şekilde konuşma yaptıktan sonra bunların başına Hamit kod adlı Mardinli arkadaşımızı koyduk. Seferi YILMAZ bizi şubenin üst katına çıkardı. Bizi yerleştirdi. Daha sonra kendisi dönüp Abdullah EKİNCİ’nin yanına gitti. Askerlik Şubesi inşaatının üst katına yerleştiğimizde bende Bisifing denilen roketatar, Şerif'te G-1, Halit’te Diktiriyof, Hamit’te G-1 silahları vardı. Önce ben roketatarla gazinoya hedef alıp bir el ateş ettim. Roketatar ağaca çarptı. Bana verilen talimata göre bir mermi daha kullanmam gerekirdi... İkinci mermiyi atmaktan vazgeçtim. Diğer arkadaşlarım subay gazinosunu sürekli olarak ateşe tuttular. 4 dakika kadar ateş ettikten sonra inşaattan inip çekildik. Abdullah EKİNCİ, Dişsiz Mahmut, Seferi YILMAZ, biz yukarıda gazinoya ateş ederken onlar da gazinoyu hedef alarak ateş etmişlerdi.... 10 dakika kadar sonra tamamen Şemdinli’yi terk ettik ve, trafonun yanında saldırı grubu olarak buluştuk. Zaten birlikte geri çekilmiştik. Propaganda ve ajitasyon grubu silah seslerinin kesilmesi üzerine onlar da geri çekilip, trafonun yanına gelmişlerdi....” şeklinde olayın oluş biçimini açıklamıştır.

15 Ağustos 1984 günü saat 21.30 sıralarında PKK örgüt mensupları yukarıda Hüseyin TİLKİ’nin belirttiği üzere oluşturulan gruplar Şemdinli ilçesine saldırmak üzere toplanma bölgesinde 15.08.1984 akşamı saat 20.00’de Berarej mevkiinde cevizin dibinde toplanmışlardır.

Aynı gün saat 21.30 sıralarında grupların yerlerini almasından sonra örgüt mensupları Jandarma Sınır Tabur Komutanlığı ve İlçe Jandarma Bölük Komutanlığını hedef alarak buralara ateş açmışlardır. Aynı zamanda ilçenin içine giren gruplardan bir kısmı Askerlik Şubesi inşaatında çalışmakta olan işçileri tehdit ederek buraya yerleşmişler, buradan askeri mahallere roketle ve uzun menzilli silahlarla ateş etmişlerdir.

Teröristlerin ilçe merkezine girişte bir bombalı pankart astıkları, pankartın üzerinde “TEKOŞINE MAZLUM DOGAN XETİRE HERDEMREYA MERONAHİ DİKİ PKK BEXWEDAME JİYANE” ibare bulunduğu, bu bombalı pankarta 5 metre kadar mesafede “HALKA DUYURU! TÜM YOLLAR MAYINLIDIR” şeklinde levhalar yerleştirmişlerdir.

Teröristlerin askeri mahallere yaptıkları silahlı saldırı sonucunda Askerlik Şube Başkanı Tuncay ŞENEROL, Astsubay Çavuş Memiş ARIBAŞ, Jandarma Çavuş Sedat KURUM ağır şekilde yaralanmışlar, Astsubay Memiş ARIBAŞ almış olduğu silah yarası sonucu şehit olmuştur.

Bir kısım terör örgütü mensupları ilçe içerisindeki kahvehanelere girerek burada oturan vatandaşları etkisiz hale getirdikten sonra “BİZ GELDİK, ARTIK KÜRDİSTAN’I KURDUK, GELİN BİZİMLE YAŞAYIN, YAŞASIN PKK KÜRDİSTAN" şeklinde slogan atarak, halka propaganda yapmışlar ve daha önceden hazırlanan bildirileri halka dağıtmışlardır. Bu bildirilerin, 15 Ağustos 1984 günü aynı saatte Eruh ilçesine yapılan baskında dağıtılan bildirilerin aynısı olduğu anlaşılmıştır. (KIs:20/Dizi:2)

V. BÖLÜM

ÖRGÜT VE EYLEMLERİNİN ANAYASA, İLGİLİ YASA VE ULUSLARARASI
SÖZLEŞMELER AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

15 Ağustos 1984 günü Eruh ve Şemdinli baskınlarından itibaren PKK örgütü, 22 Şubat 1999 tarihine kadar 6036 saldırı gerçekleştirmiş, 8257 defa güvenlik güçlerimizle çatışmaya girmiş, Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde 3071 bomba infilak ettirmiş, 388 gasp suçu, 1046 adam kaçırma ve hürriyeti tahdit suçu işlemiştir. PKK elemanlarının gerçekleştirdikleri eylemler sonucu 4472 sivil vatandaşımız, 3874 asker, 247 polis, 1225 GKK şehit olmuş. sivil, asker, polis, GKK toplam 16.362 kişi yaralanmıştır.

Silahlı PKK elemanları korumasız köylere yaptıkları baskınlarda toplu katliam yapmışlardır. PKK elemanları, katliam yaparken yaşlı, çocuk, genç, bebek ayırımı yapmamış, hedef aldıkları köylerdeki aileleri toptan yoketmişlerdir. Bazı aileleri evleriyle birlikte yakmışlar, hedef aldıkları bazı şahısları mesela İkiyaka köyü dışında hayvan otlatan çobanları boğarak öldürmüşlerdir.

PKK elemanları, Suriye ve Irak’taki kamplarda eğitildikten sonra eylemlerini yapması için Türkiye’ye Abdullah ÖCALAN tarafından gönderilmişlerdir.

Abdullah ÖCALAN da sorgusunda;

“...bu örgütün önderliğini yaptığım, benim önderliğimde Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığım doğrudur...” beyanında bulunmuş, suçunu ikrar etmiştir. Ayrıca dosyada PKK elemanlarının Abdullah ÖCALAN'ın verdiği emir ve talimatlarla kanlı terör eylemleri yapmaya sevkettiğini gösterir delil vardır. Yukarıda bu deliller ele alınmış ve değerlendirilmiştir. Abdullah ÖCALAN’ın örgütün yayın organı Serxwebun Dergisinde;

“...Kentlere ineceğiz. kent çalışmaları başlayacaktır. Neye mal olursa olsun bir otobüse binmek zor değildir, bir uçağa binmek zor değildir, yine bir trene binmek zor değildir. Kendine bomba sarıp gidecek binlerce insanımız var..." beyanında bulunması örgüt elemanlarına verilmiş, bir eylem talimatıdır.

Yine Abdullah ÖCALAN’ın 14.04.1998 günü MED-TV'de;

“...Şimdi bizim pek turistler hedeftir demeyeceğim. Ama şüphesiz Türkiye’de bir savaş
var. Özel turist hedefleri diye bir hedef yok. Fakat ekonomi de hedeftir tabii ve bu arada turizm ekonomisi de hedeftir. Turist demiyorum, dikkat edin, turizm ekonomisine elinizden geldiğince turiste zarar vermemeyi de biraz gözönüne getirerek şüphesiz bazı adımlar atarız. Bugünlerde bunun arayışı içindeyiz...” beyanında bulunması da bir eylem talimatıdır. (Kls:37/Dizi: 15)

PKK’nın V. Kongresinde;

“...Hareketli savaş tarzının tek taktik olarak uygulanmaması, buna paralel olarak suikast, sabotaj, pusu, baskın, çatışma, kuşatma gibi eylem biçimlerini iç içe gerçekleştirilmesi, kurtarılmış alanlar oluşturulması, GKK’ların aileleri ile birlikte imha edilmesi...” eylem stratejisi olarak belirlenmiştir.

Abdullah ÖCALAN silahlı çete PKK’nın başkanı olarak silahlı çetenin bütün eylemlerinden sorumludur. Eylem yapmak üzere Türkiye’ye gönderdiği PKK elemanlarıyla devamlı irtibat halindedir. İnisiyatifini devamlı kullanarak PKK elemanlarını eylem yapmaya sevk etmiştir.

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünce izlenen “31.10.1996 günlü Parti Önderliği Telsiz Talimatı”nda;

"...Gördünüz, en son bir sempatizan genç kızımız bile kendi başına ne kahramanca eylem yapıyor. Evet. En zayıf olan Leyla biraz, öyle çok eğittiğimiz, çok tecrübe kondurduğumuz birisi de değil. PKK’nın ruhunu biraz alan düşmanı sarsacak eylemi gerçekleştiriyor.

"...Bütün güçler için söylüyorum. O geçen günkü genç kızın anısına yalnız bunun anısına saygılı olun. Ne kadar değerli olursanız. Peki bunun karşısında sizin aklınızda ne var. Yetki var. Komutanlık var...” demiştir.

Abdullah ÖCALAN’ın Türkiye’deki PKK alan sorumlularıyla devamlı irtibat halinde olduğunu, alan sorumlularına sık sık talimat verdiğini gösteren dosyamızda çok sayıda telsiz çözümü bulunmaktadır.

Abdullah ÖCALAN’ın emir ve talimatıyla PKK elemanları Türk Ceza Kanunu'nda yazılı tehdit, hürriyeti tahdit, adam kaçırma, yol kesme, gasp, kundaklama ve patlayıcı madde atma gibi suçlar yanında, TCK’nun 450 nci maddesinde belirtilen ve karşılığı ölüm cezası olan, taammüden ve birden çok adam öldürmek, canavarca bir his sevkiyle veya işkence ve tazip ile ya da görev başında devlet memurlarını öldürmek suçlarını işlemişlerdir.

PKK elemanları, Abdullah ÖCALAN’dan aldıkları emirle bu suçları birden ziyade işlemişlerdir. Ancak, Abdullah ÖCALAN ve bu suçları işleyen PKK elemanlarının asıl amacı Devletin birliğini bozmak, Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaktır.

Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi uyarınca;

“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymağa veya Devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır.”

PKK elemanlarının gerçekleştirdiği eylemler sonucunda sivil vatandaş, asker, polis, GKK toplam 9818 kişinin şehit olması, 16.362 vatandaşımızın yaralanması gözönüne alındığında PKK eylemlerinin Türkiye’nin iç ve dış güvenliği için tehlike oluşturduğunu kabul etmek zarureti vardır. Ayrıca PKK örgütünün Yunanistan, Suriye gibi Türkiye’ye karşı düşmanca siyaset takip eden ülkelerle birlikte hareket ettiği, bu ülkelerden yardım gördüğü, PKK elemanlarının Avrupa’da Türkiye aleyhinde geniş propaganda faaliyetinde bulundukları da düşünülürse, Türk Ceza Kanunu'nun 125 inci maddesinde yazılı suçun, bütün unsurlarıyla oluştuğu anlaşılır.

Silahlı çete PKK’nın kurucusu olan, kuruluşundan itibaren örgütünü Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleye hazırlayan ve belirli bir hazırlık döneminden sonra Türkiye üzerine silahlı eylem yapmaya sevkeden sanık Abdullah ÖCALAN, Türk Ceza Kanunu'nun 125 inci maddesindeki suçu işlemiştir.

Abdullah ÖCALAN sorgusunda;

“..Başlangıçta gerçekten Kürdistan Devleti kurmak gibi bir kavramımız vardı. Bu da doğrudur. Ancak değişen süreç içerisinde müstakil bir Kürt Devleti kurmak değil de, Kürtlerin de Cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi sonucuna yardım..."

03.04.1999 günü alınan ek ifadesinde de;

“...Bildiğiniz gibi PKK’nın da kurucusu benim. PKK’nın kurulurken programını da yaptık. O zaman Kürtlerin Bağımsız bir Kürdistan kavramı da vardı. Marksist temele dayalı yeni sistem getirecektik. Ancak değişen olaylar ve zaman bize bu programın hayali olduğunu gösterdi. PKK kurulduktan sonra şiddete başvuruldu. Ama, zaman içerisinde de PKK’nın gösterdiği bu şiddetten rahatsız oldum. 1993’ten sonra bütün çabamı PKK’yı şiddet unsurundan arındırıp siyasi kanal içerisine sokmayı amaçladım.... Benim programlarımın da başlangıçta hayali olduğunu anladım. PKK programının politik ve siyasi değeri olmadığını kavram olarak Kürdistan ibaresi kullandım. Coğrafi olarak ele aldım. Kürt devleti kurmanın mümkün olamayacağı gerekli de değildir. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerisinde demokratik ortam içerisinde herşeyin gerçekleşmesi mümkündür. Ben bu sonuca yardım...” beyanında bulunmuştur. (Kls: 1/Dizi: 106-118)

Sanık Abdullah ÖCALAN’ın elebaşılığını yaptığı PKK örgütünün gerçekleştirdiği eylemler terör suçudur.

3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunun 1 inci maddesinin 1 inci fıkrası terörü;

“Terör; baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir." şeklinde tanımlamıştır.

Aynı maddenin 2 ve 3 üncü fıkralarında yer alan;

“Bu kanunda yazılı olan örgüt, iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır.

Örgüt terimi; Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsar.” Hükümleri ile de terör örgütleri nitelendirilmiştir.

Yine Terörle Mücadele Kanununun 2 inci maddesi, birinci maddede belirtilen suçları işleyenleri terör suçlusu olarak kabul etmiş, 3 üncü maddesinde de terör suçları arasında TCK’nun 125 inci maddesini saymıştır.

Bu itibarla 3713 Sayılı Kanun hükümleri açısından, belirtilen eylemler terör suçu, PKK silahlı terör örgütü, sanık Abdullah ÖCALAN da terör suçlusudur.

Anayasanın 2 nci maddesi uyarınca;

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Atatürk Milliyetçiliği 2 nci maddenin gerekçesinde “bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün teşkil etmeleri” olarak anlatılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, 20/07/1971 Gün, 1971/3 Esas, 1971/1 Sayılı ve 08/05/1980 Gün 1979/1 Esas, 1980/1 Karar Sayılı karanlarıyla Türk Milliyetçiliği ile ırk düşüncesi ve başka kökten gelen toplulukların ayrı tutulması düşüncesine yer olmadığı, din, dil ve mezhep ileri sürülerek oluşturulmak istenen ayrılık çabalarına taviz verilmediği içtihadında bulunmuştur.

Anayasanın 3 üncü maddesi uyarınca;

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe ‘dir.
Bayrağı, şekli kanunda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı ‘İstiklal Marşı’dır.
Başkenti Ankara’dır.”

Anayasanın 4 üncü maddesi uyarınca;

“Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasada yer alan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkesi İstiklal Savaşı başlarında Erzurum ve Sivas Kongrelerinde gündeme gelmiş, alınan kararda “Misak-ı millinin gösterdiği sınırlar içinde birbirleriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları” ifade edilmiş, bu bütünlük içinde ayrı bir Kürt halkından kesinlikle söz edilmemiştir. İstiklal Savaşımıza Türkiye sınırlan içinde bulunan bütün Türk halkı katılmış ve İstiklal Savaşı Türk Halkının zaferiyle sonuçlanmıştır.

Misak-ı Milli’de ifade edilen “birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün olduğu" ilkesi, İstiklal Savaşından sonra aynen kabul edilmiş, Anayasaya girmiştir.

Atatürk, kendi el yazısıyla düzenlediği notlarında;

“Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş, yurttaş ve millettaşlarımız vardır... Bu yanlış göstermeler, hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet fertleri de, umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka ve hukuka sahip bulunuyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir." demiş, milleti çağdaş bir anlayışla tanımlamıştır.

Lozan Barış Antlaşması’nda da, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasına ölçü olamayacağı gerçeği kabul edilmiştir.

Anayasanın 10 uncu maddesi uyarınca:

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Anayasanın 12/1 inci maddesi uyarıca:

“Herkes, kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”

Anayasanın 10 ve 12 nci maddeleri hükümleri uyarınca Türkiye’de bireyler arasında hiçbir sebeple ayırım yoktur. Birey, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde sayılan ve Anayasada da gösterilen bütün insan hak ve özgürlüklerine sahiptir. Bu hak ve özgürlükleri demokratik meşruiyet hudutları içerisinde serbestçe kullanır, bütün siyasal faaliyetlere katılır, seçme ve seçilme hakkına sahiptir.

Demokratik meşruiyetin sınırlan Anayasa ve yasalarla çizilmiştir. Anayasamızın 13 üncü maddesi uyarınca;

“Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacıyla ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.

Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz...”

Yine Anayasanın 14 maddesi uyarınca;

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.
Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.
Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz."

Anayasanın 13 ve 14 üncü maddesindeki hükümlere benzer hükümler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de mevcuttur.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2 ve 11/2 maddeleriyle Anayasanın 13 ve 14 üncü maddesinde sayılan sebeplerle hak ve özgürlüklerin kullanımına kanunla tahdit konulabileceği kabul edilmiştir.

Sözleşmenin 10/2 maddesinde;

“Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren düşünceyi ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü ve kamu düzeninin korunması ya da suçun önlenmesi... için gerekli olan ve yasayla konulan kural, şart ve müeyyidelere bağlanabileceği...”

Sözleşmenin 11/2 maddesinde de;

“Dernek kurma, sendika kurma ve sendikaya üye olma haklarının demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliğinin gerekleriyle ve kamu düzeninin korunması ya da suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olan ve yasayla konulanlardan başka hiçbir kısıtlama uygulanamaz. Bu madde, Silahlı Kuvvetler ve güvenlik güçleri üyeleri ile Devlet görevlileri tarafından bu hakların kullanılmasına yasayla kimi kısıtlamalar konulmasına engel olmadığı” kabul edilmektedir.

Görüldüğü gibi hak ve özgürlüklerin kullanımına sınırlar getiren 13 ve 14 üncü maddesindeki kurallar uluslararası hukukça da kabul edilmiş kurallardır.

Bireyin sahip olduğu bu haklar dışında millet bütünlüğü içinde yer alan bir topluluğa değişik adlar altında siyasal haklar verilmesi düşünülemez. Türkiye’de herhangi bir topluluğa imtiyaz sayılacak haklar verilmesi, Anayasanın Başlangıç. 2, 3 ve 4 üncü maddelerinin değiştirilmesi. Devletin ve ülkenin parçalanması sonucunu getirir. Yukarıda geniş olarak yapılan açıklamalardan da açıkça bellidir ki, PKK bir terör örgütü, suç işleyen bir örgüttür. Uyuşturucu ticareti yapmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti uyuşturucu ticareti yapan, insanlığa karşı devamlı suç işleyen bir terör örgütünü muhatap kabul edemez.

Kaldı ki, Abdullah ÖCALAN’ın sorgusundaki beyanına da kesin olarak itibar edilemez. Abdullah ÖCALAN’ın kurduğu PKK’nın asıl amacı, müstakil bir Kürt Devleti kurmaktır. Abdullah ÖCALAN’ın da amacı aynıdır. Bu amaca ulaşmak için Türkiye’ye saldırıda bulunmuş, Türkiye’de gerçekleştirdiği binlerce kanlı terör eylemiyle binlerce kişinin ölümüne sebep olmuştur.

16.04.1992 günü Lübnan Bekaa Vadisinde PKK elemanlarına yaptığı konuşmasında;

"...Zafere kadardır bu yürüyüş. Zaferi tam sağlamayıncaya kadar bu yürüyüşün durdurulması imkansızdır. Taktik geri çekilmeler olabilir. Bir adım geri, üç adım ileri olabilir. Bunlar taktiktir olabilir. Fakat yürüyüş kesintisiz. PKK adına her kim ki, ortaya çıkarsa erteleyelim diyorsa yalan söylüyor, sahtekardır. Siyasi görüşme de olsa bu özgürlük yürüyüşü devam edecektir. Ucunda tam bağımsızlık, özgürlük hedefi vardır. Ona ulaşmak içindir herşey. Savaşta, barışta, görüşmede başka türlü PKK adına kimse politika yapamaz...” demiştir. (Kis:37/Dizi:15)

Abdullah ÖCALAN ME.D-TV’nin 31.12.1997 günlü Yılbaşı Özel Programında yaptığı konuşmasında;

“...Bütün halkımız biliyor ki, düşman tarafından üzerimize kara bir bela, savaş tarihten beri yürütüldü. Ama bu savaş, karanlıkları yırttı. Sizler için büyük bir aydınlık yarattı. Sadece aydınlık değil, Kürdün ruhunu yeniden yarattı. Herkes biliyor ki, yüz binlerce Kürt, ruhu ve beyniyle birlik halindedir. Bunlar küçük şeyler değildir. Bundan birkaç sene önce kaç Kürt bir araya gelebiliyordu. Kürtler dünyada ne haldeydiler? Bazıları bu savaşın hoşnutsuzluk yarattığını, zorluklar doğurduğunu söylüyorlar. Peki halkı için ne kadar kan dökmüş ,sen özgürlüğün için kan dökmezsen kim sana ülke verir, kim sana şeref verir?” demiştir. (Kls:37/Dizi: 15)

Abdullah ÖCALAN’ın bu konuşmaları, amacının Devleti hakimiyeti altındaki bir kısım topraklar üzerinde müstakil bir Kürdistan Devleti kurmak olduğunu gösteren delillerdir.
kamp komutanlığı görevini üstlendim. Burada bulunduğum süre zarfında bazı tutuklularla karşılaştım. Bu tutuklulara korkunç işkenceler yapılıyordu. Bunun üzerine kendisine bir rapor hazırlayarak Abdullah ÖCALAN’a teslim ettim... Botaıı Eyaleti’nde Hayati BALMAN isimli kişinin bu işkenceyi yaptığını söylediler. Ben de bu şahsın getirtilerek sorgulamasının yapılmasını istedim. Bunun üzerine adı geçen kişi ile görüştüm. Kendisi itiraf etti. Savaş içinde bunun normal olduğunu bildirdi. Ayrıca mağaraya işkence görmüş iki kişi bırakıldığını söyledi. Mağaraya gittik, kapıyı kırarak içeri girdik. Gerçekten işkence görmüş birbirine sarılı iki cesetle karşılaştım. Bunun sorgulamasını yaptık. Sorgulamayı ben yaptım ve idama mahkum ettim, ancak bu kararı APO onaylamadı ..." (Kls: 16/Dizi:3)

Şeklinde beyanda bulunmuşlar ve karıştıkları olayları, sanık Abdullah ÖCALAN ile olan ilişkilerini ve ayrıca kendilerince olayların değerlendirmesini yapmışlardır.

Yukarıda yasadışı PKK terör örgütü mensuplarından yakalananların beyanlarında açıkça görüldüğü üzere;

Terör örgütü başı sanık Abdullah ÖCALAN, Türkiye içinde kendine göre Amed-Mardin-Zağros- Botan-Dersim- Koçgiri-Serhat-Erzurum-Garzan- Güneybatı Toros-Akdeniz adlarıyla oluşturduğu eyaletlere Roj-Andak-Cilo- Cudi-Çiya-Ruba--Gobar gibi kod adları vererek örgüt mensupları göndermiştir.

Yurtdışında:

Suriye’de; 1-Parti Merkez Okulu (Mahsun Korkmaz Akademisi), 2-Parti Merkez Okulu (Mahsun Korkmaz Akademisi),

Lübnan’da; 1-Bekaa Kampı, 2-Şehit Cemal Kampı,

K.Irak’ta; 1-Merkez Karargah Kampı, 2-Helvi Kampı, 3-Lolan Kampı. 4-Şehit Biritan Kampı, 5-Ninova Kampı, 6-Makhmur Kampı,

İran’da; 1-Şehidan Kampı. 2-Cerme Kampı, 3-Humaro Kampı, 4-Kelereş Kampı, 5- Zağros Kampı, 6-Kandil Kampı. 7-Afki Kampı,

Yunanistan’da; 1- Lavrion Kampı. 2- Lamia Halkida Kampı, 3-Ibrahim İncedursun Kampı,

gibi örgüt kampları oluşturarak, bu kamplardan Türkiye içerisindeki eylem faaliyetleri ile ilgili olarak telsiz talimatları göndermiş ve örgüt mensuplarının işledikleri cinayet, soygun, gasp, katliamlar üzerine görüşlerini açıklayarak kendi deyimine göre cinayetlerini Türkiye sathına yaymıştır.

E- ERUH VE ŞEMDİNLİ İLÇELERİNE YAPILAN BASKINLAR

15 Ağustos 1984 tarihinde Eruh ve Şemdinli İlçelerine terör örgütü mensuplarınca yapılan baskınlar sanık Abdullah ÖCALAN’ın emir ve talimatıyla gerçekleştirilmiş olup, sanık Savcılık ve Tutuklama Hakimliği’ndeki beyanlarında da bu olayların kendisi tarafından verilen talimatlar üzerine gerçekleştirildiğini açıkça anlatmıştır.

Olayların Gelişimi

1) Eruh İlçesine Baskın Yapılması

15 Ağustos 1984 tarihinde meydana gelen bu terör eylemine bizzat katılan örgüt mensubu Mustafa ÇİMEN’in Diyarbakır Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi’nin 07.05.1985 tarihli oturumundaki anlatımlarına göre;

“...Eruh olayından 15 gün kadar önce Hasan (K) adlı Merkez Komite üyesi Sabri OK ve Mehmet HOCA ile birlikte Gürzova Köyüne gittik. Bu köyde Pervari ilçesinde okuyan bir öğrenciyle ilişki kuracaktık. Öğrenci gelmediği için ilişkiyi kuramadık. Üçümüz birlikte dönüşte Hacıyusulhan köyüne geldik. Örgüt arkadaşlarından Hacı ile yanında bulunan bir iki arkadaş bizi bekliyorlardı. Hacı, Sabri OK’a bir pusula geldiğini söyledi. Bunun üzerine Sabri OK hemen toparlanıp, Umyanus’a gideceğimizi söyledi. Umyanus’a ben, Hacı, Kerim, Mehmet HOCA ve Sabri OK’la birlikte gittik. Umyanus köyünde Süleyman’ın çadırına vardık. Bizden sonra çadıra İzzettin EVCİL ile bir iki kişi geldi. İzzettin EVCİL, Sabri OK’a Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ’ın kendi grubuyla bizi beklediğini söyledi. Bunun üzerine Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ ile buluşmak üzere gittik. Fakat gece bulamadık, öğlen saatlerine doğru Umyanus köyünün güneyindeki ormanlıkta Mahsun KORKMAZ’ın grubuyla buluştuk. Mahsun KORKMAZ’ın yanında 15 kişilik bir grup vardı. Bu grup Irak’tan gelmişti. Agit ile Sabri OK, bir saat kadar yalnız konuştu. Daha sonra Sabri OK beni çağırdı. Bölgeden ayrılacağını, önemli bir husus olup olmadığını söyledi. Kendisine bölgedeki önemli hususları bir önceki raporumda belirttiğimi söyledim. Bu konuşmamdan sonra Sabri OK ile Mehmet HOCA bizden ayrılarak gitti. Mahsun KORKMAZ’la karşılaştığımda yanında tanıdıklarımdan Haşim, Şiar, Kazım. Biji. Erdal, Azat, Haydar. Doktor Baran, Ömer, Küçük Ali ve İbrahim kod adlı Şahin vardı. Sabri OK ile Mehmet HOCA yanımızdan ayrıldıktan sonra Agit bir yere gideceğimizi söyledi. 15 kişilik bir grupla hareket ettik. İzzettin EVCİL bize kılavuzluk yapıyordu. Pervari’nin Yanıkses köyüne geldik. Agit bana iki adres verdi. Bunlardan hangisi hazırsa al gel dedi. Ben Yanıkses köyüne gittim. Ömer AYDAR’a söyledim. Kabul etmedi. Daha önceden tanıdığım Ekrem KIZIL’a söyledim, o da kabul etmedi. Ekrem KIZIL’ı soruşturmada tanıdım. Ömer AYDAR kabul etmeyince Ekrem KIZIL’a rasgele teklif ettim. Örgütsel bir ilişkimiz yoktur. İsmini de soruşturmada öğrendim.

Yanıkses köyünden Hamit ŞENCİ’yi alarak Agit’in yanına götürdüm. Agit. Hamit’i ikna etti. Bir müddet yürüdükten sonra Hamit ŞENCİ yolda itiraz etti. Fakat Mahsun KORKMAZ, sen bizim gözümüz olsan da seni bırakmayız. Sen bizim yapacağımız işi biliyorsun, dedi ve Hamit ŞENCİ’yi bırakmadı. Hamit bizi Ciraf Yaylası. Biriaska mevkiine kadar götürdü. Burada Agit bana bir adres verdi. Tünekpınar’dan Abdülaziz oğlu Ömer’le görüşmemi istedi. Ben gidip Ömer’i gördüm. Ona arkadaşları sordum. Ömer beni Banikürsi mevkiine götürdü. Orada bizi bekleyen Selahattin ÇELİK, Cemal kod adlı Halil KAYA, Bedran kod adlı Hilvan sorumlusu Reşo diye bilinen şahıs, Urfalı Botan, Cengo kod adlı Abdurrahman KANDEMİR, Bozan kod adlı Kemal ELLİK, Fikret kod adlı Burhan İLİK, Musa kod adlı şahıs, Ferhan kod adlı Ağaçyurdu’ndan tahminime göre Adil TUNÇ isimli şahıs ile Selim kod adlı Fevzi AYDIN vardı. Bu yeri öğrendikten sonra Agit’e gittim. Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ’ın grubunu alıp, bizi bekleyen Selahattin ÇELİK’in grubuyla buluşturdum. Burada bir hafta kadar kaldık. Tahminime göre Halil KAYA, Fikret ve Selim’i köylere göndermiş, ne kadar milis varsa al gel demiş, bunun üzerine İbrahim KAYA, Abdurrahman BASKAK, Kırkkuyu köyünden Hakkı kod adlı Resul BALİÇ ile Berkevir köyünden Cuma kod adlı Ali GUN ile Şırnak Şeridi köyünden Sorej isimli şahıslar geldiler.

Resul BALİÇ’e Hakkı kod adını, Ali GÜN’e de Cuma kod adını orada biz verdik. Ali GÜN’de Mahir kod adlı Mücahit KILIÇ’ın silahı vardı. Mahir kod adını kesin biliyorum. Eğer bu kod adlı şahıs, sarışın bıyıklı ise Mücahit KILIÇ’tır. Mahir eyleme katılmadığı için silahını Ali GÜN’e verdik. Mahsun KORKMAZ’la karşılaştığımızda Dereler köyünden Küçük Ali, dereler köyü Baerik Mezrasından Keleş kod adlı Nuri isimli şahıs ile yine Dereler köyünde yalnız bir evde oturan İbrahim kod adlı Şahin, Mahsun KORKMAZ’ın grubu içerisindeydi. Bu şahıslar milis olarak aramızda bulunuyordu. Köyden milis olarak getirilen İbrahim KAYA, Abdurrahman BASKAK, Resul BALIÇ, Ali GÜN ve Sorej isimli şahıslarla ayrı ayrı konuştum. Örgütçe çok önemli bir eylem yapacağımızı, bu eylem sonunda tutuklanabileceğimizi, vurulup öldürülebileceğimizi, yaralanabileceğimizi anlattım. Bu anlatmam karşısında bu şahıslar her şeye razı olduklarını, örgütçe kararlaştırılan bu eyleme severek katılacaklarını bana söylediler. Bunun üzerine eyleme katıldılar. Grubumuzda yani örgütte fazla silahlar vardı. Bu silahı bunlardan birine verdik. Köyden silahlı gelip gelmediklerini bilmiyorum. Silahsız gelmişler ise mutlaka örgüt orada onlara silah vermiştir.

Örgütçe belirlenen milis tabiri: Gündüzleri köyünde normal işini yapan, örgütçe bir eyleme geçeceği zaman silahını çıkarıp, örgüt için örgütün gayesi doğrultusunda savaşan, örgütün amacını bilen, savaşmanın dışında da örgüte her türlü maddi ve manevi yardım yapan kişi anlamına gelmektedir. Biz milis olarak belirttiğimiz İbrahim KAYA. Abdurrahman BASKAK, Resul BALİÇ, Ali GÜN, Sorej, Küçük Ali, Nuri ve İbrahim kod adlı Şahin’i kastetmekteyiz. Örgüte katılan milislerden Sorej, bir daha köyüne dönmeyip örgüt içerisinde profesyonel olarak kalmıştır. Diğerleri eylemden sonra köylerine dönmüştür.

Banikürsi dağında bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya geçen duruşmada belirttiğimiz milisler katılmadı. Zaten PKK’nın silahlı elemanı olan bizler katıldık. Toplantıyı Selahattin ÇELİK yönetti. Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ da Selahattin’e yardım etti. Toplantıda Türkiye ve dünyadaki durumlar izah edildi. Bu durumlar karşısında PKK’nın Kürdistan’daki mücadelesini sürdürebilmesi için zorunlu olarak eylemlere geçeceği ve bu şekilde kitleleri hareket geçireceği belirtiliyordu. PKK örgütünün Kürdistan’daki mücadelesini yürütebilmesi için Hezene Rızgariye Kürdistan adlı örgüt içerisinde bir teşkilatın kurulduğu, bu teşkilatın görev ve amaçlarının bildiride amaçlandığı, bütün PKK örgüt üyelerinin HRK’nin amaçları doğrultusunda faaliyet yapacağı açıkça belirtiliyordu. HRK’nin kuruluşu bu yerde açıklandı. Tahminime göre PKK örgütünün Irak’ta bulunan üst düzey yöneticilerinin HRK teşkilatının kurulmasını kararlaştırmışlar, bu teşkilatın tüzüğünü önceden hazırlamışlar, durumu Selahattin ÇELİK’e bildirmişler. Selahattin ÇELİK de bu PKK’nın teşkilatının kurulduğunu bize açıkladı. Ne amaçla kurulduğunu belirten bildiriyi de orada bize okudu. HRK’nin silahlı takımlar şeklinde oluşturulduğu da daha önceden tespit edilmiş. Selahattin ÇELİK, HRK’nin kuruluşunu açıkladıktan sonra faaliyet gösteren silahlı elemanların takımlarda yer alacağını söyledi ve Beytüşşebap, Uludere, Eruh, Şırnak ve Silopi yöresinde faaliyet göstererek takımın adının da “14 Temmuz Silahlı Propaganda Takımı” olduğunu bildirdi. Bu takımın üç gruptan oluştuğunu belirtti. Birinci grupta, Erdal kod isimli Hüseyin ENGİZEK sorumlu olarak bulunuyordu. Bu grup Beytüşşebap ve Uludere bölgesinde faaliyet yürütecek, 2 nci grubun başkanı ben Mustafa ÇİMEN Tevfik kod adıyla biliniyordum. Benim sorumluluk saham da Eruh ve Pervari ilçesi bölgesiydi. Benim grubuma bağlı olarak Fikret kod isimli Batman’lı olan biri, Kerim kod isimli Antep’li bir şahıs, Selim kod adlı Fevzi AYDIN, Bozan kod adlı Kemal EMLİK, Mardin’li Milli Karakolu baskınında öldürülen Musa kod adlı şahıs ile Suruç’lu Şişman Hacı kod adlı şahıs bulunuyordu.

...Silahlı propaganda takımımızın ismi daha önce PKK örgüt üyesi olarak yargılanıp 14 Temmuz 1983 tarihinde ölüm orucuna gideceğini açıklayan Mehmet Hayri DURMUŞ’un ölüm orucuna başladığı tarihten alıyordu.

HRK’nin bir tüzüğü vardı. Bu tüzükten HRK kurulduktan sonra bu kuruluş içerisinde görev alan elemanların uyacakları kuralları belirtiliyordu... 14 Temmuz propaganda takımı olarak gruplara ayrıldıktan sonra, grupların ve bütün grupların fotoğrafları çekildi. Selahattin ÇELİK, HRK’nin kurulmasının Türkiye ve dünya kamuoyuna çok güçlü bir eylemle duyurulacağını açıkça söyledi. Silahlı propaganda takımımızın komutanı Agit kod adlı Mahsun KORKMAZ’dır. Ben Mustafa ÇİMEN ve Agit’in siyasi yardımcısı ve aynı zamanda takım komutanı yardımcısı idim. Mahsun KORKMAZ’dan sonra takıma ben komuta ediyordum.

Mahsun KORKMAZ, Fevzi AYDIN, Kemal EMLİK, Mehmet SEVGAT ve Erdal kod adlı şahıs birlikte ayrılarak işleri olduğunu söyleyip birlikte gittiler. Bana takıma komuta edeceğimi belirttiler. Daha sonra da öğrendiğime göre, bunlar ayrıldıktan sonra Eruh’a baskın yapılacağı için keşif yapmaya gitmişler. Bunlar ayrıldıktan sonra ben ve birkaç arkadaşım pankart hazırladık. Bu pankartlar “KAHROLSUN FAŞİST TÜRK SÖMÜRGECİLİĞİ! YAŞASIN PKK! YAŞASIN HRK! HALK DUŞMANI CANİLERDEN HESAP SORULACAKTIR VE DEVRİM ŞEHİTLERİMİZ ÖLÜMSÜZDÜR” sözlerini ihtiva ediyordu. Mahsun KORKMAZ ve arkadaşları keşif işlemini yapıp üç gün sonra bulunduğumuz yer yakınına gelerek bizi çağırdılar. Bu çağırma üzerine bütün arkadaşlarımı toplayarak, bulunduğumuz yere 4 km. uzaklıktaki Birigeni Yaylasındaki sarp kayalığa gittik. Mahsun’un yanına vardık. Mahsun KORKMAZ beni Kemal EMLİK, Erdal ve Bedran kod adlı şahısları çağırarak bize HRK’nin kurulduğunun duyurulması için Eruh Jandarma Bölük Komutanlığına baskın düzenleneceğini söyledi. Bu anda Eruh ilçesine baskın yapılacağını öğrendim. Mahsun KORKMAZ, keşifte de daha önce planladığı bilgilerin ışığı altında baskının planlamasını yaptı. Planlamaya Mahsuıı’la birlikte Kemal EMLİK, Erdal ve Bedran kod isimli şahıslarla ben iştirak ettim. Bütün arkadaşlar, planlamada fikirlerini söylediler. Ben keşfe katılmadığım için planlama sırasında suskun kaldım. Bu planlamadan sonra Erdal kod adlı şahısla Mehmet SEVGAT bombalı pankartlar hazırladı.

Eruh baskını planına göre, baskını Mahsun KORKMAZ yönetecekti... . Eruh baskınında hücum grubunda: Erdal, Selim kod adlı Fevzi AYDIN, Haydar, Musa, Şiar, Fikret kod adlı Burhan İLİK, Ferhan kod adlı Ağaçyurdu köyünden Halil TUNÇ ve Azat kod adlı şahıs vardı. Gazino grubunda: Bedran kod adlı Mehmet SEVGAT, Kerim kod adlı Antepli bir şahıs ile Biji kod adlı Şahin BİLİCİ vardı Propaganda grubunda: Ben Mustafa ÇİMEN, Sorej ve Ömer kod adlı şahıslar vardık... Eruh ilçesindeki Jandarma Bölük Komutanlığının krokisi düz bir araziye taşlarla çizilerek provası yapıldı. Provadan sonra Eruh’un güneyindeki dağa geldik... biz akşam olunca, saat 21.00 sıralarında bulunduğumuz yerden grup halinde ilçeye doğru hareket ettik... ben, Midyatlı Ömer, Sorej camiye girdik. Camide ses yayını cihazını açtım. Ses yayın cihazından, hoparlörlerden ilçe halkına hitaben HRK'nin kuruluş bildirisini okudum... askerlere teslim ol çağrısında bulundum... Bölüğün önüne giderek sipere yattım. İzzetin EVCİL birkaç askeri yere yatırmış başında bekliyordu..." şeklinde olayın oluş biçimini açıklamıştır.

15 Ağustos 1984 günü saat 21.30 sıralarında PKK örgüt mensupları yukarıda Mustafa ÇİMEN’in belirttiği üzere oluşturulan gruplar Eruh ilçesine saldırmışlar. İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı’na silahlı ve bombalı saldırı sonucu Nöbetçi Er Süleyman AYDIN şehit olmuştur.

Silahlı saldırı sonucu Jandarma Birliği bahçesinde bulunan sivil vatandaşlardan Asli ERIŞİR, M.Recai YILMAZ, Özgür AYKIN ile Jandarma koğuşuna yapılan el bombalı ve silahlı saldırıda erlerden Doğan AVŞAR, Ali ERGUN, Hüsamettin İLKİN, Mustafa ANAR, Şenol ÖZDEMİR, Yüksel KAYNAR, Adil ALTINTAŞ, Mehmet PEŞMEN ve Bayram ERTEKİN yaralanmışlardır. Jandarma Birliğine ait çok sayıda silah, mühimmat, malzeme gasp edilmiştir.

Ziraat Bankası’nı soymak maksadıyla banka personelinin evlerine silahlı baskın yapılarak, banka personelinden Musa ÇAYLAK’ın evinden altın bilezik gasp edilmiştir. Olay sırasında ilçede dağıtılan “Yurtsever Kürdistan Halkı” başlıklı, Hezen Rızgariye Kürdistan” imzalı, 15 Ağustos 1984 tarihli bildiriler ele geçmiştir. (Kls:20/Dizi:1)


2) Şemdinli İlçesine Baskın Yapılması

15 Ağustos 1984 tarihinde meydana gelen bu terör eylemine bizzat katılan örgüt mensubu Hüseyin TİLKİ’nin Diyarbakır Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi’nin 07.10.1985 tarihli oturumundaki anlatımlarına göre:

“...14 Ağustos’u 15 Ağustos’a bağlayan gece Abdullah EKİNCİ bizi topladı. Kürdistan Kurtuluş Birliği HRK’nin kurulduğunu belirtti ve bildirisini okudu. Ayrıca bölgede faaliyet gösterecek olan 21 Mart adlı Silahlı Propaganda Takımı’nın kurulduğunu da açıkladı. Abdullah EKİNCİ’nin açıklamasına göre 21 Mart Silahlı Propaganda Takımı Abdullah EK1NCİ’nin kornutanlığında oluşuyordu. Zeki kod adlı Mehmet Emin TAŞDAN Abdullah EKİNCİ’nin siyasi yardımcısı Baran kod adlı şahıs da askeri yardımcılığını yapacaktı. 21 Mart Silahlı Propaganda Birliğinde ben Bilal kod adlı Hüseyin TİLKİ, Osman TEKİN, Dişsiz kod adlı İrfan PERVANE, Sarı Ömer kod adlı Mustafa ÖMÜRCAN. Kemal, Halit, Nasır, Cuma, Hamit, Cemal, Faysal, Velat ve Şerif kod adlı şahıslardan oluşuyordu. Daha sonra 21 Mart Silahlı Propaganda Takımı’ndan bazı ayrılanlar ve katılanlar da olmuştur. Daha sonraları Celal kod adlı şahıs HRK’den ayrıldı. Yerine Sarı Hüseyin kod adlı şahıs katıldı. Abdullah EKİNCİ bu şekilde açıklamalarda bulunduktan sonra örgütçe Şemdinli ilçesinin basılacağını açıkladı. Şemdinli ilçesi baskınının planları daha önce Nasır kod adlı Mehmet AĞAASLAN, Cuma, Salih kod adlı Mahmut BİLİCİ ve Mehmet Emin TAŞDAN tarafından teferruatlı olarak hazırlanmıştı. Bu şekilde açıklama yapıldıktan sonra ben Abdullah EKİNCİ, Tekin kod adlı şahısla birlikte Seferi YILMAZ ve Abdülmecit YILMAZ’la buluşmak üzere Altınsu köyünün güneybatısındaki vadiye gittik. Orada Seferi YILMAZ ve Abdülmecit YILMAZ’la buluştuk. Yanlarında Mahmut BİLİCİ de vardı. Kendileri örgüt mensupları için yiyecek temin etmişlerdi. Bu buluşmadan sonra Tekin kod adlı şahıs ile Mahmut BİLİCİ Irak’a gittiler. Bu iki şahıs eyleme katılmadılar. Biz bu şahısların yanına giderken örgütçü arkadaşlarımıza buluşma yeri vermiştik. Biz Seferi YILMAZ ve Abdülmecit YILMAZ’ı alarak buluşma yerine gittik. Arkadaşlarımız da oraya gelmişlerdi. Abdullah EKİNCİ orada eyleme katılacak şahısları iki gruba ayırdı. Birincisi, saldırı grubu idi. Sorumlusu Abdullah EKJNCİ’ydi. Grupta Mahmut kod adlı İrfan PERVANE, Baran, Nasır kod adlı Mehmet AĞAASLAN, Celal, Seferi YILMAZ, Halit, Hamit, Şerif ve ben Hüseyin TİLKİ görev aldık.

İkinci grup olan propaganda ve ajitasyon grubunda, Zeki kod adlı Mehmet Emin TAŞDAN sorumlu idi. Grupta, Sarı Ömer, Osman TEKİN, Hasan ÇAVUŞ, Cuma Velat, Cemal, Faysal, Kemal ve Abdülmecit isimli kod adlı ve hakiki isimli şahıslar yer aldılar. Her iki grubun yapacağı açıkça anlatıldı. Eylem saati olarak, saat 21.30 tespit edildi. Eyleme iştirak edecekler bu şekilde gruplandırıldıktan sonra saat 21.l0’da Şemdinli girişindeki trafonun yakınında toplandık. Saat 21.10’da saldırı grubu olarak biz hareket ettik. Bizden 5 dakika kadar sonra diğer grup hareket edecekti. Sonradan öğrendiğime göre grup da, plan gereği bizden 5 dakika kadar sonra hareket etmiş.

Seferi YILMAZ, Şemdinli ilçesini jyi bildiği için bize kılavuzluk yapıyordu. Seferi YILMAZ önümüze düştü. Baran, Mehmet AĞAASLAN ve Celal’i Jandarrna Karakolu karşısındaki cami ile yol arasına yerleştirdi. Bizi de yanına alıp önceki plan gereğince inşaat halinde olan Askerlik Şubesine götürdü. Askerlik Şubesi inşaatının kapısından girerken bir şahısla karşılaştık. Bu şahsı yakalayıp Seferi YILMAZ’a teslim ettik. Bu şahsı da alıp Askerlik Şubesinin içine girdik. Orada yatan işçiler vardı. Kapıdan içeri girdik. 6-7 kadar işçiye ‘korkmayın size bir şey yapmayacağız’ dedik. Bu şekilde konuşma yaptıktan sonra bunların başına Hamit kod adlı Mardinli arkadaşımızı koyduk. Seferi YILMAZ bizi şubenin üst katına çıkardı. Bizi yerleştirdi. Daha sonra kendisi dönüp Abdullah EKİNCİ’nin yanına gitti. Askerlik Şubesi inşaatının üst katına yerleştiğimizde bende Bisifing denilen roketatar, Şerif'te G-1, Halit’te Diktiriyof, Hamit’te G-1 silahları vardı. Önce ben roketatarla gazinoya hedef alıp bir el ateş ettim. Roketatar ağaca çarptı. Bana verilen talimata göre bir mermi daha kullanmam gerekirdi... İkinci mermiyi atmaktan vazgeçtim. Diğer arkadaşlarım subay gazinosunu sürekli olarak ateşe tuttular. 4 dakika kadar ateş ettikten sonra inşaattan inip çekildik. Abdullah EKİNCİ, Dişsiz Mahmut, Seferi YILMAZ, biz yukarıda gazinoya ateş ederken onlar da gazinoyu hedef alarak ateş etmişlerdi.... 10 dakika kadar sonra tamamen Şemdinli’yi terk ettik ve, trafonun yanında saldırı grubu olarak buluştuk. Zaten birlikte geri çekilmiştik. Propaganda ve ajitasyon grubu silah seslerinin kesilmesi üzerine onlar da geri çekilip, trafonun yanına gelmişlerdi....” şeklinde olayın oluş biçimini açıklamıştır.

15 Ağustos 1984 günü saat 21.30 sıralarında PKK örgüt mensupları yukarıda Hüseyin TİLKİ’nin belirttiği üzere oluşturulan gruplar Şemdinli ilçesine saldırmak üzere toplanma bölgesinde 15.08.1984 akşamı saat 20.00’de Berarej mevkiinde cevizin dibinde toplanmışlardır.

Aynı gün saat 21.30 sıralarında grupların yerlerini almasından sonra örgüt mensupları Jandarma Sınır Tabur Komutanlığı ve İlçe Jandarma Bölük Komutanlığını hedef alarak buralara ateş açmışlardır. Aynı zamanda ilçenin içine giren gruplardan bir kısmı Askerlik Şubesi inşaatında çalışmakta olan işçileri tehdit ederek buraya yerleşmişler, buradan askeri mahallere roketle ve uzun menzilli silahlarla ateş etmişlerdir.

Teröristlerin ilçe merkezine girişte bir bombalı pankart astıkları, pankartın üzerinde “TEKOŞINE MAZLUM DOGAN XETİRE HERDEMREYA MERONAHİ DİKİ PKK BEXWEDAME JİYANE” ibare bulunduğu, bu bombalı pankarta 5 metre kadar mesafede “HALKA DUYURU! TÜM YOLLAR MAYINLIDIR” şeklinde levhalar yerleştirmişlerdir.

Teröristlerin askeri mahallere yaptıkları silahlı saldırı sonucunda Askerlik Şube Başkanı Tuncay ŞENEROL, Astsubay Çavuş Memiş ARIBAŞ, Jandarma Çavuş Sedat KURUM ağır şekilde yaralanmışlar, Astsubay Memiş ARIBAŞ almış olduğu silah yarası sonucu şehit olmuştur.

Bir kısım terör örgütü mensupları ilçe içerisindeki kahvehanelere girerek burada oturan vatandaşları etkisiz hale getirdikten sonra “BİZ GELDİK, ARTIK KÜRDİSTAN’I KURDUK, GELİN BİZİMLE YAŞAYIN, YAŞASIN PKK KÜRDİSTAN" şeklinde slogan atarak, halka propaganda yapmışlar ve daha önceden hazırlanan bildirileri halka dağıtmışlardır. Bu bildirilerin, 15 Ağustos 1984 günü aynı saatte Eruh ilçesine yapılan baskında dağıtılan bildirilerin aynısı olduğu anlaşılmıştır. (KIs:20/Dizi:2)

V. BÖLÜM

ÖRGÜT VE EYLEMLERİNİN ANAYASA, İLGİLİ YASA VE ULUSLARARASI
SÖZLEŞMELER AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

15 Ağustos 1984 günü Eruh ve Şemdinli baskınlarından itibaren PKK örgütü, 22 Şubat 1999 tarihine kadar 6036 saldırı gerçekleştirmiş, 8257 defa güvenlik güçlerimizle çatışmaya girmiş, Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde 3071 bomba infilak ettirmiş, 388 gasp suçu, 1046 adam kaçırma ve hürriyeti tahdit suçu işlemiştir. PKK elemanlarının gerçekleştirdikleri eylemler sonucu 4472 sivil vatandaşımız, 3874 asker, 247 polis, 1225 GKK şehit olmuş. sivil, asker, polis, GKK toplam 16.362 kişi yaralanmıştır.

Silahlı PKK elemanları korumasız köylere yaptıkları baskınlarda toplu katliam yapmışlardır. PKK elemanları, katliam yaparken yaşlı, çocuk, genç, bebek ayırımı yapmamış, hedef aldıkları köylerdeki aileleri toptan yoketmişlerdir. Bazı aileleri evleriyle birlikte yakmışlar, hedef aldıkları bazı şahısları mesela İkiyaka köyü dışında hayvan otlatan çobanları boğarak öldürmüşlerdir.

PKK elemanları, Suriye ve Irak’taki kamplarda eğitildikten sonra eylemlerini yapması için Türkiye’ye Abdullah ÖCALAN tarafından gönderilmişlerdir.

Abdullah ÖCALAN da sorgusunda;

“...bu örgütün önderliğini yaptığım, benim önderliğimde Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığım doğrudur...” beyanında bulunmuş, suçunu ikrar etmiştir. Ayrıca dosyada PKK elemanlarının Abdullah ÖCALAN'ın verdiği emir ve talimatlarla kanlı terör eylemleri yapmaya sevkettiğini gösterir delil vardır. Yukarıda bu deliller ele alınmış ve değerlendirilmiştir. Abdullah ÖCALAN’ın örgütün yayın organı Serxwebun Dergisinde;

“...Kentlere ineceğiz. kent çalışmaları başlayacaktır. Neye mal olursa olsun bir otobüse binmek zor değildir, bir uçağa binmek zor değildir, yine bir trene binmek zor değildir. Kendine bomba sarıp gidecek binlerce insanımız var..." beyanında bulunması örgüt elemanlarına verilmiş, bir eylem talimatıdır.

Yine Abdullah ÖCALAN’ın 14.04.1998 günü MED-TV'de;

“...Şimdi bizim pek turistler hedeftir demeyeceğim. Ama şüphesiz Türkiye’de bir savaş
var. Özel turist hedefleri diye bir hedef yok. Fakat ekonomi de hedeftir tabii ve bu arada turizm ekonomisi de hedeftir. Turist demiyorum, dikkat edin, turizm ekonomisine elinizden geldiğince turiste zarar vermemeyi de biraz gözönüne getirerek şüphesiz bazı adımlar atarız. Bugünlerde bunun arayışı içindeyiz...” beyanında bulunması da bir eylem talimatıdır. (Kls:37/Dizi: 15)

PKK’nın V. Kongresinde;

“...Hareketli savaş tarzının tek taktik olarak uygulanmaması, buna paralel olarak suikast, sabotaj, pusu, baskın, çatışma, kuşatma gibi eylem biçimlerini iç içe gerçekleştirilmesi, kurtarılmış alanlar oluşturulması, GKK’ların aileleri ile birlikte imha edilmesi...” eylem stratejisi olarak belirlenmiştir.

Abdullah ÖCALAN silahlı çete PKK’nın başkanı olarak silahlı çetenin bütün eylemlerinden sorumludur. Eylem yapmak üzere Türkiye’ye gönderdiği PKK elemanlarıyla devamlı irtibat halindedir. İnisiyatifini devamlı kullanarak PKK elemanlarını eylem yapmaya sevk etmiştir.

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünce izlenen “31.10.1996 günlü Parti Önderliği Telsiz Talimatı”nda;

"...Gördünüz, en son bir sempatizan genç kızımız bile kendi başına ne kahramanca eylem yapıyor. Evet. En zayıf olan Leyla biraz, öyle çok eğittiğimiz, çok tecrübe kondurduğumuz birisi de değil. PKK’nın ruhunu biraz alan düşmanı sarsacak eylemi gerçekleştiriyor.

"...Bütün güçler için söylüyorum. O geçen günkü genç kızın anısına yalnız bunun anısına saygılı olun. Ne kadar değerli olursanız. Peki bunun karşısında sizin aklınızda ne var. Yetki var. Komutanlık var...” demiştir.

Abdullah ÖCALAN’ın Türkiye’deki PKK alan sorumlularıyla devamlı irtibat halinde olduğunu, alan sorumlularına sık sık talimat verdiğini gösteren dosyamızda çok sayıda telsiz çözümü bulunmaktadır.

Abdullah ÖCALAN’ın emir ve talimatıyla PKK elemanları Türk Ceza Kanunu'nda yazılı tehdit, hürriyeti tahdit, adam kaçırma, yol kesme, gasp, kundaklama ve patlayıcı madde atma gibi suçlar yanında, TCK’nun 450 nci maddesinde belirtilen ve karşılığı ölüm cezası olan, taammüden ve birden çok adam öldürmek, canavarca bir his sevkiyle veya işkence ve tazip ile ya da görev başında devlet memurlarını öldürmek suçlarını işlemişlerdir.

PKK elemanları, Abdullah ÖCALAN’dan aldıkları emirle bu suçları birden ziyade işlemişlerdir. Ancak, Abdullah ÖCALAN ve bu suçları işleyen PKK elemanlarının asıl amacı Devletin birliğini bozmak, Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaktır.

Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi uyarınca;

“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymağa veya Devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır.”

PKK elemanlarının gerçekleştirdiği eylemler sonucunda sivil vatandaş, asker, polis, GKK toplam 9818 kişinin şehit olması, 16.362 vatandaşımızın yaralanması gözönüne alındığında PKK eylemlerinin Türkiye’nin iç ve dış güvenliği için tehlike oluşturduğunu kabul etmek zarureti vardır. Ayrıca PKK örgütünün Yunanistan, Suriye gibi Türkiye’ye karşı düşmanca siyaset takip eden ülkelerle birlikte hareket ettiği, bu ülkelerden yardım gördüğü, PKK elemanlarının Avrupa’da Türkiye aleyhinde geniş propaganda faaliyetinde bulundukları da düşünülürse, Türk Ceza Kanunu'nun 125 inci maddesinde yazılı suçun, bütün unsurlarıyla oluştuğu anlaşılır.

Silahlı çete PKK’nın kurucusu olan, kuruluşundan itibaren örgütünü Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleye hazırlayan ve belirli bir hazırlık döneminden sonra Türkiye üzerine silahlı eylem yapmaya sevkeden sanık Abdullah ÖCALAN, Türk Ceza Kanunu'nun 125 inci maddesindeki suçu işlemiştir.

Abdullah ÖCALAN sorgusunda;

“..Başlangıçta gerçekten Kürdistan Devleti kurmak gibi bir kavramımız vardı. Bu da doğrudur. Ancak değişen süreç içerisinde müstakil bir Kürt Devleti kurmak değil de, Kürtlerin de Cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi sonucuna yardım..."

03.04.1999 günü alınan ek ifadesinde de;

“...Bildiğiniz gibi PKK’nın da kurucusu benim. PKK’nın kurulurken programını da yaptık. O zaman Kürtlerin Bağımsız bir Kürdistan kavramı da vardı. Marksist temele dayalı yeni sistem getirecektik. Ancak değişen olaylar ve zaman bize bu programın hayali olduğunu gösterdi. PKK kurulduktan sonra şiddete başvuruldu. Ama, zaman içerisinde de PKK’nın gösterdiği bu şiddetten rahatsız oldum. 1993’ten sonra bütün çabamı PKK’yı şiddet unsurundan arındırıp siyasi kanal içerisine sokmayı amaçladım.... Benim programlarımın da başlangıçta hayali olduğunu anladım. PKK programının politik ve siyasi değeri olmadığını kavram olarak Kürdistan ibaresi kullandım. Coğrafi olarak ele aldım. Kürt devleti kurmanın mümkün olamayacağı gerekli de değildir. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerisinde demokratik ortam içerisinde herşeyin gerçekleşmesi mümkündür. Ben bu sonuca yardım...” beyanında bulunmuştur. (Kls: 1/Dizi: 106-118)

Sanık Abdullah ÖCALAN’ın elebaşılığını yaptığı PKK örgütünün gerçekleştirdiği eylemler terör suçudur.

3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunun 1 inci maddesinin 1 inci fıkrası terörü;

“Terör; baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir." şeklinde tanımlamıştır.

Aynı maddenin 2 ve 3 üncü fıkralarında yer alan;

“Bu kanunda yazılı olan örgüt, iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır.

Örgüt terimi; Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsar.” Hükümleri ile de terör örgütleri nitelendirilmiştir.

Yine Terörle Mücadele Kanununun 2 inci maddesi, birinci maddede belirtilen suçları işleyenleri terör suçlusu olarak kabul etmiş, 3 üncü maddesinde de terör suçları arasında TCK’nun 125 inci maddesini saymıştır.

Bu itibarla 3713 Sayılı Kanun hükümleri açısından, belirtilen eylemler terör suçu, PKK silahlı terör örgütü, sanık Abdullah ÖCALAN da terör suçlusudur.

Anayasanın 2 nci maddesi uyarınca;

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Atatürk Milliyetçiliği 2 nci maddenin gerekçesinde “bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün teşkil etmeleri” olarak anlatılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, 20/07/1971 Gün, 1971/3 Esas, 1971/1 Sayılı ve 08/05/1980 Gün 1979/1 Esas, 1980/1 Karar Sayılı karanlarıyla Türk Milliyetçiliği ile ırk düşüncesi ve başka kökten gelen toplulukların ayrı tutulması düşüncesine yer olmadığı, din, dil ve mezhep ileri sürülerek oluşturulmak istenen ayrılık çabalarına taviz verilmediği içtihadında bulunmuştur.

Anayasanın 3 üncü maddesi uyarınca;

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe ‘dir.
Bayrağı, şekli kanunda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı ‘İstiklal Marşı’dır.
Başkenti Ankara’dır.”

Anayasanın 4 üncü maddesi uyarınca;

“Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasada yer alan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkesi İstiklal Savaşı başlarında Erzurum ve Sivas Kongrelerinde gündeme gelmiş, alınan kararda “Misak-ı millinin gösterdiği sınırlar içinde birbirleriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları” ifade edilmiş, bu bütünlük içinde ayrı bir Kürt halkından kesinlikle söz edilmemiştir. İstiklal Savaşımıza Türkiye sınırlan içinde bulunan bütün Türk halkı katılmış ve İstiklal Savaşı Türk Halkının zaferiyle sonuçlanmıştır.

Misak-ı Milli’de ifade edilen “birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün olduğu" ilkesi, İstiklal Savaşından sonra aynen kabul edilmiş, Anayasaya girmiştir.

Atatürk, kendi el yazısıyla düzenlediği notlarında;

“Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş, yurttaş ve millettaşlarımız vardır... Bu yanlış göstermeler, hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet fertleri de, umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka ve hukuka sahip bulunuyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir." demiş, milleti çağdaş bir anlayışla tanımlamıştır.

Lozan Barış Antlaşması’nda da, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasına ölçü olamayacağı gerçeği kabul edilmiştir.

Anayasanın 10 uncu maddesi uyarınca:

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Anayasanın 12/1 inci maddesi uyarıca:

“Herkes, kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”

Anayasanın 10 ve 12 nci maddeleri hükümleri uyarınca Türkiye’de bireyler arasında hiçbir sebeple ayırım yoktur. Birey, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde sayılan ve Anayasada da gösterilen bütün insan hak ve özgürlüklerine sahiptir. Bu hak ve özgürlükleri demokratik meşruiyet hudutları içerisinde serbestçe kullanır, bütün siyasal faaliyetlere katılır, seçme ve seçilme hakkına sahiptir.

Demokratik meşruiyetin sınırlan Anayasa ve yasalarla çizilmiştir. Anayasamızın 13 üncü maddesi uyarınca;

“Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacıyla ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.

Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz...”

Yine Anayasanın 14 maddesi uyarınca;

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.
Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.
Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz."

Anayasanın 13 ve 14 üncü maddesindeki hükümlere benzer hükümler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de mevcuttur.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2 ve 11/2 maddeleriyle Anayasanın 13 ve 14 üncü maddesinde sayılan sebeplerle hak ve özgürlüklerin kullanımına kanunla tahdit konulabileceği kabul edilmiştir.

Sözleşmenin 10/2 maddesinde;

“Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren düşünceyi ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü ve kamu düzeninin korunması ya da suçun önlenmesi... için gerekli olan ve yasayla konulan kural, şart ve müeyyidelere bağlanabileceği...”

Sözleşmenin 11/2 maddesinde de;

“Dernek kurma, sendika kurma ve sendikaya üye olma haklarının demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliğinin gerekleriyle ve kamu düzeninin korunması ya da suçun önlenmesi, genel sağlık ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olan ve yasayla konulanlardan başka hiçbir kısıtlama uygulanamaz. Bu madde, Silahlı Kuvvetler ve güvenlik güçleri üyeleri ile Devlet görevlileri tarafından bu hakların kullanılmasına yasayla kimi kısıtlamalar konulmasına engel olmadığı” kabul edilmektedir.

Görüldüğü gibi hak ve özgürlüklerin kullanımına sınırlar getiren 13 ve 14 üncü maddesindeki kurallar uluslararası hukukça da kabul edilmiş kurallardır.

Bireyin sahip olduğu bu haklar dışında millet bütünlüğü içinde yer alan bir topluluğa değişik adlar altında siyasal haklar verilmesi düşünülemez. Türkiye’de herhangi bir topluluğa imtiyaz sayılacak haklar verilmesi, Anayasanın Başlangıç. 2, 3 ve 4 üncü maddelerinin değiştirilmesi. Devletin ve ülkenin parçalanması sonucunu getirir. Yukarıda geniş olarak yapılan açıklamalardan da açıkça bellidir ki, PKK bir terör örgütü, suç işleyen bir örgüttür. Uyuşturucu ticareti yapmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti uyuşturucu ticareti yapan, insanlığa karşı devamlı suç işleyen bir terör örgütünü muhatap kabul edemez.

Kaldı ki, Abdullah ÖCALAN’ın sorgusundaki beyanına da kesin olarak itibar edilemez. Abdullah ÖCALAN’ın kurduğu PKK’nın asıl amacı, müstakil bir Kürt Devleti kurmaktır. Abdullah ÖCALAN’ın da amacı aynıdır. Bu amaca ulaşmak için Türkiye’ye saldırıda bulunmuş, Türkiye’de gerçekleştirdiği binlerce kanlı terör eylemiyle binlerce kişinin ölümüne sebep olmuştur.

16.04.1992 günü Lübnan Bekaa Vadisinde PKK elemanlarına yaptığı konuşmasında;

"...Zafere kadardır bu yürüyüş. Zaferi tam sağlamayıncaya kadar bu yürüyüşün durdurulması imkansızdır. Taktik geri çekilmeler olabilir. Bir adım geri, üç adım ileri olabilir. Bunlar taktiktir olabilir. Fakat yürüyüş kesintisiz. PKK adına her kim ki, ortaya çıkarsa erteleyelim diyorsa yalan söylüyor, sahtekardır. Siyasi görüşme de olsa bu özgürlük yürüyüşü devam edecektir. Ucunda tam bağımsızlık, özgürlük hedefi vardır. Ona ulaşmak içindir herşey. Savaşta, barışta, görüşmede başka türlü PKK adına kimse politika yapamaz...” demiştir. (Kis:37/Dizi:15)

Abdullah ÖCALAN ME.D-TV’nin 31.12.1997 günlü Yılbaşı Özel Programında yaptığı konuşmasında;

“...Bütün halkımız biliyor ki, düşman tarafından üzerimize kara bir bela, savaş tarihten beri yürütüldü. Ama bu savaş, karanlıkları yırttı. Sizler için büyük bir aydınlık yarattı. Sadece aydınlık değil, Kürdün ruhunu yeniden yarattı. Herkes biliyor ki, yüz binlerce Kürt, ruhu ve beyniyle birlik halindedir. Bunlar küçük şeyler değildir. Bundan birkaç sene önce kaç Kürt bir araya gelebiliyordu. Kürtler dünyada ne haldeydiler? Bazıları bu savaşın hoşnutsuzluk yarattığını, zorluklar doğurduğunu söylüyorlar. Peki halkı için ne kadar kan dökmüş ,sen özgürlüğün için kan dökmezsen kim sana ülke verir, kim sana şeref verir?” demiştir. (Kls:37/Dizi: 15)

Abdullah ÖCALAN’ın bu konuşmaları, amacının Devleti hakimiyeti altındaki bir kısım topraklar üzerinde müstakil bir Kürdistan Devleti kurmak olduğunu gösteren delillerdir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-07-05, 03:52   #22
Genc61

Varsayılan Cvp: PKK hakkında bilmedikleriniz...


VI. BÖLÜM

SONUÇ VE İSTEM

Yukarıda ayrı ayrı bölümler halinde ve geniş şekilde açıklanan duruma göre sanık Abdullah ÖCALAN’ın;

Kurduğu ve örgütlediği PKK silahlı terör örgütünü, aldığı kararlarla, verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek, Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya matuf eylemleri sabit görüldüğünden;

2845 sayılı Kanunun 9 ve 20 nci maddeleri uyarınca yargılamasının yapılmasına,

Dosyanın, Cumhuriyet Başsavcılığımızın 04.09.1997 gün, Hz. 1996/865. İd. 1997/104 sayılı iddianamesiyle aynı suçtan açılan ve Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1999/21 Esas numarası üzerinden yargılaması sürdürülen kamu davası ile birleştirilmesine,

Eyleminin uyduğu Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesi uyarınca cezalandırılmasına,

Emanette bulunan ve örgüte ait olduğu anlaşılan 19.500 Dolar ile suç konusu video kasetlerin Türk Ceza Kanununun 36 ncı maddesi uyarınca müsaderesine,

Karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur.

26/04/ 1999-ANKARA



Talat ŞALK Nuh Mete YÜKSEL
17924 19201
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Savcısı Cumhuriyet Savcısı



Hamza KELEŞ
23839
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Savcısı






EKLER 43 klasör.



Savcılık Mütaalası

Terör örgütü elebaşı sanık Abdullah Öcalan’ın yargılandığı davanın 8 Haziran 1999 tarihinde yapılan duruşmasında, Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Cevdet Volkan ile Cumhuriyet Savcısı Talat Şalk tarafından mütalaa okundu.

MÜTALAANIN TAM METNİ

Tutuklu sanık Abdullah Öcalan hakkında, devletin hakimiyeti altında bulunan toprakların tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymağa veya devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa yönelik hareketlerde bulunmak suçundan yargılanması ve cezalandırılması talebiyle 26.04.1999 gün ve hazırlık 1997-514 hz.1999-1998 es. ve 1999/78 id. sayılı iddianame ile kamu davası açılmış, aynı sanık hakkında daha önce açılan kamu davaları ile mahkemenizin 1999/21 esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmiş İmralı Adası’nda başlatılan ve süreklilik arzeden 04.06.1999 günlü yargılaması sırasında da esas hakkında mütalaamızı hazırlamamız için süre verilmiştir.
Sanık hakkında son davaya ait iddianamede yapılan soruşturma, 15 yıldır terör faaliyetlerini aralıksız sürdüren ve sanığın başında bulunduğu PKK örgütünün kuruluşu, amacı, programı, stratejisi, yapılanması ve genel faaaliyetleri ile gerçekleştirdiği eylemleri ve bunların nitelikleri ve hukuki değerlendirilmesi konularında geniş bilgi verildiğinden, tekrarında yarar görülmemiş, sanık Öcalan’ın değişik aşamalardaki savunmaları ve yargılama sırasında ortaya çıkan fiili ve hukuki durum değerlendirilerek, esas hakkındaki mütalaamız hazırlanmıştır.
Sanık Abdullah Öcalan, 31.05.1999 günlü oturumundaki sorgusunda da belirtilen ve kendisinin verdiği talimatlar üzerine örgüt elemanları tarafından gerçekleştirilen bütün eylemlerden birinci derecede sorumlu olduğunu, hatta ölümlerin, iddianamede belirtilenden daha da fazla olması gerektiğini, 01.06.1999 günlü oturumda da hazırlık soruşturması sırasında Jandarma ve Devlet Güvenlik Mahkemesi cumhuriyet savcılarınca alınan ifadeleri ile Ankara Devlet Güvenlik Mahkmesi yedek üye hakimliğince tespit olunan ilk sorgusunun doğru olduğunu, herhangi bir baskıya maruz kalmadan serbest iradesi ile verdiğini kabul etmiştir.
Yine sanık Abdullah Öcalan, Ankara 2 No’lu DGM Başkanlığı’na sunduğu yazılı savunmasının 69. sayfasında, PKK örgütünün eylemlerdeki sorumluluğunu açıkça ikrar etmiştir.
TCK’nın 125. maddesinde yazılı, devletin hakimiyeti altındaki bir takım topraklar üzerinde müstakil bir Kürt devleti kurma amacıyla Türkiye toprakları üzerinde sürekli faaliyet göstererek binlerce terör eylemi gerçekleştiren, onbinlerce insanımızı acımasızca öldüren, bir o kadarını da sakat bırakan silahlı çete PKK’nın kuruculuğunu yapan, uzun süre üstlendiği ve örgütünü yönettiği Suriye’den ayrılmak zorunda kalan, sığındığı ülkelerden iltica talebinde bulunmasına rağmen kabul görmeyen ve sonunda Kenya’da yakalanıp güvenlik birimlerimize teslim edilen bu tarihe kadar fiilen yakalandıktan sonra da yasadışı silahlı ve bölücü terör faaliyetinde bulunan PKK’nın başlangıçta, "genel sekreter" daha sonraki dönemlerinde "önder" ve "genel başkan" sıfatını kullanan sanık Abdullah Öcalan’ın 22 Şubat 1999 günü Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılarına verdiği ifadesinde:
"PKK örgütünün kurucusu olduğum doğrudur. Yine bu örgütün önderliğini yaptığım, benim önderliğimde Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığım da doğrudur. Başlangıçta gerçekten Kürdistan devleti kurmak gibi bir kavramımız da vardır. Bu da doğrudur. Ancak gelişen süreç içerisinde, müstakil bir Kürt devleti kurmak değil de Kürtler’in de cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak, özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi sonucuna vardım. Bu temelde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özgürlüğünü elde etmiş olarak birarada yaşayabileceğimiz sonucuna vardım..."
Kendi isteğiyle ikinci kez verdiği 03.04.1999 verdiği ifadesinde de;
"...Bildiğiniz gibi PKK’nın da kurucusu benim. PKK kurulurken programını da yaptık. O zaman Kürtler’in bağımsız bir Kürdistan kavramı da vardı. Marksist temele dayalı yeni sistem getirecektik. Ancak değişen olaylar ve zaman, bize bu programın hayali olduğunu gösterdi... Kürt devleti kurmanın mümkün olamayacağı, ilmen de sabittir. Gerekli de değildir. Mevcut Türkiye Cumhuriyet devleti içerisinde de demokratik ortamda her şeyin gerçekleşmesi mümkündür. Ben sonuca vardım." demiştir.
Hazırlık tahkikatı ve son tahkikat aşamasında, silahlı çete PKK’nın kurucusu ve yöneticisi olduğunu, birinci derecede sorumlusu olduğunu, PKK’nın başlangıçta bağımsız Kürdistan devleti kurmak için kurulduğunu söyleyen ve suçunu ikrar eden Sanık, yazılı savunmasında silahlı çete ve PKK, kendi yargılanmasıyla ilgili:
SANIĞIN YAZILI SAVUNMASINDAN
"PKK, Cumhuriyet’in 50 yıllık alt ve üst yapısının ortaya çıkarttığı objektif temel üzerinde, dünyadaki fırtınalı devrin ve karşı devrimin pratik ve teorik incelemesini ütopik ve teorik bir durumun öncelikle 1970-1980 arası ideolojik isyan hareketi, 1980-1999 arasında da siyasi ve eylemsel hareketi olarak doğup gelişmiş, gerçekten de son büyük Kürt isyan hareketi... PKK tarihinde, ayrılık ve birlik sorununda iki önemli aşamayı ayırt etmek büyük önem taşır.
Çıkış sürecinde bir zamanların dil yasağına kadar varan baskı ve inkar, diğer yandan o dönem soruna hakim sorunlara sloganvari ütopik yaklaşım, yine Kürt milliyetçiliğinde korku ve kuşkuya dayanan ayrılıkçılıkla birlikte dünya çapındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin ayrı devlet kurmak biçiminde anlaşılması...
Devletin 1990 başlarında dil yasağını kaldırması, dil ve kültür alanına getirilen sınırlı özgürlük ve üst düzey yetkililerin sorunu kabul edip çözüme yönelik çalışmaları en son benim Mart 1993 ateşkes yaklaşımımım, aslında özgür birlikteliğe giderek vurgu yaptığımız dönemi açıkca ortaya koyuyordu. Bu yıllardan itibaren, özgür birlik propagandası hakimdir. (Yazılı savunma, sayfa 19-20)
Özellikle Sovyetler’in çözülüşü, Körfez Savaşı sonrasında Türkiye’yi yakından ilgilendiren meseleler, Kürt meselesine çözümü hayati kılıyor ve bunun yolu da, gerçekten geçikmiş temel ihtiyaç olan kapsamlı bir demokratikleşmeden geçiyordu. PKK burada direndi, kendini geliştirmekten ziyade, aşırı tekrarlayarak direndi... Halbuki reel sosyalizmin çözülüşünden, demokratik çözüm tarzını çıkarabilmeliydik. ’Ulusların kaderlerini tayin hakkı’ ilkesinin artık geçerliliğini yitirdiğini, bilimsel tekniğin değiştiğini, aslında 17. yüzyıldan itibaren gelişmenin ürünü olan ulus devlet anlayışını çözdüğünü, aynı çözümün daha gerçekçi olduğunu görmeliydi.
Kısaca 70’ler programını bırakıp yeni bir programa ulaşmalıydı. Bunun pratik dili, kendini, giderek yozlaşan ve çok acılara, kayıplara yol açan şiddet yerine siyasal, demokratik faaliyete yoğunlaştıran bir eylem çizgisine ulaşmalıydı. (Savunma, sayfa 26)
Benim pratiğim yakinen incelenirse, şu çok açık görülecektir ve kitap dolusu belgelerle kanıtlanacaktır. En iyi, anlamlı, mümkün olan özgürlük ve bağımsızlık, bu yer Kürdistan da olsa, ancak Türkiye’nin genel Misak-ı Milli sınırları içerisinde mümkündür. Bilimsel olarak kanıtlamak zor değildir. Ayrılmış bir Kürdistan ve bitmiş bir gücün kuklası, işbirlikçilerin malikanesinden öteye gidemeyecek bir Kürdistan’dır. Ayrılmış bir Kürdistan, halkın değil yabancı ve işbirlikçilerin olabilir, ki bu ağırlıklı olarak hayaldir. Ancak çıkar güçlerinin oyunu olarak sık sık tekrarlanır. Tarih, bütün oyunların isyanlarda nasıl oynandığını, nasıl felaketleri halkın yaşadığını çok iyi ortaya koymaktadır. Kendi isyanımızda da bunu gördük. Eğer dış oyunlardan bahsedeceksek, temel amacım bu dönemeçte yüz geri yapmak istedikleri ve Kürt sorununu da araç olarak kullanmakla bunu başaracaklarına inandıklarıdır. Tarihin en kritik döneminde bu oyunlar oynanmıştır. Çözümsüz kaldığında başarıyla oynanmıştır da... O halde sorunu kendi ellerimizle çözmek, oynamak isteyenlere karşı kendi güçlü silahımız haline getirilmektir. Savunmamda, bunun oldukça mümkün ve tek çaremiz olduğunu ortaya koydum. Bizzat tecrübemiz buna en iyi kanıt oldu. O halde ’ilk defa özgür irade ile gerçekleştireceğimiz bu kardeşlik çözümü, yeni bir tarihi süreç olacak’ derken haklıyız... Kendi yargılanmamı olumlu barışın gerekçesi yapmak, en temel demokratik idealimdir. Savunmam, temelde bu amacımla bağlantılıdır..." gibi görüşlere yer vermiştir.
Sanık Abullah Öcalan tarafından 5. kongre sırasında sunulan politik raporda,
"...1993’te biraz da geçiş arzeden o dönemi bir ateşkesle lehimize çevirmek istedik ve bu çok önemli bir adımdı. Hiç olmazsa bunu fırsat bilirler, canlanırlar diye düşündük. Aslında biraz da hem uzun soluk alma, hem de hazırlık yapma imkanı idi. Bazıları bu hazırlığı yaptı. Ama yine komuta yapımızca, bu layıkiyle değerlendirilemedi.’ (Kls38)
Yine, ’PKK parti önderliği’ adı altında, 08 Ekim 1998 tarihinde tüm partililer ve ARGK savaşçılarına gönderdiği telsiz emrinde, ateşkesle ilgili "...çoğunuz görev alacaksınız. Görev bu temelde olabilir. Tabii düşmanın kısa bir süre için şöyle bir hedefi de var. Kök kazımaktan bahsediyor... Bizim bunlara misilleme hakkımız makbuldür. Yani kendimizi iyi düzenleyerek, bu 10 kat değişmiş, dönüşmüş bir temelde cevaplandırma görevimiz var. Biz, ateşkes olayını tek taraflı da olsa düzenlemeyi, sadece biraz daha hazırlık düzeyimiz, siyasi diplomatik olarak da hamle imkanı kazanmak için yaptık. Bu başarılı olmuştur. Ama yetersizdir. Daha da yapılacak işler vardır. Düşman bunları bilerek çok sert davranıyor." (Kls19)
Sanık Abdullah Öcalan’ın 16.10.1998 günlü sözde Botan Eyalet sorumlularına yönelik telsiz talimatında
(Nasıl ki Ankara’dan çıkış partileşme anlamına geldi ise yine Ortadoğu’ya açılıp bir ordulaşma başarıldıysa, uluslararası alana da fazlasıyla açılmak kesinlikle devletleşme anlamında ciddi bir adım olarak değerlendirilmelidir. İnanıyorum ki, yeni dönem bundan epeyi güç olacaktır... Gerilla tarzında yenilik, ustalık... en etkili cevabı verecektir)
şeklindeki sözleri asıl niyetini ortaya koymaktadır.
Burada talimatın tarihine dikkat edilmesi gerekir. Talimat 16 Ekim 1998 tarihinde verilmiştir. Bu tarihte Abdullah Öcalan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Suriye’yi sıkıştırması sebebiyle Suriye’den çıkma ve Avrupa’ya gitme hazırlığı içindedir. 16 Ekim 1998 günlü sözde Botan Eyaletine yönelik talimatta Abdullah Öcalan, çıkışını uluslar alanına açılışın kesinlikle devletleşme anlamında ciddi bir adım olarak değerlendirmiş ve alan sorumlularına da böyle anlatmıştır.
Örgütüne gelir sağlama ve karşı gelenleri yıldırma ve sindirme amacıyla Hatay alan komutanına 1995 yılı içinde verdiği telsiz talimatında
(Şimdi onlara özgün yaklaşırsınız. Yani zaten dostane ilişkilerimizi söylersiniz ve mutlaka kazanmaya çalışırsınız. Fakat faşist Türk kesimini de yıldırırsınız sanırım. Sanırım o başlangıçta yaptığımız eylemler önemli. Fakat genelleştirmemek kaydıyla. O yoksulları kazanmak, fakat tehlikeli olan elebaşları da ezin. Tabi hiç acımadan çıkarlarını darbeleyin. Ve yine dediğim gibi, bu ara zengin bir alan aslında. Birçok şeyini de haraca bağlayabilirsiniz, o zenginlerini. Bundan sonra hissederlerse epey gelir imkanımız da artar)
şeklinde acımasızlığını ve amacını sergileyen sözleri dikkat çekicidir.
Sanık Abdullah Öcalan savunmasında samimi değildir. Silahlı çete PKK’nın kuruluş amacı olan müstakil Kürdistan’ı kurmak amacından vazgeçmemiştir. Abdullah Öcalan’ın tek taraflı ateşkes ilan etmesi, örgütün biraz daha iyi hazırlanması, siyasi ve diplomatik hamle imkanını kazanmak içindir.
Abdullah Öcalan’ın 5. Kongreye sunduğu ve telsiz çözümlerinden yukarıya alınan alıntılar, kendisinin ateşkeste samimi olmadığını, tek taraflı da olsa ateşkesin, örgütün hazırlık düzeyini artırmak, uluslararasında diplomatik hamle imkanını kazanmak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne örgütünü muhatap kabul ettirmek için uyguladığını göstermektedir.
Başlangıçta bağımsız Kürdistan’ı kurmak amacına yönelik eylem yaptıklarını, sonuçta pratiğin kendilerini bağımsız Kürdistan’ı kurmanın mümkün olmadığını gösterdiğini, bu sebeple cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak demokratik cumhuriyet içerisinde özgür bir ortamda, eşitlik temelinde birlikte yaşamayı hedef aldıklarını, bağımsız Kürdistan’ı kurma hedefinden vazgeçtiklerini söyleyen Abdullah Öcalan’ın bu yöndeki savunmasına ve öne sürdüğü görüşlerine itibar edilmemiş ve PKK’nın ve örgütün sorumlusu durumundaki sanık Abdullah Öcalan’ın içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çabası olarak değerlendirilmiştir.
MÜDAHİLLERİN SÖZLERİ
Müdahil Yusuf Aydemir, (Ben Kürdüm ve ana dilim Kürtçedir. Benim oğlum 3 yıl Güneydoğu’da görev yaptı. Üzerinde Yaşadığım ülke Türkiye, benim bayrağım da Türk bayrağıdır...),
Müdahil Jale Atav, (Ben kardeşimi şehit verdim. Yazdığımı okumak istiyorum. Ben Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Asker kızı ve asker annesiyim. Babam Kürt, annem Türk’tür),
Müdahil Vekili Kazım Ayaydın, (Ben Türkçe’yi ilkokulda öğrenen Kürt asıllı Türk vatandaşıyım. Bu davanın ne pragmatik açıdan ne de bilimsel açıdan Kürtler’le bir ilgisi yoktur. Tarih boyunca buna benzer hadiselerle karşılaşmışız, isyanlar olmuş. Osmanlı’nın son zamanından itibaren bu isyanlar araştırıldığında, her isyanın arkasında bir ülkenin menfur emellerinin çıktığı görülmüştür. Evliya Çelebi’nin Erzurum ile ilgili izlenimlerinde, Ben Erzurum’da aileler gördüm. Dede Türkçe konuşuyor. Oğul hem Türkçe, hem Kürtçe konuşuyor. Torun Kürtçe konuşuyor. Annem ve babam sadece Kürtçe konuşurlar. Ben hem Türkçe, hem Kürtçe konuşuyorum. Oğlum sadece Türkçe konuşuyor. Bu döngü 300 yıllık zaman içindedir... Bu ülkenin birlik ve beraberliği için herkes topyekün mücadele edecektir. Bunun içinde Kürt de vardır) demişlerdir.
Müdahillerin yukarıya alınan konuşmalarında da Türkiye’de Türk-Kürt ayırımının yapılamayacağı, Kürt ve Türk’ün iç içe yaşadığı, aralarında kan bağı oluştuğu, suni olarak Türk ve Kürt ayrılığı yaratılmaya, millet ve vatan bütünlüğünün bölünmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.
Türk ve Kürt beraberliği için sanık Abdullah Öcalan da savunmasında,
(Türklerin özellikle hakim tabakadan koparak gelen Türkmen akınlarının 11. yüzyılda Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya akın etmeleri, iki halk arasında yoğun bir kaynaşmaya yol açtı. Kürtlerin nispeten yerleşik konumları, bu yüzyıllarda daha çok Türkmen boylarının erimelerine yol açıyordu. Siyasallaşmada Türkler, sosyalleşmede de Kürtler nispeten hakim bir konumdaydılar. Türk üst tabakaları yerel siyasal kültür ile bütünleşip çoğunlukla hakim olurken alt tabaka daha çok Kürtler içerisinde erimeyi yaşıyordu. İki halkın aynı sosyoekonomik ve kültürel ve dini benzerlikleri yaşaması bu kaynaşmada önemli rol oynar... Tarihe baktığımızda özellikle Büyük Selçukluların İran, Irak, Suriye ve Kürt illerinde kurulan imparatorluk ve daha sonra da özellikle Mervaniler, Artukoğulları, Eyyubiler, Ak ve Karakoyunlular da ve birçok küçük beyliklerde Kürt ve Türk üst tabakaları ve dolayısıyla dağlı halk, ortak halk ve ortak devleti iç içe yaşamak gibi bir olguyu temsil ediyor. Ortak devlet anlayışı hiçbir kavimle birlikte ne Araplar ne Acemler ne Ermeni ne Bizansllılarla böyle yaşanmıyor. Türk Kürdü ve Kürt Türkü böyle oluşuyor... Bu olgunun en çarpıcı ve üst boyutta ifadesini Osmanlı Kürdistan ilişkilerinden Yavuz Selim ile başlayan dönemde görebiliriz. Öyle ki, ağırlıklı Kürt beylikleri Yavuz’un istemine rağmen ayrı devlet olarak değil kendisinin göndereceği beylerbeyi sorumluluğunda ortak devlet çatısı altında kalmayı çıkarlarına da uygun buluyorlar...
Abdullah Öcalan’ın yukarıda alınan ifadelerinden de açıkca anlaşılacağı gibi 11. asırdan itibaren Türkler ile Kürtler birlikte yaşamaya başlamış birçok Türk boyu Kürt boylarının arasında erimiştir. Yine Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle iki halk arasında tabii bir kültür erozyonu yaşanmış kan bağı da oluşmuştur. Tarihi gerçekte budur.
PKK çetelerine karşı savaşırken şehit düşen Kürt asıllı vatandaşların sayısı yukarıya konuşmaları alınan müdahil çocuklarının sayısı ile sınırlı değildir. Müdahil olup da duruşmada konuşmayan çok sayıda Kürt asıllı Türk vatandaşının çocukları PKK çetelerince şehit edilmişlerdir. Halen de PKK çetelerine karşı güvenlik kuvvetleri içinde mücadele eden çok sayıda Kürt asıllı Türk vatandaşı vardır. Ayrıca, güvenlik kuvvetlerimizin yanında PKK çetelerine karşı yer alan geçici köy korucuları Kürt asıllı vatandaşlarımızdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürtler’e yapılmış ne bir baskı ne de Kürtler’in inkarı vardır. Cumhuriyet kurulduktan sonra 1925’de patlak veren Şeyh Sait isyanı çoğunlukla Kürtlerin katıldıkları bir isyandır. Ancak devletten ayrılmayı hedefleyen bir Kürt isyanı değildir. Abdullah Öcalan da, Şeyh Sait isyanı için ayrılıkçı bir isyan dememiş, isyanı başlatanlar ve isyana katılanlar için (Onlar ulusal kurtuluştan Cumhuriyet’in değil, saltanat ve hilafetin geri geleceğini sanarak önce destek vermişler. Bu gelişmeyince isyana yönelmişlerdir...) demiştir.
Devlet, isyanı şiddetle bastırmış, isyan edenleri cezalandırmıştır. Devlete karşı başlatılan silahlı bir hareketin güç kullanılarak bastırılması isyan edenlerin de cezalandırılması uluslararası hukukta da kabul edilmiş bir kuraldır. İsyanların dışında Kürtler’e karşı hiçbir baskı yapılmamıştır.
Erzurum ve Sivas kongrelerinde benimsenen Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nca da kabul ve ilan edilen Misak-ı Milli’nin bir maddesinde de, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918 günü (Mütareke sınırlarının içinde dinsel, kültürel amaçlı ve amaç bakımından birlik oluşturmuş ve birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu, ırkı ve toplumsal hakları ile coğrafi konumlarına bütünüyle saygılı Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu bölümlerin tamamı gerçekte ve yasal olarak hiçbir nedenle ayrım yapılması mümkün olmayan bir bütündür) hükmü kabul edilmiştir. İstiklal Savaşı’nda Misak-ı Milli’nin bu hükmü aynen benimsenmiştir. İstiklal Savaşı iyi incelendiğinde Atatürk’ün, Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırları içinde yaşayan halkın tamamını bir bütün olarak gördüğü, bölgesel güçleri birleştirmeye çalıştığı ve düşmana topyekün milletin gücüyle karşı koyma çalıştığı görülür. Amasya Genelgesi’nde; (Milletin bağımsızlığını yine milletin kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır) denmiştir.
Bu genelgede, Mondros Mütarekesi’nde kabul edilen sınırlar içinde yaşayan halkın tek bir millet olarak görüldüğü açıktır.
Erzurum Kongresi’nde de Atatürk, Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Süleyman Nazif tarafından kurulan Doğu Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’ni bir çatı altında birleştirmiştir. Erzurum Kongresi’nde, (Trabzon ile Canik Sancağı ve Doğu İlleri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis ve bağımsız livaların hiçbir sebeple, bahaneyle birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu) kararı alınmıştır.
4 Eylül 1919’da başlayan ve 12 Eylül 1919’a kadar devam eden Sivas Kongresi’nde ise (Bütün yurttaki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilmiş. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında kurulmuştur. Erzurum Kongresi’nde kararlaştırılan her türlü işgal ve müdahaleye karşı toptan direnme kararı perçinlenmiş, Mondros Mütarekesi sırasında sınırlarımız içerisinde kalan ve ezici İslam çoğunluğu tarafından yerleşik bulunan Osmanlı ülkesi unsurları birbirinden ve Osmanlı camiasından bölünmesi mümkün olmayan ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Adı geçen ülkelerde yaşayan bütün İslami unsurlar birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duyguları ile dolu ve ırkı toplumsal ve coğrafik haklarına bütünüyle saygılı özkardeşlerdir) hükümleri kabul edilmiştir.
Ne Erzurum Kongresi kararları, ne Sivas Kongresi kararları, ne Misak-ı Milli hükümleri ayrıca Kürtlerden bahsetmemektedir.
Türkiye’de PKK tarafından başlatılan ve giderek yaygınlaştırılan tedhiş eylemleri bir bağımsızlık hareketi olarak kabul edilemez. Çünkü bağımsızlık mücadelesi içinde olan milletler, kendi egemenliklerini ülkesi içinde etkili kılmaya çalışır. Bu amaçla da, hukuka aykırı biçimde o toprak parçası üzerinde egemenlik iddiasında bulunan güçlerle savaşmak, ancak bağımsızlık mücadelesi sayılabilir.
Yaygın terör eylemlerine başvuran PKK yasadışıdır. Gerçekleştirdiği tüm terör hareketleri hukukdışı ve insanlıkla bağdaşmayan, yasalara göre her biri ayrı ayrı suç teşkil eden eylemlerdir. Bunların hedefi ise devlet düzenine karşı gelmektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletinin bütünlüğü, devletin siyasi yapısı ile korumakla görevli olduğu kişi güvenliği, özgürlüklerin korunması, sosyal refahın sağlanması, ülkenin kalkınması ve büyümesinin önlenmesine yönelik olduğu çok açıktır.
PKK terör örgütünün hedef olarak gösterdiği toprak parçası, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altındadır. Ayaklanma, başkaldırı ya da isyan şeklini alan, gerek Türkiye çapında gerekse ve özellikle siyasi yönden Batı Avrupa ülkelerinde yaygınlaştırılan bu hareket, devlete ve devlet güçlerine yöneltilmiş ve devletin otoritesini zayıflatmak, düzeni sarsmak amacıyla başlatılmış zaman içinde genişletilmiştir. Bununla amaçlananın ise yaratılacak terör ortamından yararlanıp, ülke topraklarının ve milletin bütünlüğünün parçalanmasıdır.
Yaratılmak istenen ve alınan iç ve dış desteklerle planlanıp yürürlüğe konulan bu durum, başlangıçtan beri Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3’üncü maddesindeki (Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür) ilkesi, 14’üncü maddesinde belirtilen hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmaması prensibi ile bağdaştırılamaz ve TCK’nın 125’inci maddesinde müeyyidesini bulan devletin birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklarda bir kısmının devlet iradesinden ayırmaya kalkışmak suçunu oluşturur.
3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu hükümlerine göre, PKK terör örgütü, gerçekleştirdiği eylemler terör suçu, bu eylemleri planlayan, silahlı çetenin amir ve kumanda görevini üstlenen ya da örgüt adına faaliyet gösteren veya bilerek ve isteyerek yardımda bulunan herkes terör suçlusu sayılmıştır. Bu nedenle TCK’nın 125’inci maddesi de terör suçu olarak kabul edilmiş, bu suça bakma görevi ise aynı yasa ile 2845 Sayılı Kanunun 9’uncu maddelerine göre Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevleri arasında sayılmıştır.
Bu suç bir tehlike suçudur. Teşebbüs safhasında kalsa bile suç tamamlanmıştır.
Uluslararası hukuk terörizmi her koşulda yasaklamış ve ciddi bir insan hakları ihlali olarak kabul etmiştir.
ULUSLARARASI BELGELER
Uluslararası belgelerden olan ve bağlayıcılığı bulunan:
-1989 AGİK Viyana Kapanış Belgesi’nde; katılan ülkelerin terör suçları yöntemlerinin ve uygulamalarının kınanacağı, hiçbir şart altında teröre hak verilmeyeceği, bu konularda kararlı davranılacağı, suçluların iadesi ve takibatını emniyet altına almak için gereken tedbirlere buşvurulacağı,
-1990 Paris Şartı’nda, devletlerin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik müesseseleri savunmada işbirliği yapılacağı ve terörün her ülkede suç sayılacağı,
-1992 Helsinki Bildirisi’nde, terör hareketlerinin kayıtsız şartsız kınanması, terör tehdidinin ortadan kaldırılması için işbirliği yapılacağı,
-1993 Viyana İnsan Hakları Dünya Konferansı Deklarasyonu’nda, egemen ve bağımsız ülkelerin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğini tamamen veya kısmen tehlikeye sokacak her türlü hareketin makul karşılanmayacağı, tevşik edilmeyeceği, terörden korunma ve mücadelede işbirliğini geliştirmek için gerekli tedbirin alınacağı, hususlarında karşılıklı anlaşmaya varıldığı kaydedilmiş ve uluslararası hukuk kuralı haline getirilmiştir.
Çok sayıda yasadışı silahlı terör eylemlerini yaygın şekilde gerçekleştiren, gerek iç ve gerekse dış hukuk açısından terör örgütü olduğu konusunda hiçbir tereddüt bulunmayan, eylem ve faaliyetleri nedeniyle Avrupa ülkelerince de terör örgütü ve terörist sayılan PKK’ya ve elebaşısı Abdullah Öcalan’a, uluslararası hukuk açısından ve yargılama yönünden ayrıcalık tanınması, siyasi kişilik tanınarak statü kazandırılmak istenmesi hukukdışıdır.
Tutuklu sanık Abdullah Öcalan, yasalar karşısında bir terör suçu sanığıdır. İnsan hakları ve usul yargılaması hükümleri dışında kendisine bir ayrıcalık da tanınamaz. Terör suçu sanığı sayıldığından 3713 Sayılı Kanunu’nun 16’ıncı maddesi uyarınca ve güvenliği nedeniyle bu tür tutukluların tabi olduğu rejime tabi tutulmuştur. Aksini ileri sürmek gerçeklerle bağdaştırılamaz.
Cenevre Sözleşmesi hükümlerine göre savaş suçlusu statüsü verilmesi yönündeki taleplerin hiçbir hukuki dayanağı da bulunmamaktadır.
PKK’nın başlattığı ayrılıkçı terör eylemlerini önlemek, yakalandığında yargılamak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel görevidir. PKK terör örgütüne uluslararası antlaşmalara göre bir taraf statüsü tanınması da sözkonusu olamaz. Aksi takdirde Helsinki Konferansı Son Belgesi ile kabul edilen ve diğer antlaşma ve sözleşmelerde de yeralan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemen eşitliğine ve egemenliğinin niteliğindeki haklarına saygısızlık olacaktır.
Anayasa’nın 10. Maddesi’ne göre, herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşitttir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları, bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, aynı zamanda insan haklarına saygılı, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bölge ve ırk ayrımı yapılmaksızın, konuştuğu dile bakılmaksızın, herkese yasalar eşit şekilde uygulanır. Anayasa ve yasaların tanıdığı hak ve özgürlüklerden herkes yararlanır. Yeter ki şans tanınsın.
Kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da içine alan ve herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, Anayasamızın 12. maddesinde kabul edilmiş, 13. maddesiyle de temel hak ve özgürlüklerin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğinin, Cumhuriyet’in, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının korunması amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği kabul edilmiş, bunun ise Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak yapılabileceği, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayağı hüküm altına alınmıştır.
Anayasa ile güvence altına alınan kişinin temel hak ve özgürlükleri ve bunların kısıtlanması, ülkemizin de taraf olduğu tüm uluslararası sözleşme ve antlaşmalarda yer almaktadır.
Uluslararası hukuka uygun şekilde, Anayasa ile düzenlenen ve diğer yasalarla uygulamaya konulan bu hukuki durum karşısında, PKK terör örgütünün ve örgütü fiilen kuran, gizli ve açık şekilde verdiği yazılı ve sözlü talimat ve emirleri ile sevk ve idare eden, yöneten sanık Abdullah Öcalan’ın fiil ve hareketi, Türk Ceza Kanunu’nun ayrı ayrı bölümlerinde her biri ayrı suç sayılan, şahıslara karşı işlenen, mal, kamunun düzeni ve güvenliği ile geleceği, adliyenin şahsiyeti, devlet idaresi ve hürriyet aleyhinde işlenen suç kapsamında olduğu gibi, bunların tamamını içine alan ve devletin şahsiyetine karşı cürümler başlığı altında düzenlenen ve Türk Ceza Kanunu’nun en ağır ve ilk özel ceza maddesi olan 125. maddesindeki suçun unsurlarını oluşturmaktadır.
Sanık, gerek hazırlık soruşturması sırasında, gerekse yargılamada yaptığı sözlü ve yazılı savunmasında, özetle;
PKK törer örgütünü kendisinin kurduğunu, örgütü sevk ve idare ettiğini, yakalandığı ana kadar örgütün kendisinin liderliği ve komutası altında faliyetlerini sürdürdüğünü, hareketin geçmişteki isyan hareketinden farklı yönlerinin olduğunu, iddianamede belirtilen olayları ve terör eylemi niteliğini ve bunlardaki sorumluluğunu kabul ettiğini,
1990’dan sonra tesadüfen eline geçen Leslie Lipson’un „Demokratik Uygarlık“ adlı kitabının etkisinde kalarak, İsviçre ve İngiltere gibi demokratik ülkeleri örnek vererek, başlatılan hareketin sorunları çözemeyeceğini, çözüm yolunun demokratikleşme alanında mesafe alan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, ülkesi ve milletiyle bütünlüğü içinde demokratik uygulamalar çerçevesinde mümkün olabileceğini anladığını ve bundan sonra demokratik sistem üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdığını,
15 Mart 1993’de, bir başlangıç olarak tek taraflı silah bırakma eylemini başlattığını, daha sonra da bu yönde gayret sarfettiğini, 1 Eylül 1998 tarihinde de ateşkes girişimlerinde bulunduğunu, amacının daha fazla kan dökülmesini önlemek, terör hareketlerine son vermek, ölüp öldürmek yerine, yaşayıp yaşatmanın ya da daha doğru anlaşılacağına inandığını,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile birlikte barış içinde sorunlara çözüm yolu bulmak olduğunu, bu yönde basın ve yayın organlarında açıklamalarda bulunduğunu, gayri resmi olarak da bazı aracı kişilerle bu yönde girişimlerinin de olduğunu,
Türkiye’deki demokratik ve çağdaş gelişmelerin de vardığı sonucu olumlu yönde etkilediğini, devamlı bu yönde çıkış yolu aradığını,
Örgütü ve silahlı gücünü meşru savunma hudutları içine çekmek, saldırı olmadıkça karşılık vermemek için gayret sarfettiğini ileri sürmüştür.
"Demokratik Birlik Çözümü" ile adlandırdığı çözüm yolunun ise
· 1- Ülke bütünlüğünün ortak vatan gerçeğinin daha da güçlendirilmesi,
· 2- Demokratik Cumhuriyetin sosyal birlik ve bağımsızlık çerçevesinde olması,
· 3- Toplumdaki dil ve kültür özgürlüğü sorununun can alıcı özünü teşkil etmesi,
· 4- Askeri ve silahlı güç yaklaşımları çözüm için anlamını yitirdiğinden terkedilmesi,
· 5- Başta PKK olmak üzere yasadışı konumda olan birçok örgüt barışla birlikte normal siyasal ve yasal sürece kendini uydurması,
Başlıkları altında ileri sürdüğü tezlerin, Anayasa ve yasalarda yapılacak değişikliklerle ve uygulamalardaki aksaklıkların giderilmesiyle gerçekleşebileceğini iddia etmiş, konunun tamamen, mensubu olduğu örgütün amacını sağlayıcı nitelikte olduğu değerlendirilmiştir.
Ayrıca 1990 yılından sonra, sivil kesimlere karşı hiçbir saldırıda bulunulmaması talimatını verdiğini, bu yönde gelişen az sayıdaki olayların kendi insiyatifi dışında ve bölgesel sorumlularca geliştirildiğini, bu durumdan acı duymakla birlikte önleyemediğini savunmuştur.
Sanığın savunmasının bir an için doğru olduğu kabul edilse ve samimi düşüncesi olduğu varsayılsa bile yasa dışı olan ve silahlı faaliyetleri ile uzun süredir sürekli terörü canlı tutarak amacına ulaşmak isteyen, Türk ulusuna yurt içinde ve dışarıda acı veren PKK’nın çizelgesi dosya içinde mevcut bulunan resmi verilere göre, 15.02.1999 tarihine kadar gerçekleştirdiği eylemler bu savunmasını doğrulamamaktadır.
Kurulduğu tarihten yakalandığı güne kadar:
Düzenlediği 6 bin 36 saldırı olayından 4 bin 57’sinin, devlet güçleriyle giriştiği 8 bin 257 silahlı çatışmadan 6 bin 57’sinin, 3 bin 71 bombalama ve patlama eyleminden 2 bin 403’ünün, 388 gasp olayından 298’inin, 1046 adam kaçırma suçundan 934’ünün, 567 yasadışı gösteri olayından 529’unun, 1993 yılından sonra gerçekleştirilmiş olması,
Her biri ayrı ayrı suç teşkil eden ve insanlık aleyhine işlendiğinden hiçbir kuşku duyulmayan bu olaylar sonucu PKK terör örgütü tarafından öldürülen ya da şehit edilen 4 bin 472 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından 2 bin 871’inin, 3 bin 874 rütbeli ve rütbesiz askerden 2 bin 778’inin, 247 polisten 148’inin, 1225 Geçici Köy Korucusundan (GKK) 960’ının, yaralananlardan 5 bin 620 vatandaştan 4 bin 9’unun, 8 bin 178 askerden 6 bin 192’sinin, 909 olan polisten 606’sının, 1655 GKK’dan 1373’ünün, 1993 yılından 15.02.1999 tarihine kadar geçen zaman içinde meydana gelmesi,
Örgüt tarafından kaçırıldığı tespit olunan 5 bin 51 kişiden 3 bin 279’unun, geri dönenlerin ise 2 bin 697’den 1848’inin bu döneme rastlaması,
Bu dönem içinde meydana gelen terör olayları nedeniyle, değişik yaşlardaki 120 çocuğun teröre kurban gitmiş ve 188’inin de yaralanması,
Sanığın savunmasının hangi gerçeklere dayandırıldığını ve ne derece samimi olduğunu ortaya koymaktadır.
PKK’nın 5. Kongresi 08-27 Ocak 1995 tarihinde yapılmıştır. Kongrede PKK’nın faaliyet gösterdiği, Kuzey Irak ve Türkiye için planları olan güçlerin, PKK’nın desteğine ihtiyacı olabileceği değerlendirilmiş, bununla ilgili bir dizi kararlar alınmıştır. Alınan kararlarla Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, AGİT gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarla ilişkilerin geliştirilmesi ve PKK’ya siyasi bir hüviyet kazandırılması düşünülmüştür. Ancak PKK, bütün siyasallaşma çabalarına kendini siyasi bir kuruluş gibi göstermek istemesine rağmen bir terör örgütüdür.
Yine 5. Kongrede ajan ve GKK aileleri olarak tanımlanan şahıslara imha şeklinde yönelineceği, bu tür şahısların biribirleriyle olan çelişkilerin derinleştirilmesinin sağlanacağı, GKK’larının mal varlıklarına el konulacağı, güvenlik ve ekonomik yönden abluka altına alınarak imkanlarının kısıtlanacağı kararlaştırılmıştır.
5. Kongre’den sonra Şam yakınlarında bir örgüt kampında 01-05 Mayıs 1996 tarihlerinde yapılan PKK’nın 4. Konferansı’nda da il ve ilçe gibi kalabalık yerleşim birimlerine baskınlar düzenlenmesi, intihar eylemlerinin geliştirilmesi öngörülmüştür.
Sanık Abdullah Öcalan, silahlı çete PKK elemanlarına bilhassa GKK’nın barındıkları köyleri hedef göstermiştir. GKK, PKK örgütüne katılmayı kabul etmeyen kürt asıllı vatandaşlarımızdır. GKK’larının PKK’yı kabul etmemesi ve mücadele vermesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürtlere baskı yaptığı, Kürt halkının özgürlüğü için savaştığı propagandasını en iyi şekilde boşa çıkardığından Abdullah Öcalan’ın emriyle PKK çeteleri bir çok GKK ailelerini, çocuklarını yakınları ile birlikte yok etmişlerdir.
22 Şubat 1999 tarihi itibarıyla 1225 GKK şehit edilmiştir. Öldürülen 4 bin 472 vatandaşımızın büyük çoğunluğu Kürt asıllı vatandaşlarımızdır.
Antalya, İzmir ve İstanbul gibi batı şehirlerinde dahi PKK elemanlarının ferdi olarak işledikleri cinayetlerde öldürülenler Kürt asıllıdır. Öldürülenler ya ajan ya da işbirlikçidir. Yani PKK örgütüne katılmayan veya yardım etmeyenlerdir.
Belirlenen bu durum, PKK tarafından gerçekleştirilen olaylarla sabit olmuştur.
Alınan bu kararlar, PKK’nın uluslararası kurum ve kuruluşlarla ilişkiye girmesine, kendisini dünya kamuoyuna tanıtmak istemesine rağmen insanlığa karşı suç işleyen terörist bir örgütten başka bir şey olmadığını gösterir.
Abdullah Öcalan da yazdığı, „Kürdistan’da Zorun Rolü“ isimli kitabında (...Kürt halkı kuruluş mücadelesini bazı alanlarda eylem biçimleri ile sınırlayamaz.) demiştir.
Geçmişteki sorumluluklardan, yeni çözüm yolları ortaya atarak ve yeni tezler ileri sürerek kurtulmak mümkün değildir. Sanığın savunmasının temelini oluşturan bu durum, mevcut yasalar karşısında geçerli bir neden olamaz.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ülkesi ideoloji ve bu doğrultuda harekete geçirilen terör odaklarına deneme tahtası yapılamaz. Buna kalkışanlar sonunda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını karşısında bulur. Bundan kimsenin kuşku duymaması gerekir.
Anayasa’ya göre, Türkiye Cumhuriyeti bir cumhuriyettir. Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Devletimizin bu temel ilkeleri, tutuklu sanık Abdullah Öcalan tarafından tohumu atılan PKK terör örgütü kurulmadan önce kabul edilmiş ve uzun zamandan beri de varlığını sürdürmektedir. Bunları değiştirmek, zedelemek, ortadan kaldırmak, hiçbir gücün, kuruluşun insiyatifinde olamaz. Bu nedenle de sanığın savunmasında Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünün, demokratik yapısının ve işlerliğinin 1993’den sonra ya da yakalandıktan sonra farkına varmış olmasına bir anlam verilemez. Olsa olsa kendisinin psikolojik savunma mekanizması içine girmesi ile açıklanabilir.
Sanık tarafından geçmişte kullanılan ’Özgür birliktelik’ kavramı daima belli bir ırkın yaşadığı toprakları içine alan, ayrılıkçı, bölücülüğü çağrıştıran bir üslup olarak kullanılmıştır. Demokratik birlik kavramıyla da hiçbir ilgisi yoktur.

SONUÇ

Dosya içinde mevcut delillere, sanığın değişik safhalarda alınan ifade ve savunmalarına, yargılama sırasında gözlenen durumuna, mensubu bulunduğu silahlı ve bölücü terör örgütünün uzun süredir ve sürekli olarak gerçekleştirdiği, yurt içi ve yurt dışına da yaygınlaştırdığı eylemlerinin niteliğine, sanığın halen de örgütle olan bağlantısını kesmemiş bulunmasına göre üzerine atılan suç sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK’nın 125. maddesi uyarınca cezalandırılmasına, tutukluluk halinin devamına, emanete kayıtlı olan ve örgüte ait olduğu anlaşılan eşya ve paranın TCK’nın 36. maddesi gereğince müsaderesine karar verilmesi kamu adına talep olunur."
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-07-05, 03:55   #23
Genc61

Varsayılan Cvp: PKK hakkında bilmedikleriniz...


YARGITAY BAŞKANLIĞINA VE 9 . CEZA DAİRESİNE

Bebebk katili kendini savunuyor Sayın Başkan ve üyeler

1999 İmralı’da yargılanma süreciyle birlikte Türkiye'de yoğun bir demokrasi ve onun anayasasının nasıl olması gerektiğine dair tartışma yaşanmaktadır. İkisi arasındaki bağların çok güçlü olduğu kanısındayım. Cumhuriyetin demokratik yönde evrimleşememesi ve bunun hukukuna anayasasına yol açamaması; nasıl ki önderi olarak yargılandığım "Son Kürt İsyanı"na temelde yolaçmışsa ve neredeyse 75 yıllık cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmı benzer tarzda geçmişse, isyan, bastırma ve tenkil yönteminin artık büyük yetmezliğini, çözümsüzlüğünü ortaya koymakta ve gittikçe davayla birlikte yoğunlaşan demokratik anayasal tartışma gerçek bir aydınlanmayı ve çözümü aramakta ve dayatmaktadır. Acı ve kayıpları ne kadar büyük de olsa, çağın "demokratik uygarlık" espirisi yakalanamadı mı, hele hele bunu demogojik bir yaklaşımla halka sahte bir demokrasi biçiminde yansıtınca, başta "Kürt Kimlikli" ayaklanmalar olmak üzere hukuk sistemini zorlayan oldukça kapsamlı ve tüm gelişmeleri artık objektif tartışmak "anayasal bir devletin" hukukunu gözönüne getirmek ve kerhen uygulamakla birlikte evrensel ve oldukça demokratikleşmiş hukukun temel felsefesine en azından inancını ve ne kadar sınırlı da olsa bu "davam" üzerine gölgesini düşürmek anlamlı bir beklenti idi. Bağımsız yargının bir gereğiydi.

Gerek savcılık iddianameleri, gerekse mahkeme kararı ile bu konuda klasik yaklaşımı uygulamakla her ne kadar Cumhuriyet yasalarına bağlılığı tam sergilendiyse de ve bu onların görevi idiyse de, önlerinde resmi hukuku bu kadar aşmış, aslında bir "savaş hukuku" çerçevesinde ele alınması gereken bir dava ;sosyoloji de temelleri kadar, benzer sorunlarda yaşanan, yasal olmasa bile bazı evrensel hukuki yaklaşımları veya en azından kararlarını etkilemese de ,dile getirmeliydiler. İleriye yönelik çözüm yolunda bir aydınlanmaya katkıda bulunulabilirdi. Bu kadar acı ve kanın, maddi ve manevi kayıpların cumhuriyetin etiği ve temel siyasetleri üzerinde olduğu kadar demokratikleşmesi üzerinde de olumlu veya olumsuz yönde ki etkilerine dikkat çekilmeliydi. Sadece olayların fotoğrafı ile yetinmek ve klasik ceza maddeleri ile hal yoluna gitmeye çalışmak, bu tür büyük olaylardan hukuk açısından da büyük ders çıkara bilme şansının kullanılamamasına yol açar. Bir hukuk sistemi ;oldukça kapsamlı, yıllarca süren ve tüm toplumu hatta dünyayı sarsmış bir olayı, isyanı önleyememiş ise, bunun da sorumluluğunu görmeli ve gerektiğinde özeleştirisine cesaret etmeliydi. Bu mutlaka gözden geçirilmesi gereken resmi hukuk kadar, yenisinin kaçınılmaz olduğu; çözümleyici hukukun da oluşumuna büyük katkıda bulunulabilecekti. Bir çok ülke tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur.
Savunmalarımı bu temelde geliştirmeye çalıştım. Adına hareket ettiğim örgütün çıkış döneminin ideolojik ve program yanı kadar, geliştirdiği eylem yapısına ilişkin olarak da objektif ve eleştirel yaklaşmaya özen gösterdim. Yine örgüt adına; son yıllarda geçirilen dönüşüm kadar, artık anlamsız bulduğum, bunu da siyaset bilimi ölçüleriyle ortaya koyduğum şiddetin sona ermesi gereği ve demokratik ölçülere dayalı bir dönüşüm çabasını verileriyle birlikte ortaya koyduğum halde, fazla dikkatte alınmadı. Hem reel sosyalizmden oldukça etkilenen ideolojik ağırlıklı; hem de neredeyse son iki yüzyıllık geleneksel Kürt isyanlarının bu sonuncusunun gerçekten sonuncusu olması için çözüm olarak gördüğüm demokratik sistem dışında başka yöntemlerin geçersizliğini, olumsuz sonuçlardan kendini kurtaramayacağını net bir biçimde ortaya koydum.

Evrensel zaferini 2000 yılına dayanırken kanıtlamış demokratik uygarlığın temel ölçülerini, oldukça tarihi bir temelde kazanmış Türkiye Cumhuriyetine uygulamanın tüm temel inanç, düşünce, kültürel kimlik ve gerek ekonomik-sosyal ve siyasal sorunların çözümünde tarihi gereğini ve anlamını ortaya koymaya çalıştım. Kürt sorununda da genel çözümün bir parçası olarak "Demokratik Çözüm Manifestosu" adı altında yaptığım savunmamı kitap olarak yayınlattım.

Yargıtayda da bu savunmamlarım ve ilgili bazı belgelerin birlikte daha derinlikli değerlendirileceğine inanıyorum. Avukatlarımın bizzat katılarak son gelişmeler ile birlikte savunma yapma durumunda kalmalarına rağmen yine de bu İmralı davasıyla Demokratik Cumhuriyet ve anayasası tartışmalarına katkıda bulunur inancyla daha demokratik anayasal çözüme ilişkin yaklaşımlarımı ortaya koymanın tarihi gereğine inandım. Gerek Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, gerekse Yargıtay Başkanı’nın cumhuriyetin ve hukukunun demokratikleşmesine ilişkin yaptıkları yıl dönümü ve açılış konuşmaları karşısında, yargılanmamın öneminden dolayı bu konuda sorumluluktan da öte kendimi görevli buluyorum. Yargılamada söylediğim "Demokratik Cumhuriyete” barış ve kardeşlik temelinde hizmetin, herkese yüklediği görevlerin benim için de çok daha ağırlıklı olduğu inancımı koruyor ve gereğini yerine getirmeye çalışıyorum. Yargıtaydaki savunmam da kitapçık haline getirilmiş mahkemedeki savunmalarım temelinde olacaktır. Ayrıca sürece ilişkin gerek "silahlı mücadeleyi sona erdirme" ve gerekse PKK örgütünün "yasal demokratik dönüşümüne" ilişkin yapılan çalışmaların belgelerini de sunuyorum. Avukatlarım bu konularda daha kapsamlı savunmayı yapabilecek durumdadırlar. Fakat mahkeme kararı ile birlikte gerek kamuoyundaki büyük tartışma, gerekse bu davanın Demokratik Cumhuriyet ve anayasal ifadesi üzerindeki etkisinin ne olması gerektiği konusuna aydınlatmayı getirmeyi görev bilmekteyim. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Yargıtay Başkanının yıl açılış konuşmalarının bu yönlü herkese yükledikleri görevlerin daha ağır sorumluluğunun üzerime düştüğü yönünde kanım güçlenmiştir. Yargılanmada söylediğim "Demokratik Cumhuriyete barış ve kardeşlik temelinde hizmet edeceğime” dair sözümün gereklerini kısmen yerine getirmekle birlikte, önümüzdeki dönemde tam gerçekleştireceğime de inanç ve kararlılığımı belirtmek durumundayım.

Yargılanmamın temelinde uluslar arası hukukun çiğnenmesi önemli bir rol oynar. Türkiye’ye teslim edilişimde başta Yunanistan olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinin ulusal hukuklarını gözardı etmeleri ve açıklığa kavuşturulması gereken devlet ve hükümet çıkarlarını esas alarak komplocu yöntemleri temel almışlardır. Bunu İmralı’daki duruşmada mahkeme başkanlığına sunduğum bir mektupta “1925 Kürt İsyanında” İngiltere’nin yürüttüğü politikanın günümüze uyarlanmış bir versiyonu olarak değerlendirdim. Kendi payıma bunun kullanılanı olmamak için 1993’ten beri Türkiye ile diyalog arayışlarımı ve sorunun şiddetten uzaklaşarak siyasal bir kanala dökülmesi gerektiği; buna ihtiyaç duyulduğunu bu nedenle açıklamaya çalıştım. Yargılama sürecine yaklaşımım bu hayati gerçeklikle yakından bağlantılıydı. Kanımca hiçbir hukuk maddesi, bir ülkenin en temel politik gerçeklerinden bağımsız olamazdı. Mahkeme bu husus üzerinde layıkıyla durmadı. Benim için halen teslim edilişimdeki hukuk dışılığın temelinde Türkiye’nin dostluğu, çıkarları gözetildiği için değil; çatışmayı çıkmaza sürüp daha çok kendilerine bağlamaya amaçlamadıkları için gerçekleştirilmiştir. Burada benim duruşmamın yanlışlıklarından ders çıkarmak kadar, diğer önemli yan özgür vatan birlikteliği ve Demokratik Cumhuriyete sahip çıkmak temelinde olmalıdır.

Yargılanmam TCK’nın 125. Madde uygulanmasını da dar ve tekniki buldum. Hem cumhuriyetin en kapsamlı isyanı denilecek, hem de bu isyanın dayandığı temel tarihi, sosyal, siyasal nedenleri neredeyse yok denilecek kadar dile getirilmeyecek. Dar resmi hukuk yargılanmasıyla yetinilerek, çağdaş bir çok ülkenin de tarihilerinde ortaya çıkan benzer sorun ve olayların ele alınış ve çözüm tarzının hayati olduğu tarihteki bu örneklerden yapılacak kıyaslamalarla olaya daha objektif yaklaşılacacğı inancındayım. Yine en azından cumhuriyet tarihi boyunca bu nitelikte kapsamlı olayların artık bilimsel ele alınmayı zorunlu kıldığı, salt resmi hukukça yaklaşımın çözüme katkıda bulunmaktan ziyade, çıkmazı daha da derinleştireceği temel endişe kaynağımdı. Buna karşın, bu isyanı gerçekten yüzyılın son kapsamlı olayı olarak tarihe bırakıp, bundan çıkaracağımız kapsamlı derslerle yeni yüzyılı özgür birey ve toplum oydaşlığına, konsensüsüne dayalı demokratik çözüme, cumhuriyetin demokratik evrimine dayanmak en doğru yaklaşımdı. Klasik cumhuriyet hukukunu bu kadar zorlayan bir isyandan en önemli husus Demokratik Cumhuriyetin yeni anayasal ifadesinden başka bir şey değildi. Özgür birey ve toplumun hukuku ancak böyle bir demokratik anayasadan doğabilirdi. Dolayısıyla geçmiş resmi hukukun mahkumiyetinden, ütopik de olsa ahlaki ve siyasi haklılığımı bu demokratik hukukun gelişiminde görüyordum. Çözüm, kurtuluş, bireysel olduğu kadar toplumsal olarak da buradaydı. Bu yaklaşımım da fazla ciddiye alınmadı. Hukukun somut, maddi olguya göre hareket ettiğini biliyorum. Ama bitmemiş hareket halinde bir olay-olgu silsilesi devam ediyordu. Halen de devam ediyor. Bu durum bile mevcut hukukun yetmezliğini çok açık gösteriyor. Cumhuriyet tarihinin hiçbir dönemi ile kıyaslanmayacak bir insan hakları ve demokrasi tartışması var. Mevcut anayasanın bırakalım demokrasi ile ilişkisini, bir hukuk devletinin bile önünde engel olma durumu; önde gelen hukukçular tarafından da tartışılıyor.

Savunmamdaki temel iddialarımdan biri, ulusal kurtuluşta olduğu kadar, cumhuriyetin kuruluşunda da Kürt varlığının inkar edilmek şurada kalsın; gerçek olan Kürtlerin temel bir kuruluş öğesi olarak rol oynadığıdır. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün demeç ve yönergelerinde bunu görmek zor değildir. Birinci TBMM’deki temsilde de bu durum kendisini açıkça gösterir. Ama ne zaman ki o dönemde henüz kuruluş aşamasında olan cumhuriyet; İngiltere’nin Musul-Kerkük petrolleri nedeniyle hem Kürtler üzerinde oynamaya çalışması hem de içte saltanat ve hilafet tabanına dayalı isyanların cumhuriyeti tehdit etmesi sonucu tüm dikkatleri cumhuriyetin korunmasına yöneltmişti. Bütün isyanlar tasfiye edilirken demokratik olduklarından dolayı değil; cumhuriyet karşıtlıklarından, cumhuriyeti tehlikeye düşürmesi kaygılarından dolayı hedefleniyordu. Kürt etnik ve dini tabana dayalı isyanların üzerine de bu amaçla yürünüyordu. Burada amaç cumhuriyetin korunmasıdır. Uygulanan şiddetin azlığı-çokluğu tartışılabilinir. Yine tasfiye sonrası yaklaşımlar da eleştirilebilinir. Ama cumhuriyetin kuruluş sürecindeki isyanlar ve burada Kürtlerin iki yönlü rolü önemle göz önüne getirilmelidir. İsyan bahanesi ile aşırı bir ulusçuluk anlayışını tüm Cumhuriyet tarihine yaymak, en büyük yanlışlık ve talihsizlik olmuştur. Asli bir kurucu öğenin tarihte bir benzeri daha görülmeyen ‘dil yasağına’ kadar varan uygulamaya tabii tutulması trajik bir durumdur.

Cumhuriyetin kurucusu olarak Atatürk’ün temel bir amacının bu olduğuna inanmıyorum. Kuruluşta cumhuriyetin bekaa sorunu temel bir kaygıdır. Tüm sorunlara bakışta bu vardır ve anlaşılırdır. Atatürk’ün demokratikleşemeye adım atmaya yönelik iki demokratik deneyimi vardır. Bu denemelerde başarılı olamaması otariterliği ile izah edilemez. Başarılı olamamada sosyal gelişme düzeyi ve yetersiz kadro daha objektif bir rol oynamıştır. Kaldı ki cumhuriyetin kendisi bilime verdiği şansla, özgür bireyin ortaya çıkışında fidelik rolünü oynamıştır. Demokrasinin alt yapısında en temel bir gelişmedir bu. Atatürk’ün çağdaş medeniyet hedefinin de en iyi ifadesini uygarlıkta bulduğu açıktır. Cumhuriyet nesillerine bırakılan görev buydu. Yerine getirilmeyen en temel görev de budur. Cumhuriyeti yoz bir oligarşiye dönüştürenler bundan sorumludur.

Savunmamı özce böyle bir cumhuriyet değerlendirmesine dayandırmaya çalıştım. PKK hareketinin oluşumunda cumhuriyetin yoz bir oligarşiye dönüşümü temel bir rol oynar. Çıkış döneminde “Kürt” sözgcüğünün ağızdan çıkması ya cezaevi ya da dağa çıkışla sonuçlanıyor. Burada demokrasi yoksunluğunun çok ötesinde, ürkütücü bir inkar durumu vardır. Dolayısıyla örgüt adına, hem programatik hem de eylemsel bazda atılan her adım beraberinde çok fazla radikalliği getiriyordu. 1970’ler Türkiyesi’nin aşırı kutuplaşması ve şiddet ortamı, yine dünya çapındaki “soğuk savaş” kutuplaşması herkesi, her hareketi etkilediği gibi beni ve temsil etmeye çalıştığım örgütü de şiddetle etkileyeceği açıktır. Hareketin ortaya çıkışında yetersiz tarih ve siyasi bilinç durumu, bunun yanında yanlışlıklarla dolu değerlendirmeler neredeyse o dönemin her hareketini çağdaş mezhep durumuna düşürüyordu. Yine cumhuriyet, demokrasi ve hukuk kavramlarına ulaşmak şurada kalsın; genel bir devlet kavramına bile ulaşılamadığı herkes için acı bir gerçektir. Sözde, ideolojilerin savaşı veriliyordu. Ama şimdi geriye dönüp bakıldığında birçok yönden cehaletin savaşının verildiği acı bir gerçektir. Bundan yalnız bireyin, örgüt mensuplarının sorumlu tutulamayacağı; tüm bir dönemin, Türkiye söz konusu olduğunda dar çıkarcı oligarşinin en başta sorumlu tutulması gerektiği de açıktır. Burada kastım suçlu aramak değildir. Kastım, yakın tarih ve çıkış koşullarına objektif bir anlam vermektir. Hukuk ne kadar resmi, somut da olsa bu gerçeklikten bağımsız olamaz. Hukukun en azından hüküm verirken belli bir objektifliği göz önüne getirmek durumunda olduğu inancındayım.


Dönemin tüm bu temel özellikleri göz önüne getirildiğinde, PKK programındaki hedeflerin en ayırılıkçı propaganda döneminde bile cumhuriyetin özüne karşı olmadığı gibi; aradığı birliğin ancak demokratik cumhuriyetle gerçekleşeceğini, esas amacının da bu olduğuna kuşku duymuyorum. Savcılık iddianamesine karşı, böyle bir cumhuriyeti savunmamın hem bilimsel, hem de hedeflerimin özünü teşkil ettiğini vurguladım. Savunmalarımın bunu yeterince kanıtladığı kanısındayım. 70’ler dünyasında özgürlük ve eşitlik için oldukça yaygınlaşan, ister sınıf temelinde ister etnik-ulusal veya dini temelde olsun, tüm hareketlerin bir benzerini yaşadığımız açıktır. Düşünce ve inanç alanlarında olduğundan çok daha fazla, yasa dışılığın da ötesinde, bir kültür-kimlik inkarının tepki doğurmaması anormaldir. Dolayısıyla ben, PKK’nin ve önderlik ettiğim insanı en büyüklerinin, bizzat mensuplarının yaşadığı ve yol açtığı acıları ne kadar büyük olursa olsun resmi yasal düzene radikal bir başkaldırı da olsa ahlaki ve demokratik siyaset açısından zorunlu, bilimselliğin gereği meşru bir çıkış biçiminde değerlendirdim. Savunmamın önemli değerlendirilmesi de budur. Bununla görünüşte resmi hukuka karşı en ağır davranışlardan birine öncülük ediyorum. Bu kadar aşırı bir kimlik inkarı başka bir ifade tarzına da imkan vermiyor. İnsan benliğine saygılı ve onurlu olmak istiyorsak yalnız da olsak direnmenin meşruiyetine inandım. Başka tür insanlığımı koruyamayacağım endişesini hep taşıdım. Savcılık iddianamelerinde bu yan hiç görülmek istenmiyor. Ama, yarın eğer demokratik cumhuriyetimiz ve anayasamız olacaksa, bu meşru direnmenin de önemli bir rol oynadığı teslim edilecektir. PKK’nin yanlışlıklarını hiç kimse benim kadar görüp, üzerine gitmemiştir. Ama temel bir özgür kültür, kimlik arayışında olduğu da görülmelidir. Resmi hukuk açısından tümüyle suçlanma tarzları geleneksel dogmatik dini suçlamalardan farksızdır.
İddianamelerde görülen temel bir yanlışlık da eylem yapısı hakkındaki değerlendirmedir. Kapsam ve süre bakımından düşük yoğunluklu bir savaş olarak değerlendirilen bu isyanda, kamuoyunda yaratılan etkilenmelerin de bir sonucu olarak eylemlerin düz değerlendirilmesi, bana maledilmesini, olayı en yoğun yaşayan biri olarak fazla gerçekçi bulmadım. Örgüt içinde adeta hergün bir karşı savaş durumunu yaşadım. Meşru savunma düzeyinde tutmak için olağanüstü bir çaba harcadım. Kime, hangi meşru savunma dışı eylem anlayışlarına karşı nasıl mücadele verdiğimi PKK’nin içini biraz inceleyenler göreceklerdir.
Eğer dünyanın birçok bölgesinde; örneğin Cezayir, Filistin, İran, Bosna, Kosova vb. yerlerde yaşanmış eylem yoğunluğuna ve kayıplarına karşın, bizim eylemlerimiz çok sınırlı kalmışsa bunda birey olarak konumum, rolüm daha iyi görülebilirdi. Bu hususta kendimi ceza maddesinden korumak için değil, yine gerçekliği olduğu gibi görmenin, hukuk açısından vezgeçilmez olduğu inancındayım. Sonuçta doğru bir çözüme gidilecekse, hukuksal yapılanmanın bu yönü önemli etkide bulunacaktır.
Savunmamın temel ağırlık noktalarından biri de, yüzyılın sonlarına doğru dönüşen dünya ve Türkiye koşullarında PKK’nin, dolayısıyla Kürt sorununun da önemli dönüşümlerle karşı karşıya olduğunu ve bu yönlü ortaya çıkan gelişmeleri açıklamaya çalıştım. Bu husus da hem iddianamede, hem kararda fazla göz önünde bulundurulmadı. Gelişmelerin hukuki bağlantısı kurulmadı. Bunu, özellikle geleceğe ilişkin öneminden ötürü açma gereğini buluyorum.
90’larda Sovyet sistemindeki çözülme, etkileri açısından en azından II. Dünya Savaşı sonrasına benzer etkilenme ve sarsılmalara yol açtı. Sosyalist sistemin demokratik evrimi gösterememesi; buna karşılık kapitalizmin kendi otoriter faşist rejimlerini aşma ve demokrasisini yaygınlaştırma yeteneğini göstermesi; çözülüşün temel nedeni olduğu gibi, demokratik sistemin dünya çapında gelişme göstermesine yol açtı. Bunda şüphesiz bilimsel-teknik gelişmelerin rolü belirleyicidir. Çözülüşle birlikte soğuk savaş dönemine ait kutuplaşmalar anlamsızlaştığı gibi, buna dayalı sağ-sol ayırımlarının şiddet anlayışları da anlamını yitirmeye başladı. Öne çıkan ve yükselen temel değerler; insan hakları, demokratikleşme, kültürel kimlikleri sahiplenme, benzeri ana konularda yoğunlaştı. Mücadelelerin dili de şiddet olmaktan çok, barışçıl biçimlere evrildi. Son bir-iki yüzyılın; sınıfsal, ulusal kavgaları, savaşları artık ağırlığını ve anlamını yitirmesine; yani yüzyılın barış ağırlıklı sınırların meşruiyetini esas olarak, içte insan haklarına, demokratikleşmeye ve bununla kültürel özgürlüklerine kavuşmaya bıraktı.
Gelişmelerin bu yönlü olacağı genel bir kabul gördü. Birçok ülke pratiği de bunu doğrularcasına önemli gelişmelere tanık oldu. Günümüz dünyasının halen yaşadığı dönüşümün sarsıntıları, bu temelde olduğu gibi, gelişme şansının da bu tür gelişmeleri bünyelerinde en kapsamlı yaşayan ülke, örgüt ve bireylerden yana olacağı açıktır. 90’lı yılların Türkiyesi’nde de hem kendi tarihi, toplumsal, ekonomik, kültürel-siyasal gerçekleri; hem de güncel dünyanın, özellikle Ortadoğu’da yaşanan bu gelişmelerden şiddetle etkileneceği açıktı. İmparatorluğun kalıntılarından bir cumhuriyet yaratmakla birlikte, Atatürk döneminin iç ve dış koşulları, sorunların çözüm dili olarak demokratik yönde evrime fırsat tanımamıştır. Kaçınılmaz bir otoriter dönem yaşandı. II. Dünya Savaşı koşulları, güvenlik kaygısıyla daha da içe büzülmeye yol açtı. Dönemin daha çok faşizme karşı demokrasinin zaferi ile sonuçlanması nedeniyle, dışta yaşanılan etkiyle; sorunun çözümü için, üstten bir demokratikleşme çabasına girişildiyse de, devlet ve toplum yapısında, hukukta yeterince yansımasını bulamadı. Gelişme, daha çok oligarşik karakterde oldu. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi ve dengelerini dikkate almayan bu yönlü oligarşik gelişmeler, 27 Mayıs askeri müdahalesiyle yeni bir sürece yol açtı. Bu süreç, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleriyle derinleşerek sürdü. Giderek artan bir ekonomik ve toplumsal bunalıma yolaçtı. Yeni anayasalar yapılmasına karşın, devletin hukuk niteliğinden daha fazla uzaklaşması, keyfi rejimlere yolaçmaya götürdü. Toplum; hukuka, özellikle de demokratik hukuk esaslarına göre değil; iktidar erki, güç hangi taraftaysa o tarafın çıkar ve kurallarına göre idare edilmeye çalışıldı. Cumhuriyetin başlangıç dengelerinden ve yapısından giderek daha da uzaklaşıldı. Rejimde yozluk gün geçtikçe daha da arttı. Kapitalizmin vahşi döneminin de ötesinde hiçbir sistemle izah edilmeyecek gelişmeler ortalığı kapladı. Herkes başının çaresine bakmaya, “gemisini kurtaran kaptan” rolüne soyundu. Temel moral ve hukuk değerlerinde aşınma daha ileri bir boyuta vardı.
Darbeler, çözümden ziyade bunalımın daha da derinleşmesine yolaçtı. Yapılan anayasalar, adeta toplumu kefene sarmaya benzer roller oynadı. Sağ-sol şiddet durumu, sorunları daha da içinden çıkılmaz kıldı. Şüphesiz bu durumlar, kendiliğinden güncel gelişmeler olarak değerlendirilemez. Tarihi temel kadar, çağa olumlu yanıt verememe, dar çıkarcılık, birçok benzer toplumda görülen oligarşinin gelişme zeminine yolaçtı. Hakedilmediği halde, yaşanan bu oldu. Türkiye, 90’lı yıllarda bu durumu, dünyadaki demokratikleşmenin de etkisiyle yoğun tartışmaya başladı. Tartışma kapsamlıydı. Bazı demokratik adımlara niyetlenildi. Tam da bu noktada PKK önderliğindeki düşük yoğunluklu savaş çözümlenemediği için, ön görülen bu adımlar atılamadığı gibi, devleti daha da içinden çıkılmaz hale sokan; halen yoğun yaşanılan, tartışılan çeteleşme tehlikesi ile karşı karşıya bıraktı. Şiddette kilitlenme durumu, Türkiye tarihinin en kapsamlı faili meçhul cinayetlerine, neredeyse hukukun çetelerin insafına bırakılması gibi olumsuz gelişmelere yol açarken, devletin raydan çıkma tehlikesi açıktı. PKK içinde de buna benzer gelişmeler sözkonusuydu.
Ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığım bu durum, PKK’nin ortaya çıkışından 90’lı yıllara kadar olan dönemiyle, sonrası açısından önemli bir dönüşüm nedeniydi. “1993 ateşkes denemesi” PKK’nin içinde yoğunlaştırdığı mücadele, bu tehlikeli sürecin önüne geçmek kadar, dünya ve Türkiye’deki yeni gelişmeleri anlamak ve yanıt vermek endişesini de taşıyordu. Fazla derinlikli ve hakim olunmasa da bu yönlü çabalarım çok açık ve önemlidir. İstenilen sonuca o dönemde yol açmadıysa da, bu yönlü ortaya çıkan gelişmelere karşı, daha duyarlı ve olumlu olmaya çalıştım. Bu yıllarda savunmamda da belirttiğim gibi, Cumhurbaşkanı, Başbakanlık, Genelkurmayın her birinin kendi misyonlarınca dolaylı da olsa yansıttıkları önemli mesajlar sözkonusu oldu. Bu mesajlara karşı, tek taraflı iki defa ateşkes denemesine giriştim. Bu tutumumun altında yatan temel nedenler, şüphesiz Dünya ve Türkiye’deki gelişmeler kadar PKK’nin eski program ve eylem yapısının artık kilitlendiği, çözümsüzlüğe yol açacak kadar derinleşmesi, çözüm yeteneğini gösterememesi dolayısıyla yeni anlayış ve yöntemlere ihtiyaç duyulmasından ötürüydü. Her geçen gün, bunun etkisi daha da hissediliyordu. Daha dışardayken kontrol ve denetim yanı ağır bassa da, 96’lardan itibaren MGK konseptlerinde payıma düşene tv programlarında yoğunca işleyerek yanıt vermeye çalıştım. Örgütü bu yönlü hazırlamaya çalıştım. Çünkü karşılıklı tırmanış, çözüm şurda kalsın çıkmazı derinleştiriyor, acı ve kayıpıları dayanılmaz boyutlara taşıyordu. Suriye’den çıkarken, dağı değil de Avrupa’yı tercih edişimin nedeni siyasi bir kanalı yaratarak, şiddete kontrollü son verme niyetimdir. Bazı kişiler aracılığıyla mesaj kanallarını işletmeye çalıştım. Teslim edilişim bu koşullarda oldu. İçerdeyken de zaten İmralı yargılanma sürecinde bunu açıkça dile getirdim. Savunmamı, bir şiddet dönemini sona erdirme ve sorunların köklü dönüşümünün dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de ancak kapsamlı bir demokratik dönüşümle mümkün olacağı, Kürt sorununa da bireysel dönüşümün bir parçası olarak çözüm bulunabilineceğini bir manifesto olarak sunmaya çalıştım.
Duruşmalarda silahlı çatışmaya son vermeye yönelik çağrılarıma, PKK Merkezinden gelen olumlu yanıtlarla, olaylarda belirgin bir düşme yaşandı. 1 Eylül silahlı mücadeleye son verme çağrıma; örgütün katılmasıyla, hem güçlerin sınır dışına çekilme hem de eylemlerde Genelkurmayın tespitlerinde de dile getirildiği gibi, yüzde doksanlık bir düşüş yaşandı. Hem stratejik karar, hem uygulamalarda yıllarca istenen bu yönlü gelişmeler, kamuoyu üzerinde de olumlu etkilere yol açtı. Bu gelişmeler beraberinde yoğun olarak demokratik adımlar tartışmasını getirdi. Şüphesiz bu yönlü tartışmalarda Yargıtay Başkanı’nın yeni adli yılın açılışında yaptığı tarihi konuşma, bir dönemin kilometre taşı rolünü oynayacak önemdeydi.
Yargıtaydaki duruşma ve nihai karara bu gelişmeler ışığında gidilmelidir. Verilecek karar ne olursa olsun; Türkiye’nin 2000’e girişinde önemli gelişmelere yol açacağı açıktır. Üzerinde önemle durma, dar hukuk ceza kanunu ötesinde yaklaşım gösterme, Türkiye’nin geçmişine sağlıklı yaklaşım kadar, geleceği aydınlatmada da büyük rol oynayacaktır. Özellikle klasik isyan süreçlerinin tekrarına berzer yaklaşımlar, benzer isyanlara yol açacağı gibi, bilimsel ve çözümleyici yaklaşım, yaşanan bu isyanı son isyan olarak tarihteki yerine bırakabilecektir. Bu dava, cumhuriyetin özgür toplumsal sözleşme yoksunluğunun sonucudur.
Türkiye, günümüz toplum ve devlet yapısını tarihinde belki de ilk defa yoğun bir eleştiriden geçirmektedir. Bu eleştiriler devletin en üst düzeyinden geldiği kadar, Türkiye’nin içinden ve dışından gelmekte, köklü çözüm arayışlarını kaçınılmaz kılmaktadır. Çağla ilişkilerin evrensel demokratik ölçülerle kavranmamış olması, günü kurtarmacı anlayışlarla temel toplumsal sorunları örtbas etmenin akıllı politika sanılması, bu anlamda gelenin gideni aratması, II. Dünya Savaşı sonrasının tipik özelliğidir. Cumhuriyetin kuruluşu, tarihi bir ihtiyaç ve ileri bir adımdı. Bilimsel temellere dayanmayı sürekli gözetmesi doğruydu. Bunun için alt ve üst yapı reformları ön açıcıydı. Özgür birey ve toplum yaratma doğrultusu, demokrasiye doğru evrim gösterebilirdi. Fakat yeni bir dünya savaşının gelişi ve şer alan kutupların şiddetli zıtlıkları, daha çok güvenliği ön plana almayı, toplum ve devlet yapısından uzaklaşmayı beraberinde getiriyordu. Otoriter cumhuriyet kendini kaçınılmaz kılıyordu. Savaş sonrası tarihi bir demokrasi şansı vardı. Bu şans, daha çok ticaret ve toprak sahiplerinin artan ağırlığını oligarşik yapıya damgalarını vurmalarında fırsat olarak kullanıldı. Geriye çeken bir adımdı. Bir türlü gelişmeyen orta sınıf ve milli sanayi kesimleri, yine emekçi kesimin bu kesimle birlikte mevcut zayıflığı demokratikleşmenin toplumsal bel kemiğini zayıf ve çarpık kılıyordu. Demokratik kurumlaşmaya en çok sahip çıkması ve geliştirmesi gereken bu kesimler, gelişen oligarşikleşmenin yedeği olmaktan kurtulamadılar. Verilen kavga, kaosun derinleşmesinden başka temel bir gelişmeye yol açmıyordu. Ordunun müdahaleleri toptan dağılmayı önlemekten, vidaları daha sıkmaktan öte bir rol oynamıyordu. Birçok toplumsal proje kağıt üstünde kalıyor, günü birlikçiler kendileri için bu ideal ortamı, devlet ve toplumu daha çok soymada giderek bir yarış halinde, yağmalamayı politika haline getirdiler. Bu süreç artık temel hukuk değerlerinden bahsetmenin anlamsızlaştığı bir süreçtir.
Bu süreç şimdi köklü yargılanıyor. Son Marmara depremi ve yıllardır düşük yoğunluklu bir savaşın ortaya çıkardığı gerçeklik; devlet artık değişmelidir tarihi yargısı oldu. Devletin en temel kurumları, bu husuları her geçen gün biraz daha derinleştirerek seslendiriyorlar. Sivil toplum, tarihinde ilk defa öz gücüyle rolünü belirlemeye çalışıyor. Burada cumhuriyetin iflası değil, özellikle son 40-50 yıllık bir yönetim zihniyeti ve yöntemlerinin işlemezliği, sınıfta kalması söz konusudur. Dolayısıyla tartışmanın derinliği ve çare arayışının köktenliği, eğer ciddi bir çıkış ve çözüm bulunacaksa şarttır. Eski zihniyet ve dar çıkarcı günübirlik yaklaşımlar, en önemli tehlikeler olarak görülmelidir. Artık burada sağ-sol, iktidar-muhalefet, asker-sivil ayırımı yapmanın ve suçlamalarla kendini aklamanın doğru olmaması kadar, sonuç veremeyeceği de bilinerek, dönemin yargılanması ve çözüm olanakalarının ortaya çıkarılması gerekmektedir. Herkes rolünü görmeli ve yeni çağdaş devlet ve toplum yapısında yerini doğru belirlemeye çalışmalıdır. Gerçek ve tarihi bir toplumsal sözleşme aranmaktadır. Herkesin çabası burada gerekli olduğu kadar, yapıcı da olmalıdır.
Şunu olanca açıklığı ile bilmek, gereğine inanmak ve yerine getirmek ile karşı karşıyayız. 200 yıldır çağdaş anlamda her tür sınıfsal, ulusal, dinsel, etnik kavgalar yaşandı; darbeler yapıldı. İktidarlar değişti. Hükümetler ortaya çıktı. Fakat günümüzün her kesimin şikayetine yol açan durumuna yol açmaktan kurtulamadı. Bu şunu kanıtlıyor: Temel toplumsal sözleşme imzalanmamıştır. Üst yapıdaki kavganın sonuçsuzluğu ve tüketiciliğinin temel nedeni burada görülmelidir. Bir tarafın üste çıkması, hakim olup hatta ezmesi çözüm olmuyor. Tam tersine dengesizliği, toplumsal uyumu daha da bozuyor. Cumhuriyetin yaşadığı ve hak etmediği en temel noksanlık buradadır. Cumhuriyet belki çağdaş bir devlet oldu, ama toplumsal sözleşmesi olamadı. Onu geliştiremedi, hatta göremedi. Anlamaya yanaşmadı. En tehlikeli noksanlığımızın bu olduğunu görmekten ve bunu gidermekten korkmamak gerekiyor. Bu yapılamayan toplumsal sözleşme kendsini birçok temel alanda gösterdi ve günümüzde şikayet, eleştireden de öteye eyleme de geçirerek; geçmişi adeta boşa çıkararak gösteriyor. Düşünce, inanç özgürlüğünden tutalım; temel kültürel kimlikler, toplumsal kesimlere kadar uzlaşmanın evrensel hukuk değerlerine göre kurulmadığı, burada büyük bir noksanlık yaşandığı açıktır. Tersine mevcut siyasi ve hukuki; resmi ideoloji ve kurumlaşmalar, en ciddi engel konumunda olduklarını bu yargılama sürecinde göstermekten kurtulamamışlardır. Toplumun travmalı durumu, deprem gibi temel olaylarda da kendini gösteriyor.
Daha da açık anlaşılması için yargılandığım dava konusunu da açmakta tarihi yarar görüyorum. Kürt diye seslendirilmek istenen olguya ne ad verirsek verelim, öncelikle bilimsel tanımını yapamamaktan tutalım, hem sorunlara çağımızın gösterdiği yaklaşımlardan hiç sonuç çıkarmama ve yararlanmama, sürekli bastırma ve yok sayma; buna yönelik tepki söz konusu olduğunda da en eski aşiret mantığı ve ruh ilkelliği ile bunu en büyük tehlike ilan edip üzerine gitme, dili yasaklamaya varan ve giderek çözeceğini sanmak anlayışıyla felsefe, hukuk, siyaset, ahlak, din, tamamen bir tarafta bırakılıyor; fiziki çözüm dediğimiz son karşı kişi kalıncaya kadar tasfiyeyi esas alma, elde tek yöntem olarak kalıyor. Daha sonra yapılan yargılamalar ve uygulanan siyasetler ne anlam ifade edecekler? Fiziki çözüm için artık hukukun ve siyasetin gereği var mıdır? Olsa bile ayıbı örten asma yaprağı kadar değeri olur mu? Karşı taraf bunu, bu acımasız çözüm tarzını gördükten sonra karşı tepkide sınır tanımaz duruma; dolayısıyla çözümsüzlüğü derinleştiren karşı kutup olmaktan kendisini alıkoyabilir mi?
Türkiye'de sorunların tahrik tarzıyla kendini böyle ortaya koyması aşiret sisteminin örfi hukukunun bile gerisine düşmeye yol açıyor. Halbuki çağdaş demokratik çözüm tarzının, en kapsamlı toplumsal sorunlara bile son yüzyılımızda başarılı bir çok uygulamayla çözüme götürdüğüne tanık olunmuştur. Savunmalarımda bunu ortaya koydum. Avrupa'da çekirdek bir ülke olan İsviçre'de dört temel ulusun dil, kültür, din farklılığını en kapsamlı yaşamasına rağmen, en güçlü demokratik birlikte yaşamayı gerçekleştirebilmiştir. Afrika'da; Güney Afrika deneyimi çeşitli ırk, dil, din, etnik farklılıklarını, uzun mücadelelerden sonra demokratik sistemin zaferiyle çözüme götürebilmiştir. Asya’da; Rusya gelişkin bir federasyonla din, dil, etnik farklılıklarını çözmüşlerdir. Avustralya kıtasında Yeni Yeni Zelenda hatta Amerika kıtasında ABD"nin kendisi neredeyse tüm dil, din ulusların ortaklıklarından oluşmuş bir dünya federal sistemi; güçlü devlet olmanın en gelişkin düşünce, inanç kültür farklılıklarının en kapsamlı özgür ve eşitliği doğru yaşamasıyla gerçekleştirebileceğinin dünya çapındaki örnekleridir.
Farklılıkların özgürce yaşanması zayıflığın, bölünmenin değil; güçlenmenin zenginleşmenin zemini olabileceği, dünyamızın giderek hakim bir özelliği olmuştur.
Tarihte bağnaz din, ulus, aşiret şövenizminin, faşist totaliter rejim deneyimleriyle, insanlık dışı yüzü ortaya çıkmış ve yüzyılımızın savaşlarında iflasları kesinleşmiştir. Tersine, demokratik sistemin zengin çözümleyici özelliği dünya çapındaki başarısını kanıtlamıştır. Çağdaş uygarlığın, demokratik uygarlık olduğu tartışmasızdır.

Türkiye'nin güncel somutunu tarihi ile kıyasladığımızda toplumsal sorunlarda bir çok yönden geriye düştüğü, kendisini çözümsüzlüğe mahkum ettiği görülecektir. Burada amacımız Cumhuriyeti, imparatorlukla ilericilik anlamında kıyaslamak değildir. Fakat toplumsal sözleşme kavramının ne kadar önemli olduğu, devlet olarak ne kadar güçlü de olunsa toplumsal mukavelenin vazgeçilmez olduğunu çok iyi görmek gerekir. Bu günlerde basına da yansıyan sayın Başbakan Ecevit'in hediye olarak ABD'ye götürdüğü Fatih Sultan Mehmed'in Balkanlar’da savaşla elde ettiği yerlerde din, kültür yaşamlarından halkların özgürlüğüne ne kadar önem verdiğini gösteren fermanı takdim etmesi ve özü itibarıyla günümüzde de aradığımız bir anlayıştır. Osmanlı'nın bu kadar farklı kavim, din, dil, aşiret, ırk toplulukları arasında en uzun süreli yaşayan bir imparatorluk olmasında, toplum felsefesinde bugün de örnek alınabilecek sağlam bir toplumsal sözleşmeye sahip olmasının belirleyici bir yeri vardır. Zorla asimilasyon yoktur. Sosyal yapıların kendi içinde ve dışında zora dayanmayan, özgür tercihe dayanan farklılıklarını korumaları ve yaşamlarının ayakta uzun süre kalmasının en temel nedenidir.

Cumhuriyet çağdaş bir devlet olarak kurulmuştur. Kurumsal açıdan imparatorluğu çöküşe götüren nedenleri aşmıştır. Aynı başarıyı toplumsal alanda da göstermesi özellikle son 40-50 yılın baştan çıkarıcı özellikleri neredeyse diyalektik bir hal almıştır. Kargaşanın, kaosun diyalektiği. Hiçbir toplum bu kadar uzun bir süre bu kaos diyalektiği ile normal yaşayamaz. Bu çılgınlaştırıcı bir rejim anlamına gelir. Bu tip rejimlerin siyası ve hukuki sistemi de olamaz. Hukukun devlet ve toplum yapısından giderek dıştalanması bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır.

Bu gün yargılandığım, bu davanın konusu olarak Kürt orjinli bir toplum kesimini anlamaya çalıştığımızda bu acı gerçeklerle kıyaslamadan bir karara gitmek bu nedenlerle vahim bir hata ve yanlışlık olacaktır. Ben bu gerçekleri kastediyorum.
Bu gün yargılandığım bu davanın konusunu gerçekliklerin ışığında anlamaya çalışmak büyük önem taşır. Cumhuriyetten ayırmakla suçlandığımız Kürt kökenli toplumun, Osmanlının bile gerisinde bir toplumsal inkarcılık cenderesinde yaşanmaya zorlandığı bir gerçektir. Bir kez daha belirtiyorum cumhuriyetin kuruluş sürecinde asli bir kurucu üye olduğu resmen tanınmıştır. En azından gerçekliği kabul edilmiştir. İsyanlara önderlik eden ve cumhuriyetle ters düşmüş toplum kesiminin yol açtığı sorunlar anlaşılırdır. Ama Atatürk sonrası özellikle normalleşme sağlandığında ve cumhuriyete yönelik ciddi bir tehlike kalmadığı artık Osmanlının toplumsal sözleşme statüsünün gerisinde olmaktan da öte inkara gitme, bunu dil yasağına kadar vardırma ve anayasaya da taşıma, toplumsal meşrutiyeti ortadan kaldırır ve her tür isyanın kanuni olmazsa da ahlaki ve siyasi gereksinimini ortaya çıkarır. Öncülük etmekten yargılandığım olayın temelinde bu gerçekliğin görülmesi şahsım için olmasa da, en azından yakın geçmişi doğru anlamak ve geleceğin toplumsal sözleşmesini, anayasasını doğru yapmak açısından hayati önem taşır. Başta Kürt toplumsal yapısı olmak üzere, ağırlıklı olarak Türk kökenden oluşan Türkiye (Türk demek dar kalıyor.) Ulusal yapısı içinde tüm farklı kesimlerin çağdaş toplumsal sözleşmesini bilimsel temellerde düzenlemek artık kaçınılmazdır. Cumhuriyetin kuruluşunun devrimci niteliğiyle, sonrasında gelişen kaosu ayırt etmek gerekir. Birincisine ne kadar bağlı ve saygılıysak; ikincisini de aşmayı bu bağlılığın ve saygının gereği olarak bilmek o kadar gerekli ve doğru olur.

Bu yargılanmanın somutunda bazı hususlar, çarpıcı ve tarihi açıdan çözüm arar biçimde karşımıza çıkmıştır. Birinci husus, cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlerin payı küçümsenmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundaki bu pay küçümsenirse, bu küçümsenemez bir halk gerçekliğinin çağdaş hakları uzun süre gözardı edilir, zorla asimilasyona kalkışılırsa bununla sağlıklı bir siyasi ve hukuki sistemin kurulamayacağı, kurulsa bile bu politikalarla yaşatılamayacağıdır. Ama politikaya ve hak eşitsizliğine karşı meşru da olsa bir isyanın ayrılıkçılık temelinde başarıya gidemeyeceğidir. Yeterince yaşanan isyanlar, bu gerçeği büyük acı ve kayıplarıyla fazlasıyla ortaya koymuşlardır. Ayrıca isyanların ara dönemlerinde ister zorla ister kendiliğinden uykuya yatma tarzında olsun, yaşamanın çözüm olamayacağı artan birikimlerle, daha ağır patlamalara yol açacağı anlaşılan diğer bir temel husustur. Bu isyanların siyasi gerekçesini ortaya çıkarır.

Cumhuriyet tarihi bu anlamda eksik ve yanlışlığını görerek ancak doğru yola girebilir ve hak ettiği başarıya ulaşabilir. Onun için diyorum ki; bu yargılanma resmi hukukun dar ceza maddeleriyle kendini yeterli haklı bir yargılama kararıyla sınırlandırmamalı. Bu bakış açısı cumhuriyetin özüne yeterince cevap vermeyecektir. Şunu bir slogan olarak her zaman dile getirmekten kendimi alıkoyamam. Ben cumhuriyetin özüne değil, oligarşik saptırılmasına karşı savaştım. Bunu yeterince ifade edememe veya isyan sürecinde bazı eylemcilerin asla kabul edilemez eylemlilikleri, mücadele gerçeğimin bu yönünü ortadan kaldıramaz. Daha da genelleştirirsem PKK öncülüğünün program ve eylemlerinde ki ütopik ve yanlışları, gerçeğimin bu asli özelliğini ortadan kaldıramaz. Kaldi ki içinde milyonlara varan kitlenin, kültürsüzlüğün ürünü birçok kuralsız bireyin ve bizzat savaşan tarafların tüm eylemlerinde bu kadar abartmalı yargılanmam, kapsamı bu kadar olan bir sorunda sorumluluğun bilimselliğini epey aşan bir biçimde bana yığılmasını evrensel hukuk ilkeleriyle, temel siyaset ve ahlak felsefesiyle bağdaştırmak mümkün değildir.

Bu Dava Demokratik Cumhuriyet ve Anayasasıyla Sonuçlanacaktır
Cumhuriyet olarak kurulan devletin çok sözü edilmesine rağmen özü, en az anlaşılan kavramlardan biridir. Atatürk, şüphesiz kuruluşunda temel rolü oynadığı eseri tanıyordu ve onu ulusa biricik armağan olarak bırakıyordu. Anlaşılması için bilim ve eğitime başta gelen bir yer veriyordu. Bu konularda gerçek ve büyük bir devrimci rol oynuyordu. Ama bu eserin tamamlanmaya ihtiyacı olduğunu, özellikle toplumsal zeminin yenilenmesi en temel sorundu. İki demokratik deneyim Terakkiperver ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Üst yapıdaki reformlar toplumsal dokuyu fazla derinliğine değişikliğe uğratamıyordu. Doğuda isyanlar nedeniyle durum daha da geriye gitmişti. Dünya savaşı tehlikesi iç değişime fazla imkan vermiyordu. Bu hususlar imparatorluktan kalan enkazdan, devlet yenilenmiş olarak çıkıyordu. Ama ona göre yeni toplumsal sözleşme kurulamıyordu. Yeni bir ekonomik sosyal gelişme bunun maddi zeminini henüz yaratmış iken, eski feodal yapıya dayalı toplumsal uzlaşma cumhuriyet ile çekişmeyi aşamıyordu. Bir çok yönü zayıf ve tecrübesizliğinden dolayı yaratacılıktan yoksun olur. Eski statükoyu aramasından ötürü cumhuriyetin toplumsal zeminin giderek ağırlaşacak sorunlarla yüz yüze geliyordu. Kurulan siyasi rejimler bu iki yapı arasında gereken köprü rolünü oynamak şurada kalsın, daha da yobazlaşmalarına yol açıyordu. Bir kısım siyasi yapı cumhuriyetten nasiplenirkken, karşı bir kısım da bu haldeki çelişkili toplumu istismar ediyordu. Siyasette yozlaşmanın diyalektiği de böyle gelişti. Dünyada çağdaşlaşma sürecini yaşayan bir çok toplumda da benzer sorinlar yaşanıyordu. Fakat öncülük düzeyinde olan bazı ülkeler demokratik sistemin ölçülerini geliştirerek başarılı çözümlere yol açabildiler. Demokrasi belki de tarihte ilk defa kapsamlı bir biçimde toplumsal sorunların daha başarılı çözüm dilini yakalıyordu. Şiddete dayalı hakim ve otoriteryan yaklaşımların başarısızlığı kadar, yol açtığı tahribat ve gerilikler de ortaya çıkıyordu. Demokrasi ile mukayesede üstünlük ve başarının hangi sistemden geçtiği belli oluyordu. Türkiye cumuriyetinin geç kavramaya başladığı ve sırf batıya yaranmak için şekil şartlarını yerine getirmekle demokratikleşilemeyeceği de artık açığa çıkmıştır. Kurnazca, temel kavramlarla oynamak belki demogoji ustalarını ortaya çıkarabilir. Ama çok gerekli olan demokratik önderleri ortaya çıkaramadı. Demogoji ile adına hareket ettiği demokrasi arasındaki ilişki en tehlikeli ihanetlerden biri haline gelmiştir. Türkiye toplumu, bu ihaneti hak etmediği halde en tehlikeli biçimlerde yaşayan toplum haline gelmişti. Her yüce kavramın içi boşaltılıyordu. İnsanlığın uğruna yüz yıllarca kavga verdiği, özellikle büyük düşünselliğin ürünü olan kavramların fetişleşmesi, fahişeleşmesi söz konusuydu. Aydın hastalıkları derinleşiyordu. Batı rönensans ve aydınlanma ile dekmokratikleşirken Türkiye cumhuriyetinin sınırlı bazı olanakları da bu aydın ve politik cambazlkıları nedeni ile en içi boş, düşünmeden konuşan, pratik gereklerine yanaşmayan entelektüel ve politik ahlaksızlığın derinliğinde kulaç atıyordu. Hukukun bu gereklilik karşısında fazla bir düzenleyici gücü olamazdı. Anayasa ve yasaları raflarda gittikçe tozla boğulan metinler olmaktan kurtaramazlardı. Günümüzde yargının en zayıf kurumlardan biri olmasının nedeni de bu yapılardır. Halbuki yargının üçüncü bir güç olduğu tanımı yapılırdı. Günümüzde cumhuriyeti numaralayarak tartışmanın fazla değeri yoktur. Ama içeriğinin demokratikleştirilmesi ekmek, su kadar gerekli ve vaz geçilmezdir. Cumhuriyet demokratikleşmeden ilerlemesi şurada kalsın, zaten korumakta zorlandığı, yapıyı da, bu haliyle fazla koruyamayacağı anlaşılmıştır. Bu durum kurumların zayıflığı ve tecrübesinin eksikliğinden ileri gelmiyor. Yine asker-sivil kadro zayıflığından ileri gelmiyor. Fazlasıyla bu yanları var ve güçlüdür. Ayrıca ekonomik ve sosyal temel zayıflığı da artık söz konusu değil. Gelişkin bir demokratik cumhuriyette, el verecek olgun bir ekonomik sosyal yapı oluşmuştur. Kültürel birikim bütün yoz ve çarpıklığına rağmen yeterlidir. Eğitim kurumları ve eğiticiler fazlasıyla mevcuttur. Güçsüz ve özden yoksun bırakılmış da olsa bir hukuk ordusu da vardır.
Ama bütün bu veriler, tarihin en ağır sorunlarını yaşamaktan kurtulma şurada kalsın, bizzat iradeleri dışında da olsa sorunun kaynağına dönüşmekten kendilerini alıkoyamamışlardır.

Büyük demokrasi tartışmasının altında yatan Türkiye gerçeği özce böyledir. Bu tartışmayı artık bir konsensüse, toplumsal sözleşmeye dönüştürmeden ileriye yönelik atılacak her adım, şimdiye kadar olduğu gibi ters tepmekten alıkonulamayacaktır. Temel halkaya eklenmeyen tüm halkalar boşa sallanır. Cumhuriyetin Atatürk zamanından beri eksik kalan toplumsal sözleşmesinin yerine geçirilmeye çalışılan bütün zoraki anayasalar uygulanamamaları şurada kalsın, sık sık lağv edilmekten kurtulamamışlardır. Hakiki demokrasinin uygulandığı ülkelerde yüz yılda yapılabilecek bir değişiklik on yılda bir, o da gayri meşru yollardan yapılmaktan kurtulunamamıştır. Neden yine gönüllü özgür düşünce ve inanç savunmasına dayanmak kadar, tüm toplumsal gerçekliği olan kesimlerin çıkarlarını, oydaşlığını vazgeçilmez kılan toplum, sözleşme yoksunluğudur.

Bunun altında yatan temel neden de yeterince özgür birey ve toplum gerçeklerinin oluşamaması, buna fırsat tanınmamasıdır. Bazı çıkar odakları hak etmedikleri boyutlarda kendilerini ifade etmektedirler. Bu kesimler düzenden veya düzensizlikten yararlandırılırken diğer kesimlere anti-demokratik ve hukuk dışı yaklaşımlarla yaklaşırlarken, alabildiğine de yasaklamacı güce erişmişlerdir. Özde bir ulusal ve toplumsal hukuk yakalanamamıştır. Var olan da oligarşik çıkar gruplarının istismarına uğramaktan kurtulamamışlardır.

Bu anlamda tanınmayan hukuk veya hukuksuzluk, affetmiyor. Ektiğini biçersin. Tüm toplum kesimleri bu temel nedenlerle çarpıkta olsalar aslında ayağa kalkmışlardır. Toplum, genel bir isyan halini kendine göre yaşamaktadır. Burada kavgayı savunmuyorum. Kavga fazlasıyla yapılmıştır. Nedenine inilmediğine ve amaçlarına yanıt verilmediğine karşıyım. Gün belki de hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar hem zorlayıcı; hem de olanakları açısından eşsiz bir biçimde bu büyük kavga, toplumunun hak nedenlerine inmek ve gereklerini yerine getirmek zorunda bırakıyor herkesi. Çözmezsen çözüleceksin aşamasını herkes iliklerine kadar yaşıyor.
Bunun adı, tarihi toplumsal sözleşme hakkı ile geçiştir, bu geçişin gerçekleştirilmesidir. Yaşananlar, bu anlamda herkesi ve yasal, anti yasal her kurumu özeleştiriye zorluyor. Başka çıkış kurtuluş yolu bırakmıyor.
Toplumsal sözleşmenin diğer adı demokratik toplum sistemi, onun alt ve üst yapısıyla kuruluşu, anayasal tartışmalarının da özüdür. Bazı şekilsel madde değişiklikleri, hastalığı daha da ağırlaştırır. Toplumsal sözleşmeye geçerken, başta özgür birey ve toplumunu temel almak gerekir, bu tam gerçekleşmemişse bile bu varsayımla başlamalıyız.

Özgür birey ve toplum kesimlerine dil, din, ırk, ulus, etnik farklılıkları ne olursa olsun hepsine düşünce, inanç ve kültür değerlerini özgürce yaşama hakkı tanınmalıdır. Sayıları ve varlık durumları burada söz konusu olmayan ancak burada geçerli olacak ilke eşitliktir. Geçmişte yapılan en temel hata, bu temel kategoriler arasında zorlayıcılıkla birini diğeri aleyhine kullanmak olmuştur. Bu tutum baskı, totaliter ve faşist rejimin özüdür. Ne ulusal ne sınıfsal çıkarları adına özgür ve eşit uygulanması gereken düşünce, inanç ve kültürel yaşam farklılıklarına fazla müdahale edilemez. Edilirse daha başlangıcında demokratik uzlaşmaya temel darbe indirmiş olunur. Burada azı-çoğu, gereklisi-gereksizi tartışılamaz, ilke söz konusudur. Bunda demokratik rekabet en iyi işleyebilecek durumdadır. Özgürlük ve onunla birlikte eşitlik, adil rekabetin de özüdür. Bunu da tüm özgür birey ve oluşturdukları her tür topluluğa tanımak gerekir. Demokratik sistemin bu özde kuruluşu, anayasa ve yasaların ruhuna işlendi mi demokratik toplumun büyük yaratıcı gücü ortaya çıkacaktır. Düşünce, inanç ve kültür farklılıklarının yasal güvenceyle rekabete açılması halinde müthiş bir toplumsal zenginlik olacağı görülecektir. Burada yararlı, değerli olan her şey anlamını bulacak, toplumdan alıp fazlasıyla vermesini bilecektir. Değersiz ve zararlı olan da hak ettiği yeri bulmaktan kurtulamayacaktır. Burada her şey bilinçli ve yasaların güvencesinde olduğundan ne devletin babalığına, ne dinlerin ilahına sığınılmayacaktır. Para ve güce de dayanılamayacaktır. Burada hukuk gerçek kaynağını teşkil edecek ve en adil dağıtacaktır.

Demokratik anayasa ve yasaların bu eşsiz gücü bir toplumun temel gücü ve kıvancıdır. Zorbalara ve kurnazlara yer olmadığı gibi, haksızlığın güç mihraklarına da yer yoktur. İster sınıfsal, ulusal; ister dini, etnik baskılara da yer yoktur. Her şey ve herkes kardeşçe, adilce paylaşır ve yaşar. “Tek bir ağaç gibi hür bir orman gibi kardeşçesine!”
Ben böyle bir Türkiye'de doğmadım. Uzun yıllar “neden şehirli bir Türk gibi doğmadığıma da pişmanlık duyardım” bu tehlikeli bir anti-demokratizmin saçtığı bir zehirdi. İçinde her tür isyan tohumunu da barındırıyordu. İnsanlar kimden nasıl doğarlarsa doğsunlar, buna pişman edilmemeliler. Bir düzen buna yol açmışsa en büyük suçlu o düzendir. Çünkü sürekli isyancıyı, o da acıyı, ölümü doğurur. Onun için büyük bir isyanın sonunda bellediğim temel ders; isyanlara yol açmayacak bir düzendi. Bunu çağımızın en değerli nesnesi veya anlamı olarak demokratik sistem ölçülerinde yakaladım. Bir isyanın, tüm isyanların ister zaferi ister yenilgisi, hiçbir demokratik eylemin yerini tutamaz. Sınırlı bir demokratik çözüm imkanı en başarılı isyana tercih edilmek kadar; en yetersiz bir demokratik düzen de, en oturmuş otoriter düzenlere tercih edilmelidir. Mücadele bunu öğretti. Herkese öğretiyor. Tüm kurumlara ve devlete de öğretiyor.

Adına yargılandığım Cumhurbaşkanın deyişiyle “bu en son Kürt isyanı” aslında demokrasinin sınırlı gereklerine bile yanıt veremeyen Türkiye düzenine bir isyandır. Çok acımasız ve kayıplara yol açmadan bahsediyor.
Hayvanlara bile uygulanmayacak, belki tarihte de örneği görülmeyen -çünkü Ezop'un da bir köle dili vardı, utanmadan konuşuyordu- sınırsız baskının sembolü dil yasağını, tüm yasal sistemin özüne içireceksin ve vatandaştan kalkıp düzene uymayı bekleyeceksin. Bu büyük bir anormalliktir. Bu Kürt isyanın anormalliği de bu nedenledir. İki anormalliği aşmaktan başka çaremiz yoktur. Ne kendini, ne eğitimsizlikten ötürü Türkü, Arabı, Acemi yaşayabilen bir Kürt; büyük bir problem kaynağıdır. Ölüp öldürmesi de hiç çare olmuyor. Bu bir insanlık trajedisidir. Ben Cumhuriyettin Kürt karşıtı olduğuna inanmıyorum. Cumhuriyet belki de bir Türk’ten daha çok Kürt için bir nimettir. Bunu çok iyi bildikleri için kendi egemenleri Türkçe eğitilmesini de engellemiş, istememişleridir. Katmerli geriliğe mahkumiyet çıkarlarına daha uygun olmuştur. Bu Kürdün, Türkçe veya başka bir dil öğrenmesi zenginliktir. Özgür birey olarak Cumhuriyettin vatandaşı olması bir onurdur. Bunlar tartışılmıyor. Tersine bu zenginliğin sistemi demokrasisi, anayasası niye kurulmadı deniliyor. Bunlar olsaydı PKK olur muydu? İsyan olur muydu? Apo olur muydu?

Bu isyanın meşru temelinin bilimsel izahını savunmamda yaptım. Hata ve yanlışlıklarını da ortaya koydum. Her yeni düzeni daha öncekinin yaşadığı çatışmaların ürünü olduğu sıkça gözlemlenen bir toplumsal gerçekliktir. Uzun süredir, genelde olduğu gibi, Kürdün düzenle yaşadığı çatışmanın da anlamsızlığı artık anlaşılmalıdır. Yakın geçmişteki çatışma düzeninden, önümüzdeki barış düzenine geçiş yaparken bunun içerisinde her toplum, her grup gibi Kürt de kültürel özelliklerine onun özgür ifadesine göre yer almalıdır. Burada ayrıcalıklı bir yer istenmiyor. Çok sözü edilen ne ayrı devlet, ne federasyon, ne otonomi bunlardan bahsedilmiyor. Demokrasi uygulandığında gerek de görülmüyor. Cumhuriyetin demokratik içeriğinde, demokratik bir halk olarak yer almak isteniliyor. Cumhuriyetle en sağlam demokratik birliktelik içinde yaşamak isteniliyor. Zorlansa da ayıramayacak kadar güçlü ve zengin bir birlikteliktir bu. Neredeyse iki yüzyıldır çağdaş anlamda süren bu Kürt sorunu, isyanları artık böyle bir Cumhuriyetin, demokrasi tabanı olunsun isteniliyor. En doğru çözümün bu olduğuna inanılıyor. Bu kavgadan çıkarılacak en doğru sonuçta budur diyorum.

Sonuç olarak Cumhuriyetin demokratikleşememesinin ürünü olan bu sorun, doğurduğu son PKK öncülüklü isyanla birlikte, çözümünü de aynı platforma, demokratikleşmeye bağlamış bulunmaktadır. Kördüğüm olmuş Kürt sorununun, kapsamlı bir demokratikleşme dışında uygulanabilir bir çözümün gerçekçi olamayacağını tüm taraflara göstermiştir. Yirminci yüzyılın sonunda bastırma, zoraki asimilasyonla; buna karşı tepki ve isyan dönemini tekrarlamanın bilimsel olarak da hiçbir anlamı kalmamıştır. Yani topluma da devlete de bu yöntemlerin acı ve artan kayıplardan başka vereceği bir şey yoktur. Tarihin artık görmezlikten gelinemeyecek dersi budur.
Dünya çapında eşsiz çözümleyici gücü kanıtlanmış demokratik sistemin temel ölçülerinin sıradan bir uygulanmasının bile, bizi çözüme götürebileceği de anlaşılmıştır. Türkiye, devlet ve toplum olarak tüm sorunlarında olduğu gibi bu sorunun en kapsamlı demokratik tartışmasıyla birlikte, demokratik anayasa hazırlıklarını yaşamaktadır. Artık ciddi ve demogojiye kaçmadan bunu yapmalıdır. Bu temelde Cumhuriyetin demokratik içeriğe kavuşması kadar, bunun anayasasına sahip olması dışında ne bir çaresi ne de bir tercihinin kaldığı bir tarihi dönemeçten geçmektedir. İnancım bunun başarıyla gelişeceğidir.

Bu gelişmelerde hem PKK, hem kişi olarak rol ve sorumluluğumun bilincindeyim. Geçmişe ilişkin değerlendirmelerimin bilimsel ve samimi olduğundan zerre kadar kuşkum yoktur. Daha önemli olan ve yapmam gereken bundan sonraki görevlerim ve çalışmalarımdır. Yaşadığım müddetçe, öncelikle PKK’yi şiddet yönteminden arındırma ve Türkiye’nin içine girdiği demokratikleşme sürecine, yasal dönüşümüne hazırlamadır. Silahlı mücadeleyi bırakmaya ilişkin PKK Merkezi, kararlılığını açıklamış bulunmaktadır. En yakında 2000’e ulaşmadan tüm örgüte bir kongre ile bu tavrımın resmileştirme kararlılığına da sahip olup, başaracaklarına da inanıyorum. Türkiye demokratik yasal sürecine dönüşme ve dönme temelinde devletin de artan bir duyarlılıkla kolaylık sağlayacağına dair umutluyum. Buna ilişkin üst düzey kurum ve yetkililerin cesaret verici yaklaşımları vardır. PKK’nin değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım. Buna katkı için bizzat yaşadığım süreci zemin olarak sunmaktan, en zor koşullarda bile barış ve kardeşlik çözümüne dair söz ve pratiğimle yanıt vermekten geri durmadım. Bu tutumum kişisel endişelerin çok ötesinde, içinden geçilen tarihi aşamanın bilincinde olmak, demokratik sistem içinde, evrensel hukuk ölçülerini çözüm için en uygun yol olduğuna inanmaktan kaynaklandığını belirtmeliyim. En ahlaki tutum kadar, doğru siyasal tavrın böyle olması gerektiği inancını korudum, irademi sürdürdüm.
Sayın Başkan, değerli üyeler!
Savunmalarımın sonuncusu özce sizlerin şahsında en yüksek hukuk kurumuna çok kısa bir mektup biçiminde sunuyorum. Fazlasının gerekmediğine, ihtiyaç da duymadığınıza da eminim.

Bu hukuk yılının açılışında 2000’e girişte sayın Yargıtay Başkanı bana göre Demokratik Hukuk Manifestosu niteliğindeki konuşmasını yaptı. Kendi eylemimi ve sonuçlarını, bu manifestonun dipten zorlayan en temel etkeni olarak değerlendiriyorum. Bu temelde bir yargılanmayı ise trajik buluyorum. Yargıtay Başkanı 2000 yılına Sokratsız girmenin büyük bir eksiklik olduğunu söyledi. En büyük korkum, eylem yönüne ilişkin suçlamalar ne kadar kapsamlı olursa olsun, düzenin yerleşik tanrılarına inancı yıkmak kadar, özgürlüğün meleklerine yol açmamdan ötürü Sokrat’tan daha trajik yargılanmam ve karar konusu olmam söz konusudur. Böyle bir başkanın ve onun yargıçlarının bu davada taraf olmamaların dilerim. Buna üzüldüm.
Sayın Yargıtay Başkanı Türkiye’deki hukuk sisteminin evrensel hukuk değerlerinden uzaklığını veciz biçimde ortaya koydu. Anayasa’nın meşruluk debisinin sıfıra yakın olduğunu da söyledi. Bu arada düşünce inanç, kültür değerlerine göre özgürce yaşamanın çağdaş demokratik hukukunun özü olmak kadar, uzun süre yasaklarla önünde bent teşkil etmenin, meşru isyan gerekçesi olacağının da savunucusu durumundaydı. Ama görevde olduğu müddetçe resmi hukuka bağlılığını da ekledi. Trajedimizi karşılıklı katmerleştiren gerçekler bu sözlerde gizlidir.
Umudum, yine de vereceğiniz karar aslında çoktan aşılması gereken TCK 125’e göre olacaksa da, bundan alınacak derslerin çarpıcı bir biçimde evrensel hukuk değerlerinin Türkiyelileşmesinin artık engellenmeyeceğidir. Bu yargılama, tarihe anayasasıyla birlikte resmi hukuk sisteminin hiçbir zaman bağımsız erk olamamasıyla birlikte bağımsız yargının önünün açılacağının bir platformu olmuştur. Bununla birlikte cumhuriyet içindeki hukuksuz güç kaynaklarının, artık bundan dolayı sistemlerini fazla sürdüremeyeceklerinin de bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. En doğru çözüm kadar, adil güç kaynağının yine de başka hiçbir yerde değil hukuk içinde, onun evrensel demokratik ölçülerinde bulmanız, bağlı olmamız gereğini de öğretici kılmıştır. Resmi hukuk maddesine göre kararı ne kadar adil bulmasam da evrensel hukuk bilincinde ulaştığı bu en temel, hem güç kaynağı, hem de en adil dağıtan ilkesine sürekli bağlı kalacağım.

Ülkemizin ortak ve özgür birlikte yaşayacağımız bir vatan olması için, cumhuriyetin de bu temel ve demokratikleşmesi için en büyük çabayı harcadığıma inancım kesindir. Boşa gitmediğine de inanıyorum. Yaşanan çatışmalı ortam büyük acılara ve kayıplara yol açarken, bunun en büyük acısını duymak kadar, tüm insanlarımızdan özrümü dilemenin de en doğru ifadesinin bir daha asla bu koşullara düşmemeye, en sağlam biçimde önünde durmak ve engellemekten geçtiğine inanıyorum. Bunu temel yaşam gerekçem sayıyorum.

Bu mücadele, bu yargılama yaşanacak bir geçmişimin olmadığını kanıtlamıştır. Halkım için de, sınırlı da olsa özgür kimliğim ile bir yer bulamadım. Ama geleceğin Demokratik Türkiye Cumhuriyeti içinde bu mücadelenin de katkısıyla özgür birliktelik içinde yaşamanın hem en doğru yol hem de onur teşkil edeceğine inanıyorum.
Bir kez daha bu temelde kararlılığımı belirtirken herkesi ve tüm toplumsal kurumlarını barış ve kardeşliğin düzenini kurmaya çağırıyor, başırılar diliyorum. Selamlıyorum.
21 EKİM 1999/ İMRALI
ABDULLAH ÖCALAN
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-07-05, 03:57   #24
Genc61

Varsayılan Cvp: PKK hakkında bilmedikleriniz...


PKK Karar Duruşması

Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin,
Abdullah Öcalan'a verilen ölüm cezasının onanması...
25 Kasım 1999

· YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ, ÖCALAN HAKKINDA VERİLEN ÖLÜM CEZASINI OYBİRLİĞİ İLE ONADI


Yargıtay 9. Ceza Dairesi`nin Başkanı Demirel Tavil, üyeler Şerif Erol, Süleyman Erkan, Fatma Yüksek Karadeli ve Ahmet Şükrü Dağlı`dan oluşan heyeti, Abdullah Öcalan hakkında Ankara 2 No`lu DGM`ce verilen ölüm cezasını oybirliği ile onadı.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi`ndeki karar duruşmasını, sanık avukatları, müdahil avukatları ve bazı ülkelerin Ankara büyükelçiliklerinden görevliler de izlediler.
Heyetin yerini almasından sonra saat 09.15`de basın mensupları salona alınmaya başlandı. Ancak, kameremanlar ve foto muhabirleri salona girdiğinde, Başkan Demirel Tavil`in, temyiz istemine ilişkin verilen kararın sonuç bölümünü okumasını tamamlayarak heyetle birlikte salondan ayrıldığı görüldü.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanık Öcalan`ın ölüm cezasına ilişkin olarak verilen kararı onarken, gerekçesini de tamamladı.

Daire`nin 37 sayfadan oluşan Yargıtay İlamı'nın girişinde, sanık Öcalan hakkında Ankara 2 No`lu DGM`nin verdiği karar hatırlatıldı. Resen de temyize tabi olan hükmün, sanık vekillerince duruşmalı incelenmesinin talep edildiği belirtilen gerekçeli kararda, daha sonra ``gereği düşünüldü`` denildikten sonra karar irdeleniyor.

· 37 SAYFADAN OLUŞAN ONAMA GEREKÇESİNDE, ANKARA DGM`NİN YARGILAMAYA YETKİLİ OLDUĞU, YARGILAMANIN İMRALI ADASI`NDA YAPILMASINDA YASALARA AYKIRILIK BULUNMADIĞI BELİRTİLDİ
· ONAMA KARARINDA, ASKERİ HAKİM YERİNE DAHA SONRA SİVİL HAKİMİN HEYETE KATILMASINDA YASAYA AYKIRILIK OLMADIĞI BELİRTİLDİ
· ``PKK TERÖR ÖRGÜTÜ, 1978 YILINDAN SANIĞIN YAKALANDIĞI 15.2.1999 TARİHİNE KADAR TOPLAM 6 BİN 36 SALDIRI, 3 BİN 71 BOMBALAMA, 388 GASP, BİN 46 ADAM KAÇIRMA OLAYI GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR``
· ``BU OLAYLARDA 4 BİN 472 VATANDAŞ, 3 BİN 874 ASKER, 247 POLİS, BİN 225 GEÇİCİ KÖY KORUCUSU ÖLDÜRÜLMÜŞ VE ŞEHİT EDİLMİŞ, 5 BİN 620 VATANDAŞ, 8 BİN 178 ASKER, 909 POLİS BİN 655 GEÇİCİ KÖY KORUCUSU YARALANMIŞTIR``
· ``PKK`NIN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ VE SANIĞIN DA SORUMLULUĞUNU KABUL ETTİĞİ EYLEMLERİN HER BİRİNİN, ULUSAL VE ULUSLARARASI HUKUK LİTERATÜRÜNDE KABUL EDİLDİĞİ ÜZERE DOĞRUDAN DOĞRUYA MASUM İNSANLARI HEDEF ALAN, KİTLELERİ KORKUTUP SİNDİRMEYİ AMAÇLAYAN NİTELİK VE NİCELİKTE MUTLAK TERÖR EYLEMLERİ OLDUĞU HUSUSUNDA KUŞKU BULUNMAMAKTADIR``
· YARGITAY`IN ONAMA GEREKÇESİNDE, ÖCALAN`IN, ÖLÜM VE YARALANMALARLA SONUÇLANAN OLAYLARIN EMRİNİ KENDİSİNİN VERDİĞİNİ VE SORUMLULUĞUN KENDİSİNE AİT OLDUĞUNU KABUL ETTİĞİ BELİRTİLDİ
· YARGITAY, SANIK ÖCALAN HAKKINDA CEZADAN İNDİRİMİ ÖNGÖREN TCK`NIN 59. MADDESİNİN UYGULANMAMASINDA BİR İSABETSİZLİK GÖRMEDİ
· YARGITAY`IN ONAMA GEREKÇESİNDE, ``SANIĞIN KURUCUSU VE LİDERİ OLDUĞU PKK`NIN TERÖRİST BİR ÖRGÜT OLDUĞU, UYGAR DÜNYA MİLLETLERİ TARAFINDAN BENİMSENEN KONFERANS VE SÖZLEŞMELERLE KABUL EDİLDİĞİ GİBİ YARGI KARARLARIYLA DA BELİRLENDİĞİ`` KAYDEDİLDİ
· GEREKÇEDE, ``TCK`NIN 125. MADDESİNDEKİ SUÇUN FAİLİ `KİMSE`DİR. BU NEDENLE, BU SUÇUN BİR TÜRK VATANDAŞI TARAFINDAN İŞLENMESİ ŞART DEĞİLDİR, YABANCILARIN DA BU SUÇU İŞLEMELERİ MÜMKÜNDÜR`` DENİLDİ
· ``SANIĞIN KURDUĞU SİLAHLI ÇETE NİTELİĞİNDEKİ PKK ÖRGÜTÜNÜN VAHİM OLAN OLAYLARI, SANIĞIN EMİR VE TALİMATLARI İLE FİİLEN GERÇEKLEŞTİRMİŞ OLMASI KARŞISINDA, TÜRK CEZA KANUNU`NUN 168. MADDESİNİN SANIK HAKKINDA UYGULANMASINA İMKAN BULUNMAMAKTADIR``
· ``ÖRGÜTÜ KURAN, BAŞKANLIĞINI YAPAN, SEVK VE İDARE EDEREK EMİR VE TALİMATLARI İLE EYLEMLER YAPTIRAN SANIĞIN, BU MADDENİN UYGULANMASINDA BİZZAT SİLAH KULLANMASI ŞART OLMAYIP MEYDANA GELEN OLAYLARIN SONUÇLARINDAN SORUMLU OLMASI DA YASA GEREĞİDİR``
· ``MAHKEMENİN, DOSYA İÇERİĞİNE UYGUN VE YETERLİ GEREKÇEYE DAYANARAK SANIK HAKKINDA TCK`NIN 59`UNCU MADDESİNİ UYGULAMAMASINDA YASAYA AYKIRI BİR DURUM GÖRÜLMEMİŞTİR``

Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin,
Abdullah Öcalan'a verilen ölüm cezasının
onanmasına ilişkin kararının gerekçesi...
25 Kasım 1999


T.C.
Y A R G I T A Y
9. Ceza Dairesi

Y A R G I T A Y İ L A M I

Esas No : 1999/1296
Karar No : 1999/3623
Tebliğname : 9/99095012
TUTUKLU

Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmaktan sanık Abdullah Öcalan’ın yapılan yargılaması sonunda; Mahkumiyetine dair ANKARA 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinden verilen 29.6.1999 tarih ve 1999/21 esas, 1999/13 karar sayılı, re’sen de temyize tabi olan hükmün duruşmalı olarak Yargıtayca incelenmesi sanık vekilleri tarafından istenilmiş olduğundan, dava evrakı C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye gönderilmekle, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 318 ve 319. maddeleri uyarınca sanık Abdullah Öcalan vekillerinin hazır bulundukları halde dairemizce duruşmalı olarak yapılan inceleme sonunda gereği düşünüldü:
Klasör: 88, Dz: 148’deki tensip tutanak tarihinin 25.02.1999 yerine 25.04.1999 yazılması mahallinde düzeltilebilir maddi hata kabul edilmiştir.
Hazırlık soruşturmasının icrası ile kamu davalarının açılmasında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve yargılama Usulleri Hakkında Kanun’da belirtilen kurallara uyulduğunun,
Hakimlerin yargılama ve hükme katılmalarında engel hallerinin bulunmadığının,
Duruşmalarda iddia makamının temsil edildiğinin,
CMUK.nun 305/1.maddesine göre re’sen de temyize tabi bulunan hükmün sanık vekilleri tarafından temyiz edildiğinin,
öncelikle belirlenmesini takiben yapılan incelemede;
Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ‘nın 143.maddesinde öngörüldüğü şekilde 2845 sayılı kanun gereğince 1983 yılında kurulmuş, görevleri ile ilgili hükümleri 1 Mayıs 1984 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, bu mahkemeler suçun işlenmesinden sonra kurulmuş özel mahkeme niteliğinde bulunmayıp, yüklenen suçun da Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine girmesi nedeniyle mahkemenin CMUK.nun 1., 2845 sayılı Kanunun 9. maddelerine göre davaya bakmaya görevli olduğu,
Sanığın kurucusu ve en üst düzey sorumlusu olduğu PKK’nın, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi de dahil olmak üzere, Türkiye’nin her yerinde amaç suça yönelik binlerce vasıta suç işlemesi nedeniyle, bu mahkemenin CMUK.nun 8 ve 2845 sayılı kanunun 2.maddelerine göre de yetkili bulunduğu anlaşılmış,
Sanık hakkında, 04.09.1997 tarihinde Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde açılan dava ile diğer dava dosyalarının birleştirilmesinin, CMUK.nun 2, 3, 4 ve 230..maddelerine uygun olduğu görülmüş,
Ankara 8.Ağır Ceza Mahkemesinde mevcut dava dosyasının birleştirilmesine dair talebin, CMUK.nun 149. maddesi karşısında sonuca etkili olamayacağı cihetle, sanık vekillerinin bu yöne ilişen temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
Mahkemenin Askeri Hakim üyesinin, 22.06.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4390 sayılı kanun gereğince görevinin sona ermesi üzerine, 31.05.1999 tarihli tutanağa göre duruşmaları başından beri CMUK.nun 381/2. maddesi uyarınca izleyen hakimin heyete katılımıyla yargılamanın sürdürülmüş olması ve 4390 sayılı kanunun geçici 3.maddesinde yer alan; ”Bu kanunun yayını tarihinden önce Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülmekte olan davalara kaldığı yerden devam olunur.” şeklindeki hükmü ile 2845 sayılı kanunun 25. maddesi karşısında daha önce yapılan işlemlerin yenilenmesine gerek bulunmadığı anlaşılmış; hazırlık soruşturmasında tutuklama kararı veren ya da sanığın sorgusunu yapan hakimin, davaya katılmasına engel halinin olmadığı, 05.12.1977 tarih 2/3 sayılı İçtihatı Birleştirme Kararı ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Ceza Dairelerinin süreklilik arzeden içtihatlarıyla belirlenmiş olduğundan, CMUK.nun 22. maddesinin ihlal edilmediği sonuç ve kanaatine varılmıştır.
2845 sayılı kanunun 20/6.maddesindeki; ''Devlet Güvenlik Mahkemesi; davaların hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti ile güvenlik bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebilir.'' hükmü göz önüne alındığında, kamu düzeni ve sanığın can güvenliğinin sağlanması açısından duruşmaların İmralı Adası’nda yapılmasında usul ve yasaya aykırılık bulunmamış,
Anayasa’nın 141 ve CMUK.nun 313. maddelerindeki hükümlere uygun şekilde duruşmaların aleni olarak yapıldığı, sanık ve vekillerine yasanın öngördüğü şekilde savunma hakkının tanındığı, CMUK.nun 238. maddesinde belirtildiği üzere delillerin ikame ve münakaşasına katılımlarının sağlandığı, sanık ile vekillerinin konuşma ve görüşmelerine bir sınırlama getirilmediği, esas hakkındaki mütaalaya karşı diyeceklerinin sorulduğu, anılan kanunun 251.maddesi uyarınca son sözün sanığa verilip, bu hususların 266. maddesinde belirtildiği biçimde tutanağa geçirildiği tespit olunmuştur.
Anayasa’nın 9. maddesi; ''Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.'' hükmünü içermekte, 138. maddesinde de; '' ...Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz...'' denilmektedir. Mahkemelerin bağımsızlığı ile hakimlik teminatını güvence altına alan bu hükümlere aykırı olarak idarenin mahkemeyi etkilediği iddiasını doğrular nitelikte bilgi ve belgeye de rastlanılmamıştır.

A) DAVA KONUSU OLAY:

Sanık Abdullah Öcalan’ın, Türkiye Cumhuriyeti Devletine ait topraklardan bir kısmını silahlı mücadele yoluyla devlet idaresinden ayırarak, bu bölgede Marksist-Leninist ideolojiye dayalı ayrı bir Kürt Devleti kurmak amacıyla oluşturulan silahlı terör örgütü PKK’nın kurucusu ve en üst düzey sorumlusu olduğu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla adı geçen örgüt militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemleri ile binlerce sivil vatandaş. asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğuna ilişkindir.

B) PKK ÖRGÜTÜNÜN KURULUŞU VE YAPISI:

Bu örgüt başlangıçta üç yıl süre ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Kürdistan Devrimcileri“, “UKO’cular”, “APO’cular’' adı altında kadrolaşmış, 1977 yılından sonra sık sık silahlı eylemlere girişmiş, örgütün programı bizzat sanık Abdullah Öcalan tarafından kaleme alınarak, 21.11.1978 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi. Ziyaret (Fis) köyünde yapılan 1.Kongrede kabul edilip yedi kişilik parti yürütme kurulu tarafından kuruluş bildirgesi hazırlanmış, 1978 yılından itibaren de merkezi örgütlenmeye yönelerek 1979 yılında Kürdistan İşçi Partisi adını almış ve genel sekreterliğine sanık getirilmiş. 15 Ağustos 1984 tarihinde ise H.R.K. (Hezen Rizgariye Kürdistan — Kürdistan Kurtuluş Birliği) adı altında yeniden eylemlere başlamış ve 21 Mart 1985 tarihinde E.R.N.K. (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi)’ni oluşturmuş, yurtiçi ve yurtdışında legal ve illegal alanda gazete ve dergi çıkartılmak suretiyle yayın faaliyeti yürütülmüş, ayrıca MED TV. adı ile bir televizyon kanalı yayına sokularak örgütün propagandasının yapılması amaçlanmıştır. Örgütün mali kaynaklarını; vergilendirme, bağış, aidat adı altında toplanan paralarla, cezalandırma, gasp, soygun, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen gelirler teşkil etmiş, amacının ise; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını silahlı mücadele vererek devlet idaresinden ayırmak suretiyle, Kürdistan Devleti kurmak olup, ilk dönemde propaganda yoluyla halkı bilinçlendirmek, silahlı eylemlerle ordu teşkilatına, ekonomik hedeflere sabotajlar düzenlemek suretiyle devlet otoritesini zaafa uğratmak stratejisinin planlandığı belirlenmiş, bugüne kadar örgütün faaliyetlerine ilişkin bütün sorunların ve geleceğe yönelik planlama ile kapsamlı yapısal değişikliklerin ele alındığı geniş katılımlı çok sayıda kongre ve konferanslar gerçekleştirilmiştir.
Başlangıçta Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini açıkça dile getiren örgüt, dünya siyasi konjonktüründeki gelişmelere paralel olarak görüntüsünde de değişiklik yapma kararı almış, bu çerçevede 5. Kongrede öncelikle örgüt amblemindeki ''orak-çekiç''in çıkarılmasını kararlaştırmış; Parti, Ordu, Cephe bölümlenmesini benimseyip, parti olarak P.K.K. (Partiye Kalgerani Kürdistan - Kürdistan İşçi Partisi), Cephe olarak E.R.N.K. (Kürdistan Kurtuluş Cephesi) ve Ordu olarak da A.R.G.K (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) şeklinde teşkilatlanıp, cephe ve ordunun, partinin çizdiği çerçevede hareket edeceği ilkesini benimsemiştir.

C) SANIĞIN ÖRGÜT İÇİNDEKİ YERİ:

Yukarıda açıklandığı üzere sanık PKK adlı silahlı terör örgütünü kurmuş, ''Apo'' kod adını kullanarak yakalandığı tarihe kadar örgütün genel başkanlığını yapmış, aldığı kararlar, verdiği emirler ve talimatlar, kongre ve konferanslarda yaptığı konuşmalar, radyo-televizyon programlarında yayınlanan demeçleri ve kırsal alanlardaki kadrolarına yönelik telsiz ve telefon görüşmelerinde silahlı şiddeti teşvik etmiş, militanlarına taktik vermiş, eylem gerçekleştirmeyenleri eleştirip cezalandırılmalarını istemiş, sivil halka eylem önermiş, bu suretle şehir ve köy baskınları, yol kesme, bomba atma, adam kaçırma. ekonomik ve. turistik hedeflere sabotaj, intihar saldırıları ve güvenlik güçleri ile silahlı çatışmalar sonucunda; binlerce sivil vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlilerinin öldürülmesi ve yaralanması gibi devlet otoritesini yıpratmaya yönelik, vatan bütünlüğü için ciddi, büyük ve yakın bir tehlike ortamını oluşturan vahamet arzeden eylemlerin gerçekleştirilmesini sağlamıştır.
D) PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ BAŞLICA EYLEMLERDEN ÖRNEKLER:
- 1991-1996 yılları arasında Adana’da 114 eylem yaparak 100 kişi öldürülmüş, 98 kişi ağır şekilde yaralanmış,
- 1992-1996 tarihleri arasında Konya’da 3 kişi öldürülmüş,
- Hatay bölgesinde 17.02.1995 ile 18.05.1998 tarihleri arasında 46 kişi öldürülmüş, 42 kişi yaralanmış,
- 16.08.1992 tarihi ile 20.05.1998 tarihleri arasında Osmaniye de 15 kişi öldürülmüş, 18 kişi ağır yaralanmış,
- 14.10.1992 tarihinde Kilis’de bir er öldürülmüş,
- Aksaray’da bir kişi ağır yaralanmış olup, bu eylemlerin detayları Adana Devlet Güvenlik Mahkemesine açılan davanın 22.12.1998 tarih ve 1998/492 sayılı iddianamesinde açıkça belirtilmiştir.
- 05.08.1985 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga köyü Taşbucak mezrasına düzenlenen silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülmesi,
- 22.02.1981 günü Şırnak ili Uludere ilçesi Taşdelen köyüne silahlı saldırı sonucu 13 kişinin öldürülmesi,
- 19.08.1987 günü Diyarbakır ili Eruh ilçesi Bağgöze bucağı Kılıçkaya köyü Milan mezrasına silahlı saldırı sonucu 25 kişinin öldürülmesi,
- 10.10.1987 günü Şırnak ili Meşeiçi köyü Çobandere mezrasına silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 9 kişinin yaralanması,
- 29.03.1988 günü Şırnak ili Eruh ilçesi Yağızkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,
- 07.05.1983 günü Şırnak ili Dereler köyü Taraklı mezrasına silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,
- 24.11.1989 günü Yüksekova ilçesi İkiyaka köyüne silahlı saldırı sonucu 26 kişinin öldürülüp, 300 adet koyunun gasbedilmesi,
- 28.04.1991 günü Solhan ilçesi Memurlar lokaline düzenlenen silahlı saldırı sonucu ilçe Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı ile Orman Bölge Şefinin öldürülmesi,
- 21.06.1992 günü Solhan ilçesi Elmasırtı köyüne silahlı saldırı sonucu 5 kişinin öldürülüp, köydeki evlerin yakılması,
- 22.06.1992 günü Gercüş ilçesi Seki köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,
- 25.06.1992 günü Silvan ilçesi Yolaç köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,
- 01.10.1992 günü Bitlis ili Cevizdalı köyüne silahlı saldırı sonucu 28 kişinin öldürülüp, 11 kişinin yaralanması,
- 23.10.1992 günü Tunceli Mazgirt ilçesi Dedebağı köyüne silahlı saldırı sonucu 11 kişinin öldürülüp, 4 kişinin yaralanması,
- 23.01.1993 günü Diyarbakır ili Bağlar semtine silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,
- 14.06.1993 günü Şirvan ilçesi Gözlüce köyüne silahlı saldırı sonucu 7 kişinin öldürülmesi,
- 05.07.1993 günü Erzincan ili Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne silahlı saldırı sonucu 31 kişinin öldürülüp, 3 kişinin yaralanması,
- 18.07.1993 günü Van ili Bahçesaray ilçesinde yaylaya düzenlenen silahlı saldırı sonucu 24 kişinin öldürülmesi,
- 15.08.1993 günü Çemişgezek ilçesi Güneybaşı köyüne silahlı saldırı sonucu 6 kişinin öldürülmesi, bir otomobilin yakılması,
- 28.08.1993 günü Kovancılar ilçesi Yoncalıbayır köyüne silahlı saldırı sonucu 9 kişinin öldürülmesi,
- 03.09.1993 günü Muş ili Korkut ilçesi Kümbet köyündeki Tarım Açık Cezaevinin basılması, cezaevinin ateşe verilip, giyecek ve yiyeceklerin gaspı, bir hükümlünün kaçırılması,
- 17.09.1993 günü Diyarbakır ili Eğil ilçe merkezine silahlı baskın sonucu ilçe mal müdürü, tapu müdürü, belediye memuru, nüfus memuru ve gece bekçisinin öldürülüp PTT binasının yakılması,
- 25.10.1993 günü Erzurum ili Çat ilçesi Yavi kasabasına silah-lı saldırı sonucu 32 kişinin öldürülüp, 10 kişinin yaralanması,
- 12.12.1993 günü Adıyaman ili Ağaçkonak köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,
- 13.08.1994 günü Elazığ ili Alacakaya ilçesi Halkalı köyüne silahlı saldırı sonucu 10 kişinin öldürülüp, 1 kişinin yaralanması,
- 25.12.1991 günü İstanbul ili Bakırköy ilçesi Çetinkaya giyim mağazasına molotof kokteyli atılması sonucu 12 kişinin öldürülüp, 12 kişinin yaralanması,
- 12.02.1994 günü İstanbul ili Tuzla Tren istasyonuna bomba konulması sonucu 5 yedek subay okulu öğrencisinin öldürülüp, 16 askeri öğrenci ve 11 erin yaralanması,
- 09.05.1990 günü Muş-Bingöl seferini yapan 3005 sefer sayılı trenin Yörecik köyü yakınlarında durdurulup, 3 görevlisinin öldürül-mesi,
- 10.06.1992 günü Bitlis ili Kokarsu köyü Çubuk-Sütlüce mezra yolunun kesilerek minibüsteki 13 kişinin öldürülmesi,
- 09.10.1992 günü Şirvan ilçesi Kayahisar köyü yolunun kesilip 4 kişinin öldürülmesi, 5 kişinin yaralanması,
- 20.10.1992 günü Solhan ilçesi Hazerşah köyü yolunun kesilip otobüsteki 19 kişinin öldürülerek otobüsün yakılması,
- 25.10.1992 günü Muş-Elazığ seferini yapan 2561 sefer sayılı trene bombalı, roketatarlı silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu bazı vagonların Murat nehrine uçması ile 2 makinistin ölümü ve 45 kişinin yaralanması,
- 10.08.1993 günü Genç ilçesi Ardıçdibi-Çaytepe arasında yolcu taşıyan minibüsteki 9 kişinin öldürülmesi,
- 04.08.1993 günü Bingöl ili Solhan ilçesi Bağönü köyü yakınlarında 12 minibüsün durdurularak 16 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,
- 18.09.1993 günü Bitlis-Muş Karayolunda 5-6 aracın durdurularak 8 kişinin öldürülüp, 14 kişinin yaralanması,
- 07.09.1994 günü Hakkari ili Çukurca ilçesi Köprülü köy yolu-nun kesilip 13 aracın yakılması, 5 kişinin öldürülmesi ve 15 kişinin kaçırılması,
- 01.06.1994 günü Kozluk ilçesi Ulaşlı köy yolunun kesilerek 3 kişinin öldürülmesi,
- 21.03.1990 günü Palu ilçesi Kayaönü köyü yakınlarında, Şark Krom - Ferre Krom Müessese Müdürlüğüne ait araçların durdurularak müessese müdürü dahil 9 kişinin öldürülmesi,
- 11.09.1992 günü Kozluk ilçesi Yanıkkaya köyü yakınlarındaki Shell - Mobil şirketine ait sondaj kuyusu ve toplama kampına ait araç gereçlerin yakılması, 3 mühendisin öldürülüp, 4 mühendisin yaralanması,
- 23.10.1993 günü Kığı ilçesi Günlük köyü kil ocağında 10 işçi-nin öldürülüp, 2 işçinin yaralanması,
- 21.09.1996 günü Alacakaya ilçesi Etibank Şark Kromları İşletmesine silahlı saldırı sonucu 5 güvenlik görevlisinin öldürülüp, iş makinaları ve yatakhanelerin tahrip edilmesi,
- 30.06.1996 günü Tunceli ili Cumhuriyet Meydanında Zeynep Kınacı isimli PKK militanının merasim kıtasının içine girip, üzerindeki bombayı sonucu kendisi ile beraber 1 astsubay ve 4 erin öldürülmesi,
- 11.11.1998 günü Yüksekova ilçesi Jandarma Komutanlığı önündeki askeri konvoyun arasına giren PKK militanı Fatmi Özen’in çantasındaki bombayı patlatması sonucu. 1 astsubayın ölümü, 3 astsubay ve 2 vatandaşın yaralanması,
- 14.04.1994 günü Elazığ ile Arıcak ilçesi Bükardı köyü ilkokul öğretmenlerinden 5 kişinin öldürülmesi.
- 24.06.1993 günü Tunceli ili Meşeyolu köyü okul müdürü ve öğretmeninin öldürülmesi, okulun yakılması,
- 07.10.1993 günü Tunceli ili Pertek ilçesi Pirinçli köyünde 4 öğretmenin öldürülüp, 1 öğretmenin yaralanması,
- 11.09.1994 günü Tunceli ili Mazgirt ilçesi Darıkent beldesine düzenlenen silahlı saldırı sonucu PTT binasının ve okulun yakılması, jandarma karakolunun taranması, belediye binası ile sağlık ocağının tahrip edilip, 6 öğretmenin öldürülmesi, 3 sağlık memurunun kaçırılması,
- 21.06.1994 günü Fethiye ilçesi Yat Limanı yakınındaki çay bahçesine konulan zaman ayarlı bombanın patlaması sonucu, 7’si Alman ve İngiliz vatandaşı olmak üzere toplam 13 kişinin yaralanması,
- 22.06.1994 günü Marmaris ilçesi Belediye Halk Plajına ve Abdi İpekçi Parkına konulan bombaların patlaması sonucu 1 İngiliz turistin öldürülüp, 3 İngiliz ve 7 Türk vatandaşının yaralanması,
- 11.09.1995 günü İzmir ili Gaziemir Tansaş binası yakınına konulan bombanın patlaması sonucu 5 kişinin öldürülüp, 28 kişinin yaralanması,
- 25.10.1985 günü 3/118 Jandarma Sınır Taburu Serin Jandarma Takımına silahlı saldırı düzenlenmesi sonucu 9 jandarma erinin öldürülüp, 2 erin yaralanması,
- 04.08.1991 günü Şemdinli ilçesi Samanlı Karakoluna silahlı saldırı sonucu 9 er ve erbaşın ve 1 geçici köy korucusunun öldürülme-si, 9 subay, astsubay ve erin yaralanması, 1 erin kaçırılması,
- 25.10.1991 günü 10. Jandarma Sınır Bölük Komutanlığına silahlı saldırı sonucu 15 erin öldürülüp, 1 asteğmen ile 9 erin yaralanması.
- 24.05.1993 günü Elazığ-Bingöl karayolunun kesilerek izinden dönen 33 er ve erbaş ile 3 vatandaşın öldürülmesi,
- 15.09.1993 günü Van ili Çatak ilçesi Kanalga Karakoluna silahlı baskın sonucu 13 er ve erbaşın öldürülmesi,
- 09.11.1994 günü Eruh ilçesi Dağdöşü köyü çevre emniyet timine karşı girişilen silahlı saldırı sonucu 15 er ve erbaşın öldürülüp, 13 erin yaralanması,
- 15.06.1995 günü Şemdinli ilçesi Ortaklar jandarma Karakoluna silahlı saldırı sonucu 2 astsubay ve 13 erin öldürülmesi, 6 erin yaralanması, 5 erin kaçırılması gibi,
PKK terör örgütü 1978 yılından sanığın yakalandığı 15.02.1999 tarihine kadar toplam;
6036 saldırı, 3071 bombalama, 388 gasp, 1046 adam kaçırma olayı gerçekleştirmiş ve bu olaylarda 4412 vatandaş, 3874 asker, 241 polis, 1225 geçici köy korucusu öldürülmüş ve şehit edilmiş, 5620 vatandaş, 8118 asker, 909 polis, 1655 geçici köy korucusu yaralanmıştır.
Yukarıda örnekleri verilen, PKK'nın gerçekleştirdiği ve sanı-ğın da sorumluluğunu kabul ettiği eylemlerin her birinin, ulusal ve uluslararası hukuk literatüründe kabul edildiği üzere; doğrudan doğruya masum insanları hedef alan, kitleleri korkutup sindirmeyi amaçlayan nitelik ve nicelikte mutlak terör eylemleri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır.


) YARGILAMA SAFAHATI:

a) İddia:

Sanık hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 04.09.1997 tarih ve 1996/865 hazırlık, 1991/271 esas ve 1997/104 nolu,
Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 16.06.1989 gün ve 1989/165 hazırlık. 1989/122 esas ve 1989/114 nolu,
Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 22.12.1998 gün ve 1997/218 hazırlık, 1998/547 esas ve 1998/492 nolu.
Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 23.07.1998 gün ve 1991/193 hazırlık, 1998/244 esas ve 1998/265 nolu,
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 26.04.1999 gün ve 1991/514 hazırlık, 1999/98 esas ve 1999//8 nolu,

İddianameleri ile sanık Abdullah Öcalan hakkında, Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik hareketlerde bulunmak suçundan Ankara. Erzincan ve Adana Devlet Güvenlik Mahkemelerine kamu davaları açılmış, bu davalar Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinde birleştirilerek yargılama yapılmıştır.

b) Savunma:

Sanık Abdullah Öcalan, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca alınan 22.02.1999 günlü ifadesinde;

PKK örgütünün kurucusu olduğunu, örgütün önderliğini yaptığını, kendi önderliğinde ‘Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücade-le başlattığını, başlangıçta Kürdistan Devleti kurmak gibi bir amaçları olduğunu, ancak gelişen süreç içerisinde müstakil bir Kürt Devleti kurmak değil de, Kürtlerin de cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk. Olarak, özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi ve bu temelde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özgürlüğünü elde etmiş olarak bir arada yaşayabileceği sonucuna vardığını,

MED Televizyonunda 13.12.1998 günü, ''Kendinizi yakmayın, sizi yakanları yakın.'' şeklindeki konuşmanın kendisine ait olduğunu, bu konuşmanın özgürlük temelinde bir arada yaşama düşüncesine aykırı bulunduğunun farkında olduğunu, ancak bu konuşmayı ağır bir ortam içerisinde yaptığını, yine 25.12.1998 günü MED televizyonunda intihar eylemleri ile ilgili yaptığı konuşmanın da kendisine ait olup, bu konuşmaları duygusallıkla yaptığını,

18.06.1998 günü Panel Programında geçici köy korucuları ile ilgili yaptığı konuşmanın doğru olduğunu, korucuların, üzerlerine en çok gelen grup olduğunu, kendilerine saldırdıkları için korucuların hedef alındığını,

PKK'nın şiddet anlayışında sivil vatandaşlara yapılan saldırı-ların çok olduğunu, bilhassa 1987 yılından sonra yoğunlaştığını, yarı çete anlayışı olan saldırıları kendisinin tasvip etmediğini, önüne geçmek için büyük mücadele verdiğini ancak başarılı olamadığını,

PKK’nın terör eylemlerinden en fazla zararı bölge halkının gördüğünü, başlangıçta bölgenin özgürlüğü için ortaya çıktıklarını, daha sonra kendilerine katılımlar olduğunu, bölgede önceden beri süregelen düşmanlıkların olması, Şemdin Sakık gibi, Kör Cemal gibi, Şahin Baliç gibi, Cemil Işık gibi; PKK’dan yönetimi ele geçirenlerin baskılarını ve eylemlerini daha duyarlı bölge halkı üzerinde yoğunlaştırdıklarını, kendisinin buna sonuna kadar karşı koyduğunu, hatta bu şekilde eylemleri gerçekleştirenlerden bazıları (Kör Cemal kod) Halil Kaya, (Hogir kod) Cemil Işık, (Mete kod) Şahin Baliç gibilerini cezalandırdığını, Şemdin Sakık'ı da cezalandıracağı sırada ellerinden kaçtığını, suçlu görülen şahısların merkez komitesince yargılandıklarını, yargılama sonucunda kendisinin özel onayıyla cezaların infaz edildiğini, kendisinin özel onayının önemli kişiler için alındığını. cezalandırmaların ARGK Yönetmeliği çerçevesinde yapıldığını,

Terör eylemleri sonucu meydana gelen ölü yaralı sayısı ile ilgili bilançonun doğru olup, ölü ve yaralı sayısının belirtilenden de fazla olabileceğini, bu olayların emrini kendisinin verdiğini, sorumluluğun kendisine ait olduğunu,

1993 yılında ateşkesle ilgili olarak bu tarihte Celal Talabani’nin Şam’a geldiğini, kendisine Özal’ın ateşkes konusunda talebi olduğunu ilettiğini, böyle bir beklentisi olduğunu söylediğini, daha önceden bazı gazetecilerle yaptığı röportajlarda da bu izlenimi edindiğini ve bunun üzerine 15 Mart 1993 günü Celal Talabani ile birlikte ateşkes ilan ettiğini,

Örgütün mali kaynaklarının büyük çoğunlukla Avrupa’dan bağış ve kampanyalardan elde edilen gelirler olduğunu, vergilendirme adı altında para toplandığını, 1991-1993 yılları arasında bölgedeki müteahhitlerden yüzde itibariyle bir miktar örgüte gelir adı altında para alındığını,

Körfez savaşında kuzeye doğru sürülen insanların bıraktıkları silahları topladıklarını ve bir kısmını da para ile satın aldıklarını, PKK tarafından kullanılan 20 adet Strella füzesini, Yunanistan temsilcisi Rozalin kod Ayfer Kaya’nın yardım kampanyası oluşturup, kiliselerden ve kendilerine yakın halktan topladıkları paralarla tüccar aracılığıyla Sırbistan'dan satın aldıklarını ve kendilerine Kuzey Irak’da teslim edildiğini, yine örgütün kullandığı Sam 6 ve 7 füzelerini de Kuzey Irak’taki boşluktan yararlanarak temin ettiklerini,

PKK'nın siyasi görüşüne uygun propaganda yapmak amacıyla MED Televizyonunu kurduklarını, finansını bağış yoluyla temin ettiklerini ve toplanan paraları yasal hale getirmek için vakıflar kurduklarını, bu televizyonda çalışan kişilerin örgüt elemanları olup, gönüllü olarak çalıştıklarını,
Kendisinin bilgisi dahilinde PKK örgütünün uyuşturucu kaçakçı-lığı yapmadığını, ZAROS bölgesi dedikleri Van ve Hakkari bölgesinde yapılan uyuşturucu ticaretinden; oradaki sorumlularının pay aldıklarını, bunun dışında örgütün uyuşturucu ticareti ile iştigal etmediğini, kendisinin uyuşturucu ticaretine karşı çıktığını,

1995 yılında Lahey’de kurulan ve merkezi Brüksel’de olan sürgünde Kürdistan Parlamentosunun kurulmasını desteklediğini, bu parlamentonun 65 üyesi mevcut olup, 12 tanesinin PKK temsilcisi olduğunu, diplomasi alanında faaliyet göstermek ve Avrupa’daki bir çok kişi ve kuruluşlar için, rahatça ilişki kurabilecekleri legal ve kabul görmüş bir oluşum meydana getirmek için kurulduğunu,

PKK örgütünün klasik anlamda siyasi parti olmaktan öte; parti, ordu ve cephe şeklinde teşkilatlandığını, kendisinin örgütte genelde APO kod adıyla anıldığını, yazışmalarda Ali Fırat kod adını kullandığını, ayrıca yurtdışı temsilciliklerinin olduğunu, yine örgüte bağlı Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği (YAJK) örgütünün olduğunu, emrinde Avrupa'dakiler dahil 3000 kadar örgüt elemanının bulunduğunu,

1979 yılında Suriye’ye geçtiğini, Filistin örgütü ile irtibat kurarak bu örgütten demokratik cephe kimliği temin edip, bu kimliklerle Lübnan’a geçtiklerini, Filistin örgütünün kendilerine Bekaa Vadisinde kamp yeri verdiğini, Helve adı verilen bu kampın daha sonra isminin Mahsun Korkmaz Akademisi olarak değiştirildiğini, 1992 yılında tekrar Suriye’ye geçtiklerini, burada El Muhaberat elemanı Ağa kod Mervan Zerki ile ilişki kurduklarını, bu şahsın Suriye İstihbaratı ve Devleti ile aralarında bir halka oluşturduğunu, Suriye’ye geldiklerinde evler satın aldıklarını veya kiraladıklarını ve daha sonra bu evleri parti okullarına çevirdiklerini, Suriye’de bulunduğu süre içerisinde Ali Ammar adına tanzim edilmiş Demokratik Cephe kimliği ile dolaştığını, 1992 yılı sonundan 09 Ekim 1998 yılına kadar ağırlıklı olarak Şam’da kaldığını,

09 Ekim 1998 günü Rozalin kod Ayter Kaya ile birlikte Suriye’den çıkış yapıp Yunanistan’a geldiklerini, o zamana kadar PKK’ya dost olduğunu ifade eden Yunanistan’ın iltica talebi kabul etmemesi nedeniyle buradan ayrılıp Moskova’ya gittiklerini, Rusya’da kalmasını Duma'nın kabul etmesine rağmen, Rusya Başbakanının karşı çıkması nedeniyle 33 gün sonra buradan da ayrılmak zorunda kaldığını, bazı İtalyan milletvekillerinin daveti üzerine, yanında Roma temsilcisi Ahmet Yaman olduğu halde, Rus yolcu uçağı ile Roma’ya geldiklerini, İtalya’da siyasi iltica talebinin kabul edilmesini beklerken, tutuklanmasının gündeme geldiğini, daha önce gerek İtalya gerekse Avrupa devletlerinin, her gün yüzlerce Kürt’ün siyasi bile olmayan iltica taleplerini kabul ederken, kendisinin siyasi olan iltica talebini kabul etmediklerini, giderek üstündeki baskıyı artırdıklarını, kaç kurtul şeklinde kendisine karşı bir tutum göstermeye başladıklarını, bu baskılarla İtalya’da toplam 66 gün kaldıktan sonra 16 Ocak 1999 günü İtalya’dan ayrıldığını, ayrılmadan önce Rozalin vasıtasıyla Güney Kıbrıs’dan kırmızı pasaport temin ettiğini ve tekrar Moskova’ya döndüklerini, Moskova’nın ters tutum takınması sonucu 29 Ocak 1999 tarihinde tekrar Rusya’dan ayrıldıklarını, Yunan gizli servisine ait uçakla yeniden Yunanistan’a geldiklerini, Yunanistan yetkililerinin karşı çıkması sonucu tekrar kendisini uçakla Minsk Havaalanına bıraktıklarını, burada da kabul görmemesi üzerine sonuçta mecburen Yunanistan’a dönme gereğini duyduğunu ve oradan da kendisini Kenya’ya götürdüklerini,

Yunanistan’ın PKK örgütü ile ilişkilerinin, Suriye’nin PKK örgütü ile ilişkilerine benzediğini, 1988 yılında Lübnan’da Badovas ve Nagazakis’in ziyaretleri ile bu ilişkilerin başladığını, 1994 senesinde Yunanistan'da PKK örgütünün kamplarının açıldığını, Lavrion kampında PKK’lı gençlere daha çok ideolojik eğitim verildiğini, ayrıca bomba eğitimi yapılan Dimitri Elen kampının olduğunu, bu kampın sorumlusunun Mahir kod Fethi Demir olduğunu, Yunanistan’da küçük grupların yerleşmesi için evlerinin bulunduğunu, Yunanistan’da sivil kurumlardan, kiliselerden ve sendikalardan para yardımı aldıklarını, İran Urumiye’de bir hastanelerinin mevcut olduğunu, ayrıca İran-Irak sınırına yakın ve Iran topraklarında kalan kamp yerlerinin olduğunu, Ermenistan’da temsilciliklerinin bulunduğunu, Almanya’da çok sayıda dernek ve temsilciliklerinin olduğunu,

Avrupa’nın kendisini Türkiye’ye karşı kullandığını, Türkiye ile kendisini karşı karşıya getirirken, Türkiye’nin de önünü kesmeyi hedeflediğini, insan haklarından çok sık bahseden Avrupa’nın kendisini kullanmak suretiyle çok kan dökülmesine sebep olduğunu ve sonuçta insan haklarını işletmeyerek iki yüzlü olduğunu gösterdiğini, bu nedenle Avrupa’yı kınadığını, kendisinin sebep olduğu eylemler nede-niyle yüzbinlerce Kürt’e siyasi olmadığı halde iltica hakkı tanırlarken, PKK örgütünün başı ve bir numaralı siyasi adamı olduğu halde kendisine siyasi sığınma hakkı tanımadıklarını beyan etmiştir.

Sanık Abdullah Öcalan, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılarınca alınan 03.04.1999 günlü ek ifadesinde de önceki ifadesine benzer beyanda bulunmuştur.

Sanık, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hakimliğince alınan 23.02.1999 günlü sorgusunda; 22.02.1999 günü Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi C.Savcılarınca alınan ifadesini aynen tekrar ettiğini beyan ederek, kendisinin PKK örgütünün kurucusu ve lideri olduğunu, örgütte alınan kararların en son olarak kendisinin onayına sunulduğunu, örgütün ideolojik ve siyasi faaliyetlerinin 1977-1978 tarihleri arasında olduğunu, 1977-1978 tarihleri arasında da Hilvan- Siverek'te mahalli otorite ile toprak sahipleri ve ağalara karşı örgüt tarafından silahlı girişimde bulunulduğunu, ilk silahlı çatışmanın bu temelde başladığını, kendisinin Temmuz 1979 tarihinde Lübnan’a gittiğini ve bu tarihten itibaren silahlı, ideolojik ve askeri hareketi daha da geliştirmek için eğitimlere başladıklarını, 1984 yılında Diyarbakır Cezaevinde başlayan ölüm oruçlarının ağır etkisi altında kalarak yeni bir silahlı mücadele sürecine başladıklarını ve bunun günümüze kadar devam edegeldiğini, yurtiçinde mücadele tarzının eyalet şekline dayandığını, eyaletlerin de birimlere kadar gittiğini, her eyaletin bir sorumlusu olup, silahlı eylem kararlarının buradaki birliklerin sorumlusunca alındığını, silahlı eylem kararlarının genel hatları itibariyle kendisinin onayına sunulduğunu, kendisinin daha çok temel, stratejik ve taktik kararlar alıp örgüte bildirdiğini. uygulamanın birimler tarafından yapıldığını,

PKK örgütünün temel gelir kaynağının; geniş halk yığınlarından sağlanan bağış, aidat ve kampanyalara dayandığını ve ayrıca bazı sivil kuruluşlardan da mali destek gördüklerini, PKK örgütünün uyuşturucu kaçakçılığı ile bir ilgisinin olmadığını, ancak bazı bölgelerde yapılan uyuşturucu kaçakçılığından, o bölgeden sorumlu elemanlarca belli miktarda bağış şeklinde paralar alındığını, örgütün direkt olarak uyuşturucu ticareti ile bir ilgisinin olmadığını, bu hususun örgüt ideolojisine ters düştüğünü,

Örgütün temel hedefleri arasında ekonomik hedeflerin olduğunu, ancak bu hedefler arasında orman yakmalar ve insanların bulundukları kurumların olmadığını, daha çok savaşın sürmesine yol açan ekonomik hedeflerin söz konusu olduğunu, ayrıca örgütün insana dokunmamak kaydıyla turistik hedeflere karşı da eylemlerinin olduğunu, kendisinin, genellikle köylerde ve sivil yerlerde yapılan katliam şeklindeki eylemleri tasvip etmediğini, bu şekilde eylem yapılmaması hususunda da mücadele verdiğini, ancak örgütteki bazı ögelerin iktidarı ele geçirmek amacı ve anlayışı içinde toplu köy katliamlarını gerçekleştirmiş olduklarını, kendisinin onlarla mücadele edip, bu tür eylem yapanları en ağır şekilde cezalandırdığını, 1981 yılından sonra kurulan koruculuk sisteminde yer alanlara karşı da silahlı eylemlerinin olduğunu,

Örgütün yurt dışında çıkan Serxvebun, Özgür Politika ve yurt içinde çıkan Özgür Gündem isimli legal yayınlarının olduğunu, bunlarda Ali Fırat kod adı ile yazılarının yayımlandığını, örgütün propagandasını yapmak amacıyla MED televizyonunu kurduklarını beyan etmiştir.

Sanık mahkemedeki sorgu ve savunmalarında da; PKK örgütünü kurup en üst düzey sorumlusu olduğunu, aldığı kararlarla örgütü yönettiğini, örgüt mensuplarına verdiği talimatlarla pek çok eylemin gerçekleşmesinden birinci derecede sorumlu bulunduğunu, önceki ifadelerinin de doğru olduğunu belirterek, o beyanlarını tekrarla ölü ve yaralı sayısının daha da fazla olabileceğini bildirmiştir.

c) Kimlik Kayıt ve Belgeleri:

Sanık Abdullah Öcalan'ın; Ömer oğlu Uveyş’den olma, 14.04.1947 As. 14.04.1949 Ts. Doğumlu, Şanlıurfa ili, Halfeti ilçesi, Ömerli köyü cilt no: 029-01, Aile sıra no: 18, Birey sıra no: 13’de nüfusa kayıtlı olup, beyanına göre bekar, nüfus kaydına göre evli, okur yazar, sabıkasız, T.C. İslam, müsnet suçtan İmralı Kapalı Cezaevinde tutuklu olduğu belirlenmiştir.

F) DELİLLER:

Dosya kapsamına göre, yakalama tutanağının bulunmaması sonuca etkili görülmemiştir.

- Sanığın kolluk, savcılık, yedek hakimlik ve mahkemedeki; ''PKKnın tüm eylem ve faaliyetlerinden birinci derecede sorumlu olduğuna ve iddianamelerde gösterilen eylemlerden daha fazlasının bu örgütçe gerçekleştirildiğine dair ikrara yönelik anlatımları,

- Sanığın yapılan fiziki muayenelerinde, darp ve cebir izleri-ne rastlanmadığına dair doktor raporları ile sanığın, ''yakalandığından itibaren işkence, kötü muamele ve herhangi bir kötü söze muhatap olmadığına'' dair mahkemedeki beyanı,

- Sanığın; silahlı şiddeti teşvik etme, eylem hedefi gösterme, militanlara taktik verme, eylem gerçekleştirmeyenleri eleştirme, intihar saldırılarını özendirme, yollara mayın döşenmesi, sivil halka eylem önerme ve örgütten ayrılanların cezalandırılmasına yönelik PKK elemanlarına verdiği talimatlar, (Klasör: 3, Dz: 15)

- Sanığın radyo, televizyon ve çeşitli basın organlarında çıkan demeçleri, (Klasör: 3, Dz. 13)

- “Savaşı Türkiye’ye yayacağız” yolundaki, PKK’nın 6. Kongre kararları, (Klasör: 4, Dz. 14)

- Sanığın örgütü oluşturduğu, sevk ve idare ettiği, eğitim verdiği, görevlendirme yaptığı ve eylem talimatları verdiği hususlarındaki dosya içinde mevcut Fethi Demir, Alaattin Kanat, Şemdin Sakık., Mehmet Yamaç, Halit Çelik, Aysun İnan, Nurettin Anyığ, Fadıl Işık, Serbest Turan, Hakkı Kıtay, Ahmet Yaşar, Ali Sarı ve Mazlum Kartal’ın aşamalardaki beyanları, (Klasör: 15, 16, 5, 27)

- Genel eylem talimatları ve eleştiri mahiyetindeki telsiz konuşmaları çözüm tutanakları (Klasör: 19)

- Öldürülen şahıslara ait otopsi rapor ve tutanakları, (Klasör: 1, Dz: 208 ve Dz: 3, 6, 9, 10, 24 ve 27 nolu klasörler)

- Sanığın örgüt ve eylem anlayışına ilişkin Serxwebun’da yayımlanan konuşmaları. (Klasör: 5, Dz: 5 ve Klasör: 14)

- Şiddete yönelik talimatları içeren kaset çözümleri. (Klasör: 35)

- 15.12.1996 tarihli Panel programında sanığın, ''Alacağımız tedbirlerle Türkiye’yi cehenneme çevireceğiz'' şeklindeki konuşma çözüm tutanağı. (Klasör: 37)

- Olay yeri tutanakları ile krokiler,

- PKK örgütü ile ilgili olarak bir çok örgüt militanının, ör-güt üyeliğinden ve TCK'nun 125. maddesinden yargılanıp ceza aldıklarına ve bu kararların kesinleştiğine dair belgeler,

- Şikayetçi ve müdahillerin dilekçeleri ile ifadeleri,

- PKK örgütünün kuruluş bildirgesi, programı, tüzüğü ve kongre kararları, (Klasör: 3-4. Dz: 6, 8, 9. 10)

- Şubat 1996 ve Haziran 1991 tarihli Serxwebun dergileri, (Klasör: 3. Dz: 5)

- Sanığın ifadeleri ile PKK tarihi, (Klasör: 3. Dz: 11)

- ''Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler ve Görevlerimiz'' isimli sanık tarafından yazılan kitap fotokopisi, (Klasör: 5, Dz: 7-8)

- Kürdistan Devriminin Yolu ve Manifestosu, (Klasör: 4. Dz: 184)

- MED TV’nin kuruluşu, yayın lisansı, yayın politikası, fi-nansmanı, dönemsel ve yıllık gelişmeleri, spoutnik operasyonu, MED TV programcılarının terörü teşvik eden yayınları, Abdullah Öcalan’ın yakalanması ardından MED TV'de yayınlanan eylem çağrılarını içeren MED TV dosyası. (Klasör. 8)

G) MAHKEMENİN KABUL VE DEĞERLENDİRMESİ:
Mahkeme; sanığın, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak, üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan PKK adlı illegal örgütün kurucusu ve en üst düzey yetkilisi olduğunu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla, PKK terör örgütü militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemlerinde binlerce vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğunu kabul ederek;
Sanık Abdullah Öcalan’ın, TCK'nun 125.maddesi uyarınca “ölüm cezası” ile cezalandırılmasına, eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayrımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması bakımından, hak ve nesafet kuralları da göz önünde tutularak aynı yasanın 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar vermiştir.

H) HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

Sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi bakımından, Anayasa’nın 3 ve 14. maddelerindeki hukuki düzenleme ile TCK.nun 125 ve 168. maddelerindeki suçların unsurlarıyla birlikte ele alınıp değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3.maddesi; “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmünü içermekte,
14. maddesinde ise; ''Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar.
Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir... denilmektedir.
Maddede değinilen ve vatan olarak da tanımlanan “Ülke”; bir devletin uluslararası antlaşmalarla çizilmiş hudutları içerisinde kalan, halkının yaşadığı, egemen olduğu toprak parçasını, “Millet” ise; ülke üzerinde yaşayan, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçirmiş, kültür ve ülkü birliğine ulaşmış topluluğu ifade eder.
Anayasa’da; Türk Milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğü ile ülkenin bölünmezliğini koruma, devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir.
Uluslararası sözleşmeler ile de; Devlet, ülke ve ulus bütünlü-ğünü bozmayı hedefleyen eylemlere cevaz verilmediği görülmüştür.
Şöyle ki;
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 29.maddesinin 3.bendi; “Bu hak ve hürriyetler, hiç bir veçhile, birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerine aykırı kullanılamaz”,
30. maddesi ise; ‘İşbu beyannamenin hiç bir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.”
Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11.maddesinin 2.fıkrası; “Bu hakların kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, suçun ve düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarının dışında, hukukun öngörmediği ve demokratik bir toplumda gerekli bulunmayan hiç bir sınırlama koyulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, polis teşkilatı ve kamu idaresi mensupları tarafından bu hakların kullanılmasına hukuka uygun sınırlamalar konulmasını engelleyemez.”
17. madde ise; “Bu sözleşmedeki hiç bir hüküm herhangi bir devlete, gruba ve kişiye, bu sözleşmede yer alan hak ve özgürlüklerden birinin tahribini amaçlayan bir eylemde bulunma ya da sözleşmede öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırmalarını amaçlayan bir karar alma hakkı verdiği biçiminde yorumlanamaz.” hükümlerini taşımaktadır.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) senedinde;
“Katılan devletin egemenlik, eşitlik, egemenliğe sıkı sıkıya bağlı haklara saygı”,
“Tehdide ya da kuvvet kullanmaya başvurmaktan kaçınma”,
“Sınırların dokunulmazlığı'',
“Devletlerin ülke bütünlüğü”,
“Uyuşmazlıkların barışçı yoldan çözümü”,
“İçişlerine karışmaktan kaçınma” ilkelerine yer verildiği.
Paris Şartının “Güvenlik” bölümünde ise; “katılan devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik kurumları savunmak hususunda işbirliği yapmaya azimliyiz. Bu faaliyetlere dışarıdan yapılan tazyik. cebir ve yıkıcılık içeren gayrimeşru faaliyetler dahildir. Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyoruz ve bunları hem iki taraflı hem de çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırmak için çalışmaya azimli olduğumuzu ifade ediyoruz.” şeklinde bir düzenlemeyi içerdiği görülmektedir.
14-15 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklarasyonda da; kendi kaderini tayin hakkının “eşit haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasi birliğini kısmi veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı ilkesinin özellikle vurgulandığı anlaşılmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Divanı, Zana-Türkiye davası nedeniyle verdiği kararında; “PKK'yı, amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt” olarak değerlendirip, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılar düzenlediğini” belirtmiştir.
Bu düzenlemeler ve değerlendirmeler ışığında, sanığın kurucusu ve lideri olduğu PKK’nın terörist bir örgüt olduğu, uygar dünya milletleri tarafından benimsenen konferans ve sözleşmelerle kabul edildiği gibi yargı kararlarıyla da belirlenmiştir.
TCK'nun 125.maddesinde; Anayasa’nın 14.maddesinde açıklanan ülke ve millet bütünlüğünü parçalamaya yönelik eylemler tanımlanmış olup; anılan bu madde, “Devlet Topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymağa veya Devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fili işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır.” hükmünü içermekte,
168. maddesinde ise; “Her kim 125, 131, 146, 141, 149 ve 156. maddelerde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet ve çete teşkil eder yahut böyle bir cemiyet ve çetede amirliği ve kumandayı ve hususi bir vazifeyi haiz olursa, onbeş seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına mahkum olur.
Cemiyet ve çetenin sair efradı on yıldan onbeş yıla kadar ağır hapisle cezalandırılır.” denilmektedir.
TCK'nun 125.maddesi yasa koyucunun gösterdiği gerekçeye göre iki hususu ihtiva etmektedir.
1) Devlet topraklarını veya bunlardan bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyetine tabi tutmak veya Devletin istiklalini azaltmak kastına matuf fiiller,
2) Devletin hakimiyeti altında bulunan bir toprağı Anavatan’ dan ayırmaya matuf fiiller,
TCK'nun 125.maddesiııdeki suçun faili “kimse’dir. Bu nedenle bu suçun bir Türk Vatandaşı taralından işlenmiş olması şart değildir. Yabancıların da bu suçu işlemeleri mümkündür.
Suçun maddi unsuru;
1) Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya yönelik eylemler,
2) Devletin bağımsızlığını azaltmaya yönelik eylemler,
3) Devletin birliğini bozmaya yönelik eylemler,
4) Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmı-nı devlet idaresinden ayırmaya, yönelik eylemlerdir.
Suçun manevi unsuru genel kasttır.
Maddedeki suçun oluşumu için eylemin matuf hile yönelik olması gerekir.
Matuf fiil;
1) Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymak,
2) Devletin istiklalini tenkis,
3) Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmı-nı devlet idaresinden ayırma,
Biçiminde tadadi ve tahdidi olarak sayılmış olup, suçun tamamlanması için sonucun gerçekleşmesi aranmaz, eylemin amaca yönelik sonucu elde etmeye uygun ve elverişli bulunması ve elverişli vasıtalarla icra hareketlerine başlanmış olması gerekir. Eylemin elverişli araçlarla icra hareketi niteliğinde bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde; sanığın örgütsel bağlılığı, örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü, toplumdaki etkinliği göz önüne alınmalı ve suç niteliği buna göre belirlenmelidir.
TCK'nun 168. maddesinde düzenlenen, silahlı çeteyi oluşturduktan sonra amaç suçlardan herhangi birine yönelik elverişli fiilleri işleyen kimse 168. maddeye göre değil, o amaç suçtan dolayı cezalandırılır.
Sanık Abdullah Öcalan; yasadışı PKK terör örgütünü kurmuş, bu örgütün gelişmesini sağlamış, örgüt militanlarının askeri ve siyasi eğitim görmelerini temin etmiş, aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun, adam kaçırma, güvenlik güçleri ile silahlı çatışma. intihar saldırıları gibi vahim eylemler gerçekleştirilerek binlerce sivil vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasına neden olmuştur.
Karar yerinde de açıklandığı üzere; sanığın kurucusu ve lideri olduğu PKK örgütünün amacı, ''Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak, bağımsız bir Kürt Devleti kurmak'' olduğuna göre, bu amaca yöneldiğinde kuşku bulunmayan yukarıda açıklanan eylemler mahiyetleri itibariyle ülke bütünlüğü için ciddi, büyük ve yakın tehlike doğuracak hüviyet arz ettiğinden. sanığın kurduğu silahlı çete niteliğindeki PKK örgütünün vahim olan bu olayları, sanığın emir ve talimatları ile fiilen gerçekleştirmiş olması karşısında; TCK'nun 168. maddesinin sanık hakkında uygulanmasına imkan bulunmamaktadır.
Örgütü kuran, başkanlığını yapan, sevk ve idare ederek emir ve talimatları ile eylemler yaptıran sanığın, bu maddenin uygulanmasında bizzat silah kullanması şart olmayıp, meydana gelen olayların sonuçlarından sorumlu olması da yasa gereğidir.
Türk Ceza Kanunu, takdiri azaltıcı sebeplerin varlığı yönünden hakime geniş takdir yetkisi vererek bir sınırlama getirmemiştir. Yasaya kesin aykırılığı bulunmayan, hukuk kurallarını zedelemeyen, yasaların maksat ve amacına aykırı düşmeyen uygulamalarda hakimin takdir yetkisine karışılamaz.
Mahkemenin, dosya içeriğine uygun ve yeterli gerekçeye dayanarak sanık hakkında TCK'nun 59. maddesini uygulamamasında yasaya aykırı bir durum görülmemiştir.
SONUÇ:
Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın kurucusu ve en üst düzey sorumlusu bulunduğu silahlı çete niteliğindeki örgütün, ülke topraklarından bir kısmını Devlet hakimiyetinden ayırıp, bu bölgede bağımsız ayrı bir devlet kurmak şeklindeki amacına yönelik olarak vahamet arz eden olayların fiilen gerçekleştirilmesi için emir ve talimat verdiğinin sübutu kabul ve eylemlerin amaç suçun işlenmesi doğrultusundaki örgütsel bağlılık ile ülke genelindeki organik bütün-lüğüne göre, soruşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş. savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya nazaran verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık vekillerinin temyiz dilekçeleri ile duruşmalı inceleme sırasında ileri sürdükleri ve yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle, re’sen de temyize tabi olan, Şanlıurfa ili, Halfeti ilçesi, Ömerli Köyü, cilt not 029-01, Aile sıra not 18, Birey sıra not 13’de nüfusa kayıtlı Ömer oğlu Uveyş’den olma 14.04.1947 As. 14.04.1949 Ts. doğumlu ABDULLAH ÖCALAN'ın ölüm cezası ile cezalandırılmasına dair hükmün, tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak ONANMASINA 22.11.1999 gününde oybirliği ile karar verildi. Baskan Üye Üye Üye Üye
D. Tavil S. Erol S. Erkan F.Y. Karadeli A.S. Dagli
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-07-05, 03:58   #25
Genc61

Varsayılan Cvp: PKK hakkında bilmedikleriniz...

H - H Ü K Ü M :

Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;


1 - Şanlıurfa ili, Halfeti ilçesi, Ömerli köyü, Cilt No: 029/Ol, Aile Sıra No: 18, Birey Sıra No: 13’de nüfusa kayıtlı, Ömer ve Uveyş’den olma 14.04.1947 Asli, 14.04.1949 Tashih doğumlu Sanık Abdullah ÖCALAN’ın;
Kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek , devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK'nun 125. maddesine göre ÖLÜM CEZASI ile Cezalandırılmasına.

2 - Sanığın eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması, hak ve nesafet kuralları gözönünde tutularak sanık hakkında takdiren TCK'nun 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına.

3- TCK'nun 31. maddesine göre sanığın ömür boyu Kamu hizmetlerinden yasaklanmasına.

4- TCK'nun 33. maddesine göre sanığın ceza süresi içerisinde yasal kısıtlılık altında bulundurulmasına.

5- TCK'nun 40. maddesi uyarınca sanığın nezarette kaldığı günler ile tutuklulukta geçirdiği günlerin cezasından indirilmesine ve tutukluluk halinin devamına.

6- Ankara DGM.C.Başsavcılığı Adli Emanetinin;
a) 1999/30 sırasında kayıtlı bulunan 19.500 ABD Dolarının PKK terör örgütüne ait olduğu anlaşıldığından TCK'nun 36. maddesine göre zoralımına,
1 adet Zenith marka saat, 1 adet Safilo gözlük ve kılıfı, 1 adet deri kemer, 1 adet ray-ban marka güneş gözlüğü ve 1 adet kravatın sanığa iadesine,
b) 1999/69 sırasında kayıtlı bulunan toplam 52 adet teyp kasediyle 18 adet Video kasedi, 1999/56 sırasında kayıtlı bulunan 2 adet video kasedi ve 1999/72 sırasında kayıtlı bulunan 1 adet video kasedinin suç kanıtı olmaları nedeniyle dava dosyasında saklanmasına,

7- Müdahil davacıların özel hukuka ilişkin hakları bakımından ilgili hukuk mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açma haklarının saklı tutulmasına.

Müdahale tarihinde yürürlükte bulunan avukatlık asgari ücret tarifesine göre takdir edilen 56.250.000.’er lira maktu avukatlık ücretinin sanıktan alınarak kendisini avukatIa temsil ettiren müdahillere verilmesine.

8- Bugünkü duruşmada bulunmayan müdahiller ile vekillerine ve gelmeyen sanık
vekillerine karar tebliğinin 2845 Sayılı Yasanın 21. maddesine göre TRT aracılığıyla ilanen yapılmasına.

9- (1.111.873.000.TL.) lira yargılama giderinin sanıktan alınmasına.

İsteme uygun oIarak, Yargıtay yolu ve resen Yargıtay yolu açık olmak üzere

DGM.C.Başsavcısı Cevdet VOLKAN ve DGM. C.Savcısı Talat ŞALK’ın huzurlarında,
Sanık Abdullah ÖCALAN ile Sanık vekilleri Av. Mahmut ŞAKAR, Av. Mükrime TEPE, Av. Hatice KORKUT, Av. Aysel TUĞLUK, Av. Aydın ORUÇ, Av. Kenan SİDAR, Av. Niyazi BULGAN, Av. Doğan ERBAŞ, Av. Kemal BİLGİÇ, Av. İrfan DÜNDAR, Av. Fehim GÜNEŞ , Av. Ahmet AVŞAR, Müdahiller Ali BUGAN, Ali ÇEPELLİ, Arzu YILDIRIM, Behiye AKYEL, Bekir DOĞAN, Bekir İSPİRLİ, Reyha ÇEPELLİ, Cafer ŞENTÜRK, Fatma KANTEMİR, Güler APALAK, H. Mehmet ALPTEKİN, Hacer Jale ATAV, Hamit KÖSE, Hülya TOPAL, Mehmet ÇEVRUK, Mehmet GENCER, Mehmet YILDIZ, Muharrem YILDIRIM, Öztürk BOZKURT, Saliha KÖSE, Salime ARSLAN, Selma TÜRKYILMAZ, Sıdıka ÇAN, Süleyman ALDAĞ, Şiray ÖZÇELİK, Tahsin İLHAN, Müdahil vekilleri Av. Cengiz ERKOYUNCU, Av. Burhan Cahit TORUN, Av. Mehdi KESKİN, Av. Necdet KÜÇÜKTAŞKINER, Av. Kadir KARTAL, Av. Zeki Hacı İBRAHİMOĞULLARI, Av. Şevket Can ÖZBAY, Av. Mehmet Emin BAĞCI, Av. İbrahim İLKYAZ, Av. Aynur ÖNER, Av. Emin AKOĞUZ, Av. Süleyman AYHAN, Av. Mükremin TÜRKMEN’in yüzlerine karşı oybirliği ile verilen karar açıkça okunup anlatıldı. 29.06.1999
BAŞKAN: 17339 ÜYE:23647 ÜYE: 27851 KATİP: 75
MASRAF BEYANI
CİNSİ MİKTARI
Posta 42.590.000.TL.
Tebligat 79.100.000.TL.
Sarf 990.183.000.TL.
TOPLAM 1.111.873.000.TL.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat