En Komik ve Eğlenceli Videolar Burada. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Kapalı Konu
 
Konu Araçları
Eski 02-05-09, 04:31   #1
NET_TEN

Varsayılan İnsan Maymundan mı Türedi?



İnsan Maymundan mı Türedi?
İnsanın maymundan türediği şeklindeki iddiaya Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fizik Antropoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İzzet DUYAR aşağıdaki yazıyla cevap vermiş. Dikkatle okunup anlaşılması gereken bir konu. Okuduktan sonra yorumlarınızı da yazarsanız memnun olurum.


İNSAN EVRİMİ VE YARATILIŞÇILIK (*)


Evrim Aldatmacası (1) adını taşıyan bir “risale” son günlerde yapay olarak yaratılan evrim tartışmalarının baş aktörlerinden biri haline ge(tiri)ldi. Risaleyi yazın sonlarına doğru bir öğrencim bana ulaştırdı bedava dağıtıldığını da eklemeyi ihmal etmedi. Ancak reklam ve seçim afişlerinin bedava dağıtıldığı günümüzde yeni bir slogan metni okumaya pek hevesli olmadığım için rafa kaldırdım ta ki kitabın “ikiz kardeşleri”nin sokaklarda dağıtıldığını gözlerimle görene dek... Ortalığı birden “Evrimcilerin Yanılgıları” “Materyalizmin Sonu” “Hücredeki Mucize” gibi kitapçıklar kaplamaya başlamıştı. Ve bunlar da bedava dağıtılıyordu. Ulus Kızılay gibi Ankara’nın merkezî yerlerine mevzilenen araçlardan bu kitapçıklar halka âdeta fışkırtılıyordu.

Gördüklerime ilk anda inanamadım. Ancak pek çok kişi beni doğrular biçimde benzer “öyküleri” anlatınca biraz olsun rahatladım: Hayal görmüyordum. Bu son ifadelerim üzerine Harun Yahya’nın “Görme ... dış dünyada olan şeyler değil zihnimizde meydana gelen etkilerdir” deyip (s. 118) “Böyle bir kitap yok! Onu sen beyninde fantezi olarak oluşturup okumuşsun. O aslında olmayan bir görüntüdür” diye itiraz edebilir düşüncesiyle birden irkildim. Gerçekte olmayan bir risaleyle mi karşı karşıyaydım acaba?...

Bu düşünce beni ciddi biçimde rahatsız etmeye başladı ama daha sonra “Zararı yok... Hiç olmazsa bedava dağıtılmayan ama benim hayalimde gördüğüm hayalimde tuttuğum hayalimde okuduğum bu kitap üzerinde ‘fantezilerimi’ aktarırım” deyip biraz rahatladım. Zaten fantezi yazmak son zamanlarda moda değil miydi?

Pehlivan tefrikası

Evrim Aldatmacası’nı okumadan sayfaları şöyle bir karıştırdığınızda edindiğiniz ilk izlenim alıntılardan oluşan yeni bir “pehlivan tefrika”sını elinizde tuttuğunuz oluyor. Ancak bu tefrika güreşleri değil evrimi konu alıyor. Pehlivan tefrikalarında hiç olmazsa zaman ve mekân gibi bazı öğeler değişir. Ancak bu tefrikada hiçbir şey yeni değil. “Evrim Anaforu ve Gerçek” “Canlılar ve Evrim” “Evrim” vb başlıklı yaratılışçı kitaplardan tek farkı onların bir bakıma “usaresi” olması.

Adları zikredilen bu kitaplar birinci hamur kâğıda basılmış renkli resimlerle bezenmiş görünümü “hoş” kitaplar. Ancak bir kusurları var: Yüzde doksanından fazlası alıntıdan oluşan bu yayınlara yazar olarak imza koyan kişi(ler?)in kitapların oluşmasına katkılarının hayli muğlâk olması.

Evrim düşüncesinin “bilimsel” çöküşü

Harun Yahya’nın amacının evrim anlayışının çöküşünü “bilimsel” olarak ifşa etmek olduğu daha alt başlıktan anlaşılıyor. Alt başlıktaki ibare aynen şöyle: “Evrim teorisinin bilimsel çöküşü ve teorinin arka planı.” Yani yazarımız bilimin silahıyla bilimi vurma işine soyunduğunu daha başlıkta ima ediyor. Ancak kitapçığın nasıl bir mantık silsilesi içerisinde yazıldığı ne yazık ki anlaşılamıyor. Yazarımız bir kartopu gibi giderek büyüyen mantık çelişkisini (belki de bilerek) sürdürmeye devam ediyor ve “can alıcı” saptamaları sona saklıyor. Son bölümünde (okuyucuya dikkatle okuması uyarısını da eksik etmeyerek) aslında bizlerin bir varlık olarak var olmadığını maddi dünyanın beynimizdeki görüntülerden ibaret olduğunu söyleyerek şaheserler yaratıyor.

Bilimle yakından ya da uzaktan ilgisi olan herkesin bildiği bir konu vardır: Bilimin en temel önkabulü evrenin yani maddi dünyanın canlıların (ve doğal olarak da insanın) var olduğudur. Bunu kabul etmiyorsanız bilim yapmanız anlamsız ve imkânsızdır. O zaman Harun Yahya’ya şu soruyu sormak gerekiyor: Madde olmadığına göre maddi dünya üzerine kurulu olan “bilim”in verilerine dayanarak evrim düşüncesi nasıl çürütülebilir? Bir yandan bilimin temel postülasını kabul etmeyip diğer yandan da kabul edilmeyen bu verilere dayanarak evrim düşüncesini çürütmek herhalde yalnızca yaratılışçılara özgü bir mantık olsa gerek.

Yazarımızın kendine özgü bir bilim anlayışının olduğunu görmek için uzun boylu kafa yormaya gerek yok. Bunu en açık biçimde evrim düşüncesinin bilimsel bir önerme olmadığını (s. 1) buna karşılık “yaratılış” düşüncesinin “bilimsel” temellere dayandığını ileri sürmesinden çıkartabilirsiniz. Bunu kitapçığın pek çok yerinde görmek mümkün. Bu savlar insana ister istemez “Ya bu konu üzerinde kafa yoran onca düşünür ve bilim insanı bilimsel önermenin ne olduğunu bilmiyor (anlaşılan bunu yalnızca yazarımız biliyor) ya da demek ki son zamanlarda bilimsel önermenin tanımı değişmiş de haberimiz yok” dedirtiyor.

Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışı

Evrim kuramını çürütmeye soyunan yazarımızın evrimi gerçekten anlayıp anlamadığı konusunda okuyucuda ciddi kuşkular uyanıyor. Örneğin türlerin değişmesi konusunda Lamarck ve Darwin aynı görüşleri mi savunmuşlardır? Yazarımıza göre evet?! Harun Yahya “Aslında Darwin’in doğal seleksiyon önermesi kendisinden önce Lamarck’ın ‘kazanılan özelliklerin nesilden nesile aktarılması’ şeklinde açıkladığı evrimci mantıkla aynıydı” diyerek (s 15) evrim anlayışındaki bilgi düzeyini de ortaya koyuyor.

Bilim ya da evrim tarihiyle biraz olsun ilgilenenlerin çok iyi bildikleri gibi Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışları birbirlerinden dağlar kadar farklıdır. Lamarck’ın evrim anlayışında bir türün diğerine kaynaklık etmesi sözkonusu değildir. Buna karşılık Darwin’in düşüncesi canlıların ortak bir atadan çeşitlenerek oluştukları anlayışı üzerine kuruludur. Yine aynı şekilde Lamarck’ın evrimi açıklama şekli olan transformizm (dönüşerek evrim) ile Darwin’in doğal ayıklanması arasında en küçük bir benzerlik yoktur. Aslına bakılacak olursa bu iki araştırıcının tek benzer noktaları “kalıtım” anlayışlarıdır. Ancak yazarımız bunu vurgulamaktan özenle kaçınarak bu iki bilim insanının evrim anlayışlarının birbirlerinden farksız olduğunu söyleme yoluna gidiyor. Bu Harun Yahya’nın konuları bulanıklaştırma konusunda ne kadar üstün bir yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir.

Geçiş formları sorunu

Kitapçıkta üzerinde durulan ana konulardan birisi de “ara-geçiş formlar” sorunudur. (Yazarımızın “ara” ve “geçiş” sözcüklerinin bir arada kullanılmasının bir hikmeti vardır herhalde.) Harun Yahya evrimin olmadığı konusundaki görüşlerini temellendirirken geçiş formlarının olmadığı savını ileri sürmekte ve bunu kitapçığın değişik bölümlerinde sık sık tekrarlamakta. Evrime bir parça tarafsız bakan kişi aslında tüm fosillerin az ya da çok geçiş özellikleri taşıdığını mutlaka görür. Şimdi konuya biraz daha yakından bakalım.

Kitapçıkta Australopithecus ve Homo habilis fosillerinin insan soyuna cinsine olmayıp maymun oldukları savı dile getirilmektedir. Harun Yahya’ya göre yalnızca Homoerectus ve sonrasına tarihlendirilen fosiller “insan”dır. Önce Australopithecus’ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): “ ...uzun kollar kısa bacaklar gibi birçok özellik bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir.”

Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar soldan sağa doğru insan Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu şekillere bakarak ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil bir maymuna aittir!

(Not burada olması gereken resim link vermem mümkün olmadığından görünmemektedir. Resmi görmek isteyenler aşağıdaki (*) dipnotta yer alan adresten indirebilirler)
Çizim 1. İnsan Australopithecus (afarensis) ve ape (kuyruksuz büyük maymun)’in leğen ve bacak kemiklerinin karşılaştırılması (Kaynak Lewin 1989)

Şimdi de Homo habilis’i ele alalım. Literatürde Homo habilis (3) olarak bilinen taş âletler yaptığı -ki bu yazar tarafından da kabul edilmekte- ortaya konan ateşi kullandıklarına ilişkin izler barındıran basit ve kaba barınaklar yaparak geçici de olsa “yerleşime” geçtiklerine dair arkeolojik kanıtlar bırakan bu canlılar her ne hikmetse “insan” olarak kabul edilmiyor. Bakın kendisi bu konuda neler söylüyor (s. 44):

Homo habilis Australopithecus ismi verilen maymunlarla birçok ortak özellikler taşıyordu. Aynı Australopithecus gibi uzun kollu kısa bacaklı ve maymunsu bir iskelet yapısına sahipti. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu. 550 cc.’lik beyin hacimleri de bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesiydi. Kısacası ... Homo habilis gerçekte tüm diğer Australopithecuslar gibi bir maymun türüydü.

Aslında tüm bunları söyledikten sonra bir yaratılışçının Homo habilis’i niçin bir geçiş türü olarak kabul etmeyeceği/edemeyeceği çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Niçin mi? Yukarıdaki özelliklerin hepsi ama hepsi bu canlının bir geçiş formu olduğunu açıkça ortaya koyuyor da onun için! Nitekim yazarımız Homo habilis’in iskelet yapısı için kendi ağzıyla “maymunsu” diyor “maymun” diyemiyor.

Bu arada Homo habilis’in el ve ayak parmaklarının çene yapılarının ve beyin hacimlerinin bu canlıların maymun olduklarının en iyi göstergeleri olduğu iddiasına ancak gülüp geçilebilir. Bu özelliklerin bir maymuna değil insana ait olduğunu Harun Yahya’nın mensubu olduğu ve yaratılışçılığın Türkiye şubesi olarak çalışan Bilim Araştırma Vakfı’nın başka bir yayınında görmekteyiz. Bu Gufran Koyuncu imzasıyla çıkan “Evrim” başlıklı kitaptır (4). Hani yukarıda sözü edilen renkli resimli birinci hamur kâğıda basılan “tefrikalardan” bir diğeri (5). Bu kitabın 182-193’üncü sayfaları Homo habilis’e ayrılmış. Ama sıkı durun! Bu satırlarda habilis’lerin maymun olmadıkları düpedüz insan oldukları savunuluyor! Hem de tamı tamına 12 sayfa boyunca gerekçeleri uzun uzun anlatılarak... Bu satırlarda bakın yazarımız neler diyor: (yalnızca başlıklar bile yazarımızın düşüncesini ortaya koymaya yeter) “İnsanın en eski kalıntıları: Homo habiline” (s. 182) “Modern kafatası biçimi” (s. 183) “Beynin geniş kullanım kapasitesi” (s. 184) “Alet yapmaya olanak veren el dizaynı” (s. 185) “Modern ayak yapısı” (s. 186) “Modern iki ayaklı yürüyüş biçimi” (s. 187). Bu durumda şu soruyu sormak farz oluyor: 1992’den bu yana ne değişti de bir önceki yayınınızda “insan” olarak tanımladığınız bir canlı grubunu birden bire maymunluk mertebesine “indirdiniz”? Yoksa habilis’ler cennetteki yasak meyveyi mi yediler?

Yeniden konumuza dönelim: Homo habilis’in insan sayılmamasının altında yatan temel kaygı tam bir “geçiş formu” olan bu canlının maymun olduğu imajının yaratılarak “Bakın işte insan evriminde de geçiş formu yok” sözde iddialarını sürdürebilmektir. Bu kaygı en açık biçimde “550 cc’lik beyin hacimleri bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesi[dir]” (s. 44) ifadeleriyle vücut bulmaktadır. Bir yandan habilis’lerin beyin hacimleri kuyruksuz büyük maymunlara yaklaştırılırken diğer yandan da âlet yapan ve ateşi kullanan bir grubun maymun addedilmesi hangi mantıkla açıklanabilir?
Homo habilis’lerin diğer kuyruksuz büyük maymunlar (ape) ve Australopithecus’lardan daha büyük bir beyne sahip olduğu tüm araştırıcılar tarafından bilinen bir gerçektir. Çünkü bu canlının beyin hacmi ortalaması yazarın söylediği gibi 550 cc değil 600 cc’nin üzerindedir (6). Örneğin Klein habilis’lerde beyin hacminin dağılım aralığının 510–750 cc arasında değiştiğini ortalamasının ise 630 cc olduğunu belirtmektedir (7). Aradaki fark önemsiz gibi görünebilir ama insan evriminin ilk aşamalarında yaklaşık 80 cc’lik artış küçümsenemeyecek bir gelişmedir. Daha da önemlisi habilis’in beyin hacmi düşük gösterilerek insanın atasal soylarında meydana gelen gelişme/değişmelerin manipülasyonla perdelenmesi amaçlanmaktadır. Bu örnek yazarın rakamlar üzerinde nasıl kaygısızca oynadığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bu yazarımızın rakamlar üzerinde oynamasının tek örneği değildir. Bu tür örneklerle kitapçık boyunca karşılaşılabilir. İşte bir diğeri: Harun Yahya “Atalarımızla aynı anda mı yaşıyoruz?” başlığı altında (s. 49–50) atalarımıza ait özelliklerin günümüz insanında da bulunduğunu dolayısıyla evrimin olmadığını açıklamaya çalışıyor. Bu konuda örnek olarak Homo erectus’un pek çok özelliklerinin günümüzde Avustralya Yerlilerinde gözlenebileceğini veriyor. Burada vurgulanması gereken ilk nokta yazarın düştüğü mantık yanlışlığıdır. Canlılar tabiî ki kendilerinden önceki atalarının özelliklerinin önemli bir bölümünü taşırlar bunları kendileri tümden var etmemişlerdir. İnsanın da kendi evrim çizgisinde yer alan atalarının bu arada Homo erectus atalarının bazı genlerini taşımasından doğal bir şey yoktur.

İkinci nokta ise yazarın bunu yaparken yine rakamlarla oynuyor olmasıdır. Avustralya Yerlilerini “ilkel” özelliklere sahip olduğunu göstermek amacıyla onların beyin hacmi ortalamasını 900 cc olarak veriyor (s. 49). Yeryüzünde yazarımızın verdiği beyin hacmi ortalamasına sahip hiçbir insan topluluğu yaşamamaktadır. Yaşayan insan toplulukları arasında beyin hacmi ortalaması açısından en düşük değere sahip olan grubun Avustralya Yerlileri olduğu bilinir; ancak ortalama değer Yahya’nın belirttiği gibi 900 cc değil 1256 cc’dir (8). Yani yazarımızın verdiği rakamdan yaklaşık 350 cc daha yüksektir.

Ya Neandertaller?

Yaratılışçıların akıl almaz çelişkileri ve çarpıtmaları bununla da bitmemektedir. Örneğin haftalık haber yorum dergisi Aksiyon’un 147’inci sayısında yayımlanan E. Şahin Çakır imzalı bir yazı yüzyılımızın belki de en önemli antropolojik sorununu insan olanla olmayanı ayırmanın formülünü önümüze koyuveriyor (9). Bu yazı yüzyıllardır bilim çevrelerinin çözemediği soruyu bir anda çözüvermişti. Çakır’a göre “insan olma” kriteri Kur’an’da yer almaktaydı ve çözümü gayet basitti: Eğer bir canlı ölülerini gömüyorsa insandı gömmüyorsa insan değildi. Bu özellik Neandertallerde görüldüğü için hiç kuşkusuz bu fosil grubu “insan” olarak değerlendirilmeliydi (10). Buna karşılık Homo erectus Homo habilis Australopithecus’lar bu payeye “erişemeyecekler”di. Ancak geriye yanıtlanması gereken acayip bir soru kalıyordu: Günümüzde ölülerini gömmeyen bazı insan gruplarının olduğu bilindiğine göre bunlar insan değil miydi? Görüldüğü gibi tek bir kaynaktan yola çıktıkları bilinen yaratılışçılar kimin “insan” olduğu konusunda uzlaşmaya varmaktan çok uzaktırlar. Yaratılışçılardan biri Homo erectus’a “insan” derken diğeri “Hayır insan değil” diyor. Peki kimin söylediği doğru? Daha kimin insan olduğunu çözümleyememiş bir (dinî) düşüncenin savunucularının evrim görüşünü “bilimsel olarak çürütme”ye kalkışmaları ne ölçüde ciddidir?

İnsanın yakın akrabaları kimler?

Yaratılışçılara göre canlı türleri arasında kesinlikle akrabalık söz konusu değildir. Bu düşüncenin doğal bir uzantısı olarak insanın kuyruksuz büyük maymunlarla akraba olduğu telâffuz bile edilemez. O halde insanla kuyruksuz büyük maymunlar aynı kökten gelmiyorlarsa acaba moleküler yapılarındaki benzerlikler bir tesadüf müdür? Ve niçin genetik açıdan insana en yakın canlılar kuyruksuz büyük maymunlardır da başka türler değildir? Niçin evrimsel modelde önerildiği gibi akrabalık yönünden birbirlerine yakın türlerin moleküler yapılarındaki benzerlikler daha fazla uzak olan türlerinki ise azdır? Canlılar birbirlerinden ayrı yaratılmışlarsa niçin bazı canlılar birbirlerine diğerlerinden daha fazla benzemektedirler?

İnsanın en yakın biyolojik akrabalarının kuyruksuz büyük maymunlar olduğu ve bu canlılarla insanın ortak bir ataya sahip olduğu son yıllardaki genetik ve fosil bulgularla sürekli desteklenirken bunun aksini savunmak olsa olsa anakronizmdir. Tüm bu antropolojik ve biyolojik bulguları görmezden gelen yazarımız “Aradaki yüzeysel benzerlik dışında maymunun insana diğer hayvanlardan daha fazla bir yakınlığı söz konusu değildir” (s. 104) diyerek harikalar yaratmaya devam ediyor.

Harun Yahya’nın zannettiğinin aksine insanın kuyruksuz büyük maymunlarla yakın akraba olduğu inkâr edilemez duruma gelmiştir. Yapısal ve işlevsel binlerce kanıtın yanı sıra son dönemlerde gerçekleştirilen moleküler genetik çalışmalar bu yakınlığı daha da pekiştirmiştir. Bu çalışmaların bulgularına göre insanla kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki moleküler benzerlik yüzde 98’den daha fazladır. Bunun yanı sıra antropolojik kazılarda ele geçen bulgular da bu görüşü desteklemeye devam etmektedir. Örneğin 1994 yılında ele geçen Ardipithecus ramidus fosilleri gerek vücut oranlarıyla gerek diş yapısıyla insan-kuyruksuz büyük maymun ayrımına yakın bir canlının özelliklerini göstermektedir (11). İşte size yaratılışçıların “yok” dedikleri sayısız geçiş formlarından biri daha.

Ardipithecus’un geçiş formu olduğunu yaratılışçılara kabul ettirmek imkansızdır. Peki bu durumda ne olacaktır? Olacakları şimdiden söyleyebiliriz: Onlar bilim sofrasının kenarında bekleyecek ve doğacak ilk fırsatta ramidus’u “maymun yapma fırsatını” (!) kaçırmayacaklardır. Bilim çevreleri bu canlının insan evrimindeki yeri ve önemini tartışmaya koyulacaklar; resmin genelini gerçeğe en yakın biçimde oluşturma çabası içerisine girecekler; bu arada uzmanlar konunun eksik ya da açıklanamayan yönlerini dile getirecek ve zaman zaman da birbirlerinin zayıf ve hatalı yönlerini öne çıkararak eleştireceklerdir. İşte yaratılışçılar tam bu aşamada hücum edip yapbozun genelini değil de bir parçasını alıp ondan yararlanmaya çalışacaklardır. Çünkü resmin (ya da yapbozun) geneli onlara uygun değildir. Zaten yaratılışçıların bilim üretme mekanizmaları işte bu “kırıntılara” dayanmaktadır.

İnsan “maymun”dan mı türedi?

Yaratılışçıların yaptıkları en bariz çarpıtmalardan biri de insan evrimi söz konusu olduğu nda “insanın maymundan türediği” söylemine başvurmalarıdır. Harun Yahya da aynı taktiği sürdürmekte bir beis görmemektedir. Bu temelden yanlış bir yaklaşımdır ve kasıtlı olarak Darwin’den bu yana sürdürülegelmektedir. Bunun doğrusu “insan hem kuyruksuz büyük maymun hem de insan özelliklerini taşıyan ortak bir atadan türedi” şeklinde olmalıdır. Ancak evrim karşıtları kitleleri ajite etmek onları yanlış yönlendirerek desteklerini arkalarına alabilmek için bu ucuz numaraya başvurmaya özel bir gayret sarf etmektedirler. Aynı numaranın Harun Yahya tarafından da yapıldığını görmek hiç de şaşırtıcı değildir. İnsanın maymundan geldiğini söylemek maymunu ata insanı torun konumuna getirir. Halbuki ortak ata insanın olduğu kadar kuyruksuz büyük maymunların da atasıdır. “İnsanın maymundan türediği” deyişinde zımnî bir amaç vardır. Bu ifade üzerine evrim kuramı hakkında bilgisi olmayan birisinin kafasında “İnsan maymundan geldiğine göre değişerek günümüze gelmiş buna karşılık ‘maymun’ hâlâ yaşadığına göre değişiklik geçirmeden günümüze ulaşmış” düşüncesi yer edecektir. Arkasından da doğal olarak “Bir canlı türü değişirken diğeri niçin değişmiyor?” sorusu gündeme gelecektir. Ardından sorular çeşitlenerek devam edecektir. Maymun niçin evrimleşmedi? Maymunlar niçin insana dönüşmüyor? İleride insana dönüşecek maymunlar olabilir mi? İşte size bir çarpıtmanın anatomisi...

Bunun yerine insan ve kuyruksuz büyük maymunların ortak bir atadan geldikleri şeklinde ifade edersek bu soruların hiçbirine gerek kalmayacağı ortaya çıkar. Yani ortak atanın ne tam insan ne de tam kuyruksuz büyük maymun olduğu ikisinin özelliklerini de barındıran bir canlı olduğu anlaşılacaktır. Bunun doğal bir uzantısı olarak hem insanın hem de kuyruksuz büyük maymunların değişerek günümüze geldikleri sonucu ortaya çıkacaktır. Ancak bu formülasyon insan evrimini gerçeğe daha yakın biçimde ifade ettiği ve kolay anlaşılabilir olduğu için yaratılışçıların işine gelmemektedir.

Primat evrimi

Peki bu ortak ata nasıl ortaya çıktı? Günümüzde 200’den fazla primat türü yaşamaktadır. Yok olan türlerin sayısı ise bundan çok daha fazladır. Bunlar arasındaki evrimsel ilişkiler yaratılışçıların ileri sürdüğü gibi basit çizgisel düzeye indirgenemez. Primat evrimi yaklaşık olarak 65 milyon yıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu süreçte ilk önce Prosimii denilen primat öncülleri daha sonra Yeni ve Eski Dünya primatları ortaya çıkmıştır. İnsan ve kuyruksuz büyük maymunların ortak atası da Eski Dünya primatları içerisinde yer alır. İnsan soyu ise Eski Dünya primatları içerisinde yer alan bir grubun (yani ortak atanın) evrimsel dallanması sonucu yaklaşık 7-6 milyon yıl önce oluşmuştur.

Eğer evrim yoksa primat grupları niçin yukarıdaki sırayı takip ederek yeryüzünde görülmüşlerdir? Bu sıralanış acaba tesadüf müdür? İlk primat örnekleriyle daha sonraki primat örneklerini birarada göremezsiniz. Aynı şekilde Homo genusuna yani insan cinsine ait fosilleri ne Aegyptopithecus ne de Dryopithecus fosillerinin bulunduğu katmanlarda ele geçirebilirsiniz. Bu aşamada yaratılışçılara sormak gerekiyor: Tüm bu türler bir anda mı yoksa bir sıra düzeni içerisinde mi yaratıldı? Eğer bir anda yaratıldılarsa niçin tüm canlıları aynı tabaka içerisinde bulamıyoruz? Diğer bir deyişle niçin insan fosilleri dinozorlarla aynı tabakada birlikte bulunmazlar? (Bugün biliyoruz ki dinozorların yaşadığı dönemde değil insan ilk primatlar bile yeryüzünde yoklardı.) Yok eğer tüm canlılar aynı anda yaratılmadıysa o zaman niçin bazı türler yok olup diğerleri yaşamaya devam etmektedir?

Günümüzde bu ve benzeri sorulara evrim kuramı dışında yanıt verebilecek başka bir açıklama tarzı yoktur. Yaratılışçılık açısından bakıldığında ise bu sorulara yanıt bulmak hiç mümkün değildir. Bu sorular hiçbir dinde gündeme getirilmez. Peki o halde sorulmayan/ sorgulanamayan bir düşünce (yani yaratılışçılık) nasıl “bilimsel” olarak sunuluyor da kendini sorgulayarak sürekli değişen/gelişen (ya da en azından bu olanağı içerisinde barındıran) evrim kuramı “bilimsel” kabul edilmiyor?

Mükemmel “dizayn”

Evrim karşıtlarının sürekli olarak canlıların mükemmel bir şekilde “dizayn” edildiklerini bütün canlıların şaşmaz bir incelikle işlev gördüklerini kafalara yerleştirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Onlara göre bu mükemmelliğin tepe noktasında tabiî ki insan yer almaktadır. İnsan ruhu ve düşünceleriyle tüm canlılardan daha üstündür hatta diğer tüm canlılar ona hizmet için yaratılmışlardır.

Ancak durum hiç de evrim karşıtlarının ileri sürdüğü gibi değildir. Hemen her insanın bir (bazen de birkaç) organının yaşamının belli bir döneminde ya da tüm yaşamı boyunca yeterince işlev görmediğini hastalandığını hepimiz biliriz. Bunu görmek için hastanelere gitmeye de gerek yoktur. Yani yaratılışçıların söylediğinin aksine insan mükemmel tasarlanmış şaşmaz hassaslıkla işleyen bir organizma değildir. Tüm canlılar gibi insan da hâlâ değişmenin sancılarını çekmektedir. Bu konuda birkaç örnek verelim. İnsanların hemen hepsinde üçüncü azı dişi (yirmilik diş) sorun yaratmaktadır. Bu dişler ya eğri çıkmakta ya da çıkıp işlev görmedikleri için çabucak çürümektedirler. Sonuçta neredeyse tüm insanların bu dişlerle başı derttedir. Sizce bu mükemmel bir “dizayn” mıdır? Bunun tek mantıklı açıklamasını evrim kuramı içerisinde bulabiliriz. Çünkü insanda çene boyutları gittikçe küçülmekte ve dolayısıyla dişler küçülen çenede yer bulmakta güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. Küçülmeden en fazla etkilenen dişler diş kavsinde en arkada yer alan üçüncü azılardır.

Başka bir örnek de dik yürüme üzerine verilebilir. Evrim düşüncesine göre dik yürüme insanın sonradan kazandığı bir özelliktir. Antropolojik araştırmalar dik yürümenin zaman içerisinde yavaş işleyen (12) bir süreç sonunda ortaya çıktığını ve bu arada pek çok yan dalın oluştuğunu göstermektedir. Elimizdeki bulgulara göre dik yürümeye geçişin ilk adımları 44 milyon yıl önce Ardipithecus ramidus’ta görülmüş Australopithecus Homo habilis ve Homo erectus’ta gelişmeye devam ederek günümüze gelinmiştir. Ancak bu süreç tamamlanmamış hâlâ devam etmektedir. Farklı bir ifadeyle insan dik yürümeye henüz tam anlamıyla uyum sağlamış bir canlı değildir. Nitekim uzun bir süre ayakta kaldığımızda başta belimiz ve ayaklarımız olmak üzere vücudumuzun pek çok bölümünden itirazlar yükselmeye başlar. Düztabanlık ve ayakta ortaya çıkan diğer yapısal bozukluklar bu sürecin tamamlanmadığının diğer göstergeleridir.

___________Devamı 2. mesajda___________

Dipnotlar:__________________________________________________ _ ______
(*) Not: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fizik Antropoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İzzet DUYAR'ın bu yazısı BİLİM VE ÜTOPYA Dergisinin 60. sayısında yayınlanmıştır. (Sayı :60 Sayfa: 40-45 (1999)) Yazının aslına aşağıdaki adresten ulaşılabilir. (***acikarsiv.ankara.edu.tr/fulltext/1057.pdf ) (*** yerine h t t p:// koyunuz)

(1) Yahya H. (1998) Evrim Aldatmacası.
(2) Lewin R (1998) Modern İnsanın Kökeni. (Çev: Nazım Özüaydın). Ankara: TÜBİTAK 28
(3) Homo habilis terimi burada geniş anlamıyla yani rudolfensis ve ergaster türlerini de kapsayacak biçimde kullanılmaktadır.
(4) Koyuncu G (1992) Evrim. İstanbul: İz Yayıncılık.
(5) Evrim Aldatmacası ve Evrim kitabının yapı içerik ve fotoğraflar yanı sıra yer yer aynı tümceler içermesine bakarak bu iki yayının (ve yaratılışçı bakış açısıyla yazılan pek çok kitabın) yazarlarının aynı kişiler olması ya da aynı ekip tarafından kaleme alınması olasılığı çok yüksektir.
(6) Poirier FE (1990) Understanding Human Evolution. (2. Baskı) Englewood Cliffs: Prentice Hall s. 199.
(7) Klein RG (1989) The Human Career. Human Biological and Cultural Origins. Chicago: The University of Chicago Press s. 156
(8) Molnar S (1992) Human Variation. Races Types and Ethnic Groups. (3. Baskı) Englewood Cliffs: Prentice Hall s. 149.
(9) Ş (1997) Hz. Adem’den önce yaşayan yeni bir canlı grubu: ne insan ne hayvan! Aksiyon (147): 18-31
(10) Ama işin ilginç yanı Şahin Çakır son çalışmalardan haberdar olsaydı görüşlerini açıklamadan önce (herhalde) biraz daha düşünürdü. Çünkü son yıllarda yapılan genetik araştırmalar Neandertal genlerinin günümüz insanına ulaşmadığı bu grubun Homo cinsinin evriminde bir yan dal olarak kaybolduklarını ortaya koymuştur.
(11) White TD Suwa G Asfaw B (1994) Australopithecus ramidus a new species of early hominid from Aramis Ethiopia. Nature 371: 306-312.
(12) Yavaş işleyenle kasıt sürecin uzun bir zaman dilimine yayılmış olmasıdır. Buradan dik yürümenin sabit bir hızla değiştiği sonucu çıkartılmamalıdır. Bu gelişmede “kesintili denge” kuramına uygun olarak belli bir süre durağanlığın hüküm sürdüğü buna karşılık bazen de ani değişimlerin ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır.

Mesajı son düzenleyen NET_TEN ( 02-05-09 - 04:39 ) Neden: Ara başlıklar düzenlendi
 
Eski 02-05-09, 04:33   #2
NET_TEN

Varsayılan C: İnsan Maymundan mı Türedi?



Adaptasyon (uyarlanma) ve yaratılışçılık


Buradan çok önemli bir noktaya geliyoruz. Yukarıda verilen örneklerin hepsi canlıların mükemmel yaratılmadıklarını ama çevreye uyum sağlayarak yaşamaya çalıştıklarını ve bu arada değişime uğradıklarını göstermektedir. Yaratılış düşüncesini savunanların açıklayamadıkları konulardan biri de uyarlanmadır. Acaba evrim karşıtları canlıların “uyarlanma”sını nasıl açıklamaktadırlar? Biliyoruz ki evrim karşıtı düşünce önlerinde duran sayısız kanıt karşısında gerileyerek tür içerisinde değişmelerin olabileceğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak sorun burada bitmemektedir. Canlılar mükemmel olarak yaratılmışlarsa acaba niçin değişmek ihtiyacını duymaktadırlar? Tür içinde bile olsa?...

Aslına bakılacak olursa evrim karşıtlarının buna verilecek yanıtları yoktur. Çünkü canlılar değişmek zorunda kalıyorlarsa o zaman mükemmel yaratıldıkları nasıl savunulabilir? Ya da yok eğer her defasında tekrar tekrar yaratılıyorlarsa o zaman yaratıcının mükemmel bir “dizayn” yapamadığı her seferinde yaratımlarında yeni ayarlamalar yapmak zorunluluğunu duyduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. İşte bu evrim karşıtı düşüncenin içinden çıkamadığı ve hiçbir zaman da çıkamayacağı bir konudur.

Yaratılışçılık doğal olarak canlılığın ortaya çıkması ve değişmesi konusunda hiçbir kanıta sahip değildir. Bu düşünceyi savunanlar için neredeyse tüm kanıt “evrim düşüncesinin açıklayamadığı konulara” dayanmaktadır. Yani onlara göre bir nokta evrimci düşünceyle açıklanamıyorsa kesin bir biçimde yaratılışı kanıtlamaktadır. İşte bir örnek: “Canlılık tesadüfen oluşmamışsa bilinçli bir biçimde var edilmiştir” (s. 3–4). Acaba üçüncü ya da dördüncü bir seçenek yok mudur? Bu düşüncenin arkasında insanların kafasında “ikili” bir mantık yaratmak çabası yatmaktadır. Yani birinci seçenek doğru değilse mutlaka ikincisi doğrudur. Bu düşüncenin şartlandırılması ve daraltılması demek değil de nedir?

Kültür konusu

Yaratılış mantığıyla hareket edildiğinde aydınlatılamayacak konulardan birisi de kültürün gelişimidir. Buna örnek olarak âlet üretimini verebiliriz. İnsan mükemmel olarak yaratılmışsa onun yaptığı ilk âletler niçin mükemmel değildir? Âlet teknolojisindeki gelişime bakıldığında hiç kimsenin aksini iddia edemeyeceği bir gerçek vardır: o da âlet teknolojisinin basitten karmaşığa doğru gelişim gösterdiğidir.

İnsan evriminin erken aşamalarında üretilen âletler kaba ve oldukça “basittir”. İlk aşamada bir ya da iki yüzünün bir kaç darbeyle yontulduğu taş âletlerle karşılaşılır. Daha sonraki aşamalarda yongaların ustaca çıkartıldığı ve âletin daha geniş bir bölümünün işlenmeye başlandığı görülür. Ardından yonga olarak çıkartılan parçaların işlenmesi ve gittikçe küçük âletlerin üretilmesi gündeme gelmiştir. Bu arada âletlerde çeşitlilik gözlenmiş ve bunun doğal sonucu olarak insanın “âlet çantası” genişlemiştir.

Bu bilgilerden sonra baştaki soruya tekrar dönmekte yarar var. Acaba mükemmel olarak yaratılan insan niçin âlet yapmayı bu kadar uzun sürede (yaklaşık 25 milyon yılda) öğrenmiştir? Harun Yahya’nın insan olarak kabul ettiği Homo erectus’lar ve Neandertal’ler niçin metallerden âlet yapamamışlar seramikten kap kacak üretememişler tapınaklar inşa edememişlerdir?
Bu düşünce sistemi diğer konulara da rahatlıkla uygulanabilir. Örneğin mükemmel olarak yaratılan insan acaba niçin tarihinin büyük bir bölümünde tarım yapmamıştır. Tarımı öğrenmesi için niçin milyonlarca yıl beklemiş kendisi üretmek yerine yırtıcı hayvanların arasına atılarak yaşamını tehlikeye sokmuştur? Yaklaşık 15 milyon yıl eskiliği olan Homo erectus’lar niçin tarım yapmayıp köy kurmamışlar yalnızca kaba taş âletler yapıp ateşi denetim altına almakla yetinmişlerdir?

Evrim sahtekârlıkları

Evrim karşıtları dillerine pelesenk ettikleri Piltdown Adamı olmasaydı acaba fosilleri karalamak için ne yaparlardı? Yüzyılımızın başlarında gerçekleşen bu sahtekârlık olayının yine bilim insanlarınca aydınlatıldığını unutarak tüm buluntuların bir çırpıda yok sayılması ya da tüm fosil bulguların sahte olduğu şeklindeki düşüncenin yayılmasına daha ne kadar devam edilecek? Bu sahtekârlığın sorumlularının kim(ler) olduğu şimdiye dek anlaşılamamıştır. Ancak hemen şunu söyleyelim: Olası düzenbazlar arasında bir de din adamı cizvit papazı Pierre Teilhard de Chardin bulunuyor. Harun Yahya bu konuda sayfalar dolusu bilgi aktarırken acaba bu noktaya niçin hiçbir zaman değinme ihtiyacı duymuyor?

Harun Yahya “sahtekârlık” konusunda o kadar ileri gitmektedir ki Ramapithecus fosillerini de bu kapsamda takdim etmektedir. Bu yaklaşım onun bilime bakış açısını ortaya koymanın ötesinde verileri nasıl çarpıtma gayreti içerisine olduğunun sayısız örneklerinden birisidir. Bilindiği üzere şimdiye dek hiç kimse Ramapithecus fosillerinin sahte olduğunu ileri sürmemiştir. O zaman bu fosiller niçin “İnsan evrimi iddiasını desteklemek için başvurulan sahtekârlıklar” başlığı altında ele alınmaktadır?
İşin aslı hiç de yazar tarafından çarpıtıldığı gibi değildir. Gerçek olan Ramapithecus’un evrimsel konumu üzerindeki tartışmalardır. 1980 öncesinde bazı antropologlar Ramapithecus’un insanın en eski atası olduğunu ileri sürmüşler ancak izleyen yıllarda yeni bulguların eklenmesiyle konu aydınlığa kavuşmuş ve bu araştırıcılar görüşlerini değiştirmek zorunda kalmışlardır. Yoksa ortada bir sahtekârlık yoktur. Harun Yahya Ramapithecus konusundaki tartışmaları bir sahtekârlık olarak sunarak bilimin işleyiş mantığından ne denli uzak olduğunu ortaya koymaktadır. Ona göre bir konunun bilimsel arenada tartışılması ve bir grup bilim insanının aksi bir düşünceyi savunması sahtekârlıktır.Burada hemen şu soru akla geliyor: 1992 yılında Gufran Koyuncu imzasıyla (ve olasılıkla Bilim Araştırma Vakfı’nın desteğinde) yayımlanan Evrim adlı kitapta Homo habilis insan kategorisinde ele alınırken Harun Yahya bu canlıların maymun olduğunu savunmaktadır. Zamanla yeni görüşlerin benimsenmesi “sahtekârlık” ise ya Gufran Koyuncu ya da Harun Yahya sahtekâr değil midir?.

Evrimde rastlantı

Son olarak evrim kuramının rastlantı olayına bakış açısına değinmekte yarar vardır. Harun Yahya kitapçığın değişik bölümlerinde değil bir canlının bir proteinin bile doğadaki gelişmelerle oluşamayacağını bunların evrim kuramında açıklandığı gibi tesadüflere bağlanamayacağını savunuyor. Bu düşüncesini bilimsel bir temele oturtuyormuş izlenimini vermek için de matematiğe başvurup önümüze bol sıfırlı tablolar seriyor (s. 68). Tabiî bu bol sıfırlı olasılıklar gerçekleşmeyeceğine göre geriye tek seçenek kalıyor: “Yüce yaratıcının mükemmel dizaynı.”

Ancak yapılan çarpıtma tüm çıplaklığıyla sırıtıyor. Evrim kuramı hiçbir zaman canlı yapının ve onun alt birimlerinin günümüzde göründüğü biçimiyle bir anda ortaya çıktığını savunmamıştır. Evrim kuramına göre canlılığın ilk yapı taşları basit organik moleküllerden oluşmuştur. Bunlar birden bire protein ya da hücre organelleri biçiminde karşımıza çıkmaz. İlk organik moleküller adım adım gelişmiş farklılaşmış karmaşıklaşmışlardır. İlk organik moleküllerden proteinlere ya da nükleik asitlere ulaşılması için milyarlarca yıl geçmesi gerekmiştir. Ancak yaratılışçılar bunu bilmelerine rağmen bu geçiş aşamalarını dikkate almaksızın hep “son ürün” üzerinden yola çıkarak bol sıfırlı hesaplamalar yapmaktadırlar. Bu arada kasıtlı olarak evrimcilerin protein ya da hücrenin birden bire oluştuğunu savunduklarını iddia etmektedirler. Bu çarpıtma değildir de nedir?

Mesajı son düzenleyen NET_TEN ( 02-05-09 - 04:37 ) Neden: Ara başlıklar düzenlendi
 
Eski 02-05-09, 10:59   #3
life17

Varsayılan C: İnsan Maymundan mı Türedi?


Hacı ben maymundan türemedim beni leylekler getirdi diğer maymun kişileri herkes biliyordur zaten dünyayı ele geçirmeye çalışan kişiler bunlar onlardır..
 
Eski 02-05-09, 11:53   #4
aqmaximus32

Varsayılan C: İnsan Maymundan mı Türedi?


İslam dinine inanan biri ilk insanların Adem Ve Havva olduğunu bilir.Kafirlerin uydurduğu şeylere inanmayalım lütfen.
 
Eski 02-05-09, 11:59   #5
ฬєรt ς๏ครt

Varsayılan C: İnsan Maymundan mı Türedi?

paylaşım için teşekkürler
 
Kapalı Konu

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat