Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 03-10-11, 20:27   #1
CemreSultan

Lightbulb Türkiye'de Felsefe Çalışmaları


“Felsefeyle uğraşmanın daha zamanı gelmediğini ,
ya da geçmiş olduğunu söylemek, mutlu olmanın daha
zamanı gelmedi, ya da artık geçti, demekten farksızdır.”
EPİKÜROS
Ne kadar soyut görünürse görünsün, her felsefi düşünce, çağının toplumsal ve ekonomik koşulları içinde biçim kazanır ve bize o çağın toplumsal ve ekonomik koşullarını da yansıtır. Gerekli koşullar oluşmadan felsefi düşüncenin ortaya çıkması beklenemez.
Türk toplumsal yaşamında ilk felsefe çalışmaları İslâm dininin etkisi altında doğar ve gelişir. İslâm filozofları, Antik Yunan ve Helenistik dönem filozoflarını daha çok Süryanice çevirilerden tanımaya başlar. Özellikle Platon, Aristo ve Plotinos’un etkisi altında gelişen İslâm felsefesi, 10 ve 11. yüzyıllarda Farabi, İbni Sina, Biruni gibi filozoflarla doruğa ulaşır. Ancak, İslâm felsefesi dendiğinde, Ortaçağ Avrupa’sında gördüğümüz gibi, salt dini açıklamaya ve dinin buyruklarını akma uygun hale getirmeye çalışan bir felsefe akımı anlaşılmamalıdır. İslâm felsefesi deyimi, Anadolu, Arap yarımadası, İran gibi, İslâm dininin yayıldığı topraklarda doğan, Müslüman, Hıristiyan, Süryani dinlerinden olan düşünürlerin geliştirdiği bir düşüncenin ortak adıdır.
Kuran ayetlerine anlam verme ve onları akla uygun hale getirme bilimi olan “Kelâm” kapısını ilk kez İslâm Peygamberi Hz. Muhammed açar. Kuran ayetlerinin görünen sözcük anlamının yanında, ancak akılla kavranabilecek gizli bir anlamız olduğunu da söyleyen İslâm Peygamberi, böylece, dinin akla uygun biçimde yorumlanmasını çalışmalarını da başlatır. “Mutezileciler” imanın kitapta, aklın ise insanda olduğunu söyleyerek, alın yazısına ve kaderciliğe karşı çıkarlar. Anadolu insanının elinde farklı bir yorum kazanan ve bir yaşam biçimi oluşturan Tasavvuf düşüncesi 9. yüzyılda Zünnun, Beyazıd Bestami, Hallacı Mansur gibi düşünürler elinde asıl anlamını kazanır.
12. yüzyılda Gazali ile birlikte, İslâm düşüncesinde aklın yerini iman almaktadır. Aklın metafizik soruları yanıtlarken kendi kendisiyle çelişkiye düştüğünü savunan Gazali, giderek akıl ile inancı kesinlikle birbirinden ayıracak ve bizi doğru bilgiye götürecek tek yeteneğin inanç/iman olduğunu savunacaktır. Gerçek bilginin Tanrı bilgisi olduğunu savunan ve filozofları hem tutarsızlık, hem de kâfirlikle suçlayan Gazali ve ardılları insanların felsefeye kuşkuyla bakmasına ve felsefenin yadsınmasına yol açarlar. Böylece,özgür düşünceye ve eleştiriye tam olarak kapanan İslâm düşüncesi, özellikle Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükseliş dönemlerinde, toplumsal yaşam üzerinde etkin bir işlev kazanır.
Ancak, Anadolu insanının elinde kendine özgü bir kimlik kazanan ve bir yaşam biçimi oluşturan tasavvuf, 13. yüzyılda Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ile salt insan sevgisine yönelir ve 15. yüzyılda Şeyh Bedrettin ile farklı ve özgün bir içerik kazanır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun sonraki yıllarında hukuk, mantık ve felsefeyle ilgili çalışmalar, medrese çevresinde ve Aristo mantığının kıyas yöntemi temel alınarak sürdürülür.
Batı dünyasının ekonomik gelişme çizgisinden ve bu çizginin yarattığı toplumsal yapıdan çok farklı bir yapıya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nda batılı anlamda bir sınıfsal yapının oluşmaması, bu sınıfa özgü ideolojilerin ve felsefi görüşlerin ortaya çıkmasını da engeller. İmparatorluğun hızlı bir çöküntü sürecine girmesiyle birlikte başlayan yenileşme, çağdaşlaşma ve batılılaşma eylemleri içinde, batının düşünce dünyasının çeşitli akımları gün ışığına çıkmaya başlamış ve kurtuluşu batılılaşmada gören sorumlu Türk aydınları, özellikle Tanzimat’la birlikte, Batıda gelişen bilimsel ve felsefi akımları izlemeye başlayarak, bu gelişmeleri halka da duyurmuştur.
Toplumsal yapısı, tüm kurumları ve dünya görüşüyle dinin etkisi altında bulunan imparatorluğun çöküş sürecini durdurmak, ya da en azından yavaşlatmak isteyen aydın devlet adamlarının giriştiği yenilik eylemleri, dinci kesimlerin ve geleneksel toplumsal kurumların gizli-açık direnişleriyle karşılaşmaktadır. Çağdaşlaşma ve batılılaşma çabalarının ekonomik ve sınıfsal bir temele oturmadığı, ideolojik boşluğu dinin doldurduğu ve dinin kendisinin bir ideoloji haline geldiği yapı içinde, felsefe çalışmaları da Batıyı taklitten ileri gidemez. Bu nedenle, Osmanlı düşünce yaşamında gerçek anlamda bir “filozof” tan ve bir “felsefi davranış” tan söz edilemez. (1) Gerçekten, imparatorluğun son dönemlerinde gelişmeye başlayan düşünce akımları, Batıda doğup gelişen felsefelerin yinelenmesi ve ülke içinde tanıtılması biçiminde sürdürülen çalışmalardır. Batıda çağdaş bilimin doğup gelişmesini hazırlayan 17 ve 18. yüzyıl felsefe akımları olan rasyonalizm ve empirizm, Osmanlı düşünce yapısını hiç etkilememiştir. Dolayısıyla, rönesansla başlayan, Descartes ve John Locke ile gelişen Batı felsefesinin ulaştığı “Aydınlanma Çağı” ülkemizde belirli bir düşünsel evrimin sonucu olarak değil, 19. yüzyıldan bu yana, dışarıdan aşılanmaya başlanan düşüncelerin sonucu olarak, ancak Cumhuriyet Devrimleri ile birlikte gündeme gelebilmiştir. 19. yüzyılda Şinasi, Münif Paşa ve Ali Suavi’nin öncülük ettiği aydınlanma girişimi, Namık Kemal’in romantik edebiyat anlayışı ve devrimci anlatım biçimiyle uzlaşarak sürer. Atatürk devrimleri ile birlikte asıl anlamını kazanarak Türk toplum yapısını biçimlendirir.
Tanzimat dönemi yazar ve düşünürlerinin ilgisi, genellikle Fransız Devrimi’ni hazırlayan aydınlanmacı düşünürlere yönelmekte ve eserleri Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmaktadır. Tanzimat dönemi kültür hareketinin öncülerinden Münif Paşa, ansiklopedistlerin yaptığı çalışmalara benzer yayınlar yaparak dergi çıkarmış, okul ve dernek kurmuştur. (2)
Özellikle lâik ve cumhuriyetçi görüşleriyle tanınan Ali Suavi (1839-1878), politika yöntemlerini Kuran ve hadislerde aramanın anlamsızlığı üzerinde durur. Ona göre, politika biliminin kaynağı, coğrafya, ekonomi ve ahlâktır. Osmanlıcılık anlayışı yerine Türkçülük bilincini yerleştirmeye çalışan Ali Suavi, kendi gazetesi olan “Ulûm” da yayınladığı “Tarihi Efkâr/Düşüncelerin Tarihi” başlıklı dizide bir felsefe tarihi yazma denemesine girişir. Bu dizide eski Yunan düşüncesi ve özellikle Batı Anadolu’da gelişen İon felsefesiyle ilgili ayrıntılı bilgiler yer almakta ve İslâm felsefesiyle ilgili karşılaştırmalar yapılmaktadır.
Türk düşünce yaşamında ilk kez Ahmet Mithat’la (1844-1912) Batı felsefesinin temel sorunları tartışma konusu yapılır. Ahmet Mithat’ın amacı, batı kültürünü yaymak, halkta okumaya karşı ilgi uyandırmak ve kendi deyişiyle “Acem baskısı eski masal kitaplarının hurafeleri yerine, halkın kafasına aydın fikirler yerleştirmek” tir. (3)
Ahmet Mithat’ın düşünce yaşamında, tanrıtanımazlıktan (ateizm) dindarlığa, materyalizmden idealizme dönüşen bir çizgi göze çarpar. Örneğin “Dağarcık” ta çıkan “Duvardan Bir Sada” isimli yazısı nedeniyle dinsizlikle suçlanırken, (4) daha sonra İslâm ahlakına bağlanıp, ateizmi ve materyalizmi savunan yazarları eleştirir. Felsefeyi evrenin tüm bölümlerinin birbirleriyle olan bağlantılı ilişkileri üzerine düşünmek…” olarak tanımlayan (5) Ahmet Mithat, Thales’den başlayıp Sokrates’e kadar uzanan kısa bir felsefe tarihi de yazar. “Schopenhauer’ı Tenkit” ve “Ben Neyim?” isimli eserleri,onun idealizme ve spiritüalizme (ruhçuluk) bağlandığı döneme ilişkin eserlerdir. Ahmet Mithat’ın eserleri çoğu kez yüzeysel niteliktedir ve yazar her konuya değindiği halde, konunun derinliğine inmeyi başaramamıştır. Bu nedenle, Ahmet Mithat’ı bir filozof değil, bir “felsefe öğretmeni” olarak görmek yerinde olur. Bu durumda, A.Mithat’ın işlevi, çeşitli felsefi görüşleri yalın bir Türkçe ile halka tanıtmak olmuştur. Zaten, o da, örneğin Schopenhauer’ı eleştirirken, filozof hakkındaki bilgilerinin yetersiz olduğunu da açıkça dile getirmektedir.
Ahmet Mithat’a göre, “…dünyada bir manevi gücün hüküm sürdüğünü görmeyen ve anlamayan hiçbir filozof yoktur. Ancak, bu filozoflar, bu manevi gücün niteliğini saptama yönünden birbirinden ayrılmaktadırlar….” İnsanı evrimci ve doğacı (natüralist) bir tavırla açıklamaya çalışan A. Mithat, her varlığın birbirini tamamlamasıyla yetkinliğe ulaştığını, yaşamın “varlık”, ölümünse “yokluk” olduğunu savunmaktadır.
Özellikle düşünce yaşamının ikinci döneminde idealizme sürüklenen A.Mithat’a karşı, Baha Tevfik (1881-1914) materyalist felsefenin sözcülüğünü üstlenir. Buchner’in “Madde ve Kuvvet” isimli eserini çevirir ve Nietzsche’nin “Ahlâkdışıcılık/Immoralizm” anlayışını savunur. Baha Tevfik’in çıkardığı “Felsefe Mecmuası” Türkiye’de ilk felsefe dergisidir Bu dergiye yazdığı yazılarda da bizde bir felsefe dilinin bulunmadığını ve öncelikle bunu gerçekleştirmek için çaba gösterdiğini savunur. Derginin kapsamında ilk felsefe sözlüğü yazma denemesine girişen düşünüre göre, “…felsefe geleceğin bilimidir. Her çağda bilim ve fen belirli bir noktaya kadar ilerleyebilmiş ve daha ileriye geçememiştir. İleriye geçemediği alan da varsayım ve teori alanıdır. Öyleyse, bugünün bilimi dünün felsefesi, bugünün felsefesi de yarının bilim ve fennidir. Felsefe bilimle o kadar kaynaşmıştır ki, bilim adamı olmayan hiç kimse, hiçbir yeni felsefi fikir ileri süremez.”
Baha Tevfik, biyolojik ve evrimci bir materyalizmin temsilciliğini yaparken, aynı dönemde Rıza Tevfik (1868-1951) de pozitivist felsefeyi tanıtma çabasına girişir. Ülkemizde Auguste Comte’un izleyicileri, Rıza Tevfik’in çıkardığı “Ulûm-u İçtimaiye ve İktisadiye/ Toplum Bilimleri ve Ekonomik Bilimler” dergisinin etrafında toplanırlar. Ülkemizde ilk kez özel bir lisede felsefe dersleri veren ve verdiği dersleri basılı eser haline getirerek ün kazanan R.Tevfik, özellikle estetik konularıyla ilgilenir. Ona göre, felsefenin kökeni ve ilk kaynağı “ölüm karşısında duyulan derin şaşkınlık” tır. Immanuel Kant’ın eleştirici felsefesini yineleyerek, bilgilerimizin önce duyumlardan geldiğini, aklın ise duyumlar yoluyla kazanılan dağınık bilgileri düzenlediğini savunur.

Ülkemizde Auguste Comte ve pozitivist felsefeye karşı duyulan derin ilginin temelinde, A.Comte’un Sadrazam Reşit Paşa’ya yazdığı mektup yatmaktadır. A. Comte bu mektubunda, Tanzimat’ı kendi felsefe anlayışına uygun biçimde açıklamakta ve peygamberlerin filozoflar olduğu yeni insanlık dininin kuruluşu için Türkiye’den yararlanmayı düşündüğünü söylemektedir. Bu dönemde pozitivizmin ateşli yandaşlarından biri olan Ahmet Şuayıp (1876-1910), 19. yüzyıl Batı düşüncesinin bir özetini yaparken, doğa bilimlerinin yöntemini felsefeye ve ahlaka uyarlamaya da çalışmaktadır. A. Comte’un “Pozitif Felsefe Dersleri” isimli eserinde açıkladığı “Üç Hâl Yasası”na ve yaptığı bilim sınıflandırmasına dayanarak, felsefenin metafizik öğelerden arındırılması gerektiğini savunur. “…biz nesnelerin özünü ve gerçek niteliğini bilemeyiz. Bilgilerimiz yalnızca duyularımızla kavrayabildiğimiz olayların ilişkilerinden ibarettir…” gibi görüşlerle, A. Comte’un pozitivizmini olduğu gibi yineleyen A. Şuayıp, pozitivizmin doğal sonucunun da determinizm olduğunu söylemektedir. Ona göre, doğa belirli yasalarla yönetilir ve doğadaki her şey zorunlu bir neden-sonuç ilişkisinin sonucudur. Özel yasalardan genel yasalara doğru çıkıldıkça, evrende bir zorunluluk (determinizm) olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır ve bilimlerin asıl amacı da bu yüksek yasaya, yani doğa olaylarındaki zorunlu ilişkiye ulaşmaktır.

Osmanlı düşünürlerinin pozitivizme duyduğu yoğun ilgi Ahmet Rıza (1858-1930 ile sürerek, Cumhuriyet dönemi düşünürlerini de etkileyecektir. Öyle ki, Atatürk’ün “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir…” sözü de pozitivizme duyulan derin ilgiyi ortaya koyan bir göstergedir.
Aynı dönemde Ali Sedat (1857-1930) mantıkta yöntem konusunu irdelemektedir. Boole’un matematiksel mantığını ülkemizde tanıtmaya çalışan Ali Sedat’ı Salih Zeki (1863-1920) izler. O yıllarda lise ders programlarına alınan felsefe dersleri için Alexis Bertrand’dan “Felsefe-i İlmiye” isimli eseri çeviren Salih Zeki, bu eserde bilim ve felsefe ilişkilerine ağırlık vermektedir. Ardından, Henri Poincare’den çevirdiği “İlmin Kıymeti” isimli eser de bilim felsefesine hazırlık niteliğindedir.
Bu arada İbrahim Ethem 1895’de Descartes’ın “Discours de la Methode/ Yöntem Üzerine Konuşmalar” isimli eseri Türkçe’ye çevirir ve esere yazdığı önsözde, bilimsiz felsefenin ve felsefesiz bilimin olamayacağını savunur. Böyle bir düşünce ortamı içinde İstanbul Üniversitesi’nde (Darülfünun) Felsefe Bölümü açılır ve kürsüye bağlı olarak sosyoloji, psikoloji ve eğitim dersleri verilmeye başlanır.
II.Abdülhamit döneminde çıkarılmaya başlanan “Servet-i Fünun” dergisi, önceleri Batıdaki bilimsel gelişmeleri duyurma işlevini üstlenmişken, sonraları bir edebiyat akımı haline gelir. Bu dergi çevresinde ün kazanan Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1957) özellikle sanat felsefesine eğilir ve Taine’in sanat felsefesinden etkilenerek doğadaki varlıkların sanat eseri haline gelmesinin temelindeki ilkeleri açıklar. Yalçın’ın “Oğlumun Kütüphanesi” başlığıyla yayınladığı kitaplar arasında felsefe çevirileri önemli bir yer tutmaktadır.
İstanbul’da felsefe eserlerin yoğun bir biçimde yayınlanması sürerken, Selanikte de “Yeni Felsefe” adında bir dergi çıkarılmakta ve bu dergi, “…Batının bilimden yana akılcı felsefesinin Türk toplum yaşamına uygulanması” amacını taşımaktadır. Yine Selanik’te yayınlanan “Genç Kalemler” dergisinin işlevi de, dilde sadeleşmeyi sağlamaktır.


Maddeci ve pozitivist felsefe akımlarının tüm güçlüklere karşın ülkemizde çok sayıda yandan bulmasının yanı sıra, Ahmet Hilmi “Huzur-u Akl ü Fende Maddiyun Meslek-i Dalâleti/ Bilim Karşısında Maddeci Felsefenin Yanlışları (1915)” isimli eseriyle panteist bir dünya görüşü oluşturmaya çalışmaktadır. Kısa bir süre sonra da, İsmail Fenni Ertuğrul’un yayınladığı “Maddiyun Mezhebinin İzmihlâli/Maddeci Görüşün Çöküşü (1928)” isimli eserle özellikle maddeci felsefeler eleştirilmektedir.
İmparatorluğun son, Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk düşünce yaşamına damgasını vuran ve daha çok toplumbilimci kimliğiyle tanıdığımız Ziya Gökalp, ülkemizde özellikle Durkheim sosyolojisini tanıtır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Wililam James ve John Dewey’nin temsil ettiği pragmatist felsefeye ilginin yoğunlaştığı görülmekte, bir yandan da Mustafa Şekip Tunç eliyle Bergson ve sezgici görüş tanıtılmaktadır.
1933’de gerçekleştirilen üniversite reformu, ülkemizde felsefe çalışmaları açısından da bir dönüm noktası olur. Eski üniversitenin Atatürk Devrimleri ile hiç ilgilenmemesi, yazı devrimi, dilde yenileşme, yeni tarih düşüncesi gibi atılımların tüm yurtta benimsenmesine karşın, üniversite çevresinin aldırmaz bir tutum takınması böyle bir reformu zorunlu kılmaktadır. İşte bu reform çabaları içinde, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü, Hilmi Ziya Ülken, Macit Gökberk, H. Vehbi Eralp gibi üç büyük felsefe ustasını kazanır. Nazi Almanya’sından kaçarak ülkemize yerleşen Hans Reichenbach ve onun asistanı Nusret Hızır, bilim felsefesinin ülkemizde tanınmasına ve gelişmesine öncülük ederler.
1934’de “Lise Felsefe Derslerine Yardımcı Kitaplar” başlığıyla yayınlanan 19 kitap, Spinoza, Leibnitz, Kant, Berkeley, Bergson, Russell gibi filozofların tanıtılması açısından önemli katkı sağlar. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve üniversite çevresinin dışında felsefe ile ilgili yayınlar çoğalır. 1934’de Haydar Rıfat’ın yönetiminde yayınlanan “Dün ve Yarın” dizisinde Herakleitos, Aristoteles, Heidegger gibi filozofların yanı sıra, Lenin, Kautsky, Stalin, Buharin, Kropotkin gibi Sovyet Devriminin ünlü yazarlarının ve ideologlarının eserlerine de yer verilir. Görüldüğü gibi, o yıllarda her türlü düşüncenin ve dünya görüşünün yer aldığı kitaplar rahatça yayınlanabilmektedir.
Ankara’da kurulan Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde felsefe bölümünün açılmasıyla birlikte, ülkemizde felsefe çalışmaları yeni bir ivme kazanır. Nusret Hızır ve Fransa’dan getirilen Descartes uzmanı Lacombe çalışmalarını burada yürütürler. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde klasikler Türkçe'ye çevrilir ve bu çevirilerle Türk kültür devriminin insancıl (hümanist) temellere yerleştirilmesi amaçlanır. 1936-1950 yılları arasında Almanya’da Nazi baskısından kaçan felsefecilerin ülkemizde özgür bir çalışma ortamı bulması, Türk kültür yaşamı için önemli bir kazanımdır. 1936’da İstanbul Üniversitesi’ne gelen Alman felsefeci Ernst Von Aster, Yeni Kantçılık akımını ülkemizde tanıtır ve çeşitli bilim dalları arasında felsefenin birleştirici işlevini ön plana çıkarır. 1945-1950 yılları arasında, eski Yunanca uzmanı olan Valter Kranz, İstanbul Üniversitesi’nde antik felsefe dersleri verir ve bu dersler kitap halinde yayınlanır. Heinz Heimsoeth’un 1950-1951 yıllarında verdiği “Aydınlanma Düşüncesi ve Kant Felsefesi” konulu dersler de Takiyeddin Mengüşoğlu tarafından çevrilip yayınlanır. Aynı sıralarda Joachim Ritter de varoluşçu felsefeyi tanıtmaktadır.
Özellikle 1955-1960 yılları arasında, Demokrat Parti’nin antidemokratik uygulamaları nedeniyle felsefe çalışmaları bir kesintiye uğrar. 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında, gerek üniversite çevresinde, gerekse üniversite dışında çok sayıda felsefi eser yazılır ya da Türkçe’ye çevrilir. İstanbul Üniversitesi’nde Nermi Uygur dil felsefesinden yaşam felsefesine uzanan bir dizi eseri ve çeviriyi Türk düşünce dünyasına kazandırır. Denemelerini “Güneşle” isimli eserinde toplayan Nermi Uygur, daha sonra, “İnsan açısından Edebiyat” ve “Türk Felsefesinin Boyutları” gibi eserleri de yayınlar.
Bedia Akarsu, dil ahlâk ve fenomenoloji; H. Suphi Tanrıöver ve İ. Hakkı Baltacıoğlu estetik alanlarında önemli çalışmaları gerçekleştirirler. İsmail Tunalı Grek estetiği, Croce ve Marksist estetik alanlarında eserler verir. Necla Arat genel felsefe ve estetik alanlarında çalışmalarını sürdürür.
Ankara’da DTCF’den sonra kurulan ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi’nde David Hume üzerinde çalışmalar yapılır ve eserleri çevrilir. Hacettepe Üniversitesi’nde Ioanna Kuçuradi, “…felsefeyi dar akademik çevrelerin dışına çıkarmak, ülkenin sorunlarına eğilen ve toplumsal yaşamın gerçek gereksinimlerine karşılık veren bir uğraş haline getirmek…” amacıyla “Felsefe Kurumu” nun kurulmasına öncülük eder.
Özellikle 1961 Anayasası’nın sağladığı düşünce özgürlüğü ortamında, ülkemiz insanı Marksist literatürü ve Herbert Marcuse’nin yaşam felsefesini tanıma olanağını bulur.
Ülkemizde felsefe çalışmaları, 1980’den sonra, çeşitli kitaplar, süreli yayınlar, kurulan çeşitli dernek, kurum ve üniversitelerin felsefe bölümlerinin yoğun çalışmalarıyla sürüp gitmektedir. Bu çalışmaları Doğan Özlem’in Cumhuriyet Ansiklopedisi’nde yer alan yazısından yararlanarak özetleyeceğiz. (6) Ancak, şunu da belirtmemiz gerekir ki, 1980 sonrasında aydın kesime uygulanan baskı ve yıldırma politikalarına karşın, felsefe alanında önemli çalışmalar gerçekleşmektedir. Bu çalışmalar içinde, özellikle felsefe tarihi alanında Macit Gökberk, Betül Çotuksöken, Saffet Babür, Arda Denkel ve Afşar Timuçin’in; bilgi kuramı ve ontoloji alanında yine Arda Denkel ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun; bilim felsefesi alanında Nusret Hızır, Nermi Uygur, Cemal Yıldırım ve Doğan Özlem’in; ahlâk alanında Ioanna Kuçuradi, Bedia Akarsu, Necati Öner, Necla Arat ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun; estetik alanında İsmail Tunalı, Afşar Timuçin, Taylan Altuğ ve Nejat Bozkurt’un; insan, tarih ve kültür felsefesi alanlarında Takiyettin Mengüşoğlu, Macit Gökberk, Bedia Akarsu, Nermi Uygur, Doğan Özlem ve Suat Sinanoğlu’nun; felsefeye giriş alanında ise Server Tanilli, Selahaddin Hilav ve Önay Sözer’in çalışmaları ve yazdıkları çeşitli eserler dikkati çekmektedir.
Çeviri alanında ise, Ioanna Kuçuradi’nin Kant; Ahmet Aslan’ın Aristo ve A. Lange; Doğan Özlem’in E. Cassirer; Taylan Altuğ ve Önay Sözer’in Hegel; Yusuf Örnek’in Heidegger; Oruç Arıoba’nın Wittgenstein; Nilüfer Kuyaş’ın Thomas Kuhn çevirilerinden söz edebiliriz. Yine bu dönemde Nietzsche’nin çeşitli eserleri dilimize çevrilmiş ve Aziz Yardımlı Copleston’un “Felsefe Tarihi” ni Türkçe’ye kazandırmıştır.
Süreli yayınlar içinde, 1980’li yılların başında, yayıncılığını Selahattin Hilav’ın üstlendiği ve 7. sayısında yayın yaşamına son veren “Yazko Felsefe Yazıları Dergisi” ni görüyoruz. Dergi özellikle 1985’den sonra Marksist felsefenin yayın organı halinde yaşamını sürdürmeye çalışır ve 1990’lı yılların başında kapanır. Günümüzde yayınını sürdürmekte olan dergilerin içinde en eskisi olan “Felsefe Arşivi” yayınına uzun aralıklarla devam etmektedir. Öte yandan, Felsefe Derneği’nin 2004 yılına kadar yayınladığı “Felsefe Dünyası” ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun büyük özverilerle sürdürdüğü “Felsefe Tartışmaları”, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü tarafından yayınlanan “Seminer” gibi dergileri sayabiliriz.
Felsefe çalışmalarının bir başka zemini de, bireysel ve kurumsal çalışmaların ve çeşitli felsefe sitelerinin internet ortamında sürdürdüğü yayınlar ile, çeşitli kurumların, derneklerin ve üniversitelerin felsefe bölümlerinin düzenlediği toplantı ve seminer çalışmalarıdır. Özellikle 1979’da kurulan “Türkiye Felsefe Kurumu” , yoğun biçimde konferans, seminer, sempozyum etkinlikleri gerçekleştirmiş, 30’dan fazla eser yayınlamış, özellikle insan hakları ve felsefe ilişkisini gündemde tutmaya çalışmıştır. Felsefe etkinliklerini liseler düzeyine de indirgemeye çalışan kurum, bu amaçla “Felsefe Olimpiyatları” ve çeşitli platformlar düzenlemektedir. Kurumun, İstanbul komitesine bağlı “Çocuklar İçin Felsefe, Hukuk Felsefesi, Bioetik ve Fenomenoloji gibi birimleri de vardır. 1987’de kurulan “Türk Felsefe Derneği” her yıl bir kongre düzenlemekte, “Felsefe Dünyası” adıyla bir dergi çıkarmaktadır. Ayrıca, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi’nin felsefe bölümlerince ortaklaşa düzenlenen sempozyumlara sunulan bildiriler kitap halinde yayınlanmıştır.
Doğan Özlem, adından söz ettiğimiz yazısında. Türkiye’de felsefe çalışmalarına genel bir bakışla şu genel saptama ve değerlendirmeleri yapmaktadır:
* Felsefenin kurumlaşması döneminde, uzun bir süre, zorunlu olarak aktarmacılık ağır basmıştır. Bu aktarmacılık, yoğunluğu azalsa da yine uzunca bir süre devam edecektir ve etmelidir de… Çünkü, hâlâ temel felsefe eserlerinin çok küçük bir bölümü çevrilebilmiştir ve felsefeye ilgi duyan herkes çağdaş felsefe akımlarını tanımak zorundadır.
* Tanzimattan, kurumlaşma dönemine kadar geçen süre içinde, yüzeysel, irdeleme ve eleştiriden yoksun, çoğu kez ikinci, hatta üçüncü elden aktarmacılık söz konusudur. Kurumlaşma döneminde ve özellikle 1950’li yıllardan sonra doğrudan kaynağa yönelme ve eleştirme ile birlikte gerçekleştirilen bir aktarmacılık geçerli olmuştur. Böyle bir aktarmacılığın, yüzeysel ve eski aktarmacılıktan farkı, asıl kaynağı irdeleme ve eleştirme yoluyla, hatta bir yeniden yaratma etkinliği olmasıdır ki, bu zaten felsefe yapma tarzlarından birisidir ve özellikle son yirmi yıl içinde ülkemizde bu tarzın örnekleri çoğalmıştır. Ülkemizde uzun süredir hem dil, hem içerik yönünden gerçek felsefe ürünlerinin ortaya çıktığı ve çıkmaya devam ettiği kuşkusuzdur.
* Cumhuriyetin ilk on yılları da dahil, tarihimizde felsefeye (İslâm felsefesine bile) gerçek anlamda bir gereksinim duyulmamıştır. Bu nedenle, ülkemizde felsefenin kurumlaşması da, Cumhuriyet yönetiminin üstenci uygulamaları ile mümkün olabilmiştir. Bugün çeşitli ideolojik ve politik pozisyonlardan hareketle, birbiriyle tartışma halinde olan aydınlarımızın önemli bir bölümünün (bu arada, cumhuriyet karşıtlarının da) bir felsefi arka plana dayanma isteği duydukları, bir felsefi meşrulaştırma arayışı içinde oldukları gözlenmektedir. Gerçi, bu istek ve arayışın tanzimattan beri var olduğu da söylenebilir. Ne var ki, başlangıçtaki yüzeysel, kalıpçı, devşirmeci ve hazıra konucu meşrulaştırma arayışlarının geride kaldığı, onun yerine, son on yıllarda daha çok derinlikli, eleştirel anlayışların geçtiği görülmektedir. Bu, bazı ayrıcalıklar dışında ülkemiz için yeni bir olgudur ve olgunun kendisi , başlangıçta üstenci uygulamalarla kurumlaştırılmaya çalışılan felsefenin, kültür yaşamımıza bir gereksinim sonucu olarak mal olmaya başlamasının önemli bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

(1) : “100 Soruda Felsefe El Kitabı” – Selahattin Hilav - Gerçek Yayınevi-İst.1970
(2) : “Türkiye’de Felsefenin Öyküsü” – Aslan Kaynardağ – Felsefe Yazıları 1. Kitap-Yazko Yayınları İst.1982
(3) : “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” – Hilmi Ziya Ülken – Ülken Yay. İst. 1966
(4) : “Yeni Osmanlılar Tarihi” – Ebüzziya Tevfik – Hürriyet Yay. İst. 1973
(5) : “Felsefe ve Felasife” – Ahmet Mithat – Dağarcık (Cüz 3 Sh.80-86 / Cüz 4 Sh.121-124)
(6) : “1980’den Sonra Felsefe Çalışmaları” – Doğan Özlem – Cumhuriyet Ansiklopedisi Cilt 12. Sh522-526 (Aynı çalışma “Felsefe Tartışmaları” 21. Kitap – Panorama Yay. İst. 1997’de yer almıştır.)
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Taglar
çalışmaları, felsefe, türkiye'de

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat